3 Şubat 2009 Salı

Davosda Sorun çok çözüm yok

Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda (DEF), özellikle küresel ekonomik krizin neden olduğu sorunlar ele alındı. Ancak zirve boyunca yapılan tartışmalarda, bu sorunlara dair çözüm önerileri sunulmadı. Zirve, “küresel ekonomik sistemin yeniden inşası” çağrısıyla sona erdi. DEF Başkanı Klaus Schwab, zirvenin kapanış oturumunda yaptığı konuşmada, bankacılık, düzenleme ve hükümetlerin birlikteliği için “küresel yeniden tasarım girişimi” çağrısı yaptı.
Schwab, şu anki durumun bankalar için hükümetin düzenlemesini beklemeden nerede önderliği alması gerektiğine ve kendi kendini düzenlemenin başlatılmasına mükemmel bir örnek olduğunu söyledi.
2010 da umutsuz
5 gün süren zirve boyunca 2 binden fazla iş dünyası temsilcisi ve devlet başkanı, küresel ekonomik krizi tartıştı. Ancak tartışmaların büyük çoğunluğu, çözümlere yönelik değil, sorunların tarifine yönelikti. BBC’nin analizinde, “Davos’ta kimsenin küresel ekonominin derin ve uzun bir durgunluğa gittiği tahmininin aksini ispata çalışmadığı” vurgulandı.
Zirve öncesinde yapılan açıklamalarda, 2009 yılında ekonomik krize çözüm bulunabileceğine dair umut olmadığı ifade ediliyordu. Ancak zirvede yapılan açıklamalar, kapitalizmin ideologlarının 2010 yılını da gözden çıkardıklarını gösteriyor. Üst düzey bir yönetici, “Eğer dünyanın bu yıl sonunda ya da 2010 yılında köşeyi döneceğine inanıyorsanız, size köşeyi dönemeyeceğimizi söyleyebilirim; köşeyi göremiyoruz, hatta köşenin nerede olduğunu bile bilmiyoruz” dedi. Bir başka katılımcı da ne yapılması gerektiğinin bilinmediğini, sadece bir şeylere hızla ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Başbakan’ın yiğidi

Milli gururumuz başbakanımız Davos’u iyice bir sarstı.

Seyri, dünyanın gidişatıyla başı dertte insanların, mazlum dilinden başka hiçbir sığınağı olmayanların, gerektiğinde taşı sıkıp yoksul aşı gurur çıkaracak olanların ruhuna su serpti.

Nasıl serpmesin? Bayrağına sarınıp kendini sokağa vuranların hemen hepsi yoksuldu. Kendilerini, kendi temsilcilerini dünya karşısında yiğit görmeye sonsuz ihtiyaçları vardı. Kendilerinden daha mazlum birilerinin hakkını koruyan Başbakan’ın, mazlumların başının üstünde yeri var.

Öte yandan Davos muhabbeti karşısında içtenlikli bir tiksinti duyanlar; orada, dünyanın çeşitli yerlerinde katliamlar sürerken hiçbir tatsızlık yokmuş gibi oturup

uygar uygar dünyayı nasıl birlikte idare ederiz diplomasisine çalışanlara diş bileyenlerin gururla işi yoktu elbet.

Fakat onlar; Başbakan’ın ya da Davos mertebesine ulaşımı olan herhangi bir insanın oradaki düzeni sarsacak, oyunu bir yerinden bozacak herhangi bir tavrını zevkle izlerlerdi. Bunu da izlediler.

Yalnız seyrin tadını kekreleştiren bir konu vardı doğrusu. Başbakan’ın tavrı, buradaki işçisine, Kürt’üne yönelik hoyrat tavrından farklı değildi. Şimdi toplum olarak en büyük korkularımızdan biri de, Davos performansı ve sonuçlarının, beyefendinin

pek bildik üslubunu kendi gözünde meşrulaştırabileceği olsa gerektir.

İyi biliriz; delikanlılık raconda durduğu gibi durmaz.

Olayın üstünden bir gün geçmeden diplomatlar, her şey mubahçılar ve benzeri zevat, ‘Davos krizi’ karşısında Başbakan’la eski günlerindeki ilişkiyi yad ederek burunlarını tiksintiyle buruşturup, ‘Skandal. Skandal’ diye ortalığı ayağa kaldırıyordu. Devletlerinin adamına yakıştıramıyor, utanç duyuyorlardı.

Onları da bir kenara bırakalım.

Başbakan’ın memlekete dönüşünde taşıdığı muzafferane edaya lafımız

yok ama bu olayın gururunu biraz ölçülü kullanmasında yarar var. Başbakan kardeşim, sizli bizli konuşmalardan hoşlanmadığını biliyorum. Ama şunu iyi bil.

Davos denen imparatorluk sofrasında ciddi bir tatsızlık çıkarabilmek, katilin yüzüne katilsin

diye bağırabilmek kanımca kayıtsız şartsız muhteşem bir eylemdir.

