3 Kasım 2017 Cuma

25 Kasım yaklaşıyor, kadınlar şiddete karşı meydanlara inmeye hazırlanıyor…

Kadın cinayetlerini, cinsel şiddeti, çocukların cinsel istismarını durdurmak, kadın ve çocukların hakkını sormak için İzmir Kadın Meclisi, 25 Kasım ile birlikte daha güçlü bir döneme girmeye hazırlanıyor. Mezopotamya Ajansı’na konuşan İzmir Kadın Meclisi bileşenlerinden Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) İzmir Temsilcisi Sanem Deniz Kural, kadın mücadelesinin büyüyerek alanlarda olacağını kaydetti.
Geçen yıl yasayı geri çektirdik…
Geçen yıl 25 Kasım Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nün kadınlar açısından çok önemli bir yere sahip olduğunu belirten Kural, kadınların onayı olmadan kendi haklarında kararlar alınamayacağını bir kez daha göstereceklerini söyledi. Kadınların şiddet gördükleri eşlerinden boşanmalarının dahi zorlaştırılmak istendiğini belirten Kural şunları söyledi: “Geçtiğimiz seneden beri kadın hareketinin mücadelesi durmadı. Geçen yıl tam 25 Kasım öncesinde çocukların istismarcılarıyla evlendirilmesi gündeme gelmişti. Bununla ilgili yasa Meclis’e sunulmuştu. Kadınlar buna karşı ciddi bir mücadele yürüttüler ve bu yasanın geri çekilmesini sağladılar. Yapılmak istenenin anlamı kadın hareketinin yıllardır kazanımlarını, kadın ve çocuklara yönelik saldırılarla geri almak. Bu sayede geçen sene 25 Kasım’da çok güçlü eylemler ile karşılaşmış olduk. Bu yıl müftülere nikah yetkisi başta olmak üzere kadına yönelik her türlü saldırıyı boşa çıkarmaya hazırlanıyoruz.”
Şiddete karşı meydanlarda olacağız…
“Müftülük Yasası”yla birlikte yürütülen mücadelede Meclis’e toplumdaki pek çok kadının katılımını sağladıklarını belirten Kural, bu yıl da 25 Kasım’da kadınların gücüne, hareketine ve mücadelesine yönelik birçok kadının bir kez daha şiddete karşı seslerini haykıracaklarını vurguladı. Kural, son olarak şunları söyledi: “Kadınlar olarak evlenme ve boşanmayla uğraşmayı bırakıp kadına yönelik şiddete ‘dur’ diyeceğiz. Bu yıl her farklı inançtan, kültürden kadınlar bir şeyler yapmak istediği bir dönem oldu. Hükümetin kadınların boşanmalarını önlemek, nasıl evleneceğine karışmalarına son vermesi gerektiğini düşünen bütün kadınlarla Meclis’te birleşiyoruz. Bu şekilde örgütlenerek 25 Kasım’a gidiyoruz. O gün güçlü eylemsellikler olacak. Çünkü, biz kadınlar için önemli sonuç vereceğine inanıyoruz. Erkek ve devlet şiddetine karşı kadınlar, yaşamı, barışı, özgürlüğü savunuyor.


2 Kasım 2017 Perşembe

Nuriye ve Semih’e ithaf edilen film ABD’den ödül aldı: Ekip vize krizi nedeniyle törene katılamayacak..!

Barış Bıçakçı’nın “Seyrek Yağmur” isimli kitabından, Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Veli Saçılık’ın haklı direnişilerine ithafen hazırlanan “Söz Uçar” isimli kısa film ABD ve Avrupa’dan ödül aldı.
Gazete Duvar’ın haberine göre; Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen ve açlık grevine başlayan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ile sosyolog Veli Saçılık’a atfen çekilen “Söz Uçar” adlı kısa film 8’inci Sınırlar Ötesi Balkanlar Film Festivali ve 5’inci Seattle Türk Filmleri Festivali’nden ödül ile döndü. Film ekibi vize krizi nedeniyle ABD’deki ödül törenine gidemiyor.
İlk gösterim Fransa’da
“Söz Uçar”ın ilk gösterimi, dünyanın en köklü film festivallerinden olan 39. CINEMED Uluslararası Akdeniz Film Festivali’nde kapsamında Fransa’nın Montpellier kentinde gerçekleştirildi.
Belçika’nın Brüksel kentinde gerçekleşen 8. Sınırlar Ötesi Balkanlar Film Festivali’nde ise jürinin övgüsünü kazanan kısa film “Özel Mansiyon” ödülü ile döndü. Kasım ayı içerisinde İtalya’nın Torino kentinde gerçekleşen Divine Queer Film Festivali kapsamında açılış filmi olarak gösterilecek olan “Söz Uçar”, 10-12 Kasım tarihleri arasında Torino’da seyirciyle buluşacak.
İlgili: İtalyan yönetmen Ettore Scola hayatını kaybetti
ABD ile yaşanan vize krizi nedeniyle törene gidilemiyor
2-5 Kasım tarihleri arasında ABD’nin Seattle kentinde gerçekleşecek 5’inci Seattle Türk Filmleri Festivali’nde “En İyi Film” ödülünü kazanan “Söz Uçar” filminin ekibi, ABD ve Türkiye arasındaki vize krizi nedeniyle ödül törenine ve gösterim sonrası gerçekleşecek söyleşiye katılamayacak.
Açlık grevi 237. gününde devam ediyor
Tufan Taştan’ın yönetmeni olduğu “Söz Uçar” filminde Serkan Keskin, Funda Eryiğit, Ahmet Rıfat Şungar, Özgür Çevik, Rıza Akın ve Serdar Orçin yer alıyor. KHK ile görevlerinden ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, açlık grevine başlamış, 22 Mayıs’ta gözaltına alınarak tutuklanmışlardı.
Öğretmen Semih Özakça, geçtiğimiz haftalarda tahliye edilmişti. Nuriye Gülmen ise ifadesinin alınamaması gerekçesiyle tahliye edilmemişti.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça başlattıkları açlık grevine 237. günde de devam ediyorlar.

BDS Türkiye: “Balfour Deklerasyonu’nu yırtıp atacağız, işgale son vereceğiz”..!

BDS Türkiye, Galatasaray Meydanı’nda Balfour Deklarasyonu’nun 100. yıldönümü dolayısıyla basın açıklaması düzenledi. Balfour Deklarasyonu’yla hesaplaşmanın, özgür Filistin’in kurulması yönünde vazgeçilmez bir önkoşul olduğunun belirtildiği açıklamada, “Başta Trump yönetimi olmak üzere emperyalist iktidar merkezlerinin de desteğiyle Siyonizm’in Filistin üzerindeki türlü türlü tahakküm planlarının tüm hızıyla ilerlediği bu dönemde, ‘Balfour’u yırtıp atacağız’ demek, tarihsel Filistin’de tek ve demokratik bir Filistin devletinin kurulmasını isteyenlerin boynunun borcudur” denildi
BDS Türkiye (Filistin İçin İsrail’e Boykot Girişimi), Balfour Deklarasyonu’nun 100. yıldönümünde, “Balfour Deklarasyonu’nu yırtıp atacağız, işgale son vereceğiz” dedi ve İsrail’e boykot çağrısı yaptı.
Galatasaray Meydanı’nda yapılan eylemde Arapça ve Türkçe “Katil İsrail Ortadoğu’dan defol”, “Emperyalistler yenilecek, direnen halklar kazanacak”, “Siyonizm yenilecek, direnen Filistin kazanacak”, “Elçi defolsun, ilişkiler kesilsin” sloganlarının atıldığı eylemde Türkçe ve Arapça basın açıklaması okundu.
BDS Türkiye adına yapılan açıklamada, Balfour Deklarasyonu’yla hesaplaşmanın, özgür Filistin’in kurulması yönünde vazgeçilmez bir önkoşul olduğu belirtilerek “‘Balfour’u yırtıp atacağız’ demek, tarihsel Filistin’de tek ve demokratik bir Filistin devletinin kurulmasını isteyenlerin boynunun borcudur” denildi.
Açıklamanın tam metni şöyle:
Bundan tam 100 yıl önce bugün, 2 Kasım 1917 tarihinde, dönemin Britanya hükümetinin Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, dünya Siyonist hareketine, Filistin’de Yahudiler için “ulusal bir yuva” kurulması sözünü veren deklarasyonu imzaladı ve bu şekilde, 1948 yılında Filistin toprakları üzerinde Siyonist İsrail devletinin kurulmasına giden yolu açtı.
Dönemin baş emperyalist gücü olan Britanya, daha Birinci Dünya Savaşı devam ederken, daha ileride “Ortadoğu” diye adlandıracakları coğrafyayı dilediği gibi taksim etmek ve bu bölge üzerinde kendi tahakkümünü kurmak için bir dizi adım attı. 1915 yılında, Mekke Emiri Şerif Hüseyin’e, Osmanlı devletine isyan etmesi karşılığında Arap krallığı sözü verdi. 1916 yılında Fransa’yla gizli Sykes-Picot Anlaşması’nı imzalayarak bölge ülkelerini savaş sonrasında kurulacak İngiliz ve Fransız manda yönetimleri arasında bölüştürdü. Nihayet 1917 yılında, Britanya hükümeti üzerinde de ağırlığı bulunan Rothschild ve Weizman’a, yaklaşık 20 yıl önce ilan ettikleri Siyonist hedefi yerine getirmeleri için destek sözü verdi ve takip eden 30 yıl boyunca Filistin’e yönelik Siyonist göçünü emperyalizmin resmi politikası haline getirdi.
Balfour Deklarasyonu’nu izleyen on yıllar, Filistin’de istila, demografik yapı değişimi, topraksızlaştırma ve kan dökmeyle geçmiştir. Manda yönetimi altında gerçekleşen göçlerin sonuçları bir süre sonra İngilizlerin de kontrolünden çıkmış ve 14 Mayıs 1948 tarihinde Filistin’den “kaçan” İngilizler, aynı gün Siyonist oluşumun kendisini devlet ilan etmesine zemin sağlamış, bunu ise Filistinlilerin Nakba olarak adlandırdığı, kanlı tehcir süreci izlemiştir.
Bu şekilde, modern tarihin en uzun işgallerinden biri başladığı gibi, meydana getirilen İsrail devleti yalnızca Filistin topraklarını işgal etmekle kalmamış, Suriye’deki Golan Tepeleri’nden Güney Lübnan köylerine ve bir dönem boyunca Sina Yarımadası’na kadar pek çok bölgeyi de işgal etmiştir. İsrail’in topraklarını daha da genişletmek niyetinde olduğu bir sır değildir. Bölgemizde yaşanan pek çok iç savaşta da bu hedefi güden Siyonistlerin rolü ve etkisinin izleri bulunabilir.
Tüm bunlara karşın Büyük Britanya hükümetinin, ortaya çıkardığı sonuçlar nedeniyle Filistin halkından özür dilemesi gerektiği halde, bugün tam tersine Balfour Deklarasyonu’nun 100. yıldönümünü bir “kutlama” vesilesi haline getirmesi, yalnızca ve yalnızca “emperyalist küstahlık”la açıklanabilir.
Balfour Deklarasyonu bizim için ne geçmişte kalmış bir olay, ne de bir tarih dersi konusudur. Filistin’deki işgalin yaşayan gerçeğidir. Milyonlarca Filistinlinin bölgenin farklı yerlerinde, temel haklarından yoksun bir mülteci hayatı yaşaması, öncelikle Balfour’un eseridir. İsrail’in devam eden yayılmacılığı, Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşimleri, Balfour’un mirasıdır. Kudüs’ü Arapsızlaştırma, yerli Müslüman ve Hıristiyan nüfustan arındırarak “Yahudi devletinin ebedi başkenti” ilan etme girişimleri, 100 yıl önce Balfour Deklarasyonu’nun Siyonistlere verdiği cesaretin bugünkü karşılığıdır. 100 yıl önce dönemin baş emperyalist gücü Büyük Britanya Siyonist amaçların hamiliğine soyunurken, bugün bu hamilik görevini, bugünün baş emperyalist gücü olan Amerika Birleşik Devletleri yerine getirmekte, Avrupa Birliği ve Körfez rejimleri de ona destek olmaktadır. Ayrıca Siyonist oluşum, yakın zamanda kendisiyle kapsamlı bir normalleşme ve işbirliği anlaşması imzalayan Türkiye hükümeti de dahil olmak üzere pek çok hükümetin politikalarından güç bulmaktadır.
100 yıl önce bugün yayınlanan Balfour Deklarasyonu’yla hesaplaşmak, özgür Filistin’in kurulması yönünde vazgeçilmez bir önkoşuldur. Bu tarihin doğru şekilde anlaşılması ve anlatılması ise, Filistin’in gerçek sahibinin orada yaşayan yerli halktan başkası olmadığını gözler önüne serecektir.
Başta Trump yönetimi olmak üzere emperyalist iktidar merkezlerinin de desteğiyle Siyonizm’in Filistin üzerindeki türlü türlü tahakküm planlarının tüm hızıyla ilerlediği bu dönemde, “Balfour’u yırtıp atacağız” demek, tarihsel Filistin’de tek ve demokratik bir Filistin devletinin kurulmasını isteyenlerin boynunun borcudur.
100 yıllık gayrimeşru istila ve sömürgeleştirmeyi de, onun meydana getirdiği kurumları da tanımayacağız, meşrulaştırmayacağız. 100 yıldır devam eden Filistin direnişine ise her zaman ve her koşul altında destek vereceğiz. Özgür Filistin kuruluncaya, yerli halk ait olduğu topraklara geri dönüp tarihsel haklarına sahip oluncaya kadar, İsrail’i ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik, kültürel ve akademik alanlarda boykot etme ve yalnızlaştırma çağrımızı sürdüreceğiz.
Filistin Filistinlilerindir
Balfour Deklarasyonu’nu yırtıp atacağız
Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot
BDS Türkiye

Sırrı Süreyya Önder: “Yüzde 50+1 gazoz ağacı, bu topraklarda yetişmiyor”..!

HDP eş genel başkanları ve milletvekillerinin gözaltına alınıp tutuklandığı 4 Kasım operasyonun üzerinden bir yıl geçti. Aradan geçen bir yıllık zaman zarfında HDP’li tüm seçilmişlere dönük operasyonlar eksik kalmadı. Meclis’teki 27 milletvekili 67 kez gözaltına alındı. 15 milletvekili hapishane deneyimi yaşadı, 9’unun tutukluluğu halen sürüyor.
4 Kasım 2016’da gözaltına alınan ancak adli kontrol şartıyla serbest bırakılan HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, “siyasi darbe” dedikleri süreci, Kürdistan bağımsızlık referandumunu, erken seçim olasılığını ve 2019 sürecini Gazete Duvar’dan Nergis Demirkaya’ya anlattı.
Söyleşinin tamamı şöyle:
“Mithat Hoca olmadan çıkmam”
4 Kasım operasyonun üzerinden bir yıl geçti. Siz de o gece gözaltına alındınız. 1 yıl sonra o geceye dönseniz neler paylaşmak istersiniz?
Bizim o hafta bir şey yapılacağına dair bilgimiz ve duyumumuz vardı. Bu sayının 10 kişi olduğunu biliyor, kimler olduğuyla ilgili tahminlerde bulunuyorduk. Tahminlerimiz de yüzde 80-90 oranında doğru çıktı. Ben o gece rahatsızdım, erken uyudum. Aynı anda çalan telefon ve kapı sesiyle uyandım. Önce telefonu açtım, arayan Selahattin (Demirtaş) Bey’di. “Benim evi kuşattılar kapıdalar, haberin olsun” dedi. Ben de “Benim kapı da kırılırcasına çalıyor. Benim eve de gelmişler” dedim. “Demek düşündüğümüz gibi hadi hepimize kolay gelsin” diyerek telefonu kapattık.
Ben Meclis Başkanı, savcı ve Mithat Hoca (Sancar) gelmeden kapıyı açmayacağımı söyledim. “Kapıyı kıracağız” diyen polis yüksek sesle hakkımdaki fezleke ve yakalama kararını okuyordu. “Bağırmanıza gerek yok, verin bakayım” diyerek aldım, okudum. Mithat Hoca geldikten sonra birlikte çıktık. Önce Ankara Emniyet, ardından havaalanı, sonra Diyarbakır Terörle Mücadele’ye götürüldük. Orada da o bomba hadisesi oldu. Kişisel olanı bunlar.
Toplumsal tarafında ne var?
Bu operasyonun toplumsal tarafında kararın 7 Haziran’da verilmiş olma gerçeği var. İmralı üzerindeki tecridin başlaması gerçekliği var. Buradan bir özeleştiri vermemiz gerekirse aslında İmralı tecridine yeterince bir toplumsal karşı çıkış gerçekleştirseydik süreç bu güvenlik ve zorbalık paradigması üzerine yığılmazdı. Belediyelerin gasp edilmesi sürecini de sayabilirim. Ama tek bizim tepkimizi kastetmiyorum.
Bize dönük büyük bir siyasi imha operasyonu yapıldı. 5 bine yakın parti yöneticimiz gözaltına alındı, tutuklandı. Toplum bunu görebilmeliydi. Özellikle CHP, bunun sadece bizimle sınırlı olmayacağını, demokrasi ve hukuk bir kez askıya alınınca bunun toplumun tüm kesimlerine sirayet edeceğini görebilmeliydi. Biz yine bunu daha etkili anlatabilmeliydik. Tüm bu eksiklerle, zorbalıklarla 4 Kasım’a gelindi.
4 Kasım için “Siyasi darbe” dediniz, “HDP tasfiye edilmek isteniyor” dediniz. Bugün de aynı noktada mısınız?
Aynen budur. Güvenlik anlamında devletin paradigması 40 yıldır aynı. Bu paradigmayı “Kürt anasını görmesin” şeklinde özetleyebiliriz. Ama siyasal alanda HDP’nin Türkiye’deki makul çoğunluğun sesi olması, onlarda muazzam bir umut yaratması ve 7 Haziran seçimlerinin yarattığı iyimserlik, coşku ve heyecana darbeydi.
“Hata değil eksiğimiz var”
Özeleştiri bölümünü biraz açsak. Bu süreçte Demirtaş’ın “Barışı daha iyi savunabilirdik” yönünde sözleri var. Sizin hatalarınız yok mu? Varsa bunlar neler oldu?
Elbette var. Ama hata değil eksiğimiz vardı. Barışa sahip çıkmak, İmralı’ya sahip çıkmaktan geçiyor. Çünkü İmralı’ya dayatılan barışa dayatılan bir tecrit anlamındaydı. Biz barışı boş verelim İmralı’ya sarılalım değil. Barışı, demokrasiyi savunmanın yolu İmralı’daki tecride itiraz etmekten geçiyordu. Yakın dönem tarihine bakın, İmralı’da Sayın Öcalan ne zaman sözünü söyleyebilir ve halklarla ilişki kurabilir duruma gelmişse bu ülkede barış ve umut iklimi egemen olmuştur. Ne zaman tecrit başlamışsa bu ülke kan gölüne dönmüştür.
Onun için İmralı’ya sahip çıkmak sadece HDP’lilerin değil bu ülkede barış, demokrasi, özgürlük isteyen herkesin, -fikirlerine katılsın katılmasın- asli sorumluluklarından biri olmalıydı. Bizim burada eksiğimiz var. Bunu tüm toplumsal kesimlere anlatmanın yol ve yordamını bulmakla yükümlüydük. Ama karşımızda da 40 yıldır tüm kurum ve kurallarıyla kronikleşmiş ve bu konudaki hafızası ve argümanları çok güçlü, derini ile sığlığıyla bir devlet heyulası var.
“Çözüm sürecini bitiren barış korkusu”
Çözüm süreci bir anda nasıl tersine dönebildi?
Bu bizimle ilgili değil sadece. Aldığım sorumluluk gereği, İmralı heyeti olarak çatışma süreçlerinin sonlanmasıyla ilgili dünyada yaşanan tüm pratikleri didik didik ettik. Latin Amerika’dan Afrika’ya tüm çatışmalı süreçlere baktığınızda barışa bir adım kalmışken bunların yüzde 80’den fazlasında her şeyin başladığı noktaya döndüğünü görürsünüz.
Buna literatürde “barış korkusu” diyorlar. Tüm varlığını savaş üzerinden şekillendirmiş devlet ezberi tam barışın gerçekleşme aşamasında ne yapacağını bilemiyor, bu gerçeklikle yüzleşmeye hazır değil. Bunun en önemli sebeplerinden biri de suç sicilinin kabarık olması. Ve bu suçun devlet cephesinden örgütlü suçlar olması. Bütün bunların hesabını nasıl vereceğim duygusu. Gerçeklerle yüzleşme, Hakikat Komisyonu olarak nitelendirdiğimiz süreçler yeterince toplumsallaşmadığı, kurumsallaşmadığı, bu süreçlerin hakkı verilmediği sürece temeli yanlış atılmış bir inşaat gibi sorun çıkıyor. En ufak bir sarsıntıda bütün bu yapının üzerimize çökmesinin en temel açıklayıcı unsuru bu. Yoksa “şu görevini yapamadı, şu kışkırttı, provokasyon yaptı” değil.
Bunlar yaşanıyor ve yaşanacak. Müzakerelerin bitirilmesine gerekçe gösterilen şeyler, müzakerelerin kesilmesini değil yoğunlaşmasını zorunlu kılan şeyler. Biz İmralı heyeti olarak bunu gördük ve bakanlarla yapılan haftalık görüşmelerde hep “Kriz yönetmeliği oluşturalım” önerisinde bulunduk. Her kim yaparsa yapsın “Bir sabote etme durumunda ne yapacağımızı bugünden konuşalım” dedik. Ama hükümet kanadının bizimle görüşenleri bu konuda bir yetki ve inisiyatifle donatılmadığı için “Allah kerim” mantığı ile yaklaşıldı. Bu süreçler ciddiyet istiyor. Ciddiyet de “bunları öngörüp bunlara karşı hazırlıklı olmak” demek.
“AKP bölgede ensesini görür oyu göremez”
İktidar “HDP’yi tasfiye etme” amacına ulaştı mı? Son yayınlanan bir ankette HDP baraj altı gösteriliyor. Size ulaşan anket var mı?
Gezici Araştırma daha önce kamuoyuna yansıyan “iktidara angaje” olduğunu gösteren bazı açıklamaları dikkate alındığında bilimsel ehliyetini kaybetmiş bir şirkettir. Bir başka araştırma HDP’yi 11.1 gösteriyor. Bugün yapılacak yerel ya da genel herhangi bir seçimde haziran sonuçlarını geride bırakacağız. Sebebi de hükümetin Barzani’ye ettiği küfürlerdir. Kürt coğrafyasında bizim AKP’ye yönelen oyların tamamı Barzani etkisinde oylardı. Cumhurbaşkanından hükümet üyelerine Kürdistan referandumunda Barzani’ye karşı kullanılan kirli dil bölgede muazzam bir infial yarattı. “Aslında bunlar Kürtleri sevmiyor” gerçekliğiyle karşı karşıya kaldılar. AKP istatistik karşılığı olmayan beslediği bir müteahhit çevresinden başka bölgede ensesini görür, oyu göremez.
HDP’yi tasfiye etmek isterken AKP mi oy kaybediyor?
Buna can havli diyoruz. Biz bölgede 7 Haziran’da AKP’yi sandığa gömdük. Bir kez yapılanın bir daha olmaması için bir sebep yok. Bölgede kendi seçmenimiz dahil bize eleştiride, itirazda bulunanlar oldu. Ama bu itiraz ve eleştiriler AKP’ye veya başka bir sistem partisine oy verme şeklinde tezahür etmeyecek. OHAL’in, yaşanan kıyımların toplumsal maliyeti yüksek. AKP toplumsal dokuyu, hikayeleri yok etti. Bölgede ben iddia ediyorum ilk kurulacak sandıkta, eğer sandığa atılan oy ile tutanağa yansıyan oyun emniyetini demokrasi güçleri olarak alabilirsek AKP 7 Haziran sonuçlarını mumla arayacaktır.
“Yenilen Kürtler değil, Kürt sağıdır”
Kürdistan bağımsızlık referandumu sonrası yaşananlara bakıldığında “Barzani eldekileri de kaybetti” yorumları var. Sizce hata mıydı?
Herkesin düştüğü hata bu toplumsal olguları dar bir konjonktürel zamanı ele alarak değerlendirmesi. Bir Anadolu sözü vardır, “Tavuğun cücüğü güzün sayılır” derler. Kış geçecek, yaz geçecek. Mevcut duruma bakıldığında Barzani bu süreci iyi idare edemediğini kendisi de söylüyor. Barzani ve Kürt sağının tamamı herkesi sürecin içine katmak varken sağcılığın geleneksel refleksiyle davrandı. Sol, paylaşmak ve ortaklaşmak demektir. Sağ bireycilik demektir. Yenilen de Kürt sağıdır. Ama Kürt sağının yenilmesi bu ülkedeki sağın ne kadar riyakar olduğunu da teşhir etti. Kürtlerin kendisini yönetebilme ihtiyacı ve bir halk olduğu gerçeği ortaya yerde dururken, kimse Kürtlerin yenilgisinden bahsedemez. Ancak sağcı bir bakış böyle zanneder. Bedelini de ilk demokratik seçimde görürler.
“Yüzde 50+1 gazoz ağacı, bu topraklarda yetişmiyor”
Bugün atılan her adımın arkasında 2019 seçim hesaplarının olduğu söyleniyor. Bir yandan da erken seçim tartışmaları var. Siz 2019’u nasıl tartışıyorsunuz. Bir erken seçim olasılığı var mı?
Spekülatif bir şey söylemek istiyorum. Belki hükümet Anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi’nde iptal ettirecek. Çünkü yüzde 50+1’i görmeleri verili koşullarda gazoz ağacı gibi bir şey. Bu topraklarda yetişmiyor. Etrafta çok yoğun bu söylenti geziyor. Bir şekilde Anayasa Mahkemesi’nden bu sonuçlar iptal ettirilip eski sisteme dönülecek. Ya da tek turlu bir seçim yolu bulunacak. Bakanların belki haberi yoktur ama şu an AKP zirvelerinin gece gündüz konuştukları mesele buna bir çözüm bulabilir miyiz meselesi. İnanın seçimlerden çok bunu konuşuyorlar.
İyi Parti’ye 90’lar mesajı
Siyaset sahnesine bir parti daha katıldı, İYİ Parti. MHP gibi flu bakılmayacağı işaretleri var. İYİ Parti’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Flu bakmamak asgari demokratlığın gereğidir. Bize faydası olmaz ama kendilerini değiştirip dönüştürme adına iyi iş yapmış olurlar. Buna, kadrolarında bulunanların 90’lardaki tutumuna dair samimi bir yüzleşme eşlik ederse oturur değerlendiririz. Ben bu cephede yaşananların hakiki bir Türk milliyetçiliği tartışmasını başlatmasını diliyorum. Çünkü Türk milliyetçiliği diye yutturulan aslında bir devlet milliyetçiliği. Gerçekten Türklüğü; kaygısı, varoluşsal durumu, tarih içindeki seyri ve bugün geldiği nokta ve nereye gideceği konusunda bilimsel samimi gerçek bir tartışma bu ülkenin demokrasisini geliştirecektir.
2019 seçim hazırlıklarına dönsek. İktidar her adımında bu seçimlere hazırlandığını söylerken HDP neler yapıyor? Seçimler öncesi bir ortaklaşma da şart gibi görünüyor.
HDP’nin kendisi bir ortaklaşmadır. Bizim ortaklığımızın adı demokrasi ve özgürlükler. Buna inanan herkesle bir araya geldik ve bu pratik fire vermeden bugüne geldi. Biz demokrasi ittifakı pratiğiyiz. İkincisi çok sayıda il ilçe örgütü yöneticimiz tutuklandı, işinden edildi. Tahrip edilmiş örgütlerimizi ilk etapta yeni nöbetçilerle tahkim etmekle meşgulüz. Çalışma da budur aslında. Bizim bir siyasi programımız ve yaslandığımız çelik çekirdek halk gerçekliği var. Azalmayan, çoğalan bir halk çekirdeğimiz var. Bunu da ancak örgütlenerek daha yüksek noktalara taşıyabilmenin bilgisi ödediğimiz acı bedellerle hafızamızda. Onun için biz ister yarın seçim yapsınlar, ister hiç seçim yapmasınlar tahrip edilen kurumları eskisinden daha güçlü ve süreçten ders çıkararak tahkim etmekle uğraşıyoruz.
Demirtaş eş başkanlığı bırakıyor mu?
HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın Kurultay için “Aday olmayabilirim” mesajı gönderdiğini biliyoruz. Kulislerde konuşulan iddiaya göre Demirtaş’ın aday olmaması durumunda AYM aylardır beklenen kararı verecek. Bu iddiayı nasıl karşılıyorsunuz?
Hükümetin tartıştırmaktan keyif aldığı bir mevzu bu. Eğer tarih ve bilim terazisinde tartarsak hiçbir tahliye iktidarın şefaati ile olmaz. Tutuklayan odur, özgürleştirecek olan bizim mücadelemizdir. Bunlar Demirtaş’a da tüm arkadaşlara da haksızlıktır. Biz arkadaşlarımızı kendimiz özgürleştireceğiz.
2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi adayları konuşuluyor. HDP’nin adayı kim olacak?

Bunları konuşmak için çok erken. Ancak en yakın seçim Meclis Başkanlığı seçimi için adayımızı söyleyebilirim. Muhtemelen bir kadın tutsak arkadaşımız aday gösterilecek.

"Avrupa'nın büyük giyim markaları Suriyeli mültecilerin sırtından kâr ediyor"..!

Londra merkezli İş ve İnsan Hakları Kaynak Merkezi (BHRRC), Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada Avrupa'nın önde gelen giyim markalarının Türkiye'deki fabrikalarda çalışan Suriyeli mültecilerin sömürülmesinin önüne geçemediğini öne sürdü.
BHRRC'ye göre İngiltere merkezli büyük moda şirketi Topshop'tan, Almanya merkezli Aldi'ye kadar çok sayıda Avrupalı şirketin kendileri için ürün yapan fabrikalarda çalışan mültecileri daha iyi koruması gerekiyor.
Merkez, Türkiye'nin giyim sektöründe çalışan Suriyeli mültecilerin düşük maaşlar, ayrımcılık ve olumsuz koşullardan muzdarip olduğunu iddia etti.
Üreticileri Türkiye'de bulunan 37 Avrupalı şirket ile görüştükleri anketin sonuçlarını açıklayan BHRRC'nin başında bulunan Phil Bloomer, "Bazı büyük moda markaları işçileri korumakta çok sayıda adım attı, ancak Aldi, Asda ve Topshop gibi bazı markalar çok geriden geliyor" dedi.
Merkezin yaptığı ankette ASOS, New Look, Next, SuperDry ve Zara en iyi performans gösteren markalar olurken Asda ve Arcadia'nın en sonda yer aldığı belirtildi.
Arcadia; Topshop, Dorothy Perkins ve Miss Selfridge gibi şirketleri bünyesinde bulundururken, Asda İngiltere merkezli bir market zinciri.
Mexx ve River Island gibi şirketler ise ankete cevap vermedi.
BHRRC'ye göre Türkiye'nin giyim sektöründe çalışan çoğu Suriyeli mültecinin çalışma izninin olmaması durumlarını kırılgan yapıyor.
BHRRC, aynı zamanda geçen yıldan beri birçok markanın mültecilerin durumlarını düzeltmek için büyük çaba harcadığını da vurguladı.
Reuters ise Topshop, Aldi, Mexx ve River Island'dan konu ile ilgili bir cevap alamadıklarını belirtti.
BHRRC daha önce de bir başka araştırmasında İngiltere'de faaliyet gösteren iki büyük giyim markası Next ve H&M'in Türkiye'deki tedarikçilerinde Suriyeli çocukların çalıştırıldığını tespit etmişti.
BHRRC, Suriyeli mülteci çocukların Türkiye'deki konfeksiyon atölyelerinde sömürülmesini incelediği çalışması kapsamında 28 markaya, Suriyeli çocukların ve yetişkinlerin Türkiye'deki tedarikçileri tarafından sömürülmesi riskine karşı yürüttükleri çalışmaları sormuştu.
Gelen yanıtlarda, firmalar arasında H&M ve Next, çocuk işçi çalıştırıldığı tespitini kabul eden iki marka oldu.
Aynı zamanda BBC araştırmacı gazetecilik programı Panorama'nın ekibi de Türkiye'deki Suriyeli mülteci çocukların İngiltere'de satılan tekstil ürünlerinin üretiminde çalıştıklarını ortaya çıkarmıştı.
Türkiye'deki tedarikçi fabrikalarda gizli çekimler yapan Panorama ekibi, Marks and Spencer ve internet satış mağazası Asos tarafından satılan kıyafetlerin üretiminde çocukların çalıştırıldığını tespit etti.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Zonguldak Özeleştirmeye Hayır Mitingi yapıldı.İşçiler hep birlikte: “Özelleştirme madenci için ölüm demektir” şiarını yükselttiler..!

