1 Eylül 2016 Perşembe

Vietnam Devriminin Önderi Ho Şi Minh' i Ölümünün 47.Yılında Anıyoruz..!


2 Eylül 1969 yılında yaşamı gözlerini kapayan Ho Şi Minh emperyalizme karşı mücadelenin bir sembolüydü.
Ho Chi Minh . dünya işçi ve emekçi halkların kurtuluşu ve emperyalizme karşı mücadelenin, önde gelen isimlerinden biri olarak kabul tarihte yerini aldı
Vietnamlı devrimci önder halkı ile birlikte yeni sömürge ülkelerin, uluslararası kapitalist güçler tarafından sömürülmesine ve sömürgeciliğe karşı mücadelenin bir önderi olarak öne çıktı. Onun adı, ülkesinin sınırlarının çok ötesinde, devrim ve sosyalistlerin dünyadaki en önemli şahsiyetleri arasında yerini aldı
Vietnam, Amerikan Birleşik Devletlerine karşı kazandığı zafer ile eldeki güçler bakımından büyük eşitsizlik olmasına rağmen emperyalizmi yenmenin mümkün olduğunu pratikte gösterdi. Dünyanın her yerinde, büyük halk güçleri Vietnam devrimi ile dayanışma içinde oldu ve Ho Chi Minh figürü dünya çapında hak ettiği iyi bir üne ulaştı.
Ho Chi Minh tarafından örgütlenen halk ordusu, dönemin en güçlü üç emperyalist gücünü bozguna uğrattı: Fransa, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri. Bunlar, kitle imha araçları karşısında hiçbir koruması bulunmayan Vietnam halkını katlettiler.
Ho Chi Minh, halkı ezenleri ve istismar edenleri, hatta kapitalizmi dayatmaya çalışan ve dünyaya hükmeden Amerika Birleşik Devletleri'ni Vietnamda yendi.
19 Mayıs 1890 yılında, bugünkü Vietnam’ın kuzeyinde bulunan Annam’da doğdu. 30 yıldan beri Fransız sömürge yönetimi altında bulunan bu bölgede, çocukluğunun ilk yıllarından itibaren emperyalizmin ihlallerine ve yasaklarına,ayrımcılığına tanık oldu.
Bir doğa bilimcisinin oğluydu, Saygon’da okudu. Babasının resmi görevinden alınması ve ailesinin aşağılanmasından sonra ülkenin ağır sosyal koşulları ve sömürgeci güçlerin baskısı nedeniyle göç etmeye karar verdi.
1912 yılında, uzun ve karmaşık bir yolculuktan sonra Londra’ya geldi. Bura da, fotoğraf rötuşçusu ve otel bekçisi olarak üç yıl boyunca düşük ücretle çalıştı. Bu onun emeğe ve devrimci düşünceye olan inancını güçlendirdi.
Paris’te, yeni başlayan anti-sömürgecilik hareketleri ile ilişki kurdu ve Fransız Sosyalist Partisi’ne katıldı. Tours kongresinde, enternasyonalistlerin çoğunluğu ile birlikte III. Enternasyonal’e katılmaya karar verdi. Daha sonra Fransız Komünist Partisi (PCF) adını alacak olan Komünist Enternasyonal'in Fransız seksiyonunun kuruluşuna katıldı ve bir eylemci olarak ortaya çıkmaya başladı.
L'Humanité’nin editörlüğünü yaptı. Daha sonra, sömürge ülkelerinin devrimci liderlerine sesleneceği “El Paria” gazetesini kurdu. Burada, uluslararası işçi hareketinin ve Marksizm'in önemli kişiliklerini tanıdı. Ve yine bu dönemde, şair yönü dâhil olmak üzere büyük bir entelektüel üretim ile hayatında çok önemli bir aşama yaptı. Onun makalelerinde ve yazılarında, sömürgecilik tarafından egemenlik altına alınan halklara uygulanan baskıya ve emperyalizme karşı mücadeleyi, güçlü bir şekilde üstlenme görülür.
Versalles konferansında, Hindiçin kolonisi için eşit haklar tanınması ve baskıya karşı müdahaleleri dikkat çekti. Paris’ten Moskova’ya taşındı ve ora da 3-Enternasyonalde çalıştı Sonra Çin Komünist Partisi’yle işbirliği yapmak için Çin’e geçti ve orada, askeri ve siyasi eğitimini tamamladı.
1927 yılında, bu ülkede, devrimcilere karşı olan olaylardan sonra Çin’i terk etti ve yeraltına geçerek Burma, Çin ve Siyam’da (bugünkü Tayland) silahlı ayaklanmalar ve grevler organize etti.
1930 yılında, Vietnam Komünist Partisi’ni kurdu. Fakat sonra bir kez daha tutuklandı. Egemenlik durumunda beklenmeyen bir değişiklik oldu ve Fransız egemenliği altında bulunan Hindiçin, Japonya’nın egemenliğine geçti.
1940 yılında serbest bırakıldı ve ülkesine geri döndü. Vietnam’ın Bağımsızlığı İçin Birlik Cephesini (Viet Minh) kurarak Vietnam’dan sürülene kadar Japon işgaline karşı beş yıl mücadele etti.
İngiliz birliklerinin güneye girdikleri sırada Çinli milliyetçiler, ülkenin kuzeyini işgal etti. Ayrıca Fransızlar da kendi sömürge alanlarını kurtarmak istediler ve ülkeyi yeniden işgal etmek için geri döndüler. Bu sırada Kuzeydeki Vietnamlı gerillalar, Çinlilere karşı koyarak bu bölgeyi özgürleştirdiler.
2 Eylül 1945’te, Vietminh, Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni kurarak bağımsızlığını ilan etti. Ama emperyalistlerin planlarında, bölge için bağımsızlık değil tersine bölgenin emperyalist kapitalist güçler arasında yeniden pay edilmesi vardı. Fransızlar, 1946 yılında, Haiphng’i bombalayarak binlerce sivili katletti ve halk buna 19 Aralık’ta genel bir ayaklanma ile cevap verdi.
Fransız ordusu yenildi ve Ho Chi Minh Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olarak ilan edildi. Ama Ngo Dinh Diem’in liderliği altındaki Güney Vietnam, Ho Chi Minh’in seçim zaferi öncesi, ABD’nin desteği ile seçimlere katılmayı reddetti.
General Eisenhower, Vietnamlıların yüzde sekseninin Ho Chi Minh’e oy vereceğine inanıyordu ve bu yüzden Birleşik Devletlerin Dışişleri Bakanlığı, komünizmi frenlemek ve bölgedeki nüfusunu korumak için güneye askeri destek vermeye karar verdi. Fransa’ya karşı savaş, ABD’ye karşı savaşa miras kalmıştı.
Ho Chi Minh, hemen harekete geçti ve Viet Kong ve Ulusal Kurtuluş Cephesini (FNL) kurarak gerillalara destek verdi.
5 milyondan fazla Vietnamlı öldü ve 3 milyon insan, güçlü bir kimyasal silah olan portakal gazının etkilerinden zarar gördü. Savaş süresince 7 milyon tondan fazla bomba ve 100 bin zehirli kimyasal madde kullanıldı. İkinci Dünya Savaşı boyunca kullanılan bombalardan daha fazlaydı.
Ho Chi Minh, 2 Eylül 1969 yılında, Hanoi’daki mütevazı evinde, 79 yaşında, kalp durması nedeniyle hayatını kaybetti. Bir yaşamı adadığı, devrim eserinin tamamlanmadığını göremeden öldü.
Vietnamlılar için Amerika Birleşik Devletlerini yenen Ho Chi Minh’ti. Muzaffer tankların bir pankart taşıdığı anlatılır: Ho amca, daima bizimle yaşıyor.


