30 Ekim 2009 Cuma

Öcalan: Barış ciddiyet ister

PKK önderi Abdullah Öcalan, “barış ciddiyet ister” dedi, Başbakan Erdoğan'ı ciddiyete davet etti. Öcalan, açılım sürecinin geldiği son noktanın yine “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” olduğunu söyledi, Fransa'nın Korsika'ya tanıdığı hakların Kürtlere verilmesini istedi. Öcalan artık barış gruplarının gelmeyeceğini söyledi.

Kürt ulusal önderi Abdullah Öcalan, avukatları aracılığıyla hükümete ve Başbakan Erdoğan'a seslendi, “Barış ciddiyet ister” dedi. Öcalan, “Bu oyun değildir, ciddi olunması gerekiyor. Saygı gösterilmesi gerekir. Barış işi ciddi bir iştir, saygı ister. Her şey anlaşılmıştır. Bu grupların gelişi ve buna karşı Kürt halkının onurlu sahiplenişi, duruşu, Hükümetin gerçek yüzünü, niyetini ortaya çıkarmıştır. Hükümetin planı suya düştü” diye konuştu.

Artık barış grubu gelmeyecek
Abdullah Öcalan, AKP'nin barış ve çözüm konusunda samimi olmadığını belirtti, artık barış gruplarının gelmeyeceğini söyledi. Öcalan, “Barış ciddi iştir, AKP samimi değil, bunların barış istedikleri yok. Bu açılım sürecinin geldiği son nokta yine 'alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete'dir. Yine herşeyin günahını Kürtlerin üzerine atmaya çalışıyorlar. Bunların yaklaşımı on beş yaşındaki kızı kandırmaya çalışmaktır. Burada bana bu muameleyi yapmaya çalışıyorlar. Ama sonuç alamazlar. Süreci yeniden değerlendireceğiz falan diyorlar, olmaz böyle. Erdoğan'ı ciddiyete davet ediyorum. Bundan sonra grup falan da gelmeyecek. Gelmelerine gerek kalmadı” ifadelerini kullandı.

Öcalan, Başbakan Erdoğan'ın 'sil baştan' çıkışını eleştirdi, “Sil baştan ne demek? Ne yapıyorlarsa yapsınlar. Zaten bunların barış gibi bir niyetleri yok. Bunlar barışta ciddi değil, samimi değil. Bunların tek amacı tasfiyedir. CHP ile MHP’yi de geçelim, bunlar zaten barış istemiyor. Biri ulusalcı faşist diğeri milliyetçi faşist. Bunlar zaten savaş istiyor” dedi.

Barış taraflar arasında olur
Barışın taraflar arasında olacağını beyan eden Öcalan, “İslam tarihini biliyorsunuz; Uhud savaşını, Bedir savaşını, Hendek savaşını bilirsiniz. Beş bin asker ve beş bin korucu öldü diyorlar, kırk bin de bizden öldü diyorlar, toplam elli bin. Elli bin kişi ölmüşse orada savaş vardır. Terör diyorlar terör de olsa yine ortada bir savaş vardır. Savaş varsa ortada iki taraf olur. Ve barış da taraflar arasında olur” diye konuştu.

Başbakan'ın duygusal davranmaya hakkı olmadığını söyleyen Öcalan, barış gruplarının gelmesinden sonra AKP'nin niyetinin ortaya çıktığını belirtti. Öcalan, “Başbakan'ın duygusal davranmaya hakkı yok. Ben on yıldır burada dünyanın en yalnız insanı durumunda tutuluyorum ama en zor anımda bile duygusal davranmıyorum. Barış süreci oy kaygısıyla yürütülemez. Bunlar hala koltuklarının derdindeler. AKP, samimi değil. Bu barış grubunun gelmesiyle AKP'nin ne yapmaya çalıştığı açıkça ortaya çıkmıştır” sözlerini kullandı.

Kürt halkı onurlu barış dışında bir şeyi kabul etmez
Öcalan, Kürt halkının onurlu barış dışında bir şeyi kabul etmeyeceğini beyan etti, “Ben ölsem de yaşasam da Kürt halkı onurlu bir barış dışında bir şeyi kabul etmez, etmemeliler, kendi iradelerini korurlar. Kürt halkı bu noktaya gelmiştir. Beni kullanarak benim üzerimden kesinlikle PKK’yi de tasfiye edemezler. 2004’te de Osmanları kullanarak beni ve PKK’yi tasfiye etmeye çalıştılar. AKP ve ABD'nin yaptığı Güney'deki küçük Kürt devletçiği çerçevesinde bu işi çözmekti. O yüzden bu Osman ve diğerlerini satın aldılar” dedi.

