6 Kasım 2008 Perşembe

ABD’li siyahların zorlu özgürlük tarihi

ANKARA - Siyah Demokrat Senatör Barack Obama’nın ABD’nin ilk siyah Başkanı seçilmesi, siyah Amerikalıların tarihinde en önemli dönüm noktalarından biri, belki de en önemlisi oldu.
Siyah Amerikalıların tarihinde bu aşamaya gelininceye kadar yaşanan önemli olayların bazıları ise şunlar:
1619 - İlk siyah köleler Virginia’ya getirildi.
1793 - Pamuk çırçırının icadı güney eyaletlerinde köle işçi talebini artırdı. Çıkarılan Kaçak Köleler Yasası, kuzey eyaletlerinin güneyden kaçan köleleri iade etmesini gerektiriyordu, ama yasa kuzeyde çok seyrek uygulandı.
1808 - Yabancı ülkelerden köle getirilmesi yasaklandı.
1861- Güney eyaletleri Birleşik Devletler’den ayrıldı ve Konfederasyon kuruldu. İç Savaş başladı.
1863 - Başkan Abraham Lincoln, konfedere devletlerdeki bütün köleleri 1 Ocak 1863’ten itibaren özgür ilan eden Özgürlük Bildirgesi’ni yayımladı.
1865 - İç Savaş kuzeyin zaferiyle sona erdi. Lincoln suikast sonucu öldürüldü. ABD Anayasası’na eklenen 13. ek madde, köleliği yasa dışı ilan ederek yasakladı.
1868 - Anayasanın 14. ek maddesi, bütün Afro-Amerikalılara tam vatandaşlık hakkı tanıdı.
1870 - Siyah erkeklere oy kullanma hakkı verildi.
1896 - Yüksek Mahkeme ırk ayrımcılığının yasal olduğu kararını verdi ve güneyde ayrımcılık uygulamalarının kapısını açtı.
1947 - Jackie Robinson, Amerikan Major Beyzbol Ligi’nde oynayan ilk siyah oyuncu oldu.
1948 - Başkan Harry S. Truman, Amerikan silahlı kuvvetlerinde ayrımcılığı kaldıran bir idari emir yayımladı.
1954 - Yüksek Mahkeme "Brown Eğitim Kurulu’na karşı" davasında okullarda ayrımcılığı anayasaya aykırı buldu.
1955 - Rosa Parks adlı siyah kadın, Alabama’nın Montgomery kasabasında siyahlarla beyazların ayrı koltuklara oturduğu bir otobüste yerini beyazlara vermeyi reddetti. Parks’ın bu nedenle tutuklanması, ünlü siyah lider Marthin Luther King liderliğinde ırk ayrımcılığı uygulanan otobüslere karşı bir yıl süren başarılı bir boykotu başlattı.
1963 - King, Alabama’nın Birmingham kentindeki bir protesto sırasında tutuklandı. King daha sonra Washington’da ünlü "Bir Rüyam Var" adlı konuşmasını yaptı.
1964 - Başkan Lyndon Johnson, Medeni Haklar Yasası’nı imzalayarak yürürlüğe soktu. Martin Luther King, Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.
1965 - Medeni haklar için savaşan ünlü siyah lider Malcolm X öldürüldü. Kongre, Seçim Hakları Yasası’nı kabul etti.
1966 - Edward Brooke, Massachusetts’den senatör seçilerek, İç Savaş’tan sonraki Restorasyon döneminden bu yana Senato’ya giren ilk siyah oldu.
1967 - Başkan Johnson, Yüksek Mahkeme’nin ilk siyah üyesi olarak Thurgood Marshall’ı mahkemeye yargıç olarak atadı.
1968 - Martin Luther King, Tennessee’nin Memphis kentinde suikast sonucu öldürüldü.
1989 - General Colin Powell, ilk siyah ABD Genelkurmay Başkanı oldu.
1990 - Douglas Wilder, Virgina valisi seçilerek, ilk siyah eyalet valisi oldu.
2001 - Colin Powell, ilk siyah ABD Dışişleri Bakanı oldu.
Haziran 2008 - Illinois Senatörü Barack Obama Demokrat Parti başkan adaylığı yarışını kazanarak, iki büyük partiden başkan adayı olan ilk siyah oldu.
4 Kasım 2008 - Obama ABD Başkanlığını kazanan ilk siyah oldu.
RADİKAL

