1 Şubat 2017 Çarşamba

Suruç Katliamı: Emniyet müdürü arama kararına rağmen saldırganı aramamış..!

Suruç’ta 33 devrimcinin katledildiği saldırıda görevini ihmal ettiği için 7500 TL para cezasına çarptırılan eski Emniyet Müdürü Mehmet Yapılal hakkındaki gerekçeli karar açıklandı.
Hürriyet’ten İsmail Saymaz’ın haberine göre, kararda, intihar saldırganının adının bir ay öncesinden Suruç Emniyeti’ne bildirildiği, üç gün önce “canlı bomba saldırısına duyarlı olunması” uyarısı yapıldığı vurgulandı. Saldırının meydana geldiği sokakta arama kararı alındığı halde Yapalıal’ın “Merkez önünde gerekli tedbirleri almayarak, içeriye girenlerin kimlik kontrolü ve aramasını yaptırmayarak, canlı bombanın park içerisine girerek kendini patlatmasına sebebiyet verdiği” kaydedildi.
Emniyete bildirilmiş
Suruç Asliye Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararına göre Şanlıurfa İl Emniyet Müdürlüğü, saldırgan Şeyh Abdurrahman Alagöz’ün adını 13 Haziran 2015’te “Terör Nitelikli Kayıp Şahıslar” başlıklı evrakla Suruç Emniyeti’ne bildirdi. Yine Şanlıurfa Emniyeti’nin saldırıdan üç gün önce, 17 Temmuz 2015’te, Suruç Emniyeti’ne gönderdiği yazıda, “Tüm personel meydana gelebilecek canlı bomba saldırıları vb. konulara karşı görev yerlerinde dikkatli duyarlı ve müteyakkız bulunacaktır” diye uyardı.
Suruç Emniyeti de Suruç Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurarak, 8 Temmuz 2015-8 Ağustos 2015 arasında, saldırının meydana geldiği Onbirnisan Caddesi’nin de bulunduğu pek çok cadde ve sokakta arama kararı aldı. Gerekçeli kararda, evraklara rağmen, Amara Kültür Merkezi girişinde arama yapılmadığı vurgulandı. Yapalıal’ın “Patlamanın meydana geldiği alan belediyeye ait kamuya açık olmayan özel alandır. İç güvenliğin belediyeye ait zabıta veya özel güvenlik görevlilerince sağlanması gerekir” şeklindeki savunmasını inandırıcı bulmayan mahkeme, kararında şunları kaydetti:

Suruç Sulh Ceza Hakimliğinin vermiş olduğu arama kararının Amara Kültür Merkezi’nin olduğu cadde ve sokağı kapsaması, merkezin tek girişinin olması, sanığın görev ve sorumluluğunda olmasına rağmen merkez önünde gerekli tedbirleri almayıp içeriye girenlerin kimlik kontrolü ve üst aramasını yaptırmayarak görevinin gereklerini yapmakta ihmal göstermesi ve bu sebeple dışarıdan gelen canlı bombanın park içerisine girerek kendini patlatması sebebiyle savunmalarına itibar edilmemiştir.

Bakım parası değil ücretsiz kreş istiyoruz..!

