8 Ağustos 2016 Pazartesi

DİNK DAVASINDA SAVUNMA YAPAN İSTİHBARATÇI: KİMSENİN KATİL MATİL ARADIĞI YOK

hrant-dink-08-08 copyAgos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetiyle ilgili kamu görevlilerinin yargılandığı davanın 4 gün sürecek olan 8. Duruşma bugün İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşmada tutuklu bulunan sanıklar eski emniyet müdürü Ali Fuat Yılmazer ve eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hazır bulundu. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay, dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Ercan Demir‘in de aralarında bulunduğu 8 tutuksuz sanığın da hazır bulunduğu duruşmaya, tutuklu sanıklardan Ogün Samast ve Yasin Hayal ise hükümlü bulundukları cezaevinden Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı. Öte yandan HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan’da duruşmaya izleyici olarak katıldı.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada savunmasına devam eden ve cinayetin işlendiği dönemde Trabzon İstihbarat Şube Amiri olan Ercan Demir, Dink cinayeti davasının iki duruşmasının arasından 46 gün geçtiğini, o arada bir darbe kalkışmasının yaşandığını belirtti.
Demir ifadesinde, “İstihbaratçı olarak çalışıyoruz. Karşımıza suç geldi ve hukuk devletindeyiz. Erhan Tuncel ile sanıklardan polis memuru Muhittin Zenit, cinayetten 1 saat 44 dakika sonra telefon görüşmesi yapmış. Tuncel telefonda Zenit’e ‘bizimkilerin alakası yok” diyor. Ogün Samast’ın babası emniyete gidiyor ve televizyonda gördüğü kişinin oğlu olduğunu söylüyor. Samast’ın ismini bilsek, onu neden aramayalım. Tuncel, Samast’ı tanımadığını söylüyor. Dolayısıyla bizde böyle bir bilginin oluşmadığı netlik kazanıyor.” dedi.
Savunmasının ardından çapraz sorgusuna geçilen sanık Demir’e, mahkeme heyeti başkanı Canel Rüzgar ve üye hakimler tarafından sorular soruldu.
Soruları cevaplayan Demir, yardımcı istihbarat elemanı olarak çalıştırılan Erhan Tuncel ile ilgili hazırlanan evrakta parafı olduğunu ve hazırlanan “F4 raporunda” katkısı bulunduğunu, bu kişiyle fiziken görüşmediğini öne sürdü. Tuncel’in, öncelikle Muhittin Zenit’in, daha sonra sırasıyla Özkan Mumcu ve Mehmet Ayhan sorumluluğunda çalıştırıldığını aktaran Demir, “Ben hiyerarşik amirleriyim sonuçta. Raporlarına da paraf atıyorum. Genelde hep yakarırlardı, ‘bilgi saklıyor, güven sorunu var’ diye Tuncel’den. Daha önceden de vardı bu sorun.” ifadesini kullandı.

Başkan Rüzgar: “Dosyalar ‘Dink ölecek’ diye bağırıyor”

Mahkeme heyeti başkanı Rüzgar, cinayet davasına ilişkin 150 klasör bulunduğunu ve ilk 50 klasörün okunması durumunda Dink’in öldürüleceğinin anlaşılacağını belirtti.
Rüzgar, sanık Ercan’a şu soruyu yöneltti: “Klasörlerde, Dink’in öldürülmeden öncesinde yaşadıkları, sonrasında yaşananlar gibi çok olay var. Dink’in o dönemlerde, o atmosferde ciddi ölüm tehdidi aldığı belli. Trabzon’da görev yaptığınız dönemde size belgeler getiriliyor. Klasörlerde kronolojik sıraya giderseniz dosya zaten bağırıyor. Diyor ki, ‘bu adam ölecek’. Fiziki takip, yazışma belgeleri var. ‘Tedbir alın’ deniyor. Roman gibi okusanız, son sayfaya gelmeden, ilk 50 sayfada ne olacağı, Hrant Dink’in öldürüleceği belli. Trabzon’da amirlik yapan birisiniz. Personel ve çalışanlardan öte daha yetkilisin. Kişisel olarak soracağım. Senin düşüncene göre bu işin sorumluları kim? Bu işin içindesin. Kendi düşünceme göre 3 perde gibi geliyor. Cinayeti fiili olarak işleyenler bir tanesi perdenin. Zaten yargılandılar. Bir perdesi de emniyet ayağı. Bir de jandarma boyutu var. Onun da davası geldiği zaman daha sağlıklı bakılacak. Bütün boyutlarıyla bakıldığında herkesin söyleyeceği farklı şeyler ortaya çıkabilir. Mahkememizde henüz jandarmalara açılan bir dava yok. Bu yüzden şu aşamada dosyanın Trabzon’daki Albay Ali Öz’ün yargılandığı dosyayla birleştirilmesini bekletiyoruz. Sonra değerlendireceğiz. Kim olarsa olsun, ırkı, dini, dili, mezhebi ne olursa olsun, önemli değil, masum bir insan öldürüldü. Devlet nezdinde değeri vardır. Cinayetin ortaya çıkması için kanunda ne gerekiyorsa elbette yapılacaktır. Bazıları bazı şeyleri söylemiyor. Biz de söylemiyoruz ama hepimiz okuyoruz. Cinayetin 3 boyutu da ortaya konulduğunda, 3 gözle görmek daha farklı şeyleri çıkarıyor ortaya. Trabzon’da dönemin amiri olarak, ne diyorsun?”

