2 Aralık 2016 Cuma

Emekçiler Yoksulluk İçinde Yaşam Savaşı Verirken Emperyalist Kapitalist Hızla Silahlanamaya Devam Ediyor..!

Bonn Uluslararası Silahsızlanma Merkezi (BICC) dünyanın birçok bölgesinde silahlanma eğiliminin arttığına dikkat çekti. Kurumun 2016 Küresel Silahlanma Endeksi’ne göre, Kırım Yarımadası, Ortadoğu, Güney Çin Denizi, Ukrayna, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri gibi birçok bölgede askeri harcamalar artıyor. NATO ise çatışma olan bu ülkelere takviye asker konuşlandırma kararı alıyor.
İSRAİL İLK SIRADA
Silahlanma harcamalarında 152 ülke listesinde Almanya 100’üncü sırada gelirken İsrail dünyanın en fazla askeri harcamasını yapan ülke olarak birinci sırayı alıyor. İsrail’in silahlanmada birinci sırada gelmesinin birçok nedeni arasında zorunlu askerlik hizmeti geliyor. Bu ülkede askeri görev yapanların sayısı toplam nüfusa oranla çok yüksek düzeyde.
TÜRKİYE İLK 20’DE
En çok silahlanma harcaması yapan ülkeler arasında ilk onda İsrail’den sonra Singapur, Ermenistan, Ürdün, Rusya, Güney Kore, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, Azerbaycan ve Brunei geliyor. Brunei’yi Kuveyt, Belarus, Umman, Cezayir, Ukrayna, Bahreyn, Suudi Arabistan, Moğolistan, Vietnam ve Türkiye izliyor.
SURİYE DURUMU BİLİNMİYOR
Bilim insanları şimdiye kadar silahlanma harcamalarında en başlarda gelen Suriye’ye ilişkin kesin bilgi veremiyorlar. Ancak raporu kaleme alanlardan Max M. Mutscher, “Bu ülkenin silahlanma harcamalarının ve silahlanmasının son derece yüksek olduğundan ve savaş nedeniyle daha da yükselmiş olduğundan yola çıkılabileceğini” söylüyor.
Ortadoğu’da İsrail’in komşularında da silahlanmada artış göze çarpıyor. Mısır 2013 yılındaki askeri darbe sonrasında 2015’te askeri harcamalarını 53,6 milyar dolara çıkartarak hissedilir bir artış kaydetti. Suudi Arabistan’ın silahlanma harcamaları gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 13,7’sine denk düşüyor. Uzmanlar kriz bölgesi Ortadoğu için bile bu derece silahlanmanın çok fazla olduğuna işaret ediyorlar.
BATI ÜLKELERİ SON SIRALARDA
Rapora göre, Batı Avrupa ülkesinin silahlanma konusunda sıralamanın epeyce gerisinde yer alıyor. Almanya (100. sıra), Fransa (60), İngiltere (71), İtalya (81), İspanya (92) gibi ülkelere dair Küresel Silahlanma Endeksi'nde (GMI) az oranda da olsa gerileme saptanıyor.
ALMANYA ARTTIRMAYI PLANLIYOR

Ancak raporu hazırlayanlar bu eğilimin tersine dönmesini bekliyorlar. Batı Avrupa'da 2016 yılı için silahlanma harcamalarının yüzde 2,7 oranında artış göstereceği tahmin ediliyor. Almanya örneğin savunma bütçesini 2019 yılına kadar yüzde 6,2 oranında artırmayı planlıyor. 

Ya mezara ya kapı dışına: Şirvan’da ölmeyen işçileri işten attılar!

Siirt’in Şirvan ilçesinde Ciner Holding’e ait maden sahasındaki işçi katliamının üzerinden iki hafta geçerken, toprak altından 12 işçinin cenazesi çıkarılabildi, 4 işçinin cenazesine ise halen erişilemedi.
Katliamla ilgili alınmayan önlemlerin her gün bir yenisi ortayaçıkarken, bu defa da katliamdan tesadüfen kurtulan ve mesai arkadaşları toprak altında kalan işçiler gerekçe gösterilmeden ve telefonla bildirim yoluyla işten çıkarıldı.
Telefonda “İşten çıkarıldınız, artık gelmeyin” dediler
Evrensel’e konuşan bir işçi “Yüzlerce işçiyi işten attılar. Herkes göçünü alıp köyüne döndü. Sadece 30-40 kişi kaldı, onlar da arama çalışmaları için bırakıldı. İşten çıkarmalarla ilgili gerekçe bildirilmedi. Şirket yetkilileri eskisi gibi buralara gelmiyor. Ana firma yöneticileri de yok. Burası ıssızlaştı. Bir yetkili ‘İşler karışık, madenin ne olacağı belli değil’ demiş” dedi.
İşten çıkarılan bir başka işçi ise şöyle konuştu:
İlk başta kimse arayıp sormadı bizi. ‘Burada iş yok, evlerinize gidin, dinlenin’ denildi. Telefonla arandık, ‘Artık işe gelmeyin, işten çıkarıldınız’ dediler ve bir şey dememize fırsat vermeden telefonu kapattılar. Antlar, C3 ve Nasıroğlu şirketlerinin hepsinde işçiler atıldı. Gerekçe söylenmedi. Şimdi şirket yetkililerine de ulaşamıyoruz. Tazminat ve benzeri haklarımız da verilmedi, ne olacağıyla ilgili bir şey söylenmedi.
“İşsizliği ölümü kaderimiz haline getirdiler”
Çalışmaya mecbur olduklarını söyleyen bir işçi ise şöyle dedi:

