28 Mart 2009 Cumartesi

ABD`nin Türkiye`nin yerel seçim raporu

ABD'nin yönetim üzerindeki en etkili düşünce kuruluşlarından CSIS bir yıldır geniş bir Türkiye raporu üzerine çalışıyor

International Studies / Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi) bir yıldır geniş bir Türkiye raporu üzerine çalışıyor. Rapor ABD Başkanı Obama'nın ziyareti öncesi tamamlandı ve yönetime sunuldu. Ancak 30 Mart'ta açıklanacak. Türkiye'ye gelmeden önce ABD yönetiminin okuyacağı rapordan öne çıkan başlıklar şöyle:

- Türkiye uzun bir istikrar döneminden sonra belirsizliğin hakim olduğu bir sürece sürüklenebilir. Ülkenin geleceği laik ve dindar güçler arasındaki çekişme ile dış faktörler, ekonomik kriz ve AB liderlerinin Türkiye ile ilgili alacakları kararlar tarafından belirlenecek.

EKONOMİ ALARM VERİYOR

- Ekonomi alarm veriyor. 6 yıllık büyümenin ardından işsizlik oranı şehirlerde yüzde 12'ye yükseldi. Borsa değer kaybediyor.

- Türkiye'nin laik çerçevesi asker ve cumhuriyet prensipleri sayesinde korunuyor. Bu çerçevenin ortadan kalkma riski orta vadede görünmüyor ancak AKP zamanında halkın dindar duygularında artış oldu. AKP iktidarı terk ettiğinde bu duyguların kim tarafından karşılanacağı belirsiz.

- AKP hala en popüler parti. Ancak rakiplerinin baskısı nedeniyle gittikçe daha milliyetçi bir çizgiye kayıyor ve toleranssız oluyor. Önümüzdeki aylarda parti ekonomik zayıflamanın da etkisiyle kan kaybedebilir.

ANAYASAYI DEĞİŞTİREMEZ

- Yerel seçimlerin galibi yine AKP olacak. Ancak CHP, MHP ve SP de güçlenecek.

- AKP toplumun gittikçe artan dindar eğilimlerini iyi karşılıyor. Bunu da İslam dünyası ile daha çok bütünleşerek pekiştirmeye çalışıyor. Ancak geçen yıl Anayasa Mahkemesi'nin kapatma davasında verdiği 'laiklik karşıtı odak olma' kararı nedeniyle temkinli hareket edecek ve ciddi bir anayasa değişikliğine yeltenmeyecektir.

- Gülen Hareketi etki ve izlediği yol itibarıyla AKP ile paralellikler gösteriyor. İkisi de laikliği esnetmeye çalışsalar da aralarında ciddi farklar var. AKP direkt siyasi güç hedeflerken Gülen Hareketi sivil toplum kuruluşları ve iş dünyası üzerinden etkisini artırmaya çalışıyor. Özellikle eğitim, emniyet ve medyada gücü yadsınamaz.

ASKER ETKİLİ AMA DARBE OLMAZ

- AKP'nin yerini alacak parti toplumun dini duygularını da karşılamak durumunda kalacak. Ancak laik sistem ve artan dindarlığın nasıl uzlaşacağı ile ilgili bir çözüm ufukta görünmüyor. Ancak Kemalist rejim devletin devamını sağlayan yapı taşı olmaya devam edecek ve seçilmiş hükümetleri sınırlamayı sürdürecektir. Anayasa Mahkemesi ve ordu İslami bir rejimin oluşmasını önleyen güçler.

- AKP ve ordu ile Anayasa Mahkemesi arasındaki ilişki hassasiyetini koruyor. Ordu siyasete doğrudan bir müdahalenin riskli olduğunun bilincinde. Oyların neredeyse yarısını almış bir partiye karşı hareket etmenin tehlikelerini biliyor. Ancak yine de ordunun seçilmiş bir hükümeti alaşağı etme olasılığı mevcut. Asker birçok alandaki gücü ve etkisini koruyor.

- Ciddi bir ekonomik çalkantı milli duyguları artırıp demokrasiye zarar verebilir. Böyle bir durumda ordunun etkisi artar. Ancak bu Türkiye-ABD ortaklığının sonu anlamına gelmeyecektir. Sınırlı da olsa işbirliği devam edecektir.

- Demokratikleşme süreci yavaşladı. Bu da kurumsal zayıflıktan kaynaklanıyor ve rahatsız edici.

AB'DE TÜRKİYE'YE DESTEK AZALIYOR

- Türkiye-AB ilişkilerinde bir bezginlik söz konusu. Bu iki taraftan da kaynaklanıyor.

- Ankara Protokolü'ne göre Türkiye'ye havaalanlarını ve limanlarını Kıbrıs Rum Kesimi'ne açması için verilen süre 2009 sonunda doluyor. O süreye kadar açılmazsa bazı AB üyeleri müzakereleri askıya alma tehdidi öne sürebilir.

- AB içinde Türkiye'nin üyeliğine destek azalıyor ve azalmaya devam edecek. Ekonomik kriz bunda önemli bir faktör olacaktır.

- Türkiye ve AB enerji konusundaki işbirliğinden büyük fayda sağlayabilirler.

