1 Ocak 2018 Pazartesi

2017 kadınlar için nasıl bir yıldı?..!

“Nedensiz bir çocuk ağlaması bile çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır” der Edip Cansever, ‘Umuş’ şiirinde. Kitapların, gündüzlerin, gecelerin sonundaki yeni bir anlama, yeni bir başlangıca işaret eder. Umuş’tur gerçekten bir yeni yılın başlangıcı da. Ama umduklarımız hep yaşadıklarımıza göre şekillenir ya, insan o yüzden dönüp ardına bakma ihtiyacı duyar. Bu sebepledir “Görün bunları yaşadık, bunlar oldu, unutmayalım” deyişimiz. Şöyle bir baktığınızda göreceksiniz ki her günü OHAL ile geçen 2017’nin bizden götürdüğü birçok şey oldu; ama göreceksiniz ki götüremediği şeyler de vardı: Umut ve mücadele...
GASBEDİLEN HAKLARA KARŞI KADINLAR: KOLAY DEĞİL
Bu yıl kadınların dilinde en çok hangi slogan, ellerinde hangi döviz vardı dersek; “Bu yasalar böyle geçmez” ve “Haklarımızı sokakta bulmadık, yedirmeyiz” başta gelir.
Kazanımlarının geriye götürülmesine öylece bakmadı kadınlar. Müftülere nikah yetkisi veren yasa tasarısına karşı OHAL koşullarına ve her türlü yasağa rağmen her fırsatta, her yerde sokakta söylediler sözlerini. Tek tek, madde madde anlattılar neye, niçin karşı çıktıklarını. Medeni hukuk alanında ve kadınların boşanma, nafaka, mal paylaşımı gibi kazanılmış haklarında geriye gidişin önünü açacak bir hamle olarak gördükleri; toplumsal yaşamın dini kurallarla şekillendirilmesinin, çocuk yaşta evliliklerin ve erkeklerin çok eşliliğinin önünü açacağı için karşı çıktıkları bu tasarı, Erdoğan’ın “Kadınlar istese de istemese de geçecek” demesiyle Meclisten geçti. Erdoğan’ın adıyla bütünleşen ‘tek adam’ söylemi, ‘tek’ sözle haklı çıkmıştı.
Kadınlar haklıydı: Haklarını geriye gidişin önünü açacak çok önemli bir adımdı bu ve Meclisten geçer geçmez, AKP’nin yeni hamlesi “Boşanmaların artık mahkemeye gitmeden Aile Arabuluculuğu” ile gerçekleşmesi oldu. Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, boşanmak isteyenlerin “Aile Arabuluculuğu” kurumuna giderek “uzlaştırmacı veya hakem yoluyla” anlaşması üzerinde çalıştıklarını açıkladı.
Bu da yetmedi! İktidar yanlısı Akit Gazetesi, 6284 sayılı Yasa’yı, yani Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Karşı Kanunu hedefe koyan haberler yaptı. Gazetenin “Şiddeti Değil Yuvayı Yıkan Kanun: 6284” başlığıyla manşet yaptığı habere göre sorun, kadının şiddet görmesi değil, şiddet uygulayan erkeğin evden uzaklaştırılmasıydı. Haberde yasanın “Türk aile yapısına dikkat edilmeden” hazırlandığı, şiddet gösteren erkeğin mağdur olduğu savunuluyordu. Kadınların şiddetle mücadelesinin önemli kurumlarından olan Mor Çatı Kadın Sığınağı da Akit’in saldırılarının hedefinde şimdi.
Elbette bu ortamda hızını alamayanlar oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bir erkeğin SMS, telefon, mektup ve faks yoluyla eşinden “boş ol” diyerek boşanabileceğini söylerken, kendine iktidarın tavrından görev biçenler, internette erkeklere ikinci, üçüncü eş bulma siteleri açtı. Türkiye’de açılan ikinci eş bulma sitesi, “Günaha girmeden cinsel ihtiyaçlarını karşılamak isteyenlere, evlenecek biriyle karşılaşamamış hanımefendilere” hizmet verdiğini duyurdu. Tepkiler üzerine daha sonra kapatıldı.
DEVLETİN GÖZ YUMDUĞU KADIN CİNAYETLERİ VE ÇOCUK İSTİSMARLARI
Kadın cinayetleri vahşileşerek artmaya devam etti. 2017’nin ilk 11 ayında en az 364 kadın öldürüldü.
Toplumda infial yaratan cinayetlerden biri 9 aylık hamileyken tecavüze uğrayarak katledilen Suriyeli Emani al Rahman cinayetiydi. Emani’nin cenazesinde mülteci kadınların isyanı da vardı: “Tacize uğruyoruz, mahkemeye başvurmak istediğimizde polis ‘Bir şey çıkmaz’ diyor.”
Okul çıkışı katledilen Helin Palandöken cinayeti ise beraberinde bireysel silahlanma tartışmalarını getirdi. Olayın ardından birçok yerde sokağa çıkan kadınlar, Helin’in katledilmesine ve kadın cinayetlerine karşı isyan etti. Helin’in babası Nihat Palandöken Ekmek ve Gül’e yazdığı mektupla kadınlara şu çağrıyı yaptı: “Başka kimsenin başına böyle bir olay gelmemesi için, başka kimsenin yüreğine bu acının düşmemesi için adaletin sağlanması lazım. Bunun için bu olayın peşini bırakmayın.”
Kadın cinayetlerinin bir kısmı “intihar” görünümü altında gerçekleşti. İntihara sürüklenen kadınların sayısındaki artış dikkat çekerken, intiharların başlıca nedenleri şiddet, işsizlik, yoksulluk oldu. Yaşamına intihar ederek son veren Sevgi Balcı, üçüncü çocuğuna hamileyken eşiyle birlikte KHK ile mesleğinden ihraç edilmiş, yaşadıkları lojmandan atılmış, işsizliğe ve yalnızlığa terk edildiği için depresyona girmişti.