Adı üstünde işçiyiz. Buradan kazandığımız para ile geçimimizi sağlıyoruz. Hepimizin borcu var, çoluğu, çocuğu var. Kış günü resmen sokağa atıldık. Hiç mi vicdan yok? Toprak altında kalabileceğimizi bile bile o maden de çalışıyorduk. Çatlağı da, alınmayan önlemi de hepsini biliyor ve görüyorduk. Şirket de biliyordu. Çalışıyorduk yine de, neden; çünkü mecburuz, başka gelirimiz yok, yoksuluz. İşsizliği, ölümü bizim kaderimiz haline getirdiler. Razı değiliz. Tüm insanlara çağrımdır. Herkesin elini vicdanına koysun. Bu duruma tepki göstersin, bize sahip çıksın

Antalya’da Üniversitelilere Faşist Saldırı: Bir Yaralı!

Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde Ziraat Fakültesi çıkışında dün (1 Aralık) Gençlik Muhalefeti üyesi bir üniversiteli, faşistler tarafından bıçaklı saldırıya uğradı. Faşist saldırı sırasında bir üniversiteli de darp edildi.
Saldırı sonrasında arkadaşları için hastane önünde bekleyen üniversitelilere faşist grup bir kere daha saldırdı. Hastane önündeki saldırıda faşistler taş, sopa ve satır kullanılırken polis herhangi bir müdahalede bulunmadı. Ardından hastane önüne TOMA getirildi.

1 Aralık 2016 Perşembe

Yarın insanların yüzüne nasıl bakacaksınız!