“Emniyetin iç kavgasına dönüştü bu iş”

Sanık Demir, mahkeme başkanı Rüzgar’ın uzun ve açıklamalı sorusuna şu cevabı verdi:”Cümle kurmak aslında zor. Sorduğunuz için kuracağım. Ben hapisteyken, Akşam gazetesinde tam sayfa manşet çıktı, eylemin gerçekleştiği sırada kamera görüntülerine yansıyan şahıslarla ilgili. Emniyet boyutunda bana göre bu olayın 4 boyutu vardır. Birinci yarısı Engin müdür (Dinç) zamanındaki Trabzon emniyeti, ikinci yarısı Faruk müdür (Sarı) zamanındaki Trabzon emniyeti, üçüncüsü İstihbarat Daire Başkanlığı ve dördüncü aşaması da İstanbul emniyeti ayağıdır.
HRANT’IN ARKADAŞLARI: BU CİNAYETİ HEPSİ BERABER İŞLEDİ
Savcı: Dink cinayeti FETÖ’nün başlangıç eylemidir
Emniyetin iç kavgasına dönüştü bu iş. Tarla meselesine döndü bu iş. Müdahil avukatlarından özür diliyorum ama kimsenin katil matil aradığı yok. Belki bana negatif baktınız ama doğru düzlem üzerinde gitmediğini söyledim. Öncesinde bazı şeyleri bilme imkanımız yok. Elemanın güven sorunuyla uğraşmak, istihbarattaysan onu halletmek gerekiyor. Maniple edildi, sahte belge şey yapıldı. Olayın çözülmesini müdahiller kadar arzu ediyorum. Bu iş çözülecek. Bu kişi biz değiliz.”
Mahkeme başkanı Rüzgar’ın “Nasıl çözülecek? Döneminizde rapor yazılıyor, ‘Dink öldürülecek’ diye. Şubat ayında yazılan raporda, ciddi bir olay olduğunu fark ettiniz. İstanbul’a iletildi bu durum Engin Dinç’in yazısıyla. Bu adam, İstanbul’da ölüm atmosferinde davaları olan, duruşmalara katılan bir adam. Nisan’dan, öldürüleceği Ocak ayına kadar 7 ay geçiyor. Bu dönemde Trabzon istihbarat şube müdürlüğü olarak ne yaptınız?” sorusunu ise sanık Demir, şöyle cevapladı:
“Raporların varlığı, görüşüldüğüne delalet eder. Temas var, telefon trafiği var. 100 küsur temas var. Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunun 78. sayfasında, Yasin Hayal ve Ercan Tuncel’in teknik takip altında olmalarına rağmen, Hayal ve Tuncel’in, Ogün Samast ile irtibatına rastlanmadığı belirtiliyor. Devam eden süreçte yeni bilgi yok. Biz Dink’in İstanbul’daki durumunu televizyondan biliyoruz. Ama Dink İstanbul’da yaşıyor. İstanbul’da hedef olmuş bir kişiyle ilgili, ‘risk’ denilse bile, birilerinin koruması gerekmiyor mu?”
Ercan Demir, Başkan Rüzgar’ın, “Öldürüleceği belirtilen rapordan 2 ay sonra, ‘Tuncel, Yasin Hayal’i cinayetten vazgeçirmek için çalışıyor’ diye yazıyorsunuz. Nisan’daki görüşmeye göre. Demek ki tehlike halen devam ediyor. Siz bu durumda İstanbul’a bunu bildirdiniz mi? Niye İstihbarat Daire Başkanlığına veya İstanbul’a yazma gereği hissetmediniz?” diye sorusuna karşılık, “Yetkim yok zaten. Şubattaki raporun yürürlüğü devam ediyor zaten. ‘Vazgeçme’ raporlandırılmamışsa bile, söylendiği ifade ediliyor.” dedi.

Gülen Cemaati Nasıl Büyüdü: 70’li yıllar devlete ‘Sızıntı’..

1970’li yıllar Gülen’in etrafında biriken insanların arttığı ve cemaatin giderek büyüdüğü yıllar oldu. Bunda, devletin güçlenen sol karşısında siyasal İslamcılarla organik ilişki kurması ve onu kendi stratejik yedeğine almaya çalışmasının da büyük etkisi olmuştu. Bu politikanın ürünü olan Gülen hareketinin politikası ise devlete yakın olmak ama asla gizli örgütlenmeyi elden bırakmamaktı. Doğu Ergil, “Fethullah Gülen ve Hareketi” kitabında, bu yıllarda İzmir ve İstanbul’da faaliyetlerini artıran Gülen’in varlıklı Müslümanların desteğini almaya başladığını ve maddi olarak da büyümeye başladığını yazar. Ergil’e göre cemaat, Gülen’i sadece ruhani bir lider değil, ‘entelektüel bir yaşam koçu’ olarak da görüyordu. Gülen hareketi “sızarak kadrolaşma” dönemi olarak adlandırılan 70’li yıllarda Işık Evleri ve dershaneler üzerinden içe kapanık vaziyette kamu kurumlarında kadrolarını artırmak, kamu kurumlarına yeni yeni sızmak ve tabanda kadro oluşturmakla meşguldü. Ekonomik kaynak bakımından geleneksel yöntemlerle zengin, hali vakti yerinde kimselerden alınan paralar kullanılmaktaydı. Bu yıllarda şehir şehir gezerek anti-komünist ve anti-Darwinist vaazlar veren Gülen, aynı içerikteki “Sızıntı” dergisini yayımlamaya başladı.
Cemaatin “Altın Nesil” hedefi 70’lerden itibaren eğitim alanındaki parlak örgütlenmeler ve başarılarla büyük bir sabırla gerçekleşti. Önce dershaneler ve ardından özel okullarla eğitimde adından söz ettiren cemaat, “başarılı, dini değerlere, ailesine ve büyüklerine saygılı, kötü alışkanlığı olmayan, vatanını milletini seven örnek öğrenciler” yetiştirildiği algısını topluma büyük ölçüde kabul ettirdi.
Cemaatin ‘eğitim mucizesi’
Cemaatin bu başarısında kuşkusuz eğitim sistemindeki aksaklıkların ve yetersizliklerin de büyük payı vardı. Cemaat okulları özellikle yoksul öğrenciler için adeta bir kurtuluş ümidi haline gelmişti. Eğitimdeki kalite nedeniyle çok çeşitli toplum kesimleri çocuklarını cemaat okullarına göndermeye başlamıştı. Dershaneler ve okulların yanında “ışık evleri” oluşturuluyor ve buralardan da cemaate kadro devşiriliyordu. Işık evlerine giden öğrencilere, belirli bir hiyerarşi içerisinde evden sorumlu abi ya da ablanın direktifleri ile cemaat disiplini veriliyor, bir tür “mehdi” olarak görülen Gülen’e sonsuz bir bağlılık içerisinde hizmet etme gayesi aşılanıyordu. Yurtdışına 1991’den sonra açılmaya başlayan cemaat, zaman içerisinde dünya genelinde 160 ülkede okullar aracılığıyla örgütlendi.
Her yıl düzenli olarak yapılan “Türkçe Olimpiyatları”nda, dünyanın değişik bölgelerinden gelen öğrencilerin Türkçe konuşup Türkçe şarkı söylemeleri de cemaatle ilgili olumlu algıyı pekiştiriyordu.
Cemaat okullarına her dönem devletin örtülü- açık desteği vardı. Gülen, bir söyleşisinde bu desteği “Demirel, dışarıdaki okullar için, bazı devlet adamlarına verilmek üzere kâğıtlar imzaladı ve ‘Alın, üzerine siz ne yazarsanız yazın’ dedi. Özal da, ‘Okul meselesine kefilim’ dedi. Hatta Kuzey Irak ve Afganistan’da açılan okullardan askerler haberdardılar ve takdir ediyorlardı” sözleriyle anlatıyordu.
'Bin Ladin Hacda Ağırladı’
Fethullah Gülen’in ağzından anılarını aktaran Latif Erdoğan, Gülen’in 1986 yılında 3. kez gittiği hacda Bin Ladin ailesi tarafından ağırlandığını iddia etti. Erdoğan’ın aktardığına göre Gülen “Mekke’de Bin Ladin’in evinde kaldık. Bin Ladin Arafat’ta da bizim için çadır hazırlattı; ayrıca benim için de özel bir çadır hazırlatmıştı. Mina’da da yine onun bizim için hazırlattığı çadırlarda kaldık, çok da rahat ettik.”
12 Eylül’le büyüdü
Gülen’in, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen önce 5 Eylül 1980’de doktor raporu alarak görevinden ayrılması oldukça dikkat çekiciydi. Gülen’in anılarında belirttiğine göre, darbenin olacağını bir gün önce üst düzey askerlere yakın olan kişiler kendisine haber verdi.
Dönemin Başbakanı’nın dahi darbeyi haber alamadığı koşullarda Gülen’in bu şekilde haberdar edilmesi oldukça dikkat çekiciydi. 12 Eylül darbesinden önce hazırlanan gözaltına alınacak şahıslar listesinde ismi bulunan ve darbe sonrasında hakkında arama kaydı çıkartılan Gülen, sağlık raporları alarak görevine devam etmedi ve 20 Mart 1981’de istifa etti. Ankara Başsavcılığı’na göre, Gülen, istihbarat örgütleriyle irtibatlıydı ve gerekli bilgileri alıyordu. Cemaat hakkında istihbari kurumlar 12 Eylül’e kadar takip yapmıştı ama Gülen ve örgütü, darbeden sonra hiçbir adli takibata uğramadı, cemaat hakkındaki arşivleme çalışması durduruldu, Gülen hakkındaki yakalama kararı 6 yıl boyunca uygulanmadı. Gülen bu dönemde askeri mekânlar da dahil serbestçe dolaşıyor ve yakalanmamasını “bir keramet” olarak anlatıyordu. Gülen’in anılarında anlattığına göre, firari olduğu günlerde Bursa’da yakalandı ancak timin komutanı ‘Bu kadar komünistle uğraşıyoruz, bir de masum Müslümanlarla uğraşmanın anlamı yok’ diyerek kendisini serbest bıraktı. Gülen, 1986’da ANAP’lı Mehmet Keçeciler ve dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın yönlendirmesiyle Burdur’da teslim oldu ve bir gün sonra İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’nca serbest bırakıldı.
Son karakol
Gülen, 12 Eylül’ü heyecanla karşılamıştı ve tıpkı 12 Mart’ta olduğu gibi askeri müdahalenin asıl amacının sol olduğunu ve bunun da kendi hareketinin önünü açacağını görmüştü: “Ve işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” (Sızıntı Dergisi, Ekim 1980, “Son Karakol”) Gülen’in Kenan Evren sevgisi de büyüktü: “Evren, 12 Eylül sonrası seçmeli din derslerini zorunlu hale getirmekle çok yararlı bir iş yaptı. Bu iş, öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir - hiç sevabı olmasa da bu icraatı ona yeter, Evren cennete gidebilir.” (Milliyet - Mehmet Gündem, 31 Ocak 2005) 12 Eylül’le birlikte Türkiye’de karma ekonomiden serbest pazar ekonomisine geçilmesi ile cemaat de önemli bir dönüşüm geçirdi. Devletçi bir rota izleyen cemaat, bu dönemde “okullaşma” ve “kamu kurumlarındaki kadrolaşma hareketini” tamamladı ve 80’lerin ikinci yarısından itibaren yurtdışına açılmaya başladı. Cemaatin ekonomik yapısı da şirketleri bağlayan holdinglere dönüştü ve eğitimin yanı sıra sağlık, finans, taşımacılık, basın yayın gibi alanlara açıldı.
Özal , Gülen’i nasıl kurtardı?
Mehmet Keçeciler, gazeteci Hale Gönültaş ile yaptığı nehir söyleşinin yer aldığı “Merkez Siyasetin Perde Arkası” isimli kitapta Gülen’in nasıl kurtarıldığını şöyle anlattı: “Darbe öncesinde Fethullah Gülen kayıplara karıştı. ANAP Teşkilat Başkanı’yım o dönemde. Fethullah Hoca arananlar arasında. Burdur Valisi İsmail Günindi ANAP Genel Merkezi’ne geldi. Odamda Zaman gazetesinin imtiyaz sahibi Alaattin Kaya ile Fethullah Hoca’nın eğitim kurumlarının idarecisi Mevlüt Saygın var. Konuklarımı tanıştırdım.
İsmail ‘Ya Fethullah Gülen Hoca boşuna kaçıyor. Bizim adliye (Burdur) arıyor kendisini, aslında ifadesini alıp bırakacaklar’ dedi. Birkaç gün sonra tekrar Mevlüt Bey ve Alaattin Bey yanıma gelerek ‘Hoca Efendi’ye durumu anlattık. Kendileri ‘Turgut Özal garanti verirse teslim olurum, gider ifade veririm’ diyor dediler. Taleplerini Turgut Bey’e ilettim.
İsmail’i (Burdur Valisi) aradım ve ‘Sen git iyice savcıya sor. Hoca teslim olur ve içeri alınırsa hoş olmaz. Çünkü araya biz giriyoruz’ dedim. İsmail, Burdur Savcısı ile konuşup beni aradı. ‘Sorun yok, tutuklamayacaklar, sadece ifadesini alıp bırakacaklar’ dedi. Sonra Mevlüt Bey ve Alaattin Bey’le Turgut Özal’ın yanına gittik. Özal da onlara, ‘Mehmet’in söylediği benim söylediğimdir’ dedi. Birkaç gün sonra da Fethullah Hoca İzmir’de teslim oldu, ifadesini aldılar ve serbest kaldı.”
Gül’ün genelgesi
Cemaatin her alanda olduğu gibi eğitimde de en çok serpildiği dönem ise AKP’nin iktidar yılları oldu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 16 Nisan 2003’te gönderdiği genelge ile büyükelçilerden Gülen cemaati ile temas ve işbirliğinde bulunmalarını istedi. Gül’ün genelgesinde cemaat okullarının Türkiye kurumu olarak tanıtılması istendi, okulları ziyaret edecek resmi heyetlere refakat edilmesi talimatı verildi. Genelgelerin üzerinden 16 ay geçtikten sonra, Ağustos 2004’teki MGK toplantısında “cemaate karşı bir eylem planı hazırlanması” yönünde tavsiye kararı alındığı ise AKP-cemaat kavgasının başlamasının ardından, 11 yıl sonra ortaya çıktı. Dışişleri Bakanlığı da genelgeyi 2014’te kaldırdı.
Akın İpek: Bir tek Halley bisküvilerini bilirim
Bugün ve Kanaltürk’un eski sahibi Akın İpek, yazı dizimizin savcılık iddianamesinden alınan, Kanaltürk Bugün logolarının cemaatin simgelerinden olan Halley kuyrukluyıldızı olduğu iddiaları ile ilgili şu açıklamayı gönderdi: “Logomuzu benim grafik ekibim çizdi ve dayanağı Türk bayrağındaki ay yıldızdır. Halley yıldızı aklımın ucundan bile geçmedi. Zaten Halley kuyrukluyıldızının görsellerine bakarsanız neye benzediğini görebilirsiniz. Uzaktan yakından hiç bir ilgisi yok. Bu kadar saçma bir iddiayı da hiç duymadım. Bildiğim Halley bisküvileri var sadece.”
Kemal Aktaş
Cumhuriyet

'Cumhuriyet tarihinin en büyük suçlularının demokrasi havarisi olması acıtıcı'


Katledilen Tarık Ekinci'nin oğlu Sertaç Ekinci ve Musa Anter ailesinin avukatı Selim Okçuoğlu, Ağar ve Çiller'in "demokrasi havarisi" gibi sahne almasını ikiyüzlülük ve acı verici olarak değerlendirdi.

Dönemin MİT Kontrterör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür Susurluk sonrası MİT Müsteşarlığı’na yazdığı mektupta şöyle diyor: “Kanaatimce Mehmet Ağar, Cumhuriyet tarihinin en büyük suçlularından biridir”

Oysa şimdi, 90’lı yılların faili meçhul cinayetlerinin sorumlusu olan ve “Devlet adına bin operasyon yaptık” diyen Mehmet Ağar Erdoğan’ın evinin bulunduğu Üsküdar Kısıklı’da ‘Demokrasi Nöbeti’nde konuşuyor.

9 yıldır siyasetten uzak olduğunu fakat 15 Temmuz’da bir vatandaş olarak FETÖ ve benzerlerine karşı mücadelede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasında durmanın milli bir görev olduğunu belirten Ağar, “Sayın Cumhurbaşkanımızın önderliğinde yapılacak mitingle dünya Türkiye’de demokrasinin ne anlama geldiğini, millet bütünlüğünün ne anlama geldiğini FETÖ ve benzerlerinin yerle bir edileceğini açıkça görecektir” demiş.

Kontrgerillanın faili meçhul cinayetlerinden, işkence ve katliamlara, Bahçelievler Katliamı’nın emrini veren, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’yı cezaevinden kaçırıp evinde saklayan Abdullah Çatlı’yı korumaktan, 1993-1994 yılında işlenen cinayetlere bir çok suçtan sorumlu Mehmet Ağar şimdi demokrasi diyor.

Birlik diyor, dayanışma diyor, darbeye karşı olduğundan bahsediyor.

mehmet-agar-demokrasi-nobeti-610x380

Tayyip Erdoğan'ın organizasyonu ile Yenikapı'da yapılan "Mili ittifak" mitingine 90'ların JİTEM organizatörü Mehmet Ağar ve Tansu Çiller'in katılması, yakınlarını kaybedenlerin tepkisine neden oldu. Katledilen Tarık Ekinci'nin oğlu Sertaç Ekinci ve Musa Anter ailesinin avukatı Selim Okçuoğlu, Ağar ve Çiller'in "demokrasi havarisi" gibi sahne almasını ikiyüzlülük ve acı verici olarak değerlendirdi.

“Demokrasi” iddiasıyla düzenlenen ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısını yaptığı Yenikapı Mitingi’ne AKP, CHP ve MHP genel başkanlarının yanı sıra 90’lı yılların simge isimleri eski Başbakan Tansu Çiller ile eski Emniyet Genel Müdürü ve Adalet Bakanı Mehmet Ağar da katıldı.

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin hazırladığı rapora göre, 1993 yılında 103, 1994 yılında 518, 1995 yılında 232 ve 1996 yılında 170 kişi gözaltında kaybedildi.

Mehmet Ağar ve Tansu Çiller ise bu dönemlerde kilit görevlerdeydi.

Ağar, 1993-95 yılları arasında Emniyet Genel Müdürü, 1996 yılında Adalet Bakanı görevini yaptı. Çiller ise, 1993-1996 yılları arasında Başbakanlık görevini yürüttü.

Avukat Sertaç Ekinci, dönemin Başbakanı Çiller’in ölüm listesinde olan ve 1994 yılında "faili meçhul" cinayet sonucu katledilen avukat Yusuf Ekinci’nin oğlu ve aynı zamanda babasının da dâhil olduğu 18 Kürt işverenin devlet tarafından öldürülmesine ilişkin 20 Aralık 2013 tarihinde açılan Ankara JİTEM Davası’nın avukatı.

Ankara JİTEM 19 sanığından biri de Mehmet Ağar.

Avukat Ekinci, babası ve binlerce kişinin katledilmesinden sorumlu olan Ağar ve Çiller’in “demokrasi havarisi” olarak topluma sunulmasına tepkili. Ekinci’ye göre, devletin kendi içindeki hesaplaşmalarında Ağar gibi eski kadroların bir şekilde meydanlara getirilmesi, emniyet gibi kurumları tekrar kontrol altına almayı amaçlıyor olabilir.

‘Acı verici buluyoruz’

Ekinci, devletin 90’lı yıllardaki çirkin yüzünün bir sembolü de Mehmet Ağar olduğunu söyledi ve ekledi: “En basitinden bir demokrasi havarisi olmadığı bizce ortadadır. Demokrasi adı altında anılmasını acı verici buluyoruz.”

‘Babamın katilleri Çiller, Ağar, Demirel, Erkan’dır’

Kürtlerin bilgesi Musa Anter’in 1992 yılında "faili meçhul" cinayet sonucu katledilmesinde de sorumlulardan biri olarak Mehmet Ağar gösteriliyor. Babasını katleden idarenin devletin en tepesine varan bir zinciri kapsadığını belirten Anter’in oğlu, Anter Anter, “Benim için babamın katilleri; Tansu Çiller, Mehmet Ağar, Süleyman Demirel, Ünal Erkan'dır. Bunlardan hesap sorulsun. Katiller bunlardır ve yargılanmaları gerek" talebi hala sürüyor.

Anter Ailesi'nin avukatı Selim Okçuoğlu, Ağar ve Çiller’in “demokrasi” adı altındaki mitinglere katılmasını “iç burkan görüntüler” olarak niteledi. Bir dönemin kirli politikalarında Çiller ve Ağar’ın başrol oynadığını ifade eden Okçuoğlu, “Sanki hiç günahları yokmuş gibi sahne almaları bizi yaralayan bir durumdur” diye belirtti.

Yüzleşme davaları aklama davasına dönüştü

Okçuoğlu, Musa Anter ve Jitem Ana Davası’nın seyrinde zaten özellikle Anter’in katledilmesinde faillerin ve bilgilerin saklandığını her fırsatta dile getirdiklerini hatırlattı ve şöyle konuştu: “Bizim bu görüşümüzü değiştirecek hiç bir şey olmadı. Ağar’ın sahne alması da yüzleşme davalarının artık aklama davası olduğunu gösterdi. Demokrasi geçmişin kirli politikalarının sembolleriyle aynı sahneyi paylaşmak olmamalıydı.”

 

Darbe, bıçak, boğma… Köprüde öldürülen Harbiyelinin ailesi isyan etti..!

Darbe
İzmir’de yaşayan Tekin Ailesi, 15 Temmuz sonrası çocuklarından 12 gün haber alamadı. Yalova’da kampta olduğunu sanan aile, ardından cezaevine konmuş olabileceğini düşündü. Fakat hiçbir listede adı bulunmadığı için morgları gezerek, isimsiz cesetleri taradı. Nihayet, 27 Temmuz’da oğullarının tanınmaz haldeki cesedini morgda bularak, İzmir’e götürdü. Tekin’in cenazesi, İzmir’de selasız şekilde toprağa verildi.

Tekin’in ablası Mehtap Tekin’in verdiği bilgiye göre, İstanbul Yeşilköy’deki Hava Harp Okulu 2. sınıfta okuyan Murat Tekin, 15 Temmuz günü, eğitim için Yalova’ya götürüldü. Ancak daha sonra Tekin’in de içinde bulunduğu askeri öğrenciler ‘Tatbikat var’ denilerek, otobüsle Boğaziçi Köprüsü’ne doğru yola çıkarıldı. Otobüs köprüye yanaşırken; etrafı vatandaşlarca çevrildi. Askeri öğrencileri polisler kurtarıp bölgeden uzaklaştırırken; Tekin ve iki arkadaşı kalabalığın içinde kaldı.

DARBE, BIÇAK, BOĞMA

Hürriyet’ten İsmail Saymaz’ın haberine göre; o akşama ait kamera görüntülerinde, Murat Tekin’in öldürülmeden hemen önce kalabalık içinde şaşkın halde etrafına bakındığı görülüyor. Tekin’in hemen sonra yardım için bir arkadaşına doğru yürüdüğü düşünülüyor. Ve genç harbiyelinin burada öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Otopsi tutanağında ölüm nedeni, ‘vücutta yaygın darp, kesici delici alet yaraları ile boyun baskısı ve ağız burun kapanmasına bağlı boğulma’ gösteriliyor.

Abla Mehtap Tekin, kardeşinin kandırılarak köprüye götürüldüğünü, kimseye ateş açmadığını ve hain olmadığını belirtti. Kardeşinin ölümüne yol açanlardan şikayetçi olduğunu ifade eden Tekin, şöyle devam etti:

‘HALK AYAKLANDI, CANLI BOMBA VAR DENİLEREK GÖTÜRÜLMÜŞ’

“En son 12 Temmuz’da görüşmüştük. Bana ‘Abla çok mutluyum, tek başıma uçuşa seçildim’ diye yazmıştı. Pilot olacağına seviniyordu. Olaylar olunca kendisine ulaşamadık. Biz Yalova’da kampta olduğunu sanıyorduk. ‘Halk ayaklandı, canlı bomba var’ denilerek, götürülmüş. Çocuklar otobüste uyuyormuş. Halk otobüsün camını kırınca uyanmışlar. Biri ‘Çocuklar inin, size bir şey olmasın’ diye bağırıyor. Duyumlarımıza göre çevik kuvvet ekipleri geliyor. Öğrencileri kurtarıp götürüyor. Kardeşim ve iki arkadaşı kalıyor. Murat, bir arkadaşının linç edildiğini gönüyor. Kardeşim şaşkın halde bakınıyor. Sonra da arkadaşına doğru gidiyor ve orada öldürülüyor.”

Hrant Dink davası: Sanık avukatları müdafiilikten çekildi

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink Cinayeti’ne ilişkin 2’si tutuklu 35 sanıklı davanın 8. duruşması bugün görüldü
İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada tutuklu bulunan sanıklar eski emniyet müdürü Ali Fuat Yılmazer ve eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek hazır bulundu. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay, dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Ercan Demir’inde aralarında bulunduğu 8 tutuksuz sanığın da hazır bulunduğu duruşmaya, tutuklu sanıklardan Ogün Samast ve Yasin Hayal ise hükümlü bulundukları cezaevinden Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı. Öte yandan HDP Milletvekili Garo Paylan ile CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da duruşmaya izleyici olarak katıldı.
Avukatlar çekildi
Mahkeme Başkanı Canel Rüzgar, mahkemeye ulaşan evrakları okudu. Tutuklu sanıklar Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek ile bazı tutuksuz sanıkların avukatlarının, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından görülen bu ilk duruşmada ‘müdafiilikten çekildiklerine’ dair mahkemeye dilekçe sundukları açıklandı. Duruşma, tutuksuz sanık Ercan Demir’in savunmasını yapmasıyla devam etti.
Sanıktan Aliya İzzetbegoviçli savunma
Davanın 8. duruşmasında dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı tutuksuz sanık Ercan Demir, 23 Haziran’da başladığı savunmasına bugün de devam etti.
“İstihbaratçı olarak iş yapıyoruz, karşımıza suç olarak geliyor, hukuk devletindeyiz” diyen Demir, cinayetten bir saat 44 dakika sonra Erhan Tuncel ile polis memuru Muhittin Zenit’in (sanık) yaptığı telefon görüşmelerinin ayrıntılarına değindi. Erhan Tuncel’in telefonda Sanık Zenit’e “Bizimkilerin alakası yok” dediğini söyleyen Demir, “Ogün Samast’ın babası emniyete gidiyor ve televizyonda gördüğü kişinin oğlu olduğunu söylüyor. Ogün Samast’ın ismini bilsek onu neden aramayalım. Erhan Tuncel, Ogün Samast’ı tanımadığını söylüyor. Dolayısıyla bizde böyle bir bilginin oluşmadığı netlik kazanıyor” dedi.
“Bu mızrak çuvala sığmıyor artık”
Erhan Tuncel’den gelen bilgi akışının kesildiği iddialarını reddeden Demir, “Bilgi akışı olmalı ki akış kesilsin. Bilgi akışı yoktur” diye konuştu. 2009’da Tuncel’in “2-3 serserinin peşinde gidip bilgi toplayamam, Herkesle ilişkiyi kestim” şeklinde beyanlarda bulunduğunu söyleyen Demir, “Nisan’da Muhittin sorun yaşıyor, ben gidiyorum, kör topalda olsa bu iş yürüsün diyorum. Sonra bilgi akışını kesen adam oluyorum. İddianamede bilgi verecekmiş kasten gitmemişim, bu nedenle tasarlamışım. Böyle birşey olabilir mi? Saklanan bir şeyler var. Gündeme göre değişiyor. Bu mızrak bu çuvala sığmıyor artık” şeklinde konuştu.
İzzetbegoviç’in sözünü hatırlattı
Aliya İzzetbegoviç’in “Biz ölüyoruz ama onlar da kazanmıyorlar” şeklindeki sözünü hatırlatan Demir, “Savcılık ve mahkeme heyetinizi meşgul ediyorlar. Doneler yalan, sahte… Biz mağdur edildik. Kamuoyunda beklenti oluşuyor. Bunun vebali fitil fitil çıkar” dedi.
“Mevzuat çıkarsa ona göre çalışırlar”
İstihbarat elemanı Erhan Tuncel’e az para verildiği iddialarına da değinen Sanık Demir, “Neye göre az, neye göre çok. Asgari ücrete göre mi, 6-7 bin TL’lik alınan maaşa göre mi az? Hangisini baz alacağız. Bunun azlığına ya da çok olduğuna siz karar veremezsiniz. Müfettişler için söylüyorum. Çalıştıran kişinin kanaatidir. Mevzuat çıkarsa ona göre çalışırlar. Bu kadar basit” dedi.
“İlahi adaletin tecelli edeceğine inanıyorum”
İstihbaratın kaynağı, sahadaki personelin kaynağı olduğunu söyleyen sanık Demir sözlerine şöyle devam etti:
“Akan bir bilgi olmadığı gibi kesilen bir bilgi akışıda yoktur. Personelin sahadaki gözlemleri mevcuttur. Gayretlerimiz görülmemiştir. Art niyetimiz, kastımız olmamıştır. Pozitif yaklaşımımıza rağmen, karşı tarafın negatif yaklamışımı ortadadır. Yanlış düzlem üzerinde gidiliyor. Hayatım boyunca çay içmediğim insanlarla aynı örgütte üye olmaktan yargılanıyorum. Mağdur edilen benim. Bir tuhaflık olması lazım. İlahi adaletin tecelli edeceğine inanıyorum. Bu işin doğru mecraya zaman içinde oturacağına inanıyorum.”
Dink davası sanığı: Kimsenin katil matil aradığı yok
Tutuksuz sanık dönemin Trabzon İstihbarat Şube Müdür Yardımcısı Ercan Demir savunmasının ardından çapraz sorgusu yapıldı. Mahkeme Başkanı Canel Rüzgar, cinayet davasına ilişkin 150 klasör bulunduğunu ve ilk 50 klasörün okunması durumunda Dink’in öldürüleceğinin anlaşılacağını belirterek, Sanık Demir’e şu soruyu yöneltti:
“Klasörlerde, Dink’in o dönemlerde, o atmosferde ciddi ölüm tehditi aldığı belli. Trabzon’da görev yaptığınız dönemde size belgeler getiriliyor. Klasörlerde kronolojik sıraya giderseniz dosya zaten bağırıyor. Diyor ki, ‘Bu adam ölecek’. Fiziki takip, yazışma belgeleri var. ‘Tedbir alın’ deniyor. Roman gibi okusanız, son sayfaya gelmeden, ilk 50 sayfada ne olacağı, Hrant Dink’in öldürüleceği belli. Kişisel olarak soracağım. Senin düşüncene göre bu işin sorumluları kim? Kendi düşünceme göre 3 perde gibi geliyor. Cinayeti fiili olarak işleyenler zaten yargılandılar. Bir perdesi de emniyet ayağı. Bir de jandarma boyutu var. Onun da davası geldiği zaman daha sağlıklı bakılacak. Bütün boyutlarıyla bakıldığında herkesin söyleyeceği farklı şeyler ortaya çıkabilir. Bu üç boyut bir araya getirilip bakılacak. Sen Trabzon’da amir olarak görev yapan kişisin, ne diyorsun?” diye sordu.
“Bu iş zaman içinde çözülecek”
Sanık Demir, “Emniyetin iç kavgasına dönüştü bu iş. Söylenmesi lazım. Tarla meselesine döndü bu iş. Müdahil avukatlarından özür diliyorum ama kimsenin katil matil aradığı yok bu benim fikrim. Olayın çözülmesini istiyorum. Bu iş zaman içinde çözülecek, bu kişi biz değiliz” diye cevap verdi.
“İstanbul’da hedef olmuş bir kişiyle ilgili, ‘risk’ denilse bile, birilerinin koruma yazması gerekmiyor mu?”
hrant_6
Mahkeme Başkanı Canel Rüzgar, “Nasıl çözülecek? Döneminizde rapor yazılıyor, ‘Dink öldürülecek’ diye. Şubat ayında yazılan raporda, ciddi bir olay olduğunu fark ettiniz. Bu adam İstanbul’da ölüm atmosferinde davaları olan, duruşmalara katılan bir adam. Nisan’dan öldürüleceği Ocak ayına kadar 7 ay geçiyor. Bu dönemde Trabzon istihbarat şube müdürlüğü olarak ne yaptınız?” diye tekrar sordu. Sanık Demir ise “Telefon trafiği var. Telefon dinleme işlemi devam ediyor. Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu’nun 78. sayfasında, ‘Yasin Hayal ve Ercan Tuncel’in, Ogün Samast ile telefon irtibatına rastlanmadığı’ belirtiliyor. Devam eden süreçte yeni bilgi yok. Hrant Dink tanınmış bir isim. İkamet ettiği yer İstanbul. İstanbul’da hedef olmuş bir kişiyle ilgili, ‘risk’ denilse bile, birilerinin koruma yazması gerekmiyor mu?” dedi.
Duruşma yarına ertelendi
Üye hakimin “Erhan Tuncel’in yardımcı istihbarat elemanlığından çıkarılmasını istediğinizde ne tür tedbirler geliştirdiniz” şeklindeki soruya Demir, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel telefonlarının dinlenmeye devam edildiğini söyledi.
Ercan Demir’in savunmasının alınmasına ara veren mahkeme heyeti, duruşmayı yarın saat 10.00’a erteledi.

Manisa Tariş Üzüm İşletmesi işçileri greve gitti

Tariş Üzüm İşletmesi ile Öz Gıda-İş Sendikası arasında devam eden Toplu İş Sözleşme görüşmeleri uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine işçiler greve çıktıtariş
Manisa’nın Alaşehir ilçesinde Tariş Üzüm İşletmesi ile Öz Gıda İş Sendikası arasında 8 aydır devam eden Toplu İş Sözleşme görüşmeleri uyuşmazlıkla sonuçlandı. Görüşmelerde işçiler daha iyi şartlar ve 100 TL’lik zam isterken, işveren ise 40 TL zam ve sosyal haklar için de yüzde 10 zam önerdi. Talepleri karşılanmayan Tariş işçileri bu sabah fabrikanın önünde davul zurnalar eşliğinde greve başladı. “Yılgınlık yok direniş var”, “İş ekmek yoksa barış da yok”, “Tariş bizimdir bizim kalacak” sloganları atan işçiler, talepleri karşılaşılıncaya kadar eylemlerine devam edeceklerini bildirdi.
Fabrikada 29 Haziran 2016 tarihinde grev oylaması yapılmış oylamaya katılan 252 kişinin 175’i greve evet demişti.

Yeni Kapı Mitingi Erdoğan'ın Faşist Dinci İktidarını Pekiştirme Mitingidir..!


15 Ağustos darbe girişimi sonrası ilan ettiği OHAL ile sivil darbe sürecine yasal kılıf uyduran ve darbe sonrası ABD ve AB başta olmak üzere emperyalistlerden destek alamaması üzerine “derin yalnızlığını” gidermek ve gücünü tahkim etmek için “demokrasi şölenleri” etrafında “milli mutabakat” görüntüsü oluşturan Erdoğan önderliğindeki AKP iktidarı için bugün 7 Ağustos Yeni Kapıda miting gerçekleştirildi. Aslında bu miting onlar açısından oldukça önemliydi. özel önem taşıyor.

Darbe girişimi sonrası Erdoğan’ın bizzat katılacağı bu ilk büyük kitle gösterisine Bahçeli ilk anda gönüllü yazılırken Kılıçdaroğlu ise “gelen yoğun talep” üzerine mitinge iki gün kala katılım kararı açıklamıştı. Miting bugün saat 17.00’da İstanbul Yenikapı’da “Demokrasi ve şehitler mitingi” adı altında gerçekleşecek.

Kuvvet komutanları da mitingte

Erdoğan’ın HDP’yi davet etmediği, CHP ve MHP’yi ise arkasında yedekleyerek kendisine meşruiyet kazandırdığı bu mitinge Başbakan Binali Yıldırım, Meclis Başkanı İsmail Kahraman 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yanında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’la birlikte bütün kuvvet ve bazı ordu komutanları da katılacak.