PKK lideri Öcalan, devletin Kürtlerin temel taleplerine, kültürlerine, dillerine hala tahammülsüz olduğunu ifade etti, “Diyarbakır’da çocuklara Kürtçe öğreten bir kız vardı, ismi Medya. Bu on yaşındaki kız kendi anadilinde eğitim veriyordu. Türkiye’nin savcısı buna bile tahammül edemedi. Kız hakkında soruşturma başlattı. Senin savcın Kürtlerin anadilini öğrenmesine bile tahammül edemiyor, bu mu açılım? Kürtlerin anadilini öğrenmesine bile tahammül edilmiyor. Dünyanın neresinde var bu? İsrail bile Filistin'e bunu yapmadı. Hitler bile böyle bir şey yapmadı” sözleriyle durumu ortaya koydu.

Kürtler bu golü yemez
Başbakan Erdoğan'ın politikalarını futbol diliyle eleştiren Öcalan, “Erdoğan'ın birkaç rolü birden oynamak istiyor. Erdoğan da geçmişte futbol oynamıştı, futbolu iyi bilir. Futbolda oyunun kuralları önceden bellidir, oyunun ortasında kurallar değiştirilmez, değiştirilirse kural ihlali olur. Kürtler oyunda kural ihlali yapmıyor ama Erdoğan oyunun ortasında kendisi üç kural ihlali yapıyor. Bir yandan savunmada oynayacağım diyor, kaleyi koruyorum diyor, işte bunu tek devlet, tek millet, tek bayrak deyip yapıyor, sözde kaleyi savunuyor. Bu birinci kural ihlali. Aynı anda oyun başlamışken bu sefer orta sahada oynayacağım diyor. İkinci kural ihlalini yapıyor. Yine aynı oyunda bu sefer ben ileride oynayacağım, gol atacağım diyor. Bu da üçüncü kural ihlalidir. Oyun böyle oynanmaz. İşte bu açılımla ileride oynayarak Kürtlere gol atmaya çalışıyor. Ama Kürtler bu gölü yemez. Diyarbakırlılar futbolla ilgililer, iyi anlarlar” ifadelerini kullandı.

Devlet KCK'yi kabul etmeli
Öcalan Kürtlerin örgütlemesinin KCK olduğunu ve devletin bunu kabul etmesi gerektiğini belirtti. Öcalan, “Kürtlerin örgütlemesi KCK’dir. Devletin bunu kabul etmesi gerekiyor. Ama işte bu nedenle bir kısım tutuklamalar oldu. Devlet, TÜSİAD’ı nasıl kabul ediyorsa KCK’yi de kabul etmelidir. KCK klasik anlamda bir sivil toplum örgütü değildir ama toplumun kendini demokratik örgütlemesidir” sözleriyle belirtti.

Abdullah Öcalan, Korsikalılara tanınan hakların Kürtlere tanınmasını istedi, “Bizim tek devlet, tek millet, tek bayrakla bir sorunumuz yok. Bizim devletin üniter yapısıyla da bir sorunumuz yok. İstedikleri kadar tek kalabilirler. Biz çok şey istemiyoruz. Bunlar kendilerine örnek aldıkları Fransa'nın Korsika'ya tanıdığı hakları tanısınlar yeter, başka bir şey istemiyoruz. Korsikalılara haklarını ve özgürlüklerini, bölgesel özerkliklerini verdiklerinde Fransa'nın üniterliği mi bozuldu?” diye sordu.

Doğan medyasında belge çıkışı

3,8 milyar liralık vergi cezası için Maliye ile uzlaşma kararı alan Doğan Medya'nın "ıslak imzalı belge" gündemindeki keskin tutumu, "grup AKP ile de mi uzlaşmaya çalışıyor" sorusunu sorduruyor.

‘Islak imza’ gündemi ile birlikte Doğan grubu gazetelerinde ciddi bir değişim yaşanıyor. Özellikle köşe yazarlarında konuya ilişkin belirgin bir tutum birliği olduğu göze çarpıyor. Radikal gazetesi Salı gününden beri her gün konuyu manşete taşırken, dün de “Yeter artık Baykal” manşeti ile CHP liderinin belge hakkındaki açıklamalarını eleştirdi. Haberin spotunda, “CHP liderine göre ‘İrticayla Mücadele Planı’nın gerçek olma ihtimali hiç önemli değil gibi. Baykal sadece zamanlamayı eleştirdi ve ihbarcıya çattı” ifadeleri kullanıldı.

Grubun diğer gazetelerinde de hemen tüm yazarların günlerdir bu konuya değinmeleri ve ortak bir tutum ortaya koymaları dikkat çekiyor.Milliyet yazarlarından Taha Akyol, 27 Ekim’de “Belgenin gerçek olduğunu başından beri söylemiştim” derken, ertesi gün de “Ordu artık ideolojisini gözden geçirmeli, işlevini profesyonel görevleriyle sınırlandırmalıdır. Unutmayalım: Türkiye’nin siyasetten tamamen çekilmiş, yüksek profesyonel kabiliyete ve caydırıcılığa sahip saygın bir orduya ihtiyacı vardır” dedi.

