1 Eylül 2017 Cuma

Zindanlarda Faşist Baskı,zulüm ve Yasaklar Sınır Tanımıyor..!

Zindanlar da AKP'nin faşizmi pekiştiren karşı darbesi OHAL’le birlikte ağırlaşan faşist baskı,işkence ve yasaklar sınır tanımadan sürüyor. Mahpuslar durumlarını, dışarıya ilettikleri mektuplarda dile getiriyorlar.
‘Kamera önünde işkence yaptılar’
Bandırma 2 No’lu T Tipi Cezaevi’nde kalan Süleyman Gültekin, infaz koruma memurları tarafından darp edildiklerini yazdı. “Mahmut Demirel, Cemil Yeğin, Halil İdiz, Osman Bozkur ve ben, disiplin cezası nedeniyle İnfaz Hakimliği’ne götürülmek üzere koğuşlardan çıkarıldık. Arama bahanesiyle saldırıya uğradık. Ellerimi ters kelepçe yapıp yerde, tüm askerler öldürmek kastıyla tekmelediler. Diğer arkadaşlar da gardiyanlar tarafından darp edildi. Mahmut Demirel’in yırtılan kaşına dört dikiş atıldı. Rapor alıp suç duyurusunda bulunduk. Şu ana kadar cevap alamadık. İşkence zanlıları kameraların önünde işkence yapıyor. Yargılamayı bir yana bırakalım, soruşturmaya dahi gerek duyulmuyor.”
‘10 aydır hücrede tutuluyorum’
Niğde E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu Rozerin Kalkan, 10 aydır hücrede tutulduğunu belirterek, “Davam başlayalı bir ay oldu. Ne hücre cezam var ne de ağırlaştırılmış müebbet hapis aldım. Havalandırmaya yalnızca bir saat çıkabiliyorum. Tek haberleşme kaynağım Cumhuriyet gazetesiyken şu anda onu da alamıyorum. Görüşlerde ailem dışında kimseyle iletişimim yok” dedi.
‘Engelliyim, darp edildim’
Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevi’nden mektup gönderen Mehmet Çakır, Giresun E Tipi Kapalı Cezaevi’nde günlük aktivitelerde yardıma muhtaç olduğuna dair rapor alacakken apar topar, işkenceyle Bandırma’ya sürgün edildiğini belirtti. Çakır, “Giresun Cezaevi’nden o kamera kayıtlarının istenmesini, sizlerin aracılığıyla dava açmak istiyorum. Engelli bir insanın nasıl yerlerde süründüğünü, nasıl darp edildiğini insanların da o kamera kayıtlarından izlemesini istiyorum. Buraya geldim geleli, yolun da etkisiyle ağzımdan kan gelmektedir. Ellerim ayaklarım tutmamaktadır. Bunun tek sorumlusu beni ölüme terk eden Giresun cezaevi yetkilileridir”
‘Kış bitti mont geldi’
Rize L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazan Rıdvan Yusufoğlu, mektubunda “Gönderdiğiniz mektubu maalesef alamadım. Disiplin kurulu hiçbir gerekçe belirtmeden mektuba el konulduğunu belirten tebligatta bulundu. İnfaz hakimliğine itirazda bulunacağım. Anayasa Mahkemesi’ne kadar gideceğim. En son size yazdığım mektuptan sonra izleme heyeti geldi. TBMM insan hakları komisyonunun talebiyle gelmişlerdi. Sorunlarımızı onlara da aktardım. Pek fazla değişen bir şey olmadı. Bizim için çok daha önemli temel sorunlarımızdan biri var. Tutuklu ve hükümlü sayısı 1500’e yakın ancak sağlık hizmeti yok. Bunun dışında daha önce sözünü ettiğim montumu alabildim. Kış bitti öylece alabildim” ifadelerini kullandı.
‘Çaremi kendim bulacağım’
Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsü Ayetullah Ay, tedavi olamamaktan şikâyetçi. Mektubunda, “Rahatsızlığım nedeniyle arkadaşlarım acile kaldırılmam için memurları çağırdılar. Israr sonucu beni alıp, bekleme odasına götürdüler. Bir saat sonra bir jandarma bir sağlıkçıyla geldi. Adeta sorguya çektiler. Bir saat sonra hastaneye götürüldüm. Ayaküstü doktorlar on saniyeyi geçmeyen bir diyalogtan sonra kolumdan bir tüp kan alındı. İki saat aynı bekleme odasında bekledim. İshal olduğum için tuvalete gitmem gerekiyordu. Uzman çavuş, lavabo birkaç adım ötemizde olduğu halde defalarca söylememe rağmen götürmedi. Sonra kan değerlerin temiz diye koğuşa götürdüler. Ertesi gün de hastane sevki acil yazılmadığı için polikliniğe götürülmedim. Benim sağlık sorunumla ilgili bir doktora danışmanızı rica ediyorum. Onlardan artık insaniyet beklemek beyhude. Kendi tedavimi kendim bulmak zorundayım. Hangi ilaçları kullansam, ne tür diyet uygulasam? Bağırsaklarımdan çok fazla kan geliyor” dedi. Kanamanın antibiyotik kullandıktan sonra başladığını ifade eden Ay, şöyle devam etti: “Karnımın solt alt tarafında derinde hissettiğim bir ağrı var. Elimde bastırdığımda bir yumru şeklinde sertlik hissediyorum... Hastaneye götürüp en azından bir serum vururlar kendime gelirim diye düşünüyordum... Gittiğime pişman oldum. Benim adıma hekime danışırsanız müteşekkir olurum...”
‘Fotoğrafa sınırlama geldi’