Lâkin, gece yarıları havaalanına koşan nümayişçi kitleler yer yutarsa da eloğlu kolay kolay yiyip yutmaz.

Dün Davos’takiler, buradaki monşerlerimiz gibi bu işlerin raconunu senden benden iyi bildikleri için ellerini bellerine dayayıp, ama sen de kendine bir bak dememiş olabilirler.

Yine de bir devletin en yüksek erki olarak muadillerinin suratına katil diye haykırıyorsan, senin suratına da aynı şekilde bağrılabileceğini hesaba katman gerek.

Bak, ben sana iki hikâye anlatacağım. Ben de çok yeni dinledim.



Mehmet ile Jiyan

Mehmet Alpsoy, 27 yaşında. Deri işinde çalışıyor. İki kızı var.

Biz konuşurken üzüm gözlü güzel Bahar ortalıkta koşturuyordu.

Bahar’ın dedesi, Mehmet’in babası Kasım Alpsoy, 1994 yılının Mayıs ayında bir sabah saat 6’da Adana’da polis tarafından alındı. Mehmet, 12 yaşındaydı. Mehmet’in ikisi kız, dört kardeşi daha var. Mehmet en büyükleri.

Sabahın köründe evleri basılıp çocukların gözleri önünde darmadağın edildikten sonra sivil polisler Kasım Alpsoy’u götürdüler.

Mardinli aile önce İstanbul’a taşınmış, sonra da baba Adana’da

iş bulunca oraya göçmüştü. Kasım Alpsoy, ‘deri işinde’ çalışıyordu.

Polisler Kasım’ı akşamına serbest bıraktı. Kasım, ailesine o gün kendisini askıya astıklarını, ağır işkence gördüğünü anlattı. Ertesi gün, polislerin el koyduğu kimliğini almak için Adana Milli İstihbarat Dairesi’ne gitmesi gerekiyordu. Bacanağını da yanına aldı. Bacanak, kapıda bekledi. Ama Kasım bir daha o kapıdan çıkmadı.

Mehmet, ailenin en büyüğü olarak ailenin yapayalnız olduğu Adana’da anasıyla birlikte babasının izini sürmeye başladı. Anası Türkçe bilmiyordu. Savcılığa dilekçe vermek için saatlerce ayakta bekletildiler. Ana yorgunluktan dayanamayıp oturdu. Savcı, bu cahil Kürt kadınına çok öfkelenmişti. Dilekçelerini de yırtıp kafalarına attı.

12 yaşındaki Mehmet’in gözleri önünde anacığına küfürler, hakaretler savurdu.

Mehmet de okumaya çok hevesli zeki kızkardeşi de diğer çocuklar da okulu bırakmak zorunda kaldı. Hepsi küçük yaşlarında çırak oldu, sabahlara kadar elişi işledi. Mehmet’ten bir yaş küçük olan kız kardeşi bundan altı yıl önce dağa çıktı. İki yıldır da cezaevinde. O dağa çıktığında çok sevdiği bu kardeşinin hayatından ümidini kesen Mehmet, büyük kızına onun adını vermiş. Bahar.

Mehmet, babasının mezarını istiyor. Babasının katillerinin ortaya çıkarılmasını istiyor. “Babama dair her şeyi bilmek isterim” diyor. Babası Kasım Alpsoy, son çektirmiş olduğu fotografından bize bakıyor. 30 yaşında. Hep 30 yaşında kalacak babaları.

Mehmet’in hikâyesinin hemen üstüne Jiyan’ınkini dinliyorum. Jiyan,

23 yaşında ışıl ışıl bir genç kadın.

Babası Fehmi Tosun’un adını kayıplarla ilgilenmiş olanlar hatırlayacaktır.

Beş çocuğu var Fehmi Tosun’un. Diyarbakırlılar. 1994 yılında Fehmi Tosun, üç yıl yattığı bednam Diyarbakır Cezaevinden çıktığında İstanbul’a göçmüşler. Ölümün, vahşetin, işkencenin olabildiğince uzağına kaçtıklarını umarak. Avcılar’a yerleşmişler. Ama bir yıl sonra, 1995’te, “Özel bir gündü” diye anlatıyor Jiyan. Babası kayıp edildiğinde 10 yaşındaymış. “Annem ona yemekler hazırlıyordu. Her şeyi an an hatırlıyorum. Ablam geldi. Babam, birkaç adamla birlikte bahçede. Bir şey kazıyorlar. Kapının önünde beyaz bir araba bekliyor. Babam birden bahçeden doğru ‘beni öldürecekler’ diye bağırmaya başladı. Aşağı koştuk. Adamlar babamı zorla o beyaz arabaya bindirdi. Hepimiz çığlık çığlığa babamızı götürmesinler diye bağırıyorduk. Abim arabaya yapıştı. Arabayla birlikte epeyi sürüklendi. Ona, ‘Seni de götürürüz. Sonun babanınki gibi olur’ demişler. Bu arada mahalleli bir tanıdık, arabanın plakasını almış.