Hasan Cemal de belgenin orijinal olduğundan kuşku duymayarak, “Başbuğ ‘kağıt parçası’ derken gerçeği biliyor muydu?” diye sordu. Ertesi günkü yazısında “Asker yıpranmak istemiyorsa, değişmek zorunda!” diyen Cemal, 29 Ekim tarihli yazısında da “Cumhuriyet’in sadece artıları yok. Eksileri de var. ‘Aşırılık’ları da var” cümlelerini kullandı. Cemal, bugünkü yazısında da “Evet, ‘asker sorunu’ diye de bir sorunu var bu ülkenin. Bunu da çözmek lazım” dedi.

Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, “Türk Ordusu ile ilgili ilk derin şaşkınlığımı Nazlı Ilıcak, andıç olayını ortaya çıkardığında yaşamıştım" dedi ve ordudaki subayların darbe planı yaptığı iddiası için de, "Benim gibi bütün hayatı boyunca ordusuna gözbebeği gibi bakmış insanların kafasında da sorular uyandı” ifadesini kullandı. Son zamanlarda üst üste gündeme gelen, pimi çekilmiş el bombası ile cezalandırılan erin hayatını kaybetmesi, Ceylan Önkol’un ölümü ve son olarak da “kağıt parçası” gibi olaylarda ordunun vahim hatalar yaptığına işaret eden Özkök, “Hangi ordu bu kadar üst üste vahim hatayı kaldırabilir? Bu olaydan sonra, artık kamuoyunu tatmin edecek samimi bir açıklamanın yapılması şart oldu” dedi.

Ahmet Hakan da Başbuğ’un belgeden önceden haberdar olup olmadığını sorarak her durumda ortada vahim bir tablo olduğunu, kamuoyuna bir açıklama yapılması gerektiğini söyledi. Hakan, “Eğer memleketimizin silahlı kuvvetleri, memleketimizin meşru iktidarını alaşağı etmek için kolları sıvar ve plan üstüne plan yaparsa... O iktidardan zerre kadar hoşlanmasak ve çekip gitmesi için dualar etsek bile... Silahlı kuvvetlerin girişimine karşı hep birlikte omuz omuza mücadele etmeliyiz... Silahlı kuvvetler gölgesi ortadan kalkınca, iktidara karşı mücadelemize kaldığımız yerden devam edebiliriz” dedi.

Aynı gazetede Oktay Ekşi, “Artık Enver Paşa’nın 70-80 bin askeri Sarıkamış dağlarına gömmesine rağmen kimseye hesap vermediği dönemde değiliz” dedi.

"Yüz yıllık gelenek yıkılıyor" başlıklı bir yazı kaleme alan Yalçın Doğan da, "Şu ne yazık ki bir gerçek, orduyu dışarıdan birileri değil, ordunun kendi içinden birileri orduyu yıpratıyor" dedi ve yazısını "İttihat ve Terakki ile yerleşen yüz yıllık gelenek artık yok olma menzilinde" diye bitirdi. Radikal gazetesi genel yayın yönetmeni İsmet Berkan, “Kendi halkına karşı psikolojik harekât düzenleyen başka bir ordu var mıdır dünyada? Varsa hangi ülkenin ordusudur o?” şeklinde bir çıkış yaptı.

Gazetenin yazarlarından Oral Çalışlar, “Dursun Çiçek imzalı belgenin artık bir gerçeklik haline dönüştüğünü anlıyoruz. Ortada darbe girişimleri, kanlı tezgâhlar amaçlayan bir belge var. Bu belge Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki bir kurum tarafından hazırlanmış. Şimdi bu belgenin sorumluları yargıya hesap verecekler” dedi. Sedat Ergin ise, “Türk vergi mükellefleri, bu tür andıç çalışmalarını finanse etmek için vergi vermiyor” eleştirisinde bulundu.

Honduras'ta Zelaya'ya dönüş yolu açıldı

Honduras'ta Manuel Zelaya ve darbeci yönetimin müzakerecileri arasında, Zelaya'nın görevine dönme olasılığını öngören bir anlaşmaya varıldı. Aylardır çözülemeyen sorunun, ABD heyetinin ülkeye ziyaretinden sonra çözüme kavuşturulması dikkat çekti.

Honduras'ta darbecilerle Zelaya arasında, Zelaya'nın geri dönüşünün yolunu açabilecek bir anlaşmaya varıldı. Anlaşmanın maddeleri açıklanmazken, Zelaya, anlaşmanın Honduras halkı için bir zafer olduğunu söyledi. Darbeci lider Roberto Micheletti ise anlaşmanın, Zelaya'nın akıbetini Yüksek Mahkeme ve Kongreye bıraktığını belirtti.

Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) Siyasi İlişkiler Sekreteri Victor Rico, söz konusu anlaşmanın, Honduras halkı ve Honduras demokrasisi için yararlı bir anlaşma olduğunu söyledi. Rico, anlaşma metnini basına açıklamadı ancak Zelaya'nın görevine iadesinin yolunun açıldığını kaydetti.

Askeri darbe sonrası, 21 Eylül'de ülkesine gizlice girerek Brezilya Büyükelçiliğine sığınan Zelaya da devlet başkanlığının yeniden tesis edilmesi konusunda iyimser olduğunu açıkladı.

