3 Ocak 2017 Salı

Bakanlar Kurulu arasında Numan Kurtulmuş: OHAL’e devam, yeni KHK’ler yolda..!

Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş, Bakanlar Kurulu’na verilen arada yaptığı açıklamada Reina saldırısının 2017’nin ilk dakikalarında olmasının bir mesajı olduğunu belirtti. Saldırıları engelleme sözü veremeyen iktidar sözcüsü saldırının anlamını “Milletçe, ‘2017 geliyor, inşallah güzel günler gelecek ve Türkiye 2017’yi daha güzel geçirecek, 2017’yi esenlik, barış ve kardeşlik içerisinde geçirecek’ diye ümit ve temenni ettiğimiz bir anda maalesef bu hain saldırıyı gerçekleştirerek şu mesajı vermek istiyorlar; ‘2017’de de Türkiye’nin başına bela olmaya devam edeceğiz'” sözleriyle ifade etti.
Batıyı saldırılara karşı uluslararası bir mücadele vermeye çağıran Kurtulmuş, Reina saldırısının Fırat Kalkanı’ndaki başarılarından ötürü olduğunu iddia etti, “Türkiye’nin sınır dışı operasyonlarına verilen mesajdır. Özellikle Fırat Kalkanı Operasyonu çerçevesinde, başarılı ve kararlı bir şekilde Suriye’de yürütülmekte olan operasyonların hem terör örgütlerini hem terör örgütlerini taşeron olarak kullananları rahatsız ettiği anlaşılıyor” dedi.
Kurtulmuş’a göre gerçekleri söyleyenler halkın arasını açıyor
“Bu terör eylemiyle birlikte, maalesef Türkiye’de halkımız arasında hayat tarzları üzerinden, inanç farklılıkları üzerinden, mezhepler üzerinden bir takım ayrışmaları ortaya koymaya çalışıyorlar ve maalesef bir kısmı da sosyal medya üzerinden yapılan bu tür şuursuz, dengesiz bir takım propagandalarla da halkın arasını açmaya gayret ediyorlar” diyen Kurtulmuş, sosyal medyadan gerçekleri söyleyen birçok gazeteci, aydın, akademisyen ve yurttaşın bu yolla halkın arasını açtığını iddia etti.
“Bütün sosyal medya hesaplarını, provokatif olarak kullanılan bütün sosyal medya hesaplarını takip ediyoruz, takip etmeye de devam edeceğiz” diyen Kurtulmuş, 347 hesap hakkında soruşturma başlatıldığı, 92 hesap hakkınd aişlem yapıldığını söyleyerek gözdağı vermeye çalıştı.
OHAL’e devam, yeni KHK’ler yolda

OHAL’in bir ihtiyaca binaen çıkarıldığını iddia eden Kurtulmuş, saldırıları ve darbe teşebbüsünü bahane ederek “OHAL gerektiği kadar devam edecektir” dedi. “Yeni Kanun Hükmünde Kararname hazırlıklarımız devam ediyor, büyük bir kısmı tamamlandı, son rotüşlar yapılıyor. En kısa zamanda kamuoyu ile paylaşılacaktır” sözleriyle yeni KHK’lerin geleceğini ifade etti.