CNN Türk’ün yeni genel müdürü olan Erdoğan Aktaş öğrenciler proteto etti ile ilgili görsel sonucu
Çeşit çeşit gazeteci var. Kimi 'zift havuzu' medyasına balıklama atladı, gazetecilikten tetikçiliğe evrildi. Kimi yandaş medyada direkt tetikçi olarak doğdu. Kimi de patronu biat etmiş eski merkez medyada şişle kebap arasında tercih yapma çabasında.
İletişim Fakültesi’nin amfisini salon balkon ayakta doldurmuş öğrenciler.
Konu “Medya ve 15 Temmuz”.
Kürsüde eski “merkez”, şimdi “biat etmiş”- ATVden CNN Genel Müdürlüğüne atanmış olan Erdoğan Aktaş- medyanın haber kanallarından birinin genel müdürü var.
Gençler peş peşe sıraladıkça soruları gerginleşiyor televizyon yöneticisi. Sinirleniyor. Sesi yükseliyor.
Aslında gençler soru sormuyor, karşılarındaki “deneyimli televizyoncunun” kanalında yapılan haberciliği mahkum ediyorlar.
Çünkü temsil ettiği kanal “merkezde” görünmeye çalışarak çoktan “yumurtasız omlet” yapmayı başarmıştı. HDP’nin hiçbir temsilcisini programa almadan HDP’yi tartışmayı ya da Cumhuriyet’ten hiç kimse programda yokken gazetecinin yönetici ve yazarlarının tutuklanmasını tartışmışlardı.
Hatta bu becerilerini hayli ileri götürmeyi de başarmışlardı. Kendi gruplarına ait “amiral gemisi” gazetenin manşetten verdiği bylock haberinin “açıklamasını” yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. Zira hem iktidar, hem de yandaş medya o habere büyük tepki göstermişti. Bu yüzden gruba ait bu haber televizyonunda programlardan birini gazetelerinin o manşet haberine ayırdılar. Ancak ne garipti ki bu programa “ta Amerika’lara gidip” haberi yapan deneyimli muhabirlerini çağırma ihtiyacı bile hissetmemişlerdi.
Kızgındı gençler. Büyük bölümü geleceğin gazeteci adayı olan öğrenciler tokat gibi sorularla aslında mevcut gazeteciliği, televizyon haberciliğini yerden yere vuruyorlardı.
Genç bir kız öğrenci Aladağ’da yanarak ölen kız çocuklarıyla ilgili haberi verirken halktan saklanan gerçekleri, “Burası Süleymancıların yurdu” diyen acılı bir babanın sözlerinin sansürlenmesini, görüntünün sesinin bu sözler söylenirken kesilmesini gündeme getiriyor. Arkadan da soruyor sorusunu:
“Bize bu olayla ilgili anlatmak, açıklamak istediğiniz birşey var mı?”
Yoktu elbette. Çünkü herkesin gözü önünde gerçekleşmişti bu yayın. Acılı babanın görüntüleri dakikalar önce sosyal medyaya hem de sesli olarak düşmüştü. Görüntüyü çeken de aynı gruba ait haber ajansıydı. Ama daha sonra aynı görüntüler ekrana gelince “sesi yok” oluyordu.
Başka bir gazeteci adayı öyle kestirmeden soruyordu ki soruyu, insana “İleride bu iyi gazeteci olacak” dedirtiyordu:
“Tarikat, kelimesini kullanmadan şu iki günü nasıl geçiriyorsunuz bir anlatın…”
Gazetecilik adına öyle “günahlar” işlenmişti ki, bu soruların yanıtı verilemezdi elbette.
Bu yüzden yanıtlar daha çok “Yırtınıyorsunuz karşımda”, “Faşizm bu”, “Provakasyon yapma” düzeyinde kalıyordu.
Ama öğrenciler Türkiye’de gerçekleri halktan gizleyerek “haber veriyormuş gibi yapma” tarzında bir gazetecilik anlayışını teşhir etmeye kararlıydılar. Okullarındaki derslerde okudukları “basın ve ifade özgürlüğü”, “halkın haber alma hakkı” ile var olan gazetelerin, televizyonların yayın politikaları neredeyse taban tabana zıttı. Aslında öğrencilerin soruları, bu toplumdan gerçeklerin saklanmasına her kesimden gelen ve giderek artan tepkinin ifadesiydi.
Keskin bir eleştiri içeren ama ölçülü ve saygı sınırını aşmayan sorular peş peşe geliyordu:
“Taybet ana bir hafta sokakta kaldı haber yaptınız mı? ‘Üç çocuğum hayattaki en önemli varlığım’ diyorsunuz. 0-12 yaş arası 300 çocuk öldü bölgede tek bir haber yaptınız mı?”
Bu sorunun yanıtı elbette “Hayır”dı. Hatta hakkıyla yanıt verilmeye kalkılsa büyük bir medya eleştirisi ortaya çıkar, yarın “Türkiye’de medyanın bir dönemdeki utanç verici hali”ni tartışacaklara bir katkı olabilirdi. Ama bu soruya verilen yanıt da “Benim çocuklarımın annesi Diyarbakırlı. Bilip bilmeden konuşmayın” diye bağırmak olmamalıydı.
Etkinlik bitmeden salondan ayrılmak durumunda kalıyordu televizyon yöneticisi. Çok gergindi. Kendisini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne davet eden akademisyenler bu günün anısına bir armağan vermeye çalışıyorlardı. Öğrenciler de hazırlıklıymış meğerse. Hemen bir kız öğrenci fırlayıp, elindeki kitabı hediye etti televizyon yöneticisine “Bu meslek örgütünüzün yayını” diyerek.
Öğrencilerin “armağan”ı DİSK’e bağlı Basın-İş’in hazırladığı “Medyada 10 Ekim Katliamı” kitabıydı.
Belli ki salonda bulunan öğrencilerin büyük bölümü sorular karşısında televizyon yöneticisinin düştüğü zor duruma bakarak “Okulu bitirip bu mesleğe başlarsak sonumuz böyle mi olacak” diye sormuştur kendi kendine.
Bunun da yanıtı ne yazık ki kesin olarak “Evet”tir.