Plakayı polise verdik. Polis eve geldi ve babamın ne kadar fotografı varsa hepsini alıp götürdü. Delil diye kullanacağız dediler.”

Polis sanki Fehmi Tosun diye biri hiç varolmamış gibi bütün izleri

silip süpürmüş. Fotografları bir daha geri alamamışlar.

Jiyan, şimdi sekreterlik yapıyor. Aile içinde babasından hiç konuşulmuyormuş. Analarını üzmemek için çocuklar hiç baba konusu açmıyormuş. Çok uzun bir süre acılarını bastırmış, ayakta durmaya çalışmışlar. Ama bir gün Jiyan bu acıya yakalanıvermiş.

Babası gözleri önünde sürüklenerek ölüme götürülmüş olan Jiyan bir gün isyan edivermiş. Yolda, bir arabanın içinde bir mezarlığın yanından geçiyormuş. Orada bir adamın

mezar taşına dokunduğunu görmüş. Jiyan’ın elleri yanmış. Arabada ağlamaya başlamış.

Çocukluğunu bütün ağırlığıyla hatırlayıvermiş besbelli.

Çocukken Jiyan bazen yolda bir adamın peşinden koşarmış. Babası zannedip. Kaç kere başına gelmiş, şaşkın bir yabancının suratıyla karşı karşıya kalıvermek. Babasının yaşadığına ve onları takip ettiğine inanırmış. Yürürken birden ardına

döner onu yakalamaya çalışırmış.

Fehmi Tosun’la birlikte o gün bir arkadaşını daha kaçırmışlar. Ondan da bir haber alınamamış. 1999 yılında Fehmi Tosun’un kardeşini de gözaltına alan polis ona, “Çukur kazdırıp seni de ağabeyinin yanına gönderelim mi?”

Jiyan, “Bunu bilmeme rağmen, yani babamın öldürüldüğünden emin olmama rağmen, hâlâ onu görüvereceğim zannederdim” diyor.

Biliyor musunuz, Jiyan, Kürtçe ‘hayat’ demek.

Kayıp aileleri yine Cumartesi günleri Galatasaray’da oturmaya başladı. Dirilerine sahip çıkamadıkları babalarının, eşlerinin, kardeşlerinin ölülerine sahip çıkabilmek için.

Vahşice koyunlarından sökülüp alınan sevdiklerinin hayatları kayda düşsün diye.

Evet sayın Başbakan; bu insanlar ve daha niceleri bu devletin kolluk güçleri tarafından yok edildi. Vahşet ölçeğine vurursan, bu devletin günahları da en az gözünüzdeki en beter ülkeninki kadar zengin ve çeşitli çıkar.

Evinin kapısında terörist diye babasıyla birlikte ayağındaki terliklerle vurulan 12 yaşındaki çocukların, babası gözleri önünde sürüklenip götürülen çocukların, anası gözleri önünde itilip kakılan çocukların ülkesinin başbakanısın.

Bu konularda kör ve sağır kalırsan, dünyanın hiçbir zulmü üstüne yükselttiğin ses, inandırıcı olmaz.

Yiğitliğine yiğitsin. Destan olmaya da hevesin var. Ama Kasımpaşalı mısın, Keşanlı mı?

Mesele, bu.
Yıldırım Türker
Radikal / 02.02.09

6-7 Eylül yağma olayları bir MİT organizasyonu –

Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven: Olayların MİT'in ilk hali MAH tarafından organize edildiği artık çok açık

Güz Sancısı filminde Rum karakterin fahişe olarak yer alması rahatsız edici. Gerçi bu hep yapılıyor

Olaylarla ilgili açılan davaya iki rapor sunuluyor. İlkinde devletin sorumluluğu bulunduğu anlatılıyor. İkincisi MAH'ın düzmece raporu

Azınlıklar gittikleri yerlerde mutlu değiller. Buranın suyunu arıyorlar. Vatanları burası. Onların beklentisi mal, mülk, toprak değil; bir özür

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin derin ajandasında azınlıklar hep 'tehlike' olarak yer aldı. Hâlâ da öyle. Hep gitmeleri istendi. Başarılı da olundu. Oysa farklı dinlerden de olsa onlar bu toprakların bir parçası. Belki de en eski parçası. İşte azınlıkları bu topraklardan göndermek için tertiplenen en büyük organizasyonlardan biri 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Tam bir yağma hareketiydi. İşyerleri talan edilen, evlerine girilen Rumlar, Ermeniler hatta Yahudiler göç yollarına düştü. Aslında olaylar tam bir devlet organizasyonuydu. Şu günlerde gösterimde olan yönetmen Tomris Giritlioğlu'nun Güz Sancısı filmi bu olayları, daha doğrusu olaylar sırasında yaşanan bir aşk öyküsünü anlatıyor. Filmin olayları anlattığını söylemek çok zor. Çünkü hiçbir tarihsel arka planı yok. Olayların gerçek nedenleri filmde yer almıyor. Oysa Türkiye ile Ermenistan arasındaki sıcak ilişkiler ve aydınların özür kampanyasının sağladığı ortamla daha cesur bir film yapılabilirdi. Peki, gerçekten 6-7 Eylül'de neler yaşandı? Amaç neydi? Kim organize etti? Bu soruları 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili araştırma yapan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dilek Güven'e sorduk.

