1 Mayıs’ı Sıhhiye Meydanı’nda mitingle kutlamaya hazırlanan Ankara’daki emek ve demokrasi güçleri, önceki gün düzenledikleri meşaleli yürüyüşle “işsizliğe, yoksulluğa ve krize karşı, eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik için” tüm emekçileri alanlara çağırdılar.
1 Mayıs Tertip Komitesi’nin çağrısıyla Yüksel Caddesi’nde buluşan emek ve demokrasi güçleri, Sakarya Caddesi’ne kadar meşaleli yürüyüş gerçekleştirdiler. “İşsizliğe, yoksulluğa ve krize karşı, eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşlik için 1 Mayıs’ta Sıhhiye’deyiz” pankartıyla yapılan yürüyüşte “Krizin yükünü patronlar ödesin”, “İşten atmalar yasaklansın”, sloganları atıldı.
Yürüyüşte katılan KESK Ankara Şubeler Platformu üyeleri, tutuklanan SES Ankara Şube Yöneticisi Seher Tümer’in serbest bırakılması talepli pankartı açtı.
Ortak açıklamayı yapan Petrol-İş Ankara Şube Başkanı Mustafa Özgen, 1 Mayıs’ın 29 yıl aradan sonra tatil ilan edilmesinin emekçilerin kazanımı olduğunu söyledi. Özgen, “Kapitalist kriz ve onun yol açtığı sonuçların faturasını ödememek için birleşmeli ve ortak bir mücadele zemini oluşturmalıyız. Bu nedenle de bu 1 Mayıs’ta eşlerimiz ve çocuklarımızla kutlamalara katılmak durumundayız” dedi.
TAKSİM YASAĞINA İLLERDE TEPKİ
Bu arada dün bir çok yerde yapılan eylemlerde Taksim’de yapılmak istenen kutlamanın yasaklanmasına tepki gösterildi.
Adana’da emek örgütleri Taksim’in emekçilere açılmasını istediler. 5 Ocak meydanında bir araya gelen emek örgütleri, İnönü parkına yürüdü. Burada konuşan Tertip Komitesi Başkanı Güven Boğa, herkese açılan Taksim’in emekçilere de açılması gerektiğini söyledi. Boğa, Adana’da bütün işçi ve emekçileri 1 Mayıs’ta Mimar Sinan Açıkhava Tiyatrosunda olmaya çağırdı. Açıklamanın ardından AKP önüne siyah çelenk bırakıldı.
KESK Ankara Şubeler Platformu üyeleri, Taksim’in İstanbul’da yapılacak 1 Mayıs kutlamalarına açılması ve tutuklanan üyelerinin serbest bırakılması için İçişleri Bakanlığı’na, İstanbul Valiliği’ne ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne faks çektiler.
Eğitim Sen Ankara 1 Nolu Şube önünde buluşan KESK üyesi emekçiler, sloganlarla Kızılay Postanesi’ne yürüdüler. Postane önünde açıklama yapan KESK Ankara Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Satı Burunucu Çali, egemenlerin halk güçlerinin emek cephesinde bütünleşmesinden korktuğunu belirterek, 1 Mayıs 1977 katliamını yaptıran ve 1 Mayıs’ı, Taksim’i yasaklatan anlayışın bu korkudan beslendiğini söyledi. 1 Mayıs 1977 katliamı ve başta Kemal Türkler olmak üzere sendikacı katliamlarının sorumluları ortaya çıkarılıp yargılanmadıkça Türkiye’den demokrasiden söz edilemeyeceğini kaydeden Çali, “1 Mayıs’ı tüm ülkede halklarımızın ve işçilerin insanca yaşam, demokrasi ve barış taleplerini dillendirdiği bir gün olacaktır” dedi. Çali, Ankaralı emekçileri 1 Mayıs günü Sıhhıye Meydanı’nda yapılacak mitinge çağırdı. Açıklamasının ardından İstanbul Valilik ve İl Emniyet Müdürlüğü ile İçişleri Bakanlığı’na Taksim’in İstanbul’da yapılacak kutlamalara açılması talebiyle faks çekildi.
(İŞÇİ SENDİKA SERVİSİ)
27 Nisan 2009 Pazartesi
26 Nisan 2009 Pazar
Şirin Cemgil'i yüzlerce yoldaşı uğurladı
68'in devrimci militanlarından Şirin Yazıcıoğlu [Cemgil] bine yakın insanın katıldığı bir törenle Karacaahmet mezarlığında toprağa verildi. Uras, Kürkçü, Belli, Çalışlar, Kozanoğlu, Aras katılanlar arasındaydı.
1968'in devrimci militanlarından Şirin Yazıcıoğlu [Cemgil] bugün bine yakın yoldaşının katıldığı bir törenle Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi.
Öğlen Karacaahmet Sultan Dergahı'nda düzenlenen törende, yol arkadaşları onunla ilgili anılarını paylaştı; Cemgil'i hasretle hatırlayacaklarını söylediler.
Şirin Cemgil, 17 Nisan'da, 12 Eylül darbesinin ardından sürgüne gittiği Almanya, Duisburg'da yaşamını yitirmişti.
Kararlı ve mücadeleci
Törende ilk olarak, 1971'de Nurhak'ta öldürülen Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Sinan Cemgil'le birlikteliğinden doğan oğlu Taylan konuştu.
Annesinin ömrü boyunca fikirlerine sadık yaşadığını belirten Taylan Cemgil, tamamlamaya vakit bulamadığı anı kitabını hazırlayıp yayınlayacaklarını belirtti.
"1965'te, kendi deyimiyle, profesyonel devrimci olmaya karar verdikten sonra, politik hareketlerin içinde olsa da bağımsız tavrını hep korudu." Taylan Cemgil "Kendini barış çocuğu olarak tanımlarda. Hayatta ne yaptıysam ona borçluyum" dedi.
Hem 1960'larda politik mücadeleye katıldığı sırada hem de Almanya'daki sürgün yıllarında birlikte olduğu yoldaşları, Şirin Cemgil'in kararlı, fikirlerinden taviz vermeyen ve nasıl düşünüyorsa öyle yaşamaya çalışan bir kadın olduğunu anlattı.
Sinan Cemgil'den bağımsız olarak anılması gerektiğini tüm konuşmacılar hatırlattı. O dönem sosyalist hareketin içinde kadın bir militan olarak öne çıkmanın zorluğu vurgulandı. Törene katılan kadınlar da bu vurgunun yapılmasında ısrarcı oldu. Şirin Cemgil'in mücadeleciliğinin yanı sıra, sesi, söylediği türküler ve Ruhi Su Dostlar Korosu'nda çalışmaları da hatırlandı. Son yıllarındaysa özellikle devrim fikrinden vazgeçenlere tepki duyarak kendini yalnızlaştırdığı söylendi.
Devrimci, kadın ve anne
Tuncer Sümer, 1964'ten itibaren Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) içinde yer alan Şirin Cemgil'in "hep dik duran, kararlı, inançlı" biri olarak her zaman tartışmaların önünde yer aldığını; herkese örnek olduğunu anlattı.
ÖDP milletvekili Ufuk Uras, cenazede biraraya gelen farklı sosyalist kesimlerden insanların gerçek hayatta da yan yana çalışmasının Şirin Cemgil'in anısına en önemli saygı gösterisi olacağını söyledi. Mustafa Yalçıner'se, 40 yılda yaşananların yok sayılamayacağını, küçük birlikteliklerle başlamak gerektiğini belirtti.
Ertuğrul Kürkçü, "60'ların ikinci yarısında ODTÜ Mimarlık Fakültesinde okuyanlar için Şirin çok önemliydi, yoldaşımız, sosyalist gençlerin öncüsü Sinan'ın karısıydı" dedi. "Ama yakından bakınca Sinan mı Şirin'in kocası, Şirin mi Sinan'ın karısıydı; hangisini diğerine atfen anacağınızı söylemek o kadar kolay olmazdı.
"Biz 68'liler kendimizle öğünmeyi severiz. Ama bu öğünmelerin bir bölümü boşunadır. Kadınlara özgürlüklerini yaşama hakkı tanıdığımız da bu boş öğünmelerden birdir. Çok az kadın arkadaşımız bu hareket içinde kendine yol açabildi. Şirin, bunlardan biriydi. Bağımsız bir kadındı. O devrimin bir ihtimal olarak varlığını kanıtlayan bir hayat sürdü. O öldü diye bu ihtimal de ölmeyecek elbette; bu yolu tutacak gençlerin varlığı acımızı hafifletebilir."
Sevim Belli, "Bir yiğit kadınımızı daha yitirdik" diye söze başladı. Özellikle yurtdışında sürgündeyken yakınlaştıklarını anlatan Belli, birlikte Avrupa'da kadınların devrim mücadelesine katılması için çalıştıklarını anlattı. Su Apaydın da "Şirin proleterya aydını bir kadın, bir anneydi" dedi.