SİVAS KATLİAMCILARINADA ZAMAN AŞIMINA KIYAĞI

2 Temmuz 1993’te 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan Sivas katliamının davasında savcı yakalanamayan 7 sanık için zamanaşımı talep etti

Sivas Katliamı davasında savcı zaman aşımından davanın düşmesini talep etti

Eğer kabul edilirse, Madımak Oteli’ni ateşe verip 37 kişiyi öldürenlerden 7’si kaçıp kayıplara karıştığı için zaman aşımı sayesinde hiçbir ceza almadan kurtulacak

Vatan gazetesine göre Madımak Oteli’nde 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylara ilişkin uzun süre yakalanamayan 7 sanığın yargılandığı davada ‘skandal’ bir gelişme yaşandı. Olayların büyümesine neden olan ve iddianamenin bir numaralı sanığı Cafer Erçakmak ve 6 kişi hakkında zaman aşımından davanın düşürülmesi talep edildi.

34 kişi ağırlaştırılmış müebbet aldı

Sivas’tak korkunç olaydan sonra sorumluların yakalanması için geniş çaplı bir soruşturma başlatılmıştı. Ancak bazı isimler ya yurtdışına kaçtı ya da izini kaybettirerek yargılamadan kurtuldu. Yakalanabilen ya da tespit edilebilen sanıklar hakkında Ankara 1 Nolu DGM’de dava açıldı. Yargılama üç kez Yargıtay’da bozulduktan sonra 7 yılda karara bağlandı. Ve 34 kişi ağırlaştırılmış müebbet, 4 kişi müebbet, 4 kişi 20’şer yıl 1 kişi 15 yıl, 9 kişi 7 yıl 6’şar ay bir kişi 5 yıl hapis cezası alırken, 14 kişi beraat etti.

Kaçanların dosyası ayrıldı

Ancak sanıklardan olayların büyümesine neden olan Cafer Erçakmak’ın da aralarında olduğu 7’si bu sürede yakalanamayınca dosyaları 2004’te ayrıldı. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamaları süren Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, Hakan Karaca, Necmi Karaömeroğlu, Yılmaz Bağ, İhsan Çakmak, Cafer Erçakmak’la ilgili dün yapılan 14. duruşmada Savcı Mustafa Bilgili esas hakkındaki mütalaayı açıkladı. Bilgili, sanıklar hakkında “Anayasal düzeni değiştirmeye iştirak” suçundan cezalandırılması istemiyle dava açıldığını, yasada bu suçun zaman aşımı süresinin ise 15 yıl olduğunu hatırlattı. Suç tarihi itibariyle 2 Temmuz 2008’de zaman aşımı süresinin dolduğunu bildiren Bilgili, sanıklar hakkındaki davanın düşmesine karar verilmesini talep etti. Mahkeme heyeti ise karar için dosyayı incelemeye aldı. Kararın 19 Aralık’taki duruşmada açıklanacağı belirtilerek duruşma ertelendi.

Ailelerin avukatının haberi yok

VATAN’a konuşan Sivas’taa hayatını kaybedenlerin ailelerinin avukatı Şenal Sarıhan ise savcının mütalaayı açıkladığı davadan haberdar edilmediklerini söyledi ve olaya büyük tepki gösterdi: “Bu davadan haberimiz yok, takip ettiğimiz bir dava da değil. Bu davanın bir kere bize tebliğ edilmesi gerekirdi. Ama bu yapılmadı. Bu ciddi ve toplumsal bir dava. Mahkeme, esas hakkındaki iddiamızı açıklamamız için bize bildirimde bulunulmalıydı. Katılanlar adına müdahil olmak için hemen başvuracağım.”

Zaman aşımı süresi dolmadı

Sarıhan, Sivas davasının iddianamesinde bir numaralı sanık olarak Cafer Erçakmak’ın göründüğünü de hatırlatarak zaman aşımı süresinin dolmadığını öne sürdü: “Erçakmak durumundaki diğer sanıklar hakkında 765 sayılı TCK’nın 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmiştir. Erçakmak hakkında ise aynı maddenin ‘iştirak’ suçunu düzenleyen 3. maddesinden dava açılmış ve 5 yıldan 15 yıla kadar hapis istenmiştir. Ancak Terörle Mücadele Kanunu kapsamında olduğundan ceza yarı oranında artar yani 7,5 yıldan 22,5 yıla kadar hapis olur. Bundan dolayı hem ağırlaştırılmış ceza yönünden hem de bu suç yönünden zaman aşımı da 22,5 yıl olmalıydı. Ayrıca hem bizim yasalarımızda hem de AİHM’ye göre bu tür suçlar ’insanlığa karşı suçlardır’ ve bunlarda zaman aşımı işlemez.”