CHP'NİN AZINLIK RAPORU

* 6-7 Eylül olaylarının tezgâhlanmasındaki amaç neydi?

Ülkeyi homojenleştirme. Bu ülkede gayrimüslimlere şimdi de Kürtlere yabancı gözüyle bakılıyor. "Bunlar bize ihanet edebilir mi?" diye düşünülüyor. Bunun için de göç ettirme stratejisi var. 6-7 Eylül olayları bunun parçası.

* Temel amaç gitmelerini sağlamak mı?

Amaçlarına iki katmanlı olarak bakmak gerekiyor. CHP Azınlık Bürosu'nun olaylardan önce hazırladığı bir rapor var. Raporda, "Anadolu'da hemen hemen hiç Rum kalmadı. Birkaç da Ermeni kaldı. Ama çok çoğalıyor. Onları İstanbul'a göç ettirmemiz gerekiyor. Ne kadar İstanbul'da toplarsak o kadar kontrol altında olurlar. Ama sermayelerini burada bırakmalılar" deniliyor.

İNGİLTERE'NİN PARMAĞI VAR

* Ne zaman hazırlanıyor bu rapor?

1947'de. Birkaç yıl gecikmeyle de olsa 6-7 Eylül olayları yaşanıyor. Raporda yer alan çarpıcı bir cümle daha var: "İstanbul'un fethinin 500. yılında İstanbul'da bir tek Rum olmazsa ne iyi olur."

* Ama olaylar CHP değil Demokrat Parti iktidarında yaşandı...

Doğru. Ama DP döneminde azınlıklara karşı pek bir liberalleşme yaşanmadı. Göstermelik gelişmeler var; Adnan Menderes'in Patrikhane'yi ziyaret etmesi gibi. Bir şekilde DP, CHP'nin devamıydı. Menderes, CHP üyesiydi. Varlık Vergisi Kanunu'nun çıkması için oy veren kişiydi. CHP ile DP'yi bu noktada çok ayrı göreeyiz.

* Olaylarda Kıbrıs'ın payı nedir?

O dönemde Kıbrıs'ta İngiltere hâkimiyeti var. İngiltere, burada Türkiye ile Yunanistan'ı karşı karşıya getirmek istiyor. Bunu başarıyor da. İngiltere arşivinde bir belge buldum. 1955 olaylarından bir yıl önce Atina'daki İngiliz Konsolosu, "Türklerle Yunanlıların arası çok iyi. Ama Atatürk'ün evinde şöyle bir bomba patlasa, ortalık ne kadar karışır acaba?" diye yazı yazıyor.

ÇOKER'İN ARŞİVİ ÇOK ÖNEMLİ

* Bombayı atanlar Türklerdi...

Türkiye hükümeti üzerinde İngiltere'nin baskısı vardı. Zamanla bir Kıbrıs meselesi çıkarıldı. Abartılı haberler yayınlatılıyor. Kıbrıslı Türklerin demoralize olması sağlanırken, Türk kamuoyundan da bir destek sağlanılıyor. Üstelik Kıbrıs'ta Türklere yönelik katliamlar o dönemde değil 1960'tan sonra yaşandı.

* 6-7 Eylül olaylarını kim organize ediyor?

Olayların davasına bakan sıkıyönetim hâkimi ve tümamiral Fahri Çoker'in bıraktığı arşive baktığımız zaman olayların Milli Emniyet Hizmeti yani dönemin MİT'i tarafından organize edildiği çok açık. Organizasyonu MİT'in yaptığı bugün tartışmasız bir şekilde ortada. Davada Çoker'e iki rapor sunuluyor. Birinci raporda olaylarda devletin sorumluluğu bulunduğu açık olarak yer alıyor. İkinci rapor ise düzmece. MAH tarafından hazırlanan bu raporda olayların Kıbrıslı komünistler tarafından organize edildiği yazılıyor. Fahri Çoker'in birinci raporu kullanmasına izin verilmiyor. Çoker, ölmeden önce arşivini Tarih Vakfı'na bağışladı. O arşiv 2005'te yayınlandı.



400 kadına tecavüz edildi

* Menderes hükümetinin rolü nedir?

İçindeler demek olmaz ama olaylardan haberdarlar. Fakat gerçekten bu derece büyük bir vahşetin yaşanacağından haberdar olup olmadıklarından da emin değilim. Bazı röportajlarda DP ilçe teşkilatı yöneticileri "Birkaç cam aşağı inecekti. Bize böyle söylendi, niye bu kadar büyüdü?" diyor.

* Yağmada kimler vardı?