Rakel Dink'e mektup
Törenin sonunda Şirin Cemgil'in, Hrant Dink'in eşi Rakel Dink'e yazdığı mektup okundu. "Benim sevgilimi Nurhak dağlarında kurşunlayan ellerle senin, sizin sevgilinizi kurşunlayan elleri çok iyi tanıyorum. Ama bu ülkede sevgiyi ve kardeşliği de çok iyi biliyorum"
Törende konuşanlar arasında Haşmet Atahan, Atilla Sarp, Hülya Sancak, Oğuzhan Kayserilioğlu ve Bora Gezmiş de vardı. Cenazeye katılanlar arasında da Eşber Yağmurdereli, ÖDP'den Hayri Kozanoğlu ve Alper Taş, Nuran Ağırnaslı, Tayfun Mater, Nadire Mater, Mustafa Atalay, Oral ve İpek Çalışlar, İlhami Aras, Masis Kürkçügil, Atilla Aytemur, DTP'den Ömer Ağın, Işıl Özgentürk de vardı.
Daha sonra grup "Devrim şehitleri ölümsüzdür", "Yaşasın devrim ve sosyalizm" sloganları, Nurhak türküsü eşliğinde mezarlığa yürüdü.
Kimdir?
11 Mayıs 1945'te Buldan, Denizli'de doğan Şirin Yazıcıoğlu [Cemgil], Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra kısa bir dönem avukatlık yaptı ve siyasi suçlamalarla yargılanan ilerici–demokratların davalarına girdi. Türkiye İşçi Partisi Çankaya şubesi üyesi ve F.K.F kurucusu'ydu. 1968 öğrenci hareketi içinde aktif roller üstlendi. Hareketin öncülerinden Sinan Cemgil ile öğrenciyken evlendi. 12 Mart darbesinden sonra cezaevine girdi.
Serbest bırakıldıktan sonra Hikmet Kıvılcımlı geleneğinin içinde yer aldı. 12 Eylül askeri darbesini izleyen günlerde de tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra 1982'de politik sürgün olarak ülkesini terk etti. Şirin Cemgil, Sinan Cemgil'in yanında toprağa verildi.
Bianet / 25.04.09
1968'in devrimci militanlarından Şirin Yazıcıoğlu [Cemgil] bugün bine yakın yoldaşının katıldığı bir törenle Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi.
Öğlen Karacaahmet Sultan Dergahı'nda düzenlenen törende, yol arkadaşları onunla ilgili anılarını paylaştı; Cemgil'i hasretle hatırlayacaklarını söylediler.
Şirin Cemgil, 17 Nisan'da, 12 Eylül darbesinin ardından sürgüne gittiği Almanya, Duisburg'da yaşamını yitirmişti.
Kararlı ve mücadeleci
Törende ilk olarak, 1971'de Nurhak'ta öldürülen Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucularından Sinan Cemgil'le birlikteliğinden doğan oğlu Taylan konuştu.
Annesinin ömrü boyunca fikirlerine sadık yaşadığını belirten Taylan Cemgil, tamamlamaya vakit bulamadığı anı kitabını hazırlayıp yayınlayacaklarını belirtti.
"1965'te, kendi deyimiyle, profesyonel devrimci olmaya karar verdikten sonra, politik hareketlerin içinde olsa da bağımsız tavrını hep korudu." Taylan Cemgil "Kendini barış çocuğu olarak tanımlarda. Hayatta ne yaptıysam ona borçluyum" dedi.
Hem 1960'larda politik mücadeleye katıldığı sırada hem de Almanya'daki sürgün yıllarında birlikte olduğu yoldaşları, Şirin Cemgil'in kararlı, fikirlerinden taviz vermeyen ve nasıl düşünüyorsa öyle yaşamaya çalışan bir kadın olduğunu anlattı.
Sinan Cemgil'den bağımsız olarak anılması gerektiğini tüm konuşmacılar hatırlattı. O dönem sosyalist hareketin içinde kadın bir militan olarak öne çıkmanın zorluğu vurgulandı. Törene katılan kadınlar da bu vurgunun yapılmasında ısrarcı oldu. Şirin Cemgil'in mücadeleciliğinin yanı sıra, sesi, söylediği türküler ve Ruhi Su Dostlar Korosu'nda çalışmaları da hatırlandı. Son yıllarındaysa özellikle devrim fikrinden vazgeçenlere tepki duyarak kendini yalnızlaştırdığı söylendi.
Devrimci, kadın ve anne
Tuncer Sümer, 1964'ten itibaren Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) içinde yer alan Şirin Cemgil'in "hep dik duran, kararlı, inançlı" biri olarak her zaman tartışmaların önünde yer aldığını; herkese örnek olduğunu anlattı.
ÖDP milletvekili Ufuk Uras, cenazede biraraya gelen farklı sosyalist kesimlerden insanların gerçek hayatta da yan yana çalışmasının Şirin Cemgil'in anısına en önemli saygı gösterisi olacağını söyledi. Mustafa Yalçıner'se, 40 yılda yaşananların yok sayılamayacağını, küçük birlikteliklerle başlamak gerektiğini belirtti.
Ertuğrul Kürkçü, "60'ların ikinci yarısında ODTÜ Mimarlık Fakültesinde okuyanlar için Şirin çok önemliydi, yoldaşımız, sosyalist gençlerin öncüsü Sinan'ın karısıydı" dedi. "Ama yakından bakınca Sinan mı Şirin'in kocası, Şirin mi Sinan'ın karısıydı; hangisini diğerine atfen anacağınızı söylemek o kadar kolay olmazdı.
"Biz 68'liler kendimizle öğünmeyi severiz. Ama bu öğünmelerin bir bölümü boşunadır. Kadınlara özgürlüklerini yaşama hakkı tanıdığımız da bu boş öğünmelerden birdir. Çok az kadın arkadaşımız bu hareket içinde kendine yol açabildi. Şirin, bunlardan biriydi. Bağımsız bir kadındı. O devrimin bir ihtimal olarak varlığını kanıtlayan bir hayat sürdü. O öldü diye bu ihtimal de ölmeyecek elbette; bu yolu tutacak gençlerin varlığı acımızı hafifletebilir."
Sevim Belli, "Bir yiğit kadınımızı daha yitirdik" diye söze başladı. Özellikle yurtdışında sürgündeyken yakınlaştıklarını anlatan Belli, birlikte Avrupa'da kadınların devrim mücadelesine katılması için çalıştıklarını anlattı. Su Apaydın da "Şirin proleterya aydını bir kadın, bir anneydi" dedi.
Rakel Dink'e mektup
Törenin sonunda Şirin Cemgil'in, Hrant Dink'in eşi Rakel Dink'e yazdığı mektup okundu. "Benim sevgilimi Nurhak dağlarında kurşunlayan ellerle senin, sizin sevgilinizi kurşunlayan elleri çok iyi tanıyorum. Ama bu ülkede sevgiyi ve kardeşliği de çok iyi biliyorum"
Törende konuşanlar arasında Haşmet Atahan, Atilla Sarp, Hülya Sancak, Oğuzhan Kayserilioğlu ve Bora Gezmiş de vardı. Cenazeye katılanlar arasında da Eşber Yağmurdereli, ÖDP'den Hayri Kozanoğlu ve Alper Taş, Nuran Ağırnaslı, Tayfun Mater, Nadire Mater, Mustafa Atalay, Oral ve İpek Çalışlar, İlhami Aras, Masis Kürkçügil, Atilla Aytemur, DTP'den Ömer Ağın, Işıl Özgentürk de vardı.
Daha sonra grup "Devrim şehitleri ölümsüzdür", "Yaşasın devrim ve sosyalizm" sloganları, Nurhak türküsü eşliğinde mezarlığa yürüdü.
Kimdir?
11 Mayıs 1945'te Buldan, Denizli'de doğan Şirin Yazıcıoğlu [Cemgil], Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra kısa bir dönem avukatlık yaptı ve siyasi suçlamalarla yargılanan ilerici–demokratların davalarına girdi. Türkiye İşçi Partisi Çankaya şubesi üyesi ve F.K.F kurucusu'ydu. 1968 öğrenci hareketi içinde aktif roller üstlendi. Hareketin öncülerinden Sinan Cemgil ile öğrenciyken evlendi. 12 Mart darbesinden sonra cezaevine girdi.
Serbest bırakıldıktan sonra Hikmet Kıvılcımlı geleneğinin içinde yer aldı. 12 Eylül askeri darbesini izleyen günlerde de tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra 1982'de politik sürgün olarak ülkesini terk etti. Şirin Cemgil, Sinan Cemgil'in yanında toprağa verildi.