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, doğum yapan annelerin desteklenmesi amacıyla 3 yaşına kadar torununa bakan büyükannelere maaş bağlanacağını açıkladı. Evrensel'e konuşan büyükanneler ve anneler ise Bakan Müezzinoğlu’nun vaadini samimi bulmadıklarını söyledi. Büyükanneler “Bakım aylığı bir seçim vaadi. Devlet bakım sorununu kadınların üzerine yıkmak yerine ücretsiz kreş açsın” dedi.
‘FABRİKALARA KREŞ AÇSINLAR’
Sincan’ın en işlek caddelerinden birinde sohbet ettiğimiz kadınlardan İşçi Emeklisi Ayşe, gelininin fabrikada çalıştığını, kendisinin de torunlarına bakmak zorunda kaldığını söyledi. Ayşe “Torunlarıma bakıyorum, mecburiyetten. Gelin fabrikada çalışıyor. Fabrikanın kreşi olması lazım, yok. Yıllarca yufkacıda, mantıcıda çalıştım, emekli oldum. Biri 1.5 yaşında diğeri beşinci sınıfta iki torunum var. İkisine de ben bakıyorum. Oğlan çocuklarına bakabileyim diye yan binamda ev tuttu. Emekli oldum rahat ederim dedim. Önce dediler ki; evde torun bakana 1555 lira verilecek. Daha sonra öğrendim, 420 lira vereceklermiş. Fabrikalar kreş açsınlar. Devlet parasız çocuk yuvası açsın. Biz de kurtulalım torun bakmaktan. Seçimlerden önce hep böyle vaatlerde bulunup, sözlerini tutmazlar. Bizimle alay ediyorlar.” dedi.
‘SOKAĞA ÇIK BAKALIM, KAÇ EMEKLİ KADIN GÖRECEKSİN’
Mediha ise referandum öncesinde kadınların oyunu almak için hükümetin boş bir vaadi olduğunu ifade ediyor. SSK’den emekli olan Mediha da emekli kadınların ya torun baktığını ya da eve ek iş aldığını, başka işlerde çalıştığını anlatıyor. Mediha devam ediyor: “Ağzımıza bir parmak bal sürüp, oyları alma devri bitti artık. Ben bugüne kadar hep AKP’ye oy verdim, ama artık yok. Eşim de emekli. Markete gitmeye korkuyoruz, her gün zam. Çocuklar evlenirken onlarla konuştum, ‘Çocuk doğurursanız bana güvenmeyin’ dedim. Büyükannelere para verip, evde çocuk baktıracaklarına kreş açsınlar, çocuklarımızın maaşına zam yapsınlar, çocuk iki yaşına gelene kadar, paralı doğum izni versinler.”
‘KREŞLER PAHALI, MECBURİYETTEN BAKIYORUZ’
49 yaşında, ev hanımı olan Nebahat ise çok torunu olduğunu söylüyor. Önce çocuklarını büyüttüğünü şimdi de torunlarına baktığını dile getiren Nebahat, kreşlerin çok pahalı olduğundan, mecburiyetten torunlarına baktığından yakınıyor. Kendisinin çocuk gelin olduğunu aktaran Nebahat, “13 yaşında köyde evlendirdiler başlık parasıyla. 16 yaşımda ilk çocuğumu kucağıma aldım. Şehre geldik, eşim inşaatlarda çalıştı, şimdi tesisatçı. Oğlanları büyüt, evlendir. Hep dört duvar arasında yaşadım. Ben kaynanamdan çok çektim, birlikte oturduk yıllarca. Gelin de belki mecbur katlanıyordur bana. Büyükannelere bakım parası vereceklerine, çocuklu annelere kreş parası versinler.” ifadelerini kullandı.
‘BU KANDIRMACA BAŞKANLIK ÖNCESİ EVET DİYELİM DİYE’
Genç bir işçi olan Yeliz AKP’ye ve uyguladığı kadın politikalarına karşı tepkili. Kuru temizlemede çalıştığını, iki yaşında kızı olduğunu ve kızına kayınvalidesinin baktığını söyleyen Yeliz, mecburiyetten böyle olduğunu anlatıyor: “Bütün gün ayaktayım, aldığım da asgari ücret. Kreşe versem, bana ne kalacak? Başkanlık öncesi evet oyu verelim diye bu bir kandırmaca” diyen Yeliz, devletin mahallelerine ücretsiz kreş açmasını istiyor. Annesinin ya da kayınvalidesinin çocuğuna bakmak zorunda olmadığını dile getiren Yeliz, “420 lira nedir ki? Önce 1555 lira dediler, size hiç inandırıcı geliyor mu? Ben alıyorum o kadar ücret. Bana versinler o 1555 lirayı. Çalışan kadınların artık boş laflara karnı tok. Asgari ücrete yüz lira zam yaptılar, bir elimiz parayı görüyor, öbür elimiz görmüyor.”
Yasemin ÖZTÜRK
Ankara
evrensel

Kuran kursuna gönderilen 4-6 yaş çocukların sayısı üç yılda 4 binden 67 bine çıktı…!

İleri Haber’den Meryem Yıldırım’ın haberine göre Diyanet İşleri Başkanlığı, anlama kavrama vasıflarının henüz yeterince gelişmediği 4-6 yaş grubundaki çocuklara ‘islam dinin değerlerini öğretmen’ amacıyla başlattığı “Kur’an Kursları Öğretim Programı” kapsamında 2 bin 607 Kur’an kurs açtı. 67 bin 956 çocuğa, okuma yazmayı dahi öğrenmeden “peygamber, din, şehitlik, günah, sevap” gibi kavramların yer aldığı dini bilgiler ‘öğretilmeye’ çalışıldı.
Diyanet, çocukların “İslam dinin değerlerini günlük hayatlarında kullanabilmek, sağlıklı bir din ve ahlak gelişimi göstermek” şeklinde amaç edindiği programı Türkiye genelinde uygulanmaya başladı.
3 YILDA BÜYÜK ARTIŞ
Pilot olarak 2013-2014 eğitim-öğretim yılında 10 ilde başlayan program kapsamında ilk yıl kurslarda 4 bin 723 çocuğa dini eğitim verilirken, bu rakam sonrasında artarak sürdü.
2014-2015 yılında başlayan kurslara giden çocuk sayısı 15 bin 265 olurken, bu rakam 2015-2016 yıllarında ise 55 bin 361’e çıktı.
Türkiye genelinde Ocak 2017 tarihi itibarıyla 4-6 yaş grubunda 2 bin 607 Kuran kursu bulunuyor. Söz konusu kurslarda 3 yıl önce 4 bin olan çocuk sayısı, 2017 Ocak ayı itibariyle 67 bin 956’e fırladı.

Bu veriler Diyanet’in resmi rakamları olurken, kaçak olarak faaliyet yürüten fakat devletin bilgisi dahilinde olan ‘sıbyan mektepleri’nde kreş yaşında olan kaç çocuğun olduğu sorusu endişe uyandırıyor.

Üniversiteliler mahallelere gitti, “Hayır” demeye çağırdı

Üniversiteliler diktatörlüğe karşı “Hayır”ı örgütlemek için üniversitelerinden bulundukları illerdeki mahallelere gitti. Sokak sokak gezen üniversiteliler Ankara ve İstanbul’da halkı “Hayır” demeye çağırdı
Ankara
Üniversiteliler çıkardıkları “Gardaş Sen Hayırdır” gazetesini Keçiören ve Dikmen’de dağıttı. Esat bölgesinde de başkanlığın faturasını dağıtan üniversiteliler halkı Hayır meclislerine katılmaya, ”Hayır”ı örgütlemeye çağırdı.
İstanbul
Üniversiteliler, İstanbul Kocamustafapaşa Mahallesinde dağıttıkları başkanlığın faturası ile bu faturayı ödememeye, halkı referandumda “Hayır” oyu kullanmaya davet etti.


Almanya’da tehlikeli kamplaşma

Türkiye’deki iç siyasi gerginlikler, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler arasında da kutuplaşmayı tırmandırıyor, iç barış konusunda endişelere yol açıyor.
Alman iç güvenlik uzmanı Dr. Bernd Liedtke, son dönemdeki gelişmelerin kaygı verici olduğunu belirtirken, “Almanya’da bir tarafta AKP’liler, diğer tarafta CHP’liler, bir diğer yanda Kürtler gibi gruplaşmalar keskinleşiyor, kamplaşmalar artıyor. Kutuplaşmanın fiziksel şiddetle sonuçlandığı olaylara da tanık oluyoruz.” dedi.
Türkiye kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı Kuzen Ren Vestfalya eyaletinde 40 yıldan uzun süre polis teşkilatında görev yapan, emekli olduktan sonra uyum ve güvenlik konularında akademik çalışmalarını sürdüren Dr. Liedtke, son dönemde kutuplaşmanın kahveler, iş yerleri ve sokakları da aşıp, ailelere kadar herkesi etkilediğine dikkat çekiyor.
Alman uzman, son dönemdeki gözlemlerini aktarırken, “Çocuğu için bir doğum günü kutlaması yapmak isteyen bir anne, AKP’li olan kocasının ailesiyle, CHP’li olan kendi ailesi arasında bir kavga çıkmaması için öncesinde her iki tarafla da konuşmak, yatıştırmak zorunda kalıyor” örneğini anlatıyor.
Birçokları için farklılıkların bir kenara bırakılarak bir araya gelinen düğünler ya da acının paylaşıldığı cenazeler bile siyasi kutuplaşmanın bir kenara bırakılmasına vesile olamıyor. Alman uzmanların dikkat çektiği bu kutuplaşma, Almanya’daki göçmen dernekleri arasında da kaygılara yol açıyor.
Avrupa Türk İslam Birliği (ATİB) Başkanı İhsan Öner, yaşanan gerginlikler konusunda endişelerini, “Acı ama gerçek. Gerginliğin ulaştığı boyutu görmezden gelemeyiz. Maalesef okullarda kendi çocuklarımız arasında bile bu tür sürtüşmeler olduğu kulağımıza geliyor” sözleriyle ifade ediyor.
Gerilimde siyasetçilerin rolü
Türkiye’deki siyasi üslubun Almanya’daki Türk toplumu içerisindeki kamplaşmanın derinleşmesine yol açtığını söyleyen Öner, “Söylemlerinizi çok sivri noktalara taşırsanız kamplaşmalara vesile olursunuz. Siyasiler kadar Türk medyasının da bu konuda rolü var” görüşünü kaydetti.
Öner bir taraftan tırmanan yabancı ve İslam düşmanlığına karşı mücadele ederken diğer taraftan Türkiye kaynaklı kamplaşmanın karşılıklı suçlamaları beraberinde getirdiğine, bunun demokratik tartışma ortamına zarar verdiğine işaret ederek, “Türkiye’deki siyasi akımlarda da maalesef şöyle bir yaklaşım var: Ya Erdoğancısınız ya da FETÖ’cüsünüz veya şucu bucu…. Hem Türkiye’de hem burada ya siyahsınız ya da beyaz. Bütün renkler hükmünü yitirmiş durumda. Oysa iktidar kadar muhalefetin varlığı demokrasilerin vazgeçilmezi, olmazsa olmazıdır” şeklinde konuştu.
“Aklı başında insanların Türkiye’de yaşananları Almanya’ya taşımama konusunda hassasiyet göstermeleri gerekir” diyen Öner gerilimin aşılmasında Türkiye’deki siyasetçilere görev düştüğünü vurguladı:
“Kamplaşma çok tehlikeli bir duruma doğru gidiyor. Bunun önüne geçilmesi Türkiye’deki siyasi sürtüşmelerin dengeli bir şekilde yürütülmesine bağlı. Türkiye’nin siyasete bir seviye kazandırması gerektiği kanaatindeyim.”
Merkel’in Türkiye ziyareti
Almanya’da federal hükümet, özellikle Türkiye’deki Anayasa referandumu öncesinde, gelecek haftalarda, siyasi kutuplaşmanın daha da tırmanmasından, bunun Almanya’ya da yansımasından endişe ediyor.
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in bu hafta Ankara’ya yapacağı ziyarette bu konuyu da gündeme getirmesi bekleniyor.
Son aylarda Almanya’da yaşanan gerilim dönem dönem radikal gruplar arasında sokak kavgalarına, şiddet eylemlerine yol açmış, çeşitli cami derneklerini hedef alan saldırılar düzenlenmişti. Avrupalı Türk Demokratlar Birliği’nin (UETD) bazı şubeleri de taşlı ya da molotof kokteylli saldırılara hedef olmuştu.
Alevi toplumu da endişeli
Berlin Alevi Toplumu Başkanı Halit Büyükgöl, bu ay içerisinde Baden-Württemberg eyaletindeki bir cemevinin kapısına kırmızı boya ile X işareti çizildiğini, Türkçe hakaret ve tehdit içeren yazılar yazıldığını belirterek, bu gelişmelerden kaygılı olduklarını ifade etti.
Türkiye’deki gelişmelerin Almanya’ya olumsuz bir şekilde yansıdığını, bundan üzüntü duyduklarını dile getiren Büyükgöl şunları anlattı:
“Her ne kadar doğduğumuz topraklardan binlerce kilometre uzakta da olsak orada olumlu ya da olumsuz gelişmeler bizi burada etkiliyor. Yüreğimiz yurdumuzda atıyor, acı olaylar bizleri üzüyor. Buradaki demokrasilerden nasiplenmemiş gruplar, kişiler var. Ancak ister Kürt, ister Türk, ister Çerkez ister Alevi ya da Sünni olalım ortak gerçekliğimiz Almanya’da göçmen oluşumuz. Ama bunu hiçbir zaman bir araya gelerek konuşamıyoruz.”

Dahiler sadece erkekler mi?