2 Ocak 2017 Pazartesi

2016 yılında 328 kadın katledildi

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, kadın cinayetleri ile ilgili hazırladığı 2016 raporunu kamuoyu ile paylaştı. Rapora göre, geçen yıllara oranla 2016 yılında kadın cinayetleri arttı, 328 kadın hayatını kaybetti. Bu yıl kadın cinayetlerinin yüzde 50'si OHAL döneminde gerçekleşti. Raporda kadınların direnişi sayesinde önemli kazanımların da elde edildiği hatırlatıldı.
‘DEVLET KADINLARI DEĞİL, KATİLLERİ KORUYOR’
2016 yılında 328 kadın çeşitli gerekçelerle erkekler tarafından katledilirken kadın cinayetlerinin yarısı OHAL döneminde gerçekleşti. Raporu kamuoyuna duyuran Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, “Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi maddelerine göre kadın cinayeti verilerinin çıkartılması ve nedenlerin tespitleri devletin görevidir. Ancak AKP tespitten ziyade yaptığı açılamalarla üstünü örtmeye çalışmakla birlikte kadın cinayetlerinin artmasına sebep olmuştur” açıklamasında bulundu.
EN ÇOK CİNAYET İSTANBUL’DA YAŞANDI
Öldürülen kadınların yüzde 45’inin kendi hayatlarına dair karar almak istediği için, boşanmak istediği için, ilişkisini sonlandırmak istediği için öldürüldüğü belirtilen açıklamada “Kadınlar en yakınları tarafından öldürülürken, yüzde 46’sının çocuğu vardı. Devlet tarafından korunmayan kadınların OHAL dönemiyle beraber şiddetin artmış, kadınlar türlü işkencelerle öldürüldü. Bu yıl kadınların yüzde 70’i silahla ve kesici aletle öldürüldü. Bu yıl öldürülen kadınların %20’si genç kadınlarken, yine OHAL dönemiyle beraber 15 yaşından küçük kız çocuklarının da erkekler tarafından öldürülmesine şahit olduk.” ifadelerine yer verildi.
Rapora göre kadın cinayetinin en çok yaşandığı iller ise İstanbul’da 34, Adana’da 17, Ankara ve İzmir’de 16, Antalya ve Antep’te 14, Kocaeli ve Muğla’da 11, Manisa ve Konya’da 10 olarak belirlendi.
KADINLARIN DİRENİŞİ ÖNERGEYİ GERİ ÇEKTİRDİ
2016 yılının kadınların direnişi sayesinde önemli kazanımların da elde edildiği bir yıl olduğu belirtilen açıklamada, “AKP’nin “erken yaşta zorla evlendirme ve tecavüzü kapsayan çocuk istismarını” yasalaştırmak için bir gecede geçirmeye çalıştığı “utanç önergesi”nin iptal ettirilmesiydi. Kadınların güçlü direnişi sayesinde önce geri çekilen önerge, ardından iptal edildi.” ifadeleri kullanıldı.
‘KADINLAR İÇİN LAİKLİK HAYATİDİR’
OHAL dönemi ile beraber laikliğe dönük saldırılar sonucu kadına yönelik şiddetin önü açıldığı belirtilen açıklamada, “İstanbul’da Ayşegül Terzi’ye şort giydiği için tekme atıldı. Başbakan “mırıldanabilir” açıklamasında bulunarak şiddeti resmen onayladı. Mırıldanabilirsin açıklaması sonrasında Trabzon’da epilasyon broşürü dağıtanlara saldırı gerçekleşti, İstanbul’da bir markette “düzgün yürü” diyerek bir kadına saldırıldı, Başbakanın mırıldanabilirsin oluru erkeklerin sırtını sıvazladı. Duruşmada Sanığın “İslam hukukuna göre davrandım” diye savunma yapması Ayşegül’ün "bacaklarım kapalıydı, kucağımda poşet vardı" diye açıklama yapmak durumunda bırakılması laikliğin, hukukun zedelendiğinin göstergesidir. Aylar sonra spor yaparken tekmelenen Ebru Tireli’nin “her yerim kapalıydı” demesi, Ayşegül’e atlan tekmeyi onaylayan “mırıldanabilir” açıklamasının sonucudur.” denildi.
Platform, “Kadınların bacakları açık da olabilir, istedikleri gibi giyinip istedikleri gibi yürüyerek istedikleri saatte dışarıda olabilirler. Kadınların yanında bir devlet yoksa biz varız. Türkiye’yi de, bizim içimizi de kararmaya çalışanlara karşı bu puslu karanlık havayı dağıtacağız.” ifadelerini kullandı.

Barbaros Şansal’a ‘karşılama’: Polis gözaltıyla kalmadı, eliyle linç ettirdi..!

Yılbaşı gecesi Türkiye’de yaşanan katliamlara, çocuk taciz ve tecavüzlerine, hırsızlık ve yolsuzluklara tepki gösteren paylaşımları nedeniyle gerici medya organları ve AK troller tarafından hedef gösterilen Barbaros Şansal, Kıbrıs’ta gözaltına alınarak İstanbul’a gönderilmek üzere sınırdışı edildi.
Şansal’ın sınırdışı edilmesi gerici-faşistleri harekete geçirdi. Anadolu Ajansı, Şansal’ın uçak saatini bildiren bir haber yaptı. CNNTürk spikeri Beste Uyanık, Şansal için “Haddi bildirilmeli” tweeti attı. AK troller, Şansal’ın “karşılanması”ndan söz etti.
Egemen medya ve sosyal medyadan yapılan çağrılar eyleme de dönüştü. Şansal henüz uçağın kapısında polisler tarafından gözaltına alınmak üzere alıkonuldu. Ancak polisler yalnız değildi. Normal şartlarda görevli haricinde kimsenin girmesine izin verilmeyen uçuş apronuna giren gerici-faşistler “Vatan haini” bağırışları ve küfürler eşliğinde polislerin koluna girdiği Şansal’a saldırdı.
Polisler Şansal’ı geri uçağa bindirmek yerine daha açık bir alana götürünce linç için tüm koşullar hazırlanmış oldu. Polislerin arasından “alınan” Şansal, yere düşürülerek linç edildi. Polis, saldırının belli bir süre devam etmesini izledikten sonra Şansal’ı aracına bindirerek götürdü.
Linç sonrası ‘tebrik’ faslı
Barbaros Şansal’ın gözaltına alınmasının ardından sosyal medyada da aynı gerici hesaplar bu defa kutlama ve tebrik faslındaydı.
Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Cemil Barlas “Klavye delikanlılarına, terörist sevicilerine ibret olsun” diyerek saldırıyı sahiplendi.
Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek de Şansal’ın darp edildiği eski bir fotoğraf ve saldırının videosunu “Türk milleti onurlu bir millettir. Kaba kuvvet tasvip edilemez ama insanları tahrik etmiyeceksin” ile “Uçaktan inerken Türk milleti tepki gösterdi. İnsanları tahrik etme Barboros” diye yazdı.


