Üreten Türkiye Platformu’nun “Kriz varsa, çare de var” tragedyasının 4.perdesi “ Gücüne İnan” sloganıyla başladı. Kampanyanın teması, “Haydi Türkiye önce üretmeye, sonra kendi ürettiğini tüketmeye, Türkiye’nin yüzü gülsün” olarak açıklandı. Yani bir tür bayatlamış ‘Forza Türkiye!’
İstanbul’da kampanyanın dördüncü evresini açıklayan TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, “Önyargılarımızı bir tarafa bırakmalıyız. Alışılmadık dönemlerde, alışıldık yöntemlerle yola devam etmemeliyiz. Zaman krizi değil, çareyi tartışma zamanıdır” diyerek krizin çıkmasında sorumlu olanların önemsiz olduğu vurgusu yapmaya çalıştı. Krizin çıkışında işverenler olarak kendi hatalarının özeleştirisini yapmaktan kaçınmayı tercih eden Hisarcıklıoğlu, çıkan bu krizin külfetini toplumla paylaşmak istediklerinin mesajını verdi.
“Patronları kriz fırsatçılığı yapmakla suçlamak, krizi bahane ederek işçiyi işten çıkardı suçlaması yapmak doğru değildir.” diyen Hisarcıklıoğlu, bu sürecin müteşebbis ruhun ve işçinin alın terinin oluşturacağı sinerji ile aşabileceklerini söyledi. Hisarcıklıoğlu bir yandan Erdoğan’a yanıt verir gibi görünürken diğer yandan da hükümet politikalarına destek verdi.
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ise, “Bu süreçte psikolojinin ve moralin çok önemli olduğunu biliyoruz. Bu sürecin yönetiminde önemli olan üç saç ayağı var, birinci görev hükümete düşüyor. Hükümet bu süreçte, mevzuat değişikliklerini de içeren ekonomi yönetimini sağlıklı bir şekilde sürdürmeli. İkinci ayak, tüketici yani hane halkı. Bu kesim, evine çekilip moralini bozmamalı ve tüketimini ertelememeli. Üçüncü ayak olarak bizler, yatırımcılar üzerine düşenleri yapmalıyız. Sisteme inanalım ve cesaretimizi kaybetmeyelim” diye konuştu.
4. haftasına girilen kampanyada hala işçi ücretlerinin yükseltilmesi veya sosyal harcamaların artırılmasını içeren bir yaklaşım sergilenmedi. Üreten Türkiye Platformu’nun alım gücünün bu kadar düşük olduğu bir dönemde, “moralinizi bozmayın, alışveriş yapın, iyiye gidiyoruz” diyerek insanlara mavi boncuk dağıtması gerçeklikle pekte uyuşmuyordu.
Ürettiğini tüketen bir Türkiye için, “hak ettiğini kazanan bir çalışan kesimin olması gerekliliğini” Üreten Türkiye Platformu’nun hangi kampanyada vurgulayacağı ise merak konusu. “Bu krizin kaynağını sorgulamayalım, bu krizin baş sorumlusu olan sisteme güvenmeye devam edelim” gibi krize çare aradığını iddia eden söylemler, durumun ne kadar çarpıtıldığını ya da örtbas edilmeye çalışıldığını gösteriyor. Sistemin ve sorumluların sorgulanmasına niyeti olmayanlardan da zaten bundan ötesi beklenemez.
24 Haziran 2009 Çarşamba
BELEDİYE İŞÇİLERİ HUKUK MÜCADELESİNİ KAZANDI
Bursa’da AKP’li Büyükşehir Belediyesi tarafından haksız yere işten çıkarılan işçiler başlattıkları hukuk mücadelesini kazandı.
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde daha önce sendikalı oldukları için işten çıkarılan işçiler hukuk mücadelesini kazandı. Bursa’da AKP’li Büyükşehir Belediyesine bağlı Bursa Ulaşım AŞ’nin (BURULAŞ) taşeron şirketi Evin Taşımacılık AŞ tarafından 2008 yılında sarı belediye otobüslerinde çalışan 133 işçi, sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten çıkarılmıştı. Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesi işçiler yaşadıkları süreç sonrası yılmayarak haklarını almak için uzun süre mücadele etti. 2008 yılının haziran ayından beri her pazar günü Heykel’deki Tarihi Büyükşehir Belediye binasının önünde eşleri ve çocukları ile birlikte eylem yapan işçiler, direnişlerinin 370’nci gününde kazandı. 40 işçi haklarını kazanırken diğer işçiler de yasal sürecin sona ermesini bekliyor.