En azından Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 6 yaşındaki kız çocukları böyle düşünüyor. ABD’li psikologların 26 Ocak 2017’de Science dergisinde yayınladıkları bir rapora göre bu, toplumu ve küçük yaştaki çocukları derinden etkileyen basmakalıp bir düşünce şekli.
Illinois Üniversitesi Urbana-Champaign’den Lin Bian ve grubu yaşları 4 ile 7 arasında değişen 200’den fazla çocuğa cinsiyetine ilişkin herhangi bir ipucu vermedikleri „oldukça zeki“ bir insanın hikayesini anlattılar.
Hikaye bittikten sonra çocuklara hikayenin kahramanının kadın mı yoksa erkek mi olduğu sorulduğunda 5 yaşındaki çocukların belirli bir tercihi yoktu.
Fakat 6 yaşın üzerindeki kız çocukları soruyu „oldukça zeki” olan insanlar sadece erkek olabilir diyerek cevapladı.
Lin Bian DW’ye yapmış olduğu açıklamada „Kız çocukların zekayı kadınlardan çok erkeklerle bağdaştıran bu basma kalıp düşünceyi çok küçük yaşta öğrenmiş olması gerçekten içler acısı bir durum,” dedi ve bunun en azından Amerikan toplumu içerisinde oldukça yaygın bir basma kalıp düşünce şekli olduğunu söyledi.
Bu oyun için yeterince zeki değilim
İlginç bir şekilde kız çocukları okuldaki yüksek notların zeki olmaktan ziyade çok çalışmakla alakalı olduğunu düşünüyor.
Çocuklara kız mı yoksa erkek çocukların mı okulda daha yüksek not aldığı sorulduğunda 6 yaşındaki çocuklar kızların erkeklerden daha iyi not aldığını söylüyorlar. Ama yine de erkeklerin daha zeki olduğunu düşünüyorlar.
Alman fizikçi Albert Einstein, 193
Araştırmanın ikinci kısmında Lin Bian ve grubu çocuklara daha önce oynamamış oldukları iki oyun gösterdi.
Araştırmacılar çocuklara oyunlardan bir tanesinin sadece “oldukça zeki olanlar için” diğerinin ise “oldukça çalışkan olanlar için” olduğunu söyledi.
6 ve 7 yaşındaki kız çocukları zeki olanlar için olan oyundan çok çalışkanlar için olan oyunu tercih ettiler. Aynı yaş grubundan erkek çocuklar ise zeki çocuklar için olan oyunu tercih ettiler.
Araştırma grubu, kız çocuklarının kendi yeteneklerine ilişkin olarak duymuş oldukları güvensizliğin seçtikleri oyunları etkilediği, dolayısıyla bu durumun kız çocuklarının gelecekteki mesleki tercihlerini de etkileyebileceği sonucuna vardı.
Mesleki tercihleri etkilemek
Alman Fizik Topluluğu (DPG) fizik alanında öğrenim gören öğrencilerin her beş kişiden birisinin kadın olduğunu tahmin ediyor.
Fizik bölümü öğrencisi kadınların sayısı 2000 ila 2012 seneleri arasında istikrarlı bir şekilde artmasına rağmen, artış yüzde 20 seviyesinde sabitledi ve son beş senedir her hangi bir artış göstermedi.
Alman Fizik Topluluğu’ndan Georg Düchs “daha fazla kadının fizik okuması için ilgilerini çekemiyoruz” dedi.