Miting için 15 bini polis olmak üzere 30 bin güvenlik görevlisi ve katılımı arttırmak için tüm devlet olanakları seferber edilmiş durumda. Mitinge, İstanbul’un tüm ilçelerden de otobüslerle insan taşınacak, deniz ulaşımı ve diğer tüm toplu ulaşım araçları mitinge gidenler için ücretsiz olacak. Miting, Türkiye’nin tüm illerine ve bazı ülkelere kurulacak ekranlardan yayınlanacak.

Mutabakatın krizi: TSK dönüşümü

Erdoğan, darbe girişimi ile birlikte kendi kitlesinin sokaktaki varlılığını süreklileştirmek için “tehlike sürüyor” söylemine sarılmış, 15 Temmuz’dan itibaren tüm illerde tüm belediye ve diğer kamu kurumlarının olanakları seferber edilerek “demokrasi nöbetleri” başlatılmıştı.

Saray iktidarına meşruluk yaratmak üzere “milli mutabakat” söylemi üzerinden stratejisini kuran Erdoğan, HDP hariç meclisteki diğer muhalefet partilerinin liderlerini Saray’a çağırmış, adına açılmış hakaret davalarını geri çekmişti. Mutabakatın kanıtı olarak sunulan bir diğer gelişme ise cemaatçi kadroların “temizlendiği” TSK’da Ergenekon ve Balyoz davası sanıklarının terfi ettirilmesi ve kritik kademelerde görev verilmesi olmuştu.

Bu mutabakat görüntüsü ise Saray iktidarının, 31 Temmuz kararnamesi ile TSK yapısında köklü değişiklikler yapan ve emir-komuta eksenini dağıtan adımı ile ilk darbeyi aldı.

“FETÖ’ye karşı mücadele” söylemi ile “vatan cephesi” propagandası yapan Aydınlık çevresi ve Doğu Perinçek “TSK’yı bitirme operasyonu” olarak bu adıma karşı çıktı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ “Emir-komuta birliğinin bozulması orduyu perişan eder. Ordunun gücü dağıtılmaya çalışılıyor ama bu tehlikeli. TSK’yı daha da güçlendirmeniz lazım” ifadeleri ile eleştirdi. MHP lideri Bahçeli “TSK’da yeniden yapılanma geniş mutabakatla olmalı” diyerek KHK ile atılan adımı “acele” olarak nitelendirirken CHP lideri Kılıçdaroğlu ise AKP’yi devlet yönetmeyi bilmemekle suçladı.

Mitinge katılmama gerekçesi değişmedi, Kılıçdaroğlu tutum değiştirdi

KHK’lar yolu ile yapılan dönüşümleri ve TSK’nın yapısının değiştirilmesini “muhalefetin görüşü alınmadan oldubitti yapıyorlar” diyerek eleştiren Kılıçdaroğlu, ordunun iktidar partisi çizgisinde siyasileşmesine yol açılabileceğini söylemiş ve Binali Yıldırım’a da OHAL’de çıkarılan KHK’lar ile ilgili uyarı mektubu yollamıştı.

Kılıçdaroğlu mektubunda olağanüstü hal KHK’lerine ilişkin “Sizlerin de takdir edeceği üzere, demokrasilerde devletin temel kurumlarının yapılandırılması, ortak akıl ve parlamento iradesi ile gerçekleştirilmektedir. Bu düzenlemelerin olağanüstü hal psikolojisiyle yapılmasının ilerde daha büyük sorunlara yol açtığı malumunuzdur” ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu, atılan adımların devlette kırılmalar yaratacağını belirtirken Anayasa Mahkemesi içtihadına göre, olağanüstü halin yürürlük süresini aşan düzenlemelerin, olağanüstü KHK ile yapılamayacağı savundu ve TSK’ya dair düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğunu belirtirken tavsiyede bulundu: Eğer düzenlemenin niteliği zorunlu olarak bu süreyi aşıyorsa o zaman konu KHK ile değil, kanunla düzenlenmelidir.”

Kılıçdaroğlu bizzat Erdoğan ve Binali Yıldırım tarafından çağrıldığı 7 Ağustos mitingi hakkında ise ilk açıklamasında mitinge katılmama gerekçesi olarak Erdoğan’ın dışarıda azalan şahsi itibarını muhalefet liderleri üzerinden yükseltmeye çalışmasını ve OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnameler konusundaki eleştiri ve önerilerinin dikkate alınmamasını gösterdi. CHP heyetinin katılacağını belirtti. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın kürsüden ve ekranlardan yaptığı çağrı, Binali Yıldırım’ın, Abdullah Gül’ün, AKP bakanlarının ısrarla tekrarlanan çağrıları, Doğan Medya dahil olmak üzere tüm AKP medyasında yer alan katılımına yönelik çağrılar sonrasında Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında toplanan CHP MYK toplantısından mitinge katılma kararı çıktı.

Parti adına açıklama yapan Selin Sayın Böke: ” Darbe gecesi hangi gerekçeyle Meclis’te olduysak Pazar günü de o gerekçeyle parti olarak Yenikapı’da olacaktık. Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu da Yenikapı’daki mitingde olacaktır” ifadelerini kullanarak kararı açıkladı.

Saray mutabakatı

OHAL ve KHK’lar yolu ile sivil darbe sürecini kendi iktidarını tahkim edecek ve gücü elinde toplayacak biçimde ilerleten ve bu esnada kitle seferberliği yaratmaya çalışan Erdoğan’ın başta ABD olmak üzere AB ülkeleri de dahil emperyalist merkezlerden destek alamaması dışarıya içeride bir “mutabakat” olduğu görüntüsünün bir süre daha sürdürülmesini zorunlu kılıyor. TSK yapısında dönüşüm adımlarından sonra sarsılan mutabakat görüntüsünü toparlamak ve yoluna devam etmek üzere güç kazanmak üzere kullanacağı 7 Ağustos mitingi ise bu yolda bir gövde gösterisi. Asıl olarak Saray iktidarı etrafında kurulan bir mutabakatın simgesi haline dönüştürülmüş durumda.