ÇOCUKLARIN İSTİSMARINI ENGELLE(YE)MEYEN ‘İSTİKRAR’
Bilindiği kadarıyla 2017’nin ilk 10 ayında 314 çocuk cinsel istismara uğradı. Batman’da bir çocuğun hamile kalmasıyla ortaya saçılanlar, çocuk istismarının boyutu açısından ürkütücü tabloyu işaret ediyordu. Bir çok çocuğun fuhuşa zorlandığının, bunun Batmanlılarca bilinmesine rağmen sessiz kalındığının ortaya çıkmasından sonra HDP, “Çocuklara yönelik cinsel istismarın ve şiddetin önlenmesi ve çocukların fiziksel, ruhsal, sosyal iyileşmelerinin sağlanması ve Türkiye’nin uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinden doğal yükümlülüklerinin yerine getirilmesi için gerekli yasal ve idari tedbirlerin alınması, bu vakaların toplumsal nedenlerinin ortaya çıkarılması” amacıyla TBMM’ye bir araştırma teklifi sundu. Ancak bu araştırma, AKP’lilerin hayır oylarıyla “Karar yeter sayısı yoktur” denilerek engellendi.
SALDIRILARA KARŞI KADINLARA TECRİT!
2017 yılının farklı zamanlarında kadınların kıyafetine ve yaşam tarzına yönelik saldırılara tanık olduk. Bu saldırılara karşı belediyelerin bulduğu “yöntem” ise kadınları toplumdan tecrit etmek oldu. Bursa’da kadınlara ayrı vagon, Malatya’da pembe trambüs, Maraş’ta ‘kadınlara özel otobüs’ uygulamaları hayata geçirilen örneklerdi.
Pendik’te şort giydiği gerekçesiyle saldırıya maruz kalan Melisa Sağlam ve Maçka’da kıyafeti gerekçe gösterilerek güvenlik görevlisi tarafından tacize uğrayan kadınlar susmadı. Ülkenin dört bir yanında kadınlar hem kendilerini tecrit eden bu uygulamalara hem de saldırılara karşı tepki gösterdi. “Kıyafetime karışma” diyen kadınlar birçok yerde gerçekleştirdikleri eylemlerle sesini yükseltti.
‘BİZ DE VARIZ’ DİYEN KADINLAR
2017 yılının en önemli siyasi gündemlerinden biriydi referandum. Tek adam yönetimine karşı kadınlar da ‘hayır’larını yükseltti. ‘Hayır Diyen Kadınlar’ referandumun yaşamlarını nasıl etkileyeceğini tartıştı. Referandum sonuçlarının ardından “Bizim ‘hayır’ımız referandumla sınırlı değil” diyen kadınlar, yaşam haklarını ellerinden alan tüm yasa ve uygulamaların “tek adam/tek parti yönetiminde” artacağını öngörüyorlardı.
2017’nin en önemli gelişmelerinden biri olan “Adalet Yürüyüşü”nde de kadınların katılımı öne çıktı. 70 kadın örgütünün çağrısıyla, barışı savunan Pippa Bacca’nın katledildiği yerde buluşan kadınlar, Adalet Yürüyüşüne ‘Eşitlik olmadan adalet olmaz’ talebiyle katıldı.
MÜJDELERLE İSTİHDAMDAN EL ÇEKTİRİLEN KADINLA
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verilerine göre yüzde 10.6’lık işsizlik rakamlarında kadınların işsizlik oranı yüzde 14 oldu. İstihdam yaratmayan büyüme ve bakım yükümlülükleri kadına çalışma yaşamından el çektirirken, hükümet yeni ‘müjde’li adımlarıyla çocuk ve yaşlı bakımındaki sorumluluğundan sıyrılarak işi yine kadınların omzuna yükledi. “Torunlarına bakan büyükannelere 425 lira maaş bağlanacak” denilerek sunulan ‘müjde’de görüldü ki devlet çocuk bakımı konusunda yine kendi sorumluluğunu üzerinden attı.
Sonra açıklanan bir rakamla bakım yükümlülüklerinin kadınların hayatlarını nasıl etkilediğini tekrar görmüş olduk. Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonunun raporuna göre, 2010’dan 2015’e kadar yaklaşık 1 milyon kadının çocuk bakımı; yaklaşık 112 bin kadının ise yaşlı bakımı nedeniyle iş hayatını bıraktı.
Bakım yükümlülüklerini istihdam önünde engel olmaktan çıkaracak kreş gibi olanaklar sağlamayan devletin, var olan kreşlerindeki nitelik ve denetim yoksunluğu da ihmalle ölen 3 yaşındaki Alperen’le gündeme geldi. Alperen’in denetimsizlik ve ihmal zinciri yüzünden kreş servisinde hayatını kaybetmesi üzerine, ücretsiz ve nitelikli kreş talebi kadınlar tarafından yinelendi.
Sadece uygulamalar değil, söylemler de iktidarın kadın istihdamına bakış açısını gösteriyordu. Ankara’nın En’leri Ödül Töreni’nde açıklamalarda bulunan
Cumhurbaşkanı Erdoğan, işsizlik rakamlarının yüksek olmasını kadın ve gençlerin iş gücüne katılmasına bağladı.
Başbakanlık tarafından 2010 yılında yayımlanan Kadın İstihdamının Artırılması ve Fırsat Eşitliğinin Sağlanması Genelgesi’nin yenilenmesinde de en çok dikkat çeken nokta ‘eşitlik’ kavramının çıkarılması oldu. Erdoğan’ın da sözleriyle ve uygulamalarıyla birlikte, hükümetin kadınların çalışma yaşamına katılmasını tali gören yaklaşım açıkça ortadaydı.

köptüler ve yollar..jpg

Sendika mücadelesi veren işçiler 2018’i direnişle karşıladı..!

Akkim, Posco Assan, DHL Express, Kod-A, Eren Enerji, Babacanlar Kargo’da sendikalaştıkları için işten atılan onlarca işçi 2018 yılını direnişle karşılıyor. 2017’de hükümetin patronlar lehine açıklamalarını hatırlatan Akkim işçisi Ali Gündüz, “İşçilerin haklarına yönelik gaspların daha da büyüyeceğini, ihlallerin daha çok olacağını, 2017’yi bile aratacağını düşünüyorum. İnşallah güzel olur ama böyle görünüyor. Bu nedenle işçilerin 2018’e daha hazırlıklı olması ve daha birlik olması gerekiyor” diye konuştu. Yeni yıla direnişle giren DHL Express ve Kod-A Bilişim işçileri de, 1 Ocak’ta yürürlüğe girecek ara buluculuk yasasına tepki göstererek, yeni yılda emek güçlerine birlikte mücadeleyi yükseltme çağrısı yaptı.
