1 Kasım 2009 Pazar

Kadınlar katlediliyor!

Ekim ayında kadın katliamlarının sayısı 11 oldu. Kadınların öldürülme gerekçeleri farklı, zihniyet aynı: Erkek egemenliği. Öldürülme biçimleri ise hepsi birbirinden acı.

İşte Ekim ayında katledilen kadınlar: 29 Ekim: Manisa'nın Turgutlu ilçesinde 33 yaşındaki Fadime Apak, 4 yıllık eşi Abdulkadir Apak tarafından öldürüldü. Abdulkadir Apak, memleketine “izinsiz” gittiği gerekçesiyle eşini uyurken boğazını bıçakla keserek katletti.
21 Ekim: İstanbul Aksaray'da iki kadın cesedi bulundu. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi öğrencisi Ayşe Çal ile bir dershanede eğitmenlik yapan Gülten Ceylan'ın cansız bedenleri, Yüksek Kilise civarında bulunan Güzelyurt Göleti'nde bulundu.

18 Ekim: Manisa'da eşinden boşanan 28 yaşındaki Sermin A., mahkemenin eve yaklaşmama cezası verdiği eski eşi tarafından katledildi. Katil, Sermin A'yı silahla vurduktan sonra kaçtı.
17 Ekim: Siirt'te Ahmet Türkaslan, evde eşini boğarak öldürdü. Türkaslan, 4 yaşındaki ikizlerini de zehirledi. Daha sonra kendisini evinin tavanına asarak intihar etti. Katliamın nedeni bilinmiyor.

16 Ekim: Siirt'te 18 yaşındaki L.A., ayrıldığı eşine dönmesine karar veren ailesine tepkisi gösterdi. Genç kadın, tabancayla intihar etti.

15 Ekim: İstanbul Ümraniye'de Ramazan Keleş, kendisini terk eden sevgilisi 28 yaşındaki İlgin Özalp'i kurşun yağmuruna tuttu. Vücuduna 6 kurşun isabet eden genç kadın, cinayet yerinde hayatını kaybetti. Ramazan Keleş ise kendi silahıyla intihar etti.

10 Ekim: Bursa'da Ayhan Güven, 27 yaşındaki sevgilisi Serpil Çayıroğlu'nu kendisinden ayrılmak istemesi üzerine katletti. Ayhan Güven'den ayrılmak istediğini söyleyen Çayıroğlu, “Benden ayrılırsan seni öldürürüm” diye tehdit edildi. Genç kadın da bu mesaja “Erkeksen öldürürsün” cevabı verdi. Kadının bulunduğu yere giden Güven, genç kadına tek el ateş etti. Yakın mesafeden göğsünden vurulan Çayıroğlu, olay yerinde yaşamını yitirdi.

Aynı gün, Urfa'da 62 yaşındaki Fuat Karhan, 59 yaşındaki eşi Zerug Karhan’ı, sekiz kurşun sıkarak öldürdü. Katliam, sabah saatlerinde evin bahçesinde gerçekleşti. Silah seslerine uyanan Karhan çiftinin evdeki dört çocuğu, avluda annelerinin cesediyle karşılaştı.

05 Ekim: Antalya'da bir uzman çavuş, sevgilisini silahla öldürdü. Nedeni ise kendisini aldatmasından şüphelenmesi. Antalya'nın Elmalı İlçe Jandarma Komutanlığı'nda görevli Uzman Çavuş Hüsamettin Göçer, kendisini aldattığından şüphelendiği sevgilisi Nurşen Yeşilçayır'ı başına 3 el ateş ederek öldürdü. Daha sonra da silahla intihar etti.

04 Ekim: Mersin'de bir kadın ağabeyi tarafından 33 yerinden bıçaklanarak katledildi. Gerekçe ise ağabeyin çay isteğini yorgun olduğu gerekçesiyle reddetmesi. Meryem Ç., henüz 18 yaşında ve bir çocuk annesiydi.

Obama'dan savaşa selam!

Geçtiğimiz haftalarda Nobel Barış ödülü alan ABD Başkanı Barack Obama, ülkesinin 680 milyar dolar tutarındaki 2010 savaş bütçesini onayladı.

Obama'nın Afganistan'da ölen 18 askerin tabutlarını da asker selamıyla karşılaması objektiflere takıldı.

"Barışa yaptığı katkılar"dan dolayı Nobel Barış ödülünü Obama, "Savaşa devam" dedi. ABD Başkanı, 680 milyar dolarlık savaş bütçesini onayladı.

Obama, Savunma Bakanlığı bütçesinin onaylanması dolayısıyla Beyaz Saray'da düzenlenen törende bir konuşma yaptı. Obama, "Ülkemizin güvenliğini sağlamak için vergi yükümlülerinin milyarlarca dolarını saçıp savurmamız gerektiği düşüncesini her zaman reddettim" diyerek, bu kanun ve bu bütçenin sadece bir başlangıç olduğunu, diğer bütçelerde de aynı uygulamayı yapacaklarını söyledi.

Amerikan Temsilciler Meclisi ile Senato'nun uzlaşmasının ürünü ve Pentagon'un isteklerine yakın bir bütçe olan 2010 Amerikan Savunma Bakanlığı bütçesinin bir kısmı da Pakistan savaşına ayrılmıştı. Taliban'a karşı operasyonlar yürüten Pakistan'a 7.5 milyar dolar yardımda bulunan ABD, iki gün önce 215 milyon dolar daha yardım yapacağını açıklamıştı. Yardım, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'un Pakistan'ı ziyareti sırasında açıklanırken, aynı saatlerde Peşaver'de bir patlama olmuş ve 105 kişi ölmüştü.

