30 Mart 2010 Salı

BDP’den AKP’ye ret

BDP AKP'nin Anayasa değişikliği teklifini reddetti.

BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, AKP'nin hazırladığı Anayasa değişiklik paketi için, "Paketi bu haliyle desteklememiz söz konusu olamaz" dedi.

'BU HALİYLE DESTEK SÖZ KONUSU OLAMAZ'
CHP ve MHP'nin kesin ret tutumu nedeniyle Anayasa değişikliklerinin parlamentodan rahat geçmesi ve referandumda daha geniş bir destek bulması için kararı merak edilen Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) AKP'nin teklifine destek vermeyeceğini açıkladı. BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, AKP'nin tartışmaya açtığı taslakla TBMM'ye Başkanlığı'na sunduğu teklif arasında önemli bir fark bulunmadığını belirterek, "Bu haliyle desteklememiz söz konusu olamaz" dedi.

BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, TBMM Başkanlığı'na sunulan AKP teklifi için yaptığı değerlendirmede, partisinin "ret" tutumunu açıkladı. NTV'de soruları yanıtlayan Yıldız, şunları söyledi:

'BU AKP'NİN PAKETİ, KÜRTLERİN DEĞİL'
"Bu AKP'nin taslağıdır. AKP'nin ideolojsini, arayışını, anlayışını yansıtan bir paket. AKP'nin paketi halkın, emekçilerin, Kürtler'in paketi haline gelmedi. Teklif edilen metinde toplu sözleşme hakkına yeni bir madde eklenmiş, onun dışında pakate eklenmiş bir şey yok. Onun için bizim bu paketi desteklememiz söz konusu olmaz."

Muhalefet partilerinin alternatif sunmadan sergiledikleri "ret" tutumunu da eleştiren Yıldız, "Muhalefetin alternatif sunmaması toplumu AKP iktidarına mahkûm etme anlayışıdır. Ve çözüm getirmeyen bir anlayıştır. Onun için biz alternatif bir çalışma yaptık" dedi.

BDP, AKP'ye de ilettiği alternatif anayasa taslağı konusunda olumlu bir yanıt alamadı.

AKP OLUMLU YANIT VERMEDİ
BDP, AKP'nin Anayasa paketini desteklemek için, başta yüzde 10 olan Türkiye barajının indirilmesi ile Türk Ceza ve Terörle Mücadele kanunlarında değişiklikler yapılması olmak üzere bir dizi koşul dile getirmişti. AKP, barajın indirilmeyeceğini açıklayarak BDP'ye olumlu yanıt vermedi.

Baykal: Abbas yolcudur yolcu...

CHP lideri Deniz Baykal parti grubu toplantısında konuştu ve yargı ele geçiriliyor dedi.

ESAS ÖNEMLİ OLAN 3 MADDE VAR GERİSİ SOS
Anayasa maddesindeki esas mesele 3 maddede yer almaktadır. Diğer maddeler işin sosudur. Şu ana kadar gündeme getirmemeleri hata. Anayasa Mahkemesi'nin yapısı, HSYK'nın yapısı ve Siyasi Partiler'in kapatılması konusundaki düzenlemeler hesabı yapılıyor.

Anayasa'daki değişiklikler Türkiye'nin devletin kuruluşundan buyana ortaya koyduğu bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü anlayışını ortadan kaldırılması planlanmaktadır. Yargıyı bağımsız ve kendi kurallarıyla işleyen siyasete teslim olmamış kendi iç dinamikleriyle çalışan bir yapıda olmuştur. Şimdi bu tarihi süreci tersine çevirmek istiyorlar. Yargının bağımsız olmak yerine siyasi otoriteye teslim olmasının daha demokratik olacağı bir zihniyetle birileri olayı buralara çekmektedir. Bu yanlıştır. Çağdaş demokrasilerde yargı son derece saygındır. Siyasetin emrine girmiş yargı işlev göremez.

Milli mücadele döneminde, Nemrut Mustafa döneminden bahsetmiştim. Siyasetin nasıl yargıya baskı yaptığını anlatmıştım.

Biz mütareke döneminin adaletini yaşadık. O bir dönemdi. Ama daha eskiye gidersek kendi tarihmizde de görürüz. Bakın İslam tarihinde yargıya ilk müdahale Emeviler döneminde yapmıştır. Adaleti kendi çıkarları için kullanmak istemişlerdir. Ehlibeyt'e yönelik suçlamaların öncesinde ve sonrasın bunlar vardır.

Geriye gidersek bunu tarihte de görürüz. Yargıya ilk müdahele islam tarihinde Emeviler zamanın yapıldı. Özel mahkeme kuruldu bunlarda muhalifler sindirildi. Ehli Beyt'e yönelik eleştirilerde bunlar vardır. Adalet ve mahkeme yoluyla İslam'ın en değerlilerini siyasi adalet mekanizması ile yapmışlardır. Bunlara diren büyük isimler çıktı bunların başında da İmamı Azam Ebu Hanife gelir. Kadılığı elinin tersi ile itip sana alet olmaktansa yaşamamayı tercih ederim deyip hapishanede ölmüştür.

İslamda dini siyasete alet etmenin temeli Muaviye'dir. EMevi son halifesi Ebu Hanife'ye kadılık teklif etmiş kabul etmeyince bozulmuştur. 20 yıl sonra yine siyasetin teklifini reddettiği için hapsanede ölmüştür.

Bunlar tarihimizde yaşanmış acı olaylardır. Siyaset ve Devlet ilişkisiş, güçlü kişilerin devletle ilişkileri en problemli ilişkilerdir. bugün getirilmek istenen de bu anlayışı hayata geçirmektir. İktidardaki AKP'nin devleti ele geçirme planını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bazıları diyor ki yargı kuşatılıyor. Kuşatma ne yargı ele geçiriliyor ele...