Bianet / 25.04.09
Taksim 'bilimsel' olarak da 1 Mayıs en uygun yer
Yaşar Kemal, Müjde Ar, Tarık Akan, Reis Çelik, Ülkü Azrak, Ercan Karakaş’ın da aralarında olduğu 114 akademisyen, avukat, gazeteci, yazar ve sanatçı ortak bir bildiriye imza attı ve Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda emekçilere açılmasını istedi.
114 kişinin imzaladığı bildiride şu ifadeler yer aldı: “12 Eylül darbe rejimince gasp edilmiş bir hak, 30 yıl sonra iade ediliyor. 1976 yılından bu yana 1 Mayıs’la özdeşleşmiş olan Taksim Meydanı’nın emekçilerin dayanışma günlerine açılmasını istemek bir ‘inatlaşma’ değil, bir hak talebidir.”
TAKSİM MAZERETİNE BİLİMSEL ÇÜRÜTME
1 Mayıs İşçi Bayramı’na bir hafta kala Taksim Meydanı gerginliği artıyor. DİSK başta olmak üzere sendikalar ve sivil toplum örgütleri ısrarla Taksim’i isterken, İstanbul Valiliği de ısrarla ‘Hayır’ diyor. ‘Toplumsal Şehircilik Hareketi İMECE’ isimli sivil toplum örgütü, Taksim’le Kadıköy ve Çağlayan meydanlarını bilimsel olarak kararlaştırdı ve bir rapor hazırladı: Taksim diğer meydanlardan daha büyük ve güvenli. Bu nedenle ‘Taksim’de 1 Mayıs kutlamasının engellenmesi tamamen ‘ideolojik’.
Yaklaşık iki yıldır ‘Toplumsal Şehircilik Hareketi İMECE, kent kültürü ve planlamasıyla ilgili atölye çalışması yapıyor, raporlar hazırlıyor. Çalışmalarını bilimsel ilkelerle yürüten topluluk, toplumsal özellikleri de gözetiyor. Ekibin içinde şehir plancıları, sosyologlar, siyaset bilimcileri bulunuyor.
Kamuoyunda sıklıkla tartışılan Taksim Meydanı ve 1 Mayıs konusuna da bu gözlerle bakan İMECE, ‘Taksim Meydanı 1 Mayıs Mitingi için yetersiz mi?’ başlıklı bir rapor hazırladı ve Taksim Meydanı ile İşçilere önerilen Çağlayan ve Kadıköy meydanlarını karşılaştırdı.
Raporda şu maddeler yer alıyor:
* Taksim Meydanı Çağlayan ve Kadıköy meydanlarının neredeyse dört katı büyüklüktedir. Taksim Meydanı gezi parkı değerlendirmeye katılmasa dahi 35 bin 949 metrekare alana sahiptir. Bu büyüklük Kadıköy ve Çağlayan meydanlarını ikiye katlamaktadır
* Çağlayan Meydanı’nın büyüklüğü 15 bin 410 metrekaredir ve Taksim Meydanı’nın yüzde 27’sine tekabül etmektedir.
* Kadıköy Meydanı 14 bin 290 metrekaredir ve Taksim Meydanı’nın yüzde 25’ine tekabül eder.
Meydanlara açılan yollar
* Çağlayan Meydanı üç ana yola bağlanmaktadır, giriş-çıkışın güvenli bir biçimde yapılması ve alana ulaşım Taksim Meydanı’ndan daha zordur. Eğer İstanbul Valisi’nin söz ettiği gibi 300 bin yurttaş bir araya gelirse E-5 karayolu kapanacak ve buradan başlayarak Anadolu yakası dahil tüm İstanbul’un ulaşımı içinden çıkılamaz bir noktaya ulaşacaktır, Mecidiyeköy ve Şişli trafiği saatlerce kilitlenecektir.
* Kadıköy Meydanı üç yola bağlanmaktadır, güvenli giriş ve dağılmayı engelleyen iki adet şantiye bulunmaktadır. Bunlar park alanının tamamında ve Eminönü iskelesinin önünde bulunmaktadırlar Meydana giriş ve çıkışı kısıtlamaktadır.
* Kadıköy Meydanı diğer birçok mitinginde yapıldığı alanda İETT ana garajı, iki adet vapur iskelesi, iki adet motor iskelesi, bir adet deniz otobüsü iskelesi bulunmaktadır. 1 Mayıs kutlamaları için önerilmiş olan bu alanda miting zamanlarında İETT tamamen iskeleler ise kısmen kapatılmaktadır.
* Taksim’in iki güçlü ulaşım alternatifi varken Anadolu yakasını Avrupa’ya bağlayan Kadıköy’ün alternatifi Üsküdar olmaktadır. Üsküdar tek başına bu yükü taşıyacak kapasitede değildir. Taksim’in kullanılmasından daha büyük sorunlar ortaya çıkması muhtemeldir.
* Büyüklük, ulaşım ve güvenlik açısından Taksim Meydanı Emek bayramı için en uygun alan olan yerdir. Sözü edilen sebepler bilimsel verilere dayanmamaktadır ve Taksim’de 1 Mayıs kutlamasının engellenmesi tamamen ‘ideolojik’tir. Rapor pazartesi günü kamuoyuna açıklanacak.
***
Taksim Meydanı 58 bin 443 metrekarelik alana sahip ve meydana beş yol açılıyor. Gezi Parkı değerlendirilmese bile Çağlayan ve Kadıköy’den iki kat büyük.
Kadıköy Meydanı 14 bin 290 metrekare. Taksim Meydanı’nın yüzde 25’i kadar alana sahip. Üç yolun açıldığı meydanın çevresinde iki şantiye ulaşıma engel.
Çağlayan Meydanı Taksim Meydanı’nın yüzde 27’si kadar alanı kapsıyor: 15 bin 410 metrekare. Çağlayan Meydanı’na açılan sadece üç yol bulunuyor.
'Ergenekoncu' sözü iftira sayılıp dava açıldı
114 kişinin imzaladığı bildiride şu ifadeler yer aldı: “12 Eylül darbe rejimince gasp edilmiş bir hak, 30 yıl sonra iade ediliyor. 1976 yılından bu yana 1 Mayıs’la özdeşleşmiş olan Taksim Meydanı’nın emekçilerin dayanışma günlerine açılmasını istemek bir ‘inatlaşma’ değil, bir hak talebidir.”
TAKSİM MAZERETİNE BİLİMSEL ÇÜRÜTME
1 Mayıs İşçi Bayramı’na bir hafta kala Taksim Meydanı gerginliği artıyor. DİSK başta olmak üzere sendikalar ve sivil toplum örgütleri ısrarla Taksim’i isterken, İstanbul Valiliği de ısrarla ‘Hayır’ diyor. ‘Toplumsal Şehircilik Hareketi İMECE’ isimli sivil toplum örgütü, Taksim’le Kadıköy ve Çağlayan meydanlarını bilimsel olarak kararlaştırdı ve bir rapor hazırladı: Taksim diğer meydanlardan daha büyük ve güvenli. Bu nedenle ‘Taksim’de 1 Mayıs kutlamasının engellenmesi tamamen ‘ideolojik’.
Yaklaşık iki yıldır ‘Toplumsal Şehircilik Hareketi İMECE, kent kültürü ve planlamasıyla ilgili atölye çalışması yapıyor, raporlar hazırlıyor. Çalışmalarını bilimsel ilkelerle yürüten topluluk, toplumsal özellikleri de gözetiyor. Ekibin içinde şehir plancıları, sosyologlar, siyaset bilimcileri bulunuyor.
Kamuoyunda sıklıkla tartışılan Taksim Meydanı ve 1 Mayıs konusuna da bu gözlerle bakan İMECE, ‘Taksim Meydanı 1 Mayıs Mitingi için yetersiz mi?’ başlıklı bir rapor hazırladı ve Taksim Meydanı ile İşçilere önerilen Çağlayan ve Kadıköy meydanlarını karşılaştırdı.
Raporda şu maddeler yer alıyor:
* Taksim Meydanı Çağlayan ve Kadıköy meydanlarının neredeyse dört katı büyüklüktedir. Taksim Meydanı gezi parkı değerlendirmeye katılmasa dahi 35 bin 949 metrekare alana sahiptir. Bu büyüklük Kadıköy ve Çağlayan meydanlarını ikiye katlamaktadır
* Çağlayan Meydanı’nın büyüklüğü 15 bin 410 metrekaredir ve Taksim Meydanı’nın yüzde 27’sine tekabül etmektedir.
* Kadıköy Meydanı 14 bin 290 metrekaredir ve Taksim Meydanı’nın yüzde 25’ine tekabül eder.
