KESK Genel Merkezi dün de ziyaretçi akınına uğradı. DİSK, Türk Tabipleri Birliği (TTB), TMMOB, Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Kültür ve Dayanışma Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Birleşik Metal-İş, Eğit-Der, Halkevleri, Türkiye Barış Meclisi, EMEP, ÖDP, TKP, SDP ve KESK’e bağlı sendikaların yöneticilerinin yanı sıra, aralarında DTP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal, Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay, Genel-İş Erol Ekici, Öğretim Elemanları Derneği Genel Başkanı Tahsin Yeşildere’nin de bulunduğu çok sayıda kişi saldırıyı kınamak üzere KESK Genel Merkezi önünde toplandılar.
‘CUNTA DÖNEMLERİNİ HATIRLATIYOR’
Kurum temsilcilerinin katılımıyla KESK Genel Merkezi önünde yapılan basın açıklamasında konuşan konfederasyon Genel Başkanı Sami Evren, sendikaların basılması, yazışmalarına el konulması ve yöneticilerinin baskınlarla gözaltına alınmasının cunta dönemlerini hatırlattığını kaydetti.
KESK’e yönelik tırmandırılan polis-Jandarma baskısının demokrasinin temel ölçütlerine ve anayasaya aykırı olduğuna dikkat çeken Evren, “250 bin üyesi olan bir demokratik kitle örgütü aranırken savcının hazır bulunmaması bir hukuksuzluk örneğidir. Aslında anlaşılmaktadır ki aranan bir şey yoktur. Amaç bizzat ‘arama’ yapmaktır” dedi.
‘BAŞBAKAN KENDİ DÖNEMİNE BAKSIN’
Evren, KESK’in ve sürdürdüğü emek ve demokrasi mücadelesinin sekteye uğratılmak istendiğini belirterek, “Başbakan geçmiş dönemde yapılan kimi uygulamalarda faşizan yaklaşımları eleştirmeden önce, bizzat kendi sorumluluğu dönemindeki bu uygulamanın faşizan karakteri üzerine düşünmelidir” dedi.
“KESK ücret sendikacılığı yapmaz. Ülkenin temel sorunlarına ilişkin sözünü hiç kimseden çekinmede doğrudan ifade eder, özgürlük ve demokrasi mücadelesi ile üyelerinin çıkarlarını savunma görevlerini birbirinden ayırmaz” diyen Evren, KESK’e yönelik saldırının “terör operasyonu” diye yansıtılmasına şu sözlerle tepki gösterdi:
“KESK, tarihi içinde hiçbir zaman şiddete prim vermemiş, toplumsal-siyasal sorunların çözümünde barışı savunmuştur. KESK’in şiddetle tek ilişkisi mücadele tarihi boyunca defalarca şiddete maruz kalmak olmuştur. Arşivlerimiz bunun görüntüleriyle doludur.”
Evren, KESK’e yönelik rahatsızlığın, KESK’in mücadele ilkelerinden duyulan rahatsızlık olduğunu söyledi.
Evren’in ardından kurum temsilcileri de birer konuşma yaparak, KESK’e desteklerini ilettiler.
KESK basın sorumlusu Tamer Kozaklı'nın verdiği bilgiye göre, gözaltına alınan 35 kişiden altısı serbest bırakıldı. Serbest bırakılan altı KESK'linin isimleri şöyle: Nerciz Acar, Vahat Bingöl, Haciali Sipahi, Mehmet Emin Özcan, Faysal Ceylan ve Mehmet Güçlü. ANKARA
‘KESK’E SALDIRI, HEPİMİZE YAPILMIŞTIR’
TTB Başkanı Gençay Gürsoy: “KESK, demokrasi mücadelesi veren öncü örgütlerden biridir. KESK, TTB, TMMOB ve DİSK, toplumsal kutuplaşmalarda yer almayan, fay hatlarının dışında kalmaya dikkat eden, demokrasiyi savunan örgütlerdir. Bu nedenle KESK’e yapılan saldırı hepimize yapılan saldırıdır”
TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı: Üyelerimizin birçoğu KESK’in de üyesidir. O yüzden saldırıyı TMMOB’a yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz. ”
DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün: Saldırı emek mücadelesine yöneliktir. Bunu iki yıl önce DİSK Genel Merkezi’ne gaz bomba atılmasıyla aynı yönde bir saldırı olarak görüyoruz.
ABF Başkanı Ali Balkız: Biz laiklik, demokrasi, eşitlik ve inanç özgürlüğü için mücadele eden Alevi örgütleri olarak, KESK’e yönelik saldırıyı kendimize yapılmış adlediyoruz. AKP’nin Alevi açılımı, Kürt açılımından bahsediliyor. Bu da ‘KESK açılımı’ olsa gerek.
DTP Milletvekili Akın Birdal: Bu KESK yöneticilerinin değil, emeğin ve barışın gözaltına alınmasıdır. Krizin faturasını yüklenmek istemeyen emekçilere gözdağı mı verilmek isteniyor?
Türkiye Barış Meclisi Sözcüsü Metin Bakkalcı: Bu ülkede konfederasyonların genel merkezlerine en son 12 Eylül’de müdahale edilmişti. KESK, ‘Bu ülkede kardeşçe bir arada yaşayacağız’ dediği için saldırıların hedefidir.
Mazlumder Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu da, yaşananların darbe dönemini anımsattığını söyleyerek, hükümeti göreve çağırdı.
30 Mayıs 2009 Cumartesi
29 Mayıs 2009 Cuma
Vatandaş Kürtçe konuş!
Kürt Dili ve Eğitim Hareketi Batman Şubesi, Kürt diline sahip çıkılması için kentte bir dizi kampanya başlattı. İlk olarak reklam panolarına 1893- 1951 yılları arasında yaşayan Mir Celadet Bedirhan’ın, “Ey virane olmuş Kürtler, ya Kürt olduğunuzu söylemeyin ya da Kürt olduğunu iddia ediyorsanız o zaman Kürtçe okuyun, Kürtçe yazın ve Kürtçe konuşun” sözlerinin yazılı olduğu afişler asıldı.
DHA / 29.05.09
DHA / 29.05.09
Medias / Mediorce
Türk egemen medyasından yola çıkarak, şu soruyu sorabiliriz: Bu kadar çapsızlığın nedeni yapısal mıdır? Yoksa medya iyidir de medyacılar mı kötü? Bir üçüncü ihtimal daha var...
Sözcükbilimci değilim ama sözcüklerin kökeni ve ses çağrışımı ile anlamları arasında ilinti kurmaya çalışırım. Mesela Che Guevara'nın tartışmalı arkadaşı, Fransız filozof Regis Debray, 90'lı yıllarda 'Médialogie' (Medya bilimi ya da medya mantığı) kavramını ortaya attığında, bu sözcüğün ' Médiologie' şeklinde yazıldığını sanıp, 'médiocre' (Orta çaplı, çapsız) kavramı ile ilgili olduğunu zannetmiştim. Çünkü nitelikle nicelik arasında ters bir orantı olduğu eskiden beri yaygın bir görüştür. Yani bir şey ne kadar çoksa, ne kadar yaygınsa, hatta ne kadar popüler ise, kalitesi de o kadar düşük olur. Nadir şeylerin kıymetli olması gibi. Bu saptama Tanrı kelamı değil tabi. Çok, yaygın ve popüler olup, kaliteli olabilen 'şeyler' de, nadir de olsa vardır tabi. Kuraldışı ama mevcut.
Fransızların 'Mauvaises Langues' dediği kötü niyetlilerin, bu satırların hemen ardından 'Şimdi bir seçkincilik (Elitizm) övgüsü başlıyor' dediklerini duyar gibiyim. Elit olan bir şeyin genelde kaliteli olduğu doğrudur da, kaliteli bir şeyin ille de elit olması şart değil. Tabi bu arada 'elit' ve 'kalite' sözcük ve kavramlarına ne tür anlamlar yüklediğimiz de önemli. Ayrıca elitizm, baştan mahkum edilecek bir tutum da değil...
Nispeten uzun bu felsefi ve terminolojik girizgahtan sonra, Türk egemen medyasının neden bu kadar yüzeysel, çapsız, uçucu, hafif olduğunu anlamaya/tartışmaya çalışacağım. Yanıt arayacağım bir kaç soru olacak:
- Medya, yapısal olarak mı çapsızdır? Öyle ise neden?