3. Havalimanı inşaatında korkunç cinayet; 1 işçi yakılarak öldürüldü!

3. Havalimanı inşaatında çalışan 36 yaşındaki evli ve iki çocuk babası Mehmet Aytaç’ın oda arkadaşı tarafından yakılarak öldürüldüğü ortaya çıktı. Diyarbakır Erganili olan Mehmet Aytaç'ın ağabeyi Suphi Aytaç, olayın ırkçı bir saldırı olabileceğini iddia etti. 
Evrensel’den Cansu Pişkin’in haberine göre, odasında uyuduğu sırada daha önce tartıştığı oda arkadaşı tarafından yakılarak öldürülen Mehmet Aytaç'ın ağabeyi Suphi Aytaç, yaklaşık 2 hafta önce kendisini arayan Mehmet Aytaç’ın, “Yeni şantiyede rahat edemiyorum. Benim doğulu olmamı hazmedemiyorlar, dışlıyorlar. Burada rahat değilim” dediğini aktardı. 
Şantiye şefiyle konuşmasından edindiği bilgileri de paylaşan ağabey Aytaç, “Mehmet odada uyurken kapıyı üzerine kilitlemişler. Sonra da 6 litre benzin dökerek yakmışlar. Kardeşimi sırf doğulu diye dışlıyorlarmış. Olay siyasidir. Türkiye'nin her karış toprağı hepimizindir. Devletten beklediğim katillerin en ağır şekilde cezalandırılması. Bu insanlık değil. İnsan bunu hiçbir canlıya yapamaz” diye konuştu. 

6 litre benzin kullanılmış!

Olaya ilişkin bilgi almak üzere ulaştığımız şantiye şefi ve şantiye muhasebecisi ise olayın “kız meselesi” olduğunu ileri sürdü. İsmini vermek istemeyen şantiye şefi, olaydan 1 gece önce Mehmet Aytaç ile oda arkadaşı arasında tartışma çıktığını daha sonra durumun yatıştırıldığını söyledi. Yangında 6 litre benzin kullanıldığı bilgisini veren şantiye şefi, taşeron yatakhane koğuşunun tamamının kullanılamaz durumda olduğunu kaydetti. Şantiye şefi, katil zanlısının olayın ardından Kemerburgaz Jandarma Karakoluna teslim olduğunu belirtti. 

Jandarma doğruladı

Geçtiğimiz gün gazetemizi arayan işçiler, 3. havalimanı inşaatının taşeron kampı yatakhanesinde meydana gelen yangında 3 işçinin öldüğünü iddia etmişti. İGA Havalimanları’ndan yapılan açıklamada da taşeron kampı yatakhanesinde kişisel anlaşmazlık nedeniyle yaşanan kavgada yangın çıktığı ve kavgaya taraf olan bir işçinin öldüğü belirtilmişti. 
Konuyla ilgili geçtiğimiz gece Twitter hesabından paylaşım yapan Özgürlükçü Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi (ÖHD), havalimanı şantiyesinde çalışan Diyarbakırlı işçinin benzin dökülüp yakılarak öldürüldüğü ve konunun takipçisi olacaklarını söyleyerek, “Hastaneye ve karakola bilgi almak için giden meslektaşlarımız şüphelilerin gözaltında olduğunu öğrendiler” dedi. 
Olaya dair bilgi almak üzere Kemerburgaz Jandarma Karakolu'nu arayan ÖHD'li avukat Levent Pişkin, şüphelilerin gözaltında olduğunu, jandarmanın olayı teyit ettiğini ancak vekaleti olmadığı için kendisine ayrıntılı bilgi verilmediğini söyledi.

Vedat Türkali Sloganlarla Uğurlandı..!

