2 Mart 2009 Pazartesi

Vekile dokunabilene aşkolsun!

DTP’li 21 vekilin ‘bölücülük’ suçlamasıyla karşı karşıya olduğu 175 fezlekenin de aralarında bulunduğu 315 dokunulmazlık dosyasındaki suçlamalar arasında ‘Evrakta sahtekârlık ve kamu kurumunu dolandırmak’, ‘Yaralama’, ‘Hakaret’, ‘İhale yolsuzluğu’ ve ‘telekulak’ gibi çok sayıda suçlama var.
Meclis’te geçen dönemlerden intikal edenlerle birlikte 315 dokunulmazlık dosyası bulunuyor. Bunlardan 175 dosya DTP’li milletvekillerine ait. Meclis tarihinde; ilk kez bir partinin milletvekillerinin tamamı hakkında ve en fazla dokunulmazlık sayısıyla yerini alıyor. DTP’li 21 vekil hakkında ‘terör örgütünün propogandasını yapmak’, ‘suç ve suçluyu övmek’ gibi ‘bölücülük’ suçlamasıyla dokunulmazlık dosyası bulunuyor.

75 dosya dönem sonuna bırakıldı

Dosyaların ele alındığı Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu geçtiğimiz aylarda, 22. Dönem’de de Meclis’te görev yapan milletvekilleriyle ilgili toplam 75 dosyayı dönem sonuna erteleme kararı almıştı. Komisyon, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, DTP Grup Başkanı Ahmet Türk’ün de aralarında bulunduğu dosyalarla ilgili olarak üç ayrı hazırlık komisyonunun verdiği ‘yargılamanın dönem sonuna bırakılması’ yönündeki raporları görüşerek benimsemiş, CHP, MHP ve DTP’nin muhalefet şerhi koyduğu dosyalar, AKP’lilerin oylarıyla dönem sonuna ertelenmişti.
Hazırlık komisyonları da 76 dosyayı görüştü ancak bu dosyalarla ilgili henüz raporlarını yazmadı. Bunlardan; 76 dokunulmazlık dosyası içerisinde ise AKP’li milletvekillerine ait 23 dosya bulunuyor. Dokunulmazlık dosyaları içinde, 17 DTP milletvekiline ait 51, CHP ve MHP’li milletvekillerine ait de birer dosya bulunuyor. 164 dosya ise Karma Komisyon’da henüz hiçbir işleme tabi tutulmadı.

DTP istatistikleri etkiledi!

DTP’lilerin dosyaları nedeniyle şu anda Meclis’te en fazla ‘bölücülük’ suçlaması nedeniyle dokunulmazlık dosyası bulunuyor. Bunun dışında milletvekillerine yönelik suç isnatlarının başında ‘görevi kötüye kullanma’, ‘görevi ihmal’ ve ‘hakaret’ geliyor. Dosyalarda bulunan suçlardan bazıları şöyle: ‘Sahtecilik’, ‘yetkili mercilerin emirlerine riayetsizlik’, ‘dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek’, ‘Yasadışı dinleme ve bunu yayma’, ‘gerçeğe aykırı mal beyanında bulunmak’, ‘ihaleye fesat karıştırmak’, ‘zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak’, ‘bir kısım kooperatiflere usulsüz arsa tahsis etmek’, ‘dolandırıcılık’, ‘tehdit’.
CHP Milletvekili Atilla Kart, dokunulmazlıklar konusunu 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştı. AİHM’nin kararıyla, Türkiye’yi ‘adil yargılanma hakkını ihlal etmekten’ mahkûm ettirmişti. (Radikal, anka)?

Sahtecilik, ‘magandalık’, yaralama...
Dönem sonuna ertelenen ilginç dokunulmazlık dosyalarından bazıları şöyle:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: ‘Gö-revi ihmal’ ve?‘Zimmet, kamu taşıma bilet- lerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıt-larda sahtecilik ile cürüm işlemek için teşek- kül oluşturmak’ suçlamalarıyla iki dosya.

CHP lideri Deniz Baykal: ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet’; ‘Hakaret’ ve ‘Seçimlerin temel hükümleri hakkında kanuna muhalefet’ suçlamalarıyla üç dosya.

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker: ‘Görevi kötüye kullanmak’ suçlamasıyla bir dosya

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan: ‘Vergi Usul Kanunu’na muhalefet’ten iki dosya

AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu: ‘Özel evrakta sahtecilik ve Siyasi Partiler Kanunu’na muhalefet’ten bir dosya.