- Medya Alanı (Bourdieu) ya da mekanizması/sistemi mi çapsızdır yoksa bu alanın yönetimi/yöneticileri mi? Her iki durumda da neden ?
- Ve nihayet bu çapsızlığın panzehiri neler olabilir?
Teorik arayışların mümkün olduğunca somut örneklerle açıklanması hem daha kolay hem de daha inandırıcı olabilir. Bu nedenle Türk egemen medyasını ana örneklem olarak ele alıp, pek hoşlanmadığım bir tarz da olsa, bazı şahsiyetlere örtülü gönderme yapmak zorunda kalacağım.
İlk tohumlarını Sedat Simavi'nin attığı daha sonra Çetin Emeç'in popüler gazetecilik sıvası vurduğu, bugün de Genel Yayın Yönetmeninin kamusal olanı özelleştirme çabalarıyla biçimlenen Hürriyet gazetesi, Türk egemen medyasının hem rol modeli hem de en iyi alamet-i farikası olarak kabul edilir. Hürriyet'in yapısı mı çapsızdır? Neden?
Anglo-sakson popular/serious (Halk Gazetesi/Elit Gazetesi) ayrımına kasıtlı olarak karşı çıkan Hürriyet geleneği ve yapısı (Genel Yayın Politikaları, haber yaklaşımı, çalışma tarzı, mizanpajı...vs...), 'Apartmanın bodrum katında oturan kapıcıya da üst katta oturan profesöre de seslenmeyi' amaçlıyor. Popular/Serious ya da kapıcı/profesör ayrımına daha
doğru bir deyişle farklılığına kasıtlı olarak karşı çıkmanın altında yatan mantık/ideoloji, bizim, 1923'den bu yana 'Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış, tasada kaderde birleşmiş tek bir kitle' olduğumuz yanılsamasıdır. Çıplak gözle bile görülebilen sınıf ayrımının üstünü örtmeye yarar bu yaklaşım.
Kapıcı ile profesörü aynı siyasal/toplumsal/ekonomik/ideolojik/kültürel potada göstermeye hatta eritmeye yönelik bir tutumdur. Türklerin karışık salatayı çok sevmesinin altında yatan da, yıllardır solumak zorunda kaldığımız işte bu hayali kimlik atmosferi. Öne çıkarılan, en öne konan Türklük yani milliyetçiliktir. Sonuç olarak kapıcı da (Kürt olsa bile...)
profesör de (Çerkez de olsa) Türktür. Böyle bir okur kitlesine, hedef kitleye seslenmek zorunda iseniz -ki tiraj açısından da bakıldığında zorundasınız- en küçük ortak çarpanı kendinize standart olarak almak durumundasınız. Medya organının, gazete/radyo/televizyonun, tüm yapısı da bu anlayışa göre inşa edilir ve geliştirilir. Amaç kapıcıyla profesörü
buluşturmaktır. Böyle bir amaca sizi götüren yollar/konular ve yaklaşımlar kaçınılmaz olarak sınırlıdır. Kapıcı ve profesör erkek ise, gazetenizin birinci ve sonuncu sayfalarını 'Üçüncü Sayfa Güzelleriyle' doldurursunuz. Geri kalan haberlerde de kadınları, 'konu mankeni' olarak kullanıp, haberin özünü kadın cinselliği temelinde kaleme alırsınız. Böylece, sizi okuyan kapıcı ve profesör, bu mesleki/toplumsal kimliklerinden arınıp, gazetenizi salt erkek gözüyle okur. Yurttaşı/Okuru bu mesleki/toplumsal/ideolojik yani bir anlamda sınıfsal kimliğinden arındırmak/ıssızlaştırmak çok önemlidir. Bu nedenle de, bu sefer hem kadın hem de erkek ve üçüncü cinsiyetten insanların neredeyse tek ortak değeri olan milli kimliklerine yani Türklüklerine hitap eden haberler önplana çıkarılır ya da milli kimlikle hiç ilgisi olmayan haberlerde bile milli kimlik boyutu yapay olarak keşfedilir, kışkırtılır ve öne çıkarılır.
Aslında, Batı'da oldukça derin bir iş bölümü/uzmanlaşma var gazetecilikte. Bizim gazeteciliğimizin belki de en özgün yanlarından biri olan köşe yazarlığı ise bu uzmanlaşmaya açıkça ve kahramanca isyan eden önemli bir kurum. Bizdeki medya yapısı, bir kaç temel ortak değerin sömürüsüne dayalı olduğu için, yüzeysellik olmazsa olmaz bir kuraldır. Köşe yazarlarımız, bir gün Eurovision ertesi gün Nabuco üzerine fikir beyan ederler. Hepsi 'Pazar Siyasetçisi'dir ayrıca futbol uzmanı ve edebiyat eleştirmenidir. Bilmedikleri yazmadıkları hiç bir konu yoktur. Çünkü Türk egemen medyasında köşe yazarı olmak çok kolaydır. Siyasi ve askeri iktidara çok fazla karşı çıkmadan, genel geçer fikirleri kaleme almak, alışılmışı sınırları içinde bir-iki atraksiyonla, çeşitli şahsiyetler hakkında dedikodular yazmak, yukarıda sıraladığım ortak değerlerin yüceliğini övmek yeterlidir. Hele mensubu olduğunuz klik, gazete içinde güçlü ise, ya da tepelerde bir abiniz/ablanız varsa, iktidar içi dengeleri iyi ayarlayabiliyorsanız, 50-60 yıl boyunca köşe yazabilirsiniz.
Benim şöyle bir iddiam var: Bizde başyazar, *şeyhül muharririn, yılların köşe yazarı gibi sıfatları olan şahısların yazılarını İngilizceye ya da Fransızcaya tercüme edip Times, Guardian, Daily Telegraph ya da Le Monde, Le Figaro'ya gönderin, * okur mektubu olarak bile yayınlanamaz! İsteyen denesin.
Aslında Medya Alanı ile bu alanın aktörleri arasında sıkı bir karşılıklılık ilişkisi var. Betimlemeye çalıştığım medya alanı/sistemi/mekanizması, doğal olarak (Survival Reflex- Hayatta Kalma Refleksi) kendine uygun yönetici ve aktörler seçecek, onları barındıracak, bu tipolojiye uymayanları dışlayacaktır. Keza giderek yaygınlaşmaya ve meşrulaşmaya başlayan çapsız gazeteci tipi de bu alan içinde giderek güç kazanacaktır. Tüm haber ve yorumlarında, hatta fotograf ve karikatürlerinde sınıf kıstasını önplana koyan bir gazeteciye Hürriyet köşe açar mı? Hatta böyle bir gazeteciyi yazı işlerine alır mı? Sınıf kıstası dışlanmanın tek nedeni değil maalesef. Keza ciddi bir feminist, gerçek bir İnsan Hakları savunucusu, tutarlı bir Kürt hak arayıcısı da egemen medyanın dışladığı karakterler.
Popüler olma isteği aslında tek başına bir engel, bir olumsuzluk değil. Tabi, popüler derken elmalarla armutları ille de aynı sepete koyma israrından sözetmiyorum. Popülerlik ille de ideolojiler dışı bir yaklaşım değildir. Mesela popüler gazeteciliğin en çok geliştiği ülkelerden biri olan İngiltere'de, muhafazakar kitle Sun gazetesini tercih eder, İşçi Partisi yanlısı kitle ise popüler gazete olarak Daily Mirror'u benimsemiştir. Tıpkı 'Serious' gazete meraklısı olan sağcılar D.Telegraph'ı okurken, sol eğilimli elitler de 'Guardian' ı satın alır. Bizde ise popüler olma iddiasındaki gazeteleri birbirinden ayıran mizanpajı ve köşe yazarlarının adıdır sadece.
Panzehir önerilerine geçmeden önce, mecburen, bazı örnekler vereceğim.
Türkiye'de iki haber kanalında, biri vakti zamanında, haber bültenini garip yaratıklar programına dönüştürmüş bir kişi, diğeri de tiyatrocu-show man karışımı kifayetsiz muhteris bir zıpçıktı, çoğu zaman ciddi siyasi konularda 'Talk Show' programları yapıyor. Keza, yine ciddi siyasi, ekonomik, kültürel, toplumsal konular hakkında kadrolu televizyon simaları arasında eski
sinema artisti bir hanım, sarışın ve genç olmaktan başka bir meziyeti(?) olmayan bir başka hanım, Türkçesi ve telaffuzu pek kıt şairimsi bir üçüncü hanım... ve çok sayıda benzerleri ekranları meşgul ediyor. Oysa ki Türkiye'de bu beylerden hanımlardan çok daha ilginç, farklı, iyi eğitim almış, çok daha yetenekli, başarılı yüzlerce insan var.