ABD istedi cuntacılar çözdü
Amerikan Devletleri Örgütü'nün, Birleşmiş Milletler'in, Brezilya, Venezuela gibi Latin Amerika ülkelerinin Honduras'taki durumu düzeltmek için defalarca darbe yönetimiyle görüşmesine rağmen kriz çözülememişti. Ancak daha önce de darbe yönetimine IMF aracılığıyla 150 milyar dolar veren ABD'den bir heyetinin Honduras'a gitmesi sorunu çözmeye yetti. Üç gün önce ABD heyeti Honduras'a gitmiş ve sorunun kısa zamanda çözüleceğini belirtmişlerdi.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da Pakistan ziyareti sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, "Honduras halkını, Başkan Zelaya ve Başkan Micheletti'yi vardıkları tarihi anlaşmadan dolayı tebrik ederim" dedi.

Honduras halkı aylardır direnişteydi
Honduras halkı darbeden hemen sonra sokağa çıkmış, seçtikleri Başkan Zelaya'nın geri dönüşü için aylarca direnmişti. Kent merkezlerinde büyük mitingler, yürüyüşler düzenleyen halk, Zelaya'nın 21 Eylül'de Brezilya Büyükelçiliğine sığınmasından sonra da Zelaya'ya kalkan oldu. Çatışmaların eksik olmadığı Honduras sokaklarında darbeciler 14 kişiyi katlederken, onlarcasını da tutuklayıp işkenceden geçirdi. Uluslararası darbe karşıtları da Honduras halkını yalnız bırakmadı, birçok dayanışma eylemine imza attı.

Dursun Çiçek ve 7 asker Adliye'de

"İrticayla Mücadele Eylem Planı"yla ilgili savcılık tarafından ifadeye çağrılan askerler Beşiktaş Adliyesi'ne geldi. Adliyeye gelen 8 asker arasında belgenin altında imzası olan Albay Dursun Çiçek de bulunuyor.

"İrticayla Mücadele Eylem Planı" adıyla Genelkurmay Karargahı'nda hazırlanan ıslak imzalı darbe belgesi ile ilgili 8 asker savcılıkta ifade veriyor.

Belgenin altında imzası bulunan Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek ile Albay Şükrü Kısadere, Üsteğmen Sakallı, Üsteğmen Bozkurt, Asteğmen Başçavuş Orhan, Üsteğmen Karacaer, Üsteğmen Şahin ve soyadının Sülük olduğu belirtilen bir sivil memur, Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne savcıların giriş yaptığı kapıdan girdi. Askerler, adliyeye girerken yüzlerini gizledi.
Bir subayın, belgenin orijinalini savcılara göndermesiyle ortaya çıkan darbe planı ile ilgili 6 askere ifade için ihtarlı davet mektubu gönderilmişti. Subaylar ıslak imzalı eylem planının yer aldığı ihbar mektubundaki belgeleri yok etmekle suçlanıyor.

Türkiye'nin gündemine aylar önce gelen İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın, sahte olduğu iddia edilmiş ve askeri savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar vermişti. Ancak konu, geçtiğimiz günlerde bir subayın Ergenekon savcılarına gönderdiği ıslak imzalı belge ve beraberindeki 5 sayfalık ihbar mektubuyla tekrar gündeme geldi.

Belgeyi gönderen subay, "Tartışmaların başladığı dönemde Albay Dursun Çiçek'in odasındaki belgelerin imha edildiğini, kendisinin sadece bu belgeyi kurtarabildiğini" yazmıştı.

29 Ekim 2009 Perşembe

Darbe planı gerçek, ya Gülen’in planı? - Barış İnce

Militarist güçlerin AKP’ye ve Gülen’e karşı darbe planı tartışılırken, cemaatin kilit kadrolaşma faaliyetleri ve İslami-liberal değişim planının da gözden kaçırılmaması gerektiği başka bir tartışma konusu oldu.

Ordunun içerisinde hazırlandığı iddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”, demokratik kamuoyunda tepki çekti. Militarizmin Türkiye’de siyasete müdahale aracı olarak kimi provokasyonlar yaptığı biliniyor. Nitekim planla ilgili BirGün dünkü manşetinde “Gereğini Yapın” çağrısında bulundu. Bu plana gösterilen haklı tepkiler sürerken, Gülen’in mağdur ilan edilmesi ve onun planlarının yok sayılması da bir başka rahatsızlık yaratıyor. Daha önce pek çok tertibin içerisinde adı anılan cemaatin şimdilerde mağdur sayılması söz konusu. Halbuki Gülen’in de Türkiye’de uygulamaya çalıştığı bir İslamcı liberal plan var.