AKP Kütahya Milletvekili Hüsnü Ordu: ‘Görevli memura hakaret ve tehdit’, ‘Ölüme sebebiyet vermek’ suçlamalarıyla üç dosya

CHP Hatay Milletvekili Gökhan Durgun: ‘Seçim Kanunu’na muhalefet’, ‘Basın yoluyla hakaret’, ‘yasadışı dinleme ve yayma, ‘kasten yaralama ve hakaret’ suçlamalarıyla beş dosya

AKP Ordu Milletvekilleri Eyüp Fatsa ve Enver Yılmaz: ‘Havaya silahla ateş etmek’ suçlamasıyla 1 dosya

DTP'nin seçim bürosuna saldırı: 3 yaralı

Olay, bugün saat 23.00 sıralarında Altınova Mahallesi'ndeki gün içinde açılışı yapılan DTP seçim bürosu önünde meydana geldi. Alkollü oldukları belirtilen 5 kişilik bir grupla, seçim bürosu önünde bekleyen DTP'liler arasında tartışma çıktı. ‘Mahallemizde PKK istemiyoruz. Defolun gidin. Burada sizi barındırmayacağız. Sizi geldiğiniz yere geri göndereceğiz’ diye bağıran grupla partililer arasında çıkan tartışma kısa sürede kavgaya dönüştü. Kavga sırasında alkollü gençler, taş ve sopalarla seçim bürosunun camlarını kırdı. İçerde toplantı yapan Merkez İlçe Başkanı Cesim Taş'ın da arasında bulunduğu 3 DTP'li hafif şekilde yaralandı. Saldırganlar olay sonrası kaçarken, yaralılar çağrılan ambulansla Tekirdağ Devlet Hastanesi'ne kaldırılarak tedaviye alındı.
Soruşturma başlatan polis ekipleri, kısa süre içinde zanlılardan 3'ünü yakaladı, 2 DTP'liyi de gözaltına aldı.
Herhangi bir siyasi parti üyesi olmadıkları ifade edilen gençlerden birinin 150, diğerinin ise 220 promil alkollü olduğu belirlendi.
Polis ekipleri, olay sonrası kentteki tüm seçim bürolarının önünde önlem aldı. (dha)

