2 Ocak 2010 Cumartesi

Öcalan'a yazarlık teklifi

İtalya'da yayımlanan komünist dergisi Öcalan'a yazarlık teklifinde bulundu

Abdullah Öcalan, İtalya’da Komünistlerce yayımlanan “İl Manifesto” adlı gazeteden yazarlık teklifi aldığını belirterek, “Ayda bir makale yazmayı düşünebilirim. Avrupa çözümlemelerimi İtalya üzerinden geliştirmeyi düşünüyorum” dedi.

DÜNYA YAZARLAR BİRLİĞİNE ÜYE OLMAK İSTİYOR
İmralı’da avukatlarıyla yaptığı görüşme Fırat Haber Ajansı’nda yayımlanan Öcalan’ın, Dünya Yazarlar Birliği’ne üye olmak istediğini söylediği belirtildi. Avukatları, Öcalan’ın, hükümlülere tanınan haklardan yararlanacağını belirterek, “Makalenin içeriği suç unsuru taşımadığı müddetçe yasal bir engel söz konusu değil. Konuyu cezaevi yetkilileriyle de görüşeceğiz” diye konuştu.

Filistin için İsrail’e karşı boykot!

Filistin için İsrail’e Karşı Boykot Girişimi’, İsrail’in Gazze’ye yönelik büyük saldırısının yıldönümüne denk gelen 27 Aralık günü İstiklal Caddesi’nde düzenlenen bir yürüyüşün ardından Türkiye-İsrail ikili ilişkilerinin hedef alındığı Boykot kampanyasını ilan etti. Çok sayıda ilerici emek örgütü ve siyasi yapının bir araya gelmesiyle oluşan ve önümüzdeki dönemde yeni katılımlarla genişlemesi beklenen Girişim, Filistin için İsrail saldırganlığına karşı somut, sürekli ve etkili bir mücadele çizgisi oluşturmayı hedefliyor. Aşağıdaki deklerasyon metni kampanyanın hangi ihtiyaçtan hareketle ve nasıl başladığını ve Türkiye’ye nasıl taşınacağını özetliyor.

İsrail, bir yıl önce, Gazze’ye topyekûn bir saldırının ilk bombardımanına başlamıştı. 22 gün süren bu saldırı, dünyanın gözü önünde, arkasında 1500’ün üzerinde ölü ve 5300’ün üzerinde yaralı bırakarak Gazze’yi bir enkaza dönüştürdü. Hamas’ı yok etme bahanesiyle Filistin halkının kendi kaderini tayin etmek için yürüttüğü mücadeleyi bastırmak ve direnişi yok etmek amacıyla düzenlenen bu saldırı sonucunda on binlerce Filistinli evsiz kaldı ve yüz binlercesi okulunu, geçim kaynağını, sağlık hizmetini ve en temel yaşamsal ihtiyaçlarını kaybetti.

Bu saldırı hala devam ediyor. Gazze’ye uygulanan abluka 4. yılını doldurdu ve biteceğine dair bir işaret bulunuyor. Gazze açıkhava hapishanesi açlık, işsizlik ve çevre felaketleri gibi sorunlarla cebelleşiyor.

İsrail, yasadışı yerleşimlere, katliamlara, toprak gasplarına, uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerine devam ediyor. Filistin halkının bu gidişe ikinci İntifada ile dur demesi karşısında İsrail, işgali daha da ağırlaştırdı. İsrail komşu ülkelere saldırmaktan da geri durmadı. 2006 yazında Lübnan’ın harap edilmesi ve Türkiye’den havalanan savaş uçaklarının Suriye topraklarını bombalaması hafızalardadır.

Bu suçlarına karşılık İsrail hiçbir müeyyideyle karşılaşmadı. Tam tersine ABD’nin sınırsız diplomatik desteği, gelişmiş silahları ve mali desteği; AB – İsrail Birlik Anlaşması; gerici Arap rejimleriyle normalleşen ilişkiler; uluslararası camiada saygın bir devlet statüsü; artan yabancı yatırımlar ve cılız kınamalarla ödüllendirildi. İsrailli liderler hiçbir bedel ödemeyeceklerinden emin bir şekilde Filistinlilerin boynundaki ilmeği gün geçtikçe biraz daha sıktı.

Dünya halklarının dayanışma eylemleri ise Filistin halkının direnme umudunu yeşertse de yetersiz kaldı. Siyonist devlet, üzerinde herhangi bir baskı hissetmedi. Çünkü İsrail, uluslararası alandaki askeri, diplomatik, ticari ya da akademik konumundan –Venezüella’nın tavrı gibi istisnai durumlar dışında- hiçbir şey kaybetmedi. Siyonist İsrail devleti, devletler ve uluslararası kurumlar nezdinde adeta dokunulmazlık sahibi. Bu durum karşısında Filistin halkı da, barış ve eşitlikten yana güçlerin, daha etkili olmak adına kullanabileceği bir araç olarak uluslararası boykot ve yaptırımlar kampanyasını gündeme getirdi.