ALTI MADDEDE GÜLEN PLANI

Mustafa Peköz bu planı şöyle sıralıyor:

1- Stratejik Yönetim ve Denetim Merkezleri: Devletin can damarları olarak bilinen Yargı (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Sayıştay vb.), Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK), Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği gibi kurumlar devletin stratejisini yönlendirmede hayati derecede bir öneme sahiptirler. Bu kurumların tamamı başta Gülen hareketi olmak üzere İslamcı cemaatlerin hedefleri arasında bulunuyor.

2- Toplumsal İlişkileri Yönlendiren Temel Kurumlar: Diyanet İşler Başkanlığı, Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı gibi kurumlar sistemin toplum içerisindeki volan kayışlarıdır. Gülen cemaatinin bu üç merkezde çok ciddi bir çalışma içerisinde olduğu ve kadrolaşmada bu alanları öncelikle ön plana çıkarttığı biliyor.

3- Devletin Medya Kurumları: Türk Radyo ve Televizyonu ve Türkiye Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK) gibi kurumlar devletin ideolojik-politik aygıtları olarak işlev görmektedir. İletişim aygıtlarını elinde tutan güç aynı zamanda iktidar ilişkisinde önemli bir avantajı ele geçireceğini çok iyi analiz eden, Gülen cemaati, kendisine bağlı olarak çalışan bazı gazete, radyo, TV gibi medya araçları yanında devletin medya kurumları içerisinde de çok ciddi oranda örgütlenmektedir. Hatta TRT’de oynana dizilere dahi müdahale ettikleri basına yansıdı.

4- Stratejik Ekonomik Merkezler: Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı, Hazine Müsteşarlığı, gibi devletin ekonomik yönlendirme merkezileri olan kurumlarda örgütlenen İslami cemaatlerin, özellikle Gülen Cemaati sistemin ekonomik kaynaklarına hâkim olmaya çalıştıkları ve bu alanlarda çok daha kapsamlı olarak örgütlendiği ve çok ciddi oranda kadrolaştığı biliniyor.

.
5- Devletin Yerel Yönetim Merkezleri: Bunları iki grupta ele alabiliriz. Birincisi doğrudan Ankara’yı temsil eden Vali ve Kaymakamlardır. Türk devletinin tek merkezde yönetilmesi nedeniyle il ve ilçelerde devleti temsil eden valilerin ve kaymakamların önemli yetkileri bulunuyor. Yerel merkezlerden İslamcı faaliyetin yaygınlaştırılması, toplumsal etki gücünün arttırılması için vali, kaymakam gibi yerel yöneticilerin kazanılmasını son derece önemsemektedirler. Özellikle Gülen cemaati bu konuda çok ciddi bir örgütlenme faaliyeti içerisindedir. Bugün onlarca vali’nin ve kaymakam’ın Gülen cemaatiyle ilişki içerisinde olduğu biliniyor. Özellikle Kürt bölgelerine gönderilen valilerin ve kaymakamların çoğunluğunun özellikle Gülen cemaatiyle yakın bağları bulunuyor.

İkincisi yerel iktidar ilişkilerinde Belediyelerin çok ciddi bir rolü vardır. Özellikle İslamcı güçlerin elinde olan belediyelerde oluşturdukları kurumsallaşma ile toplumun her alanına nüfuz etmeye başladıkları ve kitlesel örgütlenme merkezleri haline getirdikleri görebiliyoruz. Bu konuda en çok örgütlü olan ve kitlesel bağlar kuran kesim ise Gülen cemaatidir.

6-Silahlı Kurumlar: Bunlar polis teşkilatı, ordu özel tim ve özel kuvvetler olarak belirlenmişti. Emniyet içinde özellikle “Polis Kolejleri, Polis Akademisi ve Polis Okullarında örgütlendikleri” ve emniyet teşkilatının yüzde 70’e yakınının cemaatlerle ve özellikle de Gülen çevresiyle ilişkide olduğuna dair birçok rapor yayınlandı.

“Abu-Jamal, Peltier ve tüm politik tutsaklara özgürlük!”

Free Leonard Peltier & Abu-Jamal!
FRANKFURT: Tarihler 5 Ekim’i gösterdiğinde, ABD’nin Pensilvanya eyaletinden gelen bir haberle tüm dünyada tepkiler yükselmeye başladı. Eyaletin en üst mahkemesinden bir yetkili şu günlerde, 27 yıldır cezaevinde olan politik tutsak Mumie Abu-Jamal hakkında karar verilebileceğini bildirmesiyle birlikte tüm anti-faşist, anti-rasist ve devrimci-demokrat kesimler, bu kararın ölüm cezası olabileceğini belirterek eylemlerine başladılar.Abu-Jamal hakkında 1995 ve 1999 yıllarında ölüm cezası verilerek kararı infaz edilmek istenmiş, ancak dünya çapında geliştirilen eylemler nedeniyle karar uygulanamamıştı. Abu-Jamal hakkında talep edilen ölüm cezası 2001 yılında verilen karar ile reddedilmişti. Ancak sonrasında bu karara itiraz edilerek davanın en yüksek mahkemede görülmesi sağlanmıştı.

