30 Ocak 2010 Cumartesi

Veli Küçük: Devlet görev verdi yaptım

Ergenekon örgütü davasının tutuklu sanıklarından emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı yaptığını, amatör değil, profesyonel çalıştığını belirterek, ''Devlet görev veriyordu, yapıyordum. Varsa dönemimle ilgili suç ispatlayayım'' dedi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki süren Ergenekon duruşmada Veli Küçük dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Birçok faili meçhul cinayette parmağı olan Küçük 2 yıldır tutuklu bulunduğunu belirterek, ''24 aydır neden tutuklu bulunduğumu anlayamadım. Mahkemeye ve savcıya soruyorum, 'Kuvvetli suç unsuru nedir?' Söyleyin, sorgulayın diyorum onu da söylemiyorlar' dedi. Bütün görevleri devlet tarafından kendisine verildiğini belirten Küçük şöyle konuştu: ''Jitem, Susurluk' dediler, 'Tuncay Güney'i, Osman Yıldırım'ı buldular. Ben gerçeği biliyorum. Ben Türk milliyetçisiyim. Atatürk'ün izindeyim. 'Vatanı parçalamaya kimsenin gücü yetmez' dediğim için buradayım. Ama artık bana bir şey deyin. 'JİTEM' dediler. Nedir bu JİTEM. Ben Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı yaptım, amatör çalışmadım, profesyonel çalıştım. Devletin maaşlı elemanıydım. Devlet görev veriyordu, yapıyordum. Varsa dönemimle ilgili suç ispatlayayım. Jandarma Genel Komutanlığından 'JİTEM nedir' diye soruldu. 'JİTEM diye bir kuruluş yok' yanıtı geldi. Türkiye'de bankaların istihbarat şubesi var. Ama ülkenin yüzde 92'sinde emniyet ve asayişi sağlayan Jandarma Genel Komutanlığı'nın istihbarat teşkilatını hazmedemediler.''

'PKK URFAYA GİRSEYDİ İZMİR, BURDUR ELDEN ÇIKARDI'
Veli Küçük, kendisinin Susurluk'un tam göbeğinde olduğunun iddia edildiğini ifade ederek, Susurluk kazası hakkında şunları söyledi: ''Olaya el konuldu. Arabanın içinden silahlar çıktı ve arabanın içinde aranan bir kişi Mehmet Özbay vardı. Özbay için 'derin devletin en kıdemli ismi' denildi. Arabada silah bulundurmak suçsa gereken cezayı verselerdi. Silahların üzerinde numaralar vardı, nereden geldiği sorulmadı. Silahları verenler belliydi. Kazanın ardından Sami Hoştan aradı ve kaza hakkında bilgi verdi. 'Sedat kötü durumda' dedi. Arabada bulunan emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ'ın doğuda PKK ile mücadelede ayağının değmediği taş kalmadı. Beraber çalıştık, can ciğer kardeşimdir. Sedat Bucak aşiret lideridir. Bucak aşireti PKK'yi Urfa'ya sokmadı. PKK Urfa'ya girseydi, İzmir, Burdur elden çıkmıştı.'' Veli Küçük, Ergenekon'un ''Türk'ün kıblesi'' olduğunu ifade ederek, ''Veli Küçük'ü suçlamak için yalancı, gizli tanıklar, Osman Yıldırım'ı getirdiler. Osman Yıldırım, Veli Küçük'ün her şeyini anlatıyor, sonra söylediklerinin yalan olduğu ispatlanıyor. Başka gizli tanıklar da vardır, biz içeride onları bekleyeceğiz'' diye konuştu.

TEKEL direnişinden siyaset dersleri

Okuduğunuz bu yazıdaki bazı değerlendirmelerim abartılı gelebilir. TEKEL direnişine sahip olduğundan fazla anlam yüklediğim, olmayan değerler atfettiğim, yarattığı etkiyi gerçek durumla uyumlu olmayacak şekilde büyüttüğüm, zorlama bazı sonuçlar çıkardığım ve sanki bütün bütün politik dertlerimize deva olacak mistik bir rol biçtiğim sanılabilir.