Niçin boykot?
İsrail, uluslararası hukuka kulağını tıkayarak, BM kararlarını dahi çiğneyerek Filistin halkını tecrit altında tutuyor. Filistin’i işgal altında tutarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını engelliyor. Sınırları dahi belli olmayan, her an herhangi bir yeri işgal etme tehdidinden vazgeçmeyen İsrail, Batı Şeria’yı küçük parçalar halinde bantustanlaştıran ve Filistinlileri açık hava hapishanesinde yaşamaya zorunlu bırakan ayırım duvarı ve yerleşim bölgelerini kurmaya devam ediyor. Gazze’de bir buçuk milyon Filistinliyi temel ihtiyaçlarından mahrum bırakarak insanlık tarihinin en utanç verici ablukalarından birini uyguluyor. BM’nin 194 sayılı kararını reddedip sayıları altı milyona ulaşan Filistinli mültecilerin geri dönüşünü engelliyor. İsrail hapishanelerinde on bini aşkın Filistinli esir işkence ve tecrit uygulamalarına tabi tutuluyor. İsrail, Filistin halkının liderlerini ve milletvekillerini hapse atarak Filistin halkının demokratik temsilini baltalıyor.

Bunun yanında İsrail, yeni işgaller gerçekleştiriyor, yeni ölümlere, yeni göçlere yol açıyor. İsrail, Filistin halkının emeğine, topraklarına, doğal kaynaklarına, geçim araçlarına el koyarak yerel ekonomiyi çökerten ekonomik tahakkümüyle Filistinlilerin yaşama koşullarını tahrip ediyor. Toprağın asıl sahibi olan Filistinlilerin büyük çoğunluğu mülteci kamplarında yaşarken bir bölümü Yeşil Hat gerisinde kalan ve İsrail nüfusunun beşte birini oluşturan 48 Arapları İsrail hukuk sistemi dâhilinde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor.

Filistin halkı mücadelesinin bu anında İsrail’e bir enternasyonal hareketle karşılık verilmesi stratejisini gündeme taşıdı. Temmuz 2005’te Filistinli siyasi parti, sendika, kitle ve taban örgütlerinden oluşan geniş bir koalisyon bu öneriyi somutlaştırdı. “Dünyanın her tarafından vicdanı olan insanları İsrail’e karşı, Güney Afrika’daki ırkçı rejimin sonunu getiren türden geniş boykotlar ve tecrit inisiyatifleri uygulamaya” çağırdılar. Boykot, Yatırımları Geri Çekme ve Yaptırımlar Kampanyası böyle doğdu.

1948’de kurulan İsrail’i, 28 Mart 1949’da tanıyan Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Ortadoğulu ülke oldu. ABD’nin Ortadoğu üzerindeki hegemonik çıkarları gereği Türkiye-İsrail ilişkileri ABD’nin destek ve katkılarıyla gün geçtikçe gelişiyor ve derinleşiyor. Büyük Ortadoğu Projesi dâhilinde Türkiye ve İsrail’in askeri işbirliğini güçlendiriliyor. Bu stratejik ortaklığın temelinde başta Filistin halkına olmak üzere tüm bölge halklarına karşı düşmanlık ve emperyalist egemenlik yatıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli hükümetleri de bu ittifakın önemli bir parçası olageldi. Çiller ve Erbakan hükümetleri döneminde İsrail Türkiye ilişkileri askeri düzeye taşınırken Ecevit hükümeti döneminde Türkiye, İsrail Hava Kuvvetlerinin katılımıyla Konya’da Anadolu Kartalı kod adlı tatbikatların ilkini düzenledi. Türkiye parlamentosunda, hala varlığını sürdüren Türkiye İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu, 183’ü AKP’li olmak üzere 289 parlamenter üyeliğiyle AKP hükümetinin ilk yılında oluşturuldu. Gazze saldırısının ardından, başkanı AKP milletvekili Nursuna Memecan olan bu gruptan pek çok milletvekili istifa etti, istifa etmeyenler arasında CHP’li Onur Öymen dikkat çekiyor. AKP hükümeti ise İsrail’le tüm düzeylerdeki ilişkileri geliştirirken “Gazze’de kardeşlerimiz ölüyor; one minute!” söylemini başarılı bir ikiyüzlülükle iç politikaya yönelik olarak kullanıyor.

Türkiye egemenleri, dinci ve laik tüm kanatları ve ordu başta olmak üzere tüm kurumlarıyla bu ittifakın savunucusudur. Stratejik ittifakın temel direğini askeri işbirliği ve silah ticareti oluşturmaktadır. Türkiye ile İsrail arasında tarımdan tohumculuğa, hayvancılıktan sulamaya, kimyadan enerjiye, telekomünikasyondan turizme, güvenlik ve çevre teknolojilerinden danışmanlığa kadar oldukça geniş bir alanda işbirliği ve ticaret anlaşmaları mevcuttur. 2008 itibariyle Türkiye-İsrail ticaret hacmi yaklaşık 2.6 milyar dolardır. Türkiye-İsrail askeri ilişkilerinin maddi boyutu 1.8 milyar dolar civarındadır. Tüm bu nedenlerle, Türkiye’de, İsrail devletinin cephaneliğine silah taşıma politikalarını hedef alarak yürütülecek bir boykot çalışması, Ortadoğu halklarının beklediği gerçek barışın gerçekleşmesinde önemli bir adım olacaktır.

Peki neleri hedef alacağız? Nasıl?
Ortadoğu’nun bir parçası olarak bizler emperyalist güçlerin gerçekleştirdiği bütün işgal ve sömürü biçimlerine karşı durmakta tereddüt etmedik. Yanı başımızda direnen Filistin halkı, Ortadoğu’da önemli bir antiemperyalist cephe oluştururken bizler bu cephenin destekçileri olduk. İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki olan Türkiye’de, İsrail’e ve Siyonizme karşı etkin bir boykot kampanyası örgütlemek bugün Filistin halkı ile tutarlı ve etkili bir anti-emperyalist/anti-siyonist enternasyonal dayanışma için atılacak en anlamlı adım olacaktır.

Filistin halkı onuru ve özgürlüğü için Siyonist barbarlığa karşı topyekûn direniyor. Filistin şahsında tüm dünyanın işçi ve emekçileri, ezilen halkları bu saldırganlığın hedefindedir. Filistin halkının direnişine her alanda destek vermek bütün insanlığın görevidir. Kendimizle hesaplaşmak durumundayız. Siyonist Devlet’le ve onun ardındaki emperyalist dünyayla işbirliğinin tümüyle kesilip atılmasını açıktan savunmayan herkes, tanık olduğumuz ve olacağımız bütün insanlık suçlarına birinci dereceden ortak olduğunu bilmelidir. Bizler bu suçlara ortak olmayacağımızı ilan ederek Siyonizmle suç ortaklığını hayatımızdan çıkarana kadar İsrail’i boykot edeceğiz!

Sözümüz açık ve nettir; Filistin halkına uygulanan bu hak ihlallerinin suç ortağı olmayacağız! Bu topraklarda Siyonizmi hangi varlık biçimiyle olursa olsun barındırmayacağız! İsrail askerlerinin yaşadığımız toprakların havası, karası ve denizini kullanmalarına karşı direneceğiz! İsrail’le diplomatik ilişkilerin kesilmesi için direneceğiz! İsrail ve Türkiye sermayesinin ilişkilerini teşhir edip ürünlerini boykot edeceğiz! Özellikle stratejik sektör ve kaynaklara yönelen İsrail yatırımlarına karşı çıkacağız! İsrail işgalini mümkün kılan araç ve silahların gelişmesine vesile olan her türlü teknolojide, bizim üniversitelerimizde yapılan araştırmaların hiçbir katkısı olmaması gerektiğini kamuoyuna duyurmak, bu bağlantıları araştırıp ifşa etmek ve üniversiteler üstünde, İsrail üniversitelerinden ve şirketlerinden uzak durmaları için kamuoyu baskısı oluşturmak için mücadele edeceğiz! İsrail devletinin desteklediği kültür ürünlerini ve sanat yapıtlarını boykot ederek, İsrail’in kültür sanat kanallarını kullanarak imaj yenileme çabalarını boşa çıkaracağız!

Gazze ablukasının kaldırılması için
İsrail ırkçılığını durdurmak için
Filistinli mültecilerin yurtlarına geri dönmesi için
Batı Şeria ve Gazze’nin işgaline son vermek için
İsrail vatandaşı Filistinlilere uygulanan apartheide son vermek için
Filistin halkının kendi kaderini tayini için
İsrail’le tüm askeri, ticari, diplomatik, akademik, kültürel ilişkilere son verilsin!

Küba Devrimi 51. yaşında

Kübalılar bugün Devrimin Zaferinin 51.yıldönümünü kutluyorlar. Kübalılar için 1 Ocak 1959 günü kazanılan Devrimin Zaferi gerçek bağımsızlık için yüzyılın üzerinde bir dönem boyunca hayatlarını bu uğurda verenlerin ve adalet için dövüşenlerin hayallerinin gerçekleşmesiydi. Devrimci hükümet iktidarı alır almaz, sömürgeciliğe dayanan eski sistem kaldırılmış, halkın üzerinde baskı kuran devlet organları kapatılmış ve Kübalılara tüm hakları geri verilmişti.Buna ek olarak eski yönetim tasfiye edilerek, amacı dışında kullanılan kamu mallarına el konmuştu.

Küba Devrimi, toplumu daha iyiye doğru değiştirme çabasında olan devrimci önderlik ile Küba'nun onurlu halkının ortak çabasıyla zafer kazanmıştı. Devrimci hükümetin bu kapsamda gerçekleştirdiği ilk önemli açılım 17 Mayıs 1959 tarihinde gerçekleştirilen Toprak Reformu olacak ve bu kararla büyük topraklara el konacak, 420 hektardan büyük tarım arazileri kamulaştırılarak köylüler arasında paylaştırılarak halka dağıtılacaktır.

Devrimci hükümetin gerçekleştirdiği diğer uygulamalar arasında; halkın arasındaki ırk ve cinsiyet ayrımının ortadan kaldırılması, okuma yazma seferberliği, Küba vatandaşlarının ücretsiz bir şekilde sağlık hizmetlerine ulaşmasının garanti altına alınması sayılabilir.Devrimin yıldönümü kutlamaları için Santiago'da yapılan törende konuşan Devlet Başkanı Raul Castro devrimlerin eğer halk tarafından yapılırsa ayakta kalarak ilerleyebileceğini söyledi: "Küba Devriminin düşmanlarına karşı zafer kazanmasının ve aşılmaz olarak görülen engelleri aşmasının esas nedeni gerçeği anlayıp bu gerçeğe göre kararlılıkla hareket etmemizdir." Küba Devlet Başkanı yaptığı konuşmada bugün dünyadaki küresel ekonomik krizi ve ülkenin karşı karşıya kaldığı dış tehditleri hatırlatarak bu durumu değiştirmenin kolay olmayacağını belirtti ve Küba halkından mücadeleye devam etmelerini istedi.

Özel Kuvvetler’in kurucusundan itiraflar

Arınç'a yönelik suikast girişimi iddası ile son günlerde oldukça tartışılan Özel Harp Dairesi'nin kurucularından Emekli Albay İsmail Tansu, kurumla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. 1953 yılında Genelkurmay bünyesinde kurulan Özel Harp Dairesi'nin kurucularından Emekli Albay İsmail Tansu, Özel Harp Dairesi'nin, Türkiye'nin NATO'ya girmesinin ardından ABD'nin talebi üzerine 1953'te Genelkurmay'a bağlı bir şube olan Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kurulduğunu, 1970'ten sonra Özel Harp Dairesi olarak anıldığını ve 1992 yılından sonra ise Özel Kuvvetler Komutanlığı adını aldığını söyledi. Tansu, ilk etapta 60 kişi ile kurulan Özel Harp Dairesi'nin bugün bünyesinde 10 bini aşkın personel barındırdığını belirtti.

"Özel Harekat gayrimeşru işler yapmaz"
Bugüne kadar hakkında birçok iddia ortaya atılan, suikast ve faili meçhul cinayetlerle adı anılan Özel Harp Dairesi, son olarak Devlet Bakanı Bülent Arınç'a yönelik suikast girişimi iddiası ile ilgili iki subayın gözaltına alınıp yargılanmasıyla gündeme geldi. Tansu, konuyla ilgili olarak "Bunlarla ilgili hâlâ kuşku var. İncelemeler sonunda ortaya çıkacak. Bu teşkilatın görevleri arasında siyasilere suikast gibi konu yok. Hatta hiçbir siyasi partinin tarafını bile tutmamıştır. Kurum sistematik olarak bu tür gayrimeşru işler yapmaz. Ama her kurumda olduğu gibi bu kurumda da bu tür işlere karışanlar olabilir. Bu tip insanlar Özel Kuvvetler'de barınamaz, barındırılmamalı. Çünkü bunlar özenle seçilen ve özel eğitim görmüş insanlar" dedi.

Tansu, Ergenekon'dan yargılanan Özel Kuvvetler'den emekli Binbaşı Fikret Emek ve Albay Levent Göktaş'ta fişleme belgelerinin çıkmasıyla ilgili olarak ise "Asker de olsa artık herkesin geçmişten ders alıp demokrasi ve hukuk çerçevesinde hareket etmek zorunda. Bunlar, yargı mensuplarını fişlemişler. Hatta generalleri bile bir solcu, Alevi diye fişlemişler. Ortada belgeler var. Buna inanamıyorum. Olmaması gereken işler bunlar. Dolayısıyla asla kabul edilemez" dedi.
Tansu, Özel Kuvvetler'in gayrimeşru işlere karışmalarının kabul edilemez olduğunu söyledi. Bu kurumla ilgili öteden beri toplumda olumsuz bir kanaatin olduğunu kabul eden Tansu, bunun kurumun aşırı gizli yapısı ile bazı çalışanlarının karıştığı suç iddialarından kaynaklandığını öne sürdü. Tansu, "Bu kurum hakkında geçmişten bu yana gayrikanuni işler yaptığı, faili meçhullere karıştığı, hatta kontrgerilla yakıştırması bile yapıldı. Bu kuşkular bugün de devam ediyor" ifadesini kullandı.