5237 sayılı TCK’ya göre “siyasal, felsefi, ırki veya dini gerekçelerle” işlenen suçlar “insanlığa karşı suç” sayılıyor. Ve zaman aşımı işlemiyor. Ancak eski TCK’ da olmadığı için katliam sanıkları için işletilmiyor.

37 KİŞİ ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ

Yakın tarihin en büyük katliamı

PİR Sultan Abdal’ı anma etkinliklerinde, 2 Temmuz 1993 günü cuma namazından çıkan bir grup, Aziz Nesin’in, Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” isimli kitabını Aydınlık Gazetesi’n-de yayımlamasını bahane ederek, Madımak Oteli’ni ateşe verdi. Otele sığınan aydınlardan, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de aralarında bulunduğu 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak can verdi. Aziz Nesin ve 50 kişi de kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu.

“Bırakın münafıklar yansın” demişti
DuruŞma tutanağında, sanıklardan Cafer Erçakmak’ın yakalanmasına ilişkin müzekkereye hala olumlu yanıt verilmediği de yer aldı. Dönemin Refah Partili Belediye Meclis Üyesi olan Erçakmak, olayların “provokatörü” olarak gösteriliyordu. Madımak Oteli’ne itfaiyenin müdahalesi sırasında merdivenlere çıkarak, halkı galeyana getirmiş ve Aziz Nesin’e saldırmıştı. Uzun süre dönemin belediye başkanı Temel Karamollaoğlu ile karıştırılan Erçakmak, olayın ardından kayıplara karışmıştı.

Dönerciyi de kurtaracak...
SİVAS katliamı sanıklarından Muhammed Nuh Kılıç, yıllarca polisten kaçtı. Gazetecilerin Almanya’da dönercilik yaparken bulduğu Kılıç da zaman aşımıyla cezadan kurtulacak.


Zaman en büyük kurtarıcı!

16 MART DAVASI: İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi, Beyazıt’ta 30 yıl önce 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıya ilişkin 3 sanığın yargılandığı davayı, zaman aşımı süresi doldu diye ortadan kaldırdı.

HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONU DAVASI: 19 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklunun öldüğü ’Hayata Dönüş Operasyonu’yla ilgili dava da zaman aşımı süresi içinde yargılama tamamlanamadığından düştü. 2001 yılında infaz koruma memurları, jandarmalar ve cezaevi yetkililerinden oluşan toplam 1.615 kamu görevlisi hakkında, “kişiye kötü muamele yapmak”, “görevi kötüye kullanmak” ve “görevi ihmal” suçlarından 1 ile 6 yıl arasında değişen hapis istemiyle dava açılmıştı.

DEMİREL DE KURTULDU: Egebank’ın eski sahibi Yahya Murat Demirel’e, devir işlemi sırasında banka kayıtlarının BDDK’ya eksik intikal ettirildiği gerekçesiyle açılan dava da zaman aşımına uğradı.

DEPREMDE ÖLENLER ÖLDÜĞÜYLE KALDI: 17 Ağustos Marmara Depremi sırasında Eskişehir’de yerle bir olan Tarhan Apartmanı’nda 33 kişi öldü, 27 kişi de yaralandı. Apartmanın yıkılmasında sorumlulukları bulunduğu belirlenen aralarında belediye başkanı ile müteahhidin de bulunduğu 6 kişi hakkında Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açıldı. Bilirkişi raporlarına göre de suçlu olan zanlılar, 7.5 yılın sonunda zaman aşımıyla cezadan kurtuldu

İşkenceyle yüzleşme ilk adımda kayaya çarptı

Yürüyüş dergisi dağıtıcııs devrimci Engin Çeber’in önce poliste sonra cezaevinde işkence ile öldürülmesine ilişkin olarak biri cezaevi müdür yardımcısı beşi gardiyan altı kişi tutuklandı. Çeber’in avukatıysa uyardı: “Tutuklamalar TCK’da işkence suçunu düzenleyen maddeden değil, kasten adam yaralama ve bu şekilde ölüme sebebiyet vermeden yapıldı.”
Yani, ‘dava daha ilk adımda, işkence davası olmaktan çıktı.’
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin 14 Ekim günü kameraların önüne çıkıp Çeber’in ölümüyle ilgili olarak ‘hükümeti adına’ özür diledi. Özür ve ardından gelen soruşturmalar, devletin, devlet çatısı altında ve devlet görevlisi olmanın gücüne dayanarak uygulanan şiddetle yüzleşmesi konusunda umut doğurdu.
Ama bu özürden sadece 21 gün sonra gelen ilk tutuklamalar, daha doğrusu tutuklama nedenleri ‘yüzleşmenin derinliği’ konusunda şüphe yarattı.