Bu nedenle ve öncelikle belirtmeliyim ki, işçi sınıfında Allah vergisi bir devrimcilik görmediğim gibi, devrimci olmayan işçi sınıfının da tarihsel ve politik bakımdan hiçbir değer taşımadığını düşünüyorum. Hatta işçi sınıfının, yakın tarihte sosyalizmin çözülme sürecinde de gördüğümüz gibi (o değiştirici gücüyle) bazen karşı devrimci bir rol oynayabileceğini de biliyorum. Dolayısıyla işçi dalkavukluğu diye de tanımlanabilecek uvriyerist yaklaşımların hep bir hayal kırıklığıyla sonuçlandığının da farkındayım.

O nedenle bu yazıda abartma gibi gelebilecek kimi değerlendirmeler; TEKEL direnişinden çıkarılacak siyaset derslerinin ve Türkiye sınıf mücadeleleri tarihindeki yerinin daha net anlaşılması için kasdedilerek yapılmıştır.

O güzel insanlar o beyaz atlarına binip dönüyorlar mı?

Canlı yayınlanan bir televizyon programında (5N 1K / CNNTurk) mikrofon uzatılan TEKEL işçisi aynen şöyle diyordu: “Ben 5 vakit namazımı kılarım. Burada da komünist olduk. Evet, 5 vakit komünistim."

Şaka mı yapıyor diye dikkat ettim, hayır ciddiydi. Çünkü programı yapan gazeteci Cüneyt Özdemir de şaşırdığı için olacak, sorusunu tekrarladı ve aynı yanıtı aldı. Evet o klasik yasa hükmünü sürüyor; direnişler ve grevler işçiler için bir okul olmaya devam ediyordu. İşçi sınıfı eylem içinde öğreniyor, dostunu düşmanını tanıyor ve esaslı bir bilinç sıçraması yaşıyordu. Yukarıda sözünü ettiğim tv proramına da dikkat çeken gazeteci dostumuz ve akademisyen Dr. Atilla Özsever, Ankara'da 17 Ocak günü düzenlenen büyük işçi mitinginden hemen önce Tekel çalışanlarıyla yaptığı sohbetten (yine aynı değişime işaret eden) çok çarpıcı bir anekdot aktarıyordu. Özsever, Hataylı bir işçinin kendisine aynen şunları söylediğini yazıyordu: “Biz buraya gelmeden önce gençler, öğrenciler için solcu, komünist diye bir önyargıya sahiptik. Ancak buradaki öğrencilerin harçlıklarından bize çay yapıp getirdiklerini, sabaha kadar bu soğukta bizlerle kaldıklarını görünce düşüncelerimiz değişti. Ben TEKEL işçisi olmasaydım, buraya destek için gelebilir miydim? Sanmıyorum. Ama gençler bu dondurucu ayazda, bizlerle ekmeklerini paylaştılar. Ben bölgemdeki ilçede aynı zamanda AKP yöneticisiydim. Ama şimdi kesinlikle AKP’ye oy vermem. Sağcı idim, solcu oldum.” (Cumhuriyet, 28 Ocak 2010)

Özsever'in aktardığı bu diyalog, açık bir bilinç sıçramasına işaret ediyordu. Dahası, her türden gericiliğin ve liberalizmin toplum ve entellektüel hayat üzerinde kurduğu ideolojik hegemonyanın parçalanmaya başladığını; bu ülkede 30 yıla yayılan büyük akıl tutulmasının kırılma yoluna girdiğini gösteriyordu. Hataylı işçinin söyledikleri, Tekel direnişinin bir başka yönünü de gösteriyordu; Türkiye'de son 30 yıldır işçi sınıfının, emekçilerin ve genel olarak çalışanların sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri (örneğin seçmen davranışları) arasındaki pozitif ilişki kopukluğunun aşılması için uygun bir iklim oluşuyordu.