Kürtçenin yükselişi

Çocukluğumda azgın bir modaydı.
Kimi dünyayla dirsek teması olan aklıevveller, dönemin iyi kötü ünlü pop şarkıcılarını memlekete getirir, üstelik onlara yazmış oldukları Türkçe şarkıları seslendirirlerdi. Adamo’dan Marc Arian’a Patricia Carly’den Eartha Kitt’e, her yıl semalarımızda beliren bir dünya şöhreti, Türkçe sözlerle kendi şarkılarını yorumlar, gönlümüzü kazanırdı.
Daha sonraları Anne Marie David gibi B klasmanı şarkıcılardan burada kalıp, saçlarını krape yaptırıp, epeyi de kilo alıp Maksim’de solist altı çıkanlar bile oldu.
Çoğu Avrupalı olan o müzisyenlerin 45’likleri peynir ekmek gibi satılır, Türkçemize göstermiş oldukları teveccüh misliyle karşılığını bulurdu.
Milletce ‘Üsküdar’a gider iken’ Türkçesi tarafından on yıllar boyunca erotize edildik. Coştuk, heyecanlandık, bu dilin yabancı ağızlara da yakıştığını görüp kendimizi dünyalı hissettik.
Hâlâ yabancı bir müzisyenin İstanbul’da verdiği konserde seyirciye ‘Merabaa’ diye seslenmesi yüreklerimizin telini titretir, burnumuzun direğini sızlatır.
TRT Şeş ile birlikte olumlu bir atılıma imza atan AKP hükümeti ve Başbakan’ın seçimler yaklaştıkça bu toprakların en çok konuşulan ikinci dili konusunda aynı ‘vedet şantör’ numarasına sarıldığını görüyoruz.
Hoyrat Başbakan, Kürt nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı illere gösterişli bir çıkartma harekâtına girişti. Meydanlarda halka Kürtçe hitap etti. Onların gönüllerini fethetmek için w’lerin, x’lerin yaraladığı o dile sarıldı.
Ne güzel bir gelişme. Ne kutlu bir atılım. Ama onca yılın zulmünü, lütfedip iki kelime sarf ederek unutturabileceğini zannetmek en azından gülünç değil mi? ‘Arkadaşimin aşkisin’den bu yana köprünün altının çok sular geçtiğini bilmiyorlar mı?
Üstelik ya dilleri dönmüyor ya niyetleri el vermiyor ya da saf cehaletlerinden, koskoca pankartlar açıp ‘hayırlı olsun’ yerine ‘hayırsız olsun’ yazıyorlar.
On yıllar boyunca Kürtçe konuşmak yaman bir çetecilik olarak yaşandı. Daha birkaç yıl önce ‘Dilsiz Kardeş’e bir mektup yazmıştım. O mektubun bir bölümü, durumumuzu özetliyordu:
‘Bitmek bilmeyen o korkunç savaş sırasında köylerin yakıldı, yerinden yurdundan edildin. Göçler tarihine göçler eklendi. Büyük şehirlerin etrafına acıdan ve yoksulluktan bir çember ördün. Artık Kürt olduğunu inkar etmiyorlar. Yüzyıllardır birlik ve beraberlik içinde yaşadığımız söyleniyor. Kardeş olduğumuz söyleniyor. Senin yakın zamana kadar kendi köyünde bile ananın dilini konuşman yasaktı. Şimdi bildiğin kadarını aktarıyorsun bebelerine. Kulaktan kulağa fısıldanan bir tevatür gibi yaşatıyorsun dilini. O toprakların yüzlerce yıllık türkülerini mırıldanırken çeteci gibi hissediyorsun kendini. Dilinin hiçbir meşruiyeti yok, dilsiz kardeş. Dilinle eğitim görmen, şu an en zor ağza alınacak talep işte. İlköğretim ya da üniversite yönetimlerine dilekçe verenler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, itilip kakılıyor. Dilekçe vermenin suç kabul edildiği bir ülkede kardeşçe yaşıyoruz, dilsiz kardeş.
Bu talebin, PKK’nın siyasallaşma programının bir parçası olduğunu söylüyorlar. Devlet, Anayasal bir hakkı vatandaşına tanımamak için bu gerekçeyi yeterli bulunuyor. Siyasallaşma en büyük tehdit olarak gösteriliyor. Siyasallaşmayı tehdit olarak gören bir demokrasi inşa etmeye çalışıyoruz. İsteyenin özgürce Kürtçe öğrenebilmesi, Kürtçe dersinin tedrisata dahil edilmesi talebi, nereden ve kimden gelirse gelsin PKK yandaşlığı yaftasını yiyor. Devlet, bu konuda kendisine PKK dışında bir muhatap kabul etmiyor. Vatandaşının anayasaya uygun talebinin önüne set çekiyor. Savaş halini sürdürmek istiyorlar. Değişen bir şey yok. Sana varolabilmen, diline sahip çıkabilmen için tanınan seçim hakkı ya susarak saklanmak ya da kahramanlık yapmak zorunda bırakılmak arasında sallanan bir sarkacı gösteriyor hâlâ. Oysa artık ne susmak ne de kahramanlık adına telef olmak istiyorsun.
Bu konuda devletin siyasallaşma programı çok açık.
Sus. Konuşma. Bırak, senin yerine onlar konuşsun. Öğretme. Öğrenme. Nasılsa ölü bir dilin var. Bildiğini de yavaş yavaş unutacaksın. Kelimelerin eriyecek zamanla. Anıların silinecek. Türkülerin tükenecek. Sonunda hepimiz dilsiz kalacağız, dilsiz kardeş. Hepimiz susacağız. Birlikte ve beraberce. ’