Yanlış bulduğum bir başka uygulama da, yine kadrolu bir grup medya 'primatı'nın her konuda ahkam kesmeleri. Kendini halk filozofu sanan kahve muhabbetçisi, spordan edebiyata sinemadan siyasete kadar her konuda fikir beyan ediyor. İçi de dışı bomboş... Bu zat, bu kategorinin galiba piri sayılıyor. Yenilerden sakallı bir iktisat profesörü var, o da nispeten daha
siyasi ve liberal ama temcit pilavcısı. Ben bunlara zapping düşmanı diyorum. Toplamı 10-15 kişi, akşam kanallar arasında zapping yaparken kaçınılmaz olarak en az beşine mutlaka rastlıyorsunuz.
Gazetelere baktığımızda çok fazla isim saymak mümkün. Bunların gazetecilikle, köşe yazarlığı ile ne tür bir ilişkileri olabileceğini, gazetecilikten anlayan biri, doğru dürüst, mantıklı bir şekilde açıklayamaz. Şimdiye kadar üç kez emekli olması gereken Andıççı bir başyazar, penis mizahı yaptığını sanan tadsız bir karışık salata, kendini genç ve aykırı sanan iktidar sevdalısı bir çamur distribütörü... Bunların hiç biri ve diğerleri Batı'da, demokratik bir ülkede, medya okur-yazarlığının geliştiği bir memlekette gazetecilik yapamaz.
Sözkonusu şahsiyetlerin kimliği, kişiliği hakkında herhangi bir itirazım yok. Çoğunu da şahsen tanımam bile. Ama, iş bölümü/uzmanlaşma ilkesini çiğnemeleri bir yana, ehil olmadıkları halde kendilerini fasulye gibi nimetten saymaları tadsız bir ortam yaratıyor. İzleyici, 'Türkiye'de sanki bu konunun/alanın hiç mi doğru dürüst uzmanı yok da hep bu adamlar/kadınlar
ekranda?' sorusunu soruyor. Oysa ki üniversitelerde, yayın evlerinde, çeşitli kültür kurumlarında çok sayıda parlak akademisyen, araştırmacı, uzman var. Bu kişilerin bir kısmı, haklı olarak medya ile samimiyet kurmak istemiyor, bir kısmı görüş ve tutumları nedeniyle zaten ya hiç çağrılmıyor ya da çok az davet alıyor. Dolayısıyla bu kişileri programa çağıranda da, her çağrıya evet diyende de kabahat/kusur var.
Tüm bu örneklerden sonra baştaki sorulardan birine kesin bir yanıt verebileceğimi sanıyorum: Evet, medya, özellikle de televizyon, yapısal olarak orta çaplı bir mecradır. Düşünmeye, sorgulamaya değil benzerleştirmeye (Mimétisme), önyargıları meşrulaştırmaya, kalıp yerleştirmeye (Tekrara), bildik yargıları pekiştirmeye hizmet
ediyor. E böyle bir medya yapısında da, bizde maalesef pek karşılığı bulunmayan Edward Saidlere, Noam Chomskylere hatta S*eymour Hirschlere,* John Pilger ya da Serge Halimilere yer olmadığı gibi, bu medya da yeni şaklabanlar, yeni cahiller, yeni çokbilmişler, yeni hoş ama boş genç kızlar ve oğlanlar üretmekten başka bir işe yaramaz.
Panzehir dediğim kuşkusuz sihirli değnek değil. Çünkü medya dediğimiz olgu/süreç/alan, aralarında tarih/siyaset/ekonomi/toplum/ideoloji/kültür gibi binbir boyuttan oluşan/etkilenen canlı bir varlık. Bu nedenle çapsız
medyanın panzehiri esas olarak bu medyanın içinde değil. Türk egemen medyasının iflah olabilmesi oldukça uzun bir yüzleşme/özeleştiri sürecine bağlı. Üstelik bu süreç, medyanın tek başına gerçekleştirebileceği bir eylem değil.Çok köklü bir zihniyet değişimi hatta devrimi sadece medya alanına değil tüm toplum için bir zaruret. İç ve dış dinamikler, medya sözkonusu olduğunda akademiler, medya-okur yazarlık bilgi ve bilinci yüksek yurttaşlar, profesyoneller, meslek kuruluşları, tüm Sivil Toplum Kuruluşları kolektif bir inceleme-araştırma-tartışma sürecine girebilirse, sorunları saptayıp, çözümleri gündeme getirebilir. Tabi bunun için de iktidarıyla, muhalefetiyle en önemlisi devletiyle, tüm siyasi mekanizmanın uygun
koşulları yaratması gerekiyor. Teknik ve mesleki boyutta Barış Gazeteciliği, Yurttaş Gazeteciliği, Topluluk Yayıncılığı gibi alternatif yöntemleri güçlendirip yaygınlaştırmak da gerekli. Kadrolar konusunda kısa ve orta vadede çok ümitvar olamayız. Yine de ilkokullardan itibaren medya okur-yazarlığı dersleri iyi bir başlangıç olabilir. Gazetecilik eğitimini bir an önce lisans düzeyinden çıkarıp, meslek yüksek okullarına kaydırmak ve uzman gazetecilik için de master programları hazırlamak gerekir.
Medya ile memleket hemşehridirler. 'Her ülke layık olduğu medyaya sahiptir', demiş Le Monde'un kurucusu Hubert Beuve-Méry. Her medya da yayın yaptığı topluma müstehaktır, diyebiliriz.
Yapısal olarak medyanın doğal sığlığının, yapısal ve dönemsel olarak medyacıların kronik kalite eksikliğinin önemli neden ve sonuçlarından biri de kuşkusuz okur kitlesinin konumu ve durumu. Gazetelerin İnternet sayfalarında haberlere verilen tepki ve yorumları gözden geçirirseniz, okur cemaatinin de bu genel düzeysizlik kervanına hiç çekinmeden katıldığını
görebilirsiniz.
Sonuç olarak, etimolojik olarak rabıtasız da olsa, medya sözcüğü ile ' médiocre' sıfatı arasında yoğun/uzun bir irtibat mevcut. Öyle olmasaydı, bu kadar çapsız adam/kadın neden bu medyanın başına musallat olurdu?
RAGIP DURAN
apoletlimedya.blogspot.com / 23.05.09
Sözcükbilimci değilim ama sözcüklerin kökeni ve ses çağrışımı ile anlamları arasında ilinti kurmaya çalışırım. Mesela Che Guevara'nın tartışmalı arkadaşı, Fransız filozof Regis Debray, 90'lı yıllarda 'Médialogie' (Medya bilimi ya da medya mantığı) kavramını ortaya attığında, bu sözcüğün ' Médiologie' şeklinde yazıldığını sanıp, 'médiocre' (Orta çaplı, çapsız) kavramı ile ilgili olduğunu zannetmiştim. Çünkü nitelikle nicelik arasında ters bir orantı olduğu eskiden beri yaygın bir görüştür. Yani bir şey ne kadar çoksa, ne kadar yaygınsa, hatta ne kadar popüler ise, kalitesi de o kadar düşük olur. Nadir şeylerin kıymetli olması gibi. Bu saptama Tanrı kelamı değil tabi. Çok, yaygın ve popüler olup, kaliteli olabilen 'şeyler' de, nadir de olsa vardır tabi. Kuraldışı ama mevcut.
Fransızların 'Mauvaises Langues' dediği kötü niyetlilerin, bu satırların hemen ardından 'Şimdi bir seçkincilik (Elitizm) övgüsü başlıyor' dediklerini duyar gibiyim. Elit olan bir şeyin genelde kaliteli olduğu doğrudur da, kaliteli bir şeyin ille de elit olması şart değil. Tabi bu arada 'elit' ve 'kalite' sözcük ve kavramlarına ne tür anlamlar yüklediğimiz de önemli. Ayrıca elitizm, baştan mahkum edilecek bir tutum da değil...