İstanbul Hadımköy’de bulunan Akkim fabrikasında Petrol-İş’e üye oldukları için işten atılan işçilerin direnişleri sürüyor. Direnişlerinde 5 ayı geride bırakan işçiler, sendikalaşmakta kararlı. 2017 yılını değerlendirerek başlayan direnişteki Akkim işçilerden Ali Gündüz, “2018 yılına direnişle giriyoruz. Biz para için değil ilk önce işçi sağlığı ve iş güvenliği ve patronun, müdürün, amirin, işveren vekilinin karşısında hakkımızı onurlu bir şekilde savunabilmek için sendikalaştık. Ancak patron bizi güvenlikle dışarı attı, yetki sürecine itiraz ederek süreci uzattı, kapı önünde direnişteyken bir takım provokasyonlara başvurup bizi servis arabalarıyla sıkıştırdı. Polise şikayet etti, iki ay boyunca polisin baskılarına maruz kaldık” dedi.
PATRONLAR HÜKÜMETTEN CESARET ALIYOR
Patronların Hükümetten cesaret aldığına dikkat çeken Gündüz şöyle konuştu: “Cumhurbaşkanı işçi aleyhine açıklamalar yapıp duruyor. Yani tamamen örgütlenmenin bitmesini ister gibi konuşuyor. En son asgari ücret açıklamasında beğenmeyenlere beddua eder gibiydi. İşverenlerle toplantısında ‘Sizin rahatınız kaçmasın, grevler olmasın diye OHAL’i kaldırmıyoruz’ diyebiliyor. Bunu açık açık söylemesi hem mahkemelerdeki hakimleri etkiliyor. Çünkü hakimler eski hakimler değil. Pek çoğu yeni atanan hakimler. Öte yandan özellikle sendikalaşmaya çalışan işçilerin işten atma konusunda işverenleri cesaretlendirecek. Adam artık gözünü kırpmadan atacak.”
‘2018 YILININ NASIL OLACAĞI BELLİ OLDU’
2018 yılının 2017 yılını aratacağını düşünen Gündüz, “2018’in nasıl bir yıl olacağı maalesef asgari ücret açıklamaları ile belli oldu. Açlık sınırının dahi altında bir asgari ücret verildi işçiye. Ve maalesef Türk-İş Başkanı bunu ‘Biz onaylamıyoruz ama hayırlı olsun’ diyerek karşıladı. O yüzden gelişinden belli. İyi bir yıl olacağını düşünmüyorum. İşçilerin haklarına yönelik saldırıların daha da büyüyeceğini, ihlallerin daha çok olacağını, 2017’yi bile aratacağını düşünüyorum. İnşallah güzel olur ama böyle görünüyor” diye konuştu.
İşçilerin 2018’deki işçi haklarına dönük saldırılara karşı daha hazırlıklı ve daha fazla birlik olunması gerektiğini belirten Gündüz şöyle devam etti: “Bu saldırıları parça parça mücadele ile değil de tüm işçilerin birlikte mücadelesi ile yenebiliriz. İşçiler bir araya gelmeli. Bir yerden başlayıp, bir komite, koordinasyon kurulup önce direnişteki işçilerle sonra sendikalı olmuş işçi temsilcileriyle bir araya gelinip bu mücadeleyi büyütmeliyiz. Yani başka çaremiz yok. Tek tek uğraşarak o fabrika bu fabrika uğraşarak bu gücü yenmemiz mümkün değil maalesef.”
BİRLİKTE MÜCADELEYİ YÜKSELTELİM
Sendikalı oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan DHL Express işçileri ve Kod-A Bilişim işçileri de 2018’e direnişle giriyor. 17 Temmuz’dan bu yana Bağcılar’da bulunan DHL Express’in Genel Müdürlük binası önünde çadır kurarak eylemlerini sürdüren işçilerin eylemi 168 gününe girerken, Kod-A Bilişim işçileri de 3 Ekim’den bu yana Bağcılar’da bulunan Türk Telekom Müdürlüğü önünde 89 gündür eylemde. 2017’yi mücadeleyle geçirdiklerini dile getiren işçiler, 2018’de hakları verilmediği takdirde aynı kararlılıkla mücadeleye devam edeceklerini söyledi.
OHAL’İN OLMADIĞI BİR YIL OLSUN
Sendikalı oldukları için işten çıkarıldıklarını belirten DHL Express işçisi Ulaş Kurt, yeni yıl için, “OHAL’in olmadığı, işçilerin haklarının hakkı ile verildiği, asgari ücretin yaşanabilir bir ücret olduğu, en önemlisi de bizlerin ve bizim gibi direnen Kod-A ve Hadımköy’de sendikalı oldukları için işten çıkarılan Akkim işçilerinin işlerine geri döndüğü bir yıl olmasını diliyorum” dedi.
2018 KAYIPLA BAŞLAYACAK
DHL işçisi Sinan Tursun da, 2017’yi iktidar işveren dayanışması olarak ifade ederek, hak kayıplarının 2018’de de yaşanacağını söyledi. 1 Ocak’ta uygulamaya girecek ara buluculuk yasasına dikkat çeken Tursun, “İşe geri iade davam devam ediyor. Artık ben bile ne zamana ertelendiğini unutur hale geldim. Beş defa hakim değişti. Zaten uzun olan yargı süreçlerine şimdi ise ara bulucu ekleniyor. Diyelim ki bir işçinin işverenden 50 bin TL alacağı var. Ara bulucular ile birlikte bu rakamlar belki 10 bin veya 5 bine kadar düşebilecek. 1 Ocak’tan itibaren uygulamaya girecek olan bu uygulama onun yanı sıra elektriğe yapılan yeni zam hatta asgari ücretin düşük oluşunu düşündüğümüzde işçiler için 2018 kayıpla başlayacak” diye konuştu.
OHAL’E KARŞI BİRLİKTE MÜCADELE
Kod-A bilişim işçisi Hülya Güler de işçilerin bu yıl en çok OHAL’den dolayı zarar gördüğünü hatırlattı. OHAL nedeniyle işçilerin eylem yapamaz hale geldiğini dile getiren Güler, şöyle devam etti: “Sendikaların artık birlikte hareket etmesi gerekiyor. OHAL’e karşı birlikte mücadele etmezsek olağan bir hal olarak OHAL devam edecek. 2018 yılında artık mücadeleyi daha da yükseltmeliyiz. İşçilerin tüm kayıplarının nedeni bu Hükümettir. Bu Hükümet olduğu sürece baskı ve hak kayıpları devam edecektir.”