Meydanlara açılan yollar
* Çağlayan Meydanı üç ana yola bağlanmaktadır, giriş-çıkışın güvenli bir biçimde yapılması ve alana ulaşım Taksim Meydanı’ndan daha zordur. Eğer İstanbul Valisi’nin söz ettiği gibi 300 bin yurttaş bir araya gelirse E-5 karayolu kapanacak ve buradan başlayarak Anadolu yakası dahil tüm İstanbul’un ulaşımı içinden çıkılamaz bir noktaya ulaşacaktır, Mecidiyeköy ve Şişli trafiği saatlerce kilitlenecektir.
* Kadıköy Meydanı üç yola bağlanmaktadır, güvenli giriş ve dağılmayı engelleyen iki adet şantiye bulunmaktadır. Bunlar park alanının tamamında ve Eminönü iskelesinin önünde bulunmaktadırlar Meydana giriş ve çıkışı kısıtlamaktadır.
* Kadıköy Meydanı diğer birçok mitinginde yapıldığı alanda İETT ana garajı, iki adet vapur iskelesi, iki adet motor iskelesi, bir adet deniz otobüsü iskelesi bulunmaktadır. 1 Mayıs kutlamaları için önerilmiş olan bu alanda miting zamanlarında İETT tamamen iskeleler ise kısmen kapatılmaktadır.
* Taksim’in iki güçlü ulaşım alternatifi varken Anadolu yakasını Avrupa’ya bağlayan Kadıköy’ün alternatifi Üsküdar olmaktadır. Üsküdar tek başına bu yükü taşıyacak kapasitede değildir. Taksim’in kullanılmasından daha büyük sorunlar ortaya çıkması muhtemeldir.
* Büyüklük, ulaşım ve güvenlik açısından Taksim Meydanı Emek bayramı için en uygun alan olan yerdir. Sözü edilen sebepler bilimsel verilere dayanmamaktadır ve Taksim’de 1 Mayıs kutlamasının engellenmesi tamamen ‘ideolojik’tir. Rapor pazartesi günü kamuoyuna açıklanacak.
***
Taksim Meydanı 58 bin 443 metrekarelik alana sahip ve meydana beş yol açılıyor. Gezi Parkı değerlendirilmese bile Çağlayan ve Kadıköy’den iki kat büyük.
Kadıköy Meydanı 14 bin 290 metrekare. Taksim Meydanı’nın yüzde 25’i kadar alana sahip. Üç yolun açıldığı meydanın çevresinde iki şantiye ulaşıma engel.
Çağlayan Meydanı Taksim Meydanı’nın yüzde 27’si kadar alanı kapsıyor: 15 bin 410 metrekare. Çağlayan Meydanı’na açılan sadece üç yol bulunuyor.
'Ergenekoncu' sözü iftira sayılıp dava açıldı
25 Nisan 2009 Cumartesi
KİŞİ BAŞINA DÜŞEN GELİR 5 YILDA TOPARLANAMAYACAK
MF verilerinden yapılan hesaplamalara göre kriz nedeniyle Türkiye’deki kişi başına düşen ulusal gelirdeki gerileme 5 yılda toparlayamayacak
Küresel kriz tüm dünya ülkelerinin ekonomik göstergelerini olumsuz etkilerken, Türkiye kişi başına düşen ulusal gelirindeki gerilemeyi 5 yılda toparlayamayacak.
Küresel krizin etkisiyle Türkiye’nin kişi başına düşen geliri, 2009’da 2 bin 632 dolar azalarak, 7 bin 840 dolara gerileyecek.
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerinden yapılan hesaplamalara göre, Türkiye, 2014 yılında bile kriz öncesi 10 bin 472 dolarlık kişi başına gelir düzeyi yakalayamayacak. Buna göre, Türkiye’nin 2014’de kişi başına düşen geliri 8 bin 664 dolar seviyesinde gerçekleşecek.
Bu yıl sıralamada 56’dan, 60. sıraya gerileyen Türkiye’yi kişi başına gelirde Uruguay 9 bin 112 dolar, Lübnan 8 bin 132 dolar, Şili 7 bin 994 dolar ve Seyşel Adaları 7 bin 987 dolarla geçecek.
ZENGİN ÜLKELER KOLAY TOPARLANACAK
Küresel krizle kişi başına düşen gelirdeki gerilemelere yenik düşen ülkelerin aksine, Japonya’nın kişi başına düşen geliri bu yıl artacak ve 38 bin 559 dolardan, 39 bin 116 dolara yükselecek.
Kriz sonrası kişi başına geliri en fazla düşen ülke ise 24 bin 418 dolarlık gerilemeyle Norveç olurken, bunu 18 bin 626 dolar ile Lüksemburg ve 18 bin 584 dolarlık düşüşle İzlanda izleyecek.
ABD’de ise kişi başına gelir, 2011 yılından itibaren hızlı bir şekilde toparlanarak, 2014 yılında 52 bin 393 dolara ulaşacak. Geçen yıl, 46 bin 859 dolarlık kişi başına düşen gelirle sıralamada 7. sırada bulunan ABD’nin söz konusu geliri bu yıl 45 bin 550 dolara gerileyecek. Bu yıl kişi başına gelir sıralamasında 55. sırada yer alan Rusya’da geçen yıl 11 bin 807 dolar olarak gerçekleşen bu rakam, 2009 sonunda 8 bin 230 dolar olacak.
Türkiye’nin Satın Alma Gücü Paritesi’ne (SGP) göre kişi başına geliri bu yıl, 692 dolar düşerek, 12 bin 446 dolara gerileyecek. 2014’de ise bu rakam, 14 bin 690 dolara yükselecek. SGP’ne göre kişi başına düşen gelir sıralamasında ilk sırada yer alan Katar’da geçen yıl bu rakam 85 bin 868 dolar iken, yıl sonunda 92 bin 121 dolar olacak. 2014’de ise Katar’ın SGP’ne göre kişi başına düşen geliri azalacak ve 80 bin 82 dolar olarak gerçekleşecek
Küresel kriz tüm dünya ülkelerinin ekonomik göstergelerini olumsuz etkilerken, Türkiye kişi başına düşen ulusal gelirindeki gerilemeyi 5 yılda toparlayamayacak.
Küresel krizin etkisiyle Türkiye’nin kişi başına düşen geliri, 2009’da 2 bin 632 dolar azalarak, 7 bin 840 dolara gerileyecek.
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerinden yapılan hesaplamalara göre, Türkiye, 2014 yılında bile kriz öncesi 10 bin 472 dolarlık kişi başına gelir düzeyi yakalayamayacak. Buna göre, Türkiye’nin 2014’de kişi başına düşen geliri 8 bin 664 dolar seviyesinde gerçekleşecek.
Bu yıl sıralamada 56’dan, 60. sıraya gerileyen Türkiye’yi kişi başına gelirde Uruguay 9 bin 112 dolar, Lübnan 8 bin 132 dolar, Şili 7 bin 994 dolar ve Seyşel Adaları 7 bin 987 dolarla geçecek.
ZENGİN ÜLKELER KOLAY TOPARLANACAK
Küresel krizle kişi başına düşen gelirdeki gerilemelere yenik düşen ülkelerin aksine, Japonya’nın kişi başına düşen geliri bu yıl artacak ve 38 bin 559 dolardan, 39 bin 116 dolara yükselecek.
Kriz sonrası kişi başına geliri en fazla düşen ülke ise 24 bin 418 dolarlık gerilemeyle Norveç olurken, bunu 18 bin 626 dolar ile Lüksemburg ve 18 bin 584 dolarlık düşüşle İzlanda izleyecek.
ABD’de ise kişi başına gelir, 2011 yılından itibaren hızlı bir şekilde toparlanarak, 2014 yılında 52 bin 393 dolara ulaşacak. Geçen yıl, 46 bin 859 dolarlık kişi başına düşen gelirle sıralamada 7. sırada bulunan ABD’nin söz konusu geliri bu yıl 45 bin 550 dolara gerileyecek. Bu yıl kişi başına gelir sıralamasında 55. sırada yer alan Rusya’da geçen yıl 11 bin 807 dolar olarak gerçekleşen bu rakam, 2009 sonunda 8 bin 230 dolar olacak.
Türkiye’nin Satın Alma Gücü Paritesi’ne (SGP) göre kişi başına geliri bu yıl, 692 dolar düşerek, 12 bin 446 dolara gerileyecek. 2014’de ise bu rakam, 14 bin 690 dolara yükselecek. SGP’ne göre kişi başına düşen gelir sıralamasında ilk sırada yer alan Katar’da geçen yıl bu rakam 85 bin 868 dolar iken, yıl sonunda 92 bin 121 dolar olacak. 2014’de ise Katar’ın SGP’ne göre kişi başına düşen geliri azalacak ve 80 bin 82 dolar olarak gerçekleşecek
‘LTTE-SONRASI DİYE BİR SENARYO YOK’
Sri Lanka ordusu, Özgürlük Kaplanları’nı ortadan kaldırmaya yakın olduklarını iddia etse de isyancı grubun siyasi önderi B. Nadesan, Kaplanların yok edilmek üzere olduğu değerlendirmesini kesin olarak reddediyor. LTTE (Tamil Eelam Özgürlük Kaplanları) siyasi önderi B. Nadesan’la konuştuk.