Zonguldaklılar özelleştirmeye karşı madencilerle tek vücut oldu. Binlerce kişinin katıldığı mitingde, özelleştirmeye izin verilmeyeceği haykırıldı
Madenciler öncülüğünde sokağa çıkan binlerce Zonguldaklı, özelleştirmeye izin vermeyeceklerini haykırdı. Mitingde madenciler adına konuşan Genel Maden-İş Sendikası (GMİS) Genel Başkanı Ahmet Demirci, özelleştirmenin önünü açan ve kendilerine ölümü dayatan Torba Yasa Tasarısı’nın 58. maddesinin geri çekilmesini istedi.
Madenci anıtı önünde toplanan Zonguldaklılara ve hükümete seslenen GMİS Genel Başkanı Ahmet Demirci, 2009 yılından bu yana da Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda (TTK) izlenen yanlış politikalara karşı mücadele verdiklerini dile getirdi. TTK’da işçi sayısıyla birlikte üretimin de düştüğüne dikkat çeken Demirci, “Tarihimizin en az sayıda işçisiyle çalışıyoruz. Yeni işçi alınmıyor ve TTK göz göre göre zarara sürükleniyor. Buna rağmen, sanki zarar bizden kaynaklanıyormuş gibi zarar rakamlarını anlatarak TTK’yi satmaktan, kapatmaktan söz ediyorlar. En son 2014 yılında 4 bin 600 işçi talep edildi ama bakanlık izin vermedi” dedi.
2016 yılında özelleştirmeye hazırlık olarak Karadon’da yapılan envanter çalışmasına tepki gösterdiklerini ve her fırsatta TTK ve Zonguldak sorunlarını Ankara’ya aktarmaya çalıştıklarını dile getiren Demirci, şöyle devam etti:
Sorunlarımızı Ankara’ya taşıması gereken özellikle iktidar partisi milletvekillerimiz, ne yazık ki başarılı olamadılar. Halktan kopuk siyasetçiler sorunlarımızın Ankara’ya taşınmasını engelliyor. Hatta bazen yanlış bilgiler veriliyor.
Demirci, Hükümetin Torba Yasa Tasarısı’nın 58. maddesiyle Maden Kanunu’nda değişiklik yapmak ve TTK’yle Türkiye Kömür İşletmeleri’ni (TKİ) küçük parçalar halinde özelleştirmek istediği bilgisini verdi.
Ruhsatların bölünmesi, sahaların küçültülmesi ve küçük şirketlerin önünün açılmasının, TTK’nin denetim yetkisinin elinden alınmasının madenlerin işçi cenazelerinin üzerine kapatılması anlamına geldiğini ifade eden Demirci, “TTK ve TKİ gibi kurumlar, şirketleri ve sahaları denetlerken yaşadığımız faciaları düşünün. Şimdi bundan daha kötüsünü yani bize doğrudan ölümü dayatıyorlar” diye konuştu.
Hükümete tasarıyı geri çekme, milletvekillerine de 58. maddeyi kabul etmeme çağrısı yapan Demirci, “Biz yeraltı maden işletmeciliği devlet eliyle yapılsın diyoruz. Kömürümüze kan bulanmasın, cenazemiz yol kenarlarına, hastane önlerine bırakılmasın” dedi.
Eren Enerji işçilerinden mitinge destek

Zonguldak’ın Kilimli ilçesine bağlı Çatalağzı’ndaki Eren Enerji’de çalışan ve Enerji-Sen’e üye oldukları gerekçesiyle işten atılan işçiler de mitinge destek verenler arasındaydı.

Polisten Real Market işçilerine biber gazlı saldırı..!

Real marketler zincirinin hileli iflas iddiasıyla kapatılmasından sonra işsiz kalan ve tazminatları gasp edilen işçiler, İstanbul Levent’te bulunan Media Markt Genel Merkezi önünde bir araya geldi.
“Haklarımızı gasp ettirmeyeceğiz” ve “Metro ve Media Markt’ın tüm mağazaları mücadele alanımızdır” pankartlarını açan işçiler, “Kahrolsun sarı sendikacılık” ve “Haklarımızın gasp edilmesine karşı direneceğiz, mücadele edeceğiz" dövizlerini taşıdı.

Media Markt’a yönelik boykot çağrısında bulunmak üzere içeri girmek isteyen işçilere, polis biber gazıyla saldırdı. Saldırıya tepki gösteren işçiler, yaşanan arbedenin ardından eylemlerine sloganlar eşliğinde boykot çağrısı yaparak son verdi.