ESAS GÜÇ KADINLARIN ELLERİNDE
Kod-A işçisi Nurten Varlık ise “Tüm kadınlar mücadele eden kadınların deneyimlerini örnek alıp mücadelesini yükseltmelidir. Kadınlar eylemde oldukça mücadele yükselecektir. Çünkü kadınlar bir şeylerin karşısında oldukça zafer yakınlaşır. Esas güç kadın işçilerin ellerindedir” dedi. (İstanbul/MA)


2017 kadınlar için nasıl bir yıldı?..!

“Nedensiz bir çocuk ağlaması bile çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır” der Edip Cansever, ‘Umuş’ şiirinde. Kitapların, gündüzlerin, gecelerin sonundaki yeni bir anlama, yeni bir başlangıca işaret eder. Umuş’tur gerçekten bir yeni yılın başlangıcı da. Ama umduklarımız hep yaşadıklarımıza göre şekillenir ya, insan o yüzden dönüp ardına bakma ihtiyacı duyar. Bu sebepledir “Görün bunları yaşadık, bunlar oldu, unutmayalım” deyişimiz. Şöyle bir baktığınızda göreceksiniz ki her günü OHAL ile geçen 2017’nin bizden götürdüğü birçok şey oldu; ama göreceksiniz ki götüremediği şeyler de vardı: Umut ve mücadele...
GASBEDİLEN HAKLARA KARŞI KADINLAR: KOLAY DEĞİL
Bu yıl kadınların dilinde en çok hangi slogan, ellerinde hangi döviz vardı dersek; “Bu yasalar böyle geçmez” ve “Haklarımızı sokakta bulmadık, yedirmeyiz” başta gelir.
Kazanımlarının geriye götürülmesine öylece bakmadı kadınlar. Müftülere nikah yetkisi veren yasa tasarısına karşı OHAL koşullarına ve her türlü yasağa rağmen her fırsatta, her yerde sokakta söylediler sözlerini. Tek tek, madde madde anlattılar neye, niçin karşı çıktıklarını. Medeni hukuk alanında ve kadınların boşanma, nafaka, mal paylaşımı gibi kazanılmış haklarında geriye gidişin önünü açacak bir hamle olarak gördükleri; toplumsal yaşamın dini kurallarla şekillendirilmesinin, çocuk yaşta evliliklerin ve erkeklerin çok eşliliğinin önünü açacağı için karşı çıktıkları bu tasarı, Erdoğan’ın “Kadınlar istese de istemese de geçecek” demesiyle Meclisten geçti. Erdoğan’ın adıyla bütünleşen ‘tek adam’ söylemi, ‘tek’ sözle haklı çıkmıştı.
Kadınlar haklıydı: Haklarını geriye gidişin önünü açacak çok önemli bir adımdı bu ve Meclisten geçer geçmez, AKP’nin yeni hamlesi “Boşanmaların artık mahkemeye gitmeden Aile Arabuluculuğu” ile gerçekleşmesi oldu. Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, boşanmak isteyenlerin “Aile Arabuluculuğu” kurumuna giderek “uzlaştırmacı veya hakem yoluyla” anlaşması üzerinde çalıştıklarını açıkladı.
Bu da yetmedi! İktidar yanlısı Akit Gazetesi, 6284 sayılı Yasa’yı, yani Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Karşı Kanunu hedefe koyan haberler yaptı. Gazetenin “Şiddeti Değil Yuvayı Yıkan Kanun: 6284” başlığıyla manşet yaptığı habere göre sorun, kadının şiddet görmesi değil, şiddet uygulayan erkeğin evden uzaklaştırılmasıydı. Haberde yasanın “Türk aile yapısına dikkat edilmeden” hazırlandığı, şiddet gösteren erkeğin mağdur olduğu savunuluyordu. Kadınların şiddetle mücadelesinin önemli kurumlarından olan Mor Çatı Kadın Sığınağı da Akit’in saldırılarının hedefinde şimdi.
Elbette bu ortamda hızını alamayanlar oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, bir erkeğin SMS, telefon, mektup ve faks yoluyla eşinden “boş ol” diyerek boşanabileceğini söylerken, kendine iktidarın tavrından görev biçenler, internette erkeklere ikinci, üçüncü eş bulma siteleri açtı. Türkiye’de açılan ikinci eş bulma sitesi, “Günaha girmeden cinsel ihtiyaçlarını karşılamak isteyenlere, evlenecek biriyle karşılaşamamış hanımefendilere” hizmet verdiğini duyurdu. Tepkiler üzerine daha sonra kapatıldı.
DEVLETİN GÖZ YUMDUĞU KADIN CİNAYETLERİ VE ÇOCUK İSTİSMARLARI
Kadın cinayetleri vahşileşerek artmaya devam etti. 2017’nin ilk 11 ayında en az 364 kadın öldürüldü.
Toplumda infial yaratan cinayetlerden biri 9 aylık hamileyken tecavüze uğrayarak katledilen Suriyeli Emani al Rahman cinayetiydi. Emani’nin cenazesinde mülteci kadınların isyanı da vardı: “Tacize uğruyoruz, mahkemeye başvurmak istediğimizde polis ‘Bir şey çıkmaz’ diyor.”
Okul çıkışı katledilen Helin Palandöken cinayeti ise beraberinde bireysel silahlanma tartışmalarını getirdi. Olayın ardından birçok yerde sokağa çıkan kadınlar, Helin’in katledilmesine ve kadın cinayetlerine karşı isyan etti. Helin’in babası Nihat Palandöken Ekmek ve Gül’e yazdığı mektupla kadınlara şu çağrıyı yaptı: “Başka kimsenin başına böyle bir olay gelmemesi için, başka kimsenin yüreğine bu acının düşmemesi için adaletin sağlanması lazım. Bunun için bu olayın peşini bırakmayın.”
Kadın cinayetlerinin bir kısmı “intihar” görünümü altında gerçekleşti. İntihara sürüklenen kadınların sayısındaki artış dikkat çekerken, intiharların başlıca nedenleri şiddet, işsizlik, yoksulluk oldu. Yaşamına intihar ederek son veren Sevgi Balcı, üçüncü çocuğuna hamileyken eşiyle birlikte KHK ile mesleğinden ihraç edilmiş, yaşadıkları lojmandan atılmış, işsizliğe ve yalnızlığa terk edildiği için depresyona girmişti.