Çünkü daha şimdiden bir kısmı insan içine çıkamaz hale geldi. Hiç değilse bu televizyon yöneticisi, geleneğinde iyi bir eğitim ve sıkı bir eleştiri olan bu okulun öğrencilerinin karşısına çıkmaya cesaret etti. Ama eminim ki süreç içersinde bu türden cesur davranışların yoğunluğu da azalacaktır.
Buraya kadar anlattıklarımda, televizyon yöneticisi olan deneyimli gazetecinin adını vermedim. Çünkü kişilerden çok Türkiye’de medyanın geldiği durumla ilgili bir gelişme bu. İktidara “biat etmiş” medya gruplarında koltuğunu daha uzun süre korumaya çalıştığı için dayatılan koşullara uyum göstermeye çalışan her gazeteci de benzer durumda çünkü.
Türkiye’de medyanın getirildiği acıklı durumun çarpıcı örneklerinden birini daha yaşadık dün.
İletişim Fakültesi öğrencilerinin sorularını yanıtlamakta zorlanan gazetecinin yönettiği haber kanalının da bağlı olduğu holdingin Ankara temsilcisi “FETÖ soruşturması” kapsamında gözaltına alındı. Yandaş basın çok sevindi. Zaten daha bir hafta önce ihbar etmişlerdi “holding sahibi ile Fetullah Gülen arasındaki kurye” diye. Muhalif medyanın bir kısmı da “Basına yeni bir baskı” diye veriyordu. Televizyon ekranlarından, internetten, sosyal medyadan akıyordu gözaltı haberi. Bir tek bu grubun gazeteleri, televizyonları veremiyordu haberi. Yani Ankara İletişim’de bu toplantı birkaç gün sonra olsaydı televizyon yöneticisine yöneltilecek sorular arasında kesinlikle şu cümleler de yer alacaktı:
“Yönettiğiniz televizyonun bağlı olduğu holdingin Ankara Temsilcisi tutuklanıyor, siz bunun bile haberini veremediniz akşama kadar.”
Türkiye’de yurttaş olduğunun bilincinde olan, haber alma hakkının bunun en temel şartı olduğu için yakıcı biçimde talep eden kesimlerde; gerçekleri gizleyen, eğip büken, çarpıtan medyaya, buralarda çalışan gazetecilere tepkiler giderek artıyor.
Karşımızda elbette tek tip değil, birkaç tip gazeteci var.
Birincisi, AKP’den önce gazeteci olup inançlarına, mesleğine ihanet ederek “zift havuzu”nun medyasına balıklama atlayanlar.
İkincisi, AKP’den önce ya gazeteci olarak hiç varolmamışlardı ya da kıyıda köşede kalmışlardı. İktidarın ipine sarılıp televizyonlarda program, gazetelerde köşe buldular..
Bu iki gruptakiler gazeteciliğe ya iktidar tetikçisi olarak başladılar ya da süreç içersinde gazetecilikten tetikçiliğe evrildiler.
Üçüncüsü, “gazetecilik yapıyor” görüntüsünde, patronu iktidara “biat etmiş” televizyonlarda, gazetelerde varolma çabasında olanlar.
Dördüncüsü de, gazeteciliği sonuna kadar savunup son kalan birkaç gazetede, internet sitesinde çok düşük ücretlerle ya da hiç para almadan gazetecilik yapma çabasında olanlar, işsiz kalanlar, mahkeme kapılarında sürünenler ve cezaevine düşenler.
Birinci ve ikinci grupta olanların zaten milletin içine çıkacak hali yok. Kendi kabuklarına kapanmışlar, “iktidar atmosferi”nden dışarı çıkamıyorlar.
Üçüncü grupta olanlara ise giderek tepki artıyor, artık durumu yönetemez hale geliyorlar.
Dördüncü grupta olanlar parasızlığa, işsizliğe, hapis tehdidine karşın başları dik geziyorlar.
Aslında bu durumda sorulması gereken şu; bugün halkın haber alma hakkını engelleyenler, yalanlarıyla, manüplasyonlarıyla insanları yanlış bilgilendirenler, kişisel çıkarları uğruna gerçekleri gizleyenler yarın eşlerinin, çocuklarının, eski arkadaşlarının, hatta insanların yüzüne nasıl bakacaklar?
Hoş bugün de nasıl baktıklarını hala anlayabilmiş değilim ya!
Celal Başlangıç
Türk devleti görünüşte laik bir devlettir. Türk egemen sınıfları, sözde laikliği benimsemiştir. Ancak bu laiklik, kolu-kanadı budanmış, Batı Avrupa tipi laisizmin karikatürü olan bir laikliktir.
"Kemalist Devrim", cılız bir anti-emperyalist hareketti. Ulusal devrimci değil ulusal reformistti. Ulusal Kurtuluş Savaşı'na önderlik yapan Kemalist burjuvazi, daha başından feodallerle ittifak içindeydi. Anti-feodal bir devrim olma özelliğine de sahip değildi. Ulusal Kurtuluş Savaş sürecindeki burjuva-feodal bağlaşma, iktidara da yansıdı. 1923'te ülke çapında kurulan politik iktidar burjuvaziyle feodallerin ortaklığına dayanıyordu.
Ancak iktidarın yönetici gücü kemalist burjuvaziydi.
Burjuvazi, kapitalist gelişmenin önünü görece açmak, feodal zincirleri gevşetmek için üst yapıda önemli bir takım reformlar yaptı. Hilafet, sultanlık kaldırıldı, 1923'te Medrese eğitim ve halifelik tasfiye edildi. 1925'te tekkeler ve zaviyeler kapatıldı. 1926'da imam nikahma son verilerek, medeni nikah getirildi. 1928'de devlet dininin Islam olduğu Anayasa'dan çıkarıldı. 