VİNOJ KUMAR
»Pek çok gözlemci şimdiden Sri Lanka’da LTTE-sonrası ya da Prabakaran-sonrası senaryolardan söz ediyor.
Bir şeyi açıkça belirtmek istiyorum; LTTE-sonrası bir senaryo sözkonusu olmayacaktır. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Tamillere bakın, hepsinin yüreğinde ve zihninde özgürlük ve onur için güçlü bir arzu göreceksiniz. LTTE, Tamil halkının politik özlemlerine yanıt verebilecek tek yok olarak görülüyor. Geçtiğimiz 35 yıl boyunca Tamil halkının kendi kaderini tayin hakkına kavuşmak için verdiği mücadeleye, onların özgürlük savaşçıları olarak sorumluluğumuzdan bir an için bile ödün vermeden önderlik ederek kazandık bu statüyü. Askeri anlamda, bir savaş içinde, yenilgiler ve ilerlemeler kaçınılmazdır. Önemli olan sonunda ne başardığımızdır. Uluslararası topluma ve Hindistan’a buradan seslenmek istiyorum ki, asla sözkonusu olmayacak bir LTTE-sonrası senaryonun gerçekleşmesini bekleyerek boşa harcanan zaman, enerji ve yaşamların yerine Tamil halkının siyasi istemlerini yerine getirmek üzerinde yoğunlaşmaları gerekiyor.
»Prabakaran* nerede? Savaş bölgesinde mi yoksa güvenli bir yerde mi?
Prabakaran, burada halkımızla birlikte; ulusal önderimiz olarak özgürlük mücadelemize önderlik ediyor ve başkomutan olarak savaşımızı yönetiyor.
»Veyipillai Prabakaran’ın ülkeden ayrılma olasılığı nedir?
Yüzde sıfır.
»Hindistanlı askerler, savaş bölgelerinde Sri Lanka ordusuyla birlikte LTTE’ye karşı savaşıyor mu?
Şunu söyleyebilirim ki, Sri Lanka ve Hindistan hükümetleri arasında çok üst düzeyde bir askeri işbirliği sözkonusu.
»LTTE’nin sivil halkı canlı kalkan olarak kullandığı yönündeki iddialara yanıtınız nedir?
Tamil halkı, Sri Lanka devleti tarafından çeşitli biçimler altında kendilerine yönelik gerçekleştirilen sürekli saldırganlığın farkında. Saldırgan Sri Lanka devletinin eline düşmek istemeyen bu insanları “tuzağa düşürülmüş” ya da “canlı kalkan” olarak nitelemek kesinlikle yanlış. Sri Lanka, bağımsız insani yardım görevlilerine, halkın isteğinin ne olduğunu görmeleri için bölgeye gelebilmelerini sağlamak için güvenli bir geçiş olanağı sunmalıdır.
»Ateşkese hazır olduğunuzu defalarca ilan ettiniz. Bu, bir zayıflık göstergesi mi?
Ateşkeste ısrar ediyoruz çünkü Sri Lanka [Tamillere karşı] yürüttüğü soykırımsal savaşı büyütmeye devam ediyor. Bölgede yaşanan insani krizi çözmeye başlamak ve halkın temel yardım mallarına yaşadıkları yerde ulaşmalarını sağlamak için bir ateşkese ihtiyaç var.
»Uluslararası toplumdan talebiniz nedir?
Masum çocuklar, anneler ve yaşlılar, Sri Lanka silahlı güçleri tarafından her gün katlediliyor. Bu yüzden acil bir ihtiyaç olarak Sri Lanka hükümeti ateşkese zorlanmalıdır. Uluslararası topluma, “terörizmle mücadele” yalanı çerçevesinde Tamilleri ortadan kaldırmaya yönelen Sri Lanka’nın yanında yer almamaları çağrısında bulunuyoruz. Uluslararası toplumdan bu savaşı bir an önce durdurmalarını ve Tamillerin kendi kaderini tayin hakkı temelinde kalıcı bir politik çözüm için görüşme zemini hazırlamalarını istiyoruz.
*Tamil Kaplanları’nın en üst düzey lideri
Tehelka Magazine, 18 Nisan, Türkçesi: Solun Doğusu
VİNOJ KUMAR
»Pek çok gözlemci şimdiden Sri Lanka’da LTTE-sonrası ya da Prabakaran-sonrası senaryolardan söz ediyor.
Bir şeyi açıkça belirtmek istiyorum; LTTE-sonrası bir senaryo sözkonusu olmayacaktır. Dünyanın dört bir yanına dağılmış Tamillere bakın, hepsinin yüreğinde ve zihninde özgürlük ve onur için güçlü bir arzu göreceksiniz. LTTE, Tamil halkının politik özlemlerine yanıt verebilecek tek yok olarak görülüyor. Geçtiğimiz 35 yıl boyunca Tamil halkının kendi kaderini tayin hakkına kavuşmak için verdiği mücadeleye, onların özgürlük savaşçıları olarak sorumluluğumuzdan bir an için bile ödün vermeden önderlik ederek kazandık bu statüyü. Askeri anlamda, bir savaş içinde, yenilgiler ve ilerlemeler kaçınılmazdır. Önemli olan sonunda ne başardığımızdır. Uluslararası topluma ve Hindistan’a buradan seslenmek istiyorum ki, asla sözkonusu olmayacak bir LTTE-sonrası senaryonun gerçekleşmesini bekleyerek boşa harcanan zaman, enerji ve yaşamların yerine Tamil halkının siyasi istemlerini yerine getirmek üzerinde yoğunlaşmaları gerekiyor.
»Prabakaran* nerede? Savaş bölgesinde mi yoksa güvenli bir yerde mi?
Prabakaran, burada halkımızla birlikte; ulusal önderimiz olarak özgürlük mücadelemize önderlik ediyor ve başkomutan olarak savaşımızı yönetiyor.
»Veyipillai Prabakaran’ın ülkeden ayrılma olasılığı nedir?
Yüzde sıfır.
»Hindistanlı askerler, savaş bölgelerinde Sri Lanka ordusuyla birlikte LTTE’ye karşı savaşıyor mu?
Şunu söyleyebilirim ki, Sri Lanka ve Hindistan hükümetleri arasında çok üst düzeyde bir askeri işbirliği sözkonusu.
»LTTE’nin sivil halkı canlı kalkan olarak kullandığı yönündeki iddialara yanıtınız nedir?
Tamil halkı, Sri Lanka devleti tarafından çeşitli biçimler altında kendilerine yönelik gerçekleştirilen sürekli saldırganlığın farkında. Saldırgan Sri Lanka devletinin eline düşmek istemeyen bu insanları “tuzağa düşürülmüş” ya da “canlı kalkan” olarak nitelemek kesinlikle yanlış. Sri Lanka, bağımsız insani yardım görevlilerine, halkın isteğinin ne olduğunu görmeleri için bölgeye gelebilmelerini sağlamak için güvenli bir geçiş olanağı sunmalıdır.
»Ateşkese hazır olduğunuzu defalarca ilan ettiniz. Bu, bir zayıflık göstergesi mi?
Ateşkeste ısrar ediyoruz çünkü Sri Lanka [Tamillere karşı] yürüttüğü soykırımsal savaşı büyütmeye devam ediyor. Bölgede yaşanan insani krizi çözmeye başlamak ve halkın temel yardım mallarına yaşadıkları yerde ulaşmalarını sağlamak için bir ateşkese ihtiyaç var.
»Uluslararası toplumdan talebiniz nedir?
Masum çocuklar, anneler ve yaşlılar, Sri Lanka silahlı güçleri tarafından her gün katlediliyor. Bu yüzden acil bir ihtiyaç olarak Sri Lanka hükümeti ateşkese zorlanmalıdır. Uluslararası topluma, “terörizmle mücadele” yalanı çerçevesinde Tamilleri ortadan kaldırmaya yönelen Sri Lanka’nın yanında yer almamaları çağrısında bulunuyoruz. Uluslararası toplumdan bu savaşı bir an önce durdurmalarını ve Tamillerin kendi kaderini tayin hakkı temelinde kalıcı bir politik çözüm için görüşme zemini hazırlamalarını istiyoruz.