Ahmet Türk sonrası
Artık Kürtçe’nin bir tabu olmaktan çıkarılışını kutluyoruz. Başbakan’ın meydanlarda Kasımpaşa vurgusuyla Kürtçe konuşma temrinleri de gülünç olmasına gülünç ya, hayırlı diyelim.
Ama Ahmet Türk’ün Meclis Grup toplantısında, Anadil günü konuşmasını Kürtçe yapmasının kimilerinde yarattığı infial duygusu, onların samimiyetsizliklerini de bir kez daha gözümüze soktu.
Demirel hâlâ hayattaymış; ‘Türkçeye karşı çıkmak sorun yaratmaktır’ buyurmuş.
Her zaman olduğu gibi kimi anlı şanlı akredite gazeteciler Genelkurmay sözcüsü Tuğgeneral Metin Gürak’ı karşılarında bulmuşken soruvermişler. Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşması hakkındaki fikirlerini.
Özgürlük mücahidi sevgili basınımız, Genelkurmayın geçtim paşası, bir yüzbaşısını gördüler mi anında memleket meseleleri üstüne görüşlerini sorar, karşısında el bağlayıp dinlerler.
Mamafih gazetecinin sorduğu soruya Gürak’ın hazırlıklı gelmiş olduğu anlaşılıyor. Elindeki metinden okuyor cevabını. Ve yine, bir kez daha, Genelkurmay temsilcisi tuğgeneral, Türkiye’de siyaset alanının sınırlarını çizmekte beis görmeyerek tartışmanın üstüne tuğ dikiyor.
Genelkurmay sözcüsüne bır kısmı kazılmış, bir kısmı kazılmayı bekleyen toplu mezarları, şanlı JİTEM eylemlerini, orada askeriyenin kanatları altında işlenmiş onca suçu soracak değil ya akredite basınımız. Oysa soranlar var. Ve olacak. Genelkurmay’ın tuğunun da korunun da orunun da bilmesi ve hazırlanması gereken sorular bunlardır.
Genelkurmay, siyaset alanının sınırlarını belirlemeye kalkacağına kendi haddini hududunu iyice bir çalışsa fena mı olur?
Başbakan ise yine ‘yarayı kaşıyanlardan’, seçim öncesi ortalığı karıştırmayı amaçlayanlardan dem vurarak kirli siyasetini sürdürüyor. Kürtlerin karşısına geçip temsilcilerini aşağılamaya, onları yok saymaya çalışıyor.
Dolayısıyla memleketin eski güzel memleket olduğu; TRT Şeş’in Kürtçeye özgürlük isteyen kitlelerin bir zaferi olduğu kadar AKP tarafından bir seçim manevrası olarak düşünüldüğü de gün gibi ortaya çıkmış oluyor.
Başbakan, bütün hırçınlığıyla DTP’nin Kürt halkıyla AKP arasından çıkmasını istiyor.
Kürtçeyi de biz konuşuruz, diyor. ‘Kürtçeyi de biz yarattık’ havasında atıp tutuyor.
Kürtçe de düzeyli siyasetimizin ufuklarında türban gibi, kim kaparsa onun elinde kalacak bir koza dönüştürülüyor.
Başbakan, Kürtçeyi, oyuna kendi soktuğu top zannediyor besbelli. Canı sıkılınca eve götürecek. Kendinden başkasına oynatmayacak.
Oysa onun ağzında Kürtçe, Adamo’nun ağzındaki Türkçe, Baykal’ın ağzındaki türban gibi eğreti, gülünç bir tını ediniyor.
Ahmet Türk, grup arkadaşlarına anadilinde bir konuşma yapmıştır.
Bunu bile hazmedemeyenlerin Kürt sorununu yanlış ezberlenmiş kırık Kürtçe kelimelerle çözemeyeceğini, çözme niyetinde olmadığını bilmiyor muyuz?
Türk’ün konuşması sonrası kopan kıyamete bakıp bilmeyenlere hep birlikte bir ‘rojbaş’ diyelim.
YILDIRIM TÜRKER
Radikal

1 Mart 2009 Pazar

HER YERDE KÜRTÇE KONUŞMA

DTP Genel Merkezi, Genel Başkan Ahmet Türk’ün grup toplantısında yaptığı Kürtçe konuşmadan sonra genel merkezlerine yapılan saldırıyı kınamak amacıyla yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, Kürtçe konuşmanın kimi çevreler tarafından hazmedilmediği ve bu yüzden DTP’nin hedef gösterildiği belirtildi. AKP ve MHP’nin açıklamaları kast edilerek, “Bazı siyasetçilerin sorumsuz ve partimizi hedef gösteren açıklamalarının da etkisiyle bir grup faşist, polis ‘önlemlerine’ rağmen parti binamıza fiziki saldırıda bulunmuştur” denildi.

Kürtçeye tahammülsüzlük

Meclis’te daha önce İsrail ve ABD yetkililerinin kendi dileri ile yaptığı konuşmalar hatırlatılarak, “Meclis çatısı altında başka ülke liderlerinin kendi dilleriyle yaptıkları konuşmaları alkışlayanların, bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın anadili olan Kürtçeden rahatsızlık duymaları esef vericidir. Asıl ihanet edenler, ülkemizin çok dilli, çok kültürlü yapısını zenginlik değil de tehdit olarak algılayan, farklılıkları ret ve inkar ederek toplumsal barışı tehlikeye atanlardır” diye vurgulandı.

Kürtçe konuşmaya devam

Halkların birbirlerinin dillerine saygılı oldukları ve farklılıkları çatışma gerekçesi yapmadığına işaret edilen açıklamada, şunlara yer verildi: “Partimize saldıranlar, Türk halkını temsil etmekten uzak, örgütlü ve küçük bir grup olup, AKP’nin yarattığı çatışma zemininden cesaret alarak bu tür tavırlar içerisine girmektedirler. DTP olarak, 20 milyon yurttaşımızın anadili olan Kürtçe üzerindeki baskıların son bulması, meşru bir hak olan anadilde eğitim ve yayın önündeki engellerin kaldırılarak anayasal güvenceye kavuşturulması için demokratik mücadelemizi sürdüreceğimizi ve her platformda Kürtçe konuşmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz. Genel merkezimize yönelik bu ırkçı-faşist saldırıyı kınıyor, saldırganların yakalanarak yargı önüne çıkarılmalarını talep ediyoruz.”