1937'de ise Anayasa'ya TC Devleti'nin laik, olduğu konuldu. Bu vb. devrim diye yutturulmaya çalışan reformlarla, feodal ideoloji, kültür ve feodal din görece zayıflatıldı. Ama tepeden-üstten yapılan bu reformlar ekonomik temeldeki köklü veya önemli sayılacak reformlarla el ele gitmediği için zayıf kaldı, kökleşmedi; yığınları derinden kucaklamadı. Feodalizm yerli yerindeydi. Ekonomik yaşamdaki ağırlığını koruyordu. İktidarın da ortak gücüydü. Yığınların uyanışını engellemek sömürü düzenlerini ebedileştirmek için burjuvazinin buna gereksinimi vardı. Böylece feodalizmle olan ittifak, feodal ideoloji ve kültürün korunmasında da sürdü. Kemalist devrim, yarim .bir burjuva devrimiydi. Ve ne yari-sömürge statükoyu kırma ve ne de feodalizmi tasfiye etme yeteneğindeydi. Bu bağlamda, burjuvazinin en ileri gittiği laiklik reformu da yığınların beyninde köklüce yerleşmedi. Zorlu ve tepeden yerleştirme politikasının da geliştirdiği tepkiler İslamcı akım ve tarikatlarca sömürüldü. Bu tarikatlar zayıflamasına karşın çalışmalarını sürdürdüler. Bu tarikatlar, şeriatçı akımlar devletle uzlaşma ve anlaşma, devlet aygıtı içinde kadrolaşma politikasını, geleneğini sürdürdüler. (Alevi tarikatları hariç.).
1946, özellikle de 1950'lerden sonra İslamcı ideoloji, İslamci akımlar, tarikatlar, şeriatçı akımlar güçlenmeye başladı. DP ile başlayan, 60'lı, 70'lı yıllarda ilerleyen, 80'li yıllarda daha da gelişen, atak yapan tarikatlar, İslamcı akımlar, egemen sınıfların dolayı ya da doğrudan denetimi, yönetimi etkisi altında oldular, zayıf olan Humeynici İslamcı akim hariç hala da böyledirler. Ve bu tarikatlar da Sünni mezhebinde olan tarikatlardır. Demokrasi düşmanlığı" ( anti-demokratikliğin) yani siıa, anti-komünizm de bu İslamci akımların temel karakteristik özelliğidir.
Türkçeleştirilmiş olan ezan, ilk defa amerikancı faşist DP döneminde yeniden Arapçala çalındı. "Aydın din adamı" yetiştirme adı altında İmam Hatip Okulları yine DP döneminde açıldı. İmam Hatip okulları 1950li yıllarda ilkokul düzeyindeyken, 60lı, 70'li yıllarda lise düzeyine çıkartıldı. 1974 CHP Hükümeti (CHP-MSP Koalisyonu) döneminde, İmam Hatip mezunlarına üniversitelere girme olanağı tanındı. Islamda kadın imam olmazken, ama buna rağmen Milli Egitim Bakanlığı'na bağlı imam Hatip Okullarında 50.000 kız öğrenci okuyor. Bugün 250.000'i aşkın öğrenci İmam Hatip Okullarında okuyor. 5.000 kuran kursu, hele bir de bunlara yasadışı olarak tarikatlara bağlı binlerce kuran"kursunu da eklediğimizde, binlerce, onbinlerce kuran kursu yurdu bir ahtapot gibi ülkemizi kucaklamıştır. Din dersi, önce seçmeli ders, ardından askeri faşizm ile zorunlu ders haline getirilmiştir. Diyanet işleri Başkanligi, devletin resmi bir kurum olarak Sünni mezhebin, Sünni İslamci ideoloji ve akımların, dini ideolojinin güçlü bir örgütleyici, destekçi, denetçi ve yardımcısıdır. Gerici-faşist basın, tarikat başını, TRT, dinci propaganda ve ajitasyonun aktif ve sürekli aracı durumundadır. Amerikan emperyalizmi ve Suudi Arabistan gericiliği, petro-dolarlarla İslamcı akımların, tarikatların ardında. Onlarca dini vakıf İslamcı ideoloji ve akımın arkasında. Diyanet İşleri Başkanlığının geliri, çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın, Sanayi ve Ticaret Bakanlığının Enerji ve Tabu Kaynaklar Bakanlığının bütçesinden daha fazla... Tarikatlar 12 Eylül ve Özal Hükümeti sayesinde servetlerine servet ekleyerek büyük ekonomik odaklar konumuna geldiler.
Nereden bakılırsa bakılsın; Türkiye'de İslamcı, gerici ve faşist tarikatlar, dini ideoloji güçlüdür. Arkasında devlet var. 1950'lerle birlikte, laiklik ilkesinin daha fazla kolu kanadı kesilmiştir. Özellikle 12 Eylül askeri faşizmi ve ardılları ANAP, REFAL-YOL, AKP ve diğerlerince Hükümetleri döneminde laiklik daha da biçimselleştirilmiştir. Tarikatların, Şeyhlerin, Şıhların, devlet ve siyasi partiler, özellikle ANAP ve sonrasında DYP ardında RP-FP ve sonrasında AKP nezdinde şeriatçılık güçlenerek gelişmiştir. Tarikatlar, özellikle devlete kadro hazırlayan, devlet içindeki kadrolaşmasını ilerleten eğitim-öğretim kurumlarına büyük bir önem veriyorlar. İmam Hatip mezunlarına Üniversitelerin acilmis. oluşu bir yandan üniversiteleri gericilikle biçimlenmiş öğrenci gençlikten oluşturma, üniversiteleri faşizm ve sermayenin kaleleri haline getirmek taktiğiyle, öle yandan da düzenin kurumlarına, devlete gerici, bağnaz, örümcek kafalı, itaatkar köleler, kadrolar üretme politikası ve hedefiyle bağlıdır. Değindiğimiz olgu bakımından şu örnek çarpıcıdır: Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Kamu Yönetimi bölümüne giren öğrencilerin % 40'ini İmam Hatip mezunları oluşturmaktadır.