Sanki sokakta adam dövüldü
Çeber’in öldürülmesiyle ilgili yürütülen soruşturmada, Metris Cezaevi’nin o günkü sorumlu müdürü Fuat Karaosmanoğlu, gardiyan Yavuz Uzun ve Murat Cise ‘kasten yaralamak suretiyle öldürmeye sebebiyet vermek’; Selahattin Apaydın, ‘kasten yaralamak suretiyle adam öldürmek’; Sami Ergazi ve Nihat Kızılkaya ise ‘kasten yaralamaya yardım etmek’ suçlarından tutuklanarak Paşakapısı Cezaevi’ne gönderildi.
Çeber Ailesi’nin avukatı Taylan Tanay’a göre tutuklular hakkında, ‘işkence’ suçunu düzenleyen TCK’nin 94. maddesinden işlem yapılması gerekiyordu, yapılmadı. Eğer yapılsaydı, yani sanıklar TCK 94’ten (işkence) tutuklansaydı, haklarında üç-12 yıl arasında hapis istenecek; olay Çeber’in ölümüyle sonuçlandığından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülecek ve sanıkların ağır ceza mahkemesinde yargılanmaları gerekecekti.
Ama böyle yapılmadı. Avukat Tanay’ın yorumuna göre şu durumda, gardiyan Apaydın için sekiz-12 yıl, diğer beş sanık için ise iki-beş yıl hapis cezası istemiyle dava açılabilir. İki-beş yıl hapis istemiyle yargılanan sanıklar, ‘suçlu bulunsalar bile’ eğer alt sınırdan ceza alırlarsa, iki yıllık cezaları da ertelenebilir.

İşkence dediğin karakolda olur!
Çeber ailesinin avukatı Tanay’a göre tutuklama kararıyla ‘İşkence yok’ hükmü peşinen verildi: “Savcılar işkence olmadığına kanaat getirmişler. Tartıştık. Bana ‘İşkence ancak karakolda yapılır’ dediler. Hapishanede yapılırsa değil mi? Bu sadece polisin işlediği bir suç değildir. Maddeye bakıldığında, bu işkence maddesi değil. Zamanaşımı, ertelemesi ve ceza miktarı açısından farklılıkları var. Hukuk bilgisinin zayıflığı mı desem, zamanaşımından kurtarmak mı...”

Cezaevi halleri Başgardiyan Yılmaz Aydoğdu, Engin Çeber’le B-8 koğuşunda kalan dört adli tutuklu, birlikte tutuklandığı ve geçici koğuşta üç gün geçirdiği Cihan Gün ve Özgür Karakaya’nın ‘ifadelerine göre’, tutuklanma eylemleri şöyle:
Selahattin Apaydın: İddiaya göre 7 Ekim’de B-8 koğuşuna girip iki gardiyanla birlikte Çeber’i dövdü. İki-2.5 dakika süren dayak sırasında Çeber’in ensesine vurdu, boğazından tutup darp etti. Çeber’i suratından tutarak kafasını duvara vururken gördü.
Nihat Kızılkaya: İddiaya göre 7 Ekim’de B-8 koğuşunda iki gardiyanla birlikte Çeber’i dövdü; o avucunun içiyle yüzüne vuruyordu. 30 Eylül ve 1 Ekim’de geçici koğuşta Çeber’in sırtına vurdu.
Sami Ergazi: İddiaya göre 7 Ekim’de Çeber’in kafasına vurdu. Çeber’e bir kaç kez yerde vurduktan sonra sürükleyerek koğuş bahçesine çıkardı. Diğer gardiyanların müdahalesi sırasında Çeber’e bir de tekme salladı.
Yavuz Uzun: İddiaya göre 1 Ekim’de Çeber henüz geçici koğuştayken, Çeber’e yumrukla vurdu. Çeber ve arkadaşlarını su doldurduğu maşrapayla beş-altı kez ıslatarak tahta sopayla ‘20 dakika’ boyunca vurdu.
Murat Çise: İddiaya göre 30 Eylül tarihinde geçici koğuşta kapı açma demiriyle Engin Çeber’in kafasına ve beline, bir başka tutuklunun da sol bacağına vurdu.