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde daha önce sendikalı oldukları için işten çıkarılan işçiler hukuk mücadelesini kazandı. Bursa’da AKP’li Büyükşehir Belediyesine bağlı Bursa Ulaşım AŞ’nin (BURULAŞ) taşeron şirketi Evin Taşımacılık AŞ tarafından 2008 yılında sarı belediye otobüslerinde çalışan 133 işçi, sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten çıkarılmıştı. Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesi işçiler yaşadıkları süreç sonrası yılmayarak haklarını almak için uzun süre mücadele etti. 2008 yılının haziran ayından beri her pazar günü Heykel’deki Tarihi Büyükşehir Belediye binasının önünde eşleri ve çocukları ile birlikte eylem yapan işçiler, direnişlerinin 370’nci gününde kazandı. 40 işçi haklarını kazanırken diğer işçiler de yasal sürecin sona ermesini bekliyor.
KADINLAR ‘UZUN’ ÇALIŞIYOR
OECD'ye üye bir çok ülkede son yıllarda kadınların çalışma hayatında kalma süresinde artış yaşandı. Türkiye, 2002-2007 dönemindeki 2,5 yıllık artışla bu alanda üçüncü sırada yer aldı
TİSK İşveren Dergisi’nde yayımlanan OECD verilerine göre, Japonya ve Kore dışındaki OECD ülkelerinin genelinde, iş gücünden çekilme (emeklilik) yaşı son 30 yılda ciddi düzeyde düşüş gösterdi.
Bu eğilim, artan yaşam süresi, güçlü iş gücü piyasası koşulları ve yaşlıların çalışması için sunulan etkili finansman teşvikleri sayesinde son yıllarda durakladı ve tersine döndü. Bu gelişmede, bazı ülkelerde resmi emeklilik yaşını artıran politika değişiklikleri de etkili oldu.
1999-2002 ve 2002-2007 dönemleri arasında emeklilik yaşı kadınlar için 13 OECD ülkesinde, erkekler için de 7 OECD ülkesinde 1 yıl arttı.
Kadınların iş gücü piyasasında kalma süresi artış gösteren ülkelerin başını Meksika, Yeni Zelanda ve Türkiye çekti. 2002-2007 döneminde kadınların iş gücü piyasasında kalma süresi Meksika’da 7,8 yıl, Yeni Zelanda’da 2,6 yıl, Türkiye’de 2,5 yıl yükseldi. Erkekler açısından iş gücü piyasasında kalma süresi en fazla Kore, Yeni Zelanda ve İsveç’te arttı. Öte yandan, ülkelerdeki fiili emeklilik yaşı, yasal olarak emekliliğe hak kazanma yaşından farklılık gösteriyor.
OECD ülkeleri arasında gerek kadınlar, gerekse erkekler genel olarak 65 yaşında resmen emeklilik gelirine hak kazanıyor. Fiili emeklilik yaşları ise kadınlarda 62,7, erkeklerde 63,6 seviyesinde bulunuyor.
Ancak Japonya, Kore, Meksika gibi ülkelerde fiili emeklilik yaşı resmi emeklilik yaşını 5 yıl civarında geçiyor. Örneğin, Meksikalı kadınlar emekli olduktan sonra 10 yıl, erkekler ise 8 yıl çalışabiliyor.
Türkiye 2,5 ile üçüncü
Verilere göre, 2002-2007 döneminde kadınların iş gücünden çekilme yaşındaki değişimler şöyle: Meksika 7,8, Yeni Zelanda 2,6, Türkiye 2,5, Hollanda 2,2, Macaristan 2,2, Portekiz 2, İspanya 1,8, Avusturalya 1,5, Belçika 1,5, Finlandiya 1,3, Kore 1,2, ABD 1, Norveç 1, İsveç 0,9, İsviçre 0,8, Almanya 0,8, Japonya 0,8, İngiltere 0,7, Kanada 0,5, Lüksemburg 0,5, İtalya 0,3, Çek Cumhuriyeti 0,2, Fransa 0,1, Yunanistan 0, Danimarka -0,8, Avusturya -1, Polonya -1,1, İrlanda -1,3, Slovakya -1,5, İzlanda -2,5
TİSK İşveren Dergisi’nde yayımlanan OECD verilerine göre, Japonya ve Kore dışındaki OECD ülkelerinin genelinde, iş gücünden çekilme (emeklilik) yaşı son 30 yılda ciddi düzeyde düşüş gösterdi.