12 Eylül Askeri faşist darbesiyle dini gericilik daha da güçlendi. Bu olgu, anti-laik, teokratik devlet kurma eylemlerini de askeri darbenïn gerekçelçrinden biri olarak gösterenlerin iki yüzlü davrandıklarını, gerçek nedenleri gizlemek istediklerini bir kez daha gösterdi. Dini gericilik güçlendi, çünkü, devrim ağır bir yenilgi, direnişsiz, moral bozucu bir yenilgi aldi. Kolayca zalen kazanan faşist karşı devrim, daha da cesaretlenerek azginca saldirdi. Faşist lerör, faşist, dinci propaganda ve ajitasyonla, demagojiyle elele-içice geliştirildi. Yenilen yığınlara, sınıf ve tabakalara yönelik ekonomik ve siyasi saldırılar, ideolojik, ahlaki, kültürel, sanatsal vb. saldırılarla tek merkezli, planlı bir şekilde futürsuzca birleştirildi. Yenilgiyle umutsuzluk, çekingenlik şaşkınlık, korkaklık, örgütsüzllük, politikadan uzak durma, moral bozukluğu egemen hale geldi. Devrimci, Marksist-Leninist olan, ilerici olan her değere, kıpırdanışa, geleneğe, fikre, vb. karşı saldırı bin bir biçimde körüklendi . Felsefi idealizmin değişik türevleri şaha kalktı. Devrime, Leninizme, geçmiş olumlu olan herşeye küfür karalama, küçük düşürme, döneklik, ihanet toplumda, kullanılan renklerde güçlü bir gerileyiş, bilinç kaybı, sağa kayış yaşandı. Dini ideoloji bu saldırılarda etkince kullanıldı. "Türk-İslam Sentezi devletin de resmi ideolojisi haline getirildi. Amerikan düzen yanlısı İslamcı akımlar, Süleymancı Nakşibendiler, Nurcular, vb. vb gibi tarikatları çalışmaları daha fazla teşvik edildi. Hatta cunta bir kısım tarikatlarla, '82 Anayasası'na destek için pazarlı masasına oturdu.
12 Eylül faşist darbesiyle açılan dönemde, dinr gericiliğin bilinçli, planlı çok yönlü körüklenmesini geliştirilmesinin başlıca olarak iki nedeni vardı.
Birinci neden, kitleleri, işçi sınıfını dini ideolojiye daha bir derinden şekillendirerek kurulu zorba düzene bağlama, yığınları daha geri konumlara (ekme; yen devrimci yükselişi geciktirme, engelleme; yeni devrimci atılıma ve devrime karşı, dinci gericiliği militan bir vurucu güç olarak hazırlama politikasıydı.
İkinci neden ise, Türkiye'yi "ılımlı" İslamcı çizgiye çekerek, Ortadoğu'da üstlenilmiş olan Amerika emperyalizminin jandarmalığı görevleirni daha iyi, daha kamufleli, daha etkin ve aktifçe yerine getirilmesini sağlama olgusudur. Nitekim bu jandarmalık rolü İslam aleminin önderi Müslüman Türkiye şiarında bir güzel somutlaşmaktadır. İslamcı imajın güçlendiği bşr Türkiye, laikliğin daha da biçimselleştirildiği bir Türkiye görüntüsü vererek, Türkiye'nin jandarmalık rolü kamufle edilerek bölge halkına daha kolay yumruk atabileceği hesaplanmıştır.
Türkiye'de kapitalistleşme süreci 1950'lerden sona hızlandı. Özellikle 60'lar sonrası kapitalistleşme sürece daha da derinleşti, yaygınlaştı. Buna koşut olarak, feodalizm de görece hızlı bir çözülüş sürecine girdi. Ülkenin ekonomik, politik, toplumsal yaşamına, alt ve üst yapısına, gelişme yönüne damgasını basan işbirlikçi tekelci kapitalizmdir. Böyle olmasına karşın feodal karakteri dinci ideolojinin, İslamcı akımların, tarikatların güçlendiği de gerçektir.
Öncelikle vurgulamak gerekiyor: Büyük toprak ağaları, işbirlikçi tekelci burjuvazinin yani emperyalizmin ülkede sınıfsal dayanağı konumundadırlar. Ekonomide feodal kalıntılar, politik iktidarda büyük toprak ağalarının konumları zayıflasa da önemi bir gücü oluşturmaya devam etmektedir. Feodal ideoloji, kültür ve dinin korunması emperyalist politikanın ve devlet politikasının temel bileşenlerindendir. Öte çözülme, kapitalist evrimin ve emperyalist sermaye ihracının nesnel yasalarının sonucudur...
1950'lerden itibaren kapitalizmin gelişiminin hızlanmasına rağmen dinci ideoloji ve tarikatları gücünün artmasının nesnel temelinde de kapitalist gelişmenin hızlanması yatmaktadır ve şüphesiz ki bir geçiş dönemi çizgilerini yansıtmaktadır. Şöyle Türkiye de. kapitalizmin gelişmesi feodal üretim ilişkilerini çözmekte, geleneksel-ilişkilerin çözülmesi, tekelleşmek sürecinin hızlanması, küçük burjuvazinin çözülüşü ve iflasın artması, kırdan kente göçün hızlanması gibi olgular; bu gelişmenin yarattığı sarsıntı ve yıkım, özellikle geri yörelerde, kapitalist ekonomik, ticaret, kültür ve toplumsal ilişkilerin geri olduğu şehir ve bölgelerde geçmişe duyulan özlemi yoğunlaştırmakta, toplumsal olgular ve yıkım karşısındaki güçsüzlükleri yığınları, bireyleri dine sığınmaya, dini iksirin etkisiyle sarhoş, olmaya, tanrıya şığınarak kurtuluş. aramalarına yol açmaktadır. Bir diğer ifadeyle, acıların en korkuncunu, işkencelerin en vahşisini veren kapitalizmin kör güçlerinin karşısında, görünüşteki tam çaresizlikleri", kapitalizmin "kör güçlerinin" getirdiği iflas, yıkım, işsizlik, yok olma,
yarınların güvencelerden yoksunluğu, bunlara duyulan korku ve gerçekleşen benzer olgular karşısındaki güçsüzlük, insanların dinci ideolojinin uyuşturucu gölgesine sığınmasına yol açmaktadır.
Özellikle kapitalist ekonomik krizler ve toplumsal yozlaşmalar döneminde, devrimci bir çıkışın olmadığı koşullarda, dinci ideolojinin güçlenmesinin nedeni de;bu koşullarda dini ideolojinin egemen sınıflarca pompalanmasının, seçenek diye sunulmasının nedeni de budur. Kapitalizmin insanı yıkan, insanı insana, insan emeğine yabancılaştıran vahşi gelişme yasalarının "kör güçlerinin" kitleler tarafından görülmesi” demek kapitalizmin, sömürü düzeninin sonu olur. Bundan dolayıdır ki, burjuvazi, dini, kurtuluş yollarından biri olarak lanse eder.