- Müzakerelerin durması durumunda bunun neticeleri çok ciddi olacaktır. Avrupa güvenlik ve enerji için çok ihtiyaç duyduğu bir müttefikini yitirir. Türkiye'deki milli ve anti-liberal eğilimler artar. Bu da ABD çıkarlarına ters düşer. Rusya ve Ortaasya ile Türkiye'nin ilişkilerinde yükselme gözlenebilir.

ABD ORTADOĞU POLİTİKASINI ONAYLIYOR

- Türk liderler hala ülkeleri için bir Avrupalı gelecek görseler de ülke çıkarları onları güney komşularına yaklaştırıyor.

- Ankara reaksiyon gösterme yerine etkileme rolüne soyunarak Ortadoğu'daki çıkarlarını artırma yolunda. Ortadoğu ülkeleri de bundan memnun. Türkiye, ABD ve İran'a yeğ tutulan aktör olarak görülüyor.

- Ortadoğu'daki rolünü yeniden kurgulayan ABD, aktif bir Türk diplomasisine yer açacaktır. ABD Türkiye'nin Ortadoğu'daki dengeleyici rolünden fayda sağlar. Ancak Türkiye bölgede lider bir rol oynayabileceğini kanıtlamalı. Gerçek gücünün ne olduğu belirsizliğini koruyor.

- ABD Irak'tan çekilirken Türkiye kilit bir rol oynayabilir.

- ABD, PKK tehdidini önleme ve Türk-Kürt liderleri yakınlaştırma konusunda rol oynayabilir.

- Türkiye ABD ve İran arasında önemli bir rol oynayabilir. Ancak İran'ın nükler tehdidine karşı önlemleri destekleyici olmalı.

- İsrail, Türkiye'nin Ortadoğu'daki rolünden rahatsızlık duyuyor. Özellikle Gazze'den sonra iki ülke ilişkileri kritik bir süreçten geçiyor.

AKP KÜRT OYLARINI KAYBEDECEK

- Hükümet ve güvenlik güçleri Kürt meselesinde zor kullanarak çözüm olmayacağının bilincindeler.

- Başbakan Erdoğan askeri operasyon ve demokratik açılımlar arasında bir denge politikası izlemeye çalıştı. Ancak son zamanlarda Kürt sorununda daha sert bir tavır takınıp askere yaklaştığını izliyoruz. Bu da AKP'nin Kürt oylarında azalmaya yol açıp DTP'nin oyunu artıracaktır.

Dünya Bülteni / 27.03.09

'Krizin sorumlusu beyazlar'

Brezilya lideri Lula da Silva, zenginlerin yarattığı küresel ekonomik krizin faturasını yoksulların ödememesi gerektiğini söyledi.

Luiz Inacio Lula da Silva

Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva, konuk İngiltere Başbakanı Gordon Brown ile birlikte basın toplantısı düzenledi.

Luiz Inacio Lula da Silva, krizin ortaya çıkışından ve dünyaya yayılmasından yerliler, siyahlar veya fakirlerin değil, mavi gözlü beyazların sorumlu olduğunu söyledi.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown da, gelecek hafta Londra'da toplanacak G20 zirvesinde, küresel ticaretin canlanması için 100 milyar dolarlık bir fon oluşturulmasını önereceğini açıkladı.

Zirve öncesinde üç kıtayı kapsayan bir tura çıkan Brown, bu fona kaynağın dünyanın zengin ülkeleri tarafından sağlanacağını belirtti.

İki lider yayınladıkları ortak mesajda da, küresel ekonomide talebin canlandırılması için önlemler alınması çağrısında bulundu.

Brown ve Lula da Silva, gelişmekte olan ekonomilerin mali çalkantılardan korunması için de harekete geçilmesini istedi.

BBC Turkish / 27.03.09

Buzulların erimesi milyonları tehdit ediyor

Antarktika’nın batısında ısınmanın, tahmin edilenden daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Buzulların erimesiyle deniz seviyesi yükseliyor. 56 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kalabilir.

"Antarktika'nın, Güney Amerika'nın güney ucunda bulunan Ateş Toprakları isimli bölgeye bakan bölümü büyük bir hızla ısınırken, kıtanın güneyi ise soğuyor.”

İki yıl öncesine kadar Dünya İklim Konseyi de dahil olmak üzere, büyük bir çoğunluğun ortak görüşü bu yöndeydi. Ancak görünen o ki, bu tespit tamamen yanlış.

Seattle'daki Washington Üniversitesi'nde Yer ve Uzay Bilimleri Profesörü olan Eric Steig, analizlerden elde ettikleri verilere göre, Antarktika'nın batısındaki ısınmanın tahminlerin çok üzerinde olduğunu belirtiyor. Buna göre, Antarktika aslında her on yılda bir ortalama 0,17 dereceyle, aslında küresel ortalamanın üzerinde bir hızla ısınıyor.

Isınma batıda yoğunlaşıyor

Profesör Eric Steig, bilim dergisi "Nature"da yayımlanan bir araştırmayı kaleme alanların da başında yer alıyordu. Doğal olarak Steig ve çalışma arkadaşları araştırmayı hazırlarken, Antarktika'nın doğusunu da detaylı olarak incelediler. Profesör Steig, “Doğu Antarktika 1957'den 1980'e kadar ısındı, sonrasında ise soğudu” diyor. Buna göre, Antarktika'nın doğusu için çok büyük bir değişiklik söz konusu değil. Isınma batıda yoğunlaşıyor.