İŞTE TÜRKİYENİN ZİNDAN YÜZÜ

Suç işleme oranlarının her geçen gün arttığı Türkiyede cezaevleri tıka basa doldu. Türkiye tarihinde ilk kez cezaevlerinde kalan tutuklu ve hükümlü sayısı 100 bini geçti.
Ekim ayı sonu itibariyle cezaevlerinde bulunan tutuklu ve mahkum sayısı 100 bin 599’a ulaştı. Cezaevinde bulunanların 42 bin 889’u hükümlü, 39 bin 500’ü tutuklu ve 18 bin 210’nu hükmen tutuklular oluşturdu.

22 BİN KAPASİTE FAZLASI VAR Türkiye‘deki 458 ceza ve infaz kurumunun toplam kapasitesi 78 bin 318 kişiyle sınırlı. Ancak, bu rakamın yaklaşık üçte biri yani 22 binden fazla tutuklu ve hükümlü cezaevlerinde kalıyor.
Kamuoyunda ‘Rahşan affı‘ olarak anılan 21 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe giren 4616 sayılı ‘23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun‘un yürürlüğe girmesinin ardından 40 bin 518 kişi tahliye edilmişti. Tahliyeler sonrası cezaevlerinde kalan tutuklu ve hükümlülerin sayısı 40 bine düşmüştü.
Aradan geçen sekiz yıllık süre içerisinde ceza ve tutukevlerinde 40 bine düşen mahkum sayısı katlanarak 100 bini aştı. En fazla hırsızlık suçunun işlendiği Türkiye‘de bu suçu işlediği iddiasıyla tutuklanan ve hüküm giyenlerin sayısının da 56 bin olduğu öğrenildi. Fabrikadan çok zindan açan Türkiye gerçekliği sistemin emekçilere neyi reva gördüğünü oraya koyuyor.

5 Kasım 2008 Çarşamba

FAŞİST YÖK DAĞITILSIN !

Egemen sınıflar ve burjuva düzen partileri ve değişik klikler arasında üniversitelere egemen olmak için yoğun bir mücadele yaşanırken, YÖK’ün 27 yıldan bu yana getirmiş olduğu ünivesitelerin her alanda geriye gittiğini ve bilim üreten merkezler haline gelme yerine, sisteme Türk İslam sentezci politikalara uygun kadro yetiştiren ve sermayeye hizmet eden birer ticari kurumlar haline dönüştürüldükleri bir gerçek. AKP hükümeti YÖK’ün bu anti-demokratik ve faşist karekterini öne çıkartarak, üniversiteleri dinci gerici ve birer paralı iş merkezlerine haline dönüştürerek kendi politik ihiyaçlarına göre düzenleme planına destek yapmaya çalıştı.
Aslında YÖK’e, AKP’ yalnızca kendi politik çıkarları için dokunmaya çalıştı .Bu YÖK’ün olduğu gibi korunup kollanması ve üniverseitelere dini geriicliğin daha fazla sokulması ve bunun yasal hale getirilmesi demekti. Haliyle YÖK olduğu gibi korundu; üniversitelerin demokratik-özerk ve bilimsel eğitim yapmasına karşı çıkılarak, üniversiteleri yeni dünya düzeni ve sermayenin emrine koşulmasını ve öğrencilerin müşteri ve üniversitelerin işveren olarak örgütlenmesini amaçlandı. Böylece üniversitelerin paralı hale getirilerek emekçi halk çocuklarının yüksek öğrenim görme hakları ellerinde alınmaya çalışıldı.
Nitekim 27 yıldan bu yana devletin adına üniversiteleri yöneten YÖK’ün üniversiteleri getirdiği nokta TC devletinin üniversitelere ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Gelir kaynakları esas olarak savunma adı altında silahlanmaya ve borç faiz ödemesine ayıran TC devleti, eğitime ayırdığı parayı sürekli olarak kısarak eğitimi paralı hale getirme yolunda önemli adımlar attı.
Bunun sonucu olarak gelinen durumda Türkiye'de resmi veriler, yüksek öğretimdeki okullaşma oranı bakımından hala çok geriler de olduğunu, üniversitelere devlet yardımının giderek düştüğünü, öğretim elemanı açığının da büyüdüğünü gösteriyor.