1 Ocak 2017 Pazar

İTALYA’DA İŞGAL EVLERİ: ‘Sosyalist ütopya’dan evsiz ve mülteci sığınağına

İtalya, Avrupa’da işgal evlerinin en yaygın görüldüğü ülkelerden biri. 51 bin insan, işgal evlerinde yaşıyor. 60’lı yıllarda sosyalist bir ütopya olarak ortaya çıkan işgal evleri, bugünse daha çok ‘mecbur kalanların’ barınağı.
Batı toplumlarındaki radikal sol harekete dair bir mefhum olan “işgal evi”nin tarihi, 60’lı yıllara dayanıyor. İlk deneyim ise Amerika’da. “Mülkiyete” kökten karşı çıkan sosyalist ya da anarşist gençler, sahipleri tarafından çeşitli nedenlerle terk edilen veya devlete ait binaları işgal etmişler ve yaşam alanına dönüştürmüşler.
Bu yıllar ardından Batı ülkelerinde hızla yaygınlaşan ve bir “kültür” yaratan işgal evleri, barınma ihtiyacının karşılandığı mekânlar olmanın ötesinde. Buralarda radikal gençlik hareketleri, sosyal ve kültürel etkinlikler düzenliyor. Son yıllarda ise bu evler, devletlerin ciddi yaptırımlarıyla karşılaşıyor.
İtalya da Avrupa’da işgal evlerinin yaygın görüldüğü ülkelerden biri. Ülkede devletin yayınladığı istatistiklere göre 51 bin insan işgal evlerinde yaşıyor. Roma’da 3 bin 500, Milano’da bin 700, Napoli’de bin 300 yapı, yurttaşlar tarafından işgal edilmiş durumda. Yine Torino ve Floransa’da yüzlerce; Cenova, Palermo ve Catania’da ise onlarca konut, işgal evine dönüştürülmüş.
Son dönemde İtalya’da da bu evler, devlet baskısı altında. İşte bu süreci, Torino Legal Team üyesi Avukat Laure Martinelli ve halen ülkenin başkenti Roma’daki bir işgal evinde yaşayan iki çocuk annesi Medine A. ile konuştuk.
‘İlk işgaciler sosyalist işçilerdi’
Av. Martinelli, İtalya’dai işgal evlerinin tarihinin 70’li yıllara dayandığını belirtiyor ve devam ediyor: “İtalya’daki ilk ev işgali hareketini 1975 ve sonrasında ‘İşçi Otonomu’ (Autonomia Operaia) militanları başlattı. Milano, Roma ve Bologna odaklı bu işgal dalgası, emekçilerin kapitalist üretim ilişkilerinden olduğu kadar yerleşik partilerden de özerk örgütlenmesini esas alıyordu. İşgal evleri, temsili demokrasiyi ve her türlü delegasyon mantığını reddediyordu. İşgalcilerin çoğu işçiydi. O dönem işgaller daha çok mahalle komiteleri ve Proleter Gençlik Kulüpleri tarafından yapılıyordu.”
İkinci işgal dalgası: Sanayisizleşme ve evsizlik
Ülkede 1977 yılında gerçekleşen isyan ardından devletin sert müdahalesinin “ev işgalleri” sürecini sekteye uğrattığını anlatan Martinelli, işgal evlerini sonrasında yaygınlaştıran etmenin ise İtalya’nın sanayisizleşmesi ve on binlerce emekçinin işsiz kalması olduğunu aktarıyor. O dönemde sanayisizleşmeden payını en fazla alan kuzey kentleri, halen işgal evlerinin en fazla görüldüğü kentler.
Son işgalciler:Evsizler ve mülteciler
Evlerin işgal edilme gerekçesinin son dönemde ise değişiklik gösterdiğini, daha çok evsizlerin veya göçmenlerin işgal evlerinde barındığını kaydeden Martinelli, devam ediyor: “Çok yoksullar; kalacak hiçbir yerleri yok. Özellikle 2015’te çok sayıda aile, evini kaybetti. Evlerine devlet el koydu. Birçok aile, kirasını ödeyemediği için evsiz kaldı. Zaten 500 Euro borcun olduğu ve ödeyemediğin zaman ev sahibi polisi çağırıp eşyalarına el koydurabiliyor. Son yıllarda bu durum çok yaşanıyor. Şimdi işgal evlerinde kalanların çoğu, maaşları olan insanlardı; ama ekonomik krizde işlerini kaybettiler. Artık borç edip ev kiralayacak durumları da kalmadı.”
İtalya’da sosyal hakların “hiç olmadığını” belirtiyor Martinelli ve ekliyor: “Bu insanlara biraz da olsa destek veren, bir tek sosyalistler. Evini yitirmiş insanlara destek olmaya çalışıyorlar. İtalya’da birçok ev, bu nedenle işgal edilmiş durumda.”
Oturum var ama imkan yok
Mültecilerin de kalacak hiçbir yer sağlanmadığı için sokakta kaldığını ve işgal evlerine yerleşmeye mecbur olduğunu aktaran Martinelli, “Devlet bu insanlara hiç sosyal yardım vermiyor. Ya sokakta yaşayacaksın ya da bir ev işgal edeceksin; başka çare yok. Torino’da da bir yer var mesela, en az bin 200 kişi işgal evlerinde yaşıyor. Bunların çoğu, 2011 öncesinde İtalya’ya gelmiş ve yüzde 90’ı oturum almış. Ama iş imkanları olmadığı için ev işgal etmek zorundalar” diyor.
Apolitizasyon
Çıkışında politik bir kimliğe sahip olan işgal evlerinin şu anda ağırlıklı olarak ihtiyaçla anlamlandığını da belirtiyor Martinelli; bunun sosyalistler için “zorlayıcı” olduğunu kaydediyor ve devam ediyor: “Çünkü insanlar yaptıklarına politik anlam biçmeyince, gerekli yerlere sağlıklı mesajlar da ulaştırılamamış oluyor. Hakları için mücadele edemiyorlar. ‘Başımızı sokacak bir evimiz olsun, yeter’ diyorlar. Durum böyle olunca işgal evlerinde kooperatif bir atmosfer yakalamak da zor oluyor.”
Enrico Letta dönemi
İşgal evlerinde yaşayanların ısınma, elektrik gibi sorunlarını kendi imkanlarıyla çözmeye çalıştığını ama çoğunlukla zorlandıklarını da kaydeden Martinelli, bazen sosyalist komşuların yardımcı olduğunu ama bazen de ihbar eden komşulara denk gelindiğini söylüyor. Birkaç yıl önce İtalya Başbakanı Enrico Letta’nın işgal evlerinde barınanlara karşı kötü yaklaşımının durumu daha da zorlaştırdığını belirten Martinella, bunu da şöyle anlatıyor: “Eğer biri işgalcilere yardımcı olursa, hemen polise şikayet ediliyordu. Letta, işgal evlerinde yaşayanlara oturum verilmeyeceğini söyledi. Bu durum, bu evlerde kalmak zorunda olan aileler için büyük bir sorundu. Çocukları hiçbir şeyden yararlanamıyordu; okula bile gidemiyorlardı. Bir sürü çocuk ailesiyle birlikte bu evlerde kalıyor. İçinde oldukları durum çok kötü. Bazılarının bir adresi bile yok.”
‘İnsanlar uykuya dalmış gibi’
Martinelli son olarak, evsiz insanların ve işgal evlerinin sayısının giderek arttığına ama buna mukabil bir toplumsal hareketin gelişmediğini belirtiyor: “Çünkü İtalya’da insanlar örgütlü değil. Şimdi de sanki uykuya dalmış gibiler. Hiç kimse haksızlıklara karşı sesini çıkarmıyor.”,y,Y
eni özgür politika

AMARA GÜNEŞ / HABER MERKEZİ

Reina Katliamı Diyanet fetva verdi, AKP ‘gavur’ dedi, tetikçi de vurdu!

AKPnin önderliğinde İslamcı Türkçülüğün, kendisinden olmayanları düşmanlaştırıp üzerinden tepinmek için oluşturduğu Türkiye de , nihayet ‘tek suçları’ yeni yılı kutlamak olan insanlara yönelik katliam yapmanın yolunu döşedi.
Yeni yıla 39 kişinin yaşamını yitirdiği silahlı saldırıyla giren Türkiye’de, yılbaşından birkaç gün önce farklı illerde Noel kutlamalarına karşı afişler asılmış ve bildiriler dağıtılmıştı. Diyanet de yılbaşı öncesi “Mümine yakışmaz” şeklinde bir açıklama yapmıştı.
Yeni yıla birkaç gün kala farklı illerde asılan afiş ve dağıtılan bildirilerle yeni yıl kutlamaları hedef gösterilmişti. Asılan bir afişte bıyıksız sakallı bir erkek, Nobel Baba kığlındaki kişiye yumruk atarken resmedilmiş ve üzerinde “Biz Müslümanız Yılbaşı ve Noel kutlamalarına hayır” yazılmıştı. İzmir Konak Meydanı’nda da yılbaşı kutlamalarına karşı bildiri dağıtan bir gruba da halk müdahale etmişti. Konak Meydanı’nda “Hristiyanların bayramını kutlamıyoruz” diyerek bildiri dağıtan cübbeli kişilerle, vatandaşlar arasında tartışma yaşandı. Sıla Vakfı adına dağıtılan “Dünyayı kan gölüne çeviren Hristiyanların bayramını kutlamıyoruz” yazılı bildirileri dağıtan gruba bazı vatandaşlar, “Bu bildiride nefret var, dağıtamazsınız” sözleriyle tepki gösterdi.
Van’da da dün cadde ve sokakların duvarlarına “Yılbaşına Hayır” afişi asıldı. Yurttaşlarda şaşkınlığa neden olan afişlerde şu ifadeler kullanıldı: “Ey Ümmeti Muhammet Neden? Hıristiyanların yılbaşını kutluyorsunuz. Dünyadaki insanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Yılbaşına hayır Çünkü biz müslümanız. Biz yılbaşında hediye getiren Noel babanın değil miraçtan namaz getiren Hz. Muhammedin ümmetiyiz. Huzur şimdi secdede! Unutmayın Noel Baba kendi çocukları üzerine gökten oyuncak, Müslüman çocukların üzerine ise gökten bomba atan kültürün temsilcidir...”
Diyanet İşleri Başkanlığı, yılbaşı saldırısı öncesi “Kendini ve yaratılış gayesini unutarak değerlerimizle örtüşmeyen, insan hayatına katkısı olmayan gayri meşru tutum ve davranışlar sergilemek bir mümine asla yakışmaz” diyerek yılbaşı kutlamalarına karşı açıklama yapmıştı.
Aydın’da ‘Noel baba’ kıyafeti giydirilen bir kişinin kafasına silah dayayarak poz veren Türk ırkçıları, bunun propagandasını yapmıştı.
Akit, Yeni şafak, Milli Gazete gibi gazeteler, tehditler savurmuş; bu gazetelerin çalışanları ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekibindeki isimler de bu minvalde paylaşımlarda bulunmuştu.
Türk Milli Eğitimi Bakanlığı’nın yerel şubeleri, okullarda yeni yıl kutlamalarını yasaklamıştı


Adalet, barış ve özgürlük istiyoruz..!