Yargı ile ilgili düzenlemelerde iyi niyet var diye inanmak temiz bir anlayışın gereğidir diyerek mi bakacağız. bunun altında hangi finoğlu finin yattığını bilmeyecek miyiz?

Bu yeni düzenlemden sonra yedek üyeler asil üye haline gelecek. Anayasa Mahkemesi'nde rapörtör olarak çalışan birisi Denizcilik Müsteşar yardımcılığına 25 Şubat'ta atanmıştır. Denizcilik konusunda uzman olduğu için değil bakmışlar öyle bir boş kadro lazım, demişler hadi git oraya. Bu kişi orada 31 gün görev yaptı. Bu kişinin taini Anayasa Mahkemesi yedek üyeliğine gönderildi..

Sayın Gül de bu kişinin Anayasa Mahkemesi yedek üyeliği için bu kişiyi atadı. Bakın bunun bir sonraki adımı Anayasa Mahkemesi asil üyeliğidir.

Anayasa Mahkemesi'nin sadece 4'ünün hukukçu olduğu geriye kalan kişilerin olmaması gerkmiyor diyorlar. Şimdi AB standartları diyorlar ya.. Almanya'da Anayasa Mahkemesi'nde bir tane hukukçu olmayan üye var mı?

Almanya'da Anayasa Mahkemesi hiç bir tartışma yaşamadan aynen devam etmektedir. Böyle bir anayasa mahkemesi var. biz dersek 19 üyenin de 19'unun AKP'lilerden oluşacak dersek yanlış mı söyleyeceğiz. Siz AKP'li olmayanların Cumhurbaşkanı tarafından atanacağını mı sanıyorsunuz. Şimdi ssayın Cumhurbaşkanı'nı bizzat severim. Görüşmelerimiz sohbetlerimiz olur ama bunu ben muhalefetsem yapmayacak mıyım? Şimdi YÖK atamalarına Rektör atamalarına bakarsanız, CHP'li olmayan rektörleri dahi en çok oyu almalarına rağmen atamamasını nasıl değerlendireceğiz.

Bu AKP'nin kendisine yandaş Anayasa Mahkemesi yaratma anlayışıdır. AKP, YÖK'ü, TRT'yi nasıl ele geçiriyorlarsa direnmeyin yargıyı da ele geçirsinler mi diyeceğiz. Biz aklımızı peynir ekmekle mi yedik.. Operasyonun amacının bu olmadığı söylenebilir mi? birilerinin gözlerini tRT'nin sağladığı geniş mali olanaklar perdeliyor. Yandaş medya zaten işi görmemek. Yandaş yazarın görevi gerçekleri saklamak. Peki vicdan susacak mı?

Aynı şeyi HSYK'da da görüyoruz. Orda da aynı manzara. Gene yargıtay oraya 21 üyenin 3'ünü seçiyor peki kim atıyorcumhurbaşkanı. Şimdi bu güvence mi? Ondan sonra hakimler seçim yapacağız diye Anadolu'da HSYK'ya seçilmek için pazarlıklar yapılacak. Seçimin doğası bu. Niye sana oy vereyim diyecek. merak etme bana oyver gerisini merak etme anlayışını adalet sokmanın anlamı var mı?

YARININ YÜCE DİVANI'NI OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYORLAR
"Yarının yüce divanı hazırlanıyor desek suç mu? Şimdiki mücadele beni yargılayacak mahkemeyi ben oluşturayım anlayışıdır. Siz bakmayın onun etrafındaki koroya. Millet de bunu görüyor. AKP kendi hesabı için yapıyor. HSYK bütün önemli mahkemelerin nasıl oluşacağını belirleyecek. Onları kim tayin ediyror. Kritik mahkemeleri bizim anlayışımıza göre şekillendireceğiz. Bu işin altında particilik yoktur anlayışı aklınıza yatıyormu. Yapılmak istenen Anayasa Mahkemesi YÖK gibi RTÜK gibi olacak. Ama RTÜK'te hiç değilse muhalefet var RTÜK gibi de olmayacak...

Anayasa Başkanı çıktı 'Biz yaptık oldu' olmaz dedi. Ve bizim önümüze gelir 'anlaşın gelin' dedi. Daha dün eski Anayasa Mahkemesi Başakanı bu Anayasa'ya aykırı olarak değerlendirilir ve iptal edilir diyor. Yetkili merciler değilller ama en önemli hukuki kurumlar bu kabul edilmez diyorlar" dedi.

Hizbullah'ın sırrı gerekçeli kararda

Gerekçeli kararda, ayrıca Hizbullah'ın örgütlenme şemasının, İran istihbarat servisine bağlı PASDAR-Devrim Muhafızları ile büyük benzerlik gösterdiği ifade edildi.

DİYARBAKIR - Terör örgütü Hizbullah'ın lideri Hüseyin Velioğlu'nun 17 Ocak 2000'de İstanbul Beykoz'da çıkan çatışmada ölü ele geçirilmesinin ardından başlatılan operasyonlarda yakalananları kapsayan ve aralarında üst düzey sorumlularının da aralarında bulunduğu 31 sanıklı ''Hizbullah Ana Davası''nın gerekçeli kararı tamamlandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesince hazırlanan ve kitaplaştırılacak olan bin 180 sayfalık kararda, aralarında yazar Konca Kuriş ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemlerinin de bulunduğu 188 adam öldürme ve 84 yaralama olayları detaylı bir şekilde yer aldı.

Giriş bölümünde ''terörün tanımı ve etkileri''nin anlatıldığı kararda, terörün anlaşılmasında dikkat edilmesi gereken önemli bir hususun, ''terörün tamamen dış etkilere bağlanıp kolaycılığa kaçılması olduğu'' vurgulandı.