Obama'nın, ülkede 15 milyon işsiz, 47 milyon sağlık güvencesinden yoksun insan varken bu kadar büyük miktarda bütçeyi savaşa ayırması tepki çekti.

Bush bile böyle selam vermemişti
Savaş bütçelerine onay veren ABD Başkanı Barack Obama'nın, ABD'de bulunan Dover Hava Kuvvetleri Üssü'nde Afganistan'da ölen Amerikalı askerlerin tabutlarını karşılarken asker selamı vermesi de objektiflere takıldı. Irak ve Afganistan işgalinin mimarı, ABD eski Başkanı George Bush dahi 8 yıllık yönetimi boyunca asker selamı vermemişti.

'Alevi açılımı'nın kilidini açmak için

Aleviler, 8 Kasım İstanbul mitingine hazırlanıyor. Bir yandan imza kampanyaları diğer yandan basın açıklamaları hummalı çalışma sürüyor.

Alevi örgütleri, Ankara'da basın açıklaması yaptı, hükümete seslendi, “Açılımın kilidini açacağız” dedi.

Alevi Bektaşi Federasyonu dün Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde bir araya geldi. ABF Genel Başkanı Ali Balkız, geçen yıl 9 Kasım'da Ankara Sıhhiye’de gerçekleştirdikleri mitingden bu yana bir yıl geçtiğini, fakat somut olarak hiçbir kazanım elde edilemediğini söyledi.

Balkız, “Alevi Çalıştayları”nı hatırlattı, “AKP göz mü boyuyor?... Sorunu sürece yayıp bizi oyalıyor mu?... Taleplerimizi sulandırıp tanınmaz hale mi getiriyor?... Düzenlediği Çalıştay'larda, kimi katılımcılara, Aleviler ve Aleviliğe hakaret ortamı mı yaratıyor?... Bu soruları her gün, her an kendi kendimize soruyoruz; ve ne yazık ki, 'Hayır böyle değil' diyemiyoruz” ifadelerini kullandı.

ABF Genel Başkanı Balkız, “Çağımız artık insan hakları, özgür düşünce, özgür ifade, din ve vicdan özgürlüğü, eşit yurttaşlık hakkı, farklılıkların zenginlik kabul edildiği, her türden asimilasyonun yasaklandığı bir çağdır ve AKP bu çağa gelmelidir” dedi. Balkız, hükümeti uyardı, “Biz Alevileri her Kasım ayında yeni bir miting yapmak zorunda bırakmamalıdır. Ama bu arada yollar aşınır mı onu da bilemeyiz” diye konuştu.

Balkız, “Bu kez 8 Kasım 2009 tarihinde, İstanbul- Kadıköy Meydanı’nda olacağız. Hem de Alevi-Sünni, Kürt-Türk, işçi-işsiz, öğrenci-öğretmen, yaşlı-genç, kadın-erkek yüzbinler alanlarda olacağız. Alevi açılımının kilidini açacağız” dedi.

Basın açıklamasının ardından Konur Sokakta stand açıldı, bildiri dağıtıldı. Alevi örgütleri Keçiören, Tuzluçayır ve Batıkent'te açtıkları stantları 7 Kasım'a kadar açık tutacak. Alevi örgütleri, 3 Kasım'da Meclis Dikmen kapısı önünde basın açıklaması yapacak. ABF ve bağlı örgütler bir gün sonra ise “Birlik ve Dayanışma Yemeği” düzenleyecek.

İmza kampanyasına destek yağıyor
Alevi Bektaşi Federasyonu'nun dayanışma amacıyla başlattığı imza kampanyasına destek yağıyor. Kampanyaya aralarında çok sayıda akademisyen, sanatçı, sendikacı, yazar, avukatın bulunduğu kişi imza attı.