Bu eğilim, artan yaşam süresi, güçlü iş gücü piyasası koşulları ve yaşlıların çalışması için sunulan etkili finansman teşvikleri sayesinde son yıllarda durakladı ve tersine döndü. Bu gelişmede, bazı ülkelerde resmi emeklilik yaşını artıran politika değişiklikleri de etkili oldu.
1999-2002 ve 2002-2007 dönemleri arasında emeklilik yaşı kadınlar için 13 OECD ülkesinde, erkekler için de 7 OECD ülkesinde 1 yıl arttı.
Kadınların iş gücü piyasasında kalma süresi artış gösteren ülkelerin başını Meksika, Yeni Zelanda ve Türkiye çekti. 2002-2007 döneminde kadınların iş gücü piyasasında kalma süresi Meksika’da 7,8 yıl, Yeni Zelanda’da 2,6 yıl, Türkiye’de 2,5 yıl yükseldi. Erkekler açısından iş gücü piyasasında kalma süresi en fazla Kore, Yeni Zelanda ve İsveç’te arttı. Öte yandan, ülkelerdeki fiili emeklilik yaşı, yasal olarak emekliliğe hak kazanma yaşından farklılık gösteriyor.
OECD ülkeleri arasında gerek kadınlar, gerekse erkekler genel olarak 65 yaşında resmen emeklilik gelirine hak kazanıyor. Fiili emeklilik yaşları ise kadınlarda 62,7, erkeklerde 63,6 seviyesinde bulunuyor.
Ancak Japonya, Kore, Meksika gibi ülkelerde fiili emeklilik yaşı resmi emeklilik yaşını 5 yıl civarında geçiyor. Örneğin, Meksikalı kadınlar emekli olduktan sonra 10 yıl, erkekler ise 8 yıl çalışabiliyor.
Türkiye 2,5 ile üçüncü
Verilere göre, 2002-2007 döneminde kadınların iş gücünden çekilme yaşındaki değişimler şöyle: Meksika 7,8, Yeni Zelanda 2,6, Türkiye 2,5, Hollanda 2,2, Macaristan 2,2, Portekiz 2, İspanya 1,8, Avusturalya 1,5, Belçika 1,5, Finlandiya 1,3, Kore 1,2, ABD 1, Norveç 1, İsveç 0,9, İsviçre 0,8, Almanya 0,8, Japonya 0,8, İngiltere 0,7, Kanada 0,5, Lüksemburg 0,5, İtalya 0,3, Çek Cumhuriyeti 0,2, Fransa 0,1, Yunanistan 0, Danimarka -0,8, Avusturya -1, Polonya -1,1, İrlanda -1,3, Slovakya -1,5, İzlanda -2,5
SAVCILAR: ÇOCUKLARINIZ HAPİSTE BÜYÜYECEK
Mersin’de 4 Nisan 2009 tarihinde yapılan bir gösteriye katılan 4 çocuğa onlarca yıl hapis cezası istendi
İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana Şubesi, Mersin'de de yaşları 15 ile 17 arasında değişen 4 çocuk hakkında izinsiz gösteriye katıldıkları iddiasıyla ağır hapis cezaları istendiğini bildirdi.
Nisan'da Mersin'in merkez Akdeniz İlçesi Şevket Sümer, Güneş ve Gündoğdu mahallelerinde protestolar yaşanmıştı.
Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri yaptıkları ev baskınlarında H.G. (15), M.S. (15), İ.E. (16) ve İ.K. (17) isimli çocukları gözaltına almıştı. Gözaltına alınan 4 çocuk tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.
'ÖRGÜT ÜYELİĞİ'NDEN HAPİS
İHD Adana Şubesi Başkanı Ethem Açıkalın, CMK 250. madden görevli ve yetkili savcı tarafından hazırlanan iddianamede 4 çocuğa "örgüt üyesi olmak" gerekçesiyle ayrı ayrı 5 yıl ile 15 yıl arası, "Görevli memura görevini yaptırmamak için direnme" suçlamasıyla 2’er yıl, "örgüt propagandası yapmak" suçlamasıyla da 1’er yıl hapis cezası istendiğini belirtti.