Araştırmanın yazarları Antarktika'nın ısındığını belgelemek için iki farklı temel ölçümü dikkate alıyor. Bunlardan biri Antarktika'daki sabit meteoroloji istasyonlarının ölçümleri, diğeri ise Amerikan uydularından alınan bilgiler.

Akılları karıştıran bir diğer soru ise Antarktika Buzulları'ndaki hacim değişikliklerinin nasıl oluştuğu. Kar yağışı mı buzulların hacmini genişletiyor yoksa kıyıdaki buzullar hızla okyanus yönünde kaydıkları için küçülüyorlar mı?

Antarktika batmıyor, aksine yükseliyor

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu bu sorunu yeni bir iklim raporunda detaylı olarak inceliyor. Araştırmanın başlıca katılımcılarından biri olan, Kanadalı fizikçi ve iklim araştırmacısı Andrew Weaver, son iklim raporunda Kutuplardaki buzulların hacim kazandığının, bu nedenle de Antarktika'nın denize battığının belirtildiğine değiniyor. Ancak Weaver, bugün uydu gözlemleri ve diğer ölçümler yoluyla elde edilen verilerin, Antarktika'nın aslında deniz seviyesine göre yükseldiğini ortaya koyduğuna dikkati çekiyor.

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu'nun raporu her ne kadar kesin rakamlar veremese de, deniz seviyesinde yüzyılımız için beklenen yükselmenin düşünüldüğü gibi yarım metreyle sınırlı kalmayacağı tahmin ediliyor. Sera gazları salınımıyla ilgili acil önlem alınmadığı takdirde, deniz seviyesindeki yükselmenin bir metreyi bulabileceği belirtiliyor.

56 milyon kişi evinden olacak

Peki bu ne anlama geliyor? Dünya Bankası uzmanları kısa bir süre önce yükselme tahminlerinin doğru çıkması halinde gelişmişliğin eşiğindeki 80 ülkede neler olacağının simülasyonunu yaptı. Çıkan sonuç, pek çok sahil şeridinin ve okyanustaki birçok ülkenin büyük tehlike altında olduğunu gösterdi. Dünya Bankası Kalkınma Komisyonu'ndan Hintli Ekonomist Susmita Dasgupta, deniz seviyesindeki sadece bir metrelik yükselmenin, 190 bin kilometrekarelik bir kara kaybına neden olacağını tespit ettiklerini açıklıyor. Toprak kaybı vermesi beklenen bölgelerde 56 milyon kişinin yaşadığını söyleyen Dasgupta, deniz seviyesi yükselirse bölge halkının 'ekolojik mülteci' durumuna düşeceğinin altını çiziyor.

Küresel ısınmanın bu hızla devam etmesi, bir süre sonra Antarktika'nın sabit buzullarının da erimeye başlamasına yol açacak. Bu nedenle uzmanlar, karbondioksit ve sera gazı salınımının bir an önce düşürülmesi gerektiğinin özellikle altını çiziyorlar.

DW-World.de / 27.03.09

Yargıtay'dan Pınar Selek'i çok üzecek karar

Mısır Çarşısı’ndaki patlamanın nedeni belirlenemeyince beraat eden Pınar Selek için Yargıtay 36 yıl hapis cezası istiyor.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, kamuoyunda ‘Mısır Çarşısı davası’ olarak bilinen davayla ilgili temyiz incelemesini tamamlarken, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Sosyolog Pınar Selek için verdiği beraat kararının bozulmasına karar verdi. Daire, Selek’e eski TCK’nın 125. maddesi kapsamında 36 yıl ceza verilmesi gerektiğine hükmetti.

Mısır Çarşısı girişindeki ‘Ünlüoğlu Büfe’de 9 Temmuz 1998 tarihinde yaşanılan patlama sonucu yedi kişi öldü 127 kişi ise yaralanmıştı. Patlama sonrası operasyonlarda, sosyolog Pınar Selek’in de aralarında bulunduğu 15 kişi tutuklanmıştı. Selek yaklaşık 2,5 yıl cezaevinde kaldıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, mahkeme 2006 yılında ‘patlama nedeninin bomba mı LPG mi olduğu anlaşılamadığından ceza verilmesine gerek olmadığı’ kararı vermişti.

Yerel mahkemenin kararına yapılan itiraz sonucu dosya Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin gündemine geldi. Daire yerel mahkemenin kararın esasına girmeden ‘usül yönünden’ yaptığı inceleme sonucunda bozmuştu. Daire 2007 yılında verdiği kararda ‘hüküm kurulması’ gerektiğine işaret ederek bozmuştu. Daire, kararında sanık Kadriye Fikret Sevgi’ye ‘ek savunma hakkı verilmediği’ne, Heval Öztürk’e yönelik de ‘eksik soruşturma’ bulunduğuna dikkat çekmişti. Daire, sanık Abdülmecit Öztürk’e, verilen müebbet hapis cezasını da davanın iddianamesinde bu suça ilişkin hüküm bulunmadığı gerekçesiyle bozmuştu.

9. Daire’nin kararı sonrasında davayı yeniden görüşen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 2008 yılında verdiği kararda, ‘patlamaya bombanın mı, gaz kaçağının mı neden olduğunun tespit edilememesi, kesin delil bulunmaması gerekçesiyle’ beraat kararı verdi. Mahkeme, Selek hakkında, örgüte yardım yataklık suçunun ise zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar vermişti.