Vedat Türkali'yi uğurluyoruz
Türk edebiyatının usta ismi Vedat Türkali'nin cenaze töreni hayatı boyunca mücadelesini verdiği barışın gününde düzenlendi. Çoklu organ yetmezliği nedeniyle 97 yaşında hayatını kaybeden Türkali'nin 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Teşvikiye Camii'nde düzenlenen cenaze törenine, oyuncular, akademisyenler, yayın evleri, siyasi partiler ve kitle örgütleri temsilcilerinin yanı sıra okurları da katıldı.
'YÜZYILLIK KARANLIK İÇİNDE BİR BARIŞ ÇAĞRISIYDI'
Teşvikiye Camii'nde düzenlenen tören için gelen kitle polisin aramasından geçerek cami avlusuna giriş yaptı. Vedat Türkali'nin şiirine bestelenen "Bekle Bizi İstanbul" şarkısının sözlerinin yazılı olduğu pankartlarla alana giren bir grup "Haramilerin saltanatını yıkacağız" sloganı attı.
Vedat Türkali'ye 7 yıldır yardımcı olan Nermin Çiçek "Dedemi kaybettim" dediği Türkali'nin ardından şöyle konuştu: "7 yıldır baktığım yoldaşımı, dedemi kaybettim. Cenaze töreninde ağlanmasını istemezdi. Gözyaşını sevmezdi çünkü. 'Hep gülün' derdi."
"Vedat Türkali benim için bir amcaydı" diyen HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu ise, "Torunu ve kızıyla birlikte büyüdüm. Hiç ölmeyecek, Türkiye'de barışın tesisi olarak o köşede duracak sanırdım. Hem Vedat amca olarak onu kaybetmiş olmaktan hem de Türkiye olarak bu kadar değerli bir insanı kaybettiğim için çok üzgünüm" diyerek duygularını paylaştı.
Vedat Türkali'nin yalnız Kürt meselesinde değil Ermeni meselesinde de mücadele ettiğine değinen HDP Milletvekili Garo Paylan, "Vedat ağabey yüzyıllık karanlık içinde bir barış çağrısıydı. Ona barışı hediye edemeden uğurluyoruz ama barışı hediye etmek için mücadelemize devam edeceğiz" dedi.
'HALKLARIN BARIŞ VE KARDEŞLİK MÜCADELESİNDE YER ALDI'
EMEP MYK Üyesi Levent Tüzel, "Arkasından ah vah ederek değil örnek kişilik olarak yad etmeliyiz Vedat Türkali'yi. İleri yaşına rağmen barış yönünde çağrı yapmaktan vazgeçmedi. Halkların barış ve kardeşlik mücadelesinde yer alan, oraya buraya savrulmayan net bir duruş sergiledi Vedat Türkali" dedi.
'TÜRKİYE'NİN POLİTİK TARİHİNİ ROMANLA ANLATTI'
Türkali'nin Türk edebiyat ve yazımında büyük bir kayıp olduğunu belirten yazar ve yönetmen Metin Boran, "Vedat Türkali, Türkiye politik tarihini romanla anlatan usta bir yazardı" diye konuştu.
Vedat Türkali'nin ilk romanını 50'sinden sonra yazmasına rağmen geride kült eserler bıraktığını ifade eden Yazar Ayşegül Tözeren, "Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına ile çıktığı yolculuktan sonra geriye bir edebiyat mirası bıraktı. Bir konuşmasında 'Sonuç değil, çözümün kendisini istiyoruz' demişti. Dilerim barış dileği gerçek olur. Yazarken de yaşarken de namuslu bir aydındı. İlişkileri anlatırken bireysel duyguları anlatmaktan çekinmedi. Hem Türkiye devrim tarihini hem de bireysel ilişkileri ustalıkla yazmıştır" dedi.
'EMEĞİN MÜCADELESİNİ VEREN ÖZGÜRLÜK ANITIYDI'
"Hem hoca, hem ağabey, hem baba, hem beyefendiyi kaybettik" diyen oyuncu Ahmet Mümtaz Taylan, "İnsanların ve toplumun hızla dönüştüğü bir çağda duruşunu koruyan bir aydınla aynı çağda yaşamış olmak bir ayrıcalıktır" şeklinde konuştu.
Oyuncu Aytaç Arman da, "Sözcükleri çok iyi kullanırdı. Onun için Vedat ağabeyi biz değil, eserleri anlatabilir. Emeğin mücadelesini veren bir özgürlük anıtıydı Vedat Türkali" dedi.
Türkali'nin cenazesi kılınan cenaze namazının ardından alkışlar, sloganlar ve zılgıtlar eşliğinde defnedilmek üzere uğurlandı.
"Yaşasın halkların kardeşliği" sloganlarıyla uğurlanan Türkali’nin cenazesi, kendisine 71 yıl boyunca hayat arkadaşlığı yapan ve en büyük destekçisi olan eşi Merih Pirhasan’ın yanında Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek.
CEVAHİR AVM ÖNÜNDE POLİS SALDIRISI
Cenaze Teşvikiye Camii’nden çıkarıldıktan sonra polisle kısa süreli arbede yaşandı. Polis, Mecidiyeköy yönüne doğru yürüyüşe geçen grubun önünü kesmek istedi. Cenazeye katılanlar itiraz etti. Yürüyüş polis eşliğinde yapıldı. Harbiye'den Mecidiyeköy'e doğru yürüyen kitlenin önü Şişli Camii önünde bir kez daha kesildi. Polis kitleye dağılması yönünde anons yaptı. Kilte, polis barikatını da aşarak yoluna devam etti. Kitle, Cevahir AVM'nin önüne geldiğinde ise polis, grubu tekrar durdurdu. Cenazeye katılanlara plastik mermi ile saldırdı. Kitle, "Yaşasın devrim ve sosyalizm" sloganlarıyla yürüyüşe devam edildi .

Gölge “İçişleri Bakanı” Mehmet Ağar mı

Efkan Ala’nın yerine İçişleri Bakanlığı’na getirilen DYP kökenli Süleyman Soylu’nun AKP içinde yükselişi eski kontrgerilla şefi Ağar’n AKP ile yakınlaşması ile paralel ilerliyor. Soylu’nun Çalışma Bakanlığı döneminde “Devlet tecrübesi var, önemsiyorum” diyerek sık sık görüştüklerini ifade ettiği Mehmet Ağar’ın “Demokrasi Nöbeti”nde kelimenin gerçek anlamı ile sahneye çıktığı bir süreçte yaşanan bu gelişmenin Erdoğan’ın yeni ittifak ağının siyasi izdüşümü olması mümkün.
mehmet-agar-suleyman-soylu

Efkan Ala’dan boşalan İçişleri Bakanı koltuğuna oturtulan Süleyman Soylu’nun önlenemez yükselişi sürüyor. Efkan Ala gibi etkili bir ismin yerine getirilen DYP kökenli Soylu’nun eski kontrgerilla şefi, İçişleri Bakanı ve DYP-DP Genel Başkanı Mehmet Ağar ile ilişkisi ise dikkat çekiyor. Bu seçimin, Erdoğan’ın Cemaat’in iktidar koalisyonundan tasfiyesi ile birlikte kalıcı adımları atılan,  7 Haziran seçimleri sürecinde hızlanan ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası TSK, emniyet ve bürokraside işlevlendirilen isimlere dair tercihlerde iyice görünürlük kazanan yeni ittifak düzeneğinin bir sonucu olduğu akla yakın.