Olaylardan önce hükümetin desteğiyle Kıbrıs Türktür Cemiyeti kuruluyor. Başında Hikmet Bil var. Bu cemiyetin yöneticilerine baktığımız zaman devletle sıkı ilişkileri olan isimler. Hikmet Bil'in Menderes'le arası çok iyi. Bir de Kamil Önal var. Güya gazeteci ama MAH üyesi. Bu cemiyet, olaylardan 10 gün önce bir anda İstanbul'da 10-15 şube açıyor. Şube üyeleri çoğunlukla DP'den, sendikadan ve öğrenci birliğinden. MAH, bu cemiyet ve derneklerin kurulmasında özellikle sendika ve öğrenci birliklerinden yararlanıyor.

* Sendikalar ne görev yapıyor?

Olaylarda inanılmaz bir taksi-tramvay-vapur ağı çalışıyor. Yağmacıları taşımak için. Bu ağı Motorlu Taşıt Sendikası ve Şoförler Cemiyet Birliği organize ediyor. MAH'ın elemanları öğrenci birliğinde de var. Tahripler başlamadan önce öğrenci kılığında biri var. Bu kişi Taksim'in çeşitli yerlerinde hatiplik yapıyor, insanları tahrik ediyor. Belgelerde ismi Hurşit Yolgeçen olarak geçiyor. Kimliğine baktığımızda adam 10 gün önce İstanbul Talebeler Cemiyeti diye bir dernek kuruyor. Yani cemiyet olaylar için kurulmuş.



ÖLÜ SAYISI NET DEĞİL

* Kaç kişiyi öldürüldü?

Net değil. Ama 10-12 civarında. Olayların boyutuna göre ölü sayısı az. Çünkü gruplara "Ölü olmasın" emri verilmiş. Zaten saldırganlar "Bugün malınıza yarın canınıza" diye slogan atıyor. Polisler "Bugün polis değil Türküz" diyor.

* Tecavüz var mı?

Kayıtlı olan 60 tecavüz olayı var. Ama bu rakam daha yüksek; 400 civarında. Çünkü kadınlar utandığı için anlatmamışlar. Amaç tam olarak korkutup göç etmelerini sağlamak.

* 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili açılan davaların sonucu ne oldu?

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.

* Devletin azınlıklara bakışı aynı mı?

Buradaki temel sorun azınlıkların buranın vatandaşı olduğunu anlamamakla ilgili. Rum ve Ermeniler Osmanlı'dan ve Türklerden önce bu topraklarda vardı. Gittikleri yerlerde mutlu değiller. Buranın suyunu, yemeğini arıyorlar. Vatanları burası. Rumların Yunanistan'la görül bağı var. İnsanın bir şekilde iki ülkeyle veya iki milletle gönül bağı olabilir. Mesela genç nesilden bir Ermeni ile tanışıldığında hemen "Sen ne zaman geldin, ne zamandan beri burada yaşıyorsun" deniliyor.

* Eski nesil de böyle miydi?

Hayır. Farklı bir dinden insanların da bu toprakları aynı şekilde sevebileceğine inanmak şimdiki nesil için çok güç. Eski nesil için böyle değildi. Hem tehcir hem de mübadele sırasında insanlar Rum ve Ermeni komşularını korumuş. Mesela 1915'te Konya tarafında Ermeniler sürülmüyor. Çünkü o bölgenin ağası, "Gâvursuz memleket mi olur" diye izin vermiyor. Evet, "Gâvur" diyorlar ama onları bu toprakların parçası olarak görüyorlar. Gayrimüslimler göç etti de problem çözüldü. Yoksa bugün 100 bin Rum yaşasaydı devletin karşı politikaları yine olacaktı ve belki de Yunanistan'a karşı koz olarak kullanılacaktı. Şimdi ise benzer politikalar 1990'lardan itibaren Kürtlere karşı var.



TEK İSTEKLERİ ÖZÜR

* Araştırmalarınızda göç edenlerle, torunlarıyla görüştünüz. Ne bekliyorlar?

Tarihimizdeki iyi şeylere sahip çıkıyoruz. Kötülere ise "Yapılmadı" deniliyor. Oysa karşıdaki biliyor gerçeği. Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas, yapılan katliamlar için Türklerden özür diledi. Bu çok önemli. Buradan giden gayrimüslimler hâlâ bu ülkeye bağlılar. 6-7 Eylül olayları için "Biz yapmadık" dedikçe onların mağduriyeti artıyor. Onların beklentisi mal, mülk, toprak değil; bir özür.

* Güz Sancısı filmini nasıl buldunuz? Gerçeklerle örtüşüyor mu?

Film sayesinde bu olayların tartışılması çok önemli. Ama filme dair iki temel eleştirim var. Birincisi olaylar sadece Kıbrıs'la açıklanıyor. Devlet, Kıbrıs meselesini bu olaylarda sadece kullandı. Sonra olaylarda hedef sadece Rumlar değil Ermenilerdi de. Zaten 6-7 Eylül olaylarının sadece Rumlarla anılmasından Ermeniler rahatsız.

* İkincisi?

Rum karakterinin fahişe olarak gösterilmesi.

* Bu Türk yönetmenlerin çektiği bütün filmlerde böyle...