Yerel mahkemenin kararı üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesi, dosya üzerindeki temyiz incelemesini 10 Mart 2009 tarihinde tamamladı. Daire, yerel mahkemenin Selek, Kadriye Fikret Sevgi, Abdülmecit Öztürk, Maşallah Yağan ve Heval Öztürk yönünden ‘bozma kararı’ verirken, Alaattin Öget ve İsa Kaya yönünden ise ‘onanma’ karar verdi.

Kararda, Pınar Selek’in ‘sosyolojik araştırma yapma’ adı altında silahlı terör örgütü üyeleriyle irtibata geçip Fransa ve Romanya’ya giderek burada siyasi eğitim aldığı ve kod adı aldığı savunularak, “İstanbul’da Azat kod adlı örgüt mensubu ile irtibat kurup Yurtseverler Birliği adı ile askeri kanat oluşturarak bomba imal ettiği, diğer sanık Abdülmecit Öztürk ile beraber 1998 tarihinde Mısır Çarşısı, Ünlüoğlu Büfesi’ne koydukları bombanın patlaması sonucu yedi keşinin öldüğü, 127 kişinin yaralandığı sanık Abdülmecit Öztürk’ün duruşmaya kadar süren ikrarı, diğer sanıkların kolluk beyanı, mağdur ve tanık beyanları ile 2002 tarihli oluşa uygun düşen bilirkişi kurulu raporu ve tüm dosya kapsamında anlaşılmıştır” denildi.

Kararda, Selek’in mensubu bulunduğu PKK’nın amacı doğrultusunda eylemi gerçekleştirdiği savunuldu ve eski TCK’nın 125. maddesi kapsamında 36 yıl hapis cezası verilmesi istendi.

Radikal / 28.03.09

Hamdolsun küfürü teğet geçtiler!

Seçim mitinglerine 8 Şubat’ta Kocaeli’nde başlayan Başbakan Tayyip Erdoğan, perdeyi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’la Doğan Yayın Grubu’na çatarak açtı: “Bunların kitabında iftira var. Bu zihniyet kirlidir, bereketsizdir. Bir de bunların yandaş medyası var. Bu yandaş medyayla koşturuyorlar.”
Henüz miting havasına giremeyen Baykal Ankara’dan seslendi. “AKP hükümeti seçim hovardalığı yapıp, seçim rüşveti dağıtıyor.” Baykal’a yanıt AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’den geldi: “CHP seçim striptizi yapıyor.”
Erdoğan 13 Şubat’taki Sivas mitinginde gazeteci Bekir Coşkun’a çattı: “Bunların sevgili köpekleri vardır, onlarla yatar onlarla kalkarlar.”

‘Küfür ettireceksiniz bana’
Başbakan’ın 15 Şubat’ta Samsun’daki açılışında bir görevli küfürü yemekten son anda kurtuldu. Erdoğan, anons yapmak isterken bağlantın olmadığının öğrenince, “Niye yok ya? Şimdi küfür ettireceksiniz bana” diye öfkelendi
Erdoğan, seçim mitinglerinde bol bol eşekli şiirler, atasözleri ve fıkralara başvurdu. 16 Şubat’taki Nevşehir mitinginde Ziya Paşa’dan alıntı yaparak muhalefeti eleştirmek isteyince dili sürtçtü. “Eşek ölür, kalır eseri” diye söze başlayarak pot kırdı.
Erdoğan miting miting gezerken hâlâ Ankara’dan çıkmayan Baykal, “Başbakan ne söyleyeceğini bilmez hale geldi. Gevezeliği, palavrayı bırakması lazım” diyerek araya girdi.
Baykal’ın bu çıkışına öfkelenen Başbakan 17 Şubat’ta Kırıkkale’de açtı ağzını yumdu gözünü: “AK Parti’ye leke sürmeye çalışan namerttir.”
Baykal’sa iki gün sonra ilk mitingini yaptığı Adana’da, kendisini meydanlara çağıran Başbakan’a “Ben 30 yıldır bu meydanlardayım. Gel tarafsız televizyonda tartışalım” çağrısı yapıyordu.
Baykal’a ertesi gün Adıyaman’dan “Bırak televizyonu, meydan burada” diye yanıt veren Başbakan, ekonomideki başarılarını anlatırken yine ‘eşek’ kavramına başvurdu: “İşsizlik artacak diye zil takıp oynayacaklar. Bizim dönemimizde batan bir tane banka yok. Çünkü biz eşeği sağlam kazığa bağladık.”

‘Eşekle semeri karıştırıyor’
23 Şubat’ta Kocaeli’nde konuşan Baykal’sa üsluba takmaya başlamıştı: “Başbakan Diyojen’den bahsediyor. Ziya Paşa’dan sözler söylüyor. Eşekle semeri karıştırıyor.”
Başbakan, kendisine “Canlı yayında tartışalım çağrısı” yapan Baykal’a ‘aşamayacağını söylediği ‘Sivas sınırı’nın öte yakası’ndan, Mardin’den yanıt verdi bu kez: “Mardin’e gel, Mardin’e. Bırak televizyonu..”
Erdoğan Mardin’de daha sonra çok tartışma koparacak bir de rest çekti: “Sayın Baykal, sayın Bahçeli eğer işsizliğe bir çaren varsa açıkla. O çareyi eğer yerine getirmeyen bir Tayyip Erdoğan varsa siyaseti bırakmaya hazırım.”
Baykal, Erdoğan’a istediği öneriyi 24 Şubat’ta yedi madde halinde sundu.