Gezi Direnişi’nde, Suruç ve Ankara katliamlarında evlatlarını ve kardeşlerini yitirenler, sokağa çıkma yasağı ve operasyonlarda yakınlarını yitirenler ve evsiz kalan aileler, evlatlarını şehit olan anne ve babalar yeni yılda hukuk, adalet, barış, özgürlük, çocukların ölmediği, annelerin ağlamadığı ve bu acıların yaşanmadığı bir Türkiye istiyor.
GEZİ ANNELERİ: Artık çocuklar ölmesin
Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz: 2017, insanların artık huzura eriştiği, katliamların olmadığı, bombaların patlamadığı bir yıl olsun isterim. Yüreğimizde acı var ama inşallah kimsenin yüreğine bu tür yangın ve acılar düşmez. Ay geçmiyor ki patlama olmasın. Evlere ateş düşmeden ay geçmiyor. Yeni yılda bu acıları istemiyoruz.
Abdullah Cömert’in Ağabeyi Adnan Cömert: 2017 yılının, insanların ölmediği, katledilmediği; anaların ağlamadığı yıl olmasını istiyorum. Artık huzurlu bir yaşam istiyoruz. İnsanların huzur ve barış içerisinde, kardeşçe yaşam sürmesini istiyoruz. Ayrımcılık, ırkçılık olmasın, dünyada huzur olsun artık.
Ahmet Atakan’ın annesi Emsal Atakan: 2017’de artık bombaların patlamamasını temenni ediyoruz. Huzur ve barış istiyorum. Artık gençler, çocuklar ölmesin istiyoruz; analar ağlamasın. Savaşa, ayrıştırmaya artık dur demek lazım. Ülkenin yüzde 80’i evlat acısı yaşıyor. Acının rengi yok, olmaz da. Anaların acısı hep var. Adaletin, hukukun işlemesini istiyoruz; zaten adalet olmadığı için ülke bu hale geldi. Adalet olsaydı, katiller yargılansaydı, hırsızlar, yolsuzluklar olmasaydı, ekonomi de bu kadar bozuk olmazdı. Artık Türkiye’de kan dökülmemesi temennisinde bulunuyorum. Evladını kaybetmiş anne olarak bunları istiyorum. Barış, özgürlük dedik ama bizi de katlettiler. Oğlum Ahmet de bunları istediği için katledildi. Öfkeliyiz, yastayız. Yüreğimiz öyle bir kanıyor ki, tarifi yok. Oğlum üç yıldır kara toprağın altında yatıyor ama katilleri dolaşıyor ve davası bile açılmadı. Hukuk olmadığı sürece bu katliamlar devam edecek. Adalet işlemediği için katiller katletmeye ve gezmeye devam ediyor.
SURUÇ AİLELERİ: Düşler yarım kalmasın
Suruç katliamında kardeşi Nartan ve annesi Ferdane Kılıç’ı yitiren Sine Kılıç: Kelebeklerin ömrünün kısa olduğu konuşulur hep. Kadınlarınsa çiçek olduğu. Çocuklar kelebek oldular artık. Üstlerinde yalnızca savaşın korkunç renkleri. Oysa sadece güzel renkli hayatları olsun isterdim. Kadınlar zaten kendi renklerini yaratabilirler özgür olsalar. Her yeni haberle, katliamlarla hayatını kaybeden insanlara üzülmekle geçiyor günlerimiz. Ve bu sayılar gittikçe artıyor. Her yıl sağlık, başarı, mutluluk dilenir yeni yıla girerken. Bu yıl farklı olsun dileklerimiz. Çocuk gelinler olmasın mesela. Hayvanlara yapılan tecavüzler, katledilen çocuklar ve kadınlar, gerçekleşen katliamların aydınlatılmaması, katillerin korunması, anadillerinde konuşan insanların yargılanması... Bunlar olmasın yeni yılla birlikte. Bu istekler Kaf Dağı kadar uzak değil. Yaşıyorum, biliyorum. İmkânsız da değil. Herkesin yeni yılını barış ile birlikte Kaf Dağı’nın ardından kutluyorum. Oyuncaklarından vurulanlar var bu dünyada. Unutmayın! Hiçbir düş yarım kalmaz. Unutmayın!
Suruç katliamında yaşamını yitiren Okan Pirinç’in annesi Nuray Pirinç: 2017’den, yeni yıldan pek beklentim yok. Umudum kırıldı. Bu nedenle güzel beklentilerim yok. Tek beklentim katillerin, faillerin bulunması.
Suruç katliamında yaşamını yitiren Yunus Emre Şen’in annesi Şükran Şen: “Barış olsun, insanlarımız ölmesin. Hiçbir anne bu acıyı yaşamasın. Çocuklarıyla birlikte huzurlu, mutlu günler görsün. Beni saraylara da koysalar gönlüm hoş olmuyor. Yunus yok, hep bir yanım eksik. Çok zordur. Barış olsun, başka insanlar bu acıyı yaşamasın. Başka diyecek bir şeyim yok. Can sağlığı, huzur olsun.
ÇATIŞMA MAĞDURU AİLELER: Evlatlarımızı merak etmeyelim
Sur mağduru Aktaş ailesi: (Baba Fehmi Aktaş çalışamayacak kadar hasta. Fotoğrafta kardeşini kucağında tutan Alaattin bir berberde haftalık 100 lira karşılığında çırak olarak çalışıyor. 4 çocuk da okula gidiyor. İstanbul’da adli bir suçtan cezaevinde bulunan büyük oğlu Mazlum Uğur’un görüşüne giden anne Birgül Aktaş telefonla durumunu anlatıp, yeni yıl mesajını veriyor): Sur’da yasaklar başlayınca apar topar çıktık, eşyamızı bile alamadık, evimiz eşyalarla birlikte yıkılmış, yok olmuş. Devletten evimize karşılık bir şey alamadık. Ben el işi yaparak evimi geçindirmeye çalışıyorum. Oturduğum eve 470 lira kira veriyorum. Sarmaşık Derneği’nden yardım alıyordum ama OHAL ile dernek kapanınca yardımlar da kesildi. Ne yapacağımı bilemez oldum. Yeni yıldan bu durumda ne bekleyebilirim ki. Aç da olsak açıkta da olsak çocuklarımızın ölmemesini istiyorum. En büyük dileğim bu. Çocuklarımızı merak etmeyeceğimiz günler gelsin istiyorum.
Hep birlikte haykıralım
Silopi’de sokağa çıkma yasağı sırasında öldürülen ve cenazesi 7 gün yerde kalan Taybet İnan’ın oğlu Mehmet İnan: Biz hâlâ yaşadığımız olayın etkisini üzerimizden atmış değiliz. Yaşayan bir ölüyüz. O nedenle 2017’nin güzel bir mevsim gibi olmasını isterim. Annemi, amcamı ve kız kardeşimi öyle gördükten sonra, artık yaşama sevincim kalmadı. Ne istiyorsunuz bu fakir fukaralardan, artık yeter. 2017’nin sadece barış getirmesini istiyorum. Hepimiz kendi açımızdan seslenip barış diye haykırsak istiyorum.