Nispeten uzun bu felsefi ve terminolojik girizgahtan sonra, Türk egemen medyasının neden bu kadar yüzeysel, çapsız, uçucu, hafif olduğunu anlamaya/tartışmaya çalışacağım. Yanıt arayacağım bir kaç soru olacak:
- Medya, yapısal olarak mı çapsızdır? Öyle ise neden?
- Medya Alanı (Bourdieu) ya da mekanizması/sistemi mi çapsızdır yoksa bu alanın yönetimi/yöneticileri mi? Her iki durumda da neden ?
- Ve nihayet bu çapsızlığın panzehiri neler olabilir?
Teorik arayışların mümkün olduğunca somut örneklerle açıklanması hem daha kolay hem de daha inandırıcı olabilir. Bu nedenle Türk egemen medyasını ana örneklem olarak ele alıp, pek hoşlanmadığım bir tarz da olsa, bazı şahsiyetlere örtülü gönderme yapmak zorunda kalacağım.
İlk tohumlarını Sedat Simavi'nin attığı daha sonra Çetin Emeç'in popüler gazetecilik sıvası vurduğu, bugün de Genel Yayın Yönetmeninin kamusal olanı özelleştirme çabalarıyla biçimlenen Hürriyet gazetesi, Türk egemen medyasının hem rol modeli hem de en iyi alamet-i farikası olarak kabul edilir. Hürriyet'in yapısı mı çapsızdır? Neden?
Anglo-sakson popular/serious (Halk Gazetesi/Elit Gazetesi) ayrımına kasıtlı olarak karşı çıkan Hürriyet geleneği ve yapısı (Genel Yayın Politikaları, haber yaklaşımı, çalışma tarzı, mizanpajı...vs...), 'Apartmanın bodrum katında oturan kapıcıya da üst katta oturan profesöre de seslenmeyi' amaçlıyor. Popular/Serious ya da kapıcı/profesör ayrımına daha
doğru bir deyişle farklılığına kasıtlı olarak karşı çıkmanın altında yatan mantık/ideoloji, bizim, 1923'den bu yana 'Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış, tasada kaderde birleşmiş tek bir kitle' olduğumuz yanılsamasıdır. Çıplak gözle bile görülebilen sınıf ayrımının üstünü örtmeye yarar bu yaklaşım.
Kapıcı ile profesörü aynı siyasal/toplumsal/ekonomik/ideolojik/kültürel potada göstermeye hatta eritmeye yönelik bir tutumdur. Türklerin karışık salatayı çok sevmesinin altında yatan da, yıllardır solumak zorunda kaldığımız işte bu hayali kimlik atmosferi. Öne çıkarılan, en öne konan Türklük yani milliyetçiliktir. Sonuç olarak kapıcı da (Kürt olsa bile...)
profesör de (Çerkez de olsa) Türktür. Böyle bir okur kitlesine, hedef kitleye seslenmek zorunda iseniz -ki tiraj açısından da bakıldığında zorundasınız- en küçük ortak çarpanı kendinize standart olarak almak durumundasınız. Medya organının, gazete/radyo/televizyonun, tüm yapısı da bu anlayışa göre inşa edilir ve geliştirilir. Amaç kapıcıyla profesörü
buluşturmaktır. Böyle bir amaca sizi götüren yollar/konular ve yaklaşımlar kaçınılmaz olarak sınırlıdır. Kapıcı ve profesör erkek ise, gazetenizin birinci ve sonuncu sayfalarını 'Üçüncü Sayfa Güzelleriyle' doldurursunuz. Geri kalan haberlerde de kadınları, 'konu mankeni' olarak kullanıp, haberin özünü kadın cinselliği temelinde kaleme alırsınız. Böylece, sizi okuyan kapıcı ve profesör, bu mesleki/toplumsal kimliklerinden arınıp, gazetenizi salt erkek gözüyle okur. Yurttaşı/Okuru bu mesleki/toplumsal/ideolojik yani bir anlamda sınıfsal kimliğinden arındırmak/ıssızlaştırmak çok önemlidir. Bu nedenle de, bu sefer hem kadın hem de erkek ve üçüncü cinsiyetten insanların neredeyse tek ortak değeri olan milli kimliklerine yani Türklüklerine hitap eden haberler önplana çıkarılır ya da milli kimlikle hiç ilgisi olmayan haberlerde bile milli kimlik boyutu yapay olarak keşfedilir, kışkırtılır ve öne çıkarılır.
Aslında, Batı'da oldukça derin bir iş bölümü/uzmanlaşma var gazetecilikte. Bizim gazeteciliğimizin belki de en özgün yanlarından biri olan köşe yazarlığı ise bu uzmanlaşmaya açıkça ve kahramanca isyan eden önemli bir kurum. Bizdeki medya yapısı, bir kaç temel ortak değerin sömürüsüne dayalı olduğu için, yüzeysellik olmazsa olmaz bir kuraldır. Köşe yazarlarımız, bir gün Eurovision ertesi gün Nabuco üzerine fikir beyan ederler. Hepsi 'Pazar Siyasetçisi'dir ayrıca futbol uzmanı ve edebiyat eleştirmenidir. Bilmedikleri yazmadıkları hiç bir konu yoktur. Çünkü Türk egemen medyasında köşe yazarı olmak çok kolaydır. Siyasi ve askeri iktidara çok fazla karşı çıkmadan, genel geçer fikirleri kaleme almak, alışılmışı sınırları içinde bir-iki atraksiyonla, çeşitli şahsiyetler hakkında dedikodular yazmak, yukarıda sıraladığım ortak değerlerin yüceliğini övmek yeterlidir. Hele mensubu olduğunuz klik, gazete içinde güçlü ise, ya da tepelerde bir abiniz/ablanız varsa, iktidar içi dengeleri iyi ayarlayabiliyorsanız, 50-60 yıl boyunca köşe yazabilirsiniz.
Benim şöyle bir iddiam var: Bizde başyazar, *şeyhül muharririn, yılların köşe yazarı gibi sıfatları olan şahısların yazılarını İngilizceye ya da Fransızcaya tercüme edip Times, Guardian, Daily Telegraph ya da Le Monde, Le Figaro'ya gönderin, * okur mektubu olarak bile yayınlanamaz! İsteyen denesin.
Aslında Medya Alanı ile bu alanın aktörleri arasında sıkı bir karşılıklılık ilişkisi var. Betimlemeye çalıştığım medya alanı/sistemi/mekanizması, doğal olarak (Survival Reflex- Hayatta Kalma Refleksi) kendine uygun yönetici ve aktörler seçecek, onları barındıracak, bu tipolojiye uymayanları dışlayacaktır. Keza giderek yaygınlaşmaya ve meşrulaşmaya başlayan çapsız gazeteci tipi de bu alan içinde giderek güç kazanacaktır. Tüm haber ve yorumlarında, hatta fotograf ve karikatürlerinde sınıf kıstasını önplana koyan bir gazeteciye Hürriyet köşe açar mı? Hatta böyle bir gazeteciyi yazı işlerine alır mı? Sınıf kıstası dışlanmanın tek nedeni değil maalesef. Keza ciddi bir feminist, gerçek bir İnsan Hakları savunucusu, tutarlı bir Kürt hak arayıcısı da egemen medyanın dışladığı karakterler.
Popüler olma isteği aslında tek başına bir engel, bir olumsuzluk değil. Tabi, popüler derken elmalarla armutları ille de aynı sepete koyma israrından sözetmiyorum. Popülerlik ille de ideolojiler dışı bir yaklaşım değildir. Mesela popüler gazeteciliğin en çok geliştiği ülkelerden biri olan İngiltere'de, muhafazakar kitle Sun gazetesini tercih eder, İşçi Partisi yanlısı kitle ise popüler gazete olarak Daily Mirror'u benimsemiştir. Tıpkı 'Serious' gazete meraklısı olan sağcılar D.Telegraph'ı okurken, sol eğilimli elitler de 'Guardian' ı satın alır. Bizde ise popüler olma iddiasındaki gazeteleri birbirinden ayıran mizanpajı ve köşe yazarlarının adıdır sadece.
Panzehir önerilerine geçmeden önce, mecburen, bazı örnekler vereceğim.