‘Baykal sen git işine bak’
Aynı gün Afyonkarahisar mitinginde konuşan Erdoğan şöyle diyordu: “Baykal,bana akıl veriyor. Sen git de işine bak. Daha bu işi öğrenmen için çok fırın ekmek yemen lazım.”
Bu sözlere çok kızan CHP lideri ertesi gün Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin’e verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Sen ne biçim siyasetçisin? Bir maganda üslubudur gidiyor.”
Erdoğan’sa herkese çatmaya devam ediyordu. 27 Şubat’taki Van mitinginde basına çattı: “Benim eleştirilerimi ‘medyaya baskı’ diye yutturuyorlar.”

‘Sen adam olmazsın’
Ancak Baykal öfkesini alamamıştı. 28 Şubat’ta Erdoğan’a en ağır eleştirilerinden birini yöneltti: “Bu külhanbeyi, maganda üslubu ona yakışıyor olabilir ama Türkiye Cumhuriyeti başbakanına yakışmıyor. Sen iktidar olmuşsun, olmuşsun ama adam olamazsın. 40 fırın ekmek yesen de adam olamazsın.”
Erdoğan Kayseri’den Baykal’a bu sözleri nedeniyle dava açacağını açıklarken daha önce kullandığı ifadeleri unutmuş gibiydi: “Aldığım terbiye sana cevap vermeye müsaade etmez. Yoksa, sana çok iyi cevap veririm ama siyaseti bıraktıktan sonra. O kullandığın ifadelerin çok daha daniskasını kullanmayı çok iyi bilirim.”
Mitinglerini 1 Mart’ta Mersin’den başlatan Bahçeli, Erdoğan’ın, partisinin koalisyon hükümeti olduğu dönemi eleştirmesine kızmıştı: “İşsiz nalbant dönüp dönüp eski nalları sayar.”
3 Mart’ta Zincirlikuyu-Söğütlüçeşme metrobüs hattının hizmete girmesi nedeniyle düzenlenen törende açılan bir pankart sonraki atışmalara damgasını vuracaktı. Pankartta ‘Kadıköy’e hoş geldin Son Osmanlı Padişahı 1. Recep Tayyip Erdoğan’ yazıyordu.
Aynı gün CHP’nin Meclis Grup toplantısında konuşan Baykal’sa Erdoğan’daki değişimden memnundu: “Başbakana bir üslup ayarlaması yapma ihtiyacını hissettim. Başbakan bunun üzerine ‘Söyleyecek çok sözüm var ama ben başbakanım, söylemeyi uygun bulmuyorum’ dedi. Başbakana ‘başbakan’ olduğunu öğretmiş olduk.”

‘Recep İvedik cuk oturdu’
Baykal, Yalova’da mitingindeyse üslubunu daha da ağırlaştırdı: “Bugün baktım bütün medya maganda konuşuyor. Şahan (Gökbakan) bugün bir açıklama yapmış. ‘Maganda Recep İvedik’tir’ diyor... Cuk oturmuş.”
Erdoğan Manisa’da Bahçeli’ye çatıyordu: “Bahçeli kuru sıkı atıyorsun.”
Artvin’de konuşan Erdoğan, Baykal’ın ‘tartışalım’ önerisini redderken üslubunu değiştirmişti: “Ben televizyonda bu ülkenin Başbakanı’na maganda diyenle mi konuşacağım, külhanbeyi diyenle mi konuşacağım? Artvinlilerin bir sözü var; ‘Arlı arından gorhar. Arsız da sanır ki benden gorhir.’”
Baykal, Sibel Can’ın ‘Kimse şah değil padişah değil’ adlı şarkısının çalındığı Burdur mitinginde Başbakan’ın hafiye teşkilatı kurup herkesi dinlediğini öne sürerken Erdoğan’a çok iyi bir malzeme vereceğinin farkında değildi: “İnsan karısıyla, arkadaşıyla konuşamaz hale geldi. Şöyle ağız tadıyla küfretme imkânını bile ortadan kaldırdılar.”
Baykal’ın ‘AKP görevlisi gibi çalıştığını’ iddia ettiği valilere yönelik sözleri de sonraki tartışmalara damgasını vuracaktı: “Arkamda iktidar var diye kimse hesap yapmasın. AKP ile gelenler Acele Posta Servisi’yle gider.”
Erdoğan, ‘padişah’ mevzusuna ilk kez Mersin’de girdi. “Ben fakir sultan. Gönüllerin sultanı olmaya çılışıyorum” diyen Başbakan ‘padişah’ eleştirisini adrese iade ediyordu: “Sayın Baykal, kaç yıldır CHP’nin başında. CHP’nin padişahı mısın sen? Aynı şey sayın Bahçeli içinde geçerli değil mi?”