ÇOCUKLARIN İSTİSMARINI ENGELLE(YE)MEYEN ‘İSTİKRAR’
Bilindiği kadarıyla 2017’nin ilk 10 ayında 314 çocuk cinsel istismara uğradı. Batman’da bir çocuğun hamile kalmasıyla ortaya saçılanlar, çocuk istismarının boyutu açısından ürkütücü tabloyu işaret ediyordu. Bir çok çocuğun fuhuşa zorlandığının, bunun Batmanlılarca bilinmesine rağmen sessiz kalındığının ortaya çıkmasından sonra HDP, “Çocuklara yönelik cinsel istismarın ve şiddetin önlenmesi ve çocukların fiziksel, ruhsal, sosyal iyileşmelerinin sağlanması ve Türkiye’nin uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinden doğal yükümlülüklerinin yerine getirilmesi için gerekli yasal ve idari tedbirlerin alınması, bu vakaların toplumsal nedenlerinin ortaya çıkarılması” amacıyla TBMM’ye bir araştırma teklifi sundu. Ancak bu araştırma, AKP’lilerin hayır oylarıyla “Karar yeter sayısı yoktur” denilerek engellendi.
SALDIRILARA KARŞI KADINLARA TECRİT!
2017 yılının farklı zamanlarında kadınların kıyafetine ve yaşam tarzına yönelik saldırılara tanık olduk. Bu saldırılara karşı belediyelerin bulduğu “yöntem” ise kadınları toplumdan tecrit etmek oldu. Bursa’da kadınlara ayrı vagon, Malatya’da pembe trambüs, Maraş’ta ‘kadınlara özel otobüs’ uygulamaları hayata geçirilen örneklerdi.
Pendik’te şort giydiği gerekçesiyle saldırıya maruz kalan Melisa Sağlam ve Maçka’da kıyafeti gerekçe gösterilerek güvenlik görevlisi tarafından tacize uğrayan kadınlar susmadı. Ülkenin dört bir yanında kadınlar hem kendilerini tecrit eden bu uygulamalara hem de saldırılara karşı tepki gösterdi. “Kıyafetime karışma” diyen kadınlar birçok yerde gerçekleştirdikleri eylemlerle sesini yükseltti.
‘BİZ DE VARIZ’ DİYEN KADINLAR
2017 yılının en önemli siyasi gündemlerinden biriydi referandum. Tek adam yönetimine karşı kadınlar da ‘hayır’larını yükseltti. ‘Hayır Diyen Kadınlar’ referandumun yaşamlarını nasıl etkileyeceğini tartıştı. Referandum sonuçlarının ardından “Bizim ‘hayır’ımız referandumla sınırlı değil” diyen kadınlar, yaşam haklarını ellerinden alan tüm yasa ve uygulamaların “tek adam/tek parti yönetiminde” artacağını öngörüyorlardı.
2017’nin en önemli gelişmelerinden biri olan “Adalet Yürüyüşü”nde de kadınların katılımı öne çıktı. 70 kadın örgütünün çağrısıyla, barışı savunan Pippa Bacca’nın katledildiği yerde buluşan kadınlar, Adalet Yürüyüşüne ‘Eşitlik olmadan adalet olmaz’ talebiyle katıldı.
MÜJDELERLE İSTİHDAMDAN EL ÇEKTİRİLEN KADINLA
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) verilerine göre yüzde 10.6’lık işsizlik rakamlarında kadınların işsizlik oranı yüzde 14 oldu. İstihdam yaratmayan büyüme ve bakım yükümlülükleri kadına çalışma yaşamından el çektirirken, hükümet yeni ‘müjde’li adımlarıyla çocuk ve yaşlı bakımındaki sorumluluğundan sıyrılarak işi yine kadınların omzuna yükledi. “Torunlarına bakan büyükannelere 425 lira maaş bağlanacak” denilerek sunulan ‘müjde’de görüldü ki devlet çocuk bakımı konusunda yine kendi sorumluluğunu üzerinden attı.
Sonra açıklanan bir rakamla bakım yükümlülüklerinin kadınların hayatlarını nasıl etkilediğini tekrar görmüş olduk. Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonunun raporuna göre, 2010’dan 2015’e kadar yaklaşık 1 milyon kadının çocuk bakımı; yaklaşık 112 bin kadının ise yaşlı bakımı nedeniyle iş hayatını bıraktı.
Bakım yükümlülüklerini istihdam önünde engel olmaktan çıkaracak kreş gibi olanaklar sağlamayan devletin, var olan kreşlerindeki nitelik ve denetim yoksunluğu da ihmalle ölen 3 yaşındaki Alperen’le gündeme geldi. Alperen’in denetimsizlik ve ihmal zinciri yüzünden kreş servisinde hayatını kaybetmesi üzerine, ücretsiz ve nitelikli kreş talebi kadınlar tarafından yinelendi.
Sadece uygulamalar değil, söylemler de iktidarın kadın istihdamına bakış açısını gösteriyordu. Ankara’nın En’leri Ödül Töreni’nde açıklamalarda bulunan
Cumhurbaşkanı Erdoğan, işsizlik rakamlarının yüksek olmasını kadın ve gençlerin iş gücüne katılmasına bağladı.
Başbakanlık tarafından 2010 yılında yayımlanan Kadın İstihdamının Artırılması ve Fırsat Eşitliğinin Sağlanması Genelgesi’nin yenilenmesinde de en çok dikkat çeken nokta ‘eşitlik’ kavramının çıkarılması oldu. Erdoğan’ın da sözleriyle ve uygulamalarıyla birlikte, hükümetin kadınların çalışma yaşamına katılmasını tali gören yaklaşım açıkça ortadaydı.
köptüler ve yollar..jpg
'Özal’ın yaptırdığı yollarla Erdoğan’ın köprüleri ödeniyor'..!
Zaten vergileriyle o köprü ve otoyolların parasını fazlasıyla ödeyen vatandaş bir de ‘Bakım masrafı vb.’ adıyla alınan vergilerin artırılmasından şikayet eder. Özellikle de zam yapıldığı dönemlerde... Ancak son üç yıldır bu konudaki şikayetler önemli ölçüde gündeme oturdu.
Özellikle AKP’nin çılgın proje adıyla yaptığı Üçüncü Boğaz Köprüsü ve Osman Gazi Köprüsü’nde hem yüksek fiyatlar hem de gidiş, geliş çift yönlü ücret alınması bardağı taşırdı.
Vatandaş bu yollar yerine daha düşük maliyeti bulunan eski yolları, köprüleri kullanmayı tercih etti. Hatta ağır vasıtalara getirilen zorunluluklar bile bu köprülerden geçiş sayısının hedeflenen düzeye çıkmasına yeterli olamadı.