Mehmet Ağar- AKP yakınlaşması ile Soylu’nun AKP içinde ilerleme sürecinin  paralelliği de bu durumu destekleyen veri sunuyor. Mehmet Ağar henüz 2012 yılında Aydın Yenipazar Cezaevi’nden yaptığı açıklamalarda AKP’yi desteklemeye başlamış, Kürt sorununda AKP’nin tek umut olduğuna dair sözleri dikkat çekmişti. Aynı dönem 12 Eylül 2010 referandumu sürecinde “evet” çalışması yaptığı için partisinden ihraç edilen Süleyman Soylu bizzat Erdoğan tarafından AKP’ye çağrıldı.
Bu, iktidar koalisyonu Cemaat- AKP arası gerilimlerin ilk kez su yüzüne çıktığı dönemdi. Şubat 2012’de AKP-Cemaat arasında MİT krizi patladı.
Devlet “gel” dedi, geldi
Susurluk davası kapsamında ”Cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu” iddiası ile yargılanan Ağar, bu “teşekkülün” işlediği hiç bir cinayetten, işkencelerden dolayı yargılanmadı. Mayıs 2011’de 5 yıl ceza aldı. Yargıtay cezasını 16 Nisan 2012’de onadı, Ağar 23 Nisan 2012’de 2 yıllık cezasını çekmek üzere teslim oldu. “Misafir” muamelesi gördüğü cezaevi süreci AKP’nin Meclis’te kabul ettiği 3. Yargı Paketi’nin ardından bitti. 1 yıl 4 gün sonra 2013 Nisan ayında tahliye oldu.
Ağar, Yargıtay’ın kendisi hakkındaki kararı onaylamasının ardından sarf ettiği, “Söyleyeceğim şudur; sevenlerimizi mahcup edecek hiçbir davranışın içinde hiçbir zaman olmadık. Başta da söylediğim gibi hizmet kusuru addedilebilir. Fakat suç addedilemez. Bütün bunlara rağmen, devletten gelmişiz. Her türlü karara karşı her vatandaşın ne yapması icap ediyorsa biz de onu yapacağız. Bu kadar basit” derken tahliye olduktan sonra ise “Dediğim gibi başlangıçta girerken, bunu bir devlet görevi olarak gördüm, tamamladım. Devlet ‘gel’ dedi geldik, ‘git’ dedi gittik” ifadelerini kullanmıştı.
17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra emniyetteki Cemaat kadrolarına yönelik operasyonlarda Erdoğan’ın Mehmet Ağar’ın referansı ile hareket ettiği ve yeni atanan kadroları Ağar’ın tavsiyeleri ile belirlediği iddia edilmişti.
Ağar Bakanlık’ta
Ağar, Türkiye 2015 7 Haziran seçimlerine hazırlanırken Şubat 2015’te Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan ile Rixsos otelde buluştu. Buluşma vekil pazarlığı olarak yorumlandı. 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde de AKP’ye destek açıkladı. AKP’nin “çok iyi hizmet ettiği”ni söylüyor ve “Tayyip Bey”in liderliğini övüyordu. 2015 seçimleri aynı zamanda Süleyman Soylu’nun bakan koltuğuna oturduğu seçimdi.
15 Ocak 2016’da Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür o dönem Çalışma ve Güvenlik Bakanlığı’na getirilmiş olan Süleyman Soylu’yu ziyarete gittiğinde Mehmet Ağar’ın orada bulunduğunu yazmış ve Soylu’nun kendisine “Mehmet Ağar beyle bu ilk görüşmemiz değil. Son iki yılda zaman zaman konuştuk. Devlet tecrübesi olan bir siyasetçiyi dinlemeyi her zaman önemsedim. Bu sohbetimizde de ağırlıkla Türkiye’nin yakın çevresinde olup bitenleri konuştuk. Hoş ve yararlı bir sohbetti” dediğini ifade etmişti.
“Demokrasi Nöbeti”nde sahnede
Mehmet Ağar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu defa kelimenin gerçek anlamı ile sahnedeydi. Erdoğan’ın evinin bulunduğu Kısıklı’da “Demokrasi Nöbeti” adı altında yapılan gösteride sahneye çıkan Ağar darbe hakkında “…Milletin lideri olarak Cumhurbaşkanımızın gerçekten anayasada geçen şekli ve ruhuyla Başkomutanlığı en iyi şekilde temsili, akamete uğratmıştır. Cumhurbaşkanımızın verdiği bir talimatla bir yandan milletimiz bir yandan emniyet kuvvetimiz, bir yanda darbeci hainlere ayak uydurmayan ve asker üniformasını şerefle taşıyan askerimiz, her yerde canla başla çalışan kamu yöneticilerimiz devreye girdiler ve sabah mübarek ezan sesleri içerisinde bu girişim akamete uğradı” ifadelerini kullanmıştı.
Süleyman Soylu ise 15 Temmuz darbe girişimi sırasında TRT’nin darbe girişimine katılan askerlerden alınması sırasında orada olarak, kabine içinden o geceyi sokakta geçiren tek isim olarak öne çıkmıştı.
Ağar, Yenikapı’da düzenlenen “mutabakat” mitinginde ardından Elazığ’da PKK’nin bombalı saldırısının ardından gerçekleştirilen yürüyüşte boy gösterdi. Ağar hakkında “fiili cumhurbaşkanı danışmanı” olduğu iddiası ortaya atıldı.
Soylu nereden nereye?
DYP’nin ANAP’la birleşme tartışmaları esnasında Demokrat Parti adını alarak  girdiği 22 Temmuz 2007 seçimlerinden ağır bir yenilgi alıp (Yüzde 5.4), barajın altında kaldıktan sonra sonra 2008 yılında Mehmet Ağar’ın veda ettiği Demokrat Parti 4. Olağanüstü Kongresi’nde, eski lider Tansu Çiller’in desteklediği  aday olarak lanse edilen Süleyman Soylu, 3. turda genel başkan seçilmişti. Soylu, 16 adayla başlayan kongrede; diğer adaylar çekilince Ağar’ın desteklediği aday olduğu iddia edilen Çağrı Erhan’la karşı karşıya kalmıştı.
2009 yerel seçimleri öncesinde, hedefinin 2007 Genel Seçimleri’nde elde edilen yüzde 5,4’lük oy oranının üstüne çıkmak olduğunu söyleyen Soylu “Yüzde 5,4’ün altında kalırsak çekilirim” demiş, Yerel seçimlerde il genel meclisi oylamasında partisi yüzde 4 oy alınca Süleyman Soylu, seçimin ertesi günü yaptığı açıklamada “Ben bildiğiniz siyasetçilerden değilim” diyerek istifa edeceğini ve kongrede aday olmayacağını açıklamıştı.
Soylu, “parti tabanının ısrarlarına dayanamadım” diyerek 12 Mayıs’ta bu kararını değiştirdiğini ve tekrar aday olacağını açıkladı. 16 Mayıs 2009’da kendi talebi ile gerçekleşen 5. Olağanüstü Büyük Kongre’de 3. tur oylaması öncesinde adaylıktan çekildiğini açıkladı.
Bu süreçten sonra, ülke çapındaki değişik üniversiteler ve çeşitli  STK’ler aracılığı ile Türkiye’nin birçok bölgesinde konferans ve paneller vermeye başladı ardından Soylu’yu AKP’nin gündeme getirdiği 12 Eylül Referandumu için sunulan anayasa değişikliği paketinin  ”Demokrasi Buluşmaları” adını verdiği bir dizi seminerle propagandasını yaparken, “evet” çalışmasını sürdürürken gördük. Bu faaliyetinin ardından Hüsamettin Cindoruk’un genel başkan olduğu DP’den 2010 yılında ihraç edildi.
AKP dönemi
Erdoğan tarafından “aktif siyasete” yeniden davet edilen Süleyman Soylu 5 Eylül 2012 tarihinde gerçekleşen AKP  Genel Merkezi’nde genişletilmiş grup toplantısında düzenlenen törenle resmi olarak AKP’ye katıldı. Yükselişi çabuk oldu.  30 Eylül 2012’de AKP  MKYK’sına seçildi, devamında AKP Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildi. 7 Haziran 2015 Türkiye Genel Seçimlerinde AKP’den Trabzon milletvekili seçildi. 12 Eylül 2015 AKP 5. Olağan Kongresi’nde yeniden MKYK üyeliğine seçildi. 13 Eylül 2015’te de Teşkilattan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini Mustafa Ataş’a devretti. Türkiye’nin 1 Kasım’da seçime gitmesinden dolayı Süleyman Soylu yine Trabzon’dan 1. sıra adayı oldu. Seçimlerden sonra kabinede Çalışma ve Güvenlik Bakanlığı’nı üstlendi