ANKARA

‘Sözde’ diyen özde ırkçılar

Mersin Üniversitesi’nde (MÜ) “Kürt Dili Günü” nedeniyle üniversite kampusunda yapılan basın açıklaması ve sembolik Kürtçe ders nedeniyle 35 öğrenciye bir hafta ile bir dönem arasında okuldan uzaklaştırma cezaları verildi. Üniversite yönetimi öğrencilere verdiği cezaların yanı sıra soruşturma sonucunun tebligatında da öğrencilerin yaptığı Kürtçe eğitimi “Sözde kürtçe dersi verilmesi” şeklinde tanımladı. TRT 6’nın 24 saat Kürtçe yayın yapmasıyla birlikte AKP Hükümeti yetkililerin “Kürtçe üzerindeki baskılar kalktı” şeklindeki değerlendirmeleri, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün grup toplantısındaki Kürtçe konuşmasının TRT’nin sansürüne uğramasıyla havada kalmıştı. Türk Başbakan Recep T. Erdoğan da Afyon mitinginde yaptığı konuşmada, TRT-6 ile ne amaçladıklarını açıklamış ve Kürtçe eğitimin mümkün olmadığını söylemişti. Kürtçe üzerinde baskı ve yasaklamaların en yoğun tartışıldığı bir süreçte MÜ Rektörlüğü, Kürt Dili Bayramı ve Kürtçe üzerindeki baskılara dikkat çekmek için Çiftlikoğlu Kampusu’nda 14 Mayıs 2008 tarihinde yapılan etkinliğe yönelik soruşturmasını tamamladı. Üniversite yönetimi soruşturma kapsamında 35 üniversite öğrencisine bir hafta, bir ay ve bir dönem olmak üzere okuldan uzaklaştırma cezası verdi.

‘Sözde kürtçe dersi’ ibaresi

Açılan soruşturmadan yapılan etkinlikte herhangi “yasadışı bir eylem ve söylemin olmadığı” anlaşılırken, üniversite yönetimi cezaların verilmesini Kürtçe için yapılıyor olmasına dayandırdı. Disiplin cezası verilen öğrencilere gönderilen ve Prof. Dr. Suha Aydın’ın imzasını taşıyan tebligatta “...Türk Dil Bayramına karşılık ‘kürt dil bayramı’ kutlama etkinliği düzenlenmesi, alana ders tahtası getirerek Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü öğrencisi Onur Ender Künteş tarafından ‘sözde kürtçe verilmesi’, tahtaya ‘kürdi piroz be’, ‘cane zımane’ ve ‘kürtçe dil bayramı’ yazılması, kürtçe içerikli ve konuşmalı olarak kürtçe dersi yapılmasına ilişkin eylemlere göre yapılan soruşturma sonucunda...” şeklinde belirtildi. Kürtçe, tebligatta sözde olarak değerlendirilmesinin yanı sıra Türk Dil Kurumu’na göre özel isimlerin büyük harfle yazılması gerekirken, yazıda toplam 6 kez geçen Kürt, Kürtçe, Kurdî’nin de başharflerinin küçük harfle yazılması dikkat çekti.

‘Cezalar inkarın göstergesidir’

Öğrencilere verilen cezalar YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin “Dil, ırk, renk, din ve mezhep açısından kutuplaşmalara yol açıcı faaliyetlerde bulunmak” suç tanımlaması gösterildi. Soruşturma sonucunda bir dönem uzaklaştırma cezası alan Sosyoloji Bölümü Öğrencisi Cihan Çelik etkinliklerinin amacının Kürtçe üzerindeki yasaklamalara dikkat çekmek olduğunu belirterek, “Orada sembolik olarak ders verdik. Kürt Dili Bayramı’nı kutladık. Bize verilen ceza Kürtçenin inkar edilmesinin devam ettiğinin göstergesidir” dedi. Yine soruşturma sonucunda uzaklaştırma cezası alan Vesim Bahçeci, soruşturmada “sözde kürtçe” denilmesinin dikkat çekici olduğunu söyleyerek, “AKP’nin açılımları ile bize verilen ceza tam bir çelişkidir” diye konuştu. Öğrenciler cezalara itiraz edeceklerini ve konuya ilişkin basın açıklaması yapacaklarını sözlerine ekledi.