Sonuç olarak, yap-işlet-devret modeliyle hayata geçirilen bu köprü-yollar, Hazine’nin inşaatçı firmaya taahhüt ettiği garanti araç sayısını karşılayamayınca yapılan sözleşme gereği devletin sırtına kambur oldu.
‘Devletin cebinden kuruş çıkmayacak’ söylemine karşın 2018 bütçesinden bu köprüler ve bağlantı yolları için 3.6 milyar lira kaynak ayrılmak zorunda kaldı. Vatandaş geçse de geçmese de köprü ücretini dolaylı olarak mecburen ödemeye mahkum edildi.
Ama zarar bununla da bitmiyor. Karar’dan İbrahim Kahveci, bu yıl astronomik ölçüde artırılarak 8.75 TL’ye çıkarılan Birinci ve İkinci Boğaz Köprüsü geçiş ücretlerindeki artışı da AKP’nin yeni yaptırdığı köprülere bağlamış.
Yazar yıllar itibariyle 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne yapılan zamlara yer vermiş köşesinde. Ücretler 2005 yılında 3,0 lira, 2007’de 3,20 lira, 2015 yılında 3,40 lira olmuş.Kahveci’ye göre bu tarihten itibaren ‘zincir kopuyor’.
2016 yılbaşında köprü geçiş ücretleri yüzde 39,70 zamlanıyor ve 3,40 liradan 4,75 liraya çıkıyor. Ayrıca otoyollara da zam geliyor.
Hem de tam Yavuz Sultan Köprüsü ile Osmangazi Köprüsü’nün açıldığı yıl! 2017 başında ise bir kez daha yüzde 47,3 zam geliyor ve köprü geçiş ücretleri 4,75 liradan 7,0 liraya yükseltiliyor.
2018 başında ise köprü zamları durmuyor. Bu sefer de yüzde 25 zam yapılıyor ve ücretler 7,0 liradan 8,75 liraya yükseltiliyor. Yani 2016 başından 2018 başına geçen 2 yıllık sürede köprü geçiş ücretlerine tam yüzde 157,4 zam yapılıyor. 3,40 liradan 8,75 liraya yükseltiliyor.
Yazar bu rakamları sıraladıktan sonra şunları söylüyor:
‘Ulaştırma Bakanı ve Karayolları bakım giderlerinin yüksekliğinden bu zamların yapıldığını açıklıyor. 2001 yılından 2016 sonuna kadar iki köprüden toplanan gelir 2 milyar 165 milyon dolardır. Ama bu gelir unutmayın ki 2015 sonuna kadar adeta zam yapılamış dönemde elde edilmiştir. Zam yapılmadan bile 15 yılda alınan ücretle yeni birer köprü dahi yaptırabilirken, bakım maliyeti arttı diye yüksek zam yapılması anlaşılır görülmemektedir. Kamuoyuna açıklanan (yansıyan) bilgilere göre Osman Gazi Köprüsü 2,3 milyar dolar, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ise 1,1 milyar dolara mal olmuştur. Yavuz S.Selim Köprüsü baz alındığında 1. ve 2. köprülerden alınan 15 yıllık ücret bu köprülerin sıfırdan yeniden yapılmasına yetecek parayı sağlamış oluyor.’
Yazar’a göre yeni yapılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün tek taraflı geçiş ücreti bile son zamlara kadar 1. ve 2. köprü ücretlerinin oldukça üzerindeydi.
Bu da üçüncü köprüye dezavantaj sağlıyordu. Bu yüzden fiyat farkının kapatılmasıyla Hazine garantili özel sektör işletmelerine biraz daha rağbet artışı sağlanmak istendi. Kahveci şunları yazıyor:

‘Geçişler uzun vadede mecburen aynı sistem olmak zorunda. Yani 1. ve 2. köprüler de en uygun zaman diliminde çift taraflı ücretli olacak ki, özel sektör yolları ile denge sağlansın.Mevcut durumda özel sektör köprü ve geçişlerinde kanun zoruna rağmen hala çok büyük açık var. 2018 yılı için bütçeden 3,6 milyar kaynak ayrıldı bile ama bunlar yetmiyor. Bu açığı dengelemek için eski köprü ve yollardan daha yüksek gelir alınmak durumunda. Kısaca aslında Demirel ve Özal’ın yollarından-köprülerinden elde edilecek gelir ile şimdikilerin yaptırdığı özel sektör yolları ve köprülerin parası ödensin.’

Faşist baskı,zulüm ve yoksulluğun yarattığı Psikolojik sorunları çözmenin Panzehir işbirliği ve dayanışma..!

2017’ye Reina katliamıyla giren Türkiye, 2018’e de süren çatışma ve operasyonların yanında, OHAL rejimi altında eğitimden sağlığa, yargıdan ekonomiye daha da bozulan göstergelerle girmiş oldu. Milliyetçi ve dini söylemlerin daha fazla kullanımı, AKP siyasetinin kendisine muhalif herkesi düşman, darbeci, gayri milli olarak nitelemesi; içerde ve dışarıda belirsizlik ve öngörülmezliğin artması... Bugün ilk gününe girdiğimiz 2018’in heybesi tüm bunlardan sebep şimdiden dolu aslında.
Peki, siyasal ve ekonomik göstergelerin bozulması toplumsal ruh sağlığımızı nasıl etkiliyor? Televizyon ekranlarındaki son dakikaların, haber bültenlerinin flash haber sunumlarının etkisini yitirdiği bir ülkede, travmalarımızla nasıl başa çıkacağız? Yoksullukla şiddet arasında nasıl bir ilişki var? Kutuplaşma ruh sağlığımıza nasıl etki ediyor? Tepki vermemek kayıtsızlık mı, kendini koruma mı? Endişe, güvensizlik, korku, umutsuzluk halleriyle nasıl mücadele edilebilir?
Travmalar, şiddetin ruh sağlığı üzerindeki etkileri, ayrımcılık, homofobi ve ırkçılık üzerine klinik çalışmalarının yanı sıra, kadın ve insan hakları savunuculuğu üzerine çalışmalarıyla da tanınan Prof. Dr. Şahika Yüksel yanıtladı.
Gündelik konuşmalarımızda artık daha fazla psikolojimizin bozulduğundan yakınıyoruz, vaziyetlerimize teşhisler koyuyoruz ama tanımlamalarımız ne kadar doğru? Nedir ruh sağlığı?