"Amerika Rusya'ya karşı kurdurttu"
Dairenin lojistikten sorumlu komutanı Tansu, Seferberlik Tetkik Kurulu'nun kuruluş amacının muhtemel bir Rusya işgalinin engellenmesi olduğunu belirterek, Özel Harp Dairesi'nin kuruluş amacını "Bize denildi ki, savaşta düşman (Rusya) Türkiye'yi işgal ederse, işgal ettiği yerlerde onların iflahını kesin. Gerilla hareketiyle onları yıpratın. Hazırlıklarımız hep bunun üstüneydi" sözleriyle açıkladı.

Tansu, Özel Kuvvetler'in finansman ve faaliyetleriyle ilgili olarak da, "Amerikalılar bize müşavirlik yapıyordu. Yardım da yaparlardı. Bizde olmayan ihtiyaçlarımızı ya da örtülü ödenekten para verilemediği durumlarda onlar karşılardı. Mesela harekat eğitimi için Ankara'da kullanılan binaların kirası, benzin paraları bunların başında geliyordu. Çünkü her gittiğimiz yerde vermiyorlardı" dedi ve ABD'nin daha sonra bu yardımları niçin kestiğini ise bilmediğini söyledi.
"Seferberlik Tetkik Kurulu denetime açık değil"Seferberlik Tetkik Kurulu'nun denetime açık olmadığını hatırlatan Tansu, hakimin burada inceleme yapmasının anlamlı olduğunu söyleyerek, "Kurumda bugüne kadar tahkikat yapılmadı. Bunun üzerine 'şaibeli olduğu için açmak istemiyorlar' diyenler oldu. Genelkurmay bunu açtı. Bu sevindirici bir gelişme. Eğer hukuka aykırı bir şey tespit edilirse sorumlular hesap vermeli" dedi. (soL)

Yeni yılda zam sağanağı

Yeni yıla elektrikten doğalgaza, sağlıktan otoyol ve köprüye, pasaport ve tapu harcından Emlak Vergisi'ne kadar birçok mal ve hizmete zamlarla giriyoruz. Asgari ücrete 31 lira gibi komik ve aşağılayıcı bir zam yapan sermaye düzeni, buna mukabil krizin faturasını emekçi sınıflara ödeten sefaleti derinleştirici zamlar listesini uzatıyor.Geçtiğimiz günlerde elektriğe yapılan zamla başlayan zam dalgası ulaşım ve harç zamlarıyla sürüyor.Ankara'daki toplu taşıma ücretlerine zam yapıldı. 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren geçerli olacak yeni tarifeye göre otobüs ve metroda tek biniş 1.39 TL'den 1.50 TL'ye çıkarıldı. Ankara'da taksi ücretleri de zamlandı; 26 Aralık günü uygulamaya başlanan zamma göre ilk kalkış ücreti 1.70 TL'den 2.20 TL'ye çıkarıldı. Kilometrede alınan 1.80 TL'lik ücret de 1.90 TL oldu. Bir diğer zam da kamuda tahsil edilen harçlara yapıldı. Maliye Bakanlığı'nın yüzde 22 olarak belirlediği yıllık yeniden değerleme oranına ilişkin tebliği dün Resmi Gazete'de yayımlandı.

Ancak bu zamlar sıradakilerin yanında devede kulak sayılır. İşte buna bir örnek elektrik zammı. 1 Ocak tarihinden itibaren geçerli olmak üzere geçtiğimiz günlerde kesinleşen yüzde 1.32'lik elektrik zammının sadece bir açılış olduğu anlaşılıyor. Zira Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın hesaplarına göre elektrik zamları yoluyla işçi sınıfı ve emekçilerin ceplerinden söküp alınacak net miktarın 20 milyar lira olması öngörülüyor. Bunun için düşük tutulan ilk zamdan sonra Nisan ayından başlayarak zamana yayılmış zamlar gelecek; 20 milyar lira bu şekilde toplanacak.

Bundan başka doğalgaza gelmesi beklenen yüzde 50'lere varan zam da kapıda. Ocakta yüzde 5 ve şubatta yüzde 10 olmak üzere zamlar yapılması bekleniyor. Bu arada konutlarda tüketilen doğal gaza zam yapan BOTAŞ, sanayide ise yüzde 8'e varan oranda indirim yapma kararı aldı. Yani emekçilere zam, sermayeye indirim. Sağlıkta ise 1 Ocak'tan itibaren tüm özel sağlık kuruluşlarında yüzde 30 olarak uygulanan fark ücret, hastanelerin türüne göre yüzde 70'e kadar çıkabilecek. Otoyol ve köprü özelleştirmelerine ilişkin kanun tasarısı Meclis'ten geçtiğinde otoyol ve köprü geçişlerine yüzde 30 ile yüzde 55 arasında zamlar gelecek. Ayrıca pasaport ve tapu harcı başta olmak üzere devletin verdiği birçok hizmet için ödenen bedellere de yılbaşından itibaren artış getirilecek. Bunların yanı sıra ÖTV artışları yoluyla sigara ve akaryakıta da zam gelebileceği belirtiliyor. Sigara, akaryakıt gibi vergilerden alınan ÖTV, 2009 yılına göre yüzde 31,6 oranında artacak. Meclisteki görüşmelerde 2010 yılı bütçesinde akaryakıt üzerinden alınan ÖTV'nin 2010 yılında yüzde 26.15, sigara üzerinden alınan ÖTV'nin de yüzde 41.54 oranında artacağı hesaplandı.

AKP “Açılım”ı resmi ideolojik kapana dönüşürken

“Yarın… cesaretimiz kadar olacaktır.”
(Rojdestvenski.)


'AKP açılım'ı resmî ideolojik kapana dönüştü(rüldü); ya da '(A)çılım (K)apandı (P)olitikası' yeniden ihya edildi...

Burjuva medyasının 'Bir açılım hatırası' manşetiyle sunduğu kareler, 'açılım'ın ne olduğunu özetlerken; verdiği 'ideolojik mesaj'la Kürtlerin onurunu kırmakla sınırlı kalmayıp; 'Kara tende ezildiği sürece emek, beyaz tende asla özgür olamaz' diyen Karl Marx'ın çizdiği tarihsel çerçeveye saygılı onurlu Türkleri de aşağılıyor...Diyarbakır'ı kucaklamayan, Diyarbakır'ın 'Evet' demediği herhangi bir 'çözüm'ün olmayacağı, olamayacağı ayan beyan ortadayken; 'Kürt Meselesi'nin adı 'ulusal' ve niteliği 'kolektif' olarak konmadan Kürtlerin 'sosyal', 'kültürel', 'demokratik' haklarını ilerletme türünden kısmi reformlarla yol almak, mesafe kaydetmek mümkün değildir...

AKP 'açılım'ı resmî ideolojik kapana dönüş(türül)müştür. Bunda kesinlikle şaşırtıcı bir yan yoktur. Çünkü AKP'nin, Kürt Ulusal Sorunu'nu kolektif haklar düzleminden soyutlayıp ABD/AB standartlı 'Bireysel Haklar' düzlemine indirgemesi, 'açılım'ın ilk günlerinde Genelkurmay Başkanı'nın da onayladığı üzere, resmî ideolojinin 'hayır' diyemeyeceği bir refleksti.

AKP'nin 'kardeşlik' retoriğine ve AKP ile asker-sivil bürokrat elit arasındaki iktidar çatışmasının şiddetine bakıp AKP'yi resmi devlet ideolojisinin, Türk egemenlik sisteminin dışında sananlar AKP'nin Anayasa Mahkemesi tarafından neden kapatılmadığını unutmuş görünüyorlar. 'AKP kapatılırsa Doğu'da başka düzen partisi kalmaz' diye bağıran burjuva medyasının feryadını hatırlamıyorlar...Gelinen noktada, Kürt sorununun ulusal niteliğini gölgelemeye yönelik manevralar, İsmail Beşikçi Hoca'yı doğrularcasına iflas etmiş; AKP eliyle devreye sokulan 'açılım', 'liberallerin en muhafazakarı, muhafazakarların en liberali' AKP'nin niyet ve kapasitesini bir kez daha ortaya koyarken, sonuçları itibariyle Türkiye'de politik alanı da daraltmıştır. Politik alanın daraldığı güzerg‰h, liberal yanılsamanın nihayete erdiği; CHP-MHP faşizan söyleminin öne çıkartıldığı, TSK'nın Trabzon'da bir savaş aracı olan Oruç Reis fırkateyninden mesajlar verdiği, Tekel işçilerinin gazlandığı, Bayramiç ve İzmir örneklerinde olduğu üzere linçlerin yaygınlaştığı ve sıradanlaştığı, krizin sonuçlarının tüm sonuçlarıyla ortaya çıktığı bir toplumsal huzursuzluk ve istikrarsızlık tablosuna denk düşmektedir.

Böylesi bir tablo, doğası gereği iktidar bloğunun parçalandığı bir 'iktidar boşluğu'na denk düşer; her 'iktidar boşluğu' da, sermayenin yeniden yapılanma gereksinimi doğrultusunda ve kaçınılmaz olarak yeni iktidar arayışlarına yol açar. Kriz koşullarında sermayenin yeniden yapılanma arayışı, Kürtlerin özgürlük mücadelesinden emekçilerin iktisadî-toplumsal taleplerine, hiçbir toplumsal talebe olumlu yanıt verme olanağına sahip değildir. 'Demokratik' olarak tanımlanan iktisadî cebir yöntemlerinin imkan dahilinde olmadığı Türkiye'de sermayenin yeniden yapılanması ancak iktisat-dışı cebir totalitarizmi ile mümkün olacaktır.Bülent Arınç'a 'suikast girişimi'nden Barış ve Demokrasi Partisi'ne yönelen son operasyona dek tüm somut veriler de, yukarıda zikredilen olasılığa işaret etmektedir.