Türkiye'de iki haber kanalında, biri vakti zamanında, haber bültenini garip yaratıklar programına dönüştürmüş bir kişi, diğeri de tiyatrocu-show man karışımı kifayetsiz muhteris bir zıpçıktı, çoğu zaman ciddi siyasi konularda 'Talk Show' programları yapıyor. Keza, yine ciddi siyasi, ekonomik, kültürel, toplumsal konular hakkında kadrolu televizyon simaları arasında eski
sinema artisti bir hanım, sarışın ve genç olmaktan başka bir meziyeti(?) olmayan bir başka hanım, Türkçesi ve telaffuzu pek kıt şairimsi bir üçüncü hanım... ve çok sayıda benzerleri ekranları meşgul ediyor. Oysa ki Türkiye'de bu beylerden hanımlardan çok daha ilginç, farklı, iyi eğitim almış, çok daha yetenekli, başarılı yüzlerce insan var.
Yanlış bulduğum bir başka uygulama da, yine kadrolu bir grup medya 'primatı'nın her konuda ahkam kesmeleri. Kendini halk filozofu sanan kahve muhabbetçisi, spordan edebiyata sinemadan siyasete kadar her konuda fikir beyan ediyor. İçi de dışı bomboş... Bu zat, bu kategorinin galiba piri sayılıyor. Yenilerden sakallı bir iktisat profesörü var, o da nispeten daha
siyasi ve liberal ama temcit pilavcısı. Ben bunlara zapping düşmanı diyorum. Toplamı 10-15 kişi, akşam kanallar arasında zapping yaparken kaçınılmaz olarak en az beşine mutlaka rastlıyorsunuz.
Gazetelere baktığımızda çok fazla isim saymak mümkün. Bunların gazetecilikle, köşe yazarlığı ile ne tür bir ilişkileri olabileceğini, gazetecilikten anlayan biri, doğru dürüst, mantıklı bir şekilde açıklayamaz. Şimdiye kadar üç kez emekli olması gereken Andıççı bir başyazar, penis mizahı yaptığını sanan tadsız bir karışık salata, kendini genç ve aykırı sanan iktidar sevdalısı bir çamur distribütörü... Bunların hiç biri ve diğerleri Batı'da, demokratik bir ülkede, medya okur-yazarlığının geliştiği bir memlekette gazetecilik yapamaz.
Sözkonusu şahsiyetlerin kimliği, kişiliği hakkında herhangi bir itirazım yok. Çoğunu da şahsen tanımam bile. Ama, iş bölümü/uzmanlaşma ilkesini çiğnemeleri bir yana, ehil olmadıkları halde kendilerini fasulye gibi nimetten saymaları tadsız bir ortam yaratıyor. İzleyici, 'Türkiye'de sanki bu konunun/alanın hiç mi doğru dürüst uzmanı yok da hep bu adamlar/kadınlar
ekranda?' sorusunu soruyor. Oysa ki üniversitelerde, yayın evlerinde, çeşitli kültür kurumlarında çok sayıda parlak akademisyen, araştırmacı, uzman var. Bu kişilerin bir kısmı, haklı olarak medya ile samimiyet kurmak istemiyor, bir kısmı görüş ve tutumları nedeniyle zaten ya hiç çağrılmıyor ya da çok az davet alıyor. Dolayısıyla bu kişileri programa çağıranda da, her çağrıya evet diyende de kabahat/kusur var.
Tüm bu örneklerden sonra baştaki sorulardan birine kesin bir yanıt verebileceğimi sanıyorum: Evet, medya, özellikle de televizyon, yapısal olarak orta çaplı bir mecradır. Düşünmeye, sorgulamaya değil benzerleştirmeye (Mimétisme), önyargıları meşrulaştırmaya, kalıp yerleştirmeye (Tekrara), bildik yargıları pekiştirmeye hizmet
ediyor. E böyle bir medya yapısında da, bizde maalesef pek karşılığı bulunmayan Edward Saidlere, Noam Chomskylere hatta S*eymour Hirschlere,* John Pilger ya da Serge Halimilere yer olmadığı gibi, bu medya da yeni şaklabanlar, yeni cahiller, yeni çokbilmişler, yeni hoş ama boş genç kızlar ve oğlanlar üretmekten başka bir işe yaramaz.
Panzehir dediğim kuşkusuz sihirli değnek değil. Çünkü medya dediğimiz olgu/süreç/alan, aralarında tarih/siyaset/ekonomi/toplum/ideoloji/kültür gibi binbir boyuttan oluşan/etkilenen canlı bir varlık. Bu nedenle çapsız
medyanın panzehiri esas olarak bu medyanın içinde değil. Türk egemen medyasının iflah olabilmesi oldukça uzun bir yüzleşme/özeleştiri sürecine bağlı. Üstelik bu süreç, medyanın tek başına gerçekleştirebileceği bir eylem değil.Çok köklü bir zihniyet değişimi hatta devrimi sadece medya alanına değil tüm toplum için bir zaruret. İç ve dış dinamikler, medya sözkonusu olduğunda akademiler, medya-okur yazarlık bilgi ve bilinci yüksek yurttaşlar, profesyoneller, meslek kuruluşları, tüm Sivil Toplum Kuruluşları kolektif bir inceleme-araştırma-tartışma sürecine girebilirse, sorunları saptayıp, çözümleri gündeme getirebilir. Tabi bunun için de iktidarıyla, muhalefetiyle en önemlisi devletiyle, tüm siyasi mekanizmanın uygun
koşulları yaratması gerekiyor. Teknik ve mesleki boyutta Barış Gazeteciliği, Yurttaş Gazeteciliği, Topluluk Yayıncılığı gibi alternatif yöntemleri güçlendirip yaygınlaştırmak da gerekli. Kadrolar konusunda kısa ve orta vadede çok ümitvar olamayız. Yine de ilkokullardan itibaren medya okur-yazarlığı dersleri iyi bir başlangıç olabilir. Gazetecilik eğitimini bir an önce lisans düzeyinden çıkarıp, meslek yüksek okullarına kaydırmak ve uzman gazetecilik için de master programları hazırlamak gerekir.
Medya ile memleket hemşehridirler. 'Her ülke layık olduğu medyaya sahiptir', demiş Le Monde'un kurucusu Hubert Beuve-Méry. Her medya da yayın yaptığı topluma müstehaktır, diyebiliriz.
Yapısal olarak medyanın doğal sığlığının, yapısal ve dönemsel olarak medyacıların kronik kalite eksikliğinin önemli neden ve sonuçlarından biri de kuşkusuz okur kitlesinin konumu ve durumu. Gazetelerin İnternet sayfalarında haberlere verilen tepki ve yorumları gözden geçirirseniz, okur cemaatinin de bu genel düzeysizlik kervanına hiç çekinmeden katıldığını
görebilirsiniz.
Sonuç olarak, etimolojik olarak rabıtasız da olsa, medya sözcüğü ile ' médiocre' sıfatı arasında yoğun/uzun bir irtibat mevcut. Öyle olmasaydı, bu kadar çapsız adam/kadın neden bu medyanın başına musallat olurdu?
RAGIP DURAN
apoletlimedya.blogspot.com / 23.05.09
KESK Gözaltı Terörüne Protesto Etti...
Sabah erken saatlerden itibaren gözaltı ve baskınlarla karşı karşıya kalan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Merkezi ile bağlı sendikalar gün boyunca gerçekleştirdikleri eylemlerle gözaltına alınan sendika üye ve yöneticilerinin serbest bırakılmasını talep ettiler.
İstanbul, Ankara, Mersin, Hatay, İzmir ve Adana’da basın açıklamaları gerçekleştiren KESK’e bağlı sendikaların üyeleri 5 ilde eş zamanlı olarak gerçekleştirilen gözaltı ve baskınların KESK’in mücadelesini engelleyemeyeceğini haykırdılar.
Taksim’de kitlesel eylem...
İzmir, Adana, Hatay, Mersin ve Ankara’daki eylemler öğlen saatlerinde gerçekleştirilirken devlet terönüne en kitlesel yanıt İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’nda yapılan eylemle verildi.
Saat 18.00’de Taksim Gezi Parkı’nda yapılan yarım saatlik oturma eylemi ve basın açıklamasına 700'e yakın kişi katıldı. Aralarında bir çok kurmun katılarak destek verdiği aeylemde “Gözaltılar serbest bırakılsın” ve “KESK İstanbul Şubeler Platformu” pankartlarını açarak Taksim Gezi Parkı’nın merdivenlerinde toplanan KESK’liler, KESK flamaları ve dövizlerle gözaltı terörünü protesto ettiler.
Gözaltı terörüne öfke vardı...
