2 Mart 2010 Salı

Erdoğan'dan geri adım: Demedim ki!

Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında medya patronlarına yaptığı çağrıya 'açıklık' getirdi. Erdoğan, sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyerek “Beğenmediğim köşe yazarını işten at demedim ki” diyerek kendini savundu.

Erdoğan, sözlerinin anlaşılamadığını belirterek “Bu kadar çok kişi bu kadar farklı yaklaşıyorsa demek ki meramımızı anlatamamışız. Sözlerimin muhatabı medya patronlarıdır. Ben ‘Şunu beğenmedim at, bunu beğendim tut’ demedim ki... Ben memnun değilsem, okumam izlemem olur biter. Bir televizyon, gazete adı vermiyorum. Medya patronları bizi ziyaret ederdi. ‘İstikrar istiyoruz’ der, gerilimden şikayet ederlerdi. Hem ağlarım, hem giderim yapma. Hiçbir medya patronu, ‘Başbakan şu yazarını at demiştir’ diyemez. Benim yazar ve çizerlerle hiçbir sorunum yok. Eleştiri kisvesi altında hakaret eden olursa onları hukuka havale ederim" dedi.

Erdoğan geçen hafta ne demişti?
Başbakan Erdoğan, partisin geçen haftaki grup toplantısında medya patronlarına çağrıda bulunmuş, medya patrolarının “Köşe yazarıma hakim olamıyorum” diyemeceğini savunmuştu. Erdoğan, “O insanlara o kalemleri teslim edenler de der ki ‘Kusura bakma, bizim dükkanda sana yer yok’. Herkes vitrinine layık olanı koyar" demişti. (Kaynak: soL)

Cumhuriyet gazetesi bile inanmak zorunda kaldı

Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı öne sürülen ve kamuoyunda “AK Parti ile Gülen’i bitirme planı” diye bilinen belgeyle ilgili olarak Genelkurmay'ın dün internet sitesinde yaptığı açıklama gündeme bomba gibi düştü..

TUTUKLAMA İSTEMİYLE MAHKEMEYE SEVK EDİLDİ
Genelkurmay Başkanlığı, İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nın gerçek olduğunu doğrulayabilecek bazı delillerin elde edildiğini açıkladı. Genelkurmay, bu kapsamda ıslak imzalı belgede imzası olduğu öne sürülen Albay Dursun Çiçek’in tutuklama istemiyle Askeri Mahkemeye sevk edildiğini, ancak mahkemenin bu talebi reddettiğini bildirdi.

CUMHURİYET BİLE İNANMAK ZORUNDA KALDI
Bugün bütün gazetelerde aynı haber vardı. Genelkurmay'ın ıslak imzalı belgenin aslının mevcudiyeti iddialarını doğrulayabilecek bazı deliller elde ettiği açıklaması sonrası Cumhuriyet bile ikna oldu. AKP ve Güleni bitirme planının ortaya çıkmasının ardından tavrı belli olan Cumhuriyet gazetesi Genelkurmay'ın açıklamasını manşetten gördü.

Şili depremi günleri kısalttı

SANTIAGO - NASA uzmanlarından Richard Gross tarafından yapılan hesaplamalara göre, Dünya'nın bir günü 1.26 mikrosaniye kısaldı.

Saniyenin milyonda biri mikrosaniye olarak adlandırılıyor.

NASA'nın araştırması, Şili'deki deprem sonucu Dünya'nın ekseninin ne ölçüde kaymış olduğunu da ortaya koyuyor. Yapılan hesaplar sonucu Dünya'nın ekseninde 8 santimetrelik, bir başka deyişle 3 'inç'lik bir kayma olduğu belirlendi. Bu kayma bir gün süresindeki kısalmayı da beraberinde getirdi.

Araştırmayı yürüten Richard Gross'a göre, aynı hesaplama modeli 2004'teki 9.1'lik Sumatra depremine uygulanacak olursa, o depremde de Dünya'nın bir gününün 6.8 mikrosaniye kısaldığı ortaya çıkıyor. Sumatra depreminin yol açtığı eksen kayması ise 7 santimetre yahut 2.76 inçlik ölçüde.