Vedat Türkali sloganlarla uğurlanıyor

Vedat Türkali uğurlanıyorTedavi gördüğü Yalova Devlet Hastanesi'nde 4 gün önce yaşamını yitiren edebiyatın direniş kalemi usta yazar ve sinema emekçisi Vedat Türkali için Teşvikiye Camii'nde cenaze töreni düzenlendi.

Teşvikiye Camii'nde öğlen kılınan cenaze namazı için erken saatlerden itibaren aralarında yazarlar, siyasetçiler, Türkali'nin mücadele yoldaşları, okurları ve sevenleri cami avlusuna akın etti.

Camiye gelenler Türkali'nin tabutuna kırmızı karanfiller bırakırken, Tükali'nin kızıDeniz Türkali, oğlu Barış Pirhasan ve torunlarına taziye dileklerini iletti.

Türkali'nin torunlarından Ceren Casalini ise törene üzerinde "Düşmana inat bir gün daha" yazılı tişörtle katılması dikkat çekti.

Cenazeye çok sayıda kurum, siyasi parti, sendika yanı sıra kapatılan Özgür Gündem gazetesi tarafından çelenk gönderildi.

HDP Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş, Gülten Kaya,DBP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, HDK Eş Sözcüsü Ertuğrul Kükçü, Ağrı Belediye Eş Başkanı Sırrı Sakık, ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş, eski parlamenter Ufuk Uras, HDP'li vekiller Pervin Buldan, Garo Paylan, Sırrı Süreyya Önder, Celal Doğan da camiye gelerek aileye taziye dileklerinde bulundu.



DEMİRTAŞ: BİZLERE BIRAKTIĞI MİRAS BİZİM İÇİN TALİMATTIR

Türkali'nin ailesine taziye dileklerinde bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, basın mensuplarına konuştu.

Büyük bir değeri kaybettiklerini belirten Demirtaş, "Onu son derece anlamlı bir günde uğurluyoruz. Onurlu barış için çok büyük emekleri vardı. 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde uğurluyoruz. Bizlere bıraktığı miras bizim için talimattır. Ülkemizde barış onun gibi düşünenler tarafından getirilecek. Fiziken aramızdan ayrılabilir ama eserleriyle toplumda her zaman var olacaktır" dedi. 

İmralı Heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder ise, "Yoldaşımızı kaybettik" dedi. 

YÜKSEKDAĞ: DİRENİŞ İNSANIYDI

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ da, "Türkali bizim açımızdan tarihle bugünü ve yarını temsil eden bir kişiydi.
Bizler onun yazdıkları şiirler, romanlar, sözleri ve bilinciyle aydınlandık. Direniş insanıydı. Son nefesine kadar tüm dünya halklarının özgürlüğü için direnmeye devam etti. Onunla yoldaş olduğumuz için gururluyuz. 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde uğurluyoruz" dedi.



'HALKLARIN VE BARIŞIN DOSTUNU UĞURLUYORUZ'

HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın da bulunduğu binlerce kişi, "Halkların ve barışın dostunu uğurluyoruz" ana pankartı arkasında bir araya gelerek, Zincirlikuyu Mezarlığı'na doğru yürüyüşe geçti.

Alkış ve sloganlar eşliğinde alınan Türkali'nin cenazesi cenaze aracına taşındı. Kitle, tarafından tabutun üzerine kırmızı flama atılırken, bir yandan da "Savaşa hayır, barış hemen şimdi" sloganı atıldı. 

Cenaze aracının hareket etmesiyle birlikte binler, Zincirlikuyu Mezarlığı'na doğru yürüyüşe geçti. Caminin bulunduğu caddenin başında polisler kalkanlarla kitlenin önünü kesti. 

Polis kitlenin yürüyüşüne izin vermezken, polisin tavrını alkışlarla protesto eden kitle, polis barikatını aşarak tekrar mezarlığa doğru yürümeye başladı. 

Sık sık, "Faşizme karşı omuz omuza" sloganını atan kitle, polisin engellemesine rağmen yürüyüşünü sürdürüyor.