Birleşik Devletler’de yürütülmüş olan çalışmaya dönecek olursak, Lin Bian ve grubu fizik ve matematik gibi erkeklerle alakalı olduğu düşünülen alanlardaki kadın sayısının azlığının kadınların kendilerine ilişkin duydukları özgüven eksikliği ile açıklanabileceğini savunuyor.
Araştırma grubundan Cimpian, “Zekanın erkeklere özgü olduğu şeklindeki basmakalıp düşünce her ne kadar gerçeği yansıtmıyor olsa da bu durum kız çocuklarının arzuları ve sonuç olarak da kariyer tercihleri üzerinde etkili oluyor” dedi.
Araştırmacılar bu durumun sadece fizik ve matematik gibi alanlarda değil ayrıca filozofi gibi kadın temsilinin düşük olduğu alanlar açısından da geçerliliği olduğunu söylüyor.
Sadece erkeklerin dünyası değil
Önceki araştırmalar gösterdi ki henüz ikinci sınıf öğrencileri matematiğin erkekler için bir alan olduğu görüşünü taşıyor.
Alman Fizik Topluluğu’nun Fırsat Eşitliği Çalışma Grubu’nun yöneticisi Susanne Kränkl aynı durumun fizik alanı için de geçerli olduğunu dile getirdi.
“Çocuklara eğitimlerinin çok erken evrelerinde fiziğin kadınlar için olmadığı söyleniyor.”
Şu anda Stuttgart’ta teorik fizik alanında çalışan Profesör Maria Daghofer DW’yle yapmış olduğu söyleşide çocukken kendisinin de bu düşünce şeklinden etkilenmiş olduğunu söyledi.
“Çok erken yaşlarda fizik okumak istediğimi biliyordum ama onun yerine hukuk okumaya başladım, çünkü fizik alanında çalışabileceğim konusunda kendime güvenmiyordum” diyor Daghofer.
Daghofer bir dönem hukuk okuduktan sonra fizik bölümüne geçiş yapmaya karar vermiş.
“Bu karara birkaç fizik dersine girdikten sonra vardım ve bunu her şekilde başarabileceğim konusunda ikna oldum.”
Basmakalıp düşüncelerin yaratılması
Susanne Kränkl fizik alanına olan ilgisinin mühendis olan babası tarafından ateşlenip, desteklendiğini söyledi.
Kränkl “Kadınlara neden fiziği seçtiklerini soracak olursanız size mutlaka hayatlarında rol model olarak aldıkları ve onları bu konuda ilerlemeleri konusunda destekleyen bir kişi olduğunu söyleyeceklerdir” diyor.
Berlin Teknik Üniversitesi’nin birkaç sene önce yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarına göre genç kız çocuklarının kariyer tercihlerinde rol modelleri oldukça önemli bir yere sahip.
Araştırmacılara göre rol modelleri televizyon dizilerindeki hayali karakterler dahi olabilir. Bu sebeple drama, komedi ve çizgi filmlerde sadece hemşire ve kuaför değil ayrıca fizikçi ve mühendis karakterlerinin de kadın olması oldukça önemli.
Psikolog Lin Bian toplumun fizik gibi alanlara bakış açısındaki değişimin, kadınların bu alanlardaki temsil oranını artıracağı görüşünde.
“Kız ve erkek çocukların zekalarına yapılacak vurgudan ziyade sıkı çalışmanın ve çaba göstermenin önemine vurgu yapabiliriz” diyor Bian. Yürütmüş oldukları çalışmanın da gösterdiği gibi kız çocukları uyum ve sıkı çalışma gerektiren oyunlara ilgi duyuyor.
© Deutsche Welle Türkçe