Ülkelerin yükseköğretimdeki okullaşma oranları ile gelişmişlik düzeyleri birbirine paralel geliştiği iddia ediliyor. Buradan hareketle Türkiyenin okullaşma oranına baktığımızda olay daha iyi anlaşılmaktadır. Örneğin okullaşma oranı 1950-51 öğretim yılında yüzde 1.3 iken, 1985-86'da yüzde 10.7'ye, 1990 -91'de 15.7'ye, 2000'lerin başında 27.4'e ulaştı. Buna rağmen daha önceden belirlenen yüzde 31'lik hedefin gerisinde kalınmış olduğu görülüyor.
Yükseköğretimdeki okullaşma oranı Belçika'da yüzde 56, Fransa'da yüzde 51, Almanya'da yüzde 46, Hollanda'da yüzde 48, ABD'de yüzde 81, Kanada'da yüzde 88, Japonya ve İsrail'de yüzde 41, Güney Kore'de de yüzde 52. Bu oran, Mısır'da yüzde 20, Hindistan'da ise yüzde 7.
Her ne kadar Türkiyede son 20 yılda üniversite sayısı 19'dan 73'e, fakülte ve yüksekokul sayısı 334'ten 1332'ye yükselir ve aynı şekide bu aynı dönemde öğrenci sayısı 240 bin 403'ten 1 milyon 133 bin 768'e, öğretim elemanı sayısı da 22 bin 223'ten 36 bin 530'a çıkmasına, bir başka deyişle bu süreçte, üniversite sayısında 3.8, fakülte ve yüksekokul sayısında 4, öğrenci sayısında da 4.7 kat artış olurken, öğretim elemanı sayısındaki artış 1.6 kat artmasına rağmen yinede okulaşmada istenen düzeyin tutturulduğu ve eğitimde kalitenin sağlandığı söylenemez.
Böylece 1982'de öğretim elemanına 10 öğrenci düşerken, 2002 sonunda öğretim elemanı başına düşen öğrenci sayısı 31'e yükseldi. Bu rakam eski devlet üniversitelerinde 27, yenilerde 35, vakıf üniversitelerinde ise 17.
2005'te okullaşma oranının yüzde 40'a yükseltilmesi hedefi dikkate alındığında 6 bin yeni öğretim üyesinin yetiştirilmesi ve bir an önce göreve başlatılması gerekiyor.
1983'te toplam bütçe ödeneklerinin yüzde 3.8'i üniversitelere giderken, bu oran 2002'de yüzde 2.5'e, 2006’da ise yüzde 3.73'te kalmıştı.
Devlet, son beş yılda üniversitelere istedikleri ödeneğin ancak yüzde 46.3'ünü verebilmiş. Gerisi ise öğrencilerden harçlar görüntüsü altında alınmıştır. Yine bu aynı dönemde öğrenci başına bütçe harcamalarında da ciddi bir gerileme yaşanmıştır. 1982'de bütçesinden öğrenci başına 1297 dolar, 1983'te 1556 dolar harcama yapan devlet, sonraki yıllarda kısıntıya gitmiş.. 1989' da 661 dolara düşen harcama, 1993' te tekrar 1256 dolara yükseldiyse de sonraki yıllarda daima bin doların altında kaldı. 2001' de öğrenci başına 506 dolar olan harcama, geçen yıl 709 dolardı. Bu durum devletin yükseköğretime kaynak aktarmak gibi bir plan içinde olmadığını ve eğitimi hızla paralı hale getirme çabası içinde olduğunu gösteriyor.
Devletin bütçeden bilimsel araştırmaya tahsis ettiği ödenek toplamı ise 2000'de 13, 2001'de 12.1, 2003'te de 14.9 milyon dolar.
Türkiye, özel yükseköğretim harcamalarının GSYİH'ya oranı açısından da çok geride. Bu oran, Avustralya'da yüzde 0.51, Fransa'da 0.12, Yunanistan'da 0.17, Kore'de 2.07, ABD'de 1.22 olan oran Türkiye'de yüzde 0.03.
Tüm bu verilerde gösteriyor ki egemen sınıflar ve onların hükümetleri adları ister YÖK olsun isterse başka bir şey olsun, üniversiteleri parası olanın okuyabildiği ticarethaneye dönüştürmeyi ve devlet ünivesitelerine ödenekleri keserek özel üniversiteleri teşvik etmeyi ve sermayeye hizmet eden birer kurumlar haline getirmeyi hedefliyor. İşçiler, emekçiler ve öğrenciler bu gerici dayatmaya karşı çıkıp özerk, demokratik ve bilimsel eğitim ve halkçı üniversiteler için mücadele etmeden, mevcut durumun emekçilerin lehine değişeceğini hayal etmek kadar saçma bir şey olamaz. Onun içindir ki, 6 Kasım 1981 yılında faşist cunta tarafından üniversiteleri devlete sıkıca bağlamak amacıyla kurulan Yüksek Öğrenim kurumu (YÖK) 27.yıldır üniversiteleri zaptu rapt altında tutuyor. 27. Yıldönünde her yerde her alanda öğrenci gençler olarak alanlara çıkarak ; “ YÖK dağıtılsın, parasız, özerk, demokratik ve halkçı üniversiteler “ istemiyle mücadeleyi yükseltelim..