Şili depreminin 2004 Sumatra depremi kadar şiddetli olmamasına rağmen daha büyük bir eksen kaymasına sebep olmasını NASA araştırmacısı Gross iki nedene dayandırıyor: Birincisi, Sumatra depremi Ekvator'a yakın bir noktada meydana gelirken, Şili depreminin güney yarımkürenin orta enlemleri dolaylarında oluşması. Bu da son depremin Dünya'nın ekseni üzerinde daha etkili olması sonucunu doğuruyor.

Gross ikinci sebep olarak da, Şili depreminin meydana geldiği fayın, Sumatra depremini üreten faya nazaran Dünya'nın merkezine daha dik bir açıyla yöneliyor olmasını gösteriyor.

ÖLÜ SAYISI 723
Şili'yi Cumartesi vuran şiddetli deprem ve tsunamide ölenlerin sayısı 723'e yükselirken, 19 kişinin de kayıp olduğu bildirildi.

Yetkililer, kurbanlardan 544'ünün başkent Santiago'nun 500 km güneybatısındaki kıyı bölgesi Maule'den olduğunu belirtti.

Şili Devlet Başkanı Michelle Bachelet de ülkede depremden en çok etkilenen Maule ve Concepcion bölgelerine takviye asker gönderileceğini ve buradaki asker sayısının 7 bine çıkarılacağını açıkladı.

Bu arada, Şili sivil havacılık yetkilileri, Concepcion kentine yardım ekibi götürmekte olan küçük bir turizm uçağının düştüğünü ve 6 kişinin öldüğünü bildirdi.

Basın mensupları da depremden en çok etkilenen kentlerden Concepcion'da yağmanın devam ettiğini, 20-30 kişiden oluşan bir grubun kentin büyük bir süpermarketini yağmaladığını haber verdiler.

Polisin gözyaşartıcı gaz ile müdahale etmeye çalıştığı grubun binayı ateşe vermesi üzerine itfaiyenin olay yerine geldiği, çıkan yangında süpermarketin çatısının çökmesi üzerine bir itfaiye erinin yaralandığı belirtildi.

Kentin başka yerlerinden de yağma haberleri gelmeye devam ettiği kaydedildi.

Kentte önceki gece sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.

Öte yandan, dünyanın en büyük bakır üreticisi Şili'nin Codelco şirketine ait bakır madenlerinde yeniden üretime başlandı.

Üretim aşamalı arttırılacak.

AKP’nin Behramoğlu’na açtığı davaya tepki

Şair Ataol Behramoğlu’nun bir televizyon programında AKP ve Tayyip Erdoğan hakkında ileri sürdüğü görüşleri nedeniyle kendisine hakaret davası açıldı. Yazar örgütleri davaya tepki gösterdi.

Şair ve yazar Ataol Behramoğlu’nun konuk olarak katıldığı, CNN Türk televizyonunda 2 Ocak 2010 tarihinde yayınlanan ve “Tarafsız Bölge” programında, AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında sarf ettiği sözlerle ilgili AKP ve Tayip Erdoğan tarafından kendisine hakaret davası açıldı. Behramoğlu’na açılan davayı kınayan Türkiye Yazarlar Sendikası, Pen Türkiye Merkezi, Edebiyatçılar Derneği, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi ortak bir açıklama yayınlayarak, dava açılmasını yazarların düşünce ve ifade özgürlüğüne müdahale saydıklarını ifade etti.

“Düşünce ve ifade özgürlüğüne müdahale”
Ortak açıklamada Ataol Behramoğlu’nun Adalet ve Kalkınma Partisi ve Tayyip Erdoğan ile ilgili duygu, düşünce ve izlenimlerini dile getirdiği belirtilerek “Düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek görüşleri nedeniyle Ataol Behramoğlu'na Başbakan ve AKP tarafından hakaret davası açılmasını, biz yazarların da düşünce ve ifade özgürlüğüne müdahale sayıyoruz. Şairimize açılan bu davanın takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz” deniliyor.

Behramoğlu ne demişti?
Ahmet Hakan tarafından sunulan söz konusu programa Behramoğlu’nun yanı sıra, Star gazetesi yazarı Mustafa Akyol, Radikal gazetesi yazarı Oral Çalışlar ve Milliyet gazetesi yazarı Kadri Gürsel de katılmıştı. Türkiye’deki gidişatın demokrasiye mi yoksa diktaya mı doğru olduğunun tartışıldığı programda Behramoğlu, AKP’nin seçimle gidip gitmeyeceği konusunda şunları söylemişti: “Tayyip Erdoğan geçmişindeki düşüncelerinden vazgeçmiş falan değil. Demokrasiyi bir araç olarak ve çıkarlarına uyduğu sürece kullanır. Ben AKP seçimi zorla alır derken şunu diyorum. Hile karıştırır, satın alır, kendi lehine çevirmek için elindeki her şeyi kullanır”. Behramoğlu’nun bu değerlendirmeleri AKP ve Tayyip Erdoğan tarafından hakaret davası açılmasının gerekçesi olarak gösterildi. (Kaynak: soL)

1 Mart 2010 Pazartesi

KP-İÖ Belgeleri'nin yayını sürüyor

Elimize e-posta yoluyla ulaşan haberi güncel öneminden dolayı yayımlıyoruz.

KP-İÖ Resmi web sitesi www.komunistpartiinsaorgutu.blogspot.com bundan sonra sürecimize ilişkin belgeleri, devrimci kamuoyunun, sınıfımızın ve tarihin bilgisine sunmayı amaçlamaktadır.

Temel Demirer bir kez daha, ‘yeni’ Yargıç önünde… Biz de yanındayız!

Yazar Temel Demirer, bir yılı aşkın süredir yargılanmakta olduğu kötü şöhretli “Türklüğe hakaret”/TCK 301davasının duruşması için, önümüzdeki 17 Mart (2010) günü saat 09.30’da Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha hâkim karşısına çıkıyor.

Hatırlanacağı üzere Temel Demirer Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Ankara’da düzenlenen bir protesto gösterisinde yaptığı konuşmada “Hrant’ın katili devlettir” dediği için hakkında TCK 301. maddeden dava açılmıştı. 301. maddeye ilişkin davaları Adalet Bakanlığı iznine bağlayan değişikliğin ardından, altında Adalet eski Bakanı Mehmet Ali Şahin’in de imzası bulunan “sanığın suçlu olduğu kanaati hasıl olmuştur” ibareli bir izinle dava, yeniden ele alınan ilk dava olmuş, bu olayın yarattığı tartışma ortamında Mehmet Ali Şahin, “Ben Devletime ‘katil’ dedirtmem!” sözleriyle davada taraf olduğunu açık biçimde ortaya koymuştu.

Demirer ve avukatları Bakanlık kararı ve Bakanını ifadelerini gerekçe göstererek Yargıtay’a müracaat ettiler. 2. Asliye Ceza’da görülen davanın yargıcı, savunmanın Yargıtay kararını bekleme talebini haklı bularak duruşmaları sürekli ertelemekteydi. Ancak 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin yargıcı değişti. Yeni yargıcın duruşmanın seyri konusunda nasıl bir tutum izleyeceği bilinmiyor.

Bu arada Hrant’ın katledilmesinden bu yana ortaya dökülen olgu ve belgeler, devletin “güvenlik” güçlerinin cinayette nasıl suskun bir suçortaklığı ve onay içerisinde olduklarını bolca sergiledi. Yargının Hrant’ın öldürülmesinde rol alan güvenlik güçlerini sürekli aklarken, katiller ve işbirlikçileri cezaevinde başgöz edilir ve hepimizle alay edercesine “infaz memuru” olabilmek için sınavlara sokulurken, cinayette Devlet’in rolünü sorgulayanlar için peşpeşe davalar açılması, onların fiilî katillerden daha uzun süreli ceza istemiyle yargılanması, “açılım”, “demokratikleşme” söylemlerinin kofluğunu gözler önüne seriyor. Davası yeni yargıçla birlikte kritik bir evreye giren Temel Demirer’in yanında olmak, bugün daha da büyük önem kazanıyor.

Bu ülkede yargı eliyle gerçekleştirilen hukuk katliamına “Hayır!” diyen ortak vicdanımızın sesini yükseltmeli, “suçlu”nun suçu dile getiren değil, işleyen olduğunu duruşmadaki varlığımızla haykırmalıyız.

HAYDİ TEMEL DEMİRER İLE DAYANIŞMAYA!

Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi

Tarih: 17 Mart 2010, Saat: 09:30
Yer: Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi

Temel Demirer için başlatılmış olan uluslararası imza kampanyasına BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!

THKP-C (Acilciler) Basın Açıklaması

28 Şubat Askeri Diktacıları da 27 Şubat Sivil Dikta Heveslileri de Türdeştir. Bunlar Halkımızın Hak ve Hukukunu 30 Şubat'a Erteleyenlerdir.

28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı ardından yayınlanan kararlar, bir darbe muhtırası gibi ülkede yankılanmıştı. O gün, "Demokrasiye balans ayarı" yapıldığı söylendi. Bu uyarı, yıllırın biriktirdiği bir kaygı ve korkunun adıydı. Son halkasında, 30 Ocak'ta, Sincan Belediyesi'nce "Küdüs Günü" olarak sahnelenen tiyatroya karşı bir refleks olarak, yine Sincan'da tankları ve askeri kıtaları yürütmenin ardından gelmişti. Bir kulak bükme hareketi (5 Şubat 1997) ardından gelen ilk MGK toplantısıyla da darbe uyarısı mahiyetindeki kararlar ortaya çıktı. Siyasete bir kez daha, silahlı bir örgüt olan Ordu yumruk vurmuştu. Kimyalar bir kez daha bozulmuştu.

Siyasete yön vermek, bu eli silahlı gücün geleneklerinde vardı. Osmanlı aklının devamı olan bu refleksler, sürmekte olan dengesiz ve bir o kadar yanlış siyasal sonuçlar altında ezilen sosyal yapı bulunuyordu. Ordu pervasızdı, yetkisi ise kıymeti kendinden menkul "Kuruluş felsefesi" adlı yazılı olmayan bir akıl zorlamasıydı. 28 Şubat bu anlamıyla; atanmışların, halkın hak taleplerine ve seçilmişler üzerinde diktasını bir kılıç gibi salladığı tarihten başka bir şey değildi.

Önceki tüm darbelerin ve muhtıraların gösterdiği gibi, en ağır bedeli halk ödeyecekti; ülkenin düşün alanları ve insanları, demokratik mevziler ve emekçileri, en aydın, en demokrat, halkı için en özverili olan kesimler, kefareti ödeyenlerdi. Kovuşturmalar, tutuklamalar, işkence, zindan, mülteciliğe zorlamalar, darbelerin ve muhtıraların bir şiddeti olarak, balyoz gibi bu kesimlere iniyordu. Bu darbeler dalga dalga, ülkenin yaşamla ilgili her alanını, uzun yıllar sürecek bir karanlığa dönüştürdü. 12 Eylül 1980 darbesinin bu güne kadar tartışmaların odağına oturan, 82 Anayasası, bunun en bariz ifadesidir. 28 Şubat 1997, bu geleneğin bir devamıydı.

13 yıl önce yapılan bu girişimin izleri bu güne kadar sürüp geldi. Bitti mi, hayır bitmedi?

Bitti diyenler kim?

Bitti diyenler gerçekte 28 Şubatın ürünü olanlardan başkası değil. O gün, darbe korkusuyla kendi saflarını terk ederek daha "mutedil" olduklarını, "değiştiklerini" söyleyenlerin oluşturdukları siyasal yönelim, 27 Şubatçıları bir araya getiriyordu. Bunlar da güçlendikçe, iktidar olma kavgasında dişlerini göstermekten çekinmediler. 2010 Şubatının hukuk mevzileri üzerine yürüyen fetih savaşlarını bunlar yürütmektedirler. Halkın çıkarları ise ne biri ne de diğerinin iştigal ettiği alanda değildir.

27 Şubatçılar, bu ülkeyi çağdışılığa sürüklemek isteyen, bunun için halkın inançlarını istismar ederek, ülkenin tüm çağdaş değerlerini popülizmin kurbanı etmek üzere, iktidar olma mücadelesi verenlerdir; vatandaşları "fişleme sırasını" ele geçiren, halkına "kanı bozuk" diyenlerdir. Bunlar, 28 Şubat'ta ara verdikleri kavgaya, bugün canlarını dişlerine takarak, sivil diktatörlüklerini sağlamlaştırmak için, ülkenin tüm mevzilerini ele geçirmek üzere fetih savaşı verenlerdir.

Bunlar, demokrasinin hiç bir değerine önem vermeyenlerdir. Demokrasi sadece kendi iktidarlarına kadar süren, amacı geniş halk kitlelerini kazanma demagojisidir. İktidarlarını pekiştirene kadar halkı aldatmak için baş vurdukları bu söylemler, iktidarda ayakları yere bastığı andan itibaren bıçak kesiği gibi her türden demokrasiyi son vereceklerdir. Medya patronlarına, "köşe yazarlarınızı dizginleyin" diye seslenmek, bunun kaba ve bir o kadar açık diktatörlük ifadesidir. Bu demagojistler, güçlendikleri andan itibaren, hakim oldukları her alanda acımasız bir temizlik harekatına girişirler. Herkesi mahalle baskısının hükmü altına sokarlar. Her türden farklılığı ötekileştirme gibi alameti farikalarını sergilerler. Son günlerin gündem konusu olan, hukuk alanıyla ilgili fetih savaşında bunu, tüm çıplaklığıyla gösterdiler; cemaatlerine dokunanları, Cumhuriyet Başsavcısı da olsa, hukuksuzca zindana atmaktan çekinmezler. Bu da yakın gelecek için, ne türden tasarılara sahip olduklarını göstermeye yeterlidir.

Halkımızı kimse aldatmasın. Kimse, kendini de aldatmasın. Bu ülkede hukuk yok. Bu ülkede hukuk alanı üzerine yürüyen fetih savaşları var. Bu ülkede ordu eli silahlı bir siyasi örgüt olarak, darbeleriyle siyasetin kimyasını istediği zaman bozar. Bunlar da siyaseti olduğu gibi hakkın rahmetine kavuşturmak için, sivil diktatörlük kurmak üzere, hukuksuzluğun her yoluna başvururlar.

27 Şubatçılarla, 28 Şubatçıların kapışması, son gelişmelerle belli-belirsiz bir suni denge oluşturdu. Ancak her iki taraf, halkımızın hak talebi karşısında, her türden çelişkisini bir tarafa iterek, el ele vermekte bir beis görmezler; Kürt halkının özgürlük taleplerine sınır ötesi operasyonlara kadar uzanan baskılar, dünyanın her yerinde resmi bayram olarak kutlanan 1 Mayıs gösterilerine silahlı güçleriyle engellere kadar uzanan her davranışın içinde birlik olurlar. Ortak ülkemizin, farklılıklarıyla zengin toplumsal dokusunu hiçe sayan bu ikili, milliyetçi bölücülükle, ırkçılığa kadar uzanan tutumlar ortaya geliştirmekten de geri kalmazlar. Bir taraf askeri botlarıyla, diğer taraf takunyalarıyla halkımızın gerçekçi demokratik talep ve özgürlüklerini, ayaklar altında ezer. Bu ikilinin çatışmasında da birlikteliğinde de kaybeden tek taraf, tüm farklılıklarıyla halkımızdır.

Kendi iktidarları için verdikleri kavgalarında, taleplerinin hiç bir bendini, ertelenmez diye ilan edenler, toplumu kaoslara sürükleme pahasına gerginlik yaratanlar, halkın basit ve doğal hakları için dile getirdiği talepleri ise, el birliğiyle 30 Şubat'a ertelerler. Ülkemizin tek gerçek siyasal gündemi budur. Diğer tüm gündemler, sahte ve halkın çıkarlarını temsil etmekten uzaktır. Bu tabloda 30 Şubat'a ötelenenlerin önünde tek bir yol kalmıştır. O da demokrasi mücadelesini bunların her ikisine karşı, bir hak ve hukuk mücadelesi olarak yükseltmektir. Bu mücadele, sonu demokratik bir cumhuriyete ulaşması gereken, gerçekçi dönüşümlerin mücadelesi olacaktır. Örgütümüzün çağrısı, bu mücadeleyi yükseltme çağrısıdır, bunun için tüm farklılıklarımızla, özgün ve özgür örgütlenmelerimizi harekete geçirmeliyiz. Çağdaş insan olmanın yolu da budur.

THKP-C (Acilciler)
28 Şubat 2010 / No: 10