Uzunca süredir dinci gericliğin, liberal bireyciliğin, muhafazakarlığın, sağcılığın ve milliyetçiliğin etkisine giren; dolayısıyla sınıf bilincinden ve dayanışmasından uzaklaşan işçilerin, yeniden solu, devrimcileri, sosyalistleri tanımaya başladığını, sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri arasında yeniden pozitif bir ilişki kurmaya yöneldiklerini söyleyebiliriz. Hataylı TEKEL işçisinin daha önce, "solcu, komünist diye önyargılı yaklaştığını" söylediği kişiler, kendileriyle gece gündüz birlikte olan, onlarla ekmeğini paylaşan ve hiçbir karşılık beklemeksizin işçilerin mücadelesini kendi mücadelesi olarak gören gençler ve öğrencilerde somutladığı "solcu, komünist" tipi, yeniden emekçilerin dünyasına dönüyor ve sıcak bir mücadele kardeşliği/yoldaşlığı oluşuyordu.
Hataylı işçi sözünü ettiği "önyargı" ile, solcu ve komünist sıfatları/kavramları üzerinden geliştirilen bin yillık ilkel, kaba, ahlaksız ve alçak bir gerici-sağcı propagandanın halkın bilincinde oluşturduğu tahrifata gönderme yapıyor. Emekçiler, somut eylem içinde dostlarını ve düşmanlarını tanıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, sınıf içinde çalışmanın koşulları süratle olgunlaşıyor. TEKEL direnişi dolayımıyla emekçiler yüzlerini yeniden sola dönmeye hazır hale geliyor.

Direniş toplumsal ve tarihsel meşruiyet kazandı
TEKEL direnişi sadece özelleştirmeci yeni liberal politikalara, yeni muhafazakarlığa ve onların arkasındaki felsefeye ağır bir darbe indirmekle kalmıyor, aynı zamanda uzunca bir süredir kopuk olan sosyalist hareketle işçi sınıfı arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasının da hem imkanlarını yaratıyor hem de yolunu yöntemini sunuyor.

Bu ilişkinin 1980 öncesinde ne ölçüde kurulduğu, kurulsa bile sağlıklı olup olmadığı kimi çevrelerde tartışılsa bile, hiç kuşku yok ki, ülke özgülünde 12 Eylül darbesinden ve onun üzerine gelen küresel karşı devrimin (sosyalist rejimlerin çözülmesinin) yarattığı yıkımdan sonra sosyalistlerle işçi sınıfı arasındaki bağın hemen hemen bütünüyle koptuğunu söylemek, sanırım yanlış bir gözlem ve haksızlık olmayacaktır. Sınıf içinde çalışma ve örgütlenme iddiasındaki kimi örgütlerin, partilerin ve çevrelerin yürüttüğü çalışmalara karşın -ki bu çalışmaları hiç küçümsemediğim gibi, çok değerli buluduğumu da belirtmek isterim- söz konusu kopuşu aşamadıkları da bir gerçek. Ne Zonguldak büyük madenci yürüyüşü, ne 1989 bahar Eylemleri bütün olumlu yanlarına ve etkilerine karşın, gericiliğin ve liberalizmin ülke ve toplum üzerindeki etkisinin kırılmasına ve sınıfın solla buluşmasına beklenen katkıyı yapamadı.

Çünkü, küresel bir zafer kazanan kapitalizmin o dönemde geliştirdiği yeni liberal politikalar, yeni muhafazakarlık ve gericiliğe büyük bir kapı açan yeni felsefi yaklaşımlarıyla (post-modernzim gibi) tam cephe bir saldırı halindeydi. Bir çıkış yaşıyor ve bu çıkışın yarattığı fırtına ortalığı kasıp kavuruyordu. Oysa bugün yeni liberal politikaların tüm felsefi, politik ve fiziki sınırlarına ulaşılmış durumda. Kapitalizmin 1929'daki büyük ekonomik kriziyle karşılaştırılan yeni küresel mali kriz, liberalizmin ideolojik hegemonyasını dünya ölçeğinde sarstı. İnsanlık, ne tarhin sonuna gelindiğini, ne kurtuluş ideolojilerinin ve büyük anlatıların devrinin kapandığını, ne ulus devletlerin yıkıldığını, ne de emperyalizmin eski ve kötü bir hatıra olduğunu olduğunu göndüler. Tam tersine görülen şey açıkça şuydu; Kapitalizim ve liberal ideoloji, gezegenin ve insanlığın geleceğini tehdit ediyordu.