Dün birçok gazetenin arka sayfasını bu başlıkla verilen ilan kaplıyordu.
İlana göre...
‘Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ (TOBB) ile Çalışma Bakanlığı el ele istihdam seferberliği başlatmıştı.
İlanın sadece başlığına bakan biri için takdire şayan bir girişim. Zira işsizliğin kol gezdiği bir dönemde ‘istihdam seferberliği’ olumlu bir adım.
Lakin...
İlanın devamını okuyunca takdir duygusu birden yok oluyor. Hatta ilanın devamını okuyunca yerini öfkeye bırakıyor. Çünkü, ilk başta, “milli bir fedakarlık” yapmak için seferber olmuş algısı yaratan ilan sürekli birilerinin kazanmasından bahsediyor.
“Türkiye’nin gücüne ve geleceğine güvenen iş dünyasını kazanmaya davet ediyoruz.”
İlandaki bu ilk cümleden sonra insanın aklına direkt şu soru geliyor: “Kazanma partisi mi yapılıyor yoksa seferberlik mi?”
Hele şu ikinci cümleyi okuyunca...
“Dünün en çok kazananları, Türkiye’ye yatırım yapanlar, Türkiye’de istihdam sağlayanlar oldu. Yarının en çok kazananları da bugün Türkiye’ye yatırım yapanlar, insanımıza istihdam sağlayanlar olacak.”
Doğru! Dün en çok patronlar kazandı. O dönem işsizlik azalmadı. O parlak dönemde ekonomi yüzde 10 büyüme rekorları kırarken bile... İşsizlik oranı hiç 2001 krizi öncesindeki yüzde 5’ler düzeyine inmedi.
İşçi hep kaybetti.
İş kazaları ve işçi ölümleri arttı.
Geçici işçilik yaygınlaştı.
Taşeron işçi sayısı milyonları buldu.
Ucuz işçilik yaygınlaştı.
Bugün ise işsizlik resmi rakamlara göre 3 milyon 600. DİSK’in açıkladığı gerçek işsizlik rakamı ise 6.5 milyon.
Bu tablo bakıp bir de ilanı okuyunca insan ister istemez soruyor: Bugünde mi patronlar kazanacak?
AÇIK SÖZLÜ DAVRANMIŞLAR
2009 yılında, kapitalizmin ekonomik krizinin etkileri ülkeye yansıyınca... Hiç olmazsa, lafın gelişi de olsa, niyet işçiyi kandırmak da olsa... TOBB o zamanki kampanyasında patronları şu sözle kârdan az da olsa feragat etmeye çağırmıştı: Şimdi kâr değil ar zamanı!
Bu sefer açık sözlü davranarak ilanda şöyle demişler: “Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile TOBB iş dünyasına yeni fırsatlar sunuyor.”
İlanda da fırsatları sıralamışlar: İşbaşı eğitimi adı altında ‘stajyer’ alırsanız 1 yıla kadar net asgari ücret tutarındaki maaşı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan. İş kazası, meslek hastalıkları ve genel sağlık sigortası primleri de... Ayrıca eğitim verilen kişi istihdam edilirse, bu kişinin 42 aya kadar SGK ‘işveren primi’ de İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanacak.
Milyonlarca işsizin faydalanamadığı işsizlik sigortası patronlara tahsis edilecek. Gerçekten büyük fırsat!
‘Seferberlik’ dedikleri işte bu fırsatçılık: İşçiden kesilerek biriken paranın patronlara iç ettirilmesi!
Dönemin Başbakanı, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan TOBB’nin bir kongresinde demişti ki... “TOBB’nin 1 milyon üyesi var. Üyesi olan her oda 1 kişi alsa 1 milyon kişinin işsizlik sorunu çözülür.”
Kimse bu laflara kulak asmamıştı.
O zaman kulak asılmayan çağrı şimdi “Verilen fırsatlarla 1 kişi istihdam et” çağrısına dönüşmüş durumda.
İŞSİZLİĞİ AZALTMIYOR İŞÇİYİ VURUYOR
“İyi de patron kazanırken işsizler de istihdam edilmiş olacak. İşsizler de kazanacak. Ülkenin bir sosyal yarası az da olsa kapanacak” diye düşünülebilir.
Durum hiç de öyle masum değil.
Ortada bir fedakarlık yok!
Her ay 400 ile 500 bin arasında kişi işsiz kalıyor. İşsizliğe savaş açtığını söyleyenler bu tablo karşısında neden şöyle demiyor: “Patronlar kârlarından feragat etsin. Çalışanını işten atmasın. Aylık işten atma sayısı 400 binden 100 bine inerse 300 bin kişi işsiz kalmaz. Bu nedenle hiçbir üyemiz kimseyi işten atmayacak.”
Böyle yapmak yerine teşvikle işe alınca sadece işsizlik fonunu yağmalamıyor aynı zamanda ucuz işçilik fırsatçılığı yapıyor.
Bedava stajyer sömürüsü yapıyor. Stajyerlik bitince istihdam zorunluluğu yok. “Üç yıl istihdam şart denmiyor” mesela. Bu nedenle stajyerlerin sadece bir kısmı işe alınıyor. Gerisi tekrar işsizler ordusuna dahil oluyor.
Yüz binlerce insan 1 yıldan uzun süredir iş arıyor. Bu insanların eğitime ihtiyacı yok. İŞKUR ilanlarına bakarsanız bunların deneyimli olduğunu görürsünüz.
Peki deneyimli işçileri neden işe almıyorsunuz?
Stajyerler eğitimden sonra işe alındıkça eski deneyimli işçilerin alanı daralıyor, ucuz işçiliğin önü açılıyor. Zamanla yüksek ücretli işçiler kovulduğu için orta ve uzun vadede işsizliğe çözüm getirmiyor.
Fondan işsizler değil patron yararlanıyor. Deneyimli işsiz işçiler yerine stajyer sömürüsünün önünü açıyor. Orta vadede işsizliği çözmediği gibi ucuz işçiliğin önünü açıyor.

O zaman soruyoruz: Seferberlik milli ise faturayı neden işçiler, emekçiler ödüyor? Seferberliği başlatan bedel ödemiyor da kazanıyor!