*Tamil Kaplanları’nın en üst düzey lideri
Tehelka Magazine, 18 Nisan, Türkçesi: Solun Doğusu
SINIFI VE DİRENİŞİ ANLATMAK
İşçi edebiyatı, işçi yazarların ve sınıf duruşuna sahip işçi sınıfından yana olan yazarların ürettiği eserler olarak tanımlanmaktadır. İşçi edebiyatının tarihini, işçi sınıfının doğuşu ile başlatmak gerekir. İşçi sınıfını doğuşu ise, sanayi devrimiyle başlamıştır. Avrupa’da kapitalizm, 18. yüzyılın sonunda İngiltere’de yaşanan sanayi devriminden, Fransa’da ise 1789 burjuva devriminden sonra doğmuştur. İşçi sınıfının doğuşu, kadın ve çocuk iş gücünün üretime sokulması, bu işçilerin çalışma ve yaşam koşulları Zola ve Dickens gibi yazarlar tarafından işlenmiştir. İşçi sınıfının doğuşu ile birlikte sınıf bilincine sahip olan yazar ve şairler bu sınıfın sesi, gözü ve kulağı olup, işçilerin mücadelelerini, yaşam koşullarını, bilinçlenmelerini, örgütlenmelerini anlatmıştır. Dünya edebiyatında kendine yer edinmiş olan bu yazarlar arasında az önce geçen isimlerin dışında Gorki, Steinbeck, Willi Bredel, Gladkov gibi adlar vardır.
‘Komünist Manifesto’nun (1848) edebi anlamda da işçi sınıfının çıkardığı ilk eser olduğu yadsınamaz:
“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – komünizm hayaleti. [...] Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmez. Hedeflerine ancak şimdiye kadar ki tüm toplum düzeninin zorla yıkılması yoluyla ulaşabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın egemen sınıflar bir kömünist devrim karşısında titresin. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”
İşçi sınıfının kazanacağı bir dünya, sınıfsız, sömürüsüz, bir dünya demektir ve bu topluma gidecek yolun ancak zincirleri kırmaktan ve bütün ülkelerin işçilerinin birleşmesinden geçtiğini belirten bazı cümleler neredeyse bir özdeyiş haline gelmiştir.
19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa’da ilk başta insani hedefler için mücadele veren işçi hareketleri ortaya çıkmıştır. Talepleri arasında ilk başta iş koşullarının düzeltilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve ücretlerin arttırılması vardır. 1848’e gelene kadar Avrupa’nın birçok kentinde işçi ayaklanmaları gerçekleşmiştir. Nihayet 1871’de Paris Komünü ayaklanmasıyla dünyada ilk kez bir işçi sınıfı hükümetinin kurulması tarihe geçmiştir. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, işçiler dünyanın birçok ülkesinde hem sendikal hem de siyasal örgütlenmelerini geliştirmiştir. 1905’te Rusya’daki ayaklanmayı kendisi de bir işçi olan Gorki, ‘Ana’ romanında ele almıştır.
Sınıf savaşlarının canlandığı dönemlerde yazar ve şairler genelde hep ezilen sınıfın yanında olup bu süreci eserlerinde yansıtmıştırlar. 1960-1980 dönemi arasında işçiler kendi örgütlenmeleriyle beraber kendi aydınlarını da yetiştirmiştir. İşçi sınıfının gücüne inanç en başta Nâzım Hikmet, Enver Gökçe, Arif Damar, Hasan Hüseyin gibi şairler, Orhan Kemal, Bekir Yıldız, Erol Toy, Mehmet Başaran, Nejat Elibol, Hasan Kıyafet gibi yazarlar tarafından dile getirilmiştir. Türk edebiyatının Gorki’si olarak da adlandırılan ve Adana’da pamuk fabrikalarında işçilik, dokumacılık ve sekreterlik yapmış olan Orhan Kemal’in ‘Cemile’ (1952) romanı Türk edebiyatına ilk defa bir işçi kadını sokmakla kalmaz, Türk edebiyatında Cemile işçilerin yaşamlarını anlatan ilk eser olarak da tanımlanır. (Svetlana Uturgauri, ‘Türk Edebiyatı Üzerine’, Cem Yay. 1989, s. 81)
Avrupa’da 19. yüzyılda başlayan işçi edebiyatı Türkiye’de sanayileşmenin geç başlaması ve burjuva demokrasinin olmayışı nedeniyle ancak 1938-1940 yıllarında başlayabilmiştir. Fakat işçi sınıfının yanında yer alan yazarlar sayıca az da olsa –örneğin, Suat Derviş ve Sabahattin Ali– olmuştur.
İlk işçi öykücüsü Ahmet Naim Çıladır (d. İstanbul 1902, ö. Zonguldak 1967), öncelikle öykülerinde Zonguldak kömür havzası işçilerinin hayatlarını anlatmıştır. Reşat Enis (1909-1984), 1960’ları, işçi sendikalaşmalarını, grevleri, işçi-sendika ilişkisini anlattığı, sendika ağalarını ve sarı sendikaları eleştirdiği ‘Sarı İt’ (1968) romanıyla tanınır. Reşat Enis ayrıca ilk romanları arasında yer alan ‘Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ (1937) adlı eserinde işçilerin yaşamlarını, patronla ilişkilerini, kadın işçinin çifte sömürüye maruz kalışını, Zonguldak maden işçilerini anlattığı romanıyla da bilinir. Nâzım Hikmet, bu romanı “Türk edebiyatının temel taşı”, Suat Derviş ise “Türk dilinde yazılmış olan romanların en güzellerinden biri” olarak nitelemiştir.
Ancak sanat ve edebiyat daima burjuvazinin/egemen sınıfın tekelinde olduğu için bu araçları ele geçirmek hiç de kolay olmamıştır. Çünkü, yazarlık uğraşısı emek isteyen, en aşta da zaman ve fedakârlık gerektiren bir uğraştır. İşçilerin ise çalışma ve hayat koşulları nedeniyle bu koşulu yerine getirebilmeleri çok daha zordur. Ancak, her şeyden önemlisi ve altını çizmemiz gereken nokta, işçi mücadelesinin olmadığı yerde, edebiyatı da gelişememiştir. İşçi edebiyatının gelişkinliği kuşkusuz işçi sınıfının gelişkinliği ve hareketliliği ile yakından ilişkilidir. Batı Avrupa ülkelerinde işçiler 20. yüzyılın başında kendi kütüphanelerini, eğitim ve edebiyatçılar derneklerini kurarken Türkiye’de bu ancak 1960’larda yaşanmıştır. Daha sonra ise on sene aralıklarla gerçekleşen darbelerle önü kesilip engellenmiştir.
Son olarak, Edebiyatçılar Derneği ve Genel-İş’in, işçi edebiyatını ve işçileri anlatan yazını teşvik edip desteklemek üzere 2003’ten beri yaptığı ‘Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması’ bu gelişimin ve geleneğin bir devamı olarak görülüp işçi edebiyatının geleceği konusunda bir umut vaat eder.
Mediha Göbenli
Birgün
‘Komünist Manifesto’nun (1848) edebi anlamda da işçi sınıfının çıkardığı ilk eser olduğu yadsınamaz:
“Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – komünizm hayaleti. [...] Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmez. Hedeflerine ancak şimdiye kadar ki tüm toplum düzeninin zorla yıkılması yoluyla ulaşabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın egemen sınıflar bir kömünist devrim karşısında titresin. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”
İşçi sınıfının kazanacağı bir dünya, sınıfsız, sömürüsüz, bir dünya demektir ve bu topluma gidecek yolun ancak zincirleri kırmaktan ve bütün ülkelerin işçilerinin birleşmesinden geçtiğini belirten bazı cümleler neredeyse bir özdeyiş haline gelmiştir.
19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avrupa’da ilk başta insani hedefler için mücadele veren işçi hareketleri ortaya çıkmıştır. Talepleri arasında ilk başta iş koşullarının düzeltilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve ücretlerin arttırılması vardır. 1848’e gelene kadar Avrupa’nın birçok kentinde işçi ayaklanmaları gerçekleşmiştir. Nihayet 1871’de Paris Komünü ayaklanmasıyla dünyada ilk kez bir işçi sınıfı hükümetinin kurulması tarihe geçmiştir. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, işçiler dünyanın birçok ülkesinde hem sendikal hem de siyasal örgütlenmelerini geliştirmiştir. 1905’te Rusya’daki ayaklanmayı kendisi de bir işçi olan Gorki, ‘Ana’ romanında ele almıştır.