Eylemcilerin açıklamalarına göre karar ırkçı bir karar. Kararın ölüm olması halinde itiraz hakkı bulunmayan Abu-Jamal’ın infazı ise üç hafta içinde gerçekleşebilecek.

Frankfurt’da ‘Abu-Jamal’a özgürlük!’ inisiyatifi acil toplandı
Avukatlarının açıklaması ile acilen toplanan Frankfurt ‘Abu-Jamal’a özgürlük!’ İnsiyatifi eylemlerine başladı. Biri şehir merkezinde olmak üzere, ABD konsolosluğu önünde eylem yaptıklarını AHM’ye değerlendiren inisiyatif temsilcisi, bu ırkçı kararın teşhir edilmesi ve engellenmesi için tüm çabaların sergilenmesi gerektiğini vurguladı. ABD’de süren ırkçılığa Mumie Abu-Jamal’ın tek örnek olmadığını, Hint asıllı, Amerika-Hindistan hareketi ve bir insan hakları aktivisti Leonard Peltier’in de 33 yıldır aynı mantıkla cezaevinde tutulduğuna dikkat çekti.

6 Kasım’da Frankfurt’ta eylemlerine devam edeceklerini vurgulayan temsilci, aynı gün Nürnberg’de de eylemlerin olacağını vurguladı. Sürecin aciliyetine dikkat çeken temsilci devamla; „Mahkeme her an Mumia hakkında ölüm kararı alabilir ve bu kararın gerçekleşmesi birkaç haftadan fazla sürmez. Dolayısıyla şimdiden eylemlere başlamamız gerekiyordu. ’95 ve ’99 pratikleri bize gösteriyor ki, yapılan kamuoyu baskısı azımsanmayacak bir nitelikte. Şu anda yerel etkinlikler yapılmaktadır. Ölüm cezasının verildiği günden 3 gün sonrasına saat 12.00 ye eylemler düzenlenecektir. Ceza infazından önceki son Cumartesi Berlin’e hareket edilecektir.
Tüm anti-faşist, anti-ırkçı, devrimci-demokrat kesimin bu eylemliliği sahiplenmeye çağırıyoruz. bununla birlikte tüm politik tutsakların sahiplenilmesi sürecini daha üst seviyeye çıkarılması gerekmektedir.“ dedi. Obama hükümetinin bu karara karşı olmaya çağırdıklarını da belirten temsilci, Nobel barış ödüllü ve ırkçılığa tolerans vermeyeceğini beyan eden Obama’nın samimi olması gerektiğini belirtti ve ‘Obama eğer samimi ise Peltier’i affetme yetkisini kullanabilir’ dedi.

Peltier ve Abu-Jamal davalarının benzerliği
Her iki davada benzerlikler taşıyor. Her iki davada da, Peltier ve Abu-Jamal’ın güvenlik güçlerinin öldürdüğü iddia ediliyor. Peltier’in iki FBI ajanlarını, Mumia’nın ise bir polisi öldürdüğü cezalarının sebebi olarak belirtiliyor. Ancak iki davada da elle tutulur delillerin olmadığı genel bir kanı. Dava boyunca şahitler güvenlik güçlerince baskı altına alınmış, deliller karartılmış, yalancı şahitler ve demeçler ile dava Peltier ve Abu-Jamal aleyhine döndürülmüştü. Mumia ve Peltier’e özgürlük! komitelerine göre bu davalar Avrupa’da görülseydi eğer, sonuç beraat olurdu.

Ancak sorununun temelinde ise ırkçılığın yattığını görebiliyoruz. Dönemin mahkeme hâkimi, 27 yıldır cezaevinde yatan politik tutsak Mumia’nın savunması için gerekli meblağı engellemesi ve O’nu nigger olarak tanımlaması ırkçılığı gözler önüne seriyor. Mumia’nın yargılandığı sürecin jüri heyeti ise ne tesadüf ki ırkçı kişilerden oluşuyordu.

65 yaşında bir politik tutsak
Leonard Peltier’in durumu aslında Mumia’dan farksız. 33 yıl önce iki FBI ajanını öldürdüğü iddia ediliyor. 2024 yılında Peltier’e duruşma tarihi şimdiden ayarlanmış durumda. O yılda 79 yaşına girmiş olacak olan Peltier belkide beraat edecek. Eğer o tarihte suçsuz olduğu anlaşılırsa, hayatının 48 yılını suçsuz yere cezaevinde geçirmiş olacak. O Hint asıllı bir insan hakları aktivisti. Dayanışma amaçlı yapılan imza kampanyasına 25 milyon insan imza verdi.

Kampanyalar hakkında geniş bilgiye http://www.freemumia.org/ ve http://www.leonardpeltier.net/ sitelerinden ulaşılabilinir.

Nasıl bir “Cumhuriyet” istiyorsunuz?

29 Ekim'i kortejlerin, törenlerin, köşeli açıklamaların ardında kalanlara, cumhura sorduk. Emekçi, hak savunucusu, sosyaldemokrat, İslamcı, savaş karşıtı, Alevi, Kürt, feminist, ekolojist, eşcinsel, solcu; farklı kesimlerden insanlar yanıtladı.