“Devlet güdümlü sendikaya hayır!”, “Gözaltılar serbest bırakılsın!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Yılgınlık yok direniş var!”, “Biji bıratiya gelan!”, “Susma haykır halklar kardeştir!”, “Faşizme karşı omuz omuza!”, “Yaşasın devrimci dayanışma!”, “Devlet elini sendikamdan çek!” sloganlarının haykırıldığı kitlesel eylemde gözaltı terörüne öfke vardı.
Bazı KESK’lilerin taşıdığı “Siz gözaltına aldıkça biz güçleneceğiz” dövizleri de baskı ve gözaltılara karşı verilmiş anlamlı bir yanıttı.
Yarım saat boyunca bekleyişini sürdüren ve sayısı gittikçe artan kitle basın açıklaması gerçekleştirdi.
KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Yürütmesi adına yapılan basın açıklamasında ise KESK’in kamu emekçilerinin yasal ve meşru örgütü olduğu söylendi, baskı ve yıldırma operasyonlarının KESK’e geri adım attıramayacağının altı çizildi.
Eylem atılan sloganlarla potesto eylemlerinin devam edeceği açıklmasıyla son bulduı
İstanbul, Ankara, Mersin, Hatay, İzmir ve Adana’da basın açıklamaları gerçekleştiren KESK’e bağlı sendikaların üyeleri 5 ilde eş zamanlı olarak gerçekleştirilen gözaltı ve baskınların KESK’in mücadelesini engelleyemeyeceğini haykırdılar.
Taksim’de kitlesel eylem...
İzmir, Adana, Hatay, Mersin ve Ankara’daki eylemler öğlen saatlerinde gerçekleştirilirken devlet terönüne en kitlesel yanıt İstanbul’da Taksim Gezi Parkı’nda yapılan eylemle verildi.
Saat 18.00’de Taksim Gezi Parkı’nda yapılan yarım saatlik oturma eylemi ve basın açıklamasına 700'e yakın kişi katıldı. Aralarında bir çok kurmun katılarak destek verdiği aeylemde “Gözaltılar serbest bırakılsın” ve “KESK İstanbul Şubeler Platformu” pankartlarını açarak Taksim Gezi Parkı’nın merdivenlerinde toplanan KESK’liler, KESK flamaları ve dövizlerle gözaltı terörünü protesto ettiler.
Gözaltı terörüne öfke vardı...
“Devlet güdümlü sendikaya hayır!”, “Gözaltılar serbest bırakılsın!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Yılgınlık yok direniş var!”, “Biji bıratiya gelan!”, “Susma haykır halklar kardeştir!”, “Faşizme karşı omuz omuza!”, “Yaşasın devrimci dayanışma!”, “Devlet elini sendikamdan çek!” sloganlarının haykırıldığı kitlesel eylemde gözaltı terörüne öfke vardı.
Bazı KESK’lilerin taşıdığı “Siz gözaltına aldıkça biz güçleneceğiz” dövizleri de baskı ve gözaltılara karşı verilmiş anlamlı bir yanıttı.
Yarım saat boyunca bekleyişini sürdüren ve sayısı gittikçe artan kitle basın açıklaması gerçekleştirdi.
KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Yürütmesi adına yapılan basın açıklamasında ise KESK’in kamu emekçilerinin yasal ve meşru örgütü olduğu söylendi, baskı ve yıldırma operasyonlarının KESK’e geri adım attıramayacağının altı çizildi.
Eylem atılan sloganlarla potesto eylemlerinin devam edeceği açıklmasıyla son bulduı
ABD 10 YIL DAHA IRAKTA KALABALİR
WASHINGTON - ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral George Casey, merkezi ABD'nin başkenti Washington'da bulunan stratejik araştırma kuruluşlarının üyesi siyaset analizcilerinin ve gazetecilerin özel davetli olarak katıldığı bir brifingde yaptığı konuşmada, kendisi tarafından yapılan planlamalarda, ABD'nin, Orta Doğu'daki şiddet yanlısı aşırı gruplar ve terörizmle yürüttüğü mücadele çerçevesinde, Irak ve Afganistan'daki Amerikan muharip kuvvetlerinin bu ülkelerde 10 yıl daha kalmasının tasarlandığını belirtti.
Afganistan'da ve Irak'ta görev yapacak asker seviyesi konusunda yaptığı hesaplamaların, askerlerin konuşlandırılmasının bağlandığı katı takvimi yumuşatmak amacını taşıdığını anlatan Casey, bu katı takvimin yumuşatılmamasının ''ABD Kara Kuvvetlerine diz çöktüreceği'' uyarısında bulundu.
Muharip birimlerin Irak ve Afganistan arasında nasıl bölüştürüleceği konusuna kesin bir açıklama getirmeyen Casey, ABD Kara Birlikleri Komutanı Orgeneral Ray Odierno'nun Irak'taki asker sayısında yapılacak kesintinin boyutunu belirlemek amacıyla yürüttüğü çalışmanın halen geçerli olduğunu kaydetti.
Casey konuşmasında, Irak'taki uzun süreli savaş hakkındaki yorumlarının, Irak'taki ABD kuvvetlerinin tamamının 2010'dan başlayarak ülkelerine geri dönmelerinin planlandığını açıklayan ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin politikalarıyla çatışmayı amaçlamadığının altını çizdi.
'ABD ORDUSU YILLARCA SÜRECEK BİR SAVAŞA HAZIRLANIYOR'Konuşmasında, kendisinin siyaset yapan bir kişi olmadığını birkaç kez tekrarlayan Casey, ancak Amerikan ordusunun yıllarca sürecek bir savaş için Irak ve Afganistan'da muharip güçler konuşlandırmaya hazırlandığını vurguladı. Casey, kendi planlamalarında 10 muharip tugay, komuta ve destek güçlerinden oluşan ABD askerlerinin her iki ülkedeki savaşta hazır bulunmalarının öngörüldüğünü anlattı.
Kendisine yöneltilen, "Irak ve Afganistan'daki askerlerin sayısının ne olması gerektiği konusunda ABD Kara Kuvvetlerinin bir ölçüsü bulunup bulunmadığı" şeklindeki bir soruya, "Gerçekçi bir senaryoya ne dersiniz? diye karşılık veren Casey, söz konusu gerçekçi senaryoyu tanımlarken "Kara Kuvvetleri ve Deniz Piyadelerine bağlı 10 birimi, Irak ve Afganistan'da 10 yıl boyunca konuşlandıracağımızı göz önünde bulundurmalıyız" ifadesini kullandı. Casey, ABD'nin, diğer yükümlülüklerinin yanı sıra Orta Doğu'daki çatışmalarla mücadele etmeye hazır olmasının da zorunlu olduğunu hatırlattı.
Konuşmasında, sivil ve askeri liderlerin, "Afganistan'daki durumun ancak kötüleştikten sonra daha iyi hale gelebileceğine" ilişkin yaptıkları açıklamaları tekrarlayan Casey, "Güneyde büyük bir savaş olacak" diye konuştu.
Afganistan'daki yerel polis ve ordunun eğitiminin, Irak'taki polis ve ordunun eğitiminden en az birkaç yıl geride olduğuna işaret eden Casey, ABD'nin yeterli sayıda eğitmeni Afganistan'da konuşlandırmasının aylar alacağına dikkati çekti. Casey, verilen eğitimden ancak 3-5 yıl sonra Afganlıların istenilen noktaya ulaşabileceklerinin de hesap edilmesi gerektiğini kaydetti.
ABD Kara Kuvvetleri komutanı olarak, ABD Kara Kuvvetleri'ndeki insan gücünün bir araya getirilmesi ve görevlendirilmesinin baş sorumlusu konumundaki Casey, 1 milyon 100 bin kişiden oluşan ABD Kara Kuvvetleri'nin, uzayan Orta Doğu çatışmalarına müdahale için yeterli olduğu görüşünü savunarak, "1 milyon 100 bin kişiyle oldukça etkili bir ordu oluşturmalıyız" dedi.
ABD'nin halen Irak'ta 139 bin, Afganistan'da da 52 bin askeri bulunuyor. (AA)
Afganistan'da ve Irak'ta görev yapacak asker seviyesi konusunda yaptığı hesaplamaların, askerlerin konuşlandırılmasının bağlandığı katı takvimi yumuşatmak amacını taşıdığını anlatan Casey, bu katı takvimin yumuşatılmamasının ''ABD Kara Kuvvetlerine diz çöktüreceği'' uyarısında bulundu.