‘Vali değil höşmerim yerim’
Kırşehir’de konuşan Baykal’ın gündemindeyse “AKP ile gelen APS ile gider” uyarısına “Valimi sana yedirmem” diye yanıt veren Başbakan vardı: “Benim vali yemek alışkanlığım yok. Kırşehir’in hoşmerim tatlısını yemeyi tercih ederim. Vali’yi ne yapayım ?”
Bahçeli’de Aydın’da Erdoğan’ın üslubunu eleştiriyordu: “‘Padişah’, ‘Şehzade’, ‘Fatih...’ Bu kadar büyük sıfatlarla süsleniyorsun. Ama kürsüye çıkıp kötü bir üslupla konuşuyorsun. Paltosunu bir omzuna almış, siyasi üslubu kirletiyor.”
Baykal da Giresun’dan ‘padişah’ uyarısı yapıyordu: “Başbakan için ‘Son Osmanlı Padişahı’ yazılı pankart açılıyor. Son Osmanlı padişahı, İngiliz savaş gemisine binerek kaçmış insandır.”
9 Mart’ta Aydın’da miting yapan Erdoğan, Baykal’ın kendisine verdiği fırsatı değerlendiriyordu: “Baykal, çocukların ahlakını bozuyorsun. ‘Telefonda bile iktidara rahat küfredemeyeceğim’ diyor. Yahu bu söylenir mi?”
Bir gün sonra Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesindeyse Erdoğan Baykal’a ‘höşmerim’ uyarısı yaptı: “Baykal ‘Ben vali yemem, hoşmerimi yerim’ dedi. Fazla yeme şekerin yükselebilir.
Ankara’da gazetecilerle dolaşan Baykal’sa İzmir lokması yerken, Erdoğan’a mesaj gönderdi: “Şekerim normal. Sanıyorum Başbakan’ın yüksek şekeri çok yemesinden kaynaklanıyor.”
Eskişehir’de konuşan Başbakan, seçmen sayısının milyon artmasına dikkat çekerek “AKP için başarı eşiği yüzde 52 oydur” diyen Baykal’ın sözleriyle keyiflenmişti: “Sen CHP’nin başında olduğun sürece siyasette mizaha evelallah gerek yok. Şaka gibi, mizah gibi, fıkra gibi adamsın.”
Bir gün sonraki Yalova mitingindeyse Erdoğan yine Baykal’ı anlatıyordu: “‘CHP 2011’de iktidara gelecek’ diyor. Herhalde dili sürçtü. Sanırım 3011 diyecekti. Allah uzun ömür versin.”
Sonraki gün Hayat’da miting yapan Baykal, Erdoğan’a ağır bir dille yanıt verdi: “Sen benim ne zaman Başbakan olacağımı bırak. Bir insan Başbakan olur ya da olmaz. Ama şimdi adam olamayanlar 3011 yılında da adam olamazlar.”

‘Şifreli kanal’ önerisi
Aynı saatlerde Erdoğan Kırklareli’nde şunları söylüyordu: “Baykal, ‘Ağız tadıyla birbirimize küfredemiyoruz’ diyor. Eğer sen küfür edeceksen gece 12.00’den sonra et. Veyahut şifreli kanallarla yap bu işi.”
Eşek sonunda 17 Mart’ta Niğde’de konuşan Baykal’ın da diline düştü: “Ağzına son günlerde eşektir semerdir bir şey tutturdu. Ona Ziya Paşa’dan çok güzel bir şey okumak istiyorum, ‘Bed asla necabet mi verir hiç üniforma/Zerduz palan ursan eşek yine eşektir.’”
18 Mart itibarıyla liderlerin tartışma literatürüne ‘Mehmet’, ‘Ali’ ve ‘Erbil’ kavramları da girdi. Yalova’da bindiği feribotun 20 dakika AKP seçim otobüsünü beklemesine kızan şovmen Mehmet Ali Erbil canlı yayında hükümeti eleştirmişti. Uşak’ta bunu hatırlatan Baykal, “Başbakan’ı televizyonda tartışmaya davet ediyorum. İster Uğur Dündar, ister Ali Kırca, ister Mehmet Ali Birand, isterse Mehmet Ali Erbil yönetsin programı ” dedi.
Erdoğan Karaman’da Baykal’ın teklifini yine geri çevirdi: “Tutturmuş bir şey televizyon, televizyon, hayırdır ya televizyonda şov mu yapacaksın? Televolede var bir tane adamın, çık onunla yap. Sayın Baykal laf salatası yapma.”

Tavuklu muhalefet
Isparta’da konuşan Bahçeli’yse ‘tavuk’lu ‘yumurta’lı muhalefet yapıyordu: “Hükümdar, köylüden haksız olarak yumurta alırsa, adamları ve yandaşları köylünün bütün tavuklarını almaya başlar. Yolsuzluk tepeden aşağı sarıyor.”
Liderler yaklaşık bir buçuk ay süren seçim maratonlarında neredeyse çıktıkları her meydanda aynı sözleri tekrarlayıp durdular. Kimin neyi vaadettiği, hangi adayın hangi projelerle yola çıktığı gibi konularsa ya hiç konuşulmadı, ya da argo tonu yüksek atışmaların arasında kayboldu gitti.