Yüksekova’daki operasyon ve sokağa çıkma yasağında evsiz kalan Cahit Yiğit: Yeni yıla giriyoruz yeni umutlarla. Çünkü hep öyle oluyor. Oysa yeni yıllar bize hep geçmişi aratır oldu. 2016 benim için ve bölgede yaşayan bütün halklar için hüsran, gözyaşı, felaket ve kaos oldu. Bu halkın yıllardır büyük emeklerle biriktirdiği tüm birikimi bir hiç uğruna yok olup gitti. Yüksekova’da yaşayan mağdurlardan biri de benim. 20 yıl emek verdiğimiz 4 katlı evimiz bir anda yıkılıp yok oluverdi. Şu an 4 ayrı eve toplam 2 bin TL kira veriyoruz ailece. Bütün bunlara rağmen yeni yılda beklentim ekmek, iş aş değil sadece huzur ve barış. Çünkü bunlar olduktan sonra iş, aş, ekmek kendiğilinden gelir. Yeni yılın bölgemize ve Türkiye’de yaşayan bütün halklara barış ve kardeşlik getirmesini temenni ederiz.
10 EKİM ANKARA KATLİAMI KURBANLARININ AİLELERİ: Kardeşlik istiyoruz
Gülbahar Aydeniz’in annesi Fadime Aydeniz: Artık katliamlar bir son bulsun. Katliamla kimse bir şey elde edemez. Kızım kar yağışını çok sever, “Anne, kar yağınca melekler aşağı iniyor, gel kartopu oynayalım” derdi. Birlikte kartopu oynardık, fotoğrafımı çekerdi. Yağmuru çok severdi. Benim kızım “Anne biz barış için gidiyoruz, Anıtkabir’i de ziyaret edeceğiz” dedi. Kızım gibi onlarca genç gitti. Barış için gittiler. Kızım, 10 aylık bir bebeğe ilik bulunması için kent meydanında üç ayrı çadır kurup kan topladı. Benim kızım gitti, başka evlatlar gitmesin. Onlar da bizim ciğerimizdir. Ben, bundan sonra annelerin ağlamayacağı, evlatların katledilmediği, barış içinde yaşayacağımız günler gelsin istiyorum.
Umut Tan’ın babası Feramuz Tan: Ben 430 gündür oğlumun mezarına gidiyorum. Bir anne ve baba için evlat acısından daha büyük bir acı yoktur. Benim temennim, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın. Çünkü evladını kaybeden aileler ömrünün son nefesine kadar acı çekecek. İstanbul’da yaşanan patlamada çok büyük üzüntü duyuyorum. Ülkede adı konulmamış bir savaş var. Bu neyin savaşı ise biz bu savaşın bitmesini istiyoruz. Huzur istiyoruz. “Hiç kimse bana bir şey olmaz” demesin. Biz barış diyoruz. Benim çocuğum 18 yaşına yeni girmişti. Benden izin alarak gitti. Onların gidiş amacı, özgürlük, barış ve demokrasiydi. Benim çocuğum Cumhuriyet çocuğu, Atatürk çocuğuydu. Bombayla, terörle, katliamlarla barış getireceğini sananlar insan değiller. Barış, insanlar için var. Demokrasi insanlar için var. İnsan öldürerek barış ve demokrasi getiremezsiniz. Bir daha bu acılar yaşanmasın.
Mehmet Ali Kılıç’ın babası Kemal Kılıç: Bir çocuk kaybettim, yüzlerce çocuk kazandım. Ama gönül isterdi ki hiçbir çocuk hiçbir can yanmasın. Gül, dalında güzeldir. Hiçbir gül koparılmasın. O çocukların hepsi üniversitede okuyan ya da mezun olmuş, ülkenin geleceği için gelecek vaat eden çocuklardı. Bu ülkede o karanlık katliamın arkasındaki karanlık güçleri ortaya çıkarmakta sorun yaşayan siyasi iktidarın büyük sorumluluğu vardır. Hiçbir annenin, babanın, ülkenin bu acıları yaşamasını asla istemem. Terörden kimse medet ummasın. İstanbul’daki saldırıyı da nefretle kınıyorum. Sadece şu soruları sormak gerekiyor. İnsan öldürmekle kimin eline ne geçecek? Katliamcı bir zihniyetin insanlığa nasıl bir faydası olacak? Biz ne diyoruz? Barış diyoruz, kardeşlik diyoruz. Bu ülkeye barış gelecekse, kardeşlik gelecekse, başka bir insanın canını almakla gelmeyecek. Barış için ben kendi canımı feda etmeye hazırım. Yeter ki başkasının canı yanmasın. Yeter artık, bunlar son olsun.
ŞEHİT AİLELERİ: Terör artık son bulsun
Şehit Şükrü Mutluoğlu’nun annesi Elif Mutluoğlu: Oğlumu kaybedeli 20 yıl oldu. Çok zor evlat kaybetmek. Onun artık olmayacağını, olmadığını kabul etmedik, her zaman yanımızda. Aklımızda, yediğimiz ekmekte içtiğimiz suda. Bizimle yatıyor bizimle kalkıyor. Ziyaretine gidiyoruz, içimizden hiç çıkmıyor. Onun yeri hâlâ boş. Zorun en zoru. 20 senedir hiç şehit cenazesine katılmadım, dayanamıyorum. sonra şehit evine taziyeye gidiyorum. Artık, çocuklarımız ölmemelidir. Terör son bulmalıdır.
Van’da 1998’de şehit olan Mahir Çeviren’in babası Nasıf Çeviren: Oğlum, “Ben gidiyorum ama dönemem’ demiş arkadaşlarına. İçimi yakan “Evini yapalım da gelince hazır olsun” demiştik. Telefonda soruyordu, “Nasıl oldu baba ev” diye. O ölüverince ev yarım kaldı yapmadık. Sonra böyle kalmaz dediler tamamladık, çıktık orada oturuyoruz şimdi. Üzülüyoruz, kabrini ziyaret ediyorum. Yaşamayan bilmez. Acıyı tatmayan bilmez. Ülke kısa zamande terör belasından kurtulmalıdır.
1992’de şehit olan Münir Yıldızak’ın babası Turhan Yıldızak: Karakola baskın yapmışlar, telefon ile konuşurken arkadaşları “Münir koş biz gidiyoruz” diye bağırdılar. 4 arkadaş şehit oldular. 3 oğlum vardı ortancasıydı. Oğullarım, torunlarım var ama onun yerini doldurmaz, imkânı yok. Hayalleri vardı. 3 oğluma birer daire yapmak istiyordum. Evi yaptık, onunkinde kiracı oturuyor. Cenazelere katılınca üzülüyoruz, acılar tazeleniyor. Hep gariban çocukları gidiyor.
Cumhuriyet