Muharip birimlerin Irak ve Afganistan arasında nasıl bölüştürüleceği konusuna kesin bir açıklama getirmeyen Casey, ABD Kara Birlikleri Komutanı Orgeneral Ray Odierno'nun Irak'taki asker sayısında yapılacak kesintinin boyutunu belirlemek amacıyla yürüttüğü çalışmanın halen geçerli olduğunu kaydetti.
Casey konuşmasında, Irak'taki uzun süreli savaş hakkındaki yorumlarının, Irak'taki ABD kuvvetlerinin tamamının 2010'dan başlayarak ülkelerine geri dönmelerinin planlandığını açıklayan ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin politikalarıyla çatışmayı amaçlamadığının altını çizdi.
'ABD ORDUSU YILLARCA SÜRECEK BİR SAVAŞA HAZIRLANIYOR'Konuşmasında, kendisinin siyaset yapan bir kişi olmadığını birkaç kez tekrarlayan Casey, ancak Amerikan ordusunun yıllarca sürecek bir savaş için Irak ve Afganistan'da muharip güçler konuşlandırmaya hazırlandığını vurguladı. Casey, kendi planlamalarında 10 muharip tugay, komuta ve destek güçlerinden oluşan ABD askerlerinin her iki ülkedeki savaşta hazır bulunmalarının öngörüldüğünü anlattı.
Kendisine yöneltilen, "Irak ve Afganistan'daki askerlerin sayısının ne olması gerektiği konusunda ABD Kara Kuvvetlerinin bir ölçüsü bulunup bulunmadığı" şeklindeki bir soruya, "Gerçekçi bir senaryoya ne dersiniz? diye karşılık veren Casey, söz konusu gerçekçi senaryoyu tanımlarken "Kara Kuvvetleri ve Deniz Piyadelerine bağlı 10 birimi, Irak ve Afganistan'da 10 yıl boyunca konuşlandıracağımızı göz önünde bulundurmalıyız" ifadesini kullandı. Casey, ABD'nin, diğer yükümlülüklerinin yanı sıra Orta Doğu'daki çatışmalarla mücadele etmeye hazır olmasının da zorunlu olduğunu hatırlattı.
Konuşmasında, sivil ve askeri liderlerin, "Afganistan'daki durumun ancak kötüleştikten sonra daha iyi hale gelebileceğine" ilişkin yaptıkları açıklamaları tekrarlayan Casey, "Güneyde büyük bir savaş olacak" diye konuştu.
Afganistan'daki yerel polis ve ordunun eğitiminin, Irak'taki polis ve ordunun eğitiminden en az birkaç yıl geride olduğuna işaret eden Casey, ABD'nin yeterli sayıda eğitmeni Afganistan'da konuşlandırmasının aylar alacağına dikkati çekti. Casey, verilen eğitimden ancak 3-5 yıl sonra Afganlıların istenilen noktaya ulaşabileceklerinin de hesap edilmesi gerektiğini kaydetti.
ABD Kara Kuvvetleri komutanı olarak, ABD Kara Kuvvetleri'ndeki insan gücünün bir araya getirilmesi ve görevlendirilmesinin baş sorumlusu konumundaki Casey, 1 milyon 100 bin kişiden oluşan ABD Kara Kuvvetleri'nin, uzayan Orta Doğu çatışmalarına müdahale için yeterli olduğu görüşünü savunarak, "1 milyon 100 bin kişiyle oldukça etkili bir ordu oluşturmalıyız" dedi.
ABD'nin halen Irak'ta 139 bin, Afganistan'da da 52 bin askeri bulunuyor. (AA)
YIL SONUNDA 50 MİLYON İŞŞİZ
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), güncellediği yıllık Küresel İstihdam Eğilimleri raporunda, dünyada işsiz sayısının bu yıl 50 milyon daha artabileceği belirtildi. ILO, Ocak ayında bu sayıyı 40 milyon olarak tahmin etmişti.
Yıl sonuna kadar dünyada işsiz sayısının 209,6 milyon ve 239 milyon arasında seyredebileceği belirtilen raporda, dünyada işsiz sayısının 2007 yıl sonunda 180,2 milyon ve geçen yıl sonunda 188,6 milyon olduğu kaydedildi.
Hükümetlere, en kötü durum senaryosundan kaçınmak için ekonomilerini teşvik planları kapsamında istihdam yaratmaları çağrısında bulunan ILO, şirketlerin, işçilerini ellerinde tutması için teşvik edilmesi halinde 29 milyon kişinin işini koruyabileceğini bildirdi.
Küresel işsizliğin artmasının, kısmen küresel nüfusun artması ve daha fazla kişinin çalışma gücüne katılmasından kaynakladığı da belirtildi.
ILO, tahminlerin, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve hükümetlerin ekonomik büyüme verilerine dayandığını kaydetti.
Yıl sonuna kadar dünyada işsiz sayısının 209,6 milyon ve 239 milyon arasında seyredebileceği belirtilen raporda, dünyada işsiz sayısının 2007 yıl sonunda 180,2 milyon ve geçen yıl sonunda 188,6 milyon olduğu kaydedildi.
Hükümetlere, en kötü durum senaryosundan kaçınmak için ekonomilerini teşvik planları kapsamında istihdam yaratmaları çağrısında bulunan ILO, şirketlerin, işçilerini ellerinde tutması için teşvik edilmesi halinde 29 milyon kişinin işini koruyabileceğini bildirdi.
Küresel işsizliğin artmasının, kısmen küresel nüfusun artması ve daha fazla kişinin çalışma gücüne katılmasından kaynakladığı da belirtildi.
ILO, tahminlerin, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve hükümetlerin ekonomik büyüme verilerine dayandığını kaydetti.
İşte kene riski taşıyan iller
-Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Ali Torunoğlu, Sağlık Bakanlığı’nın kene ile etkim bir şekilde mücadele ettiğini bildirdi. 2009 yılı Şubat ayından başlamak üzere hastalığın en çok görüldüğü 15 ilde yüksek bin 200 riskli yerleşim biriminde 150 bin haneye ulaşıldığını kaydeden Torunoğlu, “Yaklaşık 600 bin kişi yüz yüze eğitilmiş, el broşürleri bırakılmış ve her eve bir adet yüzde 05’lik permetrin içeren solüsyon ücretsiz olarak dağıtılmıştır. Riskli bölgelerde dağıtılmak üzere yüzde 05’lik permetrin emdirilmiş giysi dağıtılmasına yönelik hazırlıklar devam etmektedir.
ŞEHİRLERDE RİSK YOKSaha ziyaretlerinde kullanılmak üzere 20 dakikalık eğitim filmi hazırlanmıştır” dedi. Riskin aralarında Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas, Samsun, Kastamonu ve Karabük başta olmak üzere Orta Karadeniz ve Orta Anadolu’nun kuzeyinde yoğunlaştığını bildiren Torunoğlu, “Vakaların yüzde 95’i bu bin 200 köyde. Şehirlerde risk yok. Şehirlerdeki keneler KKKA hastalığına neden olmuyor. Şehir merkezlerindekiler rahat olsun” dedi.
GEÇEN YIL 283 BİN KİŞİ HASTANELERE KOŞTU Torunoğlu, KKKA’nın neden olduğu panik nedeniyle geçtiğimiz yıl 283 bin kişinin sağlık kurumlarına başvurduğunu belirterek, “283 bin kişiden bin 315’inde Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’ne rastlandı. Bunlardan 63’ü hayatını kaybetti” dedi. Virüsü taşıyan kenelerin nemli iklimlerde de yerleşemediğinden denize yakın bölgelerde hastalığın görülmediğini belirten Torunoğlu, “Bodur orman ve tarlaların iç içe olduğu ve hayvanların orman içerisinde otlatıldığı kırsal bölgelerde bu keneler yoğun olarak bulunmaktadır. Vakaların tamamına yakını kırsal bölgede yaşayan veya geçici bir süre bu bölgede bulunanlardan oluşmaktadır. Kırsal alana gitmemiş ve sadece şehirde bulunmuş hiçbir vaka yoktur” dedi.