İHD Adana Şubesinin verilerine göre, kentte son bir yıl içinde 86 çocuğa toplam 400 yıl 11 ay hapis cezası verildi.
‘EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI’
Açıkalın, “TMK’nun 9. maddesi Anayasanın 10. maddesinde düzenlenen “eşitlik ilkesi” ile de bağdaşmaz niteliktedir. Eşitlik ilkesinin amacı, kişilere yasa karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. 18 yaşın altındakiler çocuk sayılmasına rağmen 15 yaşını dolduran çocukların, yetişkinlerin tabii olduğu bir yargılama sistemine dahil edilmeleri eşitlik ilkesinin açık ihlalidir" değerlendirmesinde bulundu.
Çocuklar hakkında açılan davanın 30 Haziran 2009'da Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüleceği duyuruldu. BirGün
İnsan Hakları Derneği (İHD) Adana Şubesi, Mersin'de de yaşları 15 ile 17 arasında değişen 4 çocuk hakkında izinsiz gösteriye katıldıkları iddiasıyla ağır hapis cezaları istendiğini bildirdi.
Nisan'da Mersin'in merkez Akdeniz İlçesi Şevket Sümer, Güneş ve Gündoğdu mahallelerinde protestolar yaşanmıştı.
Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri yaptıkları ev baskınlarında H.G. (15), M.S. (15), İ.E. (16) ve İ.K. (17) isimli çocukları gözaltına almıştı. Gözaltına alınan 4 çocuk tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.
'ÖRGÜT ÜYELİĞİ'NDEN HAPİS
İHD Adana Şubesi Başkanı Ethem Açıkalın, CMK 250. madden görevli ve yetkili savcı tarafından hazırlanan iddianamede 4 çocuğa "örgüt üyesi olmak" gerekçesiyle ayrı ayrı 5 yıl ile 15 yıl arası, "Görevli memura görevini yaptırmamak için direnme" suçlamasıyla 2’er yıl, "örgüt propagandası yapmak" suçlamasıyla da 1’er yıl hapis cezası istendiğini belirtti.
İHD Adana Şubesinin verilerine göre, kentte son bir yıl içinde 86 çocuğa toplam 400 yıl 11 ay hapis cezası verildi.
‘EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI’
Açıkalın, “TMK’nun 9. maddesi Anayasanın 10. maddesinde düzenlenen “eşitlik ilkesi” ile de bağdaşmaz niteliktedir. Eşitlik ilkesinin amacı, kişilere yasa karşısında ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. 18 yaşın altındakiler çocuk sayılmasına rağmen 15 yaşını dolduran çocukların, yetişkinlerin tabii olduğu bir yargılama sistemine dahil edilmeleri eşitlik ilkesinin açık ihlalidir" değerlendirmesinde bulundu.
Çocuklar hakkında açılan davanın 30 Haziran 2009'da Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüleceği duyuruldu. BirGün
ERKEKLER KADINLARDAN DAHA FAZLA SUÇ İŞLİYOR
Adalet Bakanlığı'nın verileri, hapishanelerin tıklım tıklım dolu olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. Hapishanelerin kapasitesi 97 bin olmasına karşın Mayıs-2009 itibariyle tutuklu ve hükümlü sayısının 111 bin 709’ye ulaştı.
Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre, Türkiye’de 384 hapishanede bulunan 111 bin 709 tutuklu ve hükümlüden 104 bin 872’si erkek, 3.998’i kadın ve 2.839’u çocuk. Bu veriler, bir iddiaya göre, erkeklerin kadınlara göre “suç işleme potansiyellerinin çok yüksek olduğunu” ortaya koyuyor. Hapishanelerde erkek tutuklu ve hükümlü sayısı kadınlara oranla tam 26 kat fazla görünüyor.
Hapishanelerde 2006 yılında 70 bin 477, 2007’de 90 bin 837, 2008’de ise 103 bin 235 tutuklu ve hükümlü bulunuyordu.
SİLAH TAŞIYANLARIN ÇOĞU ERKEK
ANKA’nın haberine göre, erkeklerin iş yaşamındaki ağırlığı gerilim ve sürtüşmelerden daha fazla etkilenmelerini beraberinde getiriyor. Silah ruhsatı alanların ve ruhsatsız silah taşıyanların çoğunluğunun erkek olması da onları suça daha yakın kılıyor. Ataerkil kültür anlayışı içinde yetiştirilmeleri erkeklerin ‘suça’ yatkınlıklarının bir diğer nedenini oluşturuyor.