27 Mart 2009 Cuma

İngiltere’de Irak sendromu

ABD’nin Vietnam’ı işgali sırasında karşılaşılan direniş, ABD askeri kayıpları ve savaşın vahşetinin ABD kamuoyunda yol açtığı ‘Vietnam sendromu’nun bir benzeri de Irak’ın işgali sonrasında yaşanıyor. ABD’de ölen asker ailelerinin gösterdikleri tepki, işgale destek veren İngiltere’de de yaşanıyor. İngiltere hükümeti, karşılaştığı baskılar sonucunda İngiliz ordusunun Irak’a savaşa gönderilmesinin kapsamlı biçimde soruşturulacağını açıkladı.
İngiltere hükümeti, İngiliz ordusunun 2003 yılında Irak’ta savaşa gönderilmesine yol açan gelişmelerin bağımsız ve kapsamlı bir biçimde soruşturulacağını açıkladı.
Dışişleri Bakanı David Milliband, parlamentoda yaptığı açıklamada, soruşturmanın temmuz sonundan itibaren mümkün olan en kısa zamanda başlayacağını söyledi.
Bu tarihte Irak’ta bulunan en son muharip birliklerin de geri çekilmiş olması planlanıyor.
Hükümet daha önce böylesi bir soruşturmayı, ancak İngiliz askerlerinin sıcak çatışmalardan tümüyle çekilmesinden sonra değerlendirebileceklerini söylemişti.
Irak’taki İngiliz askerlerinin sayısı temmuz sonunda 4 bin 100’den 400’e indirilecek.
Muhalefetteki muhafazakarlar ise soruşturmaya hemen başlanmasının önünde hiçbir “makul engelin” bulunmadığını söylüyor.
Dışişleri Bakanı Milliband, bakanların kapsamlı bir soruşturma açılması konusunda hemfikir olduklarını ama bunun ne zaman olacağı ile ilgili bir ayrıntı vermeye hazır olmadıklarını söyledi.
‘ÜZÜCÜ BİR HATA’
Muhafazakar Partili gölge dışişleri bakanı Willam Hague ise parlamenterlere hitaben yaptığı konuşmada, sürecin hemen başlaması gerektiğini ve halihazırda başlamamış olmasının bile “üzücü bir hata” olduğunu söyledi.
Irak’ta ölen İngiliz askeri personelinin aileleri de İngiltere başbakanlığına bir mektup yazarak, kapsamlı bir soruşturma başlatılmasını talep etmişti.
Gerekli dersleri alacağız, hükümetin işleyişinde nelerin yanlış gittiğini de öğreneceğiz.
İngiltere’de şu ana kadar konuyla ilgili olarak iki ayrı soruşturma açılmıştı. Bunlardan biri “Hutton” diğeri ise “Butler soruşturması” olarak anılıyor.
Adını Başyargıç Lord Hutton’dan alan ilk soruşturma, Ağustos-Eylül 2003’te yapılmıştı.
Lord Butler tarafından yürütülen soruşturma ise 2004’ün ilk yarısında yapılmıştı. Butler soruşturması savaş öncesindeki “istihbarat hatalarını” ele alırken Hutton soruşturması Eski Hükümet Danışmanı David Kelly’nin ölümüne uzanan süreci ele almıştı. (DIŞ HABERLER)