Süleymancılar Aladağ’da nasıl çalışıyor?

Adana’nın Aladağ ilçesinde Süleymancılar cemaatine ait kız yurdunda çıkan yangın sonucu 11 öğrenci ve 1 yurt görevlisinin feci şekilde can vermesi, tarikat ve yurtlar gerçeğini yeniden görünür kıldı. Peki kimdi bu Süleymancılar ve Aladağ’da nasıl bir ağ oluşturmuşlardı? Aladağ’da halka yönelttiğimiz sorulara verilen cevaplar, ortaya önemli bir fotoğraf çıkarttı.
SÜLEYMANCILAR HEM KÖKLÜ HEM KIRSALDA ETKİLİ
Süleymancılar 1922 yılından beri varlığını sürdüren bir cemaat. Cumhuriyetin ilan edilmesiyle tarikatların bir kısmı kırsala çekilmiş. Kırsal alanın daha denetimsiz olmasından dolayı oralarda faaliyet sürdürmüşler. Çiftçilik, köylülere orman işi ve işçiliği bulma, yurt-eğitim gibi faaliyetler sürdürmüşler. Türkiye’de birçok bölgede ticari faaliyetler sürdüren cemaatin, 1930’ların başında, Torosların bazı köylerinde mandıracılık yaparak da tarikat faaliyetlerini sürdürdüğü ifade ediliyor. Kırsal bölgelerin, tarikatlara mürit toplamak açısından da oldukça verimli olduğu gözleniyor.
ADANA’DA TARİKATIN 80 YURDU VAR
Yangın sonucu çocukların öldüğü yurt, Aladağ’a 1974 yılında kurulmuş. Yurt, kurulduğu günden bugüne hep faal çalışmış. 54 kapasiteli yurtta son olarak 31 öğrenci kalıyordu. Aladağ’da görüştüğümüz insanlar yurtta “perşembe sohbetleri”, “yatsı namazı kılma” adı altında dini eğitimler yapıldığını söylüyor. Süleymancılar, üç yıl önce Aladağ’a ikinci bir yurt daha yapmış. Yeni yurt kaymakamlık binasına yakınmış. Daha önce kız çocukları yeni yurtta kalıyormuş. Yangının çıktığı yurtta ise erkek öğrenciler kalıyormuş. Sonradan yerleri değiştirmişler. Kız çocuklarını eski yurda almışlar. Süleymancıların Adana genelinde 80 kadar yurdu var ve bu yurtların 6’sının Aladağ’da olduğu belirtiliyor.
ESNAFTAN YARDIM TOPLUYORLAR
Çocuklar yanan yurtta ücretsiz kalıyorlarmış. Bu da yoksul aileler için tercih edilme nedeninin başında geliyor. Peki, öğrencilere ücretsiz barınma sağlayan cemaat, giderleri nasıl karşılıyor? Bu soruyu sorduğumuz vatandaşlar, cemaatin sıklıkla yardım ve para topladığını söylüyor. Zira bu yardım/sadaka toplama işi tarikatların geleneğinde var. Bu yardımı da “Allah yolunda sadaka verin” şeklinde istiyorlarmış. Aladağ’da konuştuğumuz insanlar ayrıca şu bilgileri bizimle paylaşıyorlar: “Harman zamanı cemaatin müritleri çiftçilere gidip yardım alırlar. Hayvancılıkla uğraşana ‘Çocuklar için bir davar getir’ derler. Esnaftan yardım toplarlar. Kimi bakkala, markete gidip gıda yardımı isterler. Ya da lokanta sahibine ‘Yemeğimiz var, siz karşılayın’ derler. Pastane sahibine ‘Yemeğin tatlısını siz verin’ derler. Yani çocukları yurtta barındırıyorlar ama onun karşılığını yardım olarak topluyorlar.”
Süleymancılara mensup kişiler, üstlerine başlarına dikkat ediyormuş. Gelir kaynaklarının önemli bölümünü de ticaretten sağlıyorlarmış. Kamu ve özel sektöre işçi alımında da belirli bir etkilerinin olduğunu not düşmek gerek.
OYLARIN RENGİNİ CEMAAT BELİRLİYOR
Süleymancıların baştan beri Refah Partisi ilde olan ilişkisi biliniyordu. Bir dönem merkezi olarak ANAP’a oy vermişler. Merkezi bir karar olmadığında ise isteyen istediğine oy veriyormuş. Son dönem daha çok MHP ile AKP’ye oy verdikleri belirtiliyor. MHP’li Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün CNN Türk’ün canlı yayınında Süleymancıların yurtlarına övgüler dizmesi ve ‘Devlet yurtlarıyla yarışacak, çok daha iyi yurtları var’ demesi de bu açıdan önemli. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra AKP ile ilişkileri yeniledikleri, tasfiye edilen Fethullahçılardan doğan boşluğun bir kısmının bunlarla doldurulduğu da yapılan yorumlar arasında.
KONYA’DA 17 ÇOCUĞUN ÖLDÜĞÜ YURT DA AYNI CEMAATİN
1 Ağustos 2008’de Konya’nın Balcılar beldesinde Kur’an kursuna giden kız öğrencilerin kaldığı yurtta da Adana’dakine benzer bir facia yaşanmıştı. Aynı cemaate ait olduğu belirlenen Boğaziçi Özel Öğrenci Yurdunda yaşanan patlamada 17 kız öğrenci yaşamını yitirmişti. Facia sonrasında yapılan araştırmalarda cemaate ait 1700 dernek ve 1300 yurt/pansiyon olduğu belirlenmişti. Adı geçen kurumlar, bulundukları belde, ilçe ya da ilin etiketiyle “Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği” adı altında çalışıyor.
Aladağ’daki olayı yerinde izleyen CHP Adana Milletvekili İbrahim Özdiş, çok çarpıcı bir rakam veriyor. Buna göre devlet yurtlarında kalan öğrenci sayısı yüzde 14-15’te kalırken her 100 öğrenciden 85’i özel yurtlarda kalıyor! Bu öğrencilerin çok önemli bir bölümünün ise tarikat yurtlarında kaldığı artık herkesin malumu.
YOKSULLUK, TARİKATA MECBUR BIRAKTI
Peki, ilk ve ortaokul çocukları neden yurtlarda kalmak zorunda? Geçen gün el Cezire’ye konuşan acılı baba Mehmet Karataş şöyle demişti:”Köyde okul, ilçede başka öğrenci yurdu yok. Eleştirme şansımız da yok, başka seçeneğimiz de. Mecburduk, çocuğumuz orada ücretsiz kalıyordu” demişti. Bu sözler yoksul Aladağlıların ve çevre köylerin ortak duygusunu yansıtıyor.
evrensel