'Kürt sorunu'na ilişkin devlet tutumu giderek 'düzen içi çözüm'den 'oy hesapları'nı dışlayan bir 'hal'e doğru evrilmektedir. Sevk zincirine vurulu, tek sıra dizilmiş Kürt politikacıların ya da başına bastırılarak diz çöktürülen seçilmiş belediye başkanının basına servis edilen fotoğrafı bu 'hal'in emarelerinin en önemli örneklerindendir.

Bu gidişat Fikret Başkaya'nın kapitalizmin sürdürülemez özelliklerinin, onu daha baskıcı, saldırgan ve totaliter kıldığı yolundaki saptamasını doğrularken, Kürt halkının büyük bölümünü de bir 'kopuş' noktasına doğru sürüklemektedir. Buraya dek ifadeye gayret ettiğimiz tabloda 'demokratikleşme' beklentileri giderek daha karşılıksız sanrılara dönüşüyor. Böylelikle sistem, siyasal güçlerini yeniden dizilime tabi tutarken, aynı zamanda kutuplaştırmaktadır da. Bu da kaçınılmaz bir hesaplaşmanın startını oluşturuyor.Ancak söz konusu kamplaşmada taraf olmak, ne Kürtlerin ne de emekçilerin yararınadır. Şimdi yapılması gereken, Jean Jacques Rousseau'dan Marx'a uzanan hattın ifade ettiği gibi barışı bir 'toplumsal adalet' olarak tasarlamaktır; bu ise, nihaî olarak Kant'a dayanan, ve 'serbest piyasa'yı bir önkoşul olarak gören 'Ebedî (ya da verili demokrasi koşullarına içkin) Barış' fikrinden kopuşu gerektirir.

Serbest piyasa ve onu kutsayan görüşlerden hiçbiri barış getiremez. Bir 'toplumsal adalet' olarak barışı kurabilmek için Kürtlerin mücadelesiyle Anadolu emekçilerinin toplumsal taleplerini 'birbirlerini destekleme' retoriğinden kurtarıp toplumsal bir eylemin ittifakına dönüştürmek gerekiyor ki bu da, eninde sonunda resmî ideolojiyi, solculuğun tüm liberal ve ulusal versiyonlarını kesinlikle reddeden 'Ezilenlerin Tarihsel Bloğu'nu oluşturmaktır. Anlaşılmalı ki; Oruç Reis fırkateyninden Kürtlere olduğu kadar işçilere ve anlayan herkese gözdağı verilmiştir.

Diyarbakır'daki adliye sarayı önünde sevk zincirine vurulan Kürt politikacıları ve seçilmiş belediye başkanları nezdinde işçilere diz çöktürülmekte, Ankara'da tekel işçileri nezdinde Diyarbakır yoksulları gazlanmaktadır. Saldırı hepimizedir. Ya aşağılanmayı, gazlanmayı kabul edeceğiz ya da...

Tercih ve gelecek bizim!'

Sibel Özbudun,
Temel Demirer,
Yücel Demirer,
Kamer Konca,
Mahmut Konuk,
Sait Çetinoğlu,
Fikret Başkaya,
Gün Zileli,
Nalan Temeltaş,
Erdal Doğan,
Güngör Şenkal,
İsmail Beşikçi,
Ayhan Çınar.

"Yargı kuşatma altında"

2009 yılını değerlendiren YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan, "2009, yargının kuşatma altında olduğu bir yıldı" dedi. Tarhan, örnekler de vererek geçtiğimiz yılı değerlendirdi. YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan, 2009 yılını değerlendirdiği röportajında ANKA'ya önemli açıklamalarda bulundu.

"Cumhuriyet tarihinde ilk defa Yargıtay ve Danıştay dinlendi"
Geçtiğimiz bir yılda, özellikle yargıç ve savcıların yasa dışı dinlenmelerinin gündeme oturduğunu belirten Tarhan, "2009’da ilk defa Cumhuriyet tarihinde Yargıtay ve Danıştay dinlendi. Kurumsal dinlemeler bunlar. Terör örgütü soruşturması yapan başsavcıları da dinliyorlar. Ve soruşturduğu örgütün üyesi olduğu iddiasıyla dinleniyor bunlar. Adalet Bakanı’na sorduk, ‘neden hakim ve savcılar dinleniyor’ diye. Fakat bize bilgi verilmiyor" dedi.

"Hakimler ve savcılar sokaktaki vatandaş konumunda"
Tarhan, Danıştay 5. Dairesi tarafından Adalet Bakanlığı müfettişlerine hakim ve savcılar hakkında dinleme ve teknik takip yapma olanağı tanıyan düzenlemenin yürütmesinin durdurulmasıyla, TİB’e başvuruda bulunduklarını ve bu tür kararların artık müfettişlerce alınmamasını istediklerini ifade etti. Tarhan, "Bu yürütmenin durdurulması kararı verilmekle, yargıç ve savcılar sokaktaki vatandaşın konumuna çıkartılmışlardır. Türk ulusu adına yargı yetkisini kullanan bu insanlar, artık sokaktaki vatandaşın sahip olduğu güvenceye sahip Danıştay’ın verdiği kararla" dedi.

