2 Aralık 2009 Çarşamba

Yeraltından devletin zirvesine

Uruguay’da devlet başkanlığına, 9 kez silahla vurulan, 2 kez cezaevinden kaçan, 14 yılını hücrede geçiren Tupamaros örgütünün kurucularından ‘Pepe’ lakaplı Jose Mujica seçildi.
Jose Mujica liderliğindeki solcu Frente Amplio (Geniş Cephe) önceki gün düzenlenen ikinci tur seçimleri de kazandı. Geniş Cephe’nin adayı 75 yaşındaki Mujica, 2.6 milyon seçmenin yüzde 55'nin desteğini almayı başardı. Mujica'nın rakibi muhafazakar eski devlet başkanı ve Ulusal Parti'nin başkan adayı Luis Lacalle ise yüzde 45'lerde kaldı. Pepe 25 Ekim'deki ilk tur seçimlerinde de en fazla oyu almıştı. 3 milyon 350 bin nüfusa sahip ülkede Mujica’nın destekçileri seçim zaferini geç saatlere kadar sokaklarda kutladı.

‘KONUŞMA DEĞİL, İŞ YAPMA ZAMANI’
Halka seslenen Mujica, Uruguaylıların sorunlarına sırtını dönmeyeceğini ve kara günlerinde yanlarında olacağını söyledi. Başkanlık görevinin geçici olduğunu, kalıcı olanın halk olduğunu vurgulayan Mujica, “İktidarın yukarıda bir yerlerde olduğuna inanan ve iktidarın büyük kitlelerin yüreklerinde olduğunu anlamayanlar var” dedi. Programatik konuşmalar yapmanın zamanı olmadığını belirten Mujica, halka teşekkür etti. Mujica, selefi solcu devlet başkanı Tabare Vazquez’in politikalarını devam sürdüreceğini açıkladı. Mujica, Vazquez’in ekonomi bakanı Danilo Astori’yi bu görevde tutacağını şimdiden ilan etti.

CUNTA DÖNEMİ SORGULANACAK
2010 ile 2015 arasında görev yapacak devlet başkanını seçmek için düzenlenen seçimlerde cunta dönemi ile ilgili iki adet referandum da yapıldı.1973 ila 1985 yılları arasında süren askeri diktatörlük dönemindeki insan hakları ihlalleri için geçerli olan zaman aşımı kanununun yürürlükten kalkması ve yurtdışında yaşayan yurttaşlar için 2014'ten itibaren posta ve mail aracılığıyla oy kullanılması. Her iki referandum da onaylandı. Seçimde ayrıca devlet başkan yardımcısı ile yasama meclisinin 30'u senatör, 99'u milletvekilili olan yeni üyeleri de belirlendi. Uruguay 1836 yılından bu yana sağcı Ulusal Parti ve Colorado Partisi tarafından yönetilirken 2005'deki seçimleri ilk defa sol platform Geniş Cephe'nin adayı Tabare Vasquez kazandı. Anayasa gereği Tabarez yeniden başkanlığa seçilemiyordu. Pepe 1 Mart 2010'da koltuğu resmen devralacak.

Tupamarolar’ın ve ‘Pepe’ Mujica’nın siyasi evrimi
TUPAMAROLAR, adını 1738-1781 yılları arasında İspanyol sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesi veren Perulu gerilla lideri Tupac Amaru'dan alıyor. Tupamaros Ulusal Kurtuluş Hareketi (MLN) Mujica'nın da aralarında bulunduğu 13 kişi tarafından 1963'te kuruldu. Mujica, iki kez hapisten kaçmasının ardından 1973’te yakalanarak 1985’te affedilene kadar 14 yıl çeşitli askeri cezaevlerinde tutuklu kaldı. Çok partili sisteme geçildikten sonra, 1985'te siyasi afla serbest bırakıldı. Tupamaros'ların 1985'te Geniş Cephe bünyesinde siyasi yaşama katılmasıyla birlikte Mujica bu hareketten 1995’te milletvekili seçildi. 1999'da senatör seçildi. 2004 seçimlerinde en fazla oy alan senatör oldu. 2005 Mart ayında Hayvancılık, Tarım ve Deniz Ürünleri Bakanlığı'na gelmesiyle senatörlükten ayrıldı. 3 Mart 2008'de ise Bakanlık'ı bırakarak Senato'ya döndü. FA Olağanüstü Kongresi 2008 Aralık ayında Mujica'yı, 25 Ekim'de gerçekleşen seçimlerde aday ilan etti.

1 Aralık 2009 Salı

Kaç şehir, kaç aşk terketmiştir acı ve ayrılık gibi, kaç umuda seslenmiştir resimler gibi. .

Teşekkür yazısı – E. Kalan

Türkiye’nin siyasi parti literatürüne ‘yeni’ sağ – sol – liberal partiler katılmaya devam ediyor. Türkiye’de yaşadığımı her zaman hatırlatmak zorundalar ya bunlar. Hepsine teşekkür ediyorum.

Hani özgürlük ve demokrasinin beşiğiyiz ya, bizi yöneten bir iktidar liderciği, ‘memurlar greve çıktı’ diye ‘hesabını sorarım’ demesi ne kadar demokrasi tanımlamasıysa ve bunlarla uyuşuyorsa ‘Hamdolsun’ o kadar demokratız işte hepimiz. Şaşırmıyorum dersem yerdir artık bu yüzden. Türkiye’de halkın sırtından hiçbir partinin emekten, eşitlikten, sömürüsüz, sosyal bir yaşamdan ve toplumdan söz etmeyen o kadar çok parti dururken, birer kan emici görevini görenler de varken bir de yenilerinin eklenmesi beni çok duygulandırıyor. Artık kaygı duymuyorum, aksine her gün yeni bir umut ediniyorum sayelerinde.

Parti açılımı
Yurdum gündemi her gün baş döndürücü bir hızla klavye başına oturtuyor işte ister istemez. Mübarek Fethullah ve burjuva tayfasının medyası lokomotif gibi çalışıyor çünkü. Biz insanlarda her gün ‘hıyarın kerameti’ misali topyekûn özel imal ve kurdurulmuş olanın üzerine bocalanıyoruz.

Bocalanmasına bocalanıyoruz da bir tane adam da çıkıp kardeşimmm ‘geriye bakma çukura düşersin’ demiyor / diyemiyor. Çünkü eleştiren bizden önce almış eline inisiyatifi de ilk bocalananın kendi olduğunu saklıyor. Böylesine boktan bir serzenişi var işte adam akıllının da!

Daha dün Onur Öymen’in Dersim örneğinden dem vurup ‘bunlar işte böyledir, bilinçaltındakiler dışa vurdu’ serzenişlerinden sonra Onur Öymen’e teşekkür mesajları yağmıyorsa ben de başka bir şey bilmiyorum. . Apo bile demiş ‘CHP’nin içindeki en dürüst adam Onur Öymen’dir’ diye… Hani Apo söyledi ya bende Onur Öymen’e hak verme cesaretinde bulundum, maazallah Apo bu cümleyi zikir etmeden önce ben ya da başkası kullansaydı kesin CHP’li bilemediniz en kaba şekliyle faşist olurduk. Artık inisiyatifi AKP’lilerle birlikte Tanrı katında Amerikalılara bırakıyorum, korusunlar kendisini, ne diyeyim adam oturduğu yerden bilinçlerimizi açıp ufkumuzu genişletti. Beş dakikada çözümledi olayı. Zaten kendisi dememiş miydi(?) Marx olsun, Engels ve Lenin olsun bilimsellikten uzaklar ve bi’şey bilmiyorlar, ben biliyorum diye. Haklı Hz. Meryem’in kitaplarını kendisi kadar okumadım ben, zira aslında hiç okumadım desem yalan söylememiş olurum. İlgi alanlarımız değişik hakikaten.

Kaldı ki demokrasi karşısında tüyleri diken – diken olanlar da var bugünlerde şuan günah çıkartıyorlar, ‘benim ailem CHP’liydi’ hep Baykal’a ve partisine verdik oylarımızı diyenlerde eklenince bu iş daha eğlenceli bir hal aldı. Dersim Katliamı deyince, CHP’li olacaktı ya ne bok olacaktı, tek parti döneminden söz ediyoruz, senin Amerikan sevdalısı Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapacağız diyen aptal muttasıfları çıkmadan önce Adnan Menderes bile ailece CHP’ye oy verirdi, hatta gece – gündüz orasını burasını köşenden yaladığın Erdoğan’ın babası da dâhil akılımmm.

Sen oy vermişsin çok mu?

Zaten CHP’nin süzgecinden geçmeyene adam demem ben.

Hadi çok partili sisteme geçtikte CHP’li yıllar biraz geride kaldı ama kendine solcuyum diyorsan mutlaka en az Perinçek’in yakınından – çizgisinden geçeceksin. (Çok ciddiyim) belki böyle adam oluruz ne bileyim.

Sen koy seven çıkar
Sağ milliyetçi cenahta Osman Pamukoğlu, liberal solcularda Ufuk Urasçılar derken sosyal demokratlarda Rahşan Ecevit’in yeni prensi Hulki Cevizoğlu ve nihayetinde de Mustafa Sarıgül gibi Fethullah’ın sol vizyonlarından sonra Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız’da (oysa kendisinin bir edebiyat öğretmeni olarak girdiği tartışmalardan hazır cevap tavrıyla beğenirdim) solda yeni bir parti kurma çalışmaları içinde yer aldıklarını açıklayınca Onur Öymen’e bir teşekkür daha benden… Sayesinde herkesi bir akıl tutulması sardı, kabul etsin.

E adam bir açıklama yaptı karanlık ne kadar ‘şey’ varsa ortaya çıktı… Hatta adamın bu açıklamalarından kendine görev bile çıkartanlar oldu. Örnek ‘Dersim Katliamı’, sonra yeni particiklerimizi de öğrendik sayesinde ne diyelim. Büyük beceri hem onunkisi hem de Erdoğan’ınkisi. Bence hayali dedektif kahraman Sherlock Holmes’e özenen Ergenekon savcısı Zekeriya Öz harekete geçmeli ve Ergenekon Terör Örgütü Davası’ndan tutukladıklarını hemen serbest bırakmalı Onur Öymen’i acilen tevkif ettirmeli, aranan ve bir türlü bulunamayan 1 numaralı adam da bence Onur Öymen’dir diye de acil son baskı haber gir(il)meli ajanslara, buradan çağrı yapıyorum Zekeriya’ya, yeniden isminden söz ettirip Erdoğan ve bilumum diğer cemaatçi patronlarının gözüne girebildin o beceri var sende malum her boku yedin buna da bir kılıf bulur, o kaypak ve beceriksiz imajını hafızalarımızdan silebilirsin.

Son olarak
Öncelikle bizi o tek hücreli İmralı çizgisinden (gerçi yeni yerine taşındı ama olsun yıllarca bizi oralardan çıt kırımsı dağarcılığıyla) uyandıran ve ufkumuzu açtıran ‘vay be demek böyleymiş’ dedirten Abdullah Öcalan beye, keza yıllardır demokrasi palavrasıyla uyutmaya çalışan diğer iktidarlara karşı verdiği amansız mücadelesiyle kalplerimizde kendisine ve yedi ceddini anmadan uykularımızın gelmediği yüzyılın son boşbakanı sayın Erdoğan’a, kendisi ‘ben Atatürk’ün altı okunu, dedemin ve nenemin resimleri gibi duvarıma astım’ diyen muhalefetin lideri büyük Kemalist Baykal’a ve onun biricik dostu Öymen’e, ‘Gülen aleyhine olan insanlarla görüşmem, laf söyletmem, konuşulanları dinlemem, yazıları da okumam’ diyen Sarıgüller ve emperyal senaryoların diğer figüran oyuncularına teşekkür ederim.

Sizin sayenizde sosyalizme ve devrime olan inancım her gün artıyor.

Teşekkür ederim, sokaklarda sürekli çatışan ve emperyalistlerle onların kolluk kuvvetlerini zorda bırakan devrimcileri, çıkılmaz sanılan bu süreçten ve geleceğe güvenle bakan, şuan kazanamayacakta olsak yine de varız dedirttiğiniz niceleri için hepinize teşekkürler.

Türkiye'de 4 Avrupa ülkesi kadar yoksul var

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “2008 Yoksulluk Çalışması Sonuçlarını” açıkladı. Buna göre, Türkiye'de geçen yıl fertlerin yaklaşık yüzde 0,54'ü yani 374 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, yüzde 17,11'i yani 11 milyon 933 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Kişi başı günlük harcaması, satınalma gücü paritesine göre 1 doların altında kalan fert bulunmuyor. Buna karşın satınalma gücü paritesine göre kişi başı günlük 2,15 dolar olarak tanımlanan yoksulluk sınırı altında bulunan fert oranı yüzde 0,47. Yoksulluk sınırı 4,3 dolar olduğunda yoksul fert oranı ise yüzde 6,83 olarak tahmin edildi.

HANEHALKI BÜYÜKLÜĞÜ ARTTIKÇA YOKSULLUK RİSKİ ARTIYOR
2008 yılında hanehalkı büyüklüğü 3 veya 4 kişi olan hanelerde bulunan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 8,48 olurken, 7 ve daha fazla olan hanelerde fertlerin yoksulluk oranı yüzde 38,20 olarak hesaplandı. 7 ve daha fazla kişiden oluşan hanelerden kentsel yerlerde oturanlar için yoksulluk riski yüzde 26,95 iken, kırsal yerlerde bu oran yüzde 54,03 olarak belirlendi.

Hanehalkı türüne göre çocuklu çekirdek ailede bulunan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 15,42 olurken, çocuksuz çekirdek ailelerdeki fertlerde bu oran yüzde 8,76'ya düşüyor. Ataerkil veya geniş ailelerdeki fertler için yoksulluk oranı ise yüzde 21,79 olarak tahmin edildi. Kentsel yerlerde çocuklu çekirdek ailede yaşayan fertlerin yoksulluk riski yüzde 9,14 iken kırsal yerlerde bu oran yüzde 33,77 oldu.

FERTLERİN ÇALIŞMA DURUMLARINA GÖRE
2008 yılında ücretli-maaşlı çalışanlarda yoksulluk oranı yüzde 5,93 iken, yevmiyeli çalışanlarda bu oran yüzde 28,56, işverenlerde yüzde 1,87, kendi hesabına çalışanlarda yüzde 24,10 ve ücretsiz aile işçisi olanlarda ise yüzde 32,03 oldu. En yüksek yoksulluk riskine sahip olan tarım sektöründe çalışanlarda yoksulluk oranı 2007 yılında yüzde 32,05 iken, 2008 yılında yüzde 37,97 olarak tahmin edildi.

Sanayi sektöründe çalışanlarda 2008 yılında yoksulluk oranı yüzde 9,71 olarak hesaplanırken, bu oran hizmet sektöründe çalışanlarda yüzde 6,82 oldu. 2008 yılında ekonomik olarak aktif olmayan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 13,73 iken, iş arayan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 17,78 olarak belirlendi. 2008 yılında okur-yazar olmayanlarda yoksulluk oranı yüzde 39,59 olurken, ilkokul mezunlarında bu oran yüzde 13,44, lise ve dengi meslek okulları mezunlarında yüzde 5,64, yüksek okul, fakülte ve üstü mezuniyete sahip fertlerde yüzde 0,71 oldu.
İlköğretime başlamamış olan 6 yaşından küçük çocukların yoksulluk riski ise yüzde 22,53 olarak hesaplandı.

Çalışmada, hanehalkı bütçe araştırması sonuçlarının, en güncel nüfus projeksiyonlarına göre ağırlıklandırıldığı belirtildi. 2009 yılına kadar, sözü edilen nüfus projeksiyonlarının genel nüfus sayımı sonuçlarına dayalı olarak hesaplandığı, 2007 yılında ise Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'nin (ADNKS) kurulduğu hatırlatıldı.

ADNKS veritabanından elde edilen yaş ve cinsiyet yapısı ile nüfusun yerleşim yerine göre dağılımında nüfus sayımlarına göre önemli dağılım farklılıkları bulunduğu belirtilerek, bu doğrultuda en güncel nüfus bilgilerinin elde edildiği bu sistemdeki bilgiler kullanılarak nüfus projeksiyonlarının üretilmesine başlandığı, ulusal ve bölgesel düzeyde nüfus projeksiyonlarının yenilendiği kaydedildi. 2008 Yoksulluk Çalışmasında da, 2008 Hanehalkı Bütçe Araştırmasından elde edilen yoksulluk göstergeleriyle yeni nüfus projeksiyonlarına göre revize edilmiş 2007 yoksulluk göstergelerine yer verildi.

2007 yılında yüzde 0,48 olarak tahmin edilen açlık sınırının altında yaşayan fert oranı, 2008 yılında yüzde 0,54'e yükselirken, yoksul fert oranı ise yüzde 17,79'dan yüzde 17,11'e geriledi.

Geçen yıl, 4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 275 lira, aylık yoksulluk sınırı ise 767 lira olarak tahmin edildi. Kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda 2007 yılında yüzde 34,80 olan yoksulluk oranı 2008 yılında yüzde 34,62'ye, kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı da yüzde 10,36'dan yüzde 9,38'e düştü.

Devrimci Halkın Birliği, Merkez Büro’ya hırsız görüntüsü altında polis tacizi ve komplosu!

BASIN AÇIKLAMASI
Devrimci Halkın Birliği, Merkez Büro’ya hırsız görüntüsü altında polis tacizi ve komplosu!

Pazartesi günü sabah saat 9.30 sırasında merkez büro çalışanları işlerinden dolayı dışarıya çıktıkları sırası da han kapalı olmasına ve derginin kapısı kilitli olduğu halde bir saat sonra büroya dönen arkadaşlarımız kapının açık ve büronun karıştırılmış olduğu ve çekmecelerin kurcalandığı, telefonların ve kartların kontrol edildiği ve kasada bulunan 200 TL’nin gasp edilmesiyle karşılamışlardır. Dergimizi çalışanlarına yönelik her hangi bir olumsuz gelişmede polisi sorumlu tutacağımız herkesin bilmesini istiyoruz. Polisin bir çok devrimci kurma komplo tezgahladığını biliyoruz. Daha önceden de merkezi büromuz Beyoğlu’nda hırsızlık görüntüsü altında polislerce talan edilmiş ve büronun bilgi sayarı çalınmıştı.

Polisin bilinen korku yaratma, komplo kurma ve taciz etme taktiklerinden birisidir, hırsızlık görüntüsüyle devrimci kurumları talan etmek ve dinleme araçları koymaktır.

Bir yandan demokratikleşiyoruz palavraları atılırken diğer yandan işçilere, emekçilere ve devrimciler yönelik faşist baskı ve kuşatma Kürtlere yönelik linç saldırıları dur durak bilmeden sürüyor.

Gerçeklerin savunucusu ve sürdürücüsü olan devrimci yayınlar ve kurumlar hedefe alınarak, polis kuşatması genişletilerek, kapatmalar yaygınlaştırılarak, devrimcilerin sesi boğulmaya çalışılıyor. Ne ki faşist diktatörlük ve AKP hükümetinin işçilere, emekçilere, Kürtler ve devrimlere yönelik saldırıları ve korku dağlarını yükseltme çabaları sökmeyecek, devrim, özgürlük ve sosyalizm için dövüşenler devrimci çizgilerinde inatla, ısrarla ve cesaretle yürüyeceklerdir. Polisin dergimize yönelik hırsızlık görüntüsü altındaki taciz ve komplo girişin mini kınıyor, tüm devrimcileri, devrimci sosyalist basına yönelik faşist baskı ve saldırılara ortak tutum almaya çağırıyoruz.

Devrimci ve Sosyalist Basın Susturulamaz!
Polis Saldırı ve Komplolarına Sessiz Kalmayalım!

30 Kasım 2009
DEVRİMCİ HALKIN BİRLİĞİ

Şatilla'da 17 yıldır dinmeyen gözyaşı

Bugün 15 bin kişinin yaşadığı Şatilla mülteci kampında yaşamını sürdüren tanıklardan 65 yaşındaki Filistinli Münire Seymin, katliam sonrası şahit olduklarını anlattı. Eşi hastalık sebebiyle vefat eden ve "İsrail'in işgal ettiği vatanlarına bir gün dönecekleri" ümidiyle yaşayan Seymin "Evimizin bulunduğu bölgede de saldırılar vardı, bombalar yağıyordu. Şatilla katliamı, evimizin bulunduğu noktadan biraz uzakta olmuştu. Bizim bölgeye de bombalar yağdığı için, orada olanları ancak 3 gün sonra duyduk, gördük" dedi.

'Şu arka caddenin tamamı insan cesetleriyle doluydu'

Askerlerin daha sonra kendilerinin oturduğu bölgeye geldiğini belirten Seymin, şöyle devam etti: "Gözlerimle gördüm olanları. Biri devamlı görüştüğüm bir arkadaşımdı, hamileydi, saçlarından tutup boğazını kestiler. Buralara grup grup geldiler, bize saldırdılar. Buradan kaçmaya geldik. Nasıl öldüreceklerini şaşırmış gibiydiler, bizler de kaçışıyorduk. Şu arka caddenin tamamı insan cesetleriyle doluydu. Vücutlarının üzerinde yanık yaraları vardı, parça parça yaralar bulunuyordu. Dışarı çıktığımızda insanlar kaçışıyordu. Remzi adında biri vardı, koşuyordu, hala gözlerimin önünde... Sonra öldürdüler mi, şimdi tahayyül edemiyorum. Çocukları çok kötü bir şekilde öldürdüler. Alelacele elbiselerimizi giydik, eşim 'Hemen çıkalım' dedi, Burc El Berecne kampına sığındık. Olaylar sona erince döndük."


'Dünyaya gelmemiş bebekleri bile öldürdü'

Katliamın emrini verdiği öne sürülen, eski İsrail başbakanlarından, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ariel Şaron'un "çok büyük suçlu" olduğunu ifade eden Seymin, "Burada hamile kadınları öldürdü, dünyaya gelmemiş bebekleri, ceninleri annelerinin karnında katletti. Mescitte namaz kılanları öldürdü. Arka taraflarda komşularımız vardı, hepsini öldürdüler. Herkes buraları terk etti, olaylar sona erince döndü" dedi. Münire Seymin, kendisinin ve tüm topraklarını terk etmek zorunda kalmış tüm Filistinlilerin, "İsrail'in Filistin'den çekileceği, vatanlarına kavuşacakları günün hayaliyle yaşadıklarını" sözlerine ekledi.


Şatilla katliamı

Tarihe "Sabra ve Şatilla katliamı" olarak geçen 1982'de İsrail yanlısı aşırı sağcı Hristiyan Falanjist milislerin Batı Beyrut'ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarını basarak, çocuklar dahil çok sayıda kişiyi katletmesi olarak biliniyor. Bu katliamlarda hayatını kaybedenlerin sayısı, kimi kaynaklarda 1000, bazılarında ise 3500 olarak ifade ediliyor. Birçok kaynak, saldırılarda fosfor bombası kullanıldığını belirtirken Dr. Emel Şama, "Bebekleri alevlerden kurtarabilmek için hemen su dolu kovalara koymak zorunda kaldım. Yarım saat sonra kovalardan çıkardığımda, vücutlar hala yanıyordu. Hatta morgda bile için için yanmaya devam ediyorlardı" diyerek, duruma daha da açıklık getirmişti.

BBC'ye göre İsrail Meclis Araştırma Komisyonu, Ariel Şaron'u katliamdan sorumlu bulmuş, Şaron bunun üzerine Savunma Bakanlığı görevinden istifa etmişti. Gazeteci Robert Fisk, baskının hemen ertesinde olay yerinde gördüğü manzarayı, The Independent gazetesinde 2001'de Şaron'un İsrail Başbakanı seçilmesinin ardından yazdığı makalede şöyle aktarmıştı: "18 Eylül 1982'de Sabra ve Şatilla kampında bulunanlar için Şaron, ardında şişmiş cesetler, tecavüz edilmiş, işkenceye uğramış ve sonra da katledilmiş kadınlar ve bebekler bırakan bir kasaptır. Olaydan 18 yıl sonra bugün bu caddelerde dolaşırken katliam manzaraları hala gözlerimin önünden gitmiş değil. Biraz ötede Sabra Camisine giden yolda 90 yaşında, beyaz sakalı ve pijamalarıyla Nuri Bey'i görüyorum. Ölü bedeninin yanı başında yün başlığı ve bastonu duruyor. İlerideki dar sokakta yemek tencerelerinin yanında yatan iki kadın cesedi var, beyinleri dışarı akmış. Kadınlardan birinin karnı yarılmış. Cesedin birkaç metre ötesinde çürüdüğü için bedenleri morarmış, bir çöp gibi oraya fırlatılmış bebekleri gördüm... Cesetlerin kuruyan kanları üzerinde sinekler uçuşuyor, ölü bedenlerin bileklerindeki saatler ise hala çalışıyordu. Tırmandığım küçük rampayı aşabilmek için etrafa dağılmış ceset parçalarını bir kenara itmem gerekiyordu. Biraz ötede ise sırtından hala kan süzülen sevimli bir genç kız yatıyordu."

Şaron, İsrailli bir komisyon tarafından bu konuyla ilgili soruşturmaya tabi tutulmuş, 2001'de başbakan olduğu dönemde Belçika'da başlatılan adli süreç sırasında endişeli günler geçirmişti.


Cumhuriyet / 01. 12. 09

İnfazı devlet biliyordu

DTP'li Necman Ölmez ve Ferhat Ediş'in öldürülmesi olayına ilişkin, olayın faillerinden Zeki Akdoğan'a ait ses kaydı ortaya çıktı. Akdoğan, ses kaydında Ölmez ve Ediş'in para için değil, DTP'li oldukları için öldürüldüğünü söylüyor. Akdoğan, Ediş ve Ölmez'in infazının devlet bilgisi dahilinde yapıldığını belirtiyor.

Şırnak'ın Beytüşşebap (Elkê) İlçesi'nde 25 Temmuz'da DTP'li Necman Ölmez ve Ferhat Ediş'in öldürülmesine ilişkin detaylar ve olayın kimler tarafından işlendiğine dair önemli ayrıntılar ortaya çıktı. Olaydan hemen sonra 'Hançer Timi' elemanı ve olayı yapan 15 kişilik JİTEM ekibine yol gösteren ve planlayan korucu Zeki Akdoğan'ın askere giderken bir arkadaşıyla yaptığı sohbetin ses kaydı ortaya çıktı. Ölmez ve Ediş'in öldürülmesi ile ilgili geçtiğimiz ay tutuklanan ve şuan Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde bulunan Zeki Akdoğan'ın arkadaşıyla yaptığı sohbetin yer aldığı ses kaydında Akdoğan, olayın nasıl, neden ve kimler tarafından gerçekleştiğini anlatıyor.

Akdoğan, ses kaydında, Ölmez ve Ediş'in para için değil DTP'li oldukları için öldürüldüğünü söylüyor. Akdoğan, 2008 yılında Ediş'in abisinin ROJ TV'ye çıkarak Çeman Karakolu'nda rütbeli bir askerin kendisini tehdit ettiğini söylediği için 2 yıl önce Ediş ve Ölmez'in 'Ölüm dosyaları'nın hazırlanarak ölüm emrinin verildiğini söylüyor. Ediş ve Ölmez'in öldürülmesinin ardından Ediş'in abisi Nihat Ediş'in, kardeşinin öldürülmesi olayına ilişkin DİHA'ya verdiği demeçte de, 2008 yılında Çoşkun Binbaşı ve Sinan Yüzbaşı adlı askerlerin abisini ölümle tehdit ettiğini belirtmişti.

'15 kişilik ekipte Babat aşireti mensupları da var'

Olayı nasıl gerçekleştirdiklerini büyük bir soğukkanlılıkla detaylı bir şekilde anlatan Akdoğan, Ediş ve Ölmez'in Berxbir Festivali'nin olduğu günün sabahı Çeman Karakolu'ndaki bir rütbeli askerle tartıştıkları, bundan dolayı komutanın 'Giderseniz görürsünüz' şeklinde tehdit ettiğini, ardından kendilerine Ediş ve Ölmez'in ölüm kararının verildiğini söylüyor. Ediş ve Ölmez'in ölüm kararının ardından aralarında Şenoba Beldesi'nde korucu olan ve bölgede birçok faili meçhul cinayetten sorumlu tutulan Babat aşiretinden 4 kişi, Mala Beyrê'lerden 4 kişinin de aralarında bulunduğu toplam 15 kişilik ekiple olayı gerçekleştirdiklerini anlatan Akdoğan, diğerlerinin bölgeyi tanımadığı için kendisinin yol gösterdiğini söylüyor. Akdoğan ses kaydında olaya ilişkin şu bilgileri veriyor: 'Dört kişiyi, Derê Avê'de (yer ismi) bıraktık. Bir kişiyi de gözcülük ve araba geldiği zaman bizi haberdar etmesi için şebeke direğinin yanına bıraktık. Biz de 10 kişi ile olayın yapılacağı yere gittik.'

İşte korkunç cinayetin ayrıntıları

Ediş ve Ölmez'in içinde bulunduğu aracın saniye saniye izlendiğini kaydeden Akdoğan, olayı nasıl işlendiklerini ise şöyle anlatıyor: 'Ben Ediş ve Ölmezle telefon ile konuşurken 'geldiğinizde arabanızı Dûvê Botê de bırakın yukarı tarlara çıkın, 100-145 oğlak var gelin size satayım' demiştim. Ondan dolayı geldiler ve ben önlerine çıktım. 'Hoş geldiniz' dedim ve tokalaştıktan sonra ağacın altında oturduk. Sigara ve kola da getirmişlerdi. Açtık, sohbet ettik. 'Oğlaklar nerede?' diye sordular. 'Şu kayalığın ardındalar, otlatmaya götürmüşler' dedim. 'Peki, çantalarınız nerede?' diye sordular. Ben de 'çobanlarda' dedim. Sonra biri uzandı. Yorgundu. Belki de uykusuzdu. Baktım şüphelenecekler. Arkadaşlara haber verdim. Üç kişi geldiler. Şüphelendiler. 'Hatta biri arkadaşıma baktı ve 'O ne güzel silah öyle, bakabilir miyim?' dedi. Arkadaşım vermedi. Amacı silahı elde etmekti. Asıl amacımızı öğrenmişti. Biri uzanmıştı ve diğeri de oturuyordu. Ben arkadaşıma göz işareti verdim. Arkadaşlarım aynı anda her birine birer mermi sıktı. Birinden ses çıkmadı, ama diğeri kalktı ve bizimle boğuştu. Bayağı iriyarıydı. Vallahi biz hepimiz bıçak ve dipçikler ile saldırdık kötü ettik. Yere düştü. Sadece bir hırıltı çıkarıyordu. Sonra çektik aşağıya ve her birimiz kafalarına bir taş vurduk. Biraz ot falan attık üzerilerine. Sonra dolmuşumuz geldi ve arkadaşlarımızın hepsi minibüse binip gittiler. Derê Avê'dekilerle buluşup gittiler. Bana da öldürdüğümüz adamların arabasını götürüp aşağı vadiye yuvarlamamı söylediler. Ben de hemen aşağı indim arabalarına bindim. Panik ve korku ile hızlı sürdüm, sonra virajı alamadım. Baktım arabanın arkası kalktı ve uçuruma doğru gitti. Silahımı aldım ve hemen uzaklaştım.'

'Pirozhan Köyü'nde başka olaylar yapacaktık'

Olaydan sonra Pirozhan Köyü'nde başka olaylar da yapmayı planladıklarını itiraf eden Akdoğan, 'Ben olaydan sonra geldim, köyde (Pirozhan) bazı olaylar yapacaktık. Ama 'daha bu olay sıcakken iyi olmaz. Patlak verirse iyi olmaz. Dönüşte yaparız' dedim. Sonra hızla yukarıdaki bağları geçtim, Pirozhan köyüne kadar gittim. Şüphe bırakmamak için köye diğer taraftan girdim. Köyün girişinde Sabramoğlu Hüseyin'i gördüm. Gitmesini bekledim, sonra köye gittim. Sonra baktım köyde olay duyulmuş' şeklinde konuşuyor.

'Devlet bizimledir'

Olayın kimler tarafından, neden yapıldığı ve olaydan sonra 15 kişilik grubun nasıl izini kaybettirdiği ise Akdoğan şöyle anlatıyor: 'Yani ben bu olayı yaptım, ettim, kapattım. Kimsenin ruhu duymadı. Çünkü devlet bizimledir diğerlerinin haberi olmazdı zaten. Zaten devletin haberi var. Bizi görmezden gelir. Ayrıca bizim ekipte bir adam var. Kontrol noktalarında bir kağıt gösteriyor ve hemen geçiyoruz. Kimse durduramıyor. Bizdeki adam böyle bir adamdır. Devletin haberi olmasa böylesi olaylar zor yapılır.'

İşte Akdoğan ile arkadaşı arasında geçen diyalog;

Zeki Akdoğan: Yani ben bu olayı yaptım, ettim, kapattım. Kimsenin ruhu duymadı. Çünkü devlet bizimledir diğerlerinin haberi olmazdı zaten.

X: sana bir soru soracağım ama yüreğine girmesin bir şüphen olmasın ya da bir korkun. Benimki sadece bir merak. Bu iki adamın suçu neydi? Hainmiydiler yoksa para için miydi? Ya da başka suçlarımı vardı?

Zeki Akdoğan: Yok yok para yok iki yıldır dosyaları hazırlanmış ve ölüm emirleri verilmişti. Çünkü ikisi partiliydi. Abisi ROJ TV ile konuşmuştu ve Çeman karakolunda bulunan bir rütbeli hakkında konuşmuştu. Tehdit falandan bahsetmişti. Bir de bu ikisi Berxbir gününün sabahı Berxbire giderken yine Çeman karakolundaki komutanla tartışmışlar. Komutan onlara Berxbire gitmemelerini söylemiş. Onlar da gideceğiz demişler. Bundan dolayı da komutan onları 'Giderseniz görürsünüz' diye tehdit etmiş. Ve onlar gitmişler. Sonra haber geldi, bu olay yapılacak dendi.

X: Devletin haberi vardı yani?

Zeki Akdoğan: Evet evet devletin haberi olmaz olur mu?

X: Çünkü devlet isterse telefon dinlemesini yapar ve hemen olayı çözer diyorduk. Mutlaka devletin haberi var.

X: Peki senin arkadaşların nereye gittiler. Karakola mı?
Zeki Akdoğan: Onlar, Derê Avê'ye gidip diğer grupla buluşup gittiler.

X: Kontrol noktasına, karakola geçtiler. Yani devlet kimin hangi saati nerde geçirdiğini bilir. Arabalar noktadan geçerken kayıt altına alınıyorlar.

Zeki Akdoğan: Ya zaten devletin haberi var. Bizi görmezden gelir. Ayrıca bizim ekipte bir adam var. Kontrol noktalarında bir kağıt gösteriyor ve hemen geçiyoruz. Kimse durduramıyor. Bizdeki adam böyle bir adamdır.

X: Peki parmak izin arabada kalmadı mı? Eldiven mi kullandınız?

Zeki Akdoğan: Yok valla hiçbir şey kullanmadım. Zaten kısa bir süre kullandım. Bilemiyorum.

X: Yani diyorsun devletin haberi var.

Zeki Akdoğan: Devletin haberi olmasa böylesi olaylar zor yapılır.

Sertaç Kayar / DİHA