Bunun için Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık tanımına bakmak en uygunu olacaktır. Dünya Sağlık Örgütü ruh sağlığını, kişinin bedensel, psikolojik ve sosyal bütünlüğünü uygun şekilde yaşayabilmesi olarak tanımlıyor. Yani ruhsal, sosyal ve fiziksel boyutların tümünü içeriyor ruh sağlığı. Bunlara bağlı olarak da sağlığımız iyi ya da kötü oluyor. Ruh sağlığımızın yerinde olması için de birtakım ideal koşulların yani, kişinin güvenli bir ortamda barınması, ısınması, yemesi, içmesi, bir miktar eğlenmesi, dinlenmesi gibi temel ihtiyaçlarının temin edilmesi ve bunun temininin bozulmayacağına ilişkin bir beklentinin olması gerekiyor. Ruhsal durumumuzu belirleyen üç zaman var; geçmiş zamanımız, şimdiki zamanımız ve gelecek zamanımız. Eğer geçmişte çok olumsuz deneyimler varsa, biz “yeniden o olumsuzluk olur mu” diye endişe edebiliriz. Gelecekle ilgili olumsuzlukların olacağına dair ipuçları alırsak ruh sağlığımız yine olumsuz etkilenir.
Ruh sağlığının olumsuz etkilenmesi, her durumda baş etmesi zor büyük sıkıntılara evrilir mi?
Hayır, ruh sağlığının olumsuz etkilenmesi demek mutlaka büyük bir ruhsal hastalık çıkacak anlamına gelmiyor. Kişinin kendini endişeli, kaygılı, yetersiz, kuşkucu hissetmesi gibi şeyler düşük dozda olabilir; böyle olursa önemli değil ama o düşük doz artarsa işte o zaman sıkıntı. Örneğin hep güvensizlik hissedersiniz ama güvensizlik duygusu bir sene devam ederse, bu bizim keyfimizi ciddi şekilde etkileyen bir durum olur. Dolayısıyla temel ihtiyaçların sağlanmaması, güvenli bir ortamda yaşamamak ve bunların düzelmesiyle ilgili çaresizlik hissedildiğinde ruh sağlığımız olumsuz etkilenecektir.
Kaygı, endişe, güvensizlik toplumun tüm kesiminde görülüyor. Peki, herkesi aynı düzeyde mi etkiler?
Bunun kaynaklarla çok ilgisi var. Basit bir örnek vereyim; diyelim bir deprem oldu; deprem, zengini de fakiri de bir göz odada oturanı da malikanede oturanı da etkileyebilir. Ama malikanesi yıkılan asgari de olsa konforlu bir yere geçerse, o depremin sarsıntısını hissetmiş, geçici bir zorluk yaşamış ama yaşam koşullarını yeniden yoluna koymuş biridir. Fakat, depremi bir göz odada yaşayan, üstelik kiracı olduğu için bir tazminat alması da mümkün olmayan -nitekim Adapazarı depreminde bunlar çokça yaşanmıştı- kaybolanın yerine yeniden kaynak imkanı bulamıyorsa, o zaman etkilenmenin olumsuz olduğunu biliyoruz. Bu sadece para anlamında değil. Tabii ki maddi gücünün olması önemli ama diyelim ki bedensel sağlığı yerinde olan, belirli bir eğitimi ve iş kurma kapasitesi olan bir insanın yine bir kaynağı vardır. Ben bu işyerinden ayrılırım gider diğer işte çalışabilirim, gider orada işçi olurum, öğretmen olurum, doktor olurum vs. Ama böyle bir vasfı yok, hele yaralanmış, yaşlanmış, hele zaten yeterliliğinde sınırlar varsa, o zaman yeni bir şey kurması çok zordur. Bu durumda olabilecek şey, tabii ki sosyal kaynaklardan devletin ona destek sağlamasıdır, bu da sağlanmadığında işler zorlaşır.
Dolayısıyla yoksulluk en önemli risk faktörlerden?
Evet. Zaten zengin olmayan bir ülkede ve çoğunluk çok sınırlı bir ücretle yaşarken, yoksulluğun artması bunları arttıran bir şey oluyor. İşsizlik arttı, bununla birlikte uzun çalışma saatleri, mesai saati dışı uzun çalışmalar ve tükenme öfkeyi ve tahammülsüzlüğü arttıran şeylerdir.
Diğer yandan bedensel sağlık, kadın olmak ve yalnız çocuklu bir kadın olmak diğer önemli risk faktörleri arasında. Ya da “çoğunluktan” olmamak. Alevi olmak, Kürt olmak, Ermeni olmak, LGBTİ olmak gibi. Yine Türkiye’nin bir gerçeği olarak mülteci olmak bütün bunları kapsayan bir şey.
Malum, ülkemiz son üç yılda çatışmalar, canlı bombalar eliyle toplu katliamlar, darbe vs gibi birbirinden ağır olaylar yaşadı. 2017’ye de Reina katliamıyla girmiştik. Belki artık bombalar patlamıyor ancak ağır iklim devam ediyor. Dolayısıyla endişelerimizi, güvensizliğimizi yaratan zemin değişmedi. Gözleminiz ne, tüm bunlar örneğin yeni bir yılı karşılama heyecanına, beklentilerimize nasıl yansıyor?
Reina’yı anmanız iyi oldu, kitlesel şiddet bombaları her yerde patlayabiliyordu, Sultanahmet’te de, Beşiktaş stadının yanında da, Ankara’da da olabiliyordu. Ama bombanın yılbaşında ve Reina’da patlamasının etkisi büyük oldu. Daha tuzu kuru olup, halkın içine çok karışmayanların bir bölümü Reina’nın müşteri kitlesi içindeydi ve onların da hiç beklemediği bir şeydi Reina. Biz Hıristiyan bir ülke değiliz onun için Noelimiz vs pek yoktur ama yeni yılı senelerdir çeşitli neşeli şekillerde kutlarız. Geçen gün Ortaköy’e gittim. Epeydir gitmemiştim. Ortaköy’ün iki sene öncesini hatırlıyorum, her yerde yeni yılla, yeni yılın neşesiyle ilgili tabelalar, hediyelikler satan stantlar vardı. Bugün ama yeni yılın geldiğine dair hiçbir işaret yok. Dolayısıyla geçen seneki olaydan sonra, hani neredeyse yeni yıla girdiğimizi belli etmeyelim, bir şey olur gibi bir hava hakim. Bu sadece yeni yıl yasaklarıyla ilgili değil, bir tür kapanma hali. Yeni yılın özelliklerinden biri nedir? Ümit vermesi, bir başlangıç olması, işte sigarayı bırakacağım, kilo vereceğim vs bunlar vardır. Bunlar işler veya işlemez ama bir başlangıcın olabilmesi, beklentilerinizin olması, o heyecanı yaşamak hoş bir şeydi. Zengin de olsak, yoksul da olsak böyle bir hoşluğu, güzelliği, ruhumuzu zenginleştirmesi söz konusu. Yeni bir yıla başlamak gibi özel bir olayla ilgili Türkiye olarak, dünya olarak paylaştığımız bir şeyken, bugün yok gibi yaşıyoruz. Böyle bir şey hayatımızda olmasa, her yıl yaşamasak sorun değil, ama bu sene yaşamadığımızı biliyoruz. Dolayısıyla yeni yıl değil de adeta matem gelmiş gibi yaşanıyor; bu bizi kapatan, depresyona düşüren, umutsuzlaştıran bir şey oluyor. Ama tabii, bunda yine yoksullaşmanın da payı var.