Sınıf savaşlarının canlandığı dönemlerde yazar ve şairler genelde hep ezilen sınıfın yanında olup bu süreci eserlerinde yansıtmıştırlar. 1960-1980 dönemi arasında işçiler kendi örgütlenmeleriyle beraber kendi aydınlarını da yetiştirmiştir. İşçi sınıfının gücüne inanç en başta Nâzım Hikmet, Enver Gökçe, Arif Damar, Hasan Hüseyin gibi şairler, Orhan Kemal, Bekir Yıldız, Erol Toy, Mehmet Başaran, Nejat Elibol, Hasan Kıyafet gibi yazarlar tarafından dile getirilmiştir. Türk edebiyatının Gorki’si olarak da adlandırılan ve Adana’da pamuk fabrikalarında işçilik, dokumacılık ve sekreterlik yapmış olan Orhan Kemal’in ‘Cemile’ (1952) romanı Türk edebiyatına ilk defa bir işçi kadını sokmakla kalmaz, Türk edebiyatında Cemile işçilerin yaşamlarını anlatan ilk eser olarak da tanımlanır. (Svetlana Uturgauri, ‘Türk Edebiyatı Üzerine’, Cem Yay. 1989, s. 81)
Avrupa’da 19. yüzyılda başlayan işçi edebiyatı Türkiye’de sanayileşmenin geç başlaması ve burjuva demokrasinin olmayışı nedeniyle ancak 1938-1940 yıllarında başlayabilmiştir. Fakat işçi sınıfının yanında yer alan yazarlar sayıca az da olsa –örneğin, Suat Derviş ve Sabahattin Ali– olmuştur.
İlk işçi öykücüsü Ahmet Naim Çıladır (d. İstanbul 1902, ö. Zonguldak 1967), öncelikle öykülerinde Zonguldak kömür havzası işçilerinin hayatlarını anlatmıştır. Reşat Enis (1909-1984), 1960’ları, işçi sendikalaşmalarını, grevleri, işçi-sendika ilişkisini anlattığı, sendika ağalarını ve sarı sendikaları eleştirdiği ‘Sarı İt’ (1968) romanıyla tanınır. Reşat Enis ayrıca ilk romanları arasında yer alan ‘Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ (1937) adlı eserinde işçilerin yaşamlarını, patronla ilişkilerini, kadın işçinin çifte sömürüye maruz kalışını, Zonguldak maden işçilerini anlattığı romanıyla da bilinir. Nâzım Hikmet, bu romanı “Türk edebiyatının temel taşı”, Suat Derviş ise “Türk dilinde yazılmış olan romanların en güzellerinden biri” olarak nitelemiştir.
Ancak sanat ve edebiyat daima burjuvazinin/egemen sınıfın tekelinde olduğu için bu araçları ele geçirmek hiç de kolay olmamıştır. Çünkü, yazarlık uğraşısı emek isteyen, en aşta da zaman ve fedakârlık gerektiren bir uğraştır. İşçilerin ise çalışma ve hayat koşulları nedeniyle bu koşulu yerine getirebilmeleri çok daha zordur. Ancak, her şeyden önemlisi ve altını çizmemiz gereken nokta, işçi mücadelesinin olmadığı yerde, edebiyatı da gelişememiştir. İşçi edebiyatının gelişkinliği kuşkusuz işçi sınıfının gelişkinliği ve hareketliliği ile yakından ilişkilidir. Batı Avrupa ülkelerinde işçiler 20. yüzyılın başında kendi kütüphanelerini, eğitim ve edebiyatçılar derneklerini kurarken Türkiye’de bu ancak 1960’larda yaşanmıştır. Daha sonra ise on sene aralıklarla gerçekleşen darbelerle önü kesilip engellenmiştir.
Son olarak, Edebiyatçılar Derneği ve Genel-İş’in, işçi edebiyatını ve işçileri anlatan yazını teşvik edip desteklemek üzere 2003’ten beri yaptığı ‘Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması’ bu gelişimin ve geleneğin bir devamı olarak görülüp işçi edebiyatının geleceği konusunda bir umut vaat eder.
Mediha Göbenli
Birgün
1 MAYIS TATİL OLMUŞKEN
1 Mayıs’ın tatil olması Türkiye’deki ana siyasi çizgi için “başkalarında var, bizde de olsun” mantığından öte değildir. Yoksa ciddi bir şekilde emeğe saygı, işçi sınıfının haklarının korunması ve gelişmesi ile ilgisi yoktur. Çünkü onlar en basit anlamda işçi sınıfı denildiğinde polemik ve kafa karışıklığı yaratmak için “Sadece işçi yok, memur, emekli, köylü ve beyaz yakalı da var, neden işçi diyorsunuz?” sorusunu bile sorabilecek kadar olaya ciddiyetsiz yaklaşırlar. “Ne sınıfı kardeşim, Türkiye zümre ve sınıflardan oluşmayan yekpare bir millettir,” derler.
Aslında kendi ekonomik ve siyasi çıkarmalarını savunmayan bir gruba ne kadar sınıf denirse, Türkiye’de işçi sınıfına da o kadar sınıf olarak yaklaşmak gerekir. Herhangi bir mobilitesi olmayan, başka gruplarca kendi çıkarları savunulan sınıfa ne ad verilir, tartışma konusu olmalıdır. Bayramını kutlamak için kendi tarihsel meydanına bile sahip çıkamayan, gücünün farkına varmayan, belirli bir entelektüel ve küçük burjuvalarca hak mücadelesi verilen insanlara ne ad vermek gerekir bilinmiyor.
Yukarıda yazılan iki paragraf Türkiye’de yapılan 1 Mayıs tartışmaları ve işçi sınıfının durumu hakkında gerçekçi saptamalardan öte değildir. Ancak kuramda bilinen tanımlamalar ve siyasi yorumlar dışında yeni bir adlandırma ile gerçekliğin daha anlaşılır kılınması gerektiği olmazsa olmaz bilimsel bir uğraş olmalıdır.
İŞÇİ SINIFININ UZAK DURUŞU
İşçi sınıfı için gerçekte kendi haklarını en yoğun şekilde savunan kendi ideolojisine bu kadar uzak durmanın gerçekçi bir nedeni olmalıdır. En azından “emek, hak ve hukuk” gibi kelimelerle kendi çıkarlarını gündemde tutan bir ideolojiye sırt çevirmenin çok açık nedenleri olmalı. Bu nedenlerin para kazanmak için icra ettiğim danışmanlık uğraşı pratiğimdeki deneyimlerimde saklı olduğunu düşünüyorum. Danışmanlık için görüştüğüm siyasi bir ileri gelenin tepkisi ile “Ya bizi kandırırsan?” sorusunda gizlidir bu nedenler. Duyduğu sözlerle kandırılacak kişilerin şimdiye kadar duyduğu ve öğrendiği fikirlerce kandırılmadığının garantisi olamaz. Aslında böyle kişilerin bütün inanç ve değerlerinden kuşku duyması gerekir, çünkü öğrendiği bütün düşüncelerce kandırılmış olması ve bunların yanlış olma olasılığı çok yüksektir. Ancak bu kadar hata yapmaktan korkan bir grubun tarihsel nedenleri de olmalıdır. Elbette bu tarihsel nedenler Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesine gönül verenlerce ödenen diyette ve bu diyetin hacminin yarattığı bıkkınlıkta saklıdır.
Bu topraklarda hak ve hukuk mücadelesi verenlere çok acılar çektirilmiş ve çektirilmeye devam edilmektedir. ODTÜ’lülerin AKP’ye karşı açtığı bir pankartta dile getirdiği gibi: “Demokratız ama enayi de değiliz” gibisinden, “Kahramanız ama enayi de değiliz” mantığında gizlidir artık günümüzde Türkiye’deki hak ve hukuk arayışı. Sabah akşam diyet ödeyerek, acılar çekerek tarihte bir iz bırakılmadığının, kurumsal bir mücadele hattı oluşturulmadığının farkına varılmıştır artık. Yoksa kimse korkak değil, mücadeleden de kaçmamaktadır. Diğer türlü söylem ve polemikler ancak başka türlü bir yeteneği olmayan siyasi mücadele gruplarınca dile getirilen ve korkaklık-cesaret ikilemine sıkıştırılmış bir mücadele şeklinden öte bir yaşam bilmeyenlerce söylenen ajitasyon ve propaganda aracından öte bir anlam ifade etmemektedir. Böyle bir siyasi mücadele şekli ise ancak genç denilen insanların kahramanlık duygularını etkilemeye çalışmaktan öte bir işe yaramaz. Yoksa işçi sınıfının siyasi mücadelesi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Daha da öte, böyle bir yol Rusya işçi sınıfı mücadelesi deneyimlerinden kuramlaştırılan işçi sınıfı mücadelesi bilgisi olarak aslında gerçek mücadeleye zarar verdiği de bilinmelidir. En fazla diyet ödeyenlerle en fazla acı çekenlerin gerçek devrimci oldukları anlayışı bir çocukluk hastalığından öte bir anlam ifade etmemektedir. Herkes bir gün ölecektir; trafik kazasından veya kalp krizinde ölmektense, doğrulara olan inançlar için mücadele ederken ölmek en ideali olsa gerek. Çok saygı duyduğumuz Che Guevera da böyle ölmedi mi?
DIŞ MİHRAKLARIN BİR OYUNU MU?
Elbette işçi sınıfı ideolojisi dış mihraklı, ithal bir ideolojidir. Bu topraklarda üretilen, Türklere ait olan hangi fikir ve ideoloji vardır ki dış mihraklı değildir? En basit anlamda Alparslan Türkeş’in yazdığı ‘Dokuz Işık’ kitabındaki veya Ziya Gökalp’in düşüncelerinden hangisi öz ve öz Türk patentlidir? Milliyetçilik ve millet kavramları hangi dönemin ürünüdür ve ne zaman ortaya çıkmıştır? Savaşmaktan başka bir becerisi olmayan bir milletin düşünsel geleneği olup orijinal bir fikir üretebilmesi beklenebilir mi, mümkün mü?
Cumhuriyet ve demokrasi bile bize ait değil. Bize ait olan tek orijinal bayram 23 Nisan’dır. Niçin 1 Mayıs bize ait olsun ki? Başta da söylediğim gibi “başkalarında var, bizde de olsun” mantığının inanç ve saygıyla hiçbir alakası yok. Öyle ya da böyle, sınıflar arasındaki siyasi mücadele güç gösterisinden, kale zapt edilmesinden öte bir şey değil. 1 Mayıs 2009 günü veya daha sonraki yıllarda efendi efendi, tıpış tıpış, emeğin dışında her şeyin temsilcisi olan Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’a en basit yaklaşımla oy kaygısından dolayı sıkılma belası Taksim’de çelenk koydurabiliyor musunuz, ona bakmak lazım.
1 Mayısların kana bulanması ve yasaklanması Türkiye sermaye sahiplerinin işçi sınıfının gücünden korkularının eseridir. Kana bulatanlar da, yasaklayanlar da kendileridir. Asıl korkanlar onlardır. ‘Uzay Yolu’ televizyon dizilerinde yansıtılan yaşam şekli toplumsalcılık (sosyalizm) bir gün bütün dünyada egemen olacaktır ve bu her yıl her ülkede 1 Mayısların kutlanması ile gerçekleşecektir. Bu kaçınılmaz bir tarihsel yönelimdir ve insanın doğasına en uygun sistem budur.
AHMET FARUK KEÇELİ * Ekonomist, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü
Yüksek Lisans Öğrencisi, keceli@bilkent.edu.tr
Birgün
Aslında kendi ekonomik ve siyasi çıkarmalarını savunmayan bir gruba ne kadar sınıf denirse, Türkiye’de işçi sınıfına da o kadar sınıf olarak yaklaşmak gerekir. Herhangi bir mobilitesi olmayan, başka gruplarca kendi çıkarları savunulan sınıfa ne ad verilir, tartışma konusu olmalıdır. Bayramını kutlamak için kendi tarihsel meydanına bile sahip çıkamayan, gücünün farkına varmayan, belirli bir entelektüel ve küçük burjuvalarca hak mücadelesi verilen insanlara ne ad vermek gerekir bilinmiyor.
Yukarıda yazılan iki paragraf Türkiye’de yapılan 1 Mayıs tartışmaları ve işçi sınıfının durumu hakkında gerçekçi saptamalardan öte değildir. Ancak kuramda bilinen tanımlamalar ve siyasi yorumlar dışında yeni bir adlandırma ile gerçekliğin daha anlaşılır kılınması gerektiği olmazsa olmaz bilimsel bir uğraş olmalıdır.
İŞÇİ SINIFININ UZAK DURUŞU
İşçi sınıfı için gerçekte kendi haklarını en yoğun şekilde savunan kendi ideolojisine bu kadar uzak durmanın gerçekçi bir nedeni olmalıdır. En azından “emek, hak ve hukuk” gibi kelimelerle kendi çıkarlarını gündemde tutan bir ideolojiye sırt çevirmenin çok açık nedenleri olmalı. Bu nedenlerin para kazanmak için icra ettiğim danışmanlık uğraşı pratiğimdeki deneyimlerimde saklı olduğunu düşünüyorum. Danışmanlık için görüştüğüm siyasi bir ileri gelenin tepkisi ile “Ya bizi kandırırsan?” sorusunda gizlidir bu nedenler. Duyduğu sözlerle kandırılacak kişilerin şimdiye kadar duyduğu ve öğrendiği fikirlerce kandırılmadığının garantisi olamaz. Aslında böyle kişilerin bütün inanç ve değerlerinden kuşku duyması gerekir, çünkü öğrendiği bütün düşüncelerce kandırılmış olması ve bunların yanlış olma olasılığı çok yüksektir. Ancak bu kadar hata yapmaktan korkan bir grubun tarihsel nedenleri de olmalıdır. Elbette bu tarihsel nedenler Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesine gönül verenlerce ödenen diyette ve bu diyetin hacminin yarattığı bıkkınlıkta saklıdır.
Bu topraklarda hak ve hukuk mücadelesi verenlere çok acılar çektirilmiş ve çektirilmeye devam edilmektedir. ODTÜ’lülerin AKP’ye karşı açtığı bir pankartta dile getirdiği gibi: “Demokratız ama enayi de değiliz” gibisinden, “Kahramanız ama enayi de değiliz” mantığında gizlidir artık günümüzde Türkiye’deki hak ve hukuk arayışı. Sabah akşam diyet ödeyerek, acılar çekerek tarihte bir iz bırakılmadığının, kurumsal bir mücadele hattı oluşturulmadığının farkına varılmıştır artık. Yoksa kimse korkak değil, mücadeleden de kaçmamaktadır. Diğer türlü söylem ve polemikler ancak başka türlü bir yeteneği olmayan siyasi mücadele gruplarınca dile getirilen ve korkaklık-cesaret ikilemine sıkıştırılmış bir mücadele şeklinden öte bir yaşam bilmeyenlerce söylenen ajitasyon ve propaganda aracından öte bir anlam ifade etmemektedir. Böyle bir siyasi mücadele şekli ise ancak genç denilen insanların kahramanlık duygularını etkilemeye çalışmaktan öte bir işe yaramaz. Yoksa işçi sınıfının siyasi mücadelesi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Daha da öte, böyle bir yol Rusya işçi sınıfı mücadelesi deneyimlerinden kuramlaştırılan işçi sınıfı mücadelesi bilgisi olarak aslında gerçek mücadeleye zarar verdiği de bilinmelidir. En fazla diyet ödeyenlerle en fazla acı çekenlerin gerçek devrimci oldukları anlayışı bir çocukluk hastalığından öte bir anlam ifade etmemektedir. Herkes bir gün ölecektir; trafik kazasından veya kalp krizinde ölmektense, doğrulara olan inançlar için mücadele ederken ölmek en ideali olsa gerek. Çok saygı duyduğumuz Che Guevera da böyle ölmedi mi?
DIŞ MİHRAKLARIN BİR OYUNU MU?
Elbette işçi sınıfı ideolojisi dış mihraklı, ithal bir ideolojidir. Bu topraklarda üretilen, Türklere ait olan hangi fikir ve ideoloji vardır ki dış mihraklı değildir? En basit anlamda Alparslan Türkeş’in yazdığı ‘Dokuz Işık’ kitabındaki veya Ziya Gökalp’in düşüncelerinden hangisi öz ve öz Türk patentlidir? Milliyetçilik ve millet kavramları hangi dönemin ürünüdür ve ne zaman ortaya çıkmıştır? Savaşmaktan başka bir becerisi olmayan bir milletin düşünsel geleneği olup orijinal bir fikir üretebilmesi beklenebilir mi, mümkün mü?
Cumhuriyet ve demokrasi bile bize ait değil. Bize ait olan tek orijinal bayram 23 Nisan’dır. Niçin 1 Mayıs bize ait olsun ki? Başta da söylediğim gibi “başkalarında var, bizde de olsun” mantığının inanç ve saygıyla hiçbir alakası yok. Öyle ya da böyle, sınıflar arasındaki siyasi mücadele güç gösterisinden, kale zapt edilmesinden öte bir şey değil. 1 Mayıs 2009 günü veya daha sonraki yıllarda efendi efendi, tıpış tıpış, emeğin dışında her şeyin temsilcisi olan Sayın Başbakan Tayyip Erdoğan’a en basit yaklaşımla oy kaygısından dolayı sıkılma belası Taksim’de çelenk koydurabiliyor musunuz, ona bakmak lazım.
1 Mayısların kana bulanması ve yasaklanması Türkiye sermaye sahiplerinin işçi sınıfının gücünden korkularının eseridir. Kana bulatanlar da, yasaklayanlar da kendileridir. Asıl korkanlar onlardır. ‘Uzay Yolu’ televizyon dizilerinde yansıtılan yaşam şekli toplumsalcılık (sosyalizm) bir gün bütün dünyada egemen olacaktır ve bu her yıl her ülkede 1 Mayısların kutlanması ile gerçekleşecektir. Bu kaçınılmaz bir tarihsel yönelimdir ve insanın doğasına en uygun sistem budur.
AHMET FARUK KEÇELİ * Ekonomist, Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü
Yüksek Lisans Öğrencisi, keceli@bilkent.edu.tr
Birgün
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)