ABD’de Cezaevleri Endüstrisi ve Yeni Kölecilik


us-prison-slave-labor-doc

Global Research’de yer alan Vicky Pelaez’in makalesi ABD’de bir sektör olarak kendini var eden cezaevi işletmeciliğinin ve özelleştirmelerin, kölelik koşullarını nasıl dayattığını ve bir pazar yarattığını ortaya koyuyor. Mahkumlara dayatılan sözleşmeler ve karın tokluğuna çalışma, dünden bugüne ABD’de köleciliğin nasıl devam ettiğini gösteriyor.
Pelaez’in ifade ettiğine göre cezaevleri, ABD’deki sermayedarlar için muazzam bir kaynak yaratıyor. Cezaevleri mahkumları pek çok sektörde çalıştırılıyor. Sermayedarların ise grevler, tatil süreleri ya da işsizlik sigortası ödemeleri konusunda kaygılanmaları gerekmiyor. Çünkü cezaevlerini işleten sermayedarların cezaevlerinde çalışan ‘işçi’ mahkumların hepsi tam-zamanlı; işe asla geç gelmiyor ya da herhangi bir nedenden işi aksatmıyor. Çalışmayı reddederlerse, tecrit hücrelerine kapatılıyorlar.
California Prison Focus’un tabiriyle, “insanlık tarihinde hiçbir toplum, kendi vatandaşlarını bu denli hapsetmemiştir.” ABD’deki federal ve özel hapishanelerde iki milyonluk bir nüfustan bahsediliyor.
İstatistikler, ABD’deki mahkum nüfusunun dünya üzerindeki ülkelerin başında geldiğini gösteriyor. Öyle ki, ABD’den 5 kat daha fazla nüfusa sahip Çin’deki mahkum sayısı bile, ABD’den daha az.
ABD, dünya üzerindeki mahkum nüfusunun %25’ini kapsıyor; ancak ABD’nin nüfusunun tamamına bakıldığında, ABD nüfusu dünya genelinde %5’lik bir orana karşılık geliyor. 1972’de 300 bini bulan mahpus nüfusu, 2000 yılına gelindiğinde 2 milyonu buluyor.
10 yıl önce ise özelleştirilmiş cezaevlerinin sayısı 5’i geçmezken, bugün bu rakam 100’ü buluyor. 10 yıl önce özelleştirilen cezaevlerindeki mahkum sayısı 2 bin iken, bugün bu rakam 62 bini bulmuş durumda. Önümüzdeki on yıl içerisinde ise bu rakaımn 360 bini bulacağı tahmin ediliyor.
İlerici Emek Partisi’nin bir çalışmasında şunlar ifade ediliyor: “Mahkumların çalışması için yapılan özel anlaşmalar, insanların mahkum edilmesini teşvik eden koşullar yaratıyor. Cezaevleri, mahkumlardan gelen gelire dayanıyor. Mahkumların emeği üzerinden para kazanan ortak hissedarlar, çalışma koşullarını artırmak için daha uzun süreli tutukluluk süreleri için yasalar üzerinde etki etmeye çabalıyor. Sistem kendini besliyor.” İlerici Emek Partisi, cezaevi endüstrisinin bir Nazi Almanyası taklidi olduğunu ifade ederek; dayatmacı köle emeğine dayandığını vurguluyor.
Palaez, cezaevleri endüstrisinin ABD’de büyümekte olan ve önde gelen endüstrilerden biri olduğunu; yatırımcılarının ise Wall Street’te olduğunu ifade ediyor. “Bu mulimilyon dolarlık endüstrinin de kendisine ait ticaret sergileri, sözleşmeleri, web-siteleri, internet katalogları var. Aynı zamanda direkt reklam kampanyaları, mimari şirketleri, inşaat şirketleri, Wall Street’te yatırım evleri, sıhhi tesisat, gıda, güvenlik şirketleri bulunuyor.”
İnsan hakları örgütlerinin ifadelerine göre, cezaevleri endüstrisine yatırım yapanların kazancını artırmasını sağlayan ve insanların kolayca tutuklanmasını sağlayan yasalar mevcut. Bu g ibi yasalar, eyaletten eyalete de farklılık gösterebiliyor ve özellikle Siyahi ve Latin Amerikalıların mahkumiyetini kolaylaştıran koşullar yaratıyor.
Örneğin 13 eyaletteki “üç vuruş” yasası, 20 yeni federal hapishanenin inşaasını gerekli kıldı. 3 kere cezalandırılan bir kişi, basit suçlar da olsa, üçüncü kere işlediği suçun ardından ömür boyu hapse mahkum ediliyor.
ABD’de mahkum emeği, kölecilik geleneğinin devamcısı olarak gelişiyor. 1861-65 iç savaşının ardından “mahkumları kiralama” sistemi getiriliyor. Basit ve ispat edilemeyen suçlarla yargılanıp tutuklanan mahkumlar, o dönemde panuk toplayıcılığı, madencilik, demiryolu yapımı gibi işlerde çalıştırılıyor ve büyük çoğunluğunu siyahi vatandaşlar oluşturuyor. Kaydedilen verilere göre, örneğin 1870-1910 yılları arasında Gerogia’da “kiralanmış mahkum”ların %88’ini, Alabama’da %93’ünü siyahiler oluşturuyor. Alabama’da köle plantasyonlar, kiralık mahkumların yer aldığı sistemle değiştiriliyor.
İç savaş sonrası dönemde, eyaletlere ırkçılığa dayalı yasalar dayatılıyor. Bugün ise ırkçılığa dayalı sömürü, cezaevlerinde işletilmeye devam ediyor.
ABD’deki 37 eyalette, özel şirketlerin devlet cezaevlerinde, sözleşme yaparak mahkum emeğini sömürmesi yasal. İşlerini yürüten ortaklık ve şirketler arasında ABD’nin kaymak tabakası da bulunuyor. Pelaez’in açıkladığı listede, IBM, Boeing, Motorola, Microsoft, AT&T, Wireless, Texas Instrument, Dell, Compaq, Honeywell, Hewlett-Packard, Nortel, Lucent Technologies, 3Com, Intel, Northern Telecom, TWA, Nordstrom’s, Revlon, Macy’s, Pierre Cardin, Target Stores ve daha bir çok isim yer alıyor.
Şirketler bu sayede milyon dolarlık rakamlara ulaşıyor. Mahkumların çoğu emeği karşılığında çok düşük ücretler alıyor. Federal cezaevlerine nazaran, özel işletilen cezaevlerinde ise kölelik koşulları hakim.
Özel işletilen cezaevlerinde, mahkumlar saat başı 17 cent gibi bir rakama çalıştırılıyorlar. Bu rakam, aylık 20 dolara karşılık geliyor. “Yüksek deneyim” iseyen pozisyonlarda çalıştırılan bir mahkum ise örneğin saatlik 50 cent kazanıyor.
Mahkum emeği sayesinde, şirketler eski işletmelerini kapatıp cezaevlerinde açıyor. Fabrikalar, çalışanlarını işten çıkarıp, mahkum işçilerle sözleşme imzalıyor.Pelaez’in ifadelerine göre, ABD bir kez daha, 3. Dünya Ülkeleri emek pazarı için cezbedici bir yatırım alanı haline gelmiş durumda.
Pelaez, eski Oregon Vekili Kevin Mannix’in Endonezya’da üretim yapan Nike markasına nasıl çağrıda bulunduğunu aktarıyor: Mannix Nike’ın üretimi kendi eyaletine taşımasını tavsiye ediyor ve diyor ki, “hiçbir ulaşım masrafı olmayacak; biz size rekabetçi mahkum emeğini sunuyoruz.”
Cezaevlerinin özelleştirilmesi 1980’lerde, Ronald Reagan ve Bush SR. döneminde baş gösteriyor; ancak 1990’larda William Clinton baştayken yükselişe geçiyor.
Vicky Pelaez’in makalesi ilk olarak 10 Mart 2008 tarihinde, El Diario-La Prensa, New York ve Global Research’te yayımlanmıştır.
Makalenin tamamı için: http://www.globalresearch.ca/the-prison-industry-in-th…/8289