KİŞİLER ARASI İLİŞKİLERİN YERİNİ DİYALOG DEĞİL ÇATIŞMA ALDI
‘Şiddet neden bu kadar arttı?’ sorusuna, ‘Çünkü bir toplumda bu kadar ardı ardına ve bu kadar yoğun şiddet yaşanırsa kaçınılmaz olarak şiddet şiddeti doğurur’ yanıtı veriliyor. Öyle midir?
Tamam, bunun da yeri var, ama şunu da çok iyi biliyoruz, en çok fiziksel ve cinsel istismarı yaşayan kadınlar ama bakıyoruz kadınlar değil erkekler şiddeti uyguluyor. Yani kadınlar şiddete maruz kalıyor diye neyse ki döven, cinsel istismar yapan bir grup olarak artmıyorlar. Tabii ki yaşananlar şiddet ortamını kolaylaştıran bir şey ama o bana hak verdiren bir şey değil ki. Öğretmenim, işçiyim, patronum beni azarlamış olabilir ama bu gidip kardeşime şiddet uygulamama mazeret değil. Tersine patronumun beni azarlamasının olumsuzluğunu bilirken, ben de kardeşime aynı uygunsuz davranışı yapmamalıyım, buna özenmeliyim. Ama bunu öğreten bir norm çerçevesi olması lazım. Bu bireysel olarak öğrenilen bir şey olmuyor. Etraftakileri taklit etme şeklinde oluyor, özellikle gençlerde.
Burada hem güvensizlik hem de “şiddet kullanarak, bağırıp çağırarak hakkımı elde ederim” düşüncesi var. Çözüm yöntemi çatışma, bağırma. Yani diyalogun tam tersi. Barış sürecindeki diyalogun kalkması gibi kişiler arası ilişkide de diyalogun yerini çatışma daha fazla almış görünüyor. “Ben de bağırarak istediğimi yaptırırım” gibi bir anlayış herkesin farklı farklı ortamlarda, farklı farklı kullandığı durumlar haline gelip, birbirimize saygısız davranmayı, birbirimize ayrımcı davranmayı, tahammülsüz davranmayı öğrenebiliyoruz. Ve tekrarlayabiliyoruz.
KAMU SAĞLIK HİZMETLERİNDE PSİKOTERAPİYE YER YOK
Geçtiğimiz yıl antidepresan ilaçlarda patlama yaşandığına dair pek çok haber okuduk. Yapılan araştırmaya göre; Türkiye’de antidepresan kullanımı 9 yılda yüzde 160 artmış. Son bir yılda yaklaşık 37 milyon kutu ilaç tüketilmiş. Antidepresan ilaçları çözüm mü?
Önce şunu söyleyeyim, üzülmek, sıkılmak normal bir reaksiyondur. Ben düşüp de bacağım yaralanırsa acı duyarım ve buna üzülürüm. Ağrı kesici ağrısını alır ama tedavi etmez. Antidepresan da bütün bu olaylar karşısında tek başına bir çözüm değildir. Bir bu. İki, bütün bu koşullar, yoksulluk, ayrımcılık, olumsuz muamelelere maruz kalma, çaresizlik, güven duygusunun olmaması depresyonu üreten koşullar. Depresyon hayatın herhangi bir devresinde yüzde 20 oranında var olabilen bir hastalık, ama artış olduğunu biliyoruz. Antidepresan ilaçlar depresyonun bazılarında bir tedavi yöntemidir, bazen psikoterapiyle birlikte bir yöntemdir, bazen de psikoterapi tek başına bir yöntemdir. Gel gör ki, bütün bu yoksulluk ve yoksunluk koşullarında kamusal sağlık hizmetlerini kullanan birisi, tedaviye gittiği zaman kendisine 10 dakikalık süre ayrılıyor. 10 dakikada bir kişiyle tanışıp, onun zorluğunun ne olduğunu anlamamız ve tedavisini önermemiz mümkün değildir. İlacın yeri var, psikoterapinin yeri var; yani ikisinin birden yeri var ama kamu sağlık hizmetlerinde psikoterapiye yer yok. Psikoterapiye para yok, psikoterapi yapan arkadaşlarımızın birçoğu bunu kendi mesai zamanlarında yapıyorlar. Çünkü on dakikada bir hasta görmek zorundalar. Kamuda dedim, fakat son zamanlarda özel psikiyatri polikliniklerinde çalışan doktor arkadaşlarımıza da, ‘bize yeterince kar sağlamıyorsun, çok yavaş hasta bakıyorsun’ diye 10 dakika değilse bile 40 dakikalık süreyi çok buluyorlar. Sağlıkta sürümden kazanılmaz. Çünkü sağlıkta kaliteli iş için zaman verirsek, o hasta daha az gelir.
ŞAŞIRTICI OLAN ORTAYA ÇIKMASI DEĞİL, BU KADAR KOLAY KAPATILMASI
Sonuncusu geçtiğimiz günlerde İzmir Dikili’deki bir tarikat yurdunda ortaya çıkan ve en ağır şiddet biçimlerinden biri olan çocuğa yönelik cinsel istismar ve şiddet örneklerinin dini vakıflara bağlı yurtlarda yaşanıyor olmasını nasıl değerlendirirsiniz?
Aslında en beklediğim şeydi. Çünkü söz hakkının, hayır demenin, itiraz etmenin fiziksel ve manevi değerlerle yasaklandığı toplumlarda ve gruplarda istismarın ve bunun gizlenmