2 Kasım 2017 Perşembe

Sağlık emekçileri: Artık yeter, ölümüne çalışmaya hayır..!

İstanbul Tabip Odası (İTO) ve Türk Tabipler Birliği (TTB) sağlık alanındaki ağır çalışma koşullarına ve hekimlerin uğradığı saldırılara dikkat çekmek amacıyla Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde basın açıklaması düzenledi. "Ölümüne çalışmaya hayır" pankartı açan sağlık emekçileri "Ölümüne çalışmak istemiyoruz", "AKP 184 ölüyoruz", "İnsanca çalışma koşulları istiyoruz", "Sağlıkta şiddete son", "Güvenli ortamlarda çalışmak istiyoruz", "Sağlıkta yaşanan sorunların sorumlusu çalışanlar değildir" dövizleri taşıdı.
'HEKİM İNTİHARLARININ SEBEBİ SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM PROGRAMI'
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Başkanı Raşit Tükel, "3 meslektaşımız intiharla hayatını sonlandırdıklarında şu soruyu kendimize yönlendirmeliyiz. Ne tür bir ortamda yaşıyorlardı, çalışıyorlardı ki hayatlarına son verdiler. Sağlık ortam dediğiniz zaman 14 yıldır uygulanan bir programı görüyorsunuz. Bu program sağlıkta dönüşüm programı. Sağlıkta dönüşüm programının temelinde sağlık işletmesi modeli yatıyor. Bütün hastanelerimiz işletme olarak görülüyor. Performans sistemi ise işletme olarak görülen hastanelerde daha çok hasta bakmak, daha çok gelir getirmek anlamına geliyor. Bu sistemler hekimlik değerleri ile bağdaşmıyor. Daha çok hasta bakmaya zorlandığınız zaman bu örneklerde görüldüğü gibi yıkıcı sonuçlarda doğurabiliyor" dedi.
Sağlık çalışanlarının nöbet ve izinlerine yeni düzenleme
Asistan hekimlerin durumuna da değinen Tükel, "Asistan hekimler eğitim kurumlarında eğitim almak üzere görev yapıyorlar. Onlar aslında tıpta uzmanlık öğrencileri, eğitim süreçindeler. Fakat hizmet için çalıştırılıyorlar. Çünkü işletmenin daha çok para kazanması gerekiyor. Eğitim almak için o kurumlara gelen meslektaşlarımızın yıpranmasını sağlıyor. Sadece bununla sınırlı değil, uzun çalışma saatleri söz konusu. Biliyoruz ki bu mesleği yıpranarak sürdüren meslektaşlarımız var. İş güvencesi olmadan iyi hekimlik yapamazsınız. İş güvencesi olması gerekiyor. OHAL sürecinde KHK'larla işten çıkarmalarla güvencesizlik yaratıyor. Düşük gelirle yaşıyor sağlık çalışanları ve hekimler. Hastalarımız ve bizde sağlıklı ortamlarda yaşamak istiyoruz. Bu ortamların güvencesiz, baskıcı, demokratik bir işleyiş içinde olması gerekiyor. Bizler mesleğe başlarken 'önce, zarar verme'* ilkesi ile başladık ama mesleği 'önce zarar görme' ilkesi ile bitirmek istemiyoruz" diye konuştu. Tükel son olarak, yetkileri sağlıkta dönüşüm programından vazgeçmeye davet etti.
'BU POLİTİKALARI HAYATA GEÇİREN SİYASİ İKTİDAR VE SERMAYE DÜZENİ SORUMLUDUR'
Daha sonra söz alan DİSK Genel Sekreteri Dr. Arzu Çerkezoğlu ise şunları söyledi: "Sağlıkta insana değil, piyasaya odaklanan daha fazla kar etme güdüsüyle bütün sağlık sistemini piyasaya odaklayan sistemin sonuçlarını yaşıyoruz. Daha 20'li yaşlarda gencecik insanları intihar noktasına kadar getiren süreç, sağlıkta yaşanan yanlış politikaların sonucudur. Uzun çalışma saatleri, bitmek bilmeyen istekler, değer bilmez yöneticiler yüzünden bu olayları yaşıyoruz. Bugün Türkiye'de 4,5 arkadaşımız inşaatlarda,madenlerde, tersanelerde çalışırken hayatını kaybediyor. Her gün 20 bine yakın işçi çalışırken iş cinayetlerine kurban gidiyor. Sağlıkta yaşadığımız bu ölümler bu süreçten bağımsız değil. İnşaat, maden işçisinin yaşadıkları ile sağlık çalışanlarının yaşadıkları farklı değil. Sermaye düzeni ve bu politikaları hayata geçiren siyasi iktidardır sorumlusu."
'SAĞLIKTA YAŞANAN AKSAKLIKLARIN SORUMLUSU BİZ DEĞİLİZ'
Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) adına Aksaray şube yöneticisi Aydın Erol, "Sağlık alanında yapılan düzenlemelerle siz haftada 40 saat çalışacaksınız. Ama yazılan nöbetlerine üst sınırı yok. Hukuksal anlamda itiraz edeceğiniz bir yer yok. Sınırsız çalıştırılabiliyorsunuz" dedi. Hasta ile sağlık çalışanlarının yanlış politikalar yüzünden karşı karşıya geldiklerini söyleyen Erol, "Her gün hem sözlü hem fiziki şiddet görüyoruz. Personel eksikliğinden dolayı aksıyan herşeyden biz sorumlu tutuluyoruz. Sağlık alanında personel yetersizliğinden kaynaklı aksayan hizmetlerin sorumlusu biz değiliz" diye konuştu.
'DÜZENLEMELERE GİDİLMELİ'
İstanbul Tabip Odası(İTO) Genel Sekreteri Samet Mengüç, "Kızgınız, üzgünüz ve öfkeliyiz. Gece gündüz 24 saat çalışıyoruz. Emek veriyoruz ve bunun karşılığında ölümlerle karşılaşıyoruz. Bu ölümlerin neden kaynaklandığını çok iyi biliyoruz. Sağlıkta düzenlemelere biran önce gidilmeli" dedi.
'SAĞLIK POLİTİKALARINI GÖZDEN GEÇİRİN'
Tıp öğrencisi olan Murat Tezdi:"Bir Tıp öğrencisi olarak, eğitimimize devam ederken sağlıksız bir gelecekle karşılaşıyor olmak bizi huzursuz etmektedir. Birinci talebimiz sağlık üreten kurumlarda hasta ve hekim ilişkilerinin güvence altına alınması,sağlık politikaların yeniden gözden geçirilmesidir" diye konuştu.
'İNSAN HAYATI DEĞİL PARANIN SALTANATI HÜKĞM SÜRÜYOR'

Basın açıklamasını okuyan İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi Dr. İncilay Erdoğan son yıllarda yaşadıkları sorunlara değinerek şunları söyledi: "Son 10 yılda sağlık çalışanlarının iş yükü 5 kat arttı. Sağlık çalışanlarında tükenmişlik oranı %24. Yine sağlık çalışanlarının %69'u mobbinge uğradığını ifade ediyor. Sağlık çalışanlarının yüzde %65'i 'imkanım olsaydı ben bu mesleği değiştirirdim' diyor. 33 saati alan nöbetleri, 1000 saati alan haftalık çalışma saatleri, 5 dakikada bir hasta bakma zorunluluğu bizleri tüketiyor. Son 5 yılda Beyaz Kod'a 46 bini alan şiddet başvurusu yapıldı. Saldırı tehdidi ile iç içe mesleğimizi yapmak zorunda bırakılıyoruz. Son 10 yılda 215 sağlık çalışanı iş cinayetlerine, uğradıkları şiddet, yaşadıkları baskı ve mobbing, tüketen çalışma koşulları sebepleriyle yaşamdan koparıldı. Hastayı müşteri, hekim ve sağlık çalışanını maliyet unsuru olarak gören sağlıktaki şirket anlayışı bu tablonun doğal iklimini yaratmaktan öteye gidemiyor. Bu sağlık ortamında insan hayatı değil paranın saltanatı hüküm sürüyor." "Binlerce sağlık çalışanının hukuksuz OHAL kararnameleri ile işinden ihraç edilmesi sağlık hizmeti sunan bizlerin üzerindeki basıncı arttırma ve karamsarlığa içmekten ile yaramıyor" diyen Erdoğan, "Başka insanları yaşatmaya adanmış genç hekimlerin hayatı böyle sessiz sedasız biter mi? 36 saatlik nöbetlerine bitmek bilmeyen taleplerin, aşırı mesailerin, değerbilmez yöneticilerin, gencecik hekimleri işyerlerinde, evlerinde hayatlarına son verdirecek bu ülke ve sağlık ortamını yaratanların söyleyecek sözleri, vermeleri gereken hesapları yok mu?" dedi.

Ankara ve Dersimde Kitle Eylemleri Yapmak Yasaklandı..!

 

  Ankara Valiliği OHAL kapsamında ilan ettiği eylem yasağını 3 ay süreyle uzattı. Valilikten yapılan açıklamada, 1 Kasım 2017 itibariyle Ankara genelinde park, bahçe ve umuma açık alanlarda açlık grevi, oturma eylemi, anma toplantısı, konser gibi toplu etkinlikler yapılmasının üç ay süreyle yasakladığı duyuruldu. 
Van’daki eylem yasağı 30 gün daha uzatıldı
Açıklamada, yasağa gerekçe olarak OHAL KHK’leri ile ihraç edilen, işlerine dönme talebiyle açlık grevine başlayan ve tutuklanan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek ve tutuklamaları protesto için muhtelif yerlerde ve parklarda açlık grevi ve oturma eylemi düzenleneceğine dair duyum alındığı belirtildi. Açıklamada, Gülmen ve Özakça’nın DHKP-C Kamu Emekçileri Cephesi mensubu olduğu iddia edilerek, “Bu tür eylemlerin, vatandaşların istirahat ve dinlenme amacıyla kullanılan parkları yoğun olarak tercih etmeleri nedeniyle çevreye rahatsızlık verebileceği belirtilen açıklamada, “terör örgütleri tarafından, katılımcılar ve vatandaşlara yönelik olarak eylem yapılabileceği ve böylelikle kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasının tehlikeye düşebileceği değerlendirilmektedir” denildi.
Dersim kırsalında yapılacak operasyonlar nedeniyle 30 ayrı bölge, 2-16 Kasım tarihleri süresince özel güvenlik bölgesi ilan edildi.
Dersim'de 30 bölge, özel güvenlik bölgesi ilan edildi.
Valilik'ten yapılan açıklamaya göre, 'terörle mücadele kapsamında yürütülen operasyonlar' nedeniyle Dersim merkez, Ovacık, Pülümür, Hozat ve Nazımiye ilçe sınırları içerisindeki 30 ayrı bölgede, 2-16 Kasım tarihleri arasında özel güvenlik bölgesi ilan edildi. Can ve mal güvenliği için özel güvenlik bölgelerine mülki amir izni olmadan girişlerin yasaklandığı belirtilen açıklamada, "İlimizde terörist unsurların bulunmasına ve etkisiz hale getirilmesine yönelik çalışmalara azim ve kararlılıkla aralıksız devam edilmektedir" denildi.
30 BÖLGEYE GİRİŞ YASAĞI
Valilik özel güvenlik bölgesi ilan edilen yerleri belirledi. Buna göre “İl merkezi; Bali Deresi, Kurutlu Deresi, Kutuderesi vadisi bölgesi, Tabantepe bölgesi, Karameşetepe bölgesi, Vazgürtepe bölgesi, Ovacık İlçesi’ne bağlı Eroğlu Mahallesi, Mercan Dağları, Kıran deresi, Kınıkan Tepe, Golan yaylası, Eğreci Mahallesi, Dülbektaşı bölgesi, Yarpuzlu Mahallesi, Alisırtı Geçidi, Dalav Yaylası, Karagöl Yaylası, Kurugöl Yaylası, Kurt Yaylası, Bastır Yaylası, Çeşme Yaylası, Yel Yaylası, Ganekastik Bölgesi, Çığırlı Yaylası, Karadere bölgesi, Nazimiye İlçesi’ndeki Tavuklu-Doğantaş köyleri, Dokuzkaya bölgesi, Pülümür; Yoncalık Yaylası, Sarıgül Yaylası ve Hozat İlçesi’ndeki Kinzir ormanları

1 Kasım 2017 Çarşamba

'Gizli tanık' ifadesi gerekçe gösterildi: 40 sağlık çalışanı hakkında soruşturma açıldı..!

Van'da 150 sağlık çalışanı hakkında "gizli tanık" ifadeleri gerekçe gösterilerek soruşturma açıldı. Sağlık çalışanlarının Kürtçe şarkı dinlemeleri, SES'e üye olmaları ve faaliyetlerine katılmaları suç sayıldı.
Van Dursun Odabaşı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan 40 sağlık çalışanı "gizli tanık" ifadesi gerekçe gösterilerek Van İl Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı TEM'e çağrılarak ifadeleri alındı.
Şu ana kadar 40 sağlık emekçisinin ifadeye çağrıldığını ancak ifadeye çağrılacak sağlık çalışanı sayısının 150 olduğunu ifade eden Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası yöneticisi Emin Yılmaz, soruşturmayı "skandal" olarak niteledi.
Yılmaz, soruşturmanın "gizli tanık" beyanlarına dayandırıldığına işaret etti. Yılmaz, "Gizli tanığın; 'Bu kişi SES üyesidir', 'Bu kişi hastanede SES' e üye kazandırmıştır', 'Bu kişi servis içerisinde Kürtçe şarkı dinliyor ve söylüyor' gibi ifadeleri emniyet tarafından suçlama olarak değerlendirilmiştir. Bu kabul edilemez bir durumdur" dedi.
'KÜRTÇE ŞARKI DİNLEMEK ÜZERİNDEN SUÇ YARATILIYOR
Türkiye’de sendikal hakların hiçe sayıldığını vurgulayan Yılmaz, sendikaların yasal çerçeve içerisinde çalışma yürüttüğünü kaydederek, “Ayrıca Kürtçe yasaklıymış gibi Kürtçe şarkı dinleyip söylemek üzerinden suç çıkarılma gayreti içine girilebiliyor. Bu bahsedilen eylemler suç değil, aksine temel insani haklardır. Fakat bu soruları hazırlayan ve soranlar, bilinçli olarak bu hakları birer suç niteliğine büründürüp kişiler üzerinde baskı kurmak suretiyle bu hakların kullanımını engellemeye çalışarak açıkça suç işlemektedir” ifadelerini kullandı.

Hastane yönetimine, "Soruşturma gizli tanık beyanları üzerinden yürütüldüğüne göre, hastane içinde muhbir olarak görevlendirilen kişiler mi var?" sorusunu yönelten Yılmaz, gizli tanık beyanı ile sağlık çalışanlarının üzerinde baskı kurulmaya çalışıldığını aktardı. Yılmaz, tüm baskılara rağmen seslerini yükselteceklerini vurgulayarak olayın takipçisi olacaklarını söyledi.

Az gitti, uz gitti, ‘bir Ergenekon boyu’ yol gitti

Tam teçhizatlı askerler, mermi ve bomba yorgunu bir sokağın köşesine mevzilenmiş.
Karşılarındaki hedefi tarıyorlar neredeyse.
Enkaza dönmüş yapılar arasından “ateşkes” komutu veriyor bir asker.
Namlular susuyor.
Bir anons duyuluyor ardından:
“Teslim olun! Kaçacak yeriniz yok.”
Yarısı yıkık bir evin ardından “Ateş etmeyin, teslim oluyoruz” diye bağırıyor bir kişi.
Sokağın başından, elleri havada, tek sıra çıkıyor biri çocuk üç kişi.
Askerler diz çöktürüp üzerlerini arıyor. Bir de “tebligat” yapılıyor “teslim” olanlara:
“Gençler, devletin güvencesi altındasınız. Bize emanetsiniz. Size kimse zarar vermeyecek.”
Bu görüntüleri Genelkurmay Başkanlığı Şubat 2016’da servis etti, akşam haberlerinde bütün televizyonlar “Sur’da üç terörist teslim oldu”, “Sur’da PKK’lılar böyle teslim oldu” diye “flaş, flaş” verdiler.
Ancak ortaya çıktı ki, bütün bu görüntüler “mizansen”miş.
Mezopotamya Ajansı başarılı bir gazetecilik örneği vererek, Sur’daki çatışmalı süreçte biri çocuk üç kişinin mahalleden çıktıkları ana ilişkin gerçek görüntülere ulaştı ve dün yayınladı.
Gerçek hiç de öyle Genelkurmay’ın servis ettiği, yandaş televizyon kanallarının haber bültenlerinde bangır bangır yayınladığı gibi değilmiş.
Dün ortaya çıkan görüntülere göre sivil elbiseli üç kişi bir tankın önünde.
Bulundukları alan çatışmalar nedeniyle yıkıntılar arasında, yerler çamur içinde.
Elleri havada olan bu üç kişi zırhlı araçtan verildiği tahmin edilen komutlar doğrultusunda soyunmaya başlıyor.
“Tahmin edilen” diyoruz çünkü görüntüler kesilmiş ve sesi de silinmiş.
Tedirgin bir yüz ifadesiyle soyunuyor tankın önündeki üç kişi. İç çamaşırlarıyla kalıyorlar.
Elleri havada, bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar karşısındaki JÖH’lülere ya da PÖH’lülere.
Sur’dan tahliye edildikten sonra tutuklanan üç zanlı Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde “devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmak” suçunu işledikleri iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.
İşte bu görüntüler de sanık avukatlarının talebi üzerine yargılamayı yürüten mahkemenin kararıyla Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün göndermesi üzerine ortaya çıktı.
22 Şubat 2016’da zırhlı araç kamerasından çekildiği anlaşılan görüntüler de sanıkların anlatımlarını doğruluyor.
“Akrabalarımıza yardım için gittiğimiz Sur’da 65 gün boyunca mahsur kaldık. Tahliye edildikten sonra bir gün boyunca Sur’da bir evde bekletildik. Ertesi gün askerler bize ‘Film çekilecek, oyun oynayacağız siz de bu oyunun figüranı olacaksınız, öyle gideceksiniz’ dediler. Bizi çatışmanın olduğu bir bölüme, askerlerin gezindiği bir yere götürdüler. Burada üstümüzdeki elbiseleri çıkardılar ve teslim oluyormuş gibi video çekimi yaptılar. Çekim sırasında bize teslim oluyormuş gibi bağırmamızı da söylediler.”
Sanıkların aktardığına göre bu mizanseni kabul etmeyenler tehdit edilmiş, kafasına silah dayanmış.
Hatta mizansen görüntülerin çekilmesinin ardından asker ve özel harekâtçıların kendilerini infaz etmek istediği, ancak görüntülerin basına servis edilmesi nedeniyle bir komutanın uyarısıyla bundan vazgeçildiği de sanıkların anlatımları arasında yer alıyor.
Ortaya çıkan bu görüntülerden de anlaşılıyor ki, Erdoğan’ın AKP’si Kürt sorununun çözümünde “savaş” şıkkını tercih ettiği andan itibaren 1990’ların Ergenekon devletine, JİTEM yöntemlerine kesinkes geri dönmüştür.
Bugün gelinen noktada AKP devleti Ergenekon’la koalisyon yapmış; sadece bölgede değil, tüm Türkiye’de Olağanüstü Hal’iyle ve Kürtlere uygulanan baskılarla 90 yılların “güvenlikçi devleti”yle yarışır hale gelmiştir.
Sadece son bir ay içersinde yaşanan birkaç somut olay bile, Türkiye’nin giderek iç barıştan uzaklaşıp, daha büyük çatışmalara gebe hale geldiğinin açık göstergesidir.
Kurtalan’ın Kayabağlar köyü ilkokulunda öğretmenler çocukların alınlarına ay yıldız çizerek, ellerine bayrak verip evlerine göndermiş.
Bir başka haber de Mezopotamya Ajansı’ndan:
“Kayyım atanan Şırnak’ın Cizre Belediyesi, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yaptığı anonslarda tüm işyerlerine Türk bayrağı asma zorunluluğu getirdi. Anonsta, iş yerlerine bayrak asmayanlar hakkında idari işlem başlatılacağı belirtildi.”
Bunun ne anlama geldiğini daha iyi kavramak için önce bu ülkede Kürt olmak gerekiyor.
Selahattin Demirtaş kadar iyi anlatmak için de bu acıyı yüreğinde hisseden bir siyasetçi olmak şart.
“Bizim karşı olduğumuz şey, bayrağa ırkçı, milliyetçi anlam yüklemek. Milliyetçiliğin ve bir etnik kimliğin, ırkın temsilidir bu bayrak deyip zorla dayatılmasıdır. Bu yanlıştır. Bayrak devleti ve vatandaşları temsil eder ve biz bundan da gocunmuyoruz. ‘İşte sen Türklüğü kabul edeceksin, kendi anadilini önce kimliğini inkar edeceksin, bu bayrağı da zorla kabul ettireceğim sana’ denirse orada etki-tepki oluşur. 12 Eylül döneminde, Diyarbakır Cezaevi’nde ve Türkiye’nin birçok cezaevinde Kürt olduğu için tutuklanan siyasi tutuklulara Türk bayrağı önünde diz çökmeleri, biat etmeleri, itirafçı olmaları dayatıldı. Yani bayrak işkence aleti olarak kullanıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı işkence aleti yapılamaz. Asıl bayrağa hakareti yapanlar onlardır, biz değiliz.” (25 Mayıs 2015,Star TV)
AKP devleti ile Ergenekon koalisyonunun Türkiye’yi Kürt sorununda getirdiği nokta sadece Türk bayrağı dayatmasıyla sınırlı değil.
Daha birkaç gün önce sosyal medyaya düşen bir görüntüyle ilgili haber çok şeyi anlatıyor:
“Şırnak’ın Gündoğdu Mahallesi’nde bulunan Tümgeneral Ömer Keçecigil İlkokulu’nda Kürtçe konuşmak yasaklandı. Dün sabah sosyal medyaya düşen bir fotoğrafta öğretmenin sınıfın panosuna ‘Kürtçe konuşmayacağım’, ‘Ders içinde konuşmayacağım’ ve ‘sınıfta kavga etmeyeceğim’ yazılı kağıtları astığı görüldü.”
Yine bu ay içersinde gelen başka bir habere bakalım:
“Ceyhan M Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan tutukluların Kürtçe konuşması ‘örgüt propagandası yapıyorsunuz’ deniler yasaklandı, Kürtçe yazılan mektuplara ise soruşturmalar açıldı.”
Daha geçtiğimiz ay yaşandı bu olay Ağrı’nın Patnos ilçesinde:
“Devriye gezen polis ekipleri İpekyolu üzerinde bir düğün konvoyunda sarı, kırmızı, yeşil mendiller sallayanları görünce araçları durdurdu. Polis araç konvoyunun arasına dalarak mendilleri sallayan dört kişiyi gözaltına aldı. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen dört kişi, çıkarıldıkları mahkemece PKK/KCK’nın propagandasını yapmak suçundan tutuklandı.”
Kürtlerin seçtikleri parti başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları; kurdukları partilerin il başkanları, ilçe başkanları, beş bine yakın kadrosu cezaevinde.
Sivil siyasetin yolu Kürtlere apaçık tıkanmış durumda.
Yetmiyor artık gelinen noktada çocuklarının alnına ay yıldız çiziliyor, okulda ve hapiste Kürtçe yasaklanıyor, düğünlerde yeşil, sarı, kırmızı mendil sallamak bile tutuklama sebebi oluyor.
Bütün bu tablo bize gösteriyor ki, “Yeni Türkiye”, “İleri Demokrasi” sloganlarıyla iktidara tırmandıkça tırmanan Erdoğan’ın AKP’si az gitmiş, uz gitmiş, sonunda “bir Ergenekon boyu” yol gitmiş.

Celal Başlangıç/ artıgerçek.com

AKP Gelir Adaletsizliğini Derinleştirdi; Yoksul hane sayısı iki yılda 150.000 arttı..!

AKP yetkililerinin ekonominin yüzde 3.5 büyüdüğü ve işler tıkırında savının yalan olduğunu işsizlik ve yoksulluk verileri ortaya koyuyor. Aile Bakanlığı, 2014'te 22.9 milyar lira olan sosyal yardım faturasının 2016'da 32 milyar lira olduğunu da açıkladı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, CHP Giresun Milletvekili Yener Bektaşoğlu'nun sosyal yardımlarla ilgili soru önergesini yanıtladı.
'32 MİLYAR TL HARCANDI'
Sözcü'den Ali Ekber Ertürk'ün haberine göre, Kaya, ‘'Bakanlığımız tarafından doğrudan ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığı ile, çeşitli sosyal yardım faaliyetleri yürütülmektedir. Bu çerçevede yürütülen sosyal yardım programlarından 2016 yılında ülkemiz genelinde 3.154.069 hanede yaşayan vatandaşlarımız faydalanmıştır. Ülkemizde 2016 yılında, belediyeler de dahil edildiğinde, kamu kaynakları ile 32 milyar TL tutarında sosyal yardım harcaması yapılmıştır" dedi.
'ADİL OLUNMALI'
CHP Giresun Milletvekili Yener Bektaşoğlu ise, dar gelirli ya da yoksul vatandaşlara yönelik yapılan yardımların, sosyal devlet olmanın gereği olduğunu kaydetti.
Bektaşoğlu, "Ancak bu sosyal yardımların, yurttaşlarımızın çalışma hayatına ve üretime katılmalarını engelleyici bir unsur olmaktan çıkarılması ve ayrıca yardımlara bağımlı olarak varlığını sürdüren bir kitlenin, sürekli olarak sayılarının artmasının önüne geçilmelidir" dedi. Bektaşoğlu, yardımların adil şekilde dağıtılması için yardımları alanların şartlarının doğru ve gerçekçi biçimde yeniden belirlenmesi gerektiğini de vurguladı.
Gelir dağılımında eşitsizlik arttı..!
Hane halkı kullanılabilir gelirinin, hane halkı büyüklüğü ve kompozisyonu dikkate alınarak hesaplanan eşdeğer hane halkı büyüklüğüne bölünmesiyle elde edilen 'eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirine' göre, en yüksek gelire sahip yüzde 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay geçen seneye kıyasla 0.7 puan artarak yüzde 47.2 ve en düşük gelire sahip yüzde 20'lik grubun payı 0.1 puan artarak yüzde 6.2 oldu.
Toplumun en zengin yüzde 20'sinin gelirinin, en yoksul yüzde 20'sinin gelirine oranı 7.6'dan 7.7'ye çıktı.
GELİR EŞİTSİZLİĞİ BİR ÖNCEKİ YILA GÖRE 0.007 PUAN ARTTI
Gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan ve sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1'e yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade eden Gini katsayısı, 2016'da bir önceki yıla göre 0.007 puan artışla 0.404 olarak tahmin edildi.
Türkiye'de ortalama yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri, 2016'da bir önceki yıla göre yüzde 15.9 artarak 16 bin 515 liradan 19 bin 139 liraya çıktı. Buna göre, Türkiye'de ortalama yıllık eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri, geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 15.9 arttı ve 16 bin 515 liradan 19 bin 139 liraya ulaştı.
Toplam eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirleri içerisinde en yüksek pay, yüzde 49.7 ile maaş-ücret gelirine aitken, ikinci sırayı yüzde 19.8 ile müteşebbis gelirleri, üçüncü sırayı ise yüzde 19.6 ile sosyal transfer gelirleri aldı. Müteşebbis gelirlerinin yüzde 74.7'sini tarım dışı gelirler, sosyal transferlerin ise yüzde 91.8'ini emekli ve dul-yetim aylıkları oluşturdu.
NÜFUSUN YÜZDE 14.3'Ü YOKSULLUK SINIRININ ALTINDA KALDI
Eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert medyan (ortanca) gelirinin yüzde 50'si dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre, yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0.4 puan düşüşle yüzde 14.3 olarak gerçekleşti. Medyan gelirin yüzde 60ı dikkate alınarak belirlenen yoksulluk sınırına göre ise yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0.7 puan azalarak yüzde 21.2 oldu.
Tek kişilik hane halklarının yoksulluk oranı bir önceki yıla göre 0.8 puan artışla yüzde 8,9, bağımlı çocuğu olmayan hane halklarının yoksulluk oranı 0,8 puan düşüşle yüzde 4, bağımlı çocuğu olan hane halklarının yoksulluk oranı ise 0.2 puan düşüşle yüzde 17.9 olarak gerçekleşti.
Okur-yazar olmayanların yüzde 26.2'si, bir okul bitirmeyenlerin yüzde 24.1'i yoksulken, bu oran lise altı mezunlarda yüzde 12.5, lise ve dengi mezunlarda yüzde 6.2 oldu. Yükseköğretim mezunları yüzde 1.7 ile yoksulluk oranının en düşük gözlendiği grup olarak belirlendi.
'SÜREKLİ YOKSULLUK' ORANI YÜZDE 14.6
Eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert medyan gelirinin yüzde 60'ına göre, son yılda yoksul olan ve aynı zamanda önceki 3 yıldan en az ikisinde de yoksul olan fertleri kapsayan ve dört yıllık panel veri kullanılarak hesaplanan 'sürekli yoksulluk' oranı, 2015'te yüzde 15.8 iken geçen yıl yüzde 14.6 olarak hesaplandı.
Geçen yılın sonuçlarına göre, nüfusun yüzde 42.2'si konutunda 'izolasyondan dolayı ısınma' sorunu yaşarken, yüzde 38.1'i 'sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi' ve yüzde 24.5'i 'trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlar' ile karşı karşıya kaldı.
TAKSİT ÖDEMELERİ VEYA BORÇLARI OLANLARIN ORANI YÜZDE 68
Nüfusun, yüzde 68'i konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemeleri veya borçları olduğunu, yüzde 65.4'ü yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme ihtiyacını ekonomik nedenlerle karşılayamadığını ve yüzde 17.4'ü konut masraflarının hanelerine çok yük getirdiğini beyan etti.
Finansal sıkıntıyla karşı karşıya olan nüfusun oranı olarak tanımlanan ve beklenmedik harcamalar, evden uzakta bir haftalık tatil, ödeme zorluğu, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek, evin ısınma ihtiyacı, çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon, otomobil sahipliği olarak belirlenen 9 maddeden en az 4'ünü karşılayamayanların durumunu ifade eden 'ciddi maddi yoksunluk' oranı, geçen yıl yüzde 32.9 olarak tespit edildi. Bu oran 2015'te yüzde 30.3 düzeyindeydi.

HDP'den AYM önünde Adalet Bakanlığı'na 'militan' tepkisi..!

HDP Meclis Başkanvekili Pervin Buldan, Grup Başkanvekilleri ve milletvekilleri tutuklu vekillerin durumuna dikkat çekmek ve Anayasa Mahkemesine içtihadına sahip çıkması yönünde çağrı yapmak üzere Anayasa Mahkemesi önündeydi.
HDP Grup Başkanvekili Ahmet Yıldırım, Adalet Bakanlığı'nın Demirtaş ile ilgili gönderdiği yazıya dikkat çekti.
Yıldırım, "Eş Genel Başkanımızın yargılandığı bütün mahkemelere gizli ibareli belge göndererek, siyasi hadlerini aşarak Eş Genel Başkanımızın örgüt militanı olmaktan tutuklu olduğu ifade edilmiş. Biz de tam da yargının bağımsız olmadığını söylüyorduk. Sağ olsun Adalet Bakanlığı bizi iddiamızı ispatlamak konusunda alabildiğine destekledi, işimizi kolaylaştırdı. Gizli ibareli bu yazı tarafsız yargı diye bir şeyin kalmadığını göstermiştir" dedi.
Ahmet Yıldırım'ın konuşmasından satırbaşları şöyle:
Siyasi iktidar OHAL’e bağlı yaşıyor. Fişini çektiğiniz anda kendisine siyaset şansı vermeyeceğini çok iyi biliyor. Bu sebeple her geçen gün olağan dışı yöntemleri devreye sokarak sivil iradeyi teslim almaya çalışıyor.
1 yıl önce, 4 Kasım’da partimiz şahsında ülkede toplumsal ve siyasal yaşam darbeyle teslim alındı. Hedef alınan demokratik siyaset, hukukun üstünlüğüydü. O gün partimize darbe yaparak Eş Genel Başkanlarımız ve milletvekillerimizi tutuklayanlar belli bir takvim çıkarmışlardı. Önce Eş Genel Başkanlarımız ve milletvekillerimizi aldılar, anayasa değişikliği referandumunu planladılar. Bizim arkadaşlarımız rehin alınmış olabilir ama iradesi rehin alınan bütün Türkiye’dir.
Bu bir yıllık süreçte akla hayale gelmez hukuk dışı yöntemler işletildi. Eş Genel Başkanımız Demirtaş’ın iddianamesi 9 ay boyunca çıkmadı. Sonra duruşma tarihleri bir türlü belirlenmedi. Eğer dağ yeni bir fare doğurmazsa 7 Aralık’ta mahkeme karşısına çıkarılması gerekiyor. Ama Eş Genel Başkanımız Figen Yüksekdağ mahkemeye çıktığında onun söylediği bir şeyden korktular; “Ben buraya faşizmin gözlerinin içine bakmaya geldim” dedi. O günden sonra yargılamaktan korkar oldular. O günden sonra SEGBİS’le yüz yüzelik ilkesini ihlal edilmesi mahkemeye çıkarılma kararları konusunda gelgitler yaşandı.
DEMİRTAŞ DÖRT DUVAR ARASINDAYKEN BİLE KABUSLARI OLDU
Bütün bunların izdüşümünde partimize darbe yaparak sivil siyaseti hedef alanlar rehin alınmış arkadaşlarımızı yargılamaktan korkuyorlar. Dışarıdayken Demirtaş onların korkusuydu. Şimdi dört duvar arasında duruşuyla sarayın kabusu haline geldi.
Öyle ki Eş Genel Başkanımızın yargılandığı bütün mahkemelere gizli ibareli belge göndererek, siyasi hadlerini aşarak Eş Genel Başkanımızın örgüt militanı olmaktan tutuklu olduğu ifade edilmiş. Biz de tam da yargının bağımsız olmadığını söylüyorduk. Sağ olsun Adalet Bakanlığı bizi iddiamızı ispatlamak konusunda alabildiğine destekledi, işimizi kolaylaştırdı.
Gizli ibareli bu yazı tarafsız yargı diye bir şeyin kalmadığını göstermiştir. Eş Genel Başkanımız ve milletvekillerimizin mahkemeye çıkarılıp çıkarılmayacağına mahkemenin karar verme şansı olmadığını itiraf etmişlerdir.
Artık mızrak çuvala sığmıyor. Çünkü Eş Genel Başkanlarımız ve diğer vekillerimizle yüzleşmekten, onların iktidarı yargılamasından korkuyorlar. Arkadaşlarımızın onurlu duruşu gece rüyalarına giriyor. Bugünler tarihin kara sayfalarına not düşüldüğü günler. Bugünün uygulayıcıları tarihin kara sayfalarında yerlerini alacaklar. Biz onları hem o sayfaya yazacağız hem o sayfayı koparıp, bu ülkeyi özgürleştireceğiz. Bugün bu iktidarın yanında duranlar, siyasi ortaklık yapanlar, onlara kalemşörlük yapanlar; gün olacak devran dönecek. Hiçbiri bugünkü uygulamalarını savunamayacaklar. "Ben emir kuluydum" diyecekler. Hiç kimse emir kulu oldu diye hukuktan yoksun kararlara boyun eğemez.
OHAL’E YASLANMIŞ AĞIR HASTASINIZ
Bu iktidarın bu anayasaya, yasaya, hukuka aykırı olarak bu talimatlarına boyun eğerek kendilerini emir kulu adderek sorumluluktan kurtulamazlar. Bu düzenin sonu geldi. Tünelin ucunda ışık göründü. Rehin aldıkları kişiyi mahkeme karşısına çıkaramayan iktidar bu ülkeyi yönetme ehliyetini yitirmiştir. Siz demokrasi pusulasını kaybetmişsiniz. OHAL’e yaslanmış ağır hastasınız. OHAL fişini çektiğimiz qün siyasi meftasınız. Bu siyasi iktidarın ipiyle kuyuya inenlerin sonunu hepimiz biliyoruz. Bugün hukuktan, ahlaktan yoksun bu tutumla sakın kuyuya inmeyin.
AYM bir yıldır kafasını kuma gömmüş. Kimse dosya yoğunluğunda söz etmesin. AYM’den lehimize bir karar beklemiyoruz. Kendi içtihadlarına saygılı olmalarını bekliyoruz. Bugünler geçtiğinde kimin tarafsız yargıya çalıştığını tarih yazacak.
Tüm arkadaşlarımızı selamlıyoruz. Sizin tüm söylem ve etkinlikleriniz suça konu edilse de o söylem ve etkinlikler bu partiye gönül vermiş herkesin söylemidir. Siz asla suç işlemediniz. Siz rantın gücün değil halkların gücüyle hareket ettiniz. Bu günahsa hepimizin günahıdır.
Yıldırım'ın ardından söz alan Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş, "Eğer biz AYM önünde onlarca vekil olarak bulunuyorsak bu, Türkiye’de hukukun kalmadığının kanıtıdır" dedi.
Beştaş'ın konuşmasından satırbaşları şöyle:
Anayasa Mahkemesi şu anda kendi görevini yapıyor mu bu soruyu hepimizin sorması lazım. Eğer biz AYM önünde onlarca vekil olarak bulunuyorsak bu, Türkiye’de hukukun kalmadığının kanıtıdır. Biz burada hukuku hatırlatmak için varız. AYM’ye ne yapması gerektiğini biz değil anayasa söylüyor. Anayasa mahkemesinin varoluş gerekçesi tam da anayasaya uygunluk denetimi yapmaktır. İktidarın anayasaya aykırı kararlarını denetlemek ve karar almaktır. AYM hukuk devletlerinde en önemli denge denetim mekanizmalarındandır. En üst mahkemedir. AYM şu anda bu rolünü unutmuş iktidara külliyeye en fazla kim yakın durur yarışı yapmaktadır.
2010 yılını hatırlayın. AKP AYM’ye bireysel başvuruyu devrim olarak sundu. Bütün vatandaşların ihlal edilen hakları için AYM’ye başvuru yapabileceğini söyledi. Halk buna güvendi ve 2010’da bu anayasa değişikliğine onay verdi. AKP iktidarı verdiği hiçbir sözü tutmadığı gibi bu sözü de tutmadı. Çünkü AKP iktidarı baskıdan ve açık talimatlardan vazgeçmedi. Hatırlayın Can Dündar kararına ben bu karara saygı duymuyorum dedi. Cumhurbaşkanı danışmanı da cumhurbaşkanının sözleri devletin görüşleridir demekten geri durmadı. Cumhurbaşkanının sözleri devletin sözleridir ve bütün kurumlar bu sözlere uymak zorundadır diyorlar.
AYM’Yİ BAĞLAYAN TEK BELGE ANAYASA'DIR
Bizim arkadaşlarımız 1 yıldır rehinler çünkü tutuklama kararları kesinlikle ceza hükmüne dayanmıyor. Çünkü ortada bir suç yok. Ortada siyasi faaliyet var. Yargıya verilen talimatlarla rehin alındılar. 1 yılı doldurmamıza çok az bir süre kaldı AYM hala karar vermedi. Önünde içtihat olmasına rağmen, kendi kararı bulunmasına rağmen karar vermedi, çünkü hukuktan kaçıyor. Ama bu yol yol değil. AYM’yi tarih önünde aklayacak tek olgu onun hukuka uygun karar vermesidir. Yarın iktidar değişir ama AYM’nin uygulaması gereken kurallar değişmez. Anayasa Mahkemesi kararlarını bize göre değil, Erdoğan’a göre değil anayasaya göre verecek. AYM’yi bağlayan tek belge Anayasa’dır.

Sizler karar vermedikçe neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Siz karar verinceye kadar kaç milletvekilliği daha düşecek? Yüz binlerce insanın oyu maalesef Meclis’te değil şu anda. AİHM’den Türkiye süre istedi, 3 hafta verildi, neyi bekliyorsunuz? 1 yıl yetmedi mi? Bu kadar büyük bir hukuksuzluğun önlenmesi görevi sizdedir AYM. AYM üyeleri, lütfen rolünüzü unutturmaya çalışmayın. Herkes neler olduğunun farkında. 

AKP'ye Alternatif Olarak İYİ Parti Cilalanıyor..!

Faşist gerici eski dört eğilimi birleştirme ve Osmanlıcı Kemalizmi bulamaç yapan İyi Parti, AKP'ye karşı alternatif yine sağ muhafazakar kesim içinde çıkar yaklaşımı içinde,anketçilerce İYi Parti cilalnıyor.
Gezici Araştırma’nın son anketine göre Meral Akşener’in öncülüğünde geçen hafta kurulan İYİ Parti’nin oy oranı şimdiden yüzde 20’ye dayandı.
Araştırma Akşener’in beğeni oranını yüzde 60, cumhurbaşkanlığı için desteğini ise yüzde 38 olarak saptadı.
Reuters’ın Gezici araştırma şirketinin anketine dayandırdığı verilere göre, İYİ Parti’nin seçime girmesi durumunda katılımcıların yüzde yüzde 43.8’i AKP’ye, yüzde 19.5’i ise İYİ Parti’ye oy vereceğini söyledi.
Buna karşılık yüzde 18.5’lik kesim CHP’ye, yüzde 8.8’lik kesim MHP’ye, yüzde 7’lik kesim ise HDP’ye oy verme eğiliminde.
Bu durumda MHP TBMM’ye girmek için gerekli yüzde 10’luk barajın altında kalıyor.
İYİ Parti’nin katılmadığı bir erken genel seçim olması durumunda ise katılımcıların yüzde 47.1’i AKP’ye, yüzde 26.8’i CHP’ye, yüzde 13.5’u MHP’ye ve yüzde 9.8’i de HDP’ye oy vereceğini kaydetti.
4 BİN 638 KİŞİYLE GÖRÜŞÜLDÜ
Türkiye genelinde 10-15 Ekim günlerinde 4 bin 638 katılımcıyla yüz yüze görüşme metoduyla yürütülen araştırmanın hata payı güven aralığı sınırları içerisinde eksi artı yüzde 2.5.
Katılımcıların yaklaşık yüzde 60’ı Akşener’in ‘siyasi duruş’unu olumlu olarak değerlendirdi. Yüzde 32’si ise olumsuz bulduğunu ifade etti.
Gezici Araştırma Şirketinin sahibi Murat Gezici şunları söyledi: “Araştırmaya katılanların Akşener parti kurduğunda oy verip vermeyeceğine ilişkin dağılım incelendiğinde yüzde 10.1’i kesinlikle her koşulda oy vereceğini ifade ederken yüzde 19.1’i oy verebileceğini, yüzde 17.8’i kararsız olduğunu ifade etmektedir. Toplumun yüzde 50’sine yakın bu oran Akşener’in kurduğu partiye oy verme potansiyelinin büyüklüğünü gösteriyor.”
CUMHURBAŞKANLIĞI İÇİN DESTEK YÜZDE 38
Kasım 2019’da yapılması öngörülen cumhurbaşkanlığı seçiminde halkın nasıl oy vereceğini de irdeleyen ankete göre katılımcılara cumhurbaşkanı olarak görmek isteyeceği isim sorulduğunda yüzde 47,8 oranında Tayyip Erdoğan, yüzde 38 oranında Akşener, yüzde 14.9 oranında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yanıtları çıktı.
Murat Gezici, Akşener’in ‘kararlı ve dik duruşu’yla ‘kadın oluşu’nun halk tarafından takdir gördüğünü belirterek, “Araştırmamızın sonuçlarına göre Akşener’in güven vermesi ve tanınırlığının artmasıyla birlikte oy potansiyelinde ciddi artış olacağı gözlenmekte” dedi.

Araştırmaya katılanların yüzde 44.6’sının Türkiye’de yeni bir partiye ihtiyaç olduğunu vurguladığını da söyleyen Gezici, şöyle devam etti: “Merkez sağ seçmen oranı yüzde 70 olarak görülüyor. Olası bir cumhurbaşkanlığı seçiminde Akşener’in Erdoğan’la birlikte aday olması durumunda ciddi anlamda bir seçim yarışının olacağı şimdiden öngörülmektedir. Anket sonuçları 2002 yılından bu yana ilk defa merkez sağ seçmeni milli duygularla konsolide edecek söylemleri Akşener’in kuracağı partide görebilme durumunu ortaya koyuyor.”