Bir Efkan Ala portresi: Süper vali, süper bürokrat, sıradan siyasetçi

Fotoğraf: REUTERS/Ümit BektaşRoma’da, Osmanlı’da oyun çokmuş ya ikisinin mirasçısı TC’nin de efsanesi çok. “Farklı bürokrat”, misal: Cefakâr öğretmen, vefakâr savcı, kanaatkâr mal müdürü, fedakâr subay, titiz bekçi…
Bir de “farklı mülki amir” var. Her dönem medya birine yapışır. “İşte o!” diye. O hiyerarşiye bakmayan, o Kürt Türk ayırmayan, o fakir zengin gözetmeyen, o doğruyu doğru bildiği gibi yapan, o büyüklerini sayan, küçüklerini seven… Erken ölenlerin efsanesi sürer, en fazla bir kuşak; Gaffar Okkan, Recep Yazıcıoğlu filan…
PARASIZ YATILI
Efkan Ala da işte o bürokratlardan. Halk sevmiş. Medya sevmiş. Hükümet sevmiş. Devlet sevmiş. Medya öyle diyor. “Nimet” diye yazılmış hakkında. Şimdilerde de cumhurbaşkanı seviyor, halktan, hükümetten, medyadan, her şeyden farklı bir yapı kuran cumhurbaşkanı. Hani şu dikey devletini tamama erdirmek üzere olan.
Parasız yatılı okumuş. Devlet dersi görmüş yani. Orta ikiden terk değil, mezun. Parasız yatılının kaderidir, orta ikiden terk etmezsen, o yayın seni fırlatacağı yer hiç belli olmaz. Yoksul halk çocuklarından biri olarak Maveraünnehir nereye dökülür sorusunu ve yanıtını bilir mi?
Parlak bir kaymakam olarak nereye dökülmesi gerektiğini de bilir. Etkili bir bürokrat olarak elbette nereye dökülmemesi gerektiğini de. Kudretli bir politikacı olarak nerede yatağın değişmesi gerektiğini, nerede baraj kurulması gerektiğini, kimin barajın altında kalması gerektiğini, barajın suyunun kime gitmesi gerektiğini de.
ÇALIŞMAK MECBURÎDİR
Öğrenci Efkan Ala, sınıfta kalma, başarısız olma, başarıyı erteleme lüksüne sahip olamayacak kadar yoksuldu. Hep çalışmak zorundaydı, hep çalıştı.
İlkokul arkadaşları, “İkna yeteneği çok iyiydi” diyorlarsa da tersi doğru olmalı: İkna olma yeteneği çok iyi olmak zorundadır yoksul bozkır çocuklarının, aileden uzakta, ranzalarda, sıralarda aksatmadan ders çalışmaya ikna olmak, bir yetenektir. Bozkır çocuklarının yalnızlık, sessizlik içinde geliştirdikleri bir yetenek.
Bürokrat Efkan Ala, aynı çalışkanlıkla işe koyuldu. Yoksul parasız yatılı bozkır çocuğunun tek disiplini. Temizlik düşkünlüğü, öğrencilik yıllarından, ama o düşkünlüğün bir karakter özelliği göstermesi, bürokrasi yıllarından. Kirlenmekten korkmadan devlet işini yapmak mümkün mü? Kısa sürede parlak başarılar. Yoksa gencecikken Diyarbakır’a vali yaparlar mı kimseyi?
GÖSTERİ MAKAMI
Başarılar, başarılı olanın özelliklerini de ortaya döker, çünkü görülmüştür. Valilik çünkü, gösteri alanıdır. Görüyoruz ya, valiler durmadan bir şeyler gösteriyorlar bize. Efkan Ala da Devlet dersinde aldığı yaraların bilincinde olduğunu gösterdi. Medya mercek altına alıp bir daha gösterdi. Devlet denilen o heyulanın açtığı yaraları pansumana gelmişti, yaraları bilen olarak. Lafları güzeldi: Açık toplum. Açık sistem. Şık demokrasi. Katılımcı yönetim. Yatay ilişki. Empati. Şeffaflık. “Sadece vergi alan değil, vergi veren de devlettir.” …
Hele Amed’de, Kürdistan’da ne şık duruyordu bu sözler: Devlet dersinin iki defa yaraladığı topraklarda. Gösterisi, salt gösteriş miydi? Değildi muhtemelen. Fakat o devlette yürürken, devlet de onda yürüdü. Hangi yoksul çocuk devletten hızlı koşabilmiş? Hem de artık valiyken? Hızla merkeze çekildi. Müsteşar.
KANUN BESTELEMEK
“Yasalar” diyor “beste gibidir.” Yani? Musikişinas. Dinlemeyi de söylemeyi de seviyor. Haktan, adaletten çok bahsediyor. Popper’ı çok seviyor. Cemil Meriç’i çok seviyor. Kıyası çok seviyor bir de.
“Yasalar beste gibidir. Türk sanat müziğindeki bir besteyi bir Hamiyet Yüceses, Zeki Müren, Müzeyyen Senar ve Bülent Ersoy gibi okumak var bir de rutin bir yorumcu gibi.”
Yani? Yorum önemli? Öğrenciyken yasaları nasıl yorumlardı bilemeyiz, Popper efsanelerine rağmen. Bürokratken medyada yazdığı gibi yorumlardı bilemeyiz, Popper ve Cemil Meriç’li röportajlara rağmen. Şu günlerde Müslüman Bonapart’ın icra heyetinde bir vokal, onu biliyoruz.