Devrimci Mücadele Israrlı olmak Devrimci İdealler Bağlı Kalmakla Bağlıdır.!


  Devrimci kadro; yaşamını devrim mücadelesinin dışında ya da kenarında, kıyısında tanımlamayan, devrimci mücadeleyi yaşamının merkezine alan, devrimin merkezinde nefes alıp-veren, yediği-içtiği-uyuduğu-uyandığı devrim mücadelesi olan, mücadelesini ‘gençlik dönemlerinde’ yapılan dönemsel bir hobi olarak görmeyen bireylerin; hak ettiği bir sıfattır.
   Proleter devrimcilik; süslü teorik cümlelerle nutuk atma sanatı, üniversite çağında “ben de yapmıştım bir aralar” deme lafazanlığı veyahut entelektüel gevezelik, aydın kafacılığı olsun diyen öğrenilen bir şey değildir. Devrimciliğin temel ölçütü söylem ile eylemin, teori ile pratiğin, düşünce ile yaşamın bütünlüğüdür. Kişi devrimci söylemlerde bulunabilir, pekala söylemlerle örtüşen bir eylemlilik ortada yoksa o kişiye kelimenin tam manasıyla devrimci denilebilir mi? Samimiyet, tutarlılık, dürüstlük bunun neresindedir? 
   Kişi en başta kendine karşı dürüst olmalıdır, devrim mücadelesinde ilk başta kendini örgütlemeli, bu mücadeleye ilk başta kendini ikna edebilmelidir. Kendini devrimci olarak isimlendiren birey; eğer devrimci bir kimliğin hakkını veremiyor ya da rahat yaşamından kopmayı göze alamadığı için kasıtlı bir biçimde vermiyorsa; o birey devrimci olmak dışında her şey olabilir, ancak asla bir devrimci olduğu söylenemez. Devrimcilerin esas amacı; teorik gevezelik yapmak, analizler kasıp kağıt üzerinde toplumun kurtuluşunu ifade eden karikatürler çizmek, uygulamak için hiçbir zahmete girişilmeyen hazır reçeteler sunmak, orada burada laf ebeliğinden öteye gitmeye bir yaşam sürmek değildir, esas olan söylemlerimizi eylemlerimize dönüştürmek, devrimci kimliğin hakkını devrimci bir yaşam ve örgütlü bir mücadele ile verebilmektir. Marksizmin ABC’si, özcesi budur. 
   Marksizm, dünyayı yorumlamakla, toplumdaki sorunları tespit etmekle yetinmeyi değil, sorunları çözecek, düşünceyi ete kemiğe büründürecek sınıf devrimcisi örgütler kurmayı, var olanı yorumlamakla birlikte var olanı değiştirecek maddi gücü yaratmayı kendine iş edinir, varlığını bu biçimiyle tanımlar. Marksizm, örgütlü bir Komünizm mücadelesidir. Toplumun değişim anahtarının işçi sınıfının örgütlü bir proleter iktidar mücadelesinden geçtiğinin bilincinde olan Komünistler, asla örgütsüz olamaz. Örgütsüz bir Komünist en başta Komünist bilincine ihanet ediyor demektir. Toplum içerisindeki birçok Komünist bilince sahip birey; ‘Komünist’ ismiyle kendini ifade eden partilerin, örgütlerin, oluşumların bu kimliği hakkıyla yerine getiremediğini eleştirdiği için hiçbir örgüt içerisinde yer almamayı tercih ediyor. Bu aslında komünist duruşla çelişkili bir durumdur. Kendisine komünistim diyen kişi asla örgütlü savaşımında dışında kalıp seyirci  olamaz. Oysa şunu iyi bilmeliyiz ki; bir yerde en az  iki komünisttin olduğu yerde öyle yada böyle  örgütlü savaşım olacaktır. Aksi halde komünistin  faaliyet dışında komünist özelliklerini ayakta tutması mümkün olmaz. 
   Akademik Marksizm, devrimci bir sınıf savaşını göze alamayan ya da küçük burjuva konumunun getirdiği ayrıcalıklardan vazgeçemeyenlerin kulvarıdır, bizlerin kulvarı proleter bir Marksizm olmalı, teoriyi bilince çıkarttığımız gibi bilinci pratikle buluşturmalı, devrimin kitlelerin eseri olacağının bilinciyle örgütlü bir mücadeleyi inat ve ısrarla savunmalıyız. Marksizm’in ustaları sınıflar mücadelesi için her zaman ‘’Örgütlü bir sınıf her şeydir, örgütsüz bir sınıf ise bir hiçtir!’’ der; aynı şekilde bunu sınıf mücadelesinin önderliğini yapmayı görev edinen Komünistlere uyarlayacak olursak; örgütlü Komünist her şeydir, örgütsüz bir Komünist ise koskoca bir hiçtir!
  Devrimciler bugün var olan devrimci çizgiyi; nice bedellerle, zindan direnişleriyle, işkencelerle, ölüm oruçlarıyla, feda eylemleriyle, düzenin karşısına korkmadan dikilebilme cesaretiyle, devrimci bir inatla yaratmıştır. Bize düşen bu onurlu, mutlak kurtuluşa hizmet eden tutarlı çizginin mirasını düzenden ve düzen-içi siyasetlerden koruyarak, düzen dışılığını en nihayetinde varılmak istenen noktaya ulaştırmak, devrimle taçlandırmaktır.
   Devrimci kimliğe sahip olmak için uğraşmak; bireylerin gönüllü bir tercihi olabilir. Hiç kimse bizleri devrimci bir mücadeleye, örgütlü bir yaşama zorlayamaz, bunu doğrudan kendi bilincimizle biz seçeriz. Bu mücadelenin zorluklarını, ödenmesi gereken bedellerini, çekilmesi gereken cefalarını göze alarak tercihimizi yaparız.
  Mesele çok açık; bize sunulan iki ayrım noktası var: Bizi var eden, kendimizi tanımladığımız alan hangisi? Eski sistemin çürümüş öğretileri, düzenle devrim arasına sıkışan tutarsız bir yaşam tarzı mı? Yoksa bizi var eden; insanlığın içinde bulunduğu duruma karşı öfkemizin siyasal-örgütlü bir hale geldiği devrim mücadelesi, yeni toplum yaratma hedefimiz, sömürüyü ortadan kaldırma iddiamız ve bunun için yoldaşlarımızla, ezilen ulusumuzun proleter sınıfıyla verilecek militanca mücadele midir? Eğer ikincisi olduğunu söylüyor isek, o halde ona göre bir yaşam sürmeyi tercih etmişizdir. Hem düzenden kopamayıp hem devrimci olunamaz. Bu çelişki bireyin devrimci yönünü eninde sonunda çürütür, düzen içerisine savurur.