Emek sermaye çelişkisi ve çatışması, son çözümlemede bütün bir toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatı belirlemeye; diğer çelişki ve çatışmaların temelini oluşturmaya; ve toplumsal ilerlemenin dinamiği olmaya devam ediyordu.

Liberal meczupların sefaleti
Liberal bir meczup olan Ahmet Altan ve onun gibi kötü edebiyatçıların yazdıkları ise artık kimseyi kolay kolay tatmin ve ikna edecek gibi görünmüyor. Zaten bir tür "solculuk" olarak da sunulan böylesine açık bir sermaye sözcülüğü, bazı meczuplar ve işbirlikçiler dşında artık kimi ikna edebilir ki? Yeni bir dünya isteyen gençler mi, ekmek ve özgürlük mücadelesi yürüten işçileri mi? Gericiliğe ve emperyalizme direnen toplumsal kesimler mi? Kimi?

Ancak efendisine aşık bir uşak psikolojisiyle yazılabilecek aşağıdaki satırlar, dolaşıma çıktığı entellektüel ortamda artık eskisi gibi karşılık bulup saygı görebilir mi? Sanmıyorum. Ahmet Altan Tekel direnişiyle ilgili olarak aynen şunları yazıyor: “Globalleşen bir dünyada devletlerin ‘tekeller’ kurması ekonomi mantığına tümüyle aykırı. Bu ülkede devlet işletmeleri (...) ekonomi kurallarına aykırı bir biçimde yönetildi ve devlet zarar etti. (...) Bizim devlet de diğer devletler gibi ekonomik alandan çekiliyor ve kendine ait kuruluşları özel sektöre devrediyor.

“Bu ‘özelleştirme’ döneminde birçok işçi işsiz kalıyor. (...) Eğer devlet, ‘işsiz kalan’ işçilere para verecekse, bu para çalışanların parasından verilecek. Çalışanların paralarını alıp, bu paraları ‘çalışmayanlara’ ya da emeklerine artık ihtiyaç duyulmayanlara dağıtmak hak kavramına uygun mu?

“Özel sektörde çalışanlar rekabetin kızgın olduğu bir alanda ve her türlü riski göze alarak çalışırken, ‘devlet çalışanlarının’ rekabetten ve riskten uzak bir çalışma hayatı sürdürmeleri eşitliğe ne kadar uygun? (...) Üretim biçiminin değiştiği, makinelerin işçilerin yerini aldığı bir dünyada “işsizlik” kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. (...) Özel sektörde çalışanlar neden verdikleri vergilerle ‘devlette’ çalışanların hayat garantisi olsunlar? Bunlar, ‘ekonomik aklın’ bize söyledikleri.” (Ahmet Altan, Taraf, 2 Ocak 2010)

Yukarıdaki alıntının her satırından süzülen cahillik bir yana, insanın bunları bir tür "eşitlik" argümanıyla savnması inanılır gibi değil. Böyle bir şeyi ancak görevli bir propagandist yapabilir diye düşünmeden edemiyor insan.

TEKEL işçilerinin askeri vesayete karşı mücadele etmek yerine "dünyanın en kolay muhalifliğini seçerek" hükümete, yani AKP'ye karşı mücadele etmesini de eleştiren Taraf gazetesi, onları örtük şekilde Ergenekonculara hizmet etmekle bile suçlamıştı. İçinde "kamu mülkiyeti", "sosyal haklar", "devlet" ve "sınıf mücadelesi" gibi kavramlar ya da sözcükler geçen her eylemden, her metinden ve her girişimden nefret eden Taraf yazarlarını kim iflah eder bilemiyorum ama, Tekel işçilerinin saygıyla anmayacakları kesin.

Direniş liberal illizyonu dağıtıyor, iktidarı sarsıyor
TEKEL işçilerinin eyleminin AKP iktidarını böylesine sarsması, Başbakan Erdoğan'ın sinirlerini bozması ve ülkedeki gerici-liberal illizyonu dağıtması, bu direnişin uygun bir tarihsel dönemeçte gerçekleştiğini gösteriyor. Çünkü bu eylem toplum vicdanında, yakın tarihte başka hiçbir eylemde olmadığı kadar bir kabul görüyor ve meşruiyet kazanıyor. Daha da önemlisi işçi sınıfının diğer kesimlerinden de destek buluyor ve yayılma eğilimi gösteriyor. Sendika bürokrasilerini sarsıyor ve onları eyleme zorluyor. Birden bire ülke göndemine genel grev kavramı giriyor ve yine yakın tarihte hiç olmadığı kadar etkili bir karşılık buluyor.

TEKEL direnişi AKP gericiliğine, emperyalizme ve kapitalizme karşı hangi eksende mücadele edilmesi gerektiğini bir kez daha ve hiçbir yoruma yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koyuyor. İşçiler bu ülkenin kent meydanlarını linç girişimcisi gerici, faşist ve milliyetçi sürüler ile tacizci serserilere bırakmıyor. Toplumun ve tarihin hem vicdanı hem de namusu oluyor.

Bu nedenle TEKEL direnişi AKP iktidarını korkutuyor. Bu nedenle, aslında bütçede ve personel politikasında yapılacak küçük bir düzenlemeyle bu sorun çözülebilecekken, yapılmıyor. Çünkü, direnen işçilerin zafer kazanmasıyla "kötü bir örnek" oluşsun istenmiyor. Bu nedenle AKP iktidarı bütün gücüyle bu direnişi kırmaya çalışıyor.

Artık başarı şart!
Bu nedenle Tekel direnişi mutlaka başarıya ulaşmalıdır. Bir genel grev provası olabilecek 3 Şubat genel iş bırakma eylemi de mutlaka gerçekleştirilmelidir. Çünkü bu eylemlerin başarıya ulaşması, gerici ve amerikancı AKP'nin durdurulmasının da yolunu açacak, imkanlarını yaratacaktır. Örtülü ılımlı islam darbesinin püskürtülmesi ve yeni Osmanlıcılığın yenilgiye uğratılması için ileriye doğru gerçekleştirilecek bir atılımın moral kaynağını oluşturacaktır.
Belirtmeye gerek yok ki, bir yenilginin maliyeti ise ağır olacaktır. Bu nedenle bütün devrimciler, sosyalistler, ilerici sendikacılar, sosyalist parti ve örgütler, emekten yana bütün güçler, bu eylemin başarıya ulaşması için çalışmalıdır. - Merdan Yanardağ - sol.org.tr / 29.01.10

Euro bölgesinde rekor işsizlik

Para birimi olarak Euro'yu kullanan 16 Avrupa ülkesinde işsizlik oranları Euro'nun tedavüle girdiği 1999'dan bu yana ilk kez yüzde 10'a ulaştı.

Euro bölgesindeki işsizlerin sayısı 16 milyona yaklaştı

Daha önce işsizlik oranlarının geçen Kasım ayında yüzde 10'a ulaştığı belirtilmiş, ancak daha sonra bu oran yüzde 9,9 olarak düzeltilmişti. Avrupa Birliği'nin istatistik kurumu Eurostat'ın açıkladığı verilere göre, Euro bölgesinde şu an 15 milyon 800 bin kişi işsiz. 27 Avrupa Birliği ülkesindeki toplam işsiz sayısınınsa 23 milyon kişi olduğu belirtildi. Avrupa Birliği ülkeleri arasında işsizlik oranının en yüksek olduğu ülke yüzde 22.8'le Letonya. İspanya ise Euro bölgesinde işsizlik oranının en yüksek olduğu ülke. Ülkede Kasım ayında 19,4 olan işsizlik oranı Aralık'ta yüzde 19,5'e yükseldi.