Bugün Türkiye'nin dört bir yanında bayraklar asıldı, törenler düzenlendi, Cumhuriyet'in kuruluşu 86. kez resmi açıklamalarla, birlik, beraberlik çağrılarıyla kutlanıyor. Öte yandan, tek bir cumhuriyet yok, birarada yaşaması beklenenlerin değişik ölçülerde dillendirebildikleri sorunları, talepleri var. Gazete ve televizyonlara yansıyan katı resmin üzerini kazımak için, farklı kesimlerden insanlara sorduk: Nasıl bir Cumhuriyet?

Sami Evren (KESK Başkanı): Demokratikleşmiş bir cumhuriyet istiyoruz. Bu, yeni bir anayasa yapılmadan mümkün değil. Özgürlük, eşit yurttaşlık, adalet temelinde demokratik bir anayasayla mümkün. Demokratik bir cumhuriyet, adaletli gelir dağılımının olduğu, emekçilerin haklarının tanındığı ve korunduğu bir cumhuriyet demek.

Bilge Contepe (Yeşiller Partisi eşsözcüsü): Askeri vesayetin kalktığı, özgür, eşit, haklarıyla yaşayan insanlara yüzü dönük bir cumhuriyet istiyoruz. Her şeyden önce anayasanın değiştiği, demokrasi, insan hakları ve eşitlikçi bir toplumun tanımlandığı yeni bir yapı istiyoruz. Bu anlamda bugün bir bayram kutluyor değiliz. Anayasada da ekoloji politikalarının geçerli olduğu, ekolojik, sosyal, özgür bir anayasaya ve topluma ihtiyacımız var.

Abdurrahman Dilipak (Vakit yazarı): Biliyorsunuz yasaya göre, hilafet mana ve mefhum olarak Cumhuriyetle özdeştir.. “Cumhuriyet Fazilettir “ diye mahyalara da yazdılar artık sıra camilerin içine Atatürk resmi ve Atatürk köşesi bahçesine büste geldi.. Cumhuriyetin ruhuna da bir mevlid iyi gider artık.. Ne mutlu Türküm diyene!

Sebahat Tuncel (DTP İstanbul milletvekili): Türkiye'de yaşayan bütün halkların, kimliklerin, kültürlerin kendini özgür hissetmesi ülkenin demokratikliğiyle alakalı ve ne yazık ki bu konuda çok ciddi sorunlar var. Bunun için de antidemokratik anayasa değişmeli, Umarım gerçek anlamda bu özgürlükler gelişir ve demokrasi çerçevesinde cumhuriyeti kutlarız.

Rober Koptaş (Agos yazarı): Böyle bir cumhuriyet istemediğim kesin. Esasında bir cumhuriyet isteyip istemediğimden de emin değilim. İlla bir cumhuiriyet olacaksa, cumhuriyetmiş gibi yapmayan, anarşist bir dünya cumhuriyeti olsun isterim. Hrant Dink'in, Sabahattin Ali'nin, Deniz'lerin öldürülmediği, Ruhi Su'nun yurtdışında tedavisi için pasaport alabildiği, Ahmet Kaya'nın, Yılmaz Güney'in sürgünde ölmediği, Sivas, Maraş, Gazi katliamlarının, 6-7 Eylül'lerin, Varlık Vergisi'nin yaşanmadığı, Pippa Bacca'nın yolculuğunu ferahça tamamladığı, Güler Zere'nin hapse hiç düşmediği, başörtülü kızların üniversite kapılarından dönmediği, Kürt halkının iradesinin muhatap kabul edildiği, polise taş atan çocukların teröris ilan edilmediği, varlığımızı Türk varlığına armağan etmek zorunda kalmadığımız, kimsenin askere gitmek zorunda olmadığı, dahası ordunun olmadığı bir cumhuriyet isterim. En nihayetinde, işte şimdi yaptığı gibi, hayalgücümüzü kötülükleriyle sınırlamayan bir cumhuriyet isterim.

Kadının adının olduğu bir cumhuriyet...
Ercan Karakaş
(CHP üyesi, Sosyal Demokrasi Vakfı SODEV kurucularından): Devletin demokratik, laik, sosyal ve hukuki yönlerinin güçlendirilmesi gerekiyor. Elbette onu korumalı, güçlendirmeliyiz. Cumhuriyet'le bir sorunumuz yok, olmamalı da, çünkü Cumhuriyet bir halk egemenliği rejimidir.

Hülya Gülbahar (Kadın Adayları Destekleme Derneği KADER genel başkanı) : Cumhuriyetin 86. yılında 81 ilde tek bir kadın vali yok. 2009 seçimlerinden sonra 39 il genel meclisinde tek kadın yok. Rakamlar tabloyu özetliyor: Türkiye erkeklerin yönettiği bir ülke. Kadınlar "cumhur" sayılmıyor. Türkiye erkek cumhuriyeti iktidarını elinde tutan tüm erkeklerin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.