  Çünkü burjuva kapitalist düzen; bir kez sizi içine çekti mi  ondan kurtulmak o kadar kolay olamaz. Bireyin Komünist bilincini koruyacak ve geliştirecek olan; kuşku yok ki  örgütlü bir mücadelenin içerisinde yer almak, teoriyi pratik içerisinde tekrar tekrar sınayarak üretim halinde olmaktır. Komünist bilinç, tek başına teorik okumalar üzerinde geliştirilebilecek bir bilinç değildir. Komünist bilinç; en başta da belirttiğim üzere eylem ile söylemin birlikteliği, ayrılmazlığıdır. Biri eksik kalırsa diğer varlığını, varlık nedenini yitirir. Eylem halinde olmaktan geri duran bir bilinç; kitap kurdu olmaktan öteye gidemez, benimsediği ideolojinin ‘dünyayı değiştirme’ görevini isteyerek ya da istemeyerek reddeder.
   Bir devrimcinin devrimci mücadelenin mutlaklığı dışında yaşamında başka  hiçbir şey mutlak olamaz. Devrimcilik üzerine tartışırken, nasıl devrimci olunmalı sorusunu cevaplarken tarihe adını kazımış nice yürekli, cesaretli militan savaşçı insan bulabiliriz. Bunu hem Türkiye Kuzey Kürdistan ulusal ve sosyal  kurtuluş mücadelesi içerisinden hem de dünya devrim mücadelesinin içerisinden bulabiliriz.