Evet. Rum ve Ermeni kadınları genelde karakter olarak ya fahişe ya da randevuevi sahipleridir. Bununla ilgili Herkül Millas'ın bir akademik çalışması var. Millas, 400 romanı incelemiş. Buna göre Rum ve Ermeni kadınları ya ahlaksızdır ya da kötü. Biraz iyisi de Türk erkeğine âşık oluyor. Zaten Güz Sancısı'nda da adam Türk nişanlısına dönüyor. Filmde bir devlet ve toplum söylemi var. Zaten konuştuğumuz Ermeni ve Rumlar bundan çok rahatsız. Romanları geçtik, çünkü az okuyan bir toplumuz. Ama en azından sinemada bu söylemin devam ettirilmemesi gerekirdi. Bugün bile filmde bu söylem varsa oturup düşünmemiz gerekir.



Dilek Güven kimdir?

Güven, 1969'da Almanya'da doğdu. Hannover Üniversitesi'nde siyasal bilimler, sosyoloji ve sosyal psikoloji öğrenimi gördü. "İttihat ve Terakki Döneminde Türk Milliyetçiliği" başlıklı teziyle sosyoloji yüksek lisansını tamamladı. Doktorasını Bochum Üniversitesi Tarih Bölümü'nde tamamladı. Güven'in "6-7 Eylül Olayları" adlı kitabı İletişim Yayınları'ndan çıktı. Güven, Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü'nde ders veriyor.
Röportaj / Ecevit Kılıç
Sabah / 02.02.09

Dünya borç içinde yüzüyor

Küresel ekonomik kriz bir taraftan tüm dünya ekonomileri üzerinde olumsuz etkisini gösterirken, diğer taraftan dünya ülkeleri neredeyse borç içinde yüzüyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF), CIA ve IMD World Competitiveness Yearbook 2008 verilerine göre, toplam kamu ve özel sektörün yabancılara, yabancı para mal ve hizmet karşılığı dahil ödemesi gerekli toplam dış borç miktarını gösteren "dış borç sıralamasında" dünyanın en büyük ekonomisi ABD başı çekiyor.

Buna göre ABD'nin 12 trilyon 250 milyar dolar toplam dış borcu (devlet ve özel sektör dış borç toplamı) bulunuyor. ABD'yi 10 trilyon 450 milyar dolar toplam dış borçla İngiltere, 4 trilyon 489 milyar dolar toplam dış borçla Almanya, 4 trilyon 396 milyar dolar toplam dış borçla Fransa takip ediyor.

Nüfusu 16 milyon olan Hollanda'nın 2 trilyon 277 milyar dolar, 4 milyon olan İrlanda'nın 1 trilyon 841 milyar dolar toplam dış borcu bulunuyor.

Japonya'nın toplam dış borcu 1,5 trilyon, İsviçre'ninki 1,3 trilyon dolar, İspanya'nınki 1,1 trilyon dolar düzeyinde.

Bunu 996,3 milyar dolarla İtalya, 826,4 milyar dolarla Avustralya, 758,6 milyar dolar ile Kanada, 752,5 milyon dolar ile Avusturya, 598,2 milyon dolar ile İsveç, 588 milyar dolar ile Hong Kong takip ediyor.

Danimarka'nın 492,6 milyar dolar, Norveç'in 469,1, Portekiz'in 461,2 milyar dolar toplam dış borcu bulunurken, dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi, ikinci büyük ekonomisi Çin'in toplam dış borcu 363 milyar dolar düzeyinde.

Rusya'nın 356,5 milyar dolar, 5 milyon nüfuslu Finlandiya'nın 271,2 milyar dolar düzeyinde toplam dış borcu bulunuyor.

Türkiye 23. sırada

Türkiye, 247,1 milyar dolarlık toplam dış borç stokuyla dünya sıralamasında 23. sırada. Dış borçta Türkiye'yi geride bırakan ülkeler içinde nüfusları 4 ile 10 milyon arasında değişen, İrlanda, İsviçre, Belçika, Avusturya, İsveç, Hong-Kong, Danimarka, Norveç, Portekiz ve Finlandiya dikkati çekiyor.

Türkiye'yi 229,4 milyar dolarlık dış borçla Brezilya, 220,1 milyar dolarla da Güney Kore izliyor.

2001 yılında ekonomik kriz yaşayarak borçlarını ödeyememe durumu yaşayan Arjantin'in ise toplam dış borcu 2008 yılında 135,8 milyar düzeyinde.

Öte yandan komşu ülkeler Irak'ın 100,9 milyar dolar, İran'ın ise 20,7 milyar dolar toplam dış borcu bulunuyor.

6 merkezi hükümetin borcu yok

Diğer taraftan, merkezi hükümetlerin dış borçlarına bakıldığı zaman dünyada en borçlu 50 ülke (Çin'e bağlı Hong Kong da ülke sayılmış) ve İran (74. borçlu ülke) içinde 6 merkezi hükümetin dış borcu bulunmuyor.