Trabzon E Tipi Kapalı Cezaevi’nden 7 siyasi mahpus, “Yıllardır basık, kirli, çoğu zaman üstteki hücrelerin lağım sularının damladığı sağlıksız gözlem odalarında tutuluyoruz. Normal koğuşlara geçme taleplerimiz reddediliyor. Dar ve kuyu gibi derin olan havalandırmalarımızın üstü tel kafeslerle kapatılmış olduğundan gökyüzünü bile olağan haliyle görebilme şansına sahip değiliz. Revire zamanında çıkarılmıyoruz. Hastane sevklerimiz çok geciktiriliyor. Siyasi kimliğimiz nedeniyle personelin tahrik edici tutumlarına maruz kalıyoruz. Tepki gösterince hücre cezası veriyorlar. Bir süredir arama adı altında odalarımıza sık sık baskın düzenleniyor. Kantinden aldığımız kalem, kağıt, kitap, dergi ve defter gibi malzemelerimize el konuluyor. Çıplak arama dayatılıyor. Karşı koyanların işkenceyle üzerleri çıkarılıyor. Dışardan kitap alamıyoruz. Cezaevi kütüphanesine muhtacız. Kütüphanenin niteliksiz olması bir yana haftada bir kitap alma hakkı da uygulanmıyor” diye yazdı. Bir süre önce el konulan radyolarının verilmediğini belirten mahpuslar, şöyle devam etti: “Mektuplarımız bazen verilmiyor. APS ile hızlı postaların verilmesi bile aylarca geciktiriliyor. İnfaz hakimliği bu uygulamayı kaldırdığı halde cezaevi idaresi keyfi olarak sürdürüyor. Teknik arızalar gerekçesiyle SEGBİS’le duruşmalara katılamadığımız için yargılanmamız da sağlıklı bir şekilde olmuyor. Üçten fazla kişiyle fotoğraf çektirilmemesi, tahammül edilemeyecek şekilde kötü kokan yemeklerin verilmesi gibi dayatmalarla yaşam şartlarımız sürekli zorlaştırılıyor.”
Tutukluyum ama tecritteyim
Kürkçüler F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan Deniz Özdemir, tutuklu olduğu halde bir yıldır ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimine tabi tutulduğunu ifade ederek, tek kişilik hücrede tutulduğunu, sohbete ve ortak alana çıkarılmadığını ve hiçbir şekilde diğer mahpuslarla iletişime geçmesine izin verilmediğini anlattı. Özdemir, “Kaburgamda ve ayağımda kırıklar var. Düzenli tedavi edilmiyorum. 40 günlük açlık grevi yaptım ve sonrasında doktora çıkarılmadım” dedi. OHAL’le birlikte baskıların arttığını söyleyen Özdemir, aynı davadan tutuklu olanların aynı koridorda tutulduklarını, OHAL sonrası ise hapishanenin değişik yerlerine dağıtıldıklarını anlattı. Bir koridorda üç odanın bulunduğunu her odaya farklı davanın tutuklarının konulduğunu belirterek, “OHAL bahanesiyle anne, baba ve kardeşten başka kimseyle görüş yapamıyoruz” diye yazdı.
‘Demirbaşları bile biz alıyoruz’
Maltepe 1 No’lu L Tipi Zındanındaki C-18 koğuşundan 14 mahpus, yaklaşık altı aydır bir arada olduklarını belirterek, çıplak arama dayatması,kitap gazete yasakları sıraladılar. Atölyelere çıkarılma hakkından yararlanamadıklarını belirterek, haftada bir saat spora çıkarıldıklarını belirttiler. Hastane sevklerinde kelepçeli muayene dayatılıyor. “Biz ailelerimizin yardımıyla ayakta duruyoruz. Koğuşta olması gereken demirbaşları ailelerimizin katkılarıyla temin ediyoruz. Örneğin, musluk, floresan, su tesisatları vb. Bozuk demirbaşların değiştirilmesi gerekirken değiştirilmemektedir. Değiştirildiği takdirde ise ücretleri bizlerden kesilmesi söz konusudur” dediler.
3 kişilik koğuşta altı kişi kalıyor
Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nden Zeynel Karabulut, cezaevindeki hak ihlallerini sıraladığı mektubunda, “Kemal Tufan’ın düzenli olarak tetkikleri yapılmalı. Hepatit B, bronşit, eklem romatizması var. Damarlarında iltihaplanma, yapılması gereken üç dişi olduğu söylenmiş. Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’nde diş hekiminden kelepçenin çıkarılmasını istemiş. Hekim ise kelepçe çıkarılırsa hiçbir işlem yapmayacağını söylemiş ve “Sen kelepçeli muayeneyi kabul etmediğin için biz de kelepçeyi açmadığımız için boş yere gidip gelme, stres yapıp moralini bozma, dayanabildiğin kadar dayan” diyerek kendince çözüm üretmiştir. Kalça kemiklerinde, dizlerinde, kasıklarındaki ağrıları nedeniyle çekilen MR sonucunu tüm girişimlerine rağmen alamamıştır. Resul Kocatürk, siroz teşhisiyle Ankara Numune’de tedavi görüyor. En son kolonoskopi için hastaneye götürülmüş, randevu saati geçtiği için cezaevine geri getirilmiş. Tetkik 3.5 ay sonraya ertelenmiş, ultrason randevusuna da götürülmemiştir” dedi. Karabulut, üç kişilik koğuşlarda 6 kişinin barındırıldığını belirterek, yeni düzenlemeye uygun ihtiyaçların karşılanmadığını da belirtti.
Kitabı kendi paranla al
Bolu F Tipi Kapalı zindanında tutulan Halil Dağ, mektubunda “Odalarımızdaki tüm kitaplarımıza el konuldu. Dışarıdan kitap verilmiyor. 5 kitap sınırlaması var. Onları bitirince kantinden alabilirsiniz deniliyor. Sanki biz burada para kazanıyoruz. Bu sorunun çözümünü istiyoruz” dedi

CHP keşke İhsan Eliaçık kadar cesur olabilseydi

CHP yönetimi, AKP iktidarının olası eleştirilerine karşı şekil almaktan bazen muhalefet yapamaz hale geliyor.
Binlerce kişinin katıldığı Adalet Yürüyüşü’nü yapmışsın, birkaç milyonluk mitingle tamamlamışsın...
Bir adım daha atıp “Adalet Kurultayı” demişsin...
Çanakkale’de on binlerce insanı toplamışsın...
Onlarca panel ve çalıştay için yüzlerce siyasetçiyi, konusunda uzman olan insanları katmayı becermişsin.
Ama gel gör ki ürkek siyasetin, eziklik kompleksin, muhalefet anlayışını karşındaki iktidara göre biçimlendirme pasifliğini gösterdiğin için iki kutu arpa suyu içinde taş çatlasa yüzde beş bulunan alkole yenilmişsin.
Kimya diliyle söylemek gerekirse yenildikleri iki damla C2H5OH, yani etil alkol...
İlk tuzağı kuran AKP Çanakkale Milletvekili Bülen Turan’ın “şehitlikte içki içildi” iddiasına verilecek yanıt “Sana ne?” demekti.
CHP sözcüleri önce reddedip ardından “içki içenleri partiden atacağız” diyerek AKP’ye gollük bir pas verdiler.
AKP’liler aradıkları madeni CHP’de bulmuşlardı. Hatta bir bakan çıkıp “atmak yetmez, CHP özür dilemelidir” diye bir adım daha ileri gitti. Çünkü CHP yönetimine istedikleri biçimi verebileceklerini net biçimde görmüşlerdi.
Ama AKP tarzı arsız siyasetin sırrı burada. CHP özür dileseydi bu sefer “özür yetmez, tüm CHP’liler içkiyi de bırakmalı” talebinde bile bulunabilirlerdi.
CHP yönetiminin bu korkak, sinik, sanki “suçlu doğmuş” bir anlayışla muhalefet yapması AKP’nin sürekli yararlandığı bir nimetti.
AKP’nin, yandaş medyanın “alkol aldılar”, “sarhoş olup Kılıçdaroğlu’nun çadırını bastılar” salvoları karşısında CHP yönetimi Çanakkale’deki siperlerin arkasına yatmıştı.
Oysa bir suç değildi “alkol almak”. Kurultayın yapıldığı alanda da asla suç olmamıştı. Sadece birkaç yıl önce çıkarılan bir yasada “kabahat” olarak nitelendirilmişti. Kapalı alanda sigara içmek gibi idari bir para cezası vardı.
Ama CHP yönetimi Kabe’deki Hacerül Esved taşında alem yaparken yakalanmış sarhoşlar gibi sinmişlerdi.
Parti yönetiminden kimse “Sana ne?” deme cesaretini gösteremiyordu.
Bu cesareti kurultay katılımcılarından ilk gösteren ilahiyatçı İhsan Eliaçık oldu.
Önce “Gezi günlerinde söylediğimi yine söylüyorum: Sarhoş olsun anlaşırız, yeter ki kalleş olmasın” diye bir twit attı.
Eliaçık’ın peş peşe attığı twitler hem AKP’ye sıkı bir yanıt, hem de CHP’ye “muhalefet nasıl yapılır” dersi gibiydi.
“İçki içmenin Kur’anda cezası yok ama şu dört şeyin var. 1-Öldürmek, 2-Çalmak, 3-İftira, 4-Zina, taciz, tecavüz.”
“İçki içmek değil, sarhoş olmak haramdır. İçki içmek çevreye zarar verilmedikçe bireysel bir olaydır. Karışılmaz ama ya öldürmek, çalmak?”
“Neymiş votka, şarap içerlermiş. İçer sana ne? Sen içtiğin kanın, yediğin haramın, aldığın rüşvetin, yığdığın servetin hesabını ver.”
Ancak CHP yönetiminin AKP karşısındaki korkaklığı, ürkekliği sadece içki meselesinde çıkmadı. Kurultayın hazırlanış sürecinde kimlerin çağırılacağını da AKP’nin saldırılarına göre dizayn ettiler.
Bu yüzden HDP’yi parti olarak çağırmaya korktular. Bu korkuları nedeniyle Roboski aileleri, 78’liler Girişimi gibi birçok farklı kesimden insanlar yapılan daveti kabul etmediler.
İhsan Eliaçık, AKP’nin kurultaya dönük olası eleştirilerine karşı CHP’nin düştüğü ürkek tutumun yol açtığı eksiklikleri de anlatıyor:
“500’ün üzerinde tartışmacı vardı. Eksik olan taraf, çeşitli kesimler çağırılmıştı ama olması gereken kesimlere ulaşılabilmiş değildi. Mesela HDP’den ve Kürt hareketini temsilen çağrılan neredeyse yoktu. Bir iki HDP’li milletvekilinin orada olması gerekiyordu. Fakat CHP’de bir çekince var. Bunu unutmuş olamazlar. Sekiz ana panelin içerisinde ‘İnançta Adalet’, ‘Yaşamda Adalet’, ‘Medyada Adalet’ gibi konular var ama ‘Kimliklerde Adalet’ diye başlıklar olmalı ve başta Kürt olmak üzere çeşitli kimliklerden insanlar çağırılmalı ve kimliklerde adaletin nasıl sağlanacağına dair oturum olmalıydı.”
Önceki akşam Artı TV’nin Ana Haberi’ne katılan Eliaçık, Ezo Özer’ın “CHP, iktidar cephesinden gelen eleştirilere iyi yanıtlar verebiliyor mu” sorusuna dikkat çekici bir yanıt verdi.
“Bazen iyi cevaplar veriyor ama bazen de eksik kalıyor. HDP ile dayanışma, ittifak, Hayır bileşenlerinin tamamıyla buluşturulmaları konusunda, iktidarın ‘teröre destek veriyorlar’, ‘PKK’ye kürsü açtılar, onlarla kol kola girdiler’ gibi eleştirilerden çok fazla etkileniyorlar. Bu durumun üzerine titriyor, korkuyorlar. Bu kadar endişeye, çekinceye gerek yok. İktidarın bu kadar etkisi altında kalmak ana muhalefete yakışan bir durum değil.”
Bütün bu yaşananlara bakıp “Bari İhsan Eliaçık’tan utanır insan” demekten kendini alamıyor.
CHP keşke İhsan Eliaçık kadar cesur olabilse.
Çünkü adalet için önce cesaret gerekir.
Celal Başlangıç
artı-gerçek

Sur'u ziyaret eden Sezgin Tanrıkulu: AKP dozer ve TOMA iktidarına dönüştü..!

Diyarbakır Sur ilçesi’nde devam eden yıkım üzerine, Sur’a ziyarette bulunan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Sur’da evleri polis bariyerleriyle abluka altına yurttaşlarla görüştükten sonra bir basın açıklaması gerçekleştirdi.
"TANRIKULU, AKP DOZER VE TOMA İKTİDARINA DÖNÜŞMÜŞTÜR"
Evrensel'de yer alan habere göre Tanrıkulu, Sur’un dünyanın ortak mirası olduğunu, insanların evlerinden zorla çıkarılmasının yanı sıra elektrik ve sularının kesilmesine de tepki göstererek “ Sonuçlanmamış davalar var, insanların iradesine rağmen, onların elektriğini ve suyunu keserek buradan çıkmaya zorlayamazsınız.
Bunun adı hukuk devleti olmaz, bu ancak hukuk devletinin olmadığı yerlerde zorla, kaba güçle yapılan şeylerdir. Sonuçta burası tüm dünyanın ortak tarihi mirasıdır. 2015 Ağustos’undan bu yana maalesef, bütün Sur yıkıldı. Tahir Elçi’yi bu mirasa sahip çıktığı için kaybettik.
Onlarca insanımızı kaybettik, hala bazı yerlere giremiyoruz, bu bölgede çatışma yaşanmadı ama buna rağmen savaştan çıkmış bir görüntü var. AKP iktidarı dozer ve toma iktidarına dönüşmüştür.
Dozer ile iş makinalarıyla insanların evini başlarına yıkıyorlar, tomalarla da insanların demokratik tepkilerini ortaya koymalarını engelliyorlar. Bununla toplumsal barışı, huzuru sağlayamazsınız. Sur’un dinamikleriyle, Sur’da yaşayanlarla barışık bir proje yürütebilirsiniz ama onlara rağmen yürütemezsiniz.
Bu kentin Stk’ları , dinamikleri, muhtarlarıyla buluşmadan nerede yapıldığı belli olmayan gizli, saklı olanlarla burayı dönüştüremezsiniz, yazıktır, günahtır. İnsanları kendi evlerinde susuz, elektriksiz bırakmak başka bir zulümdür.

Bir mahkeme kararı olmadan zorla bu işlerin yapılması zalimliktir. Buradaki yaşamla alakası olmayan insanların, burada yaşamamış insanların, buraları yıkmaya, dönüştürmeye hakkı yoktur. Burada bir tarihi yok ediyorlar. Adalet ve Kalkınma Partisi’ne sesleniyorum, bu yıkıp, yakma politikanızdan vazgeçin” diye konuştu.

Muhtar ve Dinci Vakıfların İmam Hatip Seferberliği..!

Kamu kaynaklarını imam hatip okullarının çoğaltılması ve özendirilmesi için seferber eden AKP, bu okullara yönelik uygulanan promosyon politikalarına bir yenisini daha ekledi. İzmir’de açılan yeni imamhatip okuluna çocuklarını kaydeden ailelere 250 lira burs vaat ediliyor.
Muhtar ve Dinci Vakıfların İmam Hatip Seferberliği
Birgün’ün haberine göre İzmir’de Şehit Astsubay Bülent Aydın İmam Hatip Ortaokulu’na kaydolan her öğrenciye 250 lira burs verileceği duyuruldu. İddiaya göre bu çalışmayı Hilal Mahallesi Muhtarlığı üstlendi. Muhtarlık, mahallenin her yerine astığı afişlerle ailelerin çocuklarını Şehit Astsubay Bülent Aydın İmam Hatip Ortaokulu’na kayıt ettirmesini isteyerek, “Şehit Astsubay Bülent Aydın Ortaokulu açıldı. Okula yazılan her çocuğa aylık 250 TL burs verilecektir. 5’inci, 6’ncı ve 7’inci sınıflara çocuklarını yazdırmak isteyen aileler, mahalle muhtarlığına müracaat edebilir” ifadelerine yer verdi.
Bursun kaynağı dini vakıflar
İmam hatip ortaokullarına sağlanan burs imkânı sadece Şehit Astsubay Bülent Aydın İmam Hatip Ortaokulu ile sınırlı kalmadı. İddiaya göre İzmir’in çeşitli semtlerinde bulunan farklı okullarda da aynı uygulama hayata geçirildi. İmam hatipli öğrencilere sağlanan bursların Milli Eğitim Bakanlığı kaynaklı protokolü imzalayan dini vakıflar üzerinden karşılandığı da öne sürüldü


'Yakılıp yıkılan Kürt kentlerine selam olsun'..!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Kurban Bayramı nedeniyle hazırladığı mesajında, "Öncelikle cezaevinde rehin tutulan, tutuklu veya hükümlü olan, ailelerinden ve yakınlarından uzakta bulunan bütün arkadaşlarımızın bayramını kutluyorum" sözleriyle başladı.
Operasyonlarla büyük bir yıkıma uğrayan Sur, Cizre, Şırnak, Yüksekova, Silopi, Nusaybin başta olmak üzere tüm Kürt şehirlerine selam gönderen Demirtaş mesajında, "El ele vererek, özlemini duyduğumuz adaleti, özgürlüğü, eşitliği ve barışı sağlayalım" dedi.
Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın, Kurban Bayramı nedeniyle hazırladığı mesajı şu şekilde:
Yakılıp yıkılan Sur, Cizre, Şırnak, Yüksekova, Silopi, Nusaybin başta olmak üzere Kürt şehirlerinde büyük baskılara, adaletsizlik ve hukuksuzluklara direnen; umudunu asla kaybetmeden mücadelesini sürdüren, büyük insanlık değerlerine ve onuruna sahip çıkan halkımızın bayramını en içten duygularla kutluyorum.
Tüm İslam Alemi’nin ve elbette IŞİD ve benzeri yapıların barbarlığı karşısından yurtlarını, topraklarını savunan, haysiyet mücadelesini altın harflerle tarihe yazanların bayramını yürekten kutluyorum.
"İkinci bayramı da sizlerden fiziken uzakta karşılıyorum. Bu süre boyunca HDP'nin ve bileşenlerinin halkla olan gönül bağını kesmeye; her türlü kanunu, Anayasa'yı, uluslararası sözleşmeyi ve siyasi ahlakı ayaklar altına alarak HDP'yi tasfiye etmeye çalıştılar. İki bayram geçti, ama bu uygulamalar amacına ulaşamadı ve yirmi iki bayram da geçse asla ulaşamayacak.
'HDP'NİN BAŞARISI DEMOKRASİ VE BARIŞIN BAŞARISIDIR'
Halkımız şundan emin olmalıdır: Birçoğumuz tutuklu olsak bile, HDP bu ülkenin siyasi geleceğini belirleyecek bir partidir. Bizler olmadan Türkiye'nin demokratik geleceğini kurmak mümkün değildir. Bizleri cezaevinde rehin alarak siyaseten tasfiye edeceklerini zannedenler, yanıldıklarını görecekler. Bizler demokratik birliği, eşit ve özgür birlikte yaşamı, demokratik siyaseti savunmaktan vazgeçmediğimiz sürece, HDP'nin başarısı demokrasinin ve barışın başarısı olacaktır.
Bu Kurban Bayramı'nın birinci günü 1 Eylül Dünya Barış Günü ile örtüşüyor. Bunun yeni bir dönemin müjdecisi olmasını temenni ediyorum. Bayram günlerinin dayanışma, barışma ve kardeşlik duyguları ile barış ve demokrasi mücadelesini bütünleştirmek önümüzdeki günlerin ortak özelliği olmalıdır.
'UMUTLARIMIZI YAYGINLAŞTIRALIM'

Ülkemizdeki demokrasi güçleri, vicdan sahibi tüm yurttaşlarımız korku duvarlarını yıkmaya ve seslerini yükseltmeye başladılar. Yüreklerimiz birlikte atıyor, özlemlerimiz aynı, mücadelemiz ortaktır. Hep birlikte büyük insanlık değerleri için; kardeşçe, eşit, huzurlu, güvenli, refah ve barış içinde, karşılıklı saygı temelinde insanca yaşama mücadelesini büyütelim. Umutlarımızı ve iyi dileklerimizi yaygınlaştıralım. El ele vererek, özlemini duyduğumuz adaleti, özgürlüğü, eşitliği ve barışı sağlayalım."

Muhtarlık duyurdu: İmam hatipe kaydolan çocuklara aylık 250 TL burs verilecek..!

İzmir’in Konak ilçesinde bulunan Hilal Mahallesi Muhtarlığı, pankart asarak yeni açılan imam hatip ortaokuluna kaydolan her çocuğa aylık 250 TL burs verileceğini duyurdu. Burs almak isteyenlerin muhtarlığa müracaat etmelerini istedi.
AKP, müdürlerinin bile “Zeki Anadolu çocuklarını toplayıp zekalarını heba ediyoruz “ dediği imam hatip okullarına ilgiyi arttırmak için çalışmalara devam ediyor. Birgün’ün haberine göre, Hilal Mahallesi Muhtarlığı, imam hatiplere teşvik işini üstlenerek 250 TL burs verileceğini söyleyip ailelerden çocuklarını Şehit Astsubay Bülent Aydın İmam Hatip Ortaokulu’na kaydettirmelerini istedi.
KARAR YAZARLARI TEK SES: “ZEKİ ÇOCUKLARI İMAM HATİPLERDE HEBA EDİYORUZ”
Muhtarlığın burs verileceğini söylediği pankartta şu ifadeler yer aldı:
Şehit Astsubay Bülent Aydın Ortaokulu açıldı. Okula yazılan her çocuğa aylık 250 TL burs verilecektir. 5’inci, 6’ncı ve 7’inci sınıflara çocuklarını yazdırmak isteyen aileler, mahalle muhtarlığına müracaat edebilir
Kaynak MEB’den
İmam hatip ortaokullarına sağlanan burs imkânı sadece Şehit Astsubay Bülent Aydın İmam Hatip Ortaokulu ile sınırlı kalmadı. Birgün’ün haberine göre, İzmir’in çeşitli semtlerinde bulunan farklı okullarda da aynı uygulama hayata geçirildi. İmam hatipli öğrencilere sağlanan bursların Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) kaynaklı protokolü imzalayan dini vakıflar üzerinden karşılandığı da edinilen bilgiler arasında yer aldı.
“Talep eden tüm imam hatiplere sağlanacak”
Mahalle muhtarı, hangi sınıf düzeyinde olursa olsun kayıt yaptıran her öğrenciye 250 lira burs verileceğini belirtti. Muhtar, MEB’den talepte bulundukları takdirde, muhtarlıklar üzerinden imam hatip ortaokulu öğrencilerine burs imkânı sağlanacağını da kaydetti

KEMALİZM, “KÜÇÜK DÜKLER” VE GERİ TEPEN SİLAH..!

Haluk Gerger’in Türkiye’de (özellikle İstanbul ve Ankara’da) kimi sol çevrelere istinaden “iktidarlarını kaybetmek istemeyen küçük düklükler” diye tabir ettiği çok sevdiğim bir tanımı vardır.
Sırtını İttihatçılığa, Kemalizme ve hatta Türk şovenizmine dayadığını unutup, CHP’ye “sol”dan ayar vermeye kalkışan, ona buna “liberal” diye saldıran kimi köşe yazarlarıyla; yıllarca AKP’ye “racon kesip”, şimdi ise AKP’den gocunup, Kemalistlerle izdivaç yapmanın yollarını arayan “sol” liberal yazarları gördükçe, nedense bugünlerde aklıma Haluk Gerger’in tanımı gelmekte…
2002’den itibaren oluşan siyasi konjonktüre bu düklerin tümü (AKP karşıtı olduğunu iddia edenler dahi) balıklama atladı ve kimi yayın sektörü, kimi parlamento kürsüsü üzerinden nemalanmaya çalıştı. Ve meserret taşkınlığı içerisinde milyonlarca insana “Alice harikalar diyarı” çizildi.
Oysa yalın gerçek, İshak Baran’ın ta 2013’de yaptığı şu isabetli tespitte yatmaktaydı.
“Zararsız ve ılımlı dozda bir İslam’la kapitalizmin gelişmesi ve demokrasinin inşa edilmesi hayallerinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Tayyip Erdoğan, bir Taliban ya da Bin Laden olmayabilir, ama onları yaratan ve kendisinin kesinlikle kontrol edemeyeceği bu birbirine zıt iki eğilimin bir ürünüdür. Ve konuşmalarında bu kadar kontrolsüzce, ukala ve küstah olmasının sebeplerinden birisi de budur.
Aynı rüyanın diğer yanı da, Türkiye’nin, yabancı emperyalistlerin talan ve tıkınma alanı olmaktan çıkıp, emperyalist ziyafet sofrasına oturma hayalleriydi: örneğin Avrupa Birliği’ne katılma umutları. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’teki başlangıcından beri, ‘Batı medeniyetine’ erişme emelleri Türkiye’nin başındakilerin hayali olagelmiştir. Atatürk’ün ve generallerin veremediklerini, AKP vermeyi vaat etti. Bunun tam bir hüsnü kuruntu olmasının ötesinde, Türkiye halklarının neden başkalarının yağmalanmasına katılmak gibi bir emeli olsun, ya da dünya çapında gerçek soyguncuların ‘Stratejik Ortağı’ (yani polisi ve işkencecisi) olsun ve milyarlar aşağılanırken bir avuç insanın eline milyarlarca doların geçmesini sağlayan bir düzeni savunsun ki?” (Merak edip tamamını okumak isteyenler için: https://avakianbob.wordpress.com/2014/04/02/dort-bir-yanda-yankilanan-bahar-firtinasi/#more-180)
Dükler ise ideolojik ve iktisadi açıdan kendilerinin de geçim kaynağı olan bu baskı ve sömürü düzeninin zinhar sorgulanmasını istemediler. Bilakis asli görevleri gereği, bu düzenden hoşnut olmayanları bir biçimde “sol” söylemleri üzerinden düzene entegre etmeye çalıştılar. Kimi “sol” liberal, yıllarca AKP’ye akıldanelik yaparak, “yetmez ama evet” diyerek bu işi yaparken, kimi Kemalist “solcu” da CHP’yi “sol” da tutmak için çırpınıp durdu. İşin tuhaf veya komik tarafı, tarafların bir de utanmadan birbirlerini devrimci olmamakla suçlamalarıydı. Düklerin ortak özelliği burada sırıtmaya başladı. Zira her iki taraf da komünizmden, proletarya diktatörlüğünden veya geçmiş devrimlerin olumlu miraslarından bahsetmemek, hatırlamamak için ellerinden geleni yaptılar.
Şimdi siyasi konjonktür düklerin yavaş yavaş aynı havuzda toplanmalarına neden olmakta. “Zamanın ruhu” gereği bunları mercek altına alıp bakmanın tam zamanıdır.
Hayır, hayır! “Resneli bizimdir” diyen köşe yazarından veya 15 Temmuz akşamı “bu cemaat darbesi değil, TSK yönetime el koymuştur” diye sevinen çakma “solcu”dan bahsetmeyeceğim…
Bilakis, yayınlanmaya başladığı günden beri, tıpkı diğer uçtaki ikizi, Aydınlık gibi, asli görevi, devrimci emelleri, rüyaları, militanlığı yerle bir etmek olan; tüm teorisini ilkin Avrupa Komünizmi, sonra sivil toplumculuk ve nihayet AKP ile kolkola, düzenin çıkarları üzerine bina eden, İslam’ı ve bütün dini gericiliği sola şirin göstermeye çalışan Birikim’in yazarı Tanıl Bora’dan bahsedeceğim.
Kahramanımız geçenlerde öylesine döktürmüş ki, “dön baba dönelim” sözüne dahi rahmet okutmuş. (Merak edip tamamını okumak isteyenler için: http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8395/kemalizm-ve-elestirinin-elestirisi#.WagazjVCRdg)
Alın size birkaç örnek:
“Kemalizmin sorgulanmasında tecrübe edilen eleştirel kavramları ve değerleri, bunların Kemalizmle mukayyet ve ona has olduğu zannından çıkarak, ‘bütün satha’ yaymaktır. Bu fasılda post- veya anti-Kemalizme getirilen yaygın eleştiri, Kemalistlere boca edilen ithamlardan, ‘sağın’ esirgenmiş olmasıdır. Bu dengesizliğe düşmüş olanlar elbette var. Böyle bir hakkaniyetsizlikten beri duranları görmezden gelmek ise, başka bir Kartacacılıktır.” (Vurgular bana ait)
İnsan sormadan edemiyor! Acaba kahramınımız, ebeveynleri Ömer Laçiner, Murat Belge ve Ahmet İnsel’i “Kartacacılıkla” mı suçlamaktadır?
“İkinci fasıl, doğrudan buna bağlıdır: Kemalizme atfedilen arıza ve cürümlerin ne kadarı, -hepsi mi-, Kemalizmin icadı idi? Ne kadarı, zamanın ruhunun eseri idi?”
Ne tesadüf! Kahramanımızın bu Kemalizm’i temize çıkartma çabasının benzerini Adolf Hitler’i temize çıkartmaya çalışan kimi sahte tarihçide ve hatta kimi Alman faşistinde de görmek mümkün. Tanıl Bora’yı Alman faşistleriyle aynı düzleme koymuyorum, sadece “mazeret üretici” (apolojist) tarihçiliğin ne kadar tehlikeli olduğuna işaret etmek istiyorum.
“Üçüncü fasıl, bence en önemlisi: Toptancılıktan kaçınmak. Tefrik edebilmek. Söz gelimi Falih Rıfkı’yla Hasan Âli Yücel’i, en azından Necip Fazıl’la Sezai Karakoç’u ayırt edebildiği kadar ayırt edebilmek. Sözgelimi Turan Güneş’le Turhan Feyzioğlu’nu ayırt edebilmek.” (Vurgular bana ait)
Kahramanımızın hayranlık duydukları, onun düşün dünyasını zaten yeteri kadar ifşa ediyor. Ama gelin biz kahramanımızı zaman makinesiyle geçmişe ışınlayalım ve şu şahsiyetler arasında “tefrik” yapmasını sağlayalım. Zira göreceksiniz bu mantık, “zamanın ruhuna” göre kaçınılmaz olarak, Mustafa Kemal’i Vahdettin’e, İsmet İnönü’yü Rauf Orbay’a, Adnan Menderes’i İsmet İnönü’ye, İsmet İnönü’yü Süleyman Demirel’e, Süleyman Demirel’i Bülent Ecevit’e, Turgut Özal’ı Kenan Evren’e ve nihayet günümüzde de Kemal Kılıçdaroğlu’nu Deniz Baykal’a, Recep Tayyip Erdoğan’ı Kenan Evren’e ve Humeyni’ye tercih edecektir.
“Özellikle ulusalcılıkla kaim olan müstebit bir Kemalistlik hâlâ pekâlâ mevcuttur. Buna mukabil, demokratik ve özgürlükçü saikleri önemseyen bir Kemalist söylem de, -mesela CHP’nin kimi genç milletvekillerine baktığınızda-, görece daha güçlü.” (Vurgular bana ait
Geçtim kahramanımızın ve dergisinin, daha dün, bizleri aynı söylemlerle AKP için ikna etmeye çalıştığını, 70’lerde de Tanıl Bora’nın ebeveynleri ve diğer dükler bütün bir devrimci cenahı, Ecevit’in “demokratik ve özgürlükçü Kemalist söylemlerine” ikna etmeye çalışmıyorlar mıydı?
Bugünü eleştirirken ille de geçmişin hayaletlerine sarılmak gerekmediğini, iki, üç, dört… yanlış çizgiyi, ideolojiyi, siyasayı bir başka yanlış çizgiyle/çizgilerle ittifak kurmadan, onu/onları olumlamadan eleştirmenin mümkün olduğunu gayet iyi bilmesi beklenen Tanıl Bora, Kemalistlerle yeni izdivaç için gerekli argümanları üretmeye devam etsin. Kendisinin ve diğer düklerin sevmedikleri, adını bile duymak istemedikleri bir devrimci komünistin, Kemalizm’e ilişkin 45 sene evvel (dikkat buyrun!) söylediklerini bir kez daha hatırlatmak ise bizim boynumuzun borcu olsun!
“Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.”
“Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır.”
“Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük-burjuvazisinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir.”
“Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir.”
“Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir.”
“Kemalizm demek, aynı zamanda, toprak ağaları sınıfıyla kol kola, omuz omuza köylü kitlelerini ezmek, menfaat birliği etmek, sınıf kardeşliği etmek demektir.”
CHP’yi “sola” çekmekle uğraşan Kemalist “solcular” ile AKP’den gocunup, Kemalistlerle izdivaç kurmak isteyen liberal “solcular”a hatırlatmakta fayda var. Kemalizm savunusunda ısrar eden Doğu Perinçek’e karşı, Ocak 1972’de kaleme aldığı bu satırları, İbrahim Kaypakkaya şu sözlerle noktalıyordu:
“Bazı silahlar vardır ki, onu elinde tutanlar, kendilerini yaralarlar: Yani silah geri teper ve kendisini elinde tutanları vurur. İşte Kemalizm böyle bir silahtır!”

Emrah Cilasun