Bu Sonuçlar AKP'yi Üzecek!


HABERTÜRK'te Türkiye'nin Nabzı'nda seçmenin tercihleri konuşuldu. Erdoğan Aktaş ve Ece Temelkuran, uzmanlar ve gazetecilerle A&G Araştırma'nın yaptığı anketle ortaya çıkan çarpıcı sonuçlarını değerlendirdi. A&G yaptığı isabetli tahminlerle biliniyor.

Tüm bu soruların cevapları GRAFİKLERDEN OLUŞAN AYRINTILI ANKET VERİLERİ foto galeri mantığıyla aşağıdaki linkte.

Emperyalist Zİrvede Bir Siyah

Şu ana dek açıklanan oylarla, Demokrat Parti’nin adayı Barack Obama başkan seçilmek için gereken 270 sayısını aşmış durumda. Böylece ABD, tarihinin ilk siyahi başkanıyla tanışmış oldu. McCain yenilgiyi kabul etti.

Barack Obama, şu ana kadarki görünüşe göre Cumhuriyetçi aday John McCain’i farkla mağlup etmiş durumda. Demokrat Parti, Senato için seçilecek 35 sandalyede de önceki döneme göre şimdiden kazançlar sağladı. Bu da Demokrat yönetimin yürütmede, geçtiğimiz dönemde Bush yönetiminin sahip olduğundan daha fazla söz hakkına sahip olacağı anlamına geliyor.

McCain, seçimleri kaybetmesinin ardından yaptığı açıklamada Senatör Obama’nın kendisi ve ülkesi için büyük bir iş başardığını belirtirken, “Bunlar ülkemiz için zor zamanlar, ve ben bu gece ona, elimdeki tüm gücü bizi bu tehlikelerden geçirmesi için yardım etmeye harcayacağımı söyledim" dedi.

Obama’nın başkanlık döneminde uygulamada ne farklılık getireceği sorusu bir yana, seçilmiş olmasının ABD için sembolik bir anlamı var: 143 yıl önce Obama, ABD’de bir köle olabilirdi. Siyah bir başkanın seçilmesi, ABD için önemli bir değişikliği temsil ediyor. Ayrıca yeni First Lady olan Obama’nın eşi, köle kökenli siyahi bir aileden geliyor.

Seçimle ilgili erken ulaşılan önemli verilerden bazıları şöyle:

- Seçimlere yönelik toplam ilgide önemli artış var. Bunun üç göstergesi olduğu düşünülüyor: Oy kullanmak için kayıt yaptıran seçmenlerin sayısındaki artış, erken oy kullanan seçmenlerin sayısındaki artış ve Obama’nın seçim kampanyası mitinglerine katılım rakamları. Sandıkların önünde de saatler süren kuyruklar oluştu, şafak sökmeden sandık yerine gelen seçmenler olduğu gözlendi.

- Toplam katılımın artmasının yanında, özel bazı seçmen gruplarının seçimlere katılma oranı da artmış durumda. Örneğin oy kullanan siyahilerin oranı, toplam seçmenlere göre önceki seçime kıyasla %11’den %13’e çıktı. Yine Hispanik kökenlilerde de oy kullanma oranında artış olduğu söyleniyor. Bir başka özel grup da gençler. 30 yaş altı grupta da oy kullananların sayısı arttı.