Baskılar
2009 yılında yargıya olan baskıların sıkça gündeme geldiğini ifade eden Tarhan, yargının kuşatma altında olduğunu söyledi ve "Özellikle yargıç ve savcılara yapılan baskıları, siyasal iktidarın istemediği alanlarda kovuşturma ve soruşturma yapan, iktidarın istemediği kararları çıkaran hakim ve savcıların şiddetli bir baskıya maruz kaldığını görüyoruz. Pek çok arkadaşımız, kurucu başkanımız Ömer Faruk Eminağaoğlu, Sayın Osman Kaçmaz, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, bu baskılara maruz kalanlardan bazıları. Mahkemeler adeta idare eliyle karar almaya yönlendirildi 2009’da. Yargıyı kötü niyetle hedef alan, hedefimizdir" dedi.

Bakanlık ve Müsteşarlık
2009 yılında HSYK’nın kararname çıkartırken yaşadığı güçlüklerin ve ilk defa Kurul Başkanvekili'nin, "Türkiye’de yargı savunma halinde" demesinin dikkat çekici olduğunu belirten Tarhan, bunun bir "milat" olduğunu söyledi. "Ayrıca, güz dönemi hakim ve savcı atama kararnamesinin çıkmamış olması hâlâ büyük bir sorun. Bunun çıkmaması birçok arkadaşımızı sıkıntıya sokuyor. Kararnameyi çıkartan HSYK’dır. Tasdik makamı değildir. Buna rağmen bir tartışma yaratılıp da korsan kararname çıkartılıyor diye geçiştirilmesi, HSYK’nın yapısının değiştirilmesinin amaçlandığı için böyle bir yöntem benimsendiğini gösteriyor. Kurulun sekreteryası olmadığı için de problem var. Bir kalemi olmadığı, sekreteryası olmadığı için, kararnameyi bakanlık hazırlayıp getiriyor. Kurulun gündemin belirleme yetkisi Adalet Bakanı'ndadır. Adalet Bakanı toplantıya katılmadığı zaman onun yerine yedek üye katılır. Ancak müsteşar katılmadığı sürece toplantı gerçekleşemez. Çünkü yedeği yoktur. Kurulun önüne gelemeyen bir işlemle ilgili karar alması mümkün değildir. Müsteşar ve bakanlık elbirliği ile kurulu çalışamaz hale getiriyor."

Yargı bağımsızlığı
Yargıdaki tüm soruların HSYK'nın düzenlenmesi ile çözüleceği gibi bir ortam yaratıldığını söyleyen Tarhan, planlanan reformu şu sözlerle eleştirdi: "Bunun için de demokratik meşruiyet gibi bir kurum getiriliyor. Zaten yargıçlar buna sahipler. Siyaset kurumu kendi içinde problemlerini çözememiştir. Önce bu sıkıntı giderilmelidir. Ondan sonra yargı bağımsızlığı için tedbirler alınmalıdır. Yargı yargıya bırakılmalıdır. Özellikle Yüksek Kurul’un yapısında bizim gördüğümüz sakıncalar ve yürütmenin etkisi, bugün itibariyle çok yoğun yaşandı. Yüksek Kurul’un yapısının yargıç ağırlıklı olmasını ve yargının kendi içinden seçtiği yargıçlardan oluşmasını savunurken, sanki bunu yargıçlar dile getirmemiş gibi, bu görüşleri yok sayarak, bizim de görüşümüze başvurulmuyor. Kurul’un içinde baro temsilcileri var, akademisyenler var, en önemlisi de parlamentonun seçtiği yargıçların kurulu oluşturmasından söz ediliyor. Bunun Batı’dan ithal bir kurum olduğunu düşünüyoruz. Ülkemizin yapısına da bunun uygun olmayacağını dile getiriyoruz. Bizim sindirmemiz mümkün değil. Gerekçe olarak da çoğunluğun görüşü kurullarda da temsil edilir deniliyor. Almanya örneğini bize söylüyorlar. Almanya’da yargıçlar siyaset yapabilir, siyasi partilere üye olabilirler. Türkiye’ye bunu empoze etmeye çalışıyorlar. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Türk yargıcı demokratik meşruiyetinin Anayasa’dan alır ve bunun farkındadır."

Aynı röportajda, YARSAV'ın 2009 yılında Dünya Yargıçlar Birliği'ne üye olduğunu belirten YARSAV Yönetim Kurulu üyesi Fethi Sayın da yer aldı. Sayın, en çok eleştirildikleri konuların "Adalet Bakanı'nın HSYK’da bulunması, Adalet Akademisi’nin özerk olmaması, Teftiş Kurulu’nun HSYK’ya bağlı çalışmaması" olduğunu söyledi. (soL)