ERSİN ÇELİK/ DİHA/MERSİN

Guetemala Devlet Başkanı’ndan ‘soykırım’ özrü

Colom, "Her ne kadar soykırım ulusal, etnik, radikal, dini ya da siyasi bir grubun tamamı ya da bir kısmını ortadan kaldırmak demekse de, Guatemala’da soykırım da yapılmıştır, etnik temizlik de yapılmıştır. Din adamları, siyasetçiler, sendikacılar, akademisyenler, yerliler sistematik olarak ortadan kaldırılmıştır" dedi.
İç savaş kurbanlarını anma günü dolayısıyla konuşma yapan Colom, "Devlet Başkanı olarak, Baş Komutan olarak af diliyorum. Bir sistem söz konusuydu, bu noktalara nasıl gelindi, toplum olarak bu noktalara nasıl geldik, hatta nasıl bu kadar ileri gittik, bilmiyorum" ifadesini kullandı.
Colom bu konuşmaları yaparken, dışarıda da binlerce gösterici, "kurbanlar için adalet" pankartları taşıyarak gösteri düzenledi.
İç savaş kurbanlarını anma günü, aynı zamanda, 1960 ile 1996 arasındaki kanlı iç savaşta 200 binden fazla kişinin kaybolduğunu ortaya çıkaran "Gerçeklik Komisyonu"nun raporunun açıklanmasının da onuncu yıl dönümü. Rapor, işlenen suçların yüzde 93’ünün sorumlusunun ordu ve paramiliterler olduğunu ortaya koyuyordu.(aa)

GÜVEN AZALIYOR

Dört yılda bir yapılan ‘Toplumun Kamu Yönetimine ve Kamu Hizmetlerine Bakışı’ araştırmasının 2008 sonuçları dün açıklandı. Araştırma, ülke gündeminin neredeyse tamamen işsizlik, ekonomik kriz ve hayat pahalılığı ile kapladığı, karamsarlığın hâkim olduğu ve hükümete duyulan güvenin bir önceki araştırmanın yapıldığı 2004 yılına göre azaldığını gösteriyor.
Boğaziçi Üniversitesi’nden Fikret Adaman, Sabancı Üniversitesi’nden Ali Çarkoğlu ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Burhan Şenatalar tarafından, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) bünyesindeki Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı desteğiyle yürütülen çalışma sonuçları dün TEPAV’da açıklandı.
8 Kasım - 23 Aralık 2008 tarihlerinde 25 ilde kent nüfusunu temsil eden 2040 kişi üzerinde Frekans Araştırma şirketi tarafından Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre rastsal yöntemle yürütülen görüşmelerin sonucu, 2008 sonu itibarıyla Türk halkının ekonomik krizin ana neden olduğu bir karamsarlık içinde olduğunu gösteriyor.
Benzerleri ağır bir ekonomik krizin hâkim olduğu ve kırılgan bir koalisyonun işbaşında bulunduğu 2000 yılı ve AK Parti iktidarının güçlenen bir ekonomiyle yerel seçimlerden oyunu artırarak çıktığı 2004 yılında yapılan araştırmanın çarpıcı sonuçlarından bazıları şöyle:

En önemli sorunlar
Araştırmaya katılanlardan, seçenek vermeden ‘Ülkedeki en öncelikli iki sorunu’ söylemeleri istenmiş. Burada seçenek verilmemesi, yanıtların yönlendirilmemesi açısından önem taşıyor. Sonuçlar sırasıyla şöyle:
1- İşsizliği en önemli sorun görenlerin 2004’de yüzde 37 olan oranı, 2008’de yüzde 39’a çıkmış.
2- Ekonomik istikrarsızlık/kriz yanıtı 2004’de yüzde 10 ile dördüncü sırada yer alırken, 2008’de yüzde 20 ile ikinci sıraya yerleşmiş.
3- Enflasyon/hayat pahalılığı, 2004’de yüzde 21 ile ikinci sıradayken, 2008’de yüzde 20 oranıyla, ekonomik kriz ile birlikte üçüncü sırada.
Bu üç sorunun en yakın takipçisi açık arayla (yüzde 9’dan yüzde 5’e düşen) eğitim sorunları ve (yanıtlarda yüzde 10’dan yüzde 3’e düşen) rüşvet ve yolsuzluk. (1. Tablo)?

Gelecekten umut
Bu tabloya bağlı olarak ailesinin ekonomik durumunun önümüzdeki bir yıl içinde daha iyi olacağına inananların oranı yüzde 24. Türkiye’nin siyasi durumunu önümüzdeki yıl daha parlak olacağına inananların oranı ise yüzde 31. Hükümet politikalarının ülkenin siyasal durumuna olumlu etkisi olacağına inananlar ise yüzde 36. (2. Tablo)?

En güvenilen kurumlar
Kamu Yönetimi araştırmasında en güvenilir çıkan kurum yine Türk Silahlı Kuvvetleri. Araştırmaya katılanların 1’den 10’a kadar not vermelerin istendiği soruşturmada, askere 10 üzerinden 8.3 not verilmiş. TSK’nın 2004’de aldığı not 8.2, 2000’de ise 7.7 olduğu göz önünde tutulduğunda, son yıllara TSK üzeride yürütülen pek çok tartışmaya karşın, halkın gözündeki itibarının zedelenmediği ortaya çıkıyor.
Güven sıralamasında ilk sırada ilk ve orta öğretim kurumları, bir anlamda Milli Eğitim Bakanlığı bulunuyor. İlk ve orta öğretimin 2004’teki 6.8 notuna göre 2008’deki 6.5 hafif bir gerilemeyi gösterse de, 2000 yılındaki 5.4’e göre güven artırmış olduğu görülüyor.
Emniyet teşkilatı sürekli güven kazanan kurumlardan. Polise 2000 yılındaki araştırmada 10 üzerinden 5 oralar verilen ve 2004’te 6.1’e yükselen güven notu, 2008 araştırmasında 6.4’e çıkmış görünüyor.
Mahkemeler ve hukuk sistemi 2002’de polis gibi 10 üzerinden 5 olan notu, 2004’te 6.4’e yükselerek ikinci sıraya yerleşmiş. Ancak 2008 araştırmasında 6.2’ye gerileyerek yine de dördüncü sırada halkın güvenini kazanmış görüyor. (3. Tablo)

Güven kaybedenler
En büyük güven kaybı ‘Merkezi yönetim/hükümet’ alanında görünüyor. Ekonomik kriz ve kırılgan bir koalisyonun mevcudiyetinde, 2000 yılında yapılan araştırmada hükümete verilen güven notu 10 üzerinden 3.9 olmuş, bir anlamda hükümet sınıfta kalmıştı. AK Parti iktidarın güçlenmekte ve ekonominin yükselmekte olduğu 2004 yılın hükümete güven notunun 6.2’ye yükseldiği görülüştü. 2008 araştırmasında ise hükümete verilen güven notu 10 üzerinden 4.9 olarak belirlendi.
Araştırmada ortaya çıkan önemli bir nokta da, hükümete gösterilen güvendeki azalmanın, TBMM ve belediyelerde de o kadar görülmemesi. 2000 yılında ancak 3.2 not alan ve yoğun reform çalışmaları yapılan 2004 yılında notunu 6.1’e yükselten Meclis, 2008’de bir miktar gerilese de 5.4 ile geçer not çizgisinin üzerinde. Belediyeler de 2004’deki notlarını (5.2) korumuş görünüyorlar (5.1).

Ve diptekiler
Güven listesinin en sonunda politikacılar bulunuyor. 2004’te 3.4 olan güven notu 2008’de 2.9’a inmiş bulunuyor.
Politikacıların bir üstünde 2004’te 3.8 olan notlarını 2008’de 3.2’ye düşüren siyasi partiler var.
Onların hemen üzerinde ise gazete ve televizyonlar, yani medya bulunuyor. 2004’te gazetelerin 4.7, televizyonların 4.8 olan kırık notları, 2008’de (her ikisi de) 3.8’e inmiş.
2004’ten 2008’e medyada yaşanan bu güven kaybı, medyadaki hükümete yakın olmayan kutuplaşmasının başlamasına ve hükümet cephesinden medyaya yapılan çıkışlarla aynı döneme rastlıyor.

Hizmetlerden memnuniyet
Kamu hizmetlerinden memnuniyet sıralamasında da ilk sırayı Silahlı Kuvvetler yüzde 80.3 oranıyla alıyor. TSK hizmetlerinden memnun olmadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 11.
İkinci sırayı yüzde 65.2 memnuniyet oranı ile yine ilk ve orta öğretim kurumları, bir anlamda Milli Eğitim Bakanlığı alıyor. İlk ve orta öğretimden memnun olmadığını beyan eden yüzde 14.7’lik bir kitle var.
Üçüncü sırayı Devlet Hastaneleri alıyor. Memnuiyet oranı yüzde 59, memnuniyetsizlik oranı yüzde 24.1. Devlet hastanelerinden memnuiyet notu 2000 araştırmasında 10 üzerinden 4.2 iken, 2004’te 5.4’e, 2008’de ise 6.0’a yükselerek istikrarlı bir iyileşme izliyor.
Dördüncü sırada ‘Trafik polisi dışındaki polisler’ yüzde 56 memnuniyet oranıyla yer alıyor. Trafik polislerinden memnuniyet oranı ise yüzde 51 ile sekizinci sırada. Memnuniyet oranı en düşük kamu kurumlarının ise gümrükler ve tapu daireleri olduğu ortaya çıkıyor.
Belediye hizmetlerinden memnuniyet oranlarında ise, çöp toplama, sokak aydınlatma, itfaiye park ve oyun alanları ve inşaatların sağlamlık denetimi başlıklarında iyileşmeler olduğu gözleniyor.

Rüşvet ve kayırma
Rüşvet yakınmalarında trafik polisleri, gümrükçüler ve tapu daireleri ilk üç sırada. Ancak trafik polisi ve gümrükten rüşvet algılamasında azalma görülürken, tapu dairelerinde rüşvet algılamasında artış var.
Kayırmacılık konusunda ise belediyeler başı çekiyor. Araştırma, belediyelerde işe girmenin ancak bir ilişki bulmakla mümkün olduğuna inananların oranı yüzde 54. Bu oran devlet sektöründe yüzde 44,özel sektörde yüzde 28 olarak ortaya çıkmış.

Şahin etkeni
TEPAV destekli araştırma, belediye seçimindeki ölçülere ilişkin ilginç bir bulguyu ortaya çıkarıyor. Görüş bildirenlerin yüzde 48’i partisine bakmaksızın belediye başkan adayının özelliklerine bakarak oy kullanacağını beyan etmiş.
Katılanların yüzde 44’ü iktidarda olsun olmasın siyasi görüşünü temsil eden partinin adayına oy vereceğini söylemiş.
Yüzde 12’si ise kendi siyasi görüşüne yakın olmasa bile, mevcut hükümetin partisinden olanlara oyunu vereceğini beyan etmiş.
Bu durum Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin tarafından dile getirilen ‘hükümetle diyalogu olan başkanı seçme’ telkininin toplumda belli bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Muhalefet tarafından ‘seçmeni tehdide tenezzül’ olarak suçlanan bu yaklaşıma gösterilen yüzde 12 rağbet bazı noktalarda seçimin sonucunu belirleyebilecek öneme sahip olabilir. (4. Tablo)

Kömür yardımı
Araştırmada sosyal yardımların kömür, erzak, eşya vs. şeklinde sürmesi mi, yoksa asgari hane halkı geliri üzerinden hesaplanarak nakdi yardım içeren yeni uygulamaya mı geçilmesinin iyi olacağı sorulmuş. Görüşülenlerden yüzde 62’si yeni uygulamaya geçilmesi, yüzde 38’i mevcut uygulamanın sürmesi yönünde görüş bildirmiş. (5. Tablo)

Ve Anayasa değişikliği
Kamu Yönetimi araştırmasının belki de en çarpıcı sonuçlarından birisi yeni Anayasa çalışmaları üzerine ortaya çıkmış.
‘Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı var mı?’ sorusuna katılanların yüzde 41’i ‘evet’, yüzde 59’u ‘hayır’ yanıtı vermiş.
Daha ilginç sonuç, yeni Anayasa’nın nasıl yazılması gerektiği sorulduğunda ortaya çıkıyor.
Görüş bildirenlerin yüzde 22’si ‘Çoğunluğun isteği olmalı’ yanıtı vermiş; yüzde 78’i ise ‘Mutabakat olmalı’ demiş. (6. Tablo)?

Siyasette uzlaşma talebi
Yüzde 78 yalnızca Anayasa çalışması üzerine mutabakat isteyenlerin oranı. ‘Muhalefet ve iktidar partilerinin ülkenin önemli sorunları ve çözümleri üzerine mutabakat sağlaması gerekir mi?’ sorusu sorulduğunda ‘Gerekmez’ diyenlerin oranı yüzde 12’de kalıyor. Yüzde 70 ise ‘Gerekir’ diyor.
‘Gerekir’ yanıtı verenlerin yüzde 85’i ise şu anda bir siyasi uzlaşma ortamı olmadığına inanıyor. ‘Mutabakat ortamı yok’ diyenlerin yüzde 60’ı bu durumdan siyasi partilerin lider kadrolarını, yüzde 27’si de çıkar gruplarını sorumlu tutuyor.