Fırıldak Metiner; 'MHP kandan besleniyor' diyen Metiner yine çark etti: MHP çizgisine gelmekten rahatsızlık duymayız" dedi ..!

AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner, yakın zaman kadar "Kandan, kadavradan besleniyor" dediği MHP'ye bu kez övgüler yağdırdı. Metiner "MHP çizgisine gelmek bizi hiç rahatsız etmez" dedi.
MHP BAŞKANLIĞA 'EVET' DEDİ, METİNER MHP'Yİ ÖVMEYE BAŞLADI
Daha önce Tayyip Erdoğan hakkında sarf ettiği "Türkiye'yi yönetecek entelektüel birikime sahip değil" şeklindeki sözleri ortaya çıkınca defalarca Erdoğan'dan özür dileyen Mehmet Metiner, bu kez de daha önce ağır sözlerle eleştirdiği MHP'yi övdü.
Başbakan Binali Yıldırım ile MHP lideri Devlet Bahçeli'nin bugün yaptıkları görüşmenin ardından başkanlığın önünü açan anayasa paketi hakkında anlaştıklarını açıklamalarının ardından, Habertürk TV'de Didem Arslan Yılmaz'ın sunduğu "Türkiye'nin Nabzı" programında anayasa değişikliği ve AKP-MHP yakınlaşması masaya yatırıldı.
Programın moderatörü Didem Arslan Yılmaz'ın, "MHP, 'AKP bizim çizgimize geldi' diyor. Bu konuda ne diyorsunuz?" diye sorması üzerine AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner, "Hiç rahatsızlık duymayız MHP bunu söylüyorsa. Biz MHP ile yakınlaşmaktan rahatsızlık duymayız. Yeter ki MHP bizimle yakınlaşmaktan rahatsızlık duymasın" diye konuştu.
MHP İÇİN 'KANDAN, KADAVRADAN BESLENİYOR' DEMİŞTİ
MHP ile yakınlaşmaktan rahatsızlık duymayız diyen AKP'li Metiner, çözüm süreci devam ederken Abdullah Öcalan'ın AKP'nin çizgisine geldiğini savunnuyor ve MHP'yi çok sert sözlerle eleştiriyordu. Metiner, 2013 yılında AKP İl Danışma Toplantısı’ndaki konuşmasında "MHP kandan ve kadavradan besleniyor. Biz bu sorunu çözdüğümüzde MHP tabelasını indirmek zorunda kalacak. MHP diye bir parti kalmayacak. Dağlardan şehitlerimiz gelmediği zaman MHP diye bir parti kalmayacak.” şeklinde konuşmuştu.