Sesini tam ayarlayamıyor ama: Bazen vali gibi kükrese de, birden sesi düşüyor. Sonra bir vali gibi babacanlaşıyor. Sonra bir vali gibi öfkeleniyor. Sonra bir vali gibi şefkat gösteriyor. Fakat bazen, bazen tekleyip yutkunuyor, sadece yere bakarak bir süre geçiriyor, bir iki saniye… İşte oralarda bir yerde çalışkan yoksul çocukla çalışkan yoksul gencin idealist siluetleri görünür gibi oluyor gözlüklerinin camından. Görünüp kayboluyor. Söyleşilerde adını çok andığı Cemil Meriç’in, Karl Popper’ın demeçlerinde görünüp kaybolması gibi.
POPPER DE, SONRA UNUT
Karl Popper, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Alev Alatlı derken, hiçbir görev, yetki ve sıfatının olmadığı bir yerde oturmayı kabul edecek “devlet adamlığı”na terfi etti. Uçtu adeta. “Başta Papa olmak üzere harekete geçen yedi düvel” cümleciğini kurmak için, Popper’a gitmeye gerek yoktu, Alev Alatlı da yeterdi. Yargılanması gereken güvenlik görevlilerine muhakeme izni vermemek için Bekçi Murtaza olmak da yeterdi, “açık toplum, açık toplum, Popper, bir de Feyerabend” diye çırpınmak gerekmezdi.
Galiba şu Karl Popper’a, Kemal Tahir’e, Cemil Meriç’e filan birlikte hayran olmanın, sağcı olmak dışında, kolay bir yolu var: Hayran oluyorsunuz, oluyor bitiyor.
Sonra Başbakan bir gün sizi öğreniyor…
O başbakan, şimdiki genişletilmiş cumhurbaşkanı, Popper falan dinlemez, malûm. Onun ne türden kişileri yanına seçtiğini, ne türden kişileri uzaklaştırdığını git gide daha iyi anlıyoruz. Etrafında biriken heyetten anlıyoruz: Erdoğan’ın bir ihtiyacı var. Çarşıda, pazarda, ticarette, sanayide değil, bunların dışında, salt bürokraside yer alanlardan oluşan bir özel kurmay heyet ihtiyacı.
Böylece, yükselişine tanık olmuş, paydaş olmuş, ortak olmuş kimseye minneti kalmayacak. Devlet dersinde ölmemişlerden kurduğu heyetle dikey devletini pekiştirecek.
Yoksul bozkır çocuğu da, terbiye etmeye yeltendiği devletin verdiği terbiye eşliğinde fallokratik ruha teslimiyetini yükselmeye devam ederek kutlayacak: “Dik dur eğilme, Karaçoban seninle.”
EN KANLI DÖNEMİN ARDINDAN İSTİFA
O seçimde Karaçoban’dan oy alamadı. Seçildi. 1 Kasım’da da seçildi. Sonra hazır göreve başladı. İçişleri Bakanlığı’na. İçişleri Bakanlığı’nı o kadar sevmişti ki, yasa gereği seçim nedeniyle istifa etmiş olmasına rağmen, görev ondaydı. Çalışkan öğrenci, parlak bürokrat, seçilmiş siyasetçi, entelektüel mülkiyeci, müziksever yurttaş… Türkiye tarihinin en kanlı dönemlerinden birinin içişleri bakanı olarak tescillenecekti. Kanlı darbe gecesi Erzurum’daydı. O havadayken cumhurbaşkanı yerde, o yerdeyken cumhurbaşkanı havada olduğu için uzun süre görüşememişti kendisiyle izahatına göre. Bu arada iktidar partisi, meş’um darbe gecesi “aradığınız kişiye ulaşılamıyor” sesiyle yanıt verenlerin halini ahvalini merak eder, kuşkuya düşer olmuştu. Nasıl kuşkulanılmasın ki, Cumhurbaşkanı’nın en yakınına kadar sokulmuş kişiler darbeci çıkmış, iktidarın güçlü isimlerinden birinin kardeşi, bir general darbeci olmayan generalleri derdest etme işini eliyle yürütmüştü. Herkesin herkesten kuşkulanması için yeter nedeni vardı. Fakat hiçbir şey yokmuş gidiyordu bir yandan da her şey, gazeteciler, yazarlar, çevirmenler, çocuklarını filanca okullara gönderenler sorgu altında, gözaltındaken, tutuklanıyorken, parti etrafı güllük gülistanlıktı. Ya da tam siper.
Birden istifası geldi Efkan Ala’nın. O gece o birkaç saatlik kayıp zamandan ötürü kuşku altında olduğu için mi? O gece devlet teşkilatları görevlerini layıkıyla yapmadığı için mi? O geceden sonra talimatlandığı işleri kıvıramadığı ya da kıvırmak istemediği için mi? İçindeki çalışkan öğrenci, entelektüel mülkiyeci erdemli bir silkinişe girdiği için mi? Bilemeyiz. Gelecek günler gösterecek. Fakat her halükarda şunu bilebiliriz: Yoksul bozkır çocuklarından devşirilmiş bekçi Murtazaların muratları yerine gelmiyor, hangi ikbali görürse görsünler.
Karaçoban ona oy vermezken bir şeyler biliyordu belki de, halk bilgeliği bürokratik entelektüellerin göremediğini görmüştür her zaman…