Buna göre, Tayvan, Lüksemburg, Hollanda, İsviçre, Singapur ve İrlanda'nın dış borç stokunun gayri safi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı sıfır.

Finlandiya'da bu oran yüzde 0,2 iken, Çin'de yüzde 0,09 düzeyinde.

Dış borç stokunun GSYH'ya oranı Portekiz'de yüzde 0,18, Belçika'da yüzde 0,28, Estonya'da yüzde 0,31, Hong Kong'da yüzde 0,80, Brezilya'da yüzde 0,84, Yunanistan'da yüzde 0,90 seviyesinde bulunuyor.

Bu ülkeleri ise dış borç oranı yüzde 1,12 ile Tayland, yüzde 1,16 ile Güney Kore, yüzde 1,99 ile Şili, yüzde 2,37 ile Hindistan, yüzde 3,06 ile Malezya, yüzde 3,23 ile Avusturya takip ediyor. Çek Cumhuriyeti, Kanada, Rusya, Danimarka, Güney Afrika, Meksika, Slovenya, İsveç gibi ülkeler sıralamayı takip ederken, Türkiye ise 51 ülkeden oluşan sıralamada 29. sırada yer alıyor.

Türkiye'de merkezi hükümetin dış borcunun GSYH'ye oranı yüzde 9,13 düzeyinde bulunuyor.

Dünyada toplam 51 trilyon dolar borç var

Dünya genelinde toplam dış borç tutarı 51 trilyon 780 milyar dolar. Bunun 22,7 trilyon doları ABD ve İngiltere'ye ait. İki ülke dünya toplam borç stokunun yüzde 43,84'üne sahipler. Bu ülkelere Almanya ve Fransa'yı da eklediğimizde 4 ülkenin toplam dış borç toplamı 31 trilyon 585 milyar dolara, dünya borç toplamındaki oranları da yüzde 61'e ulaşıyor.

Tabii toplam dış borcun milli gelire oranı da önemli. Her ne kadar ABD, toplam dış borç miktarında ilk sırayı alsa da GSYH'ya oranına bakıldığında ABD'nin durumu İngiltere, Almanya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsviçre, Belçika, Avusturya, İsveç, Hong Kong, Danimarka, Norveç, Portekiz ve Finlandiya'dan daha iyi durumda.

Gelişmiş ülkeler içinde borcun milli gelire oranı bakımından en kötü durumda olanı İrlanda. İrlanda, milli gelirinin 6,5 katı (yüzde 646) kadar bir borcu bulunurken Türkiye'de bu oranı yüzde 30,9 düzeyinde. Dış borçta en kötü durumdaki İrlanda'yı, İngiltere, İsviçre, Hong Kong, Hollanda, Belçika izliyor.

En iyi durumdaki ülkeler ise İran, Çin, Suudi Arabistan, Hindistan, Venezüella, Brezilya, Meksika, Kolombiya ve Rusya.

CNN Türk / 01.02.0

Bolivyalı yaşlılar için emekli aylığı yasası çıkarıldı

Bolivya hükümeti, Pazar günü, Renta Dignidad adı altında, ülke çapında 60 yaşın üstündeki 700 bin kişinin faydalanacağı emekli aylığı ödemesine tekrar başlama kararı aldı.

Belediye Gelirler Ofisi (SVSP) Müdürü Mario Guillen’in yaptığı açıklamaya göre, emekli aylığı ödemelerinin finanse edilmesinden VITALICA adlı kurum sorumlu olacak.

Ülkenin uzak köşelerindeki hak sahiplerine emekli aylıklarının iletilmesine Silahlı Kuvvetler de katkı sağlayacak.

Emeklilik İşleri Başkan Yardımcısı Jose Luis Perez, gerçekleştirilemeyeceğine dair onca söylentiye ve asılsız habere rağmen, bu yıl için maaş ödemelerinin yapılması ile ilgili kaynakların ayrıldığını belirtti.

Perez, yönetimin bu ödemeler için ayda 150 milyon Bolivyano (22 milyon Dolar) harcayacağını ve kaynakları, Doğrudan Hidrokarbon Vergisi (İDH) ile geçmiş neoliberal başkanlar döneminden kalan özel yatırımların geri kazanılması sayesinde elde edilen gelirlerin oluşturacağını dile getirdi.

Perez ayrıca ödemelerin, bankalar ve ödeme yapabilecek yetki ve kapasitedeki kuruluşlar üzerinden yapılacağını söyledi.

Emekli maaşı, başka hiç bir emekli maaşı almayanlar için 200 Bolivyano (28 dolar) ve başka bir maaş alanlar için 150 Bolivyano olarak yapılacak.

Prensa Latina / 02.02.09

Fethullah Gülen üçüncü güç'

Jane’s Defence: "Cemaat TSK'ya sızana kadar saldırılarını sürdürecek."

Uluslararası savunma dergisi Jane’s, Fethullah Gülen hareketinin Türkiye’de AKP ve ordunun yanı sıra üçüncü bir güç haline geldiği değerlendirmesini yaptı. Jane’s Defence Weekly dergisinin çatı kuruluşu Jane’s Information Group sitesinde yayımlanan “Gülen hareketi: Türkiye’nin üçüncü gücü” başlıklı analizde, Gülen hareketinin, Ergenekon davasıyla ilişkilendirerek suçladığı Türk ordusuna sızana kadar saldırılarını sürdüreceği görüşü de vurgulandı.

Gülen hareketinin kurduğu örgütler ve ağlar sayesinde milyonlarca doları kontrol ettiğine işaret edilen değerlendirmede, hareketin televizyon kanalları ve gazeteleri gibi modern iletişim araçlarıyla küresel alanda nüfuzunu kullandığı belirtildi.

Yazıda başa geldiği tarihten bu yana AKP’yi desteklemiş olan Gülen hareketinin AKP ile özdeşleştirildiği oysa iki siyasi güç arasında ideolojik bir yarış olduğu öne sürüldü. Analizde şöyle denildi: “Hem AKP hem de Gülen cemaatinin muhafazakâr değerleri ve İslamla politikanın birleştirilmesini savunmasına karşın bunlar yarış eden siyasi örgütler.”

Türkiye’de iktidarda kalma hedefinin AKP ve Gülen cemaatini “kazançlı bir ittifak” içinde tuttuğu ifade edilen yazıda, AKP’nin cemaat üyelerini kilit bürokratik görevlere getirdiği ve cemaatin örgütlerini koruduğu vurgulandı.

Cemaat üyelerinin bakanlıklar da dahil omak üzere hükümet içinde önemli görevlere geldiğine dikkat çekilen analizde Gülen hareketinin Türk polis teşkilatı ve istihbarat kanadında da nüfuza sahip olduğu ifade edildi.

Değerlendirmede Gülen hareketinin polis gücü ve bürokrasi içinde varlığına karşın Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde irtica ile mücadele politikası sonucu yer edinemediğine işaret edildi. Yazıda, TSK’nin bu tutumu nedeniyle Gülen hareketinin kontrolündeki medya yoluyla orduya saldırmaya başladığına vurgu yapıldı.

Gülen medyasının emniyetten sızdırılan bilgilerle orduyu Ergenekon davasıyla ilişkilendirerek TSK’ye yönelik suçlamaları “göze çarpan bir biçimde” yayımladığı da belirtildi.

Yazıda “Öyle görünüyor ki Gülen cemaati Türkiye’de daha fazla paya sahip olmak istiyor. Hareket kendi üyelerini ve yandaşlarını orduya sokana kadar TSK’ye güçlü bir biçimde karşı koymayı sürdürecek” denildi.

Gülen hareketinin güçlü bir siyasi partiyle ilişkilerin yararlarını düşünerek AKP’yi desteklemeyi sürdüreceği görüşü de belirtildi. Yazıda Türkiye’nin “İslamcı blok” ve “laik blok” olarak iki kutba ayrıldığı görüşüne karşın Türkiye’nin AKP, TSK ve Gülen hareketiyle üçe ayrıldığını düşünmenin daha yararlı olacağı savunuldu.

Gülen hareketine yönelik “Türkiye’de en iyi ötgütlenmiş taban hareketi” nitelemesinin getirildiği analizde, “Gülen hareketi Türk siyasetinin etkin bir üçüncü gücü ve önümüzdeki yıllarda dünya bunu çok duyacak” denildi.

Elçin poyrazlar – Cumhuriyet / 02.02.09

ÖDP'de Ufuk Uras kaybetti

Parti içinde yaşanan tartışmalar nedeniyle 5. Olağanüstü Kongre'ye giden ÖDP'de Devrimci Dayanışma Grubu adayı Hayri Kozanoğlu, 857 geçerli oydan 443'ünü alarak genel başkanlığa seçildi.

Ankara Lale Paşa Düğün Salonu'nda yapılan Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin (ÖDP) 5. Olağanüstü Kongre'sinde sonuçlar açıklandı. İstanbul Milletvekili ve ÖDP eski Genel Başkanı Ufuk Uras ile Hayri Kozanoğlu'nun arasında geçen yarışta Kozanoğlu 857 geçerli oydan 443'ünü alarak genel başkanlığa seçildi. Seçilmesine kesin gözüyle bakılan Ufuk Uras ise 407 oy alarak genel başkanlığı kaybetti. Parti Meclisi sayımları ise halen devam ediyor.

Bu arada Ufuk Uras kanadı ile ÖDP eski PM Üyesi Oğuzhan Müftüoğlu ekibi arasındaki AKP'nin kapatma davası, türban konusu, Ergenekon davası ve çatı partisi konusunda bir süreden beri tartışmalar yaşanıyordu. Ufuk Uras ve çevresinin, 29 Mart yerel seçimlerinde ortak aday ve çatı partisi tartışmaları doğrultusunda DTP ile seçime girme kararlılığı bulunurken, muhalif grubun ise ÖDP'nin seçimlere parti olarak katılmasını istiyor.

ANF / 01.02.09