'İşsiz sayısında artış sürecek'

Eurostat'a göre geçen Aralık ayında Euro bölgesinde 87 bin kişi işini kaybetti. Bu, Mayıs 2008'den bu yana işsizlik oranlarında bir ay içerisinde kaydedilen en düşük artış oldu. Uzmanlar gelecek yıl Euro bölgesinde işsizliğin yükseleceği görüşünde.

IHS Global Insight'tan Howard Archer, 'Euro bölgesinde işsizlik oranlarındaki artışın son aylarda yavaşlamasına karşın, işsizlikteki artış eğilimi bu yılın büyük bir kısmında devam edecek gibi görünüyor.' dedi. Öte yandan İspanya'nın Ulusal İstatistik Kurumu tarafından yayınlanan rakamlar 2009'un son üç ayında ülkede 4 milyon 330 bin kişinin işsiz olduğunu gösteriyor. BBC Türkçe / 29.01.10

Taksim'de kefenli protesto

Hapishanelerde ölüme terkedilen hasta tutsakların serbest bırakılması talebiyle eylemler gerçekleştiren ilerici devrimci kurumlar 29 Ocak akşamı Taksim'de yürüyüş gerçekleştirdi. Eylemde hasta tutsakların durumuna dikkat çekmek için kefenler giyildi.

Taksim Tramvay Durağı'nda saat 19.30’da bir araya gelen kurumlar, “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın” pankartı ile hasta tutsakların resimlerini taşındı.

“Hasta tutsaklar serbest bırakılsın!”, “Katil devlet hesap verecek!”, “Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur!”, “Tecrite son!” ve “Yaşasın devrimci dayanışma!” sloganlarının atıldığı eylemde, İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Mehpisto Kitabevi önüne gelindiğinde oturma eylemi yapılarak, Çav Bella Marşı hep bir ağızdan söylendi.

İçeride tutsaklar, dışarıda TEKEL işçileri

Galatasaray Lisesi önüne gerçekleştirilen basın açıklamasını ÇHD üyesi Av. Naciye Demir okudu. Demir, devrimcilerin, TEKEL işçilerine dayatılan “ölümün bir başka biçimiyle” karşı karşıya bırakıldıklarını söyledi. Kimsenin AKP’den vicdan, merhamet tablosu çizmesi beklentisinin olmadığını söyleyen Demir, Güler Zere’nin özgürlüğe kavuşmasının da nedametin ve merhametin değil, ortak mücadelenin yarattığı bir sonuç olduğunu ifade etti. Açıklamada ayrıca, F tipi hapishanelerde tutsakların hastalıklarla öldürülmeye çalışıldığı, devrimcilerin pişmanlık yasalarıyla, tüm insani ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak, sürekli keyfi cezalar ve disiplin soruşturmalarıyla ‘hizaya getirilmeye’ çalışıldığı söylendi.

Adalet Bakanı açıklasın

15 Ocak 2010 tarihinde intihar ettiği açıklanan Sezer Kartal’ın Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in açıklamalarını yalanlayan bir gerçekle ortada durduğunu söyleyen Demir, Adalet Bakanı Ergin’in, hapishanelerde insan haklarına ilişkin iddiaların yok denecek kadar az olduğunu, tutuklu ve hükümlülerin yaşam standartlarının iyi olduğunu ifade eden yalan açıklamalar yaptığını belirtti. Ergin’in Sezer Kartal’ın neden intihar yolunu seçtiğini açıklamasını istedi. Açklamada, hasta tutsaklara özgürlük talebinin dile getirilmesiyle sona erdi. şunları söyledi.

Basın açıklamasının sonunda, her ayın ilk Perşembe günü Adli Tıp Kurumu önünde yapılan eylemin, 4 Şubat Perşembe günü saat 13.00’te gerçekleştirileceğinin duyurusu yapıldı.