Hakan Tahmaz (Türkiye Barış Meclisi sözcülerinden): Üç güncel tartışma 86 yıllık cumhuriyetin demokratik olmadığını gösteriyor. 1. "İrticayla Mücadele Planı" tartışmaları cumhuriyetin askeri vesayetin altında sürdüğünü gösteriyor. 2. Kürtlerin eşit yurttaşlık talebi karşısındaki bastırma, asimile etme politikaları, eşit yurttaşlık cumhuriyetinin olmadığını gösteriyor. 3. Anıtkabir'de TBMM'de, Çankaya'da 86. yıl kutlanıyor ama, Güven Parkı'nda işinden edilmiş işçiler bir haftadan fazladır iş güvencesi için eylemdeler. Bu cumhuriyet sosyal bir cumhuriyet de değil. Eşit yurttaşların yaşadığı, demokratik, özgür, sosyal bir cumhuriyete ihtiyacımız var.

Barışçı, hakların korunduğu bir cumhuriyet...
Oğuz Sönmez (Savaş Karşıtları): Savaş karşıtları yurtta sulh cihanda sulh; yani savaşın olmadığı bir dünyayı istiyorlar. Savaşların olmaması için biricik yolun da onun bir unsuru olmamaktan geçtiğini biliyorlar. Bugün barışçı bir cumhuriyet istiyorsak militarizmi mutlaka sorun yapmamız gerekiyor.

Öztürk Türkdoğan (İnsan Hakları Derneği İHD Genel Başkanı): Demokratik bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Askeri vesayetin olmadığı, din ve inanç özgürlüğü sorununun yaşanmadığı, ifade özgürlüğü sorunlarını aşmış, azınlık haklarına saygılı, hukukun üstünlüğünü, çoğulculuğu yaşama geçirmiş, açıklık ve katılımcılık ilkelerine uygun bir cumhuriyet.

Selahattin Çoban (İnsan hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği MAZLUMDER Diyarbakır Şube Başkanı): Bütün yurttaşların eşit şartlarda yaşadığı, adil bir yaşamın olduğu, herkesin özgürce yaşayabildiği, herkese hakkının verilebildiği bir cumhuriyet. Askeri vesayetin olmadığı, sivil, siyasal temsilin çok rahat yapılabildiği, seçimlerde baraj sisteminin olmadığı, sivil bir anayasayla yönetilen, herkesin kendini güven içinde hissettiği bir cumhuriyet.

Farklılıkları tanıyan ve koruyan bir cumhuriyet...
Ali Kenanoğlu (Alevi Bektaşi Federasyonu başkan yardımcısı): Gerçekten demokratik ve laik bir cumhuriyete ihtiyacımız var. Bu yüzden sloganımız "Türkiye laik değildir, laik olacak" oldu. Aleviler şeriattan sonra kendilerine nefes aldıran, birey olmalarını sağlayan cumhuriyete hep sahip çıkmıştır, ama cumhuriyet tarafından mağdur da edildik. 8 Kasım'da bu yüzden miting düzenliyoruz. Türkiye laik olsaydı, zorunlu din dersi, Diyanet İşleri, 110 bin imam kadrosu, inançlar arasında ayrımcılık olmazdı. Bir de sosyal adalet var. Cumhuriyet refahın yükseldiği, hakça, adaletli paylaşımın olduğu, işçilerin, kimsenin sömürülmediği, haklarını aldığı bir düzen olmalı.

Remzi Altunpolat (Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği): LGBTT'ler kendilerini de kapsayacak eşitlikçi ve sosyal bir cumhuriyet istiyor. Bu cumhuriyetin yeni bir anayasası olacaksa da bu anayasada muhakkak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ifadelerinin bulunması gerektiğini, LGBTT'lerin haklarının hem yasal hem de pratikte korunmasını istiyoruz. Atatürk cumhuriyet kimsesizlerin kimsesizidir demişti. Ama tarih boyunca bu olamadı. Hele ki LGBTT'ler bu kimsesizlerin içine asla dahil edilmedi.

Kostas Eftemiyadis: Tüm Türkiyeli Rumlar adına konuşamam. Temsil ve katılım önemli. Meclisi yasama makamının yürütmeyi denetleyebildiği, sorguladığı bir alan olarak düşünmeliyiz. Varolan partiler ve seçim yasası bu yapının sağlıklı olmasına imkân vermiyor. Bilgi sahibi olanların ancak fikir sahibi olması durumunda, temsilcilerin vekalet aldıkları vatandaşlar için bir şey ifade ettiğini söyleyebilirim.

Seda Akço (avukat, çocuk hakları aktivisti): Çocukların değişen, gelişen ihtiyaçlarını dikkate alan ve gidermeye öncelik veren bir cumhuriyet.(EÜ)

Bu haberi İstanbul - BİA haber için Erol Önderoğlu, Bawer Çakır, Özge Gözke ve Tolga Korkut oluşturmuştur. (Devrimci Halkın Birliği)