- Seçimin kritik verilerinden bir tanesi, bu yükselen yeni seçmen gruplarının hepsinin Obama’yı desteklemesi. Örneğin siyahi seçmenlerin yüzde 95’i oyunu Obama’ya verdi. Hispaniklerde de Obama’nın oyları, McCain’e göre oldukça yüksek, % 70’e yaklaşıyor; ki Hispaniklerin ülkenin en hızlı büyüyen nüfus kategorisi olduğunu ekleyelim. Bir diğer ilginç veri de, beyaz seçmenler arasında McCain’in Obama’dan daha fazla oy alması. Dolayısıyla, bir anlamda seçimlerin kaderini ABD’nin beyazları dışında kalan “renkli” kitlelerinin belirlediği söylenebilir.

- 30 yaşın altındaki seçmenlerde de Obama destekçilerinin oranı %70. İlk defa oy kullanan seçmenlerde de bu oran aynı. Gerçekten de yaşın, bu seçimlerde tercih üzerinde doğrudan bir etkisi olduğu görüldü. Seçmenler 18-29, 30-44, 45-64 ve 65 ve üstü şeklinde dört yaş grubuna ayrıldığında, yaş yükseldikçe Cumhuriyetçi Parti’ye verilen oyların da arttığını görüyoruz, öyle ki, 65 yaşın üzerindeki seçmenlerde McCain, Obama’yı geride bırakıyor.

- Cinsiyet bakımından seçmenler incelendiğinde, erkeklerin yüzde 51’i Obama’yı desteklerken, bu oran kadınlarda yüzde 57’yi buluyor. Önceki seçimlerde Bush, erkek seçmenden yüzde 55 oy almıştı.

- Bir başka grup da, Bush iktidarında da çokça sözü edilen evanjelistler. Beyaz evanjelistler arasında McCain her 4 kişiden 3’ünün oyunu aldı. Bunda Sarah Palin’in de olumlu yönde katkısı var. Ancak Palin’in, buna rağmen toplam oylarda Cumhuriyetçi Parti için kayıp anlamına gelmiş olabileceği düşünülüyor. Yapılan anketlerde seçmenlerin yüzde 60’ı Palin’in gerektiği durumda başkan olabilecek kapasitede olmadığını düşündüğünü söylemişti. Bu oranın, McCain’in alacağı orandan yüksek olma ihtimali büyük.

- Obama, Cumhuriyetçi Parti’nin kaleleri olduğu düşünülen eyaletlerin bir kısmını kazanmayı başardı, bir kısmında da rekabeti oldukça kızıştırdı.

- Yine bir ankete göre, her 10 seçmenden 6’sı kendisi için en önemli başlığın ekonomi olduğunu söylemiş. Elbette bu durumda yaşanan ekonomik krizin de etkisi var. Kendisi için ekonominin en önemli başlık olduğunu söyleyenlerin büyük kısmının Bush yönetiminde yaşanan ekonomik krizi referans alıyor olması muhtemel, bu da bizi krizin seçimleri büyük oranda belirlediği sonucuna götürebilir. Bu anket sorusuna 10 seçmenden biri Irak, biri sağlık sistemi, bir de terörizm demiş.

- ABD’li seçim uzmanlarının ve iki büyük adayın kampanyasını yürüten uzmanların vardığı ortak noktalardan birisi de, bu seçimlerde yürütülen kampanyaların öncekilere göre gözle görülür farklılıklar taşıması. Bunlardan herkesin üzerinde anlaştığı bir numaralı değişiklik, internetin oynadığı rol. Obama, kampanyasını daha önceki seçimlerde görülmemiş oranda internet kullanımına dayandırdı. Bu hem bağış toplama kaynaklarının dağılımına, hem de kampanyada çalışacak gönüllülerin örgütlenmesine yansıdı. Blog sitelerinin, Youtube’un, internet reklamlarının ve SMS mesajlarının önceki seçimlerle kıyaslanamayacak ölçüde arttığı ve etkili olduğu düşünülüyor.

- Bir başka farklılık da, Obama’nın yürüttüğü seçim kampanyasında gönüllülerin ve kitlesel mitinglerin büyüklüğü. Yorumcular, Obama’nın kampanyasının, Kennedy’nin seçilmesinden beri görülmüş en büyük kitle desteğine ve enerjiye sahip olduğunu belirtiyorlar.