Bazıları şöyle:
Prof. Dr. Ali ÇAĞLAR (Öğretim Üyesi), Doç. Dr. Ali KOTAN (Öğretim Üyesi), Ahmet ABAKAY (ÇGD Başkanı), Ahmet TULGAR (Yazar), Aynur HAŞHAŞ (Sanatçı), Bahattin GÜNEL (10 Aralık Hareketi Sözcüsü), Behzat MİSER (Gazeteci), Cafer SOLGUN (Araştırmacı, Yazar), Celal ÇİMEN (SİNE SEN Genel Başkanı), Cem ÖZKAN (Grafiker), Cemal POLAT (Avukat), Edibe ŞAHİN (Tunceli Belediye Başkanı), Emirali ŞİMŞEK (KESK Genel Sekreteri), Emre SALTIK (Sanatçı), Engin ERKİNER (Yazar), Ercan KARAKAŞ (Kültür Eski Bakanı), Erdoğan AYDIN (Yazar), Erdoğan ÇINAR (Yazar), Erdoğan ÇOLAK (TEB Başkanı), Erol KIZILELMA (SODEV Başkanı), Ethem CANKURTARAN (Eski Milletvekili), Feramuz ACAR (Danimarka ABF Başkanı), Ferhat TUNÇ (Sanatçı), Prof.Dr. Haydar ŞENGÜL (Öğretim Üyesi), İbrahim AYDIN (Birgün Gazetesi), İsrafil ERGİL (İngiltere Alevi Kültür Merkezi Başkanı), Kemal DERİN (Avukat), Metin Kemal KAHRAMAN (Sanatçı), Mustafa ÇİNKILIÇ (Avukat, TİHV Adana Temsilcisi), Murat ÇAKIR (Avrupa Barış Sözcüsü), Müjde AR (Sanatçı), Necati ŞAHİN (Yönetmen), Necdet SARAÇ (Gazeteci), Necmiye ALPAY (Yazar), Nurettin GÜLEÇ (Sanatçı), Nurettin RENÇBER (Sanatçı), Nurgül ATEŞ (Sanatçı), Oral ÇALIŞLAR (Yazar), Orhan AYDIN (Tiyatrocu), Ozan CEYHUN (Avrupa Parlamentosu Eski Milletvekili), Rıza AYDIN (Yazar), Rıza ZELYUT (Yazar), Ruhan MAVRUK (Şair), Sami EVREN (KESK Genel Başkanı), Sezgin TANRIKULU (Avukat, TİHV Diyarbakır Temsilcisi, Diyarbakır Barosu Eski Başkanı), Sibel ÖZBUDUN (Araştırmacı, Yazar), Şerafettin HALİS (Tunceli Milletvekili), Tahir ELÇİ (Avukat), Temel DEMİRER (Araştırmacı, Yazar), Türkan UZUN (Yazar), Yasemin GÖKSU (Yeşiller Partisi), Yavuz ÖNEN (Mimar, TİHV Eski Genel Başkanı), Yücel DEMİRER (Yazar), Zübeyde KILIÇ.

Ne yapmalı? – Erhan Kalan

“Ne yapmalı” bilindiği gibi Lenin’in ve Rus sosyal-demokrasisinin tarihi bir özetini taşır, orada bildiğimize göre; birinci dönem, ikinci ve üçüncü dönemler bölümler olarak sunulur ve yine ayırmak kaydıyla sosyal-demokrasinin teori ve programını anlatır. Belirleyici bir kitaptır, tabii ki John Reed’in “Dünyayı sarsan on gün” adlı bu yapıtıyla birlikte bu daha da anlamlı olmaktadır. Yani Çarlık Rusyası’ndan SSCB’ye kadar akan bir süreci anlatır (anlatmak istediğim SSCB’yi ya da sosyalistler hakkında her konuşan kendini bilmezlerin izlemesi gereken bir yapıttan söz etmekteyim.)

Sarsıcı bir dönemdir elbet o dönemler ama günümüz dünyasına hele hele Türkiyesi’ni anlatırken biraz daha kendi konjoktörümüze yatmamız gerekiyor, bunu da kabul ediyorum. Sırtımızı dayayacağımız yer sonuçta burası.

Özetle orada aydın tabaka narodizme karşı mücadele etme ve işçilerin arasına gitme genel çabası içindedir ve işçiler de grev hareketine katılma coşkusu içinde ve de o dönemlerde hemen hemen hepsi (bizim gibi), gençliklerinde terörist kahramanlara hayranlık duymuşlardır. O kahramanlık geleneklerinin büyüleyici etkisinden kurtulmak için bir mücadele gerektirmiştir ve bu mücadeleye girmelerini kaçınılmaz kılmıştır.

Bu aslında her yerde de böyledir, Küba dâhil Osmanlı’da da, Sovyetlerde de böyledir hatta Humeyni öncesi İran’da da böyledir bu.

Büyük bir mücadele tarihine sahiptir bu saydığımız coğrafyalar ve büyükte bir kültürü kendi içinde aynı zamanda barındırmaktadırlar.

O yüzden bakmayın siz kendine göre tarihi anlatan sözüm ona bu yeni TV tarihçilerine, herkesin kendi tarih anlatımı elbette değişkendir ve biçim değiştirebilir çağına göre.

Normaldir!

Bu var olma kaygısından ya kaynaklanmaktadır ya da iktidarlar üzerinden nemalanmak ve yer edinme meselesidir. Ama kıstası elbette bu değildir. Hani derler ya, eğri oturup doğru konuşmak gerekir. Siz Halil Berktay gibi bir devşirmeyi ve Murat Bardakçı gibilerini ne kadar tarihçi diye algılarsanız sizin tarihinizde onlarla sınırlıdır.

Sonuçta tarih bilgisini onlardan almaktasınız ve tarih bilinciniz ona göre şekil almaktadır. Tabii saydıklarımız her ne kadar tarih bilgileri olsa da (özellikle de Bardakçı gibilerinin Osmanlıyı ya da Arapvari tarihi bilgileri düşünülecek olursa) o tarihi ve bilgileri başkalarının düşünce sistemine göre ve onların hizmetine vermiş olsa da, ortada bir emek bulunmaktadır, bu tartışılır ama bari o bilgiler için bir emek vermiştir ve bunu hak etmelidirler. Yoksa bırakın tarihçi olarak anılmayı ileride şaklaban ve şarlatanların saray soytarılığı görevleri anlatılacaktır.

Bu yüzden dürüst olmak gerekiyor, çünkü tarihin savaş vermediğini biliyoruz, tarihi tarih yapan capcanlı insandır. Bize göre, bunun savaşımını insan verir ve her şeyden bir sonrası da malum olarak tarihi oluşturur. O yüzden ismini saydığımız sözüm ona bu tarihçiler kendilerini bu konuma düşürmüşlerdirler. Tıpkı bundan bir hafta önce yaşadığınız her neyse, o günün yitiminden sonrasını tarihin oluşturduğu gibi, bunun adı da tarihtir bilincini artık kafalarında yer edindirmek zorundadırlar.

Yoksa canım sıkıldı şu tarih üzerinde biraz değişiklik yapalım ve yeni bir tarih yazalım değildir tarih.

Örnekler
Bu bağlamda birçok kişi kendi durumunu yaşadığı döneme, yani var olan iktidara yamama biçimindedir. Bu özellikle de görsel ve yazılı basında şuan böyledir. Zaten varlıklarının sebebi de budur. Örneğin Mümtaz'er Türköne, her konuşması her yazışı Osmanlıya özgüdür. Bilemiyoruz, ya içselleştirmiştir Osmanlıyı ya da içselleştirememiştir ama her konun başlangıcı ve bitimi bu adam için mutlaka Osmanlıyla bitmelidir. Bunu biliyoruz. Tıpkı bir zamanların Mehmet Barlasları konumundadır, durumu anlatırken onun gibi tespit yapmaktadır…

Örneğin Mehmet Barlas, adama bir şey sorma, konudan bağımsız bir şekilde anlatmaya başlar; biliyor musunuz aslında bu işi komünistler başlattı vb. vb. birçok zırvalık… Gerçi bugünlerde biraz değişken bir durumda ama yinede her zaman bu tür bir çıkış yapabileceğini ihtimaller arasına koymakta lazım. Sonuçta bu konuda sabıkası var adamın, hatta denemesi de bedava.

Örneğin magazin dendiğinde, cevabı büyük ihtimalle gördünüz mü bunun tarihi komünistlerle başlamıştır der bay Barlas. Oysa bir kişinin kendini komünist olarak tanımlaması ayrı bi’şey, komünist bir sistemin var oluşu farklı bir şey. İtalya’dan başlayarak Paparazziliğin Türkiye’de magazin konumuna bürünmesi farklı bir şey. Bu yüzden komünist bir ülkeden söz eden birisini gördüğüm zaman, ya salak ya da asalak olarak nitelendiriyorum. Yani ya paparazzi ya magazin!

Çünkü dünya üzerinde hiçbir ülke komünist bir sistemle yönetilmemiştir. Aksine SSCB hem Gorbacov sayesinde hem de bunun paralelinde emperyalların saldırısıyla bu saldırıya mahkûm edilmiştir ve dağıtılmıştır. Yani SSCB hiçbir zaman komünist sisteme geçmemiştir – geçememiştir.

Fakat yine bugün var olmamış bir ülkeyi ve sistemi yani SSCB’yi komünistlikle suçlayabilirler. Zaten yapıyorlar da. Sonuçta 65 yıldır bunlarla uğraşmaktayız ve işin açıkçası çokta görmüyorum aslında bunları.

Birçok örnek yine vermek mümkün, yeterli midir bilmiyorum ama bunların hepsini her zaman söylediğim gibi düzeltmek imkânsız gibi durmaktadır. Hangisini düzelteceksin ki?

Bu yüzden belki birçok kişi sistemi eleştirirken asimile olmaktan söz eder ama bunun kökeni bugün için, şüphesiz aydın diye tabir ettiğimiz zümreden başlamaktadır. Etkileyen, buna biçim veren sonuçta bu tür güçlerdir ve asıl asimileye uğrayan da bütün bu pislikleri yaparken yine bunlardır.

Tıpkı İstanbul için aydınların, entelektüellerin ve demokratların mekânı Taksim’dir diyenler gibi, oysa İstanbul’un en gerici yeri aksine burasıdır. Hatta feodal ilişkilerin yoğun olduğu bir ilçedir de diyebilirim, aydınların, çizerlerin, demokratların ya da entelektüellerin buraya takılması ve birer bira yudumlaması bunun kıstası değildir.

Zira Mümtaz'er Türköne’nin o Osmanlısı yeni bir sistemi öngörmemektedir belki de Taksim’de bira yudumlayanlar gibi, onun Osmanlısı olsa olsa yeni bir hegemonyan, otoriter bir yapıyı kendi içinde taşımasında yatmaktadır. Çünkü savunduğu iktidar, bilmesine rağmen ve her ne türden bir bok olsa da, taşıdığı pislik yine ne olursa olsun, onun için bir nefer olmak geçici de olsa onurdur bu saatten sonra. Zaten fiziksel olarak ve var olmayan soyut karakterini sadece bu şekilde ifade edebilir.

Beslenme kaynağı sadece ve sadece burasıdır. Yani beynini yakan kör bir cahil gibi davranmaktadırlar ve bu düşünemeyeceğiniz kadar derindedir.

Biçimleniş
Dolayısıyladır ki, Türkiye’de uzun bir zamandır bir taraf olma, bir biçimlenme söz konusu. Herkes bir şekilde şekillenmektedir ve buna göre de konumlanmaktadır.

Bunun sebebi var olan iktidar yani hükümettir. Onlar kendini belirledikçe karşısında ki de, şekillenmek zorundadır. Bu diyalektiktir. Örneğin birçok gazetenin köşe yazarı, AKP, TSK belirlemiştir, bütün hukuk ve guguk işler kendine bir şekilde biçim vermiştir de. O yüzden bugün sahipsiz Anadolu toprakları kendini bir boşluk içerisinde hem emperyal güçlerin hem de Huntington’ın yeni Osmanlısının narasıyla bulmuştur.

Ve maalesef bu naranın içinde Marksizm’in çok aşağısında bulunan Abdullah Öcalan’da dâhil olmak üzere, yeni Osmancıların kendini kaybetmiş naraları, köşe kapma derdinde olan liberallerin çığırtkanlığı, NATO’nun ıslah olmaz çocuğu TSK bulunmaktadır.

“Ne yapmalı”ya gelince, böyle bir sistemde ve devlet biçiminde yaşama zorunluluğumuz yok… Kendi sistemimiz de insanı ön plana çıkaran kendi devlet biçimimizi oluşturabiliriz.

Son söz olarak…

Dişleriyle korkuyu sıkıca kavramış, iktidar ve liderleri kendi penceresinden diğerleriyle birlikte uluyor, normale dönüşse kaçınılmazdır çünkü aptalların şöleni sona ermek üzeredir.

Güler Zere ölüyor, sorumlusu AKP'dir!

GÜLER ZERE ÖLÜYOR, SORUMLUSU AKP İKTİDARIDIR
Gün geçtikçe Güler Zere'nin durumu ağırlaşıyor. Adli Tıp birkaç defa toplanmasına rağmen bir sonuç çıkmadı. Güler için ülkenin dört bir yanında destek açlık grevleri yapılıyor.

İzmir'de ise Tecride Karşı Mücadele Platformu 30 Ekim 2009 Cuma günü saat 17.00'da İzmir AKP il binasının önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamadan bir saat önce Çevik kuvvet polisi AKP binasının önüne yığınak yaptı. Tecride Karşı Mücadele Platformu bileşenlerini AKP binasının bulunduğu bölgenin yakınına bile sokmak istemeyen polis, caddenin her iki girişini yaya ve araç trafiğine kapatarak "kuş uçurtmadı." Eylem yeri konusunda da polisle tartışmalar yaşandı. Abartılı güvenlik önlemi alan polis temsili tabutu eylem yerine getiren 2 kişinin önünü keserek; "içinde ne var, bomba olabilir" diyerek engellemeye çalıştılar. Polisin bu engelleme girişimi kararlılık karşısında boşa çıktı. Temsili tabutun eylem yerine getirilmesiyle açıklama başladı. Açıklamayı platform adına Fatma Alan okudu:

Alan açıklamaya "Güler Zere enbaştan ölüme terk edilmiştir" diye başladı. "Bu ülkede Güler Zere gibi hapishanelerde tecrit altında tutulan ve ölümcül hastalıklarla tek başına mücadele etmek zorunda olan onlarca tutsak var. F Tipi hapishanelerin açılmasından, TECRİT politikasının fiilen uygulanmaya başlanmasından bu yana geçen dokuz yılda, hapishanelerde tam 306 tutuklu ve hükümlü öldürüldü. Israrla sürdürülen tecrit politikası bugün de can almaya devam ediyor. Birbiri peşi sıra tutsaklar ölüyor hapishanelerde. En sonuncuları; İsmet Ablak, Mustafa Elelçi, Gurbet Mete, Hasan Kert, Beşir Özer, Recep Çelik, Ali Çetkin, Mustafa Demir, Yılmaz Keskin… tecrit altında katledildiler.

Güler Zere, Erol Zavar, Abdülsamet Çelik, İsmet Ayaz, Memduh Kılıç, Mustafa Gök ve onlarca hasta tutsağın varlığı tecrit politikasının sonuçlarıdır. Ve bu politika sıradan bir ihmal bir keyfilikten çok öte açık bir katliamcılık politikasıdır, imha politikasıdır. Hukuka, ahlaka, vicdana aykırı bu politika bugün Güler Zere'nin yaşamını kaybetmesine neden olmak üzeredir. Güler Zere'nin yaşamını kaybetmesi katledilmesi anlamına gelmekte...

Bizler devrimci, ilerici, demokrat güçler olarak Güler Zere ve tüm hasta tutsakların derhal serbest bırakılmasını istiyoruz. Hapishanelerden çıkan 306 tabutun sorumlularına bir kez daha sesleniyoruz. Suçlarınıza yenilerini eklemeyin! Güler Zere'nin tabutunu değil, özgürlüğünü istiyoruz" dedi.

Açıklamanın bitiminde "Güler Zere'yi serbest bırakın! Hasta tutsakları serbest bırakın! Onları serbest bırakmadığınız sürece sesimizi her yerde duymaya devam edeceksiniz" dedi.

Eylemde; "Güler Zere' ye Özgürlük, Devrimci Tutsaklar Onurumuzdur, Hasta Tutsaklar Serbest Bırakılsın, Tecrit Öldürür Dayanışma Yaşatır, Yaşasın Devrimci Dayanışma" sloganları atıldı.

Kitap okuma, eyleme katılma, katılanlardan uzak dur

AKP'nin Türkiye'yi demokratikleştirdiği söyleminin propaganda edildiği son 3 yılda, muhalifleri sındirmeyi ve kitlelerin hukuka inancını yok etmeyi amaçlayan onlarca dava açıldı.

Türkiye'de açılan davalarda hazırlanan iddianamelerdeki suçlama ve “kanıt”ların saçmalığı, işin aceleye getirilmesinin yanında, toplumda hukuka olan inancı yıkmak ve “bir yolunu bulur hayatınızı kaydırırız” gibi bir tehditle kitlelere ‘ibret vermek’ amacına işaret ediyor.

Bu absürt davaların sonuncusu, fişlenmeye karşı çıkan üniversite öğrencilerine açıldı. 19 Ocak’ta ODTÜ yerleşkesinde gerçekleşen olayda bir kişinin cep telefonuyla gizlice fotoğraflarını çektiğini fark eden öğrenciler, bu kişiye fotoğraflarının neden çekildiğini sormuş; yemekhane personeli olduğunu ileri süren şahıs “Fotoğraf çekmedim” demişti. Ancak öğrenciler bu kişiyi alıkoyarak cep telefonunda kendilerine ait fotoğraflar bulunduğunu görmüşler, bu sırada telefona "Öğrenciler gazete standı açtı, gidecek misin?" diye bir mesaj gelmesi de şüpheleri tümüyle doğrulamıştı.

Üzerinde Ankara Ticaret Odası (ATO) kimliği ve Jandarma Komutan yardımcısı Albay İbrahim Ertaş imzalı, Uzman Çavuş Suat Yılmaz adına düzenlenmiş askeri bir belge bulunan şahıs için, askeri istihbaratçı olduğu şüphesi ile üniversite yönetimi huzurunda tutanak tutulmuştu.

Kitap, uçurtma, müzik kaseti suç aleti!
Olaydan dört ay sonra ODTÜ, Hacettepe ve Bilkent öğrencisi olan 16 kişi gözaltına alındı. 16 gençten 5'i tutuklanarak Ankara 1 Nolu F Tipi Cezaevi’ne konuldu. 6 Kasım’da 13’er yıla kadar hapis istemiyle başlayacak olan davanın iddianamesi, basında yer aldı.

İddianamede ‘suç’ sayılan bazı eylemler şöyle: ODTÜ stadyumunda ‘Devrim’ yazmak, 1 Mayıs ve Newroz mitinglerine katılmak, Deniz Gezmiş ile arkadaşlarını anma yürüyüşüne katılarak ‘Devrimci ODTÜ yürüyor’ diye slogan atmak, KESK ve DİSK tarafından düzenlenen ‘İşsizliğe, Yoksulluğa ve Zamlara Karşı Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi’nde slogan atmak...

Ayrıca, orak-çekiç ve yıldızlı uçurtma uçurmak, Agirê Jiyan grubunun kasetini, Komünist Manifesto’dan Bolşevik Devrimi’ne herhangi bir kitapçıdan alınabilecek olan çeşitli kitapları bulundurmak da öğrencilerin bu ‘suç’ları işlediğinin ‘kanıt’ı olarak sunuldu.

Suç aletleri kitap, dergi
Ekim 2009 - Bursa Başsavcılığı, 46 ESP’liye yasadışı MLKP örgütünün legal alan faaliyetlerini yürüttükleri iddiasıyla 10 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı. Suçlamanın gerekçeleri şunlar: Filistin’e destek verip İsrail’in saldırılarını kınamak, SSK İl Müdürlüğü önünde “Sendikasız, sigortasız çalışmayacağız” diye açıklama yapmak, “12 Mart’tan 12 Eylül’e darbeciler yargılansın” ve “Mehmet Ağar tutuklansın” diye açıklama yapmak, ırkçılığa karşı müzikli dinleti düzenlemek.

Kasım 2008 – Adana’da “PKK üyesi olduğu” iddiasıyla tutuklanan 17 yaşındaki okuma yazma bilmeyen bir genç, iki kitap, birer broşür ve dergi gibi yazılı materyalleri bulundurmakla suçlanıyordu.

Kürt açılımı yapılırken, Kürtlere yapılan hak ihlallerini kınamak suç oldu
TRT Şeş ile 2008 sonunda başlayan ve bu yılın ortalarında resmen gündeme koyulan Kürt açılımının, Kürt halkının haklarını savunanlara pek yaramadığı görülüyor. İşte birkaç örnek:

Ekim 2009 – İHD Adana Şube Sekreteri Ethem Açıkalın’ın konuşması için, “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla soruşturma açıldı. Soruşturma takipsizlikle sonuçlanınca polis tekrar savcılığa gitti ve Açıkalın’ın konuşmasındaki şu bölümlerden şikayetçi oldu: “OHAL uygulamasını aratacak durum yaşadık. Adana Valisi açıktan Kürtleri hedef gösterdi.”

Adana Valisi İlhan Atış, eylemlere katılan çocukların ailelerinden yeşil kartları almak gibi bir proje üretmiş, daha sonra da “Yoksulum diyorsunuz ama kalaşnikof almaya paranız var. Türkiye’de şu an 2- 2.7 milyon arasında PKK’lı var” diye konuşmuştu. Ancak savcılık, Açıkalın’ın olayı abarttığına karar verdi. “Toplumun geniş kesimlerini birbirine karşı kin ve düşmanlık hisleriyle doldurarak müsnet suçu işlediği...” diyen savcılığı haklı bulan mahkeme, il duruşmada üç yıl hapis verdi.

Ağustos 2009 – Kürt açılımının açıkça telaffuz edilmeye başladığı bu dönemde Kürdistan Topluluklar Birliği - Türkiye Meclisi (KCK/TM) örgütüne düzenlenen operasyon kapsamında KESK’in çeşitli illerdeki binaları basıldı. Tutuklanan 28’i öğretmen 31 KESK üyesi, “Anadilde eğitim maddesini Eğitim-Sen tüzüğüne koymaya çabalamak, Newroz’a katılmak, Kürtçe kursu vermek, ‘çay partisi görünümlü toplantı’ yapmak” gibi eylemlerle suçlandı.

Haziran 2009 - Adana 6. 7. ve 8. Ağır Ceza Mahkemeleri’nde görülen davalarda dokuz çocuğa, 24 Şubat 2008’de sınır ötesi operasyonu protesto ettikleri için ‘örgüt adına suç işlemek, örgüt propagandası yapmak ve polise mukavemette bulunmak’ suçlarından toplam 86 yıl 11 ay hapis cezası verildi.

Başlıca suç, iktidar karşıtı eylemlere katılmak
Nisan 2009 - Mersin’de Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde yapılan anmada basın açıklamasını okuyan eski ÖDP Merkez İlçe Başkanı Ali Sesal, "yasadışı yürüyüşe dönüşen toplantıya katılmaktan" 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. Birçok kentte aynı gün anma yürüyüşlerine izin verilirken, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı, “Kalabalık, trafiğe ve yayaların geliş gidişine engel olacak şekilde yürüyüşe geçerek basın bildirisini izinsiz gösteriye dönüştürmüştür” dedi.

Aralık 2006 – Hayata Dönüş Operasyonu’nun 6. yılında İstanbul Sarıgazi'de düzenlenen basın açıklamasında gözaltına alınan 25 kişiden 11’i, yasadışı silahlı terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla mahkemeye sevk edildi. Bu kişilerden Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi Kader Şahin, yasal bir parti olan TKP’ye üye olduğu belgelenmesine ve dava dosyasında aleyhinde hiçbir delil bulunmamasına karşın adı belirtilemeyen bir "yasadışı örgüte üye olmak" suçlamasıyla bir yılı aşkın süre cezaevinde tutuldu. Davadaki yegane delil, internetteki bir forumda yer alan, kimin arasında geçtiği belli olmayan yazışmalardı.

“Deniz Gezmiş ve Che Guevara isimli teröristler”…
Temmuz 2009 - Adana, Mersin ve Hatay’da, yasadışı MKLP’nin legal faaliyetlerini yürüttükleri iddiasıyla 22 şüpheli hakkında açılan davada 53 demokratik eylem, etkinlik ve basın açıklaması ‘örgütsel suç’ sayıldı. Bu suçlar arasından bazıları şöyle: DİSK ve KESK’in organize ettiği yürüyüşlere katılmak, imza standı açıp, ‘Emekçiler Sokağa, Eyleme’ başlıklı bildiriyi dağıtmak, Kahramanmaraş katliamını ve Hrant Dink cinayetini anmak, Gazze saldırısını protesto etmek, “Filistinli kadınlar yalnız değildir” yazılı pankartın ucundan tutmak, Yılmaz Güney’in fotoğrafı bulunan takvimleri satmak, İşten çıkarılan sendikalı işçilerle dayanışmak için Mersin Limanı önünde yapılan basın açıklamasına destek vermek.

Suç delilleri de şöyle: “Che Guevara isimli terörist”in hayatını anlatan film, “Deniz Gezmiş isimli terörist”in anısına hazırlanan görüntüler, Komünist Manifesto ve Sosyalizm Kazanacak adlı kitaplar, Kazım Koyuncu belgeseli, Lenin işlemeli duvar halısı, kuş gribi bildirisi, altı düdük, beş salsa aleti, dört zilli tef, Kürtçe ve Türkçe şarkı CD’leri, oyun havaları, Dondurmam Gaymak, Muro, Recep İvedik ve Issız Adam adlı film CD’leri.

Temmuz 2008 – TKP’nin Muğla İlçe Örgütü ve Muğla Nâzım Hikmet Kültür Merkezi tarafından Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm yıldönümünde düzenlenen anma etkinliği de suç unsuru sayıldı. Muğla Cumhuriyet Savcılığı, kapalı binada yapılan salon etkinliğini Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na göre değerlendirerek bir ilke imza attı. Bu ‘suç’tan 3’er yıl hapiz ceza isteyen savcı, Deniz gezmiş ve yoldaşlarının anılmasını da ‘suçu ve suçluyu övmek’ olarak değerlendirdi ve 2’şer yıl hapis de bunun için istedi.

Nisan 2007 – Yurtsever Cepheli Öğrenciler’in 1-6 Mayıs'ta İstanbul'dan Ankara'ya gerçekleştirecekleri Bağımsızlık Yürüyüşü’nü duyurmak için valiliklere izin başvurusu yaptığı afiş de, "suçu ve suçluyu övme" kapsamında değerlendirildi. Çanakkale Savcılığı, "THKO terör örgütü kurucusu ve üyesi olmaları nedeniyle idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan adlı kişilerle, bu kişilerin eylem ve sözlerini övme anlamında söz ve sloganlar yazılmış olduğu görüldü" şeklinde bir karar verdi.

Aynı günlerde, Tokat Demokrat gazetesi sahibi Cihan Altıntaş'a da "Mahir ve arkadaşları hala gençliğin idolü olarak yaşamaktadır" başlıklı yazısı nedeniyle "Mahir Çayan'ı ve işlediği suçu övdüğü için” dava açıldı.

Haziran 2007 - 1977'de öldürülen ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi yöneticisi Ertuğrul Karakaya'yı Salihli'deki mezarı başında anan görme engelli annesi Ayşe Karakaya ve 19 kişi, Salihli 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nde suçu ve suçluyu övmekten yargılandı. Üstelik duruşma günü, Karakaya’nın ölüm yıldönümüne verildi.

Nisan 2008 - Halkevleri Mersin Şubesi'ne, AKP aleyhindeki etkinlikleri nedeniyle kapatma davası açıldı. Suçlamalar şöyleydi: Başbakan Erdoğan'a yumurta atmak, 'AKP iktidarına karşı meydana çıkıyoruz', 'IMF dostu, halk düşmanı Amerikancı iktidar istemiyoruz' yazılı bildiri ve afişler taşımak, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım adlı oyunu sahnelemek, Deniz Gezmiş’i anmak...

Hukukçular: Zanlı aleyhine kanıt icat eden yargı, inandırıcılığını yitirir
soL için görüşlerini aldığımız hukukçulara göre, kitap ya da uçurtma olmak üzere herhangi bir nesnenin iddianamede delil olarak kullanılabilmesi için ceza kanununda yer alan bir suçla irtibatının kurulması gerekiyor. Örneğin Komünist Manifesto’nun suç delili sayılabilmesi için, komünizmin suç sayılması gerekiyor. Oysa komünizm propagandası yapmak suçu, 18 yıl önce Türk Ceza Kanunu'ndan çıkartılmış durumda. Bu açıdan, haklarında iddianame düzenlenenlerin komünistliği, komünizme ait sembol ve kitapları bulundurmaları suç oluşturamaz, kanıt olamaz.

Eylemlere katılmanın iddianamelerde yer alması ve suçlamaya dayanak yapılması ise birçok açıdan sakıncalı. Politik görüşlerini gizlemeyen, açık politik faaliyet yürüten ve bunu kabul eden kişiler hakkında malumun ilan edilmesi, öncelikle yargılamanın hızını etkilemesi ve tutuklulukta geçecek sürecin uzamasına yol açması bakımından sakıncalı. Ayrıca, bu genel olarak sol ve sosyalizmi suç, politik mücadele yürütenlerin ise suçlu olarak gören bir eğilimi destekliyor. Böyle bir durumda, iddianame hukuki bir metinden ziyade siyasi amaç güden bir metin olarak kabul ediliyor.

"Hukukun ayaklar altına alınması kanıksanmamalıdır"
Bu durum, halkın gözünde, hukukun güçlünün istediği gibi at oynattığı bir alan olduğu şeklinde bir izlenim yaratıyor. "Bu algıya nasıl direnilebilir" diye sorduğumuz hukukçular, "Hukukun, uygulamacıları eliyle ayaklar altına alınması kanıksanmamalıdır. Bunlara karşın hukuku savunmak, hukuku talep etmek yani haklarına sahip çıkmak hem hak hem de görevdir" yanıtını veriyor.
Kaynak: soL haber...

“Washington Erdoğan’dan hesap sorar”

Los Angeles Times gazetesi ve Associated Press, Erdoğan’ın İran konusundaki açıklamalarından, Türkiye’nin dış politikasını ve ABD karşısındaki konumunu değerlendirdi.

Dış politikası yabancı basının da gündeminde olan AKP hükümetinin yönelimlerine ilişkin değerlendirmelerde, Los Angeles Times gazetesi başyazısında Türkiye için “sürüden ayrılan başıboş ülke” derken, Associated Press Türkiye uzmanı Hugh Pope, iktidarı “jonglör” olarak tanımladı.

“Batı dünyası İran’ın nükleer programını engellemek için yeni ambargolardan söz ederken tüm çabaları baltalayan, ‘sürüden ayrılan-başıboş’ ülke hangisi” sorusuna Türkiye yanıtını veren Los Angeles Times, Türkiye’nin İran’la olan ticaretini artırma planının, olası bir AB ambargosuyla köşeye sıkışacak İran’ı rahatlatacağı öne sürüldü.

“İran ile model bir demokratrik Müslüman devlet ve doğuyla batı arasında köprü olan Türkiye arasındaki bu yakınlaşma, bu ülkenin batıya sırtını dönüp doğudaki İslamcı rejimlerle kucaklaştığı kaygısını körüklüyor” denilen haberde, bu durumun faturası da Sarkozy’ye çıkarıldı. Fransa Cumhurbaşkanı’nın dışlayıcı tutumunun Türkiye’yi karşıt bir yöne ittiği belirtilerek, bir diğer faktör olarak da Erdoğan’ın özgüveni gösterildi. Bu özgüvenin 7 Aralık’taki görüşmede Obama karşısında da kendisini göstereceğini, ama Obama’nın Erdoğan’a bazı dersler vererek, İran’la yakınlaşmanın Türkiye’nin çıkarına olmayacağını anlatması gerektiğini söyleyen gazete, Erdoğan’ın “İran’ın nükleer programı tamamen barışçıl” sözlerini de, gülünç, naif ya da tehlikeli derecede alaycı olarak nitelendirdi.

Associated Press Ajansı Türkiye uzmanı Hugh Pope, “Batı İran’ı nükleer programından taviz vermeye zorlarken Türkiye her iki tarafa da oynayarak sadakatinin hangi tarafta olduğu konusunda kuşkular yaratıyor” dedi. Erdoğan’ın son açıklamaları yüzünden Washington’da hesap vermek durumunda kalabileceğini söyleyen Pope, Türkiye için komşularıyla ilişkileri iyi tutabilmek çabasıyla, havada top çeviren bir akrobat benzetmesi yaptı.