Kararda, şu ifadelere yer verildi: ''Terör, mevcut veya istismara açık bir zeminin olmadığı yerlerde yaşama imkanı bulamaz. Dolayısıyla bir yerde yaygın olarak terör mevcut ise, orada gerçekten bir şeylerin de yanlış gittiğini kabul ve tespit etmek gerekir. Sosyal yapının zayıf düşmesi veya buna ait belirtileri taşıması, terörün arz ettiği tehlike açısından önemlidir. Bir vücut ne kadar sağlıklı olursa, o kadar dirençli ve mikroplara karşı dayanıklılığı ve bağışıklılığı yüksek olur. Terörü yorumlarken, sadece iç dinamikleri ele alıp, dış dinamikleri dikkate almamak başka bir hata olur. Ülkemizde çok sık telaffuz edilen dış güçler, yabancı mihraklar, düşman ülkeler gibi yaklaşımlar toplumda olumsuz etkilere neden olmakta, dış mihrakların olduğundan fazla güçlü olduğu düşüncesi oluşmakta, iç barışı ciddi bir şekilde tehdit eden bu durum karşısında, dış güçlerin varlığına dayandırılan olaylar, kamuoyunu dış güçlere karşı daha etkili tavır alınması yönünde beklentilere itmekte, böyle bir yaklaşım devlet tarafından ortaya konmadığı taktirde de inandırıcılık ve otoriteye güven duygusu zayıflamakta, devletin güçsüz ve aciz kaldığı imajı uyanmaktadır.''

Toplum içindeki insanları gruplaşmalara iten sorunların çözülebilmesi için öncelikle sorun olan kavramlara netlik kazandırılması gerektiği ifade edilen kararda, ''Terörist bizim insanımız, hedef aldığı kitle bizim insanımız ve faaliyet gösterdiği yer bizim sınırlarımızın içi olduğuna göre, çözümü de büyük ölçüde aynı topraklar içerisinde aranacaktır'' denildi.

''PKK'NIN EYLEMLERİ ETKİLİ OLDU''
Kararda, PKK'nın silahlı eylemlerinin, terör örgütü Hizbullah'ın silahlı eylemlere kalkışmasında etkili olduğu belirtilerek, ''Güneydoğu'da PKK'nın silahlı propagandayı çok etkili bir yöntem olarak kullanması ve buna bağlı olarak oluşturduğu etki alanı, bölgede var olan radikal İslami hareketlerin silahlı eylemlere kalkışmasında etkisi de ayrıca tartışılmalıdır'' görüşü dile getirildi.

ÖRGÜTÜN İRAN BAĞLANTISI
Terör örgütü Hizbullah'ın zaman zaman adından dolayı Lübnan'da faaliyet gösteren Şii-Hizbullah örgütü ile karıştırıldığı vurgulanan kararda, dosyadaki belgelere göre örgütün Lübnan'daki örgütle bir ilgisinin tespit edilemediği kaydedildi.

Örgütün yabancı ülkelerden İran ile bir dönem bağının olduğu ifade edilen kararda, ''Sanıklardan Edip Gümüş 3 defa İran'a giderek bir villada kaldığını, orada Hüseyin Velioğlu ile görüştüğünü belirtmiştir. Ancak örgütün İran istihbaratının bizzat yönlendirmesi sonucu herhangi bir eylem yapıp yapmadığı tespit edilememiştir'' denildi.

Kararda, ayrıca Hizbullah'ın örgütlenme şemasının, İran istihbarat servisine bağlı PASDAR-Devrim Muhafızları ile büyük benzerlik gösterdiği de ifade edildi.

Örgütün önemli ölçüde yurt dışı örgütlenme faaliyetlerine rastlanılmadığı belirtilen kararda, şu ifadelere yer verildi: ''İsa Altsoy'un Müslüman ülkelerdeki radikal İslami cemaat liderleri ile görüşmeler yaptığı görülmektedir. Avrupa'da örgütlenmeye çalışmışlardır. Son dönemlerde örgütün tabanının çökmesi, maddi sıkıntılar içine girilmesi, örgüt tarafından geçimleri sağlanan ve önemli görevler yürüten örgüt mensuplarının çalışmak zorunda kalmaları, bu nedenlerle yakalanmamak amacıyla yurt dışına kaçma girişiminde bulundukları tespit edilmiştir.''

HİZBULLAH'IN ŞİFRELERİ
Gerekçeli kararda, örgüt üyeleri arasında yapılan telefon konuşmalarında ''şifre kullanıldığı'' da dile getirilerek, şöyle denildi:
''Dosya içerisinde bulunan örgütsel doküman incelendiğinde bazı şahıslarla ilgili konuşmalarda isim yerine 'fasulye', 'bulgur', 'pirinç' denildiği görülmektedir. 'Fiyatlarımız ucuzdur' baskın yapıldığı, 'parasını peşin vereceğim' ise şahsın yakalandığı şeklinde şifreler kullanılmıştır. Ayrıca buna ilişkin örnek de verilmiştir; Yusuf yakalandı: 'Bulgur gönderin parasını peşin vereceğim'; semt sorumlularından iki kişi yakalandı: 'iki torba nohut gönderin fiyatımız ucuzdur' şeklinde örgütsel doküman içerisinde şifrelerin kimin tarafından kullanılacağı ne anlama geldiği, nasıl kullanılacağına dair örneklere kadar elemanlara gönderildiği anlaşılmaktadır.''

Kararda, ayrıca örgüt üyelerinin buluşacağı yerlerde çeşitli şifre ve işaretle anlaştığı da yer alıyor.

KURİŞ VE SİNCAR CİNAYETLERİ
Kararda, yazar Konca Kuriş ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemleri de anlatıldı.

Batman'da Eylül 1993 tarihinde Sincar'ın öldürülmesi eyleminin talimatını sanık Musa Özer'in verdiği, eylem sorumlusunun Sinan Yakut, tetikçilerin de Rıfat Demir ile Hüseyin kod adlı şahıs olduğu belirtildi. Batman'a geldiği haberi alınan milletvekili Sincar'ın çarşı içinde vurulduğu anlatıldı.

Yazar Konca Kuriş'in ise Temmuz 1998'da Mersin'de evinin önünde silah zoruyla kaçırıldığı, aynı ildeki bir hücre evinde bir süre tutulduktan sonra örgüte ait bir otomobil ile Konya'ya götürüldüğü belirtildi. Kuriş'in cesedi, Meram ilçesindeki bir evde bulundu. Aynı evde 3 ayrı ceset daha bulunmuştu.

16 MÜEBBET
Yaklaşık 9 yıl süren Hizbullah Ana Davasında sanıklar Edip Gümüş, Cemal Tutar, Fuat Balcı, Abdulkerim Kaya, Mehmet Varol, Mustafa İpek, Mahmut Demir, Kemal Gülşen, Sinan Yakut, Şeyhmus Kinay, Yusuf Beğiç, Mehmet Veysi Özel, Rifat Demir, Mehmet Beşir Acar, Mehmet Tahir Ak ve Mehmet Garip Özer'i, '''Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin mevcut anayasal düzenini silah zoruyla yıkarak, yerine şer'i esaslara dayalı İslam devleti kurmayı amaçlamak'' suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

Mahkeme diğer sanıklar Mehmet Feysel Bozkuş ve Yunus Avcı'ya 14, Fahrettin Özdemir, Mehmet Ezme, İsmail Kınay ve Abdulvahap Ekinci'ye 10, Mehmet Sudan'a 12, Mehmet Nuri Karabulut ile Gazi Kavan'a 6 yıl 3 ay ve Abdulkuddus Yersiz'e 1 yıl 6 ay hapis cezası vermişti.

Hakkında yakalama emri bulunan sanıklardan Ejder Arpa ve Cihan Yıldız'ın dava dosyasının ayrılmasına, Fahrettin Duman ve Fehmi Gürsol'un da beraatlarına karar verilmişti. Yargılamanın devam ettiği 2004 yılında ölen sanık Turan Arı'nın da davasının düşürülmesi de kararlaştırılmıştı.

İşte ortalığı karıştıran Anayasa Mahkemesi üyesi AKP'li aktör

Ankara’yı karıştıran atamanın kahramanı Alpaslan Altan, 31 gün önce Denizcilik Müsteşar yardımcılığına atandı. Denizcilikle ile hiç ilgisi bulunmayan Altan, 31 gün sonra da bu kez Anayasa Mahkemesi üyesi oldu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Anayasa Mahkemesine atadığı isim ortalığı karıştırdı. CHP lideri Deniz Baykal’ın da grup konuşmasında eleştirdiği olayın kahramanı Alpaslan Altan, 31 gün önce Anayasa Mahkemesi raportörlüğünden, Denizcilik Müsteşar yardımcılığına atandı. Denizcilikle ile hiç ilgisi olmayan hukukçu Altan, 31 gün sonra da Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. TBMM’ye sunulan Anayasa paketi benimsenirse Altan asil üye olacak ve 12 yıl görevde kalacak.

AKP’nin kapatılması davasında diğer raportör Osman Can ile birlikte çalışan ve kapatılmama yönünde rapor hazırlayan Altan, 26 Şubat’ta Gül’ün de imzasının bulunduğu bir kararname ile Denizcilik Müsteşarlığına 5. Müsteşar yardımcısı olarak atandı. 31 gün sonra ise yine Gül’ün kararı ile Anayasa Mahkemesi yedek üyesi oldu. Anayasa Mahkemesine asil ya da yedek üyesi olabilmek için Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, AYİM ve Sayıştay üyeliği gerekiyor. 15 yıllık avukatlar ile Müsteşar, müsteşar yardımcısı, general, amiral, büyükelçi, Vali sıfatı taşıyanlar da Anayasa Mahkemesine atanabiliyor.

KILIFINA UYDURDULAR
Altan’ın durumu uymadığı halde, önce müsteşar yardımcısı yapılarak yasaya uygun hale getirildi, sonra da Anayasa Mahkemesine üye yapıldı. Böylelikle Altan, bir aylık bürokratlığının ardından eski kurumuna kıdem ve derecesi yükselmiş üye olarak geri döndü.

1968 yılında Sarıkamış'ta doğan Altan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra, Alaplı, Hilvan ve Zara Cumhuriyet Savcılığı görevlerini yürüttü ve 2001 yılında Anayasa Mahkemesi Raportörlüğü'ne atandı. Denizcilikle hiç ilgisi bulunmayan Altan, anonim şirketler ve mülkiyet hakkı konularında araştırmalar yapmış ve tez hazırlamıştı.

Yalakalar birbirine düştü: Star'dan Taraf'a "İçinde gizli el olmayan matbaa bul"

Star Gazetesi yönetiminden Ahmet Altan'ın Başbakan aleyhine yazdığım için Taraf Gazetesi Star matbaasında basılmadı iddiasına Star'dan ağır bir yanıt geldi. Star yönetimi Taraf'a "İçinde gizli ellerin bulunmadığı bir matbaada bastırılmasını" önerdi.

STAR MATBAACILIK A.Ş.’DEN AÇIKLAMA
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ahmet Altan’ın bugünkü (30 Mart 2010) tarihli yazısı gerçek dışı ifadelerle müessesemizi hedef almaktadır.

Sayın Ahmet Altan’dan, Star Matbaacılık için beklenen ancak bir teşekkür yazısı olabilirdi.

Esasen aylardan beri en zor ve en gergin günlerde baskı hizmeti verdiğimiz bu gazetenin birdenbire basılmaması için komplo teorilerinden başka mantıklı bir sebep de olamaz. Nitekim müessesemizi hedef alan bu yazının yer aldığı dünkü nüsha da yine Star Matbaacılık tesislerinde basılmıştır.

Taraf gazetesi 13 Mart 2009 tarihinden itibaren kesintisiz olarak Star Matbaacılık’ın İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana tesislerinde basılmaktadır. Dahası bu hizmet, defalarca ısrarla talep etmemize rağmen, Taraf gazetesinin kaçınması nedeniyle sözleşme imzalanmadan tek taraflı güvenle sürdürülmektedir.

Cumartesi günü ne oldu?

Öncelikle belirtelim ki, Taraf’ın okura ulaşabilmesi için anlaşma kapsamımız dışında olmasına rağmen taşra baskılarına ilaveten İstanbul baskısını da gerçekleştirdik.

Taraf’la anlaşmamız, gazete kâğıdının kendileri tarafından gönderilmesi, baskının ise tarafımızdan yapılması şeklindedir. Aylardan beri devam eden kağıt tedariki sorunu o gün de söz verilmesine rağmen çözülemediği için, doğal olarak bazı taşra baskılarında baskı adedinin azaltılacağı Taraf yönetimine bildirilmiştir.

Bu haklı ve zaten stok nedeniyle kaçınılmaz da olan talebimiz karşısında üstü örtülü olarak “bize baskı yapılıyor“ tepkisiyle karşılaştık. Buna rağmen, Taraf’ın sadece taşrada değil, İstanbul’da da herhangi bir matbaa bulamadığı anlaşılınca bütün bölgelerde gazete baskısını gerçekleştirdik.

Cumartesi günü Taraf’ın basılmadığı iddiası tamamen yalandır. Nitekim birçok merkezde gazete okuruna ulaşmıştır. Basılamayan kısmın sorumluğu ise, Taraf yönetiminin bu istikamette verdiği talimatta aranmalıdır.

Hal böyleyken, konunun kamuoyuna çeşitli yollarla ve üstelik çarpıtılarak taşınması iyi niyetle bağdaşmamaktadır.

Problem tamamen ticari ve operasyoneldir.

Müşterimiz Taraf gazetesi uzun bir süreden beri taahhüt ettiği kâğıdın tedarikinde sorunlar yaşamaktaydı. Mesela, bu nedenle gazetenin ekleri müşterimizin de bilgisi dâhilinde basılamamaktadır. Aynı mantık yürütülecek olursa bunda da “gizli el” aramak gerekirdi.

En zor şartlarda dahi, Taraf gazetesi matbaalarımızda basılırken de gizli bir el söz konusu değildi, bu gazete uzun süre yükümlülüklerini yerine getirmemesine rağmen risk alarak gösterdiğimiz ticari tolerans sayesinde basılırken de ortada gizli bir el yoktu. Aksi takdirde Taraf’ın bugüne kadar tesislerimizde basılmasında da o “gizli el”i veya ima edilen o siyasi tesiri aramak gerekir.

Esasen, Taraf Gazetesi baskı tesislerimize mecbur da değildir. Ticari yükümlülüklerini yerine getirdiği müddetçe her gazete istediği her matbaadan baskı hizmeti alabilir. Herhangi bir gazetenin herhangi bir nedenle basılmaması gibi bir durum baskı piyasasındaki büyük rekabet nedeniyle bugün artık imkansızdır.

Bu vesileyle, Sayın Altan’ın aramızdaki ticari ilişki bir yana güven ilişkisini de zedeleyen yazısından sonra, Taraf’ın içinde “gizli el”ler olmayan matbaalar bulacağını düşünmekteyiz.

Ve elbette gerçekleri ortaya çıkarmak konusunda Taraf’ı yalnız bırakmayacağımızı; gizli elleri, baskıları, meslek suçlarını ve mutlaka “hakkaniyet”in teminini ısrarla takip edeceğimizi de kamuoyuna duyururuz.

Star Matbaacılık A.Ş.

Ahmet Altan Taraf'ın Star Gazetesi yönetimi tarafından niçin basılmadığını bugünkü köşesinde aşağıdaki yazıyla okurlarına duyurmuştu.

Gazete nasıl basılmadı;

Cumartesi gecesi saat dokuz civarında benim odada Yasemin Çongar, Mustafa Cesur, Yıldıray Oğur gazetenin Anadolu baskısını göndermenin rahatlığıyla yemek yemeye hazırlanıp laflıyoruz.

O sırada, sayfa editörlerimizden biri, matbaanın “biz sizi bugün basmıyoruz, niye sayfalarınızı gönderdiniz” dediğini söyledi.

Başar Arslan’ı arayıp, “Star Gazetesi bizi basmıyormuş, bir sorun mu var” dedim, “hayır, hiç bir sorun yok, daha iki gün önce çeklerini verdik, herhalde size yanlış haber geldi” dedi.

Mustafa Cesur matbaayı aradı. Haber doğruydu. Gazeteyi basmıyorlardı.

“Kâğıt yok, basmayacağız” dediler.

Yeniden Başar’ı aradım. Hayır, kâğıt sorunu da yoktu. Sadece iki günlük kâğıt eksiğimiz vardı. Bizim bir aylık kâğıt giderimizin Zaman ya da Hürriyet Gazetesi’nin bir günlük giderine tekabül ettiği düşünülürse “bizim iki günlük kâğıt eksiğimiz” çok cüzi bir miktardı.

Ne olduğunu anlayabilmek için Mustafa yeniden matbaayı aradı. Devreye bizim genel müdür Hilmi Bey girdi. O da matbaayı aradı.

Defalarca konuşuldu. Cevap netti. Basmıyorlardı. Sonra, matbaadan bir yetkili, “sadece dört bin gazete basarız, nerede istediğinizi söyleyin orada dört bin gazete basalım” dedi.

Biz ortalama 85 bin gazete basıyoruz günde, dört bin gazete basmanın bir anlamı yoktu, Mustafa, eski arkadaşı olan matbaa yöneticisine “böyle vicdansızlık yapmayın, dört bin gazete basmanın ne anlamı var” dedi.

Defalarca telefondan sonra gazetenin basılmayacağı ortaya çıktı.

Saat o sırada artık on bir olmuştu. Başka matbaa aradık. Onu da bulamadık.

Gazete çıkmayacaktı.

Saat ikiye doğru matbaadan yeniden aradılar, “talimat geldi gazeteyi basacağız” dediler. “Kâğıt yok onun için basmıyoruz” lafının doğru olmadığını anladık.

O saatte basılan gazetenin Anadolu’ya gitme ihtimali kalmamıştı, sabaha karşı ikide basılacak bir gazete Anadolu şehirlerine ancak ertesi akşam varabilirdi.

“Sadece şehirlerde basın” dedik.

Epeyce üzgün bir şekilde dağıldık.

Sabahleyin ben gazeteye geldim. Yasemin Çongar aradı:

“Şimdi Star’ın Genel Yayın Müdürü Mustafa Karaalioğlu bana telefon etti, ‘Ahmet Bey matbaa müdürlerine bağırmış, oraya gelirsem matbaayı yakarım demiş, matbaa müdürleri de onun için kızıp gazeteyi basmamışlar, gazetenin basılmamasının, sizin attığınız AKP manşetiyle bir ilgisi yok, ben öyle bir şey yapmam,’ dedi. Ben de kendisine, ‘biz hep birlikteydik Ahmet Bey matbaadan kimseyle konuşmadı,’ dedim.”

Bunun üzerine ben Karaalioğlu’nu aradım.

Başbakan’la birlikte gittiği Libya’dan yeni dönmüştü.

Ona, “ben sizin matbaadan kimseyle konuşmadım, bu yalan” dedim.

“Onu yanlış söylemişim. Siz bağırmamışsınız, sizin adınıza arayan biri bağırmış,” dedi.

“Benim adıma arayan Mustafa Cesur bütün telefon konuşmalarını benim yanımdan yaptı, kimseye bağırmadı. Bu da yalan.”

“Ben bir daha araştırayım, tekrar konuşalım” dedi.

Biraz sonra gene aradı.

“Gazetenin basılmamasını siz istemişsiniz” dedi. “Matbaadakiler, İstanbul şehri basmayacaklarını söylemişler, siz de hiçbir yeri basmayın demişsiniz, onun için basmamışlar.”

“Bu da yalan” dedim, “çünkü öyle bir talimat vermedim. Kim, gazetesinin basılmasına engel olur?”

Sonra da asıl düşüncemi açıkladım.

“Sana bu kadar çok yalan söylediklerine göre biri bilinçli bir şekilde, gazeteyi sabote etmek için basmamış. Aksi takdirde durumu açıklamak için niye birbirini tutmayan bu kadar çok yalan söylesinler?”

Karaalioğlu, “bizim gazeteden kimse Taraf’ı sabote etmez. Burada benden habersiz böyle bir şey yapamazlar. Bizimkiler, ‘bazı yerlerde dört bin gazete eksik basacağız’ demişler, siz yanlış anlayıp sadece dört bin gazete basılacağını sanıp, hiçbirini basmayın demişsiniz.”

“Bu da yalan,” dedim, “çünkü matbaayla en az on beş kere konuştular, ben hepsini dinledim, bir konuşma yanlış anlaşılır, on beş konuşma yanlış anlaşılmaz. Gazetenin basılmasını istemesek bir defa söyleriz, neden on beş kere arayıp bastırmak için ısrar edelim?”

Karaalioğlu’na “bir para sorunu mu var” diye de sordum, “hayır, bir para sorunu yok, hepsinin çeklerini ödediniz, kâğıt konusu da önemli değil, çok az bir açığınız var, basılmamasının nedeni bunlar değil, sadece yanlış anlaşılma,” dedi.

Ben de “yanlış anlaşılma olamayacağını, artarda bu kadar çok ve birbirini tutmayan yalanlar söyleyenlerin gazeteyi bilinçli olarak sabote ettiklerini,” tekrar edip gerçeği ortaya çıkarmasını rica ettim.

Karaalioğlu da gerçeğin sadece “yanlış anlaşılma” olduğunda ısrar etti.

Benin anladığım Karaalioğlu seyahatteyken “bir el” gazetenin matbaasına uzandı ve bizim gazetenin basılmasını engelledi.

“O elin” kimin eli olduğunu birileri biliyordur.

Yakında hepimiz öğreniriz.

Böyle büyük “mesleki günahların” suçlusu hiçbir zaman gizli kalmaz.

Bu tür “günahları” da ne gazeteciler affeder, ne de okurlar affeder.

Kızıldere yakılan devrim ateşi yanmaya devam ediyor

Dünyada yükselen ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi, Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Özellikle 68’de Avrupa da gelen devrimci rüzgarla doruğuna çıkan gençliğin mücadelesinin görkemli yükselişi, işçi sınıfının mücadele ve yasal örgütlenmesinin gelişmesi, DİSK’in ortaya çıkması, buna paralel olarak yasadışı grev, fabrika işgali ve çeşitli eylemlerin boy göstermesi, kırsal alanda toprak işgalleri ve küçük üreticilerin taban fiyatlarını yükseltme amaçlı miting ve yürüyüşlerin yaygınlaşması, kitle hareketinin canlandığını ve geliştiğini gösteriyordu..
Bu ortamda Marksizm-Leninizm’in özellikle gençlik ve ileri bir kısım öncü işçi ve aydın arasında hızla yayılması, DİSK, Fikir Kulüpleri Federasyon, Dev-Genç... Dev-Genç'in olağanüstü boyutlara ulaşan örgütlenmesi ve etkisi, Anti-emperyalist ve anti-Amerikancı kitle gösterilerinin yoğunlaşması, 6. Filo ADB askerlerinin dövülüp denize atılmasının ardından polisin yurdunda Vedat Demircioğlu’nun döve döve öldürülmesi, MHP'li faşist milislerin örgütlenerek devrimcilere -saldırıya başlaması... Vedat Demiroğlu , Taylan Özgür, Battal Mehetoğlu ve Mehmet Cantekin ardı ardına öldürülmesi... Kanlı Pazar...Ve yasal bir protesto olarak başlayan, bir ayaklanma eğilimi içine giren şanlı 15-16 Haziran İşçi Direnişi... Büyük direnişin devlet ve reform-sendika yöneticilerinin işbirliğiyle kırılması, devrimci yeni örgüt ve mücadele biçimi arayışlarını itiyordu

Devrimcilere gerek resmi gerekse sivil faşist saldırılara karşı savunma gereksinimiyle hızla silahlanmaya yöneliyor ve ilelgal örgüt fikri gelişiyorud.. Buna, polisin keyfi ve tutumuna karşı tedbir almayı da eklemek gerekiyor. Ancak silahlanmanın yalnızca bunlardan kaynaklandığını sanmak saflık olurdu.

Devrimciler bir yandan Latin Amerika, Asya, pratiğinden etkilenirken diğer yandan ideolojik açıdan, modern revizyonizmin şiddet ve şiddete dayanan devrim fikrini reddetmesine duydukları tepkiyle, silahlı mücadele fikrini savunup silahlanmaya yöneliyorlar. M.Suphiden sonra Türkiye tarihinde 50 yıl sonra ilk olarak iktidarı ele geçirme düşüncesiyle harekete geçen devrimcilerin bunu, gül demetleriyle ya da egemen sınıfların bir kesimine çağrılarda bulunarak yapmaları beklenemezdi. İllegal örgütler işte tamda bu dönemde ortaya çıkmaya başladı.

Aralık 1970’de Mahir Çayan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi'ni bir süre sonra 4 Mart 1971de Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nu, ve ardında Nisan 1972’de İbrahim Kaypakkaya yoldaş TKP-ML Hareketini oluşturuyordu. Bu örgütler büyük bir tutku ve inançla eylemlere başlıyorlar. Bankalar soyuluyor, işverenler kaçırılıyor, karakollar bombalanıyor, muhbirler cezalandırılıyor, polis ve Amerikan emperyalizmi bağlantılı hedefler silahlı saldırılara uğruyorlar, yani, devrim- reform ayrışması artık pratikte yaşanıyordu.

Türkiye, tarihinde karşı karşıya kalmadığı düzeyde ağır bir ekonomik bunalımın içinde kıvranıyordu. Bu noktadan sonra her şey "ilk"tir Türkiye'de... M.Suphi'nin girişimi bir yana iktidarı ele getirmeyi hedef alan illegal mücadeleci bir örgüt, (ya da örgütler) "ilk"tir. İktidara karşı aleni bir savaş, "ilk"tir.. Silahlı mücadele zaten "ilk"tir.. Reformculuğun radikal bir tarzda ve fiili olarak reddi, "ilk"tir.. Devrim için dağlara çıkılıyor, şehir gerillası başlatılıp çatışmalarda ölüm gülerek kucaklanıyor...

Eh nihayet ekonomik ve politik tıkanıklığın yanı sıra işçi, köylü ve öğrenci mücadelesinin ulaştığı boyut karşısında korkuya kapılan burjuvazi, devrim korkusuyla 12 Mart askeri faşist darbesini tezgahlıyor, bu da ilk'tir.. Zayıflığına, tecrübesizliğine, eksik ve hatalarına rağmen devrim ilk kez karşı-devrimle cepheden savaşa tutuşuyor. Devrim, Türkiye devrimci hareketinin 50 yıldır sırtında taşıdığı reformizm ve revizyonizm kamburunu sırtından atmaya, kendi ayakları üstünde durmaya çalışıyor. Bu durumun ne kadar başarıldığı ve ideolojik yaklaşımları programları vb. ayrı değerlendirme konusu ama Kızıldere direnişi, devrim reform ayrışmasının somut bir ifedesidir. 12 Mart askeri faşist darbesinin yaptığı ilk iş, Anayasa'yı askıya almak, parlamentoyu Genel Kurmay'ının vesayeti altına sokmak oluyordu. Faşist cunta, dernekleri kapatıyor, sendikaların eylemleri yasaklıyor ve devrimci avı başlatıyordu. Bu arada on binlerce ilerici ,demokrat ve aydın da bu sürek avdan nasibini alıyordu. Hapishaneler ağzına kadar doluyor., mahkemeler idam kararlarını sıralamaya başlıyordu. Kuşku yok ki sıranın başında devrimci önderlerden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan geliyordu.

71 devrimciliğinin coşkulu tutkusu ve devrime bağlılıkta sınır tanımıyordu. Kendileri Maltepe Askeri Cezaevinde tutuklu oldukları halde, devrimci sıcak pratiğinde yer almak için duvarları delen THKP/C'den Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, THKO'dan Cihan Alptekin ve Ömer Ayna, 29 Kasım 1971 akşamı kazdıkları tünelden firar ediyorlardı. Bundan sonrası uzun ve zorlu bir maratondur. Bu maratonun sonuna doğru, coşkulu devrimciler, devrimci dayanışmanın en güzel örneğini vererek, idam edilmeyi bekleyen THKO önderlerinden Deniz,Yusuf ve Hüseyin’in kaçırılması için kolları sıvıyorlardı. Bunun için Ünye'de Nato'ya bağlı radar üssünden üç İngiliz teknisyen kaldırılıyor rehin olarak, karşılığında Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un serbest bırakılmasını istiyorlar.

Ama faşizm 30 Mart 1972’de Mahir Çayan ve yoldaşlarını Kızıldere’de kuşatıyor. Mahir Çayan ve yoldaşları, “biz dönmeye değil ölmeye geldik” diyerek elde silahları son kurşunları kadar çatışarak , İngiliz rehinelerle birlikte Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Nihat Yılmaz, Hüdai Ankan, Sinan Kazım Özüdoğru ve Sabahattin Kurt tanksavarlarla açılan ateş sonucu katlediliyorlardı. Tarihe Kızıldere direniş olarak geçen Mahir Çayan ve yoldaşlarının direnişinin üzerinde 38 yıl geçmesine rağmen , On’ların “Kızıldere Son Değil Kavga Sürüyor” şiarını kendimize düstür alarak, On’ların yukarıya kaldırdıkları devrim bayrağına daha sıkıca sarılarak, anılarını kavgamızda yaşatacağımıza yarım bıraktıklaırnı tamamlayacağımıza söz veriyoruz.

Mahir Çayan ve yoldaşları mezarları başında anıldı

Mahir Çayan ve arkadaşları, Kızıldere'de öldürülmelerinin 38. yıl dönümünde mezarları başında anıldı. Çok sayıda kişinin katıldığı anma etkinliğinde konuşan Hüseyin Esentürk, devrimci önderlere sahip çıkmanın ancak ortak bir mücadele ile mümkün olduğunu söyledi.

Devrimci 78'lililer Federasyonu ve 68'lililer Dayanışma Derneği, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C) önderlerinden Mahir Çayan, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Ertan Saruhan, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ömer Ayna ve Cihan Alptekin'in Tokat'ın Niksar İlçesi'nin Kızıldere Köyü'nde katledilişinin 38'inci yıldönümü vesilesiyle Karşıyaka Mezarlığı'nda anma etkinliği düzenledi. Etkinliğe bir grup demokratik kitle örgütü temsilcisi ile 68 ve 78 kuşağı devrimci mücadelesinde yer alanlarda katıldı. Mezarlık girişinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere birçok devrimci önderin resimleriyle, 'Sırrımız Kızıldere'dir' ve 'Devrim şehitleri ölümsüzdür' pankartları açılarak Mahir Çayan'ın mezarının başına doğru yürüyüş yapıldı. Yürüyüş sırasında sık sık 'Mahir, Hüseyin, Ulaş, kurtuluşa kadar savaş', 'Devrim şehitleri ölümsüzdür', 'Yaşasın devrimci dayanışma', 'Yaşasın direniş tek yol devrim' sloganları atıldı.

Onlara sahip çıkmak ortak mücadele ile mümkün

Çayan'ın mezarı başına ulaşan kitle burada Türkiye devrimci mücadelesi başta olmak üzere devrim ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Çayan'ın mezarı başına karanfil bırakırken, gruptan bazı kadınlar Çayan'ın mezar taşını öperek, göz yaşı döktü. Burada Devrimci 78'liler Federasyonu ve 68'lilire Dayanışma Derneği'nin ortak metin okuyan Hüseyin Esentürk, bundan 38 yıl önce Türkiye devrimcilerine yönelik gerçekleştirilenlerin, Türkiye'deki devrimci ve demokrat mücadeleleri bastırmak amacıyla devreye konulduğunu söyledi. Devrimci önderlere bağlılığın ancak ve ancak Türkiye'de ortak mücadele hattının geliştirilerek sağlanacağına vurgu yapan Esentürk, 'Kızıldere direnişi, sadece devrim ve sosyalizm tarihimize altın harflerle yazılan bir isyanın adı olmakla kalmadı, kendilerinden sonraki devrimci kuşakların yaşamına bir fırtına gibi girdiler' diye konuştu.

78'liler Girişimi Ankara 78'liler Birlik ve Dayanışma Derneği Üyesi Hüseyin Gevher, 'Bu gün rejimden kopmaya karar vermiş Türkiye'li Devrimcilere dair, Mahirler, Cihanlar şahsında, Emperyalizm ve Oligarşi tarafından 'kalemleri kırılmalıdır' noktasında alınan kararla başlatılan bir miladın 38. Yıldönümüdür' dedi.

'Newroz devrimin şimdiki simgesi oldu'

Devrimci önderlerin katledildiği dönemler ülkenin bir uçtan diğer uca cezaevine çevrildiğini ve mücadelenin bastırılmaya çalışıldığını belirten Gevher, 'Ama nafile! Her ne kadar üstümüze gelseler de, işte, bu gün yine, Mahir'in yanındayız, Fırat'ın doğusunda toplumsallaşmış bir güç olarak; Diyarbakır, Van, Hakkari, Urfa, Batman, Dersim, Antep ile daha bir dizi il, ilçe ve kasabada, İstanbul, Mersin, İzmir, Adana gibi metropollerde Newroz kutlamaları nedeniyle, yapılan çağrıya uyarak meydanları dolduran milyonlarca emekçinin, ezilenin gönlünde taht kurmuş durumdayız' diye konuştu. Anma etkinliği mezarlara gurup grup yapılan yürüyüşlerle devam etti.