29 Ocak 2010 Cuma

Örgütlerden 3 Şubat çağrısı

Türk-İş DİSK, KESK, Kamu-Sen, İTO, TMMOB, Eczacılar ve Diş Hekimleri Odası İstanbul Şubeleri 3 Şubat grevine çağrı yaptı.

Sendikalar ve meslek örgütlerinin ortak yaptığı açıklamada, TEKEL işçileri için yapılacak 3 Şubat grevine katılım çağrısı yapılarak toplanma noktası duyuruldu. TEKEL işçilerine selam yollanan açıklama metnini yayınlıyoruz:
.
Kadın ve erkek işçiler, emekçiler, gençler, AKP’nin ve sermayenin ezip sömürdüğü halkımız!TEKEL işçileri 45 gündür biber gazına, tazyikli suya, kara kışa rağmen dimdik ayakta. Hepimizin onunu ve gururu olan TEKEL işçilerine bin selam!
.
Ne istiyorlar? İş, yeterli ücret, sendika. Yani insanca yaşam. Çok mu?
.
AKP hükümeti düşük ücret esnek çalışma, iş güvencesi olmadan sözleşmeli çalışmayı dayatıyor. Bu dayatma bugüne kadar devam etti, ama bu gidişe TEKEL işçisi dur dedi.
.
TEKEL işçisi, adına 4 C denilen ücretli kölelik sözleşmesine ve AKP hükümetine boyun eğmiyor. Yani: Yılın on ayı çalışıp, iki ay çalışmadan, başbakan gibi yan gelip yatmadan on iki ay iş istiyor. Hakkını arıyor.
.
TEKEL işçisinin mücadelesi taşeron işçisi için, sigortasız sendikasız konfeksiyon işçisi için, sağlıkta asgari ücrete mahkum edilen bilgi işlem işçisi için, ataması yapılmayan öğretmen için, eczaneleri kapatılmak istenen eczacı için, sözleşmeli çalışma dayatılan itfaiye işçisi için, sendika hakkını arayan Esenyurt belediye işçisi için hatta tütün ekip toplayan köylü için de bir anlamı var. Öğrenciler ve emekliler için değeri var. TEKEL işçisi bugüne kadar hakları elinden alınan kim varsa, hepimizin adına direniyor, boyun eğmiyor.
.
Hepimizin özlemi olan özlük haklarımızı korumak, güvenli bir gelecek elde etmek özlemimizi talep eden TEKEL işçileriyle birleşip, kaybettiğimiz haklarımızı geri almak üzere ileri atılmanın tam zamanı. TEKEL işçisinin kazanması için de mücadeleyi yaygınlaştırmamız gerekli. Fabrikaya, işyerine, mahalleye…
.
Kaybettiklerimizi geri almak için bir adım öne.
.
Güvencesiz, sigortasız çalışan işçi, taşeron, öğretmen, asistan; kriz bahanesiyle işten atılan; sendikalaştığı için işsiz kalan, ataması yapılmayan memur, öğretmen, işsiz üniversite mezunu TEKEL işçileriyle çıkarların ortak, sorunların ortak.
.
3 Şubat’ta greve katıl; iş ve işlemlerini bir gün ertele, acil olmadıkça hastaneye, mecbur kalmadıkça belediyeye, vergi dairesine, postaneye… Tabii ki işe gitme.
.
Saat 11.00’de Edirnekapı ve Eminönü Ticaret Üniversitesi önünde toplanıp, saat 13.00’de Saraçhane Parkında buluşalım.
.
Ücretli köle olmamak için, güvencesiz, sözleşmeli, 4 C ile çalışmamak için, yeterli ücret, sendika hakkı ve insanca yaşam için… Haydi, dayanışmaya, birleşmeye ve mücadeleye!

www.tekeldirenisi.org yayında

TEKEL işçileri direnişlerinin sesini farklı kanallardan duyurmaya devam ediyor. www.tekeldirenisi.org sitesinde TEKEL işçilerinin direnişine dair her türlü gelişme ve görüntüler yer alıyor.

http://www.tekeldirenisi.org/

162 subaya ‘Balyoz’ soruşturması

Genelkurmay Başkanlığı, Taraf Gazetesi’nin tüyler ürpertici “Balyoz Darbe Planı” iddiaları hakkında son dönemdeki en kapsamlı soruşturmalardan biri için düğmeye bastı.

Bizzat Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un emri ile bu hafta giderek derinleştirilen soruşturmada, İstanbul 1. Ordu’da 2003 Mart’ında bahsi geçen harp oyununa katıldığı belirtilen 162 subay ile tek tek görüşülmeye başlandı. Görüşmelerde, subaylara, o gün plan seminerinde yazılı plan dışında nelerin konuşulduğu ve kimlerin ne söylediği soruluyor. Soruşturma hem adli, hem de idari olarak yürütülüyor. Soruşturma sonu detaylı açıklama bekleniyor.

Bilgiler örtüşmüyor
Genelkurmay Harekât Başkanlığı Tatbikatlar Programlar Dairesi arşivlerinde de bu konuda yapılan araştırmada, Balyoz adlı bir plana rastlanmadı. Taraf’ın yazdığı plan ile Genelkurmay’daki bilgiler kesinlikle birbirini tutmuyor. Başkent kulislerine göre Genelkurmay, gazetede yer aldığı şekilde, asla cami bombalama veya benzeri yasadışı girişimlerin resmi emirler ve belgelerde olmadığına emin. Bu iddialara da oldukça tepkili.

Durumdan vazife mi çıktı
Resmi kayıtlara göre, o gün yapılan plan tatbikatında iç tehdit (irtica ve bölücü terör) değil, dışarıdaki mevcut tehdit ve düşmana göre bir senaryo uygulandı. Saldırı, işgal ve savunma unsurları ile kabiliyet esasına dayalı senaryolarda özel kuvvetlerin düşman cephesi gerisine sızarak yapacakları, hatta oradaki yeraltı faaliyetleri bile masaya yatırıldı. Ama, bunlar tamamen savaş halinde dış tehdit ve düşman üzerine oturtuldu. Türkiye’deki mevcut durum ve kişilerle irtibatlı değildi. Seminerde, düşmanın da topraklarımızda girişebileceği saldırılara karşı yapılacak savunma ile Türkiye’nin kaşınabilecek etnik hassasiyetleri ile ilgili alınacak önlemler de konuşuldu. Savaş halinde, TBMM ve hükümet ile koordine ile uygulanacak sıkıyönetim halinde, sivil kabiliyetlerin nasıl seferberlik kapsamına alınacağı da tartışıldı. Bu nedenle, o seminerlerde, ‘durumdan vazife çıkarıp’ resmi planın dışına ne kadar ve kimler tarafından çıkılıp çıkılmadığı ya da bütün bu yazılanların asılsız olup olmadığı detayları ile araştırılıyor.

Doğan da çağrılabilir
Bu kapsamda toplantıdaki kişilerin konuştuklarına dair subaylara sorular soruluyor. Soruşturmalar sonucunda, bu katılan isimlere atfen konuşulduğu iddia edilen korkunç senaryoların ne kadar doğru olup olmadığı ortaya çıkacak. Medyada iddiaları reddeden açıklamalarına rağmen, bu konuda tartışmaların hedefindeki isim emekli orgeneral Çetin Doğan ile de görüşülebileceği Ankara kulislerinde seslendiriliyor.

Tereddütler hangi noktada
Kulislerde, askeri çevrelerin kafasında iki ana noktada tereddüt olabileceği konuşuluyor. İlki, Çetin Doğan ve ekibinin, gerçekten yetkisini aşan bir şekilde bazı konuşmalar yapmış olabileceği. İkincisi ise, böyle konuşmaların olmadığı. Asimetrik psikolojik harekatın devamı olarak, hayali senaryolar ve toplantılar varmış gibi göstererek TSK’nın yıpratılmaya çalışılması olasılığı bulunuyor. Bu olasılıklar canlı tutularak soruşturma sonuçları bekleniyor. (Hürriyet)