Araç sürücülerinin yüzde 90’dan fazlasının erkek olması da kazalara karışan, dolayısıyla ‘suç’ işleyen erkek sayısının artması sonucunu doğuruyor. Erkeklerin genetik özelliklerinin de onları daha fazla ‘suç’ işlemeye ittiği öne sürülüyor.
DAVALARLA BİRLİKTE HAPİS DE UZUYOR
Hapishanelerdeki aşırı yoğunlukta, Türkiye’de davaların yıllarca sürmesinin önemli bir rolü var. Nitekim, Mayıs-2009 itibariyle hapishanede kalanların 51 bin 6’sı hükümlü iken, 60 bin 703’ü tutuklu.
Bu tablo, hapishanelerde aşırı doluluk, güvenlik zafiyeti ve insan hakları ihlallerine yol açarken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde birçok davanın kaybedilmesi ve milyonlarca avro tazminat ödenmesi sonucunu da doğuruyor.
Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre, Türkiye’de 384 hapishanede bulunan 111 bin 709 tutuklu ve hükümlüden 104 bin 872’si erkek, 3.998’i kadın ve 2.839’u çocuk. Bu veriler, bir iddiaya göre, erkeklerin kadınlara göre “suç işleme potansiyellerinin çok yüksek olduğunu” ortaya koyuyor. Hapishanelerde erkek tutuklu ve hükümlü sayısı kadınlara oranla tam 26 kat fazla görünüyor.
Hapishanelerde 2006 yılında 70 bin 477, 2007’de 90 bin 837, 2008’de ise 103 bin 235 tutuklu ve hükümlü bulunuyordu.
SİLAH TAŞIYANLARIN ÇOĞU ERKEK
ANKA’nın haberine göre, erkeklerin iş yaşamındaki ağırlığı gerilim ve sürtüşmelerden daha fazla etkilenmelerini beraberinde getiriyor. Silah ruhsatı alanların ve ruhsatsız silah taşıyanların çoğunluğunun erkek olması da onları suça daha yakın kılıyor. Ataerkil kültür anlayışı içinde yetiştirilmeleri erkeklerin ‘suça’ yatkınlıklarının bir diğer nedenini oluşturuyor.
Araç sürücülerinin yüzde 90’dan fazlasının erkek olması da kazalara karışan, dolayısıyla ‘suç’ işleyen erkek sayısının artması sonucunu doğuruyor. Erkeklerin genetik özelliklerinin de onları daha fazla ‘suç’ işlemeye ittiği öne sürülüyor.
DAVALARLA BİRLİKTE HAPİS DE UZUYOR
Hapishanelerdeki aşırı yoğunlukta, Türkiye’de davaların yıllarca sürmesinin önemli bir rolü var. Nitekim, Mayıs-2009 itibariyle hapishanede kalanların 51 bin 6’sı hükümlü iken, 60 bin 703’ü tutuklu.
Bu tablo, hapishanelerde aşırı doluluk, güvenlik zafiyeti ve insan hakları ihlallerine yol açarken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde birçok davanın kaybedilmesi ve milyonlarca avro tazminat ödenmesi sonucunu da doğuruyor.
23 Haziran 2009 Salı
İSTANBULDA YAZA MERHABA PİKNİĞİ YAPILDI…!
İstanbul da DHB okurları olarak 06/21/2009 pazar günü , yoldaşlık ilişkilerini geliştirmek dayanışma ve devrimci görevlerimize karşı duyarlılığımızı artırıp ileriye çekmek için ve Yaza merhaba dayanışma pikniği Tekirdağ’ın Ağaçlı köyünde yaptık. Sabahın erken saatlerinde DHB merkezi büronun önünde bulaşarak yola çıktık. Piknik yerine gidene kadar sohbetler edip , devrimci türküler marşlar söyledik. Piknik yerine vardığımızda uygun bir yer bularak önce yerleşimi sağladık ve ardında piknik için hazırlanan programımızı uygulamaya soktuk.Yaza Merhaba pikniği, bir yoldaşın şehitlerimiz anısına yaptığı saygı duruşuyla başladı ve ardından bir yoldaşın şiir okumasıyla devam eden pikniğimiz, yaza Merhaba pikniğinin anlamı ve önemi üzerine bir yoldaşın sohbetiyle devam etti.