“ÇOĞU KENEYİ FARK ETMİYOR” Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Torunoğlu, şehirlerdeki panik havasının aksine köylerde ise keneye ilişkin daha fazla farkındalık oluşması gerektiğini belirterek, “KKKA vakalarının ve ölümlerin genelinde kenenin tutunmasının geç fark ediliyor. Kenenin kaldığı süre ne kadar artarsa o kadar kötü. Çoğu zaman sağlık kurumunda anlatılan hikayeden kene olabileceği düşünülüyor” dedi. Kırsal alanda kene öldürücü sprey dağıtıldığını kaydeden Torunoğlu, “Bu spreyi elbisenizin üzerine sıkıyor, 2 saat kurumasını bekliyorsunuz. Daha sonra 3-4 hafta boyunca bu elbisenin üzerine gelen kene size ulaşamadan ölüyor” dedi.
“GÜNLÜK KENE KONTROLÜNÜ İHMAL ETMEYİN” ‘İnsanların bir iş elbisesi olmalı’ mantığının yerleşmesi gerektiğini ifade eden Torunoğlu, “İlaçlanmış elbiseyi giyerek tarlanıza gidin ve günlük kene kontrolünü ihmal etmeyin” dedi.KKKA’dan korunma için henüz etkin bir aşı bulunmadığını ifade eden Torunoğlu, “Hastalığın tedavisinin esasını da destek tedavisi oluşturmaktadır. Ülkemizde öncelikle hiperimmün serum ve sonrasında da aşı üretilmesine yönelik çalışmalar devam etmektedir. Bu durumda kişisel korunma tedbirleri büyük önem taşımaktadır” dedi. Kene temasını önlemek üzere alınması gereken tedbirleri de sıralayan Torunoğlu şunları söyledi:-Kırsal alan ziyaretlerinde mümkün olduğunca kapalı ve açık renkli giysi giyinilmeli ve pantolon paçaları çorap içine alınmalı,-Vücudun açıkta kalan kısımlarına böcek kovucu (Dietiltoluamid etken maddeli repellent) ilaçlar sürülmeli,-Giysilere ise uzun süre keneleri öldürücü etkisi devam eden yüzde 0,5’lik permetrin içeren ilaçlar kullanılmalı,-Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar başta olmak üzere kırsal alan ziyareti yapan kişiler kendileri ve çocukları için günlük kene kontrolü yapmalı,-Vücuda yapışmış kene tespit edilmesi halinde en kısa sürede uygun yöntemle keneler çıkarılmalı, bu işlem yapılırken keneler ezilmemeli ve patlatılmamalı,-Çıplak elle kene toplama ve kırma işlemi yapılmamalı,-Kenelerin vücuttan uzaklaştırması amacıyla eter, kolonya, gaz yağı dökmek ve sigara basmak gibi yöntemlere başvurulmamalı,-Kene ile temastan sonra kişiler hastalık belirtileri açısından 10 gün süreyle takip edilmeli, belirtiler ortaya çıktığında en yakın sağlık kuruşuna başvurulmalı,-Çiftlik hayvanlarının kenelere karşı ilaçlanmalıdır.”Torunoğlu ayrıca, 2009’un ilk beş ayında görülen vaka ve ölüm sayısında da düşüş yaşandığını kaydederek, 2008 Ocak-Mayıs döneminde toplam bin 315 vaka ve 63 ölüm gerçekleşirken, 2009’un aynı döneminde 87 vaka ve 7 ölüm meydana geldi” dedi. (ANKA)
ŞEHİRLERDE RİSK YOKSaha ziyaretlerinde kullanılmak üzere 20 dakikalık eğitim filmi hazırlanmıştır” dedi. Riskin aralarında Tokat, Çorum, Yozgat, Sivas, Samsun, Kastamonu ve Karabük başta olmak üzere Orta Karadeniz ve Orta Anadolu’nun kuzeyinde yoğunlaştığını bildiren Torunoğlu, “Vakaların yüzde 95’i bu bin 200 köyde. Şehirlerde risk yok. Şehirlerdeki keneler KKKA hastalığına neden olmuyor. Şehir merkezlerindekiler rahat olsun” dedi.
GEÇEN YIL 283 BİN KİŞİ HASTANELERE KOŞTU Torunoğlu, KKKA’nın neden olduğu panik nedeniyle geçtiğimiz yıl 283 bin kişinin sağlık kurumlarına başvurduğunu belirterek, “283 bin kişiden bin 315’inde Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’ne rastlandı. Bunlardan 63’ü hayatını kaybetti” dedi. Virüsü taşıyan kenelerin nemli iklimlerde de yerleşemediğinden denize yakın bölgelerde hastalığın görülmediğini belirten Torunoğlu, “Bodur orman ve tarlaların iç içe olduğu ve hayvanların orman içerisinde otlatıldığı kırsal bölgelerde bu keneler yoğun olarak bulunmaktadır. Vakaların tamamına yakını kırsal bölgede yaşayan veya geçici bir süre bu bölgede bulunanlardan oluşmaktadır. Kırsal alana gitmemiş ve sadece şehirde bulunmuş hiçbir vaka yoktur” dedi.
“ÇOĞU KENEYİ FARK ETMİYOR” Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Torunoğlu, şehirlerdeki panik havasının aksine köylerde ise keneye ilişkin daha fazla farkındalık oluşması gerektiğini belirterek, “KKKA vakalarının ve ölümlerin genelinde kenenin tutunmasının geç fark ediliyor. Kenenin kaldığı süre ne kadar artarsa o kadar kötü. Çoğu zaman sağlık kurumunda anlatılan hikayeden kene olabileceği düşünülüyor” dedi. Kırsal alanda kene öldürücü sprey dağıtıldığını kaydeden Torunoğlu, “Bu spreyi elbisenizin üzerine sıkıyor, 2 saat kurumasını bekliyorsunuz. Daha sonra 3-4 hafta boyunca bu elbisenin üzerine gelen kene size ulaşamadan ölüyor” dedi.
“GÜNLÜK KENE KONTROLÜNÜ İHMAL ETMEYİN” ‘İnsanların bir iş elbisesi olmalı’ mantığının yerleşmesi gerektiğini ifade eden Torunoğlu, “İlaçlanmış elbiseyi giyerek tarlanıza gidin ve günlük kene kontrolünü ihmal etmeyin” dedi.KKKA’dan korunma için henüz etkin bir aşı bulunmadığını ifade eden Torunoğlu, “Hastalığın tedavisinin esasını da destek tedavisi oluşturmaktadır. Ülkemizde öncelikle hiperimmün serum ve sonrasında da aşı üretilmesine yönelik çalışmalar devam etmektedir. Bu durumda kişisel korunma tedbirleri büyük önem taşımaktadır” dedi. Kene temasını önlemek üzere alınması gereken tedbirleri de sıralayan Torunoğlu şunları söyledi:-Kırsal alan ziyaretlerinde mümkün olduğunca kapalı ve açık renkli giysi giyinilmeli ve pantolon paçaları çorap içine alınmalı,-Vücudun açıkta kalan kısımlarına böcek kovucu (Dietiltoluamid etken maddeli repellent) ilaçlar sürülmeli,-Giysilere ise uzun süre keneleri öldürücü etkisi devam eden yüzde 0,5’lik permetrin içeren ilaçlar kullanılmalı,-Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar başta olmak üzere kırsal alan ziyareti yapan kişiler kendileri ve çocukları için günlük kene kontrolü yapmalı,-Vücuda yapışmış kene tespit edilmesi halinde en kısa sürede uygun yöntemle keneler çıkarılmalı, bu işlem yapılırken keneler ezilmemeli ve patlatılmamalı,-Çıplak elle kene toplama ve kırma işlemi yapılmamalı,-Kenelerin vücuttan uzaklaştırması amacıyla eter, kolonya, gaz yağı dökmek ve sigara basmak gibi yöntemlere başvurulmamalı,-Kene ile temastan sonra kişiler hastalık belirtileri açısından 10 gün süreyle takip edilmeli, belirtiler ortaya çıktığında en yakın sağlık kuruşuna başvurulmalı,-Çiftlik hayvanlarının kenelere karşı ilaçlanmalıdır.”Torunoğlu ayrıca, 2009’un ilk beş ayında görülen vaka ve ölüm sayısında da düşüş yaşandığını kaydederek, 2008 Ocak-Mayıs döneminde toplam bin 315 vaka ve 63 ölüm gerçekleşirken, 2009’un aynı döneminde 87 vaka ve 7 ölüm meydana geldi” dedi. (ANKA)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)