Köle siparişi patrondan seçmesi İŞKUR’dan

Seçimlere birkaç gün kala, Başbakan Erdoğan, krizin bizi teğet geçtiği iddiasını ısrarla sürdürürken, işsiz ve çaresiz kalan işçilerin sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor.
Seçimlere birkaç gün kala, Başbakan Erdoğan, krizin bizi teğet geçtiği iddiasını ısrarla sürdürürken, işsiz ve çaresiz kalan işçilerin sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor. Sabah saatlerinde uğradığımız İŞKUR Gaziantep İl Müdürlüğü önünde 150 civarında işsiz vardı. Sürekli gelip gidenlerle birlikte bu sayı gün boyu binleri buluyor. Bugünkü kalabalığın nedeni, bir halı firmasının 20 civarında işçiyi işe alacak olması. 150 kişi bu iş için mülakattan geçecek. Bir önceki gün yine benzer bir iş için bekleyen işçi sayısı 500 civarındaymış. Ama bu mülakatlardan geçip işe girebilmek hiç de kolay değil. Çünkü fiziki yeterlilik, deneyim vb. vasıflar, başvurunuzun kabul edilmesi için yeterli değil.
İŞSİZLİĞİ FIRSATA ÇEVİRMEK
İşsizliğin bu kadar yoğun ve iş arayanların her koşulda çalışmayı kabul edecek kadar çaresiz olmasını çok iyi bir fırsata çeviren firmalar, oldukça “yaratıcı” yöntemlere başvuruyorlar. Bunlardan biri, 18-29 yaş şartı. Hükümetin, sözde genç işçilerin istihdamını teşvik etmek için çıkardığı ama özünde işverenleri sigorta yükünden kurtarmaktan ve 30 yaşın üstündeki işçilerin işsiz kalmasından başka bir işe yaramayan bu uygulamaya göre 18-29 yaş arasında yeni alınan işçilerin sigorta primleri devlet tarafından karşılanıyor. Başka bir uygulama ise 4 aylık eğitim süresi. Bu uygulamaya göre örneğin 20 işçi alacağını duyuran Bayteks adlı halı fabrikası, İŞKUR aracılığıyla, bu işte deneyimli, ücretleri 1000-1500 düzeyinde olan yüzlerce halı dokuma işçisi işsiz varken, deneyimsiz olan genç işçileri almak istiyor. Montaj bölümünde çalıştırılacak bu işçiler, 500 TL ücret alacak ve eğitim süresi olarak kabul edilen ilk 4 ay boyunca da ücretleri İŞKUR tarafından ödenecek. Böylece bu işyerlerinde hem ücretler yüzde 100, yüzde 200’ler civarında geriye çekilmiş oluyor, hem de işveren ilk dört ay ücret vermeden işçi çalıştırmış oluyor.
PATRONLARIN PERSONEL BÜROSU MU?
İşverenlerin bu yollara başvurması çok şaşırtıcı değil. Ama asıl tuhaf olan, işçilerin işsizliğini, aç ve çaresiz olmasını bile onları daha fazla sömürmenin fırsatına çeviren patronların, bu insafsız uygulamalarını İŞKUR aracılığıyla yapabilmesi. Yani bir devlet kurumu olan ve görevi işsizlere hizmet etmek ve onlara çalışabilecekleri iş bulmak olan bir kurum, direkt patronlara bağlı, personel alma bürosu gibi çalışıyor. Şu anda işsiz olan eski bir NAKSAN işçisinin söyledikleri, bu durumu çok çarpıcı bir şekilde özetliyor: “Önce RİTAŞ’a, NAKSAN’a ya da başka bir fabrikaya iş başvurusu için direkt oraya giderdiniz. Fabrikanın yetkilisi, koşulları söylerdi. Haksız-hukuksuz da olsa başka çareniz olmadığı için kabul ederdiniz. Şimdi bu işi onların yerine İŞKUR yapıyor. Patron nasıl bir köle siparişi vermişse İŞKUR da ona göre adam seçiyor.”
SERBEST PİYASA EKONOMİSİ
Bu sözlerin hiç de haksız olmadığını, İŞKUR’un önündeki panoya asılı işçi alacak firmaların ilanlarından da anlamak mümkün. Mesela İŞKUR, işçi ihtiyacı olan bir firmaya çalışması için işçi gönderiyor ama işyeri işçi 32 yaşında olduğu için işe almıyor ve İŞKUR’un işçiye uygulanan bu keyfiyete karşı hiçbir yaptırımı ya da itirazı yok. Yine örneğin işçi alacak işyerlerinden biri olan ve İŞKUR’un da işçi bulup göndereceği RİTAŞ’ta işçiler, 12 saat ve sigorta primleri eksik yatırılarak çalıştırılıyor ama İŞKUR bu konuda da “Yapacak bir şey yok” diyor. Bu uygulamaları sorduğumuz Gaziantep İŞKUR Müdürü Besim Eviz’in cevabı ise son derece kapsamlı. “Serbest piyasa ekonomisinde böyle” diyor İŞKUR müdürü. 30 yaş ve üstü işçilerin işe alınmamasına ilişkin sorduğumuz soruya ve İŞKUR’un önünde bekleyen 30 yaşın üstündeki işçilerin tepkisine ise şöyle yanıt veriyor Eviz: “Biz işverenin talebine uygun eleman göndermek zorundayız. Bu, Türkiye’nin gerçeğidir. Siz de işveren olsanız 20 yaşındaki eleman varken 40 yaşındaki elemanı almazsınız.”
İŞSİZ ANLATIYOR MÜDÜR DİNLİYOR
İŞKUR’un önünde bekleyen onlarca işçi, sorunlarını anlatıyor. Hepsinin hikayesinde, sadece vicdanla, adalet duygusuyla bağdaşmayan değil, hiç de adaletli olmayan yasalara göre bile suç olan birçok haksızlık var. İşte birkaç örnek:
* Ben 7 yıl RİTAŞ’ta çalıştım. Patron küfür etti, hakaret etti ve işten ayrıldım. İçerideki maaşımı bile vermedi. Çıkış kağıdımı vermediği için işsizlik ödeneği alamıyorum. Daha bir de başka firmalara haber gönderiyor, ‘Bu adamı işe almayın’ diye.
* Ben 8 aydır işsizim. İşveren içerideki 1500 TL paramı vermedi. Sigortamız eksik yatırıldığı için işsizlik ödeneği de alamıyorum.
* Ben 13 yıl Sanko’da çalıştım. 1 yıl önce işten atıldım, şimdi işsizim. İşsizlik ödeneği de bitti. 30 yaşın üstünde olduğum için işe almıyorlar.
* Üç buçuk yıl NAKSAN’da çalıştım. Beni tazminatsız ayrılmaya zorlamak için olmadık baskılar yaptılar. 8 aylık evliyim ama işsiz olduğum için şimdi ayrılmak üzereyiz.
İŞKUR’un önündeki işsizler bütün bunları anlatılırken, İŞKUR müdürü hemen binanın önündeki merdivenlerde bize bakıyor ve bütün söylenenleri duyuyor. Türkiye İş Kurumu’nun Gaziantep müdürüne soruyoruz; “Bütün bu keyfiyete, haksızlıklara neden göz yumuluyor” diye. Yanıt yok. Yanıt, 6 aydır işsiz olan eski RİTAŞ işçisi Durdu Yılmaz’dan geliyor: “Çünkü devlet de hükümet de onlar için var.”