Hepimizin de bildiği üzere faşist baskı, zulüm, dayatma ve ekonomik nedenlerden dolayı her birimiz kasabamız, köyümüz, kentimiz bırakarak buralara geldik. Kuşku yok ki buralara kendi isteğimizle gelmedik. Ama sonuç da şimdi buradayız. O halde işsizliğe, yoksulluğa ve yoksunluğa, ayrımcılığa, itilip, kakılmaya, yozlaştırma, savrulma ve çürümeye karşı örgütlenmeli, kurumsallaşmalı, yardımlaşma ve dayanışmamızı güçlendirerek, sisyasal ve sosyal ilişkilerimizi sıcak tutmalı ve örgütlülüğümüzü geliştirmeliyiz.
Elbette bizlerin yardımı ve dayanışmasıyla, ne işsizlik, ne yoksulluk ortadan kaldırılacak ve nede özgürlüğümüz bir çırpıda elde edilecektir. Ama bir araya gelerek örgütlenip yardımlaşma ve dayanışma çatısı kurmamız İstanbul gibi büyük bir kentin derinliklerinde yaşamak zorunda kalan, işe, ekmeğe, barınmaya, sağlığa-eğitime, kültüre, dayanışmaya ve sosyal ilişkilere daha çok gereksinim duyuyoruz. Hem örgütlenmek, yoldaşlık, dostluk ilişkilerimiz sıcak tutmak, kültürel değerlerimizi, yaşatmak ve insani değerlerimizi geliştirmek bakımdan oldukça birlikte olmak daha bir aciliyet taşıyor. Masa başında, kafeler de oturup, saatlerce ne yapacağımızı konuşup, hiç bir şey yapmamak yerine artık bir araya gelip bir şeyler yapmanın ve acil olarak çözüm bekleyen bazı sorunlara çözüm bulmanın mutluluğu, dayanışması içinde olmalıyız.
İşte DHB bunun için vardır. Sizlerin örgütlenmesi ve insanca yaşamınız için mücadele ediyor. Çok konuşmaktan çıkararak çocuklarımızı, gençlerimizi ve insanlığın geleceği için örgütlenip, yardımlaşma ve dayanışmayı örmeli ve duyarsızlığı, ilgisizliği aşmalıyız. Burjuva kapitalist sisteminin bireyselleştirme, bencil kılma ve yozlaştırarak teslim alma saldırısının karşısında, ancak örgütlenerek mücadele ederek toplumsal, devrimci ve demokratik değerlere sahip çıkarak karşı durabiliriz.
Kendimize güven duymalı örgütlenme, yardımlaşma ve dayanışmanın önemini anlayıp, bunun gereklerini yerine getirmeliyiz. İstanbul’un derinliklerinde emekçiler olarak yitip gitmemek ve bencil-bireyciliğe karşı örgütlenip dayanışmayı yükseltmek için herkes taşın altına eline koymalıdır. Olanaklar birleştirilmeli ve yeni olanaklar yaratılması için yoğun çaba gösterilmelidir. Bireysel çabalar kolektif çabayla birleştirilmeli ve her geçen gün yozlaşma, bencillik, kadercilik ve düşkünlüğe karşı çıkarak, işsizlik ve yoksulluk, baskı ve zulüm pençesinden olan insanlarımıza sahip çıkmalıyız. Durumu aşmanın tek yolu bir araya gelip örgütlenmektir. Haliyle bizler şimdiden örgütlenip, ilişkilerimiz pekiştirmezsek yardımlaşma ve dayanışma ağlarımızı kurmazsak, politik-sosyal ilişkilerimizi sıcak tutmazsak, çocuklarımızı, gençlerimiz ailelerimiz kaybetmek ve parçalanıp geriye savrulmalarını önlemek mümkün olamaz. Örgütsüz ve dağınıklık nedeniyle bir çok gencimizi kaybettiğimiz ve savrulduklarını üzülerek izliyoruz. Daha bu duruma ne kadar seyirci kalacağız.
İşte DHB bu olumsuz duruma müdahale bakımından vardır, EN UZUN YOLLAR İLK ADIMLA BAŞLAR özdeyişiyle örgütlenip mücadeleyi geliştirmeye çalışıyor. Bizlere omuz verip destekçi olursanız göreceğiz ki daha büyük başarıların önü açılacaktır.
Peki biz kimiz? Biz sizlerden biriyiz sadece...Peki Neler Yapmalıyız? Buradan bir örgütlenmeye uzanmak, devrimci bir mevzi yaratmak ve bir araya gelmenin yollarını açmak gerekiyor. Örgütlenmeden ve plan kurulmadan değişim sağlanmaz.
O halde nasıl bir örgütlenmeye gidileceğin yolu aralanmalıdır. İşte DHB sizleirn örgütlenmesi, sömür ve zulümden kurtulmanız için vardır. DHB etrafında dayanışma, ortaklaşa çalışmalar geliştirilmeli, özellikle gençliğe yönelik tuzaklar aşılmalıdır. Ardından öncelikli olarak bir araya gelmeli, kültür sanat çalışmalarına yönelmeli, gençleri başı boş bırakmamalıyız. Ailelere gitmeli düzenli ilişkileri geliştirmeli bir birimize destek olmalıyız.
Amacımız gençlerin, kadınların, emekçilerin bir araya gelmesini sağlamaktır. DHB merkezi Büromuzu geniş bir yere taşıyarak devrimci kültür ve demokratik değerlerimizi korumak, geliştirmek için tiyatro, folklor, dil kursu, söz, gitar vb kursları örgütleyerek gençlerimizi sosyal etkinlikler içine çekmeliyiz.
Elbette bütün bunları acele etmeden adım adım ilerlemeyi hedefliyoruz. Kuşku yok ki en büyük eksiğimiz sizlerden gelecek desteklerle, dayanışmayla tamamlanacak ve aşılacaktır. DHB olarak örgütlenmek ve mücadeleyi geliştirmek için buz kırılıp, yol açılacaktır. Buradan sonrası önem taşıyor. Ne yapılacağını netlik kazanması lazım. En kötü örgütsüzlük en iyi örgütsüzlükten iyidir yaklaşımı bizler yol göstermelidir.. Örgütsüz halkın köle halk olduğunu görüyor ve yaşıyoruz. Yoksulluğu, zulmü, şovenizmi ve halkla arası düşmanlıkları yere çalmak için DHB etrafında örgütlenip safları sıklaştıralım ve geleceğimiz elimize alalım. Dayanışma, paylaşım ve güçlerimizi birleştirme duygusuyla DHB olarak pikniğimize katılıp destek olan, tüm emekçilere, yoldaşlara yeniden hoş geldiniz diyoruz, ortak davamızı devrim ve sosyalizm mücadelesinden başarılar diliyorum.” dedi. Yoldaşın sohbetinin ardından piknikte yemek, söyleşi ve çeşitli sosyal aktivitelerin yanında denize girme gibi imkanında olması dayanışma pikniğine ayrı bir renk kattı. Hep bir ağızdan devrimci türkü ve marşların söylendiği piknikte ortak kurulan sofranın ardından futbol maçı ve denize girme aktiviteleri yapıldı. Her türlü faşist baskı, zulüm ve haksızlıkların egemen olduğu Türkiye de bu türden dayanışma etkinliklerinin düzenlenmesi her bakımdan olumludur. Birçok yoldaşımızın işleri nedeniyle katılmadığı yaza merhaba pikniğimiz devrimci bir havada başladı ve aynı coşkusuyla, mücadele görevlerine daha sarılma çağrısıyla sona erdi.
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz..!
22.Haziran.2009
İstanbul DHB okurları
DNA testi doğruladı: Ceset Hasan Ergül'e ait
Silopi'de 1995 yılında JİTEM elamanları tarafından kaçırılan Hasan Ergül'ün ailesinin girişimleri üzerine Elazığ'daki kimsesizler mezarlığından çıkarılan cesedin yapılan DNA testinde Hasan Ergül'e ait olduğu belirlendi
14 yıl önce JİTEM elamanları tarafından kaçırılan ve kendisinden bir daha haber alınmayan Hasan Ergül'ün ailesinin yaptığı araştırma sonucunda 14 Nisan tarihinde Elazığ kimsesizler mezarlığındaki mezar açılarak DNA testi için örnekler alındı.
Cesetten numuneleri Hasan Ergül'ün oğlu Velat'ın kan örnekleriyle karşılaştıran Adli Tıp, 'Yüzde 99,99 uyum gösteriyor' dedi. Adli Tıp'ın hazırladığı rapor Elazığ Cumhuriyet Savcılığı'na gönderildi.
Hasan Ergül'ün ailesi, JİTEM tetikçisi Abdulkadir Aygan'ın açıklamaları doğrultusunda yaptığı araştırmanın sonucunda 14 yıl arandan sonra çocuklarının cesedine ulaştı. Elazığ Kimsesizler Mezarlığı'nda yapılan kazıda Hasan Ergül'ün kafatası, ayak ve bacak kısımlarından kemikler bulundu. Alınan kemik örneklerinin yanısıra DNA testi için Hasan Ergül'ün oğlu Velat Ergül'den kan örneği alındı.
Ceset Hasan Ergül'e ait
Alınan numuneler Hasan Ergül kaçırılırken yanında olan oğlu Velat Ergül'den alınan kan numuneleri ile karşılaştırılmak üzere Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Yapılan DNA testinde cesedin Hasan Ergül'e ait olduğu belirlendi. Hazırlanan rapor, geçtiğimiz hafta Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi.
Ergül'ün ailesi, kayıp kişilerle ilgili soruşturma çerçevesinde tutuklanan Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ve Koçero Saluci hakkında Elazığ Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu.
Oğlunun gözü önünde kaçırıldı
5 Haziran 1995'te Hasan Ergül, 3 yaşındaki oğlu İslam'ı Silopi Devlet Hastanesi'ne götürdü. Oğlu ile birlikte köye dönerken, Silopi'nin Cizre'ye doğru olan çıkışındaki bir petrol istasyonunda durdu. Bu sırada, biri beyaz diğeri siyah Renault-Toros marka otomobiller, Ergul'ün traktörüne yanaştı. Araçtan inen telsizli siviller, Hasan Ergul'ü kaçırmak istedi. Aralarında uzun bir süre boğuşma yaşandı. Ergül, kısa bir boğuşmanın ardından oğlunun gözleri önünde otomobile konularak götürüldü ve bir daha kendisinden haber alınamadı.
ANF
14 yıl önce JİTEM elamanları tarafından kaçırılan ve kendisinden bir daha haber alınmayan Hasan Ergül'ün ailesinin yaptığı araştırma sonucunda 14 Nisan tarihinde Elazığ kimsesizler mezarlığındaki mezar açılarak DNA testi için örnekler alındı.
Cesetten numuneleri Hasan Ergül'ün oğlu Velat'ın kan örnekleriyle karşılaştıran Adli Tıp, 'Yüzde 99,99 uyum gösteriyor' dedi. Adli Tıp'ın hazırladığı rapor Elazığ Cumhuriyet Savcılığı'na gönderildi.
Hasan Ergül'ün ailesi, JİTEM tetikçisi Abdulkadir Aygan'ın açıklamaları doğrultusunda yaptığı araştırmanın sonucunda 14 yıl arandan sonra çocuklarının cesedine ulaştı. Elazığ Kimsesizler Mezarlığı'nda yapılan kazıda Hasan Ergül'ün kafatası, ayak ve bacak kısımlarından kemikler bulundu. Alınan kemik örneklerinin yanısıra DNA testi için Hasan Ergül'ün oğlu Velat Ergül'den kan örneği alındı.
Ceset Hasan Ergül'e ait
Alınan numuneler Hasan Ergül kaçırılırken yanında olan oğlu Velat Ergül'den alınan kan numuneleri ile karşılaştırılmak üzere Adli Tıp Kurumu'na gönderildi. Yapılan DNA testinde cesedin Hasan Ergül'e ait olduğu belirlendi. Hazırlanan rapor, geçtiğimiz hafta Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi.
Ergül'ün ailesi, kayıp kişilerle ilgili soruşturma çerçevesinde tutuklanan Kayseri Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz ve Koçero Saluci hakkında Elazığ Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu.
Oğlunun gözü önünde kaçırıldı
5 Haziran 1995'te Hasan Ergül, 3 yaşındaki oğlu İslam'ı Silopi Devlet Hastanesi'ne götürdü. Oğlu ile birlikte köye dönerken, Silopi'nin Cizre'ye doğru olan çıkışındaki bir petrol istasyonunda durdu. Bu sırada, biri beyaz diğeri siyah Renault-Toros marka otomobiller, Ergul'ün traktörüne yanaştı. Araçtan inen telsizli siviller, Hasan Ergul'ü kaçırmak istedi. Aralarında uzun bir süre boğuşma yaşandı. Ergül, kısa bir boğuşmanın ardından oğlunun gözleri önünde otomobile konularak götürüldü ve bir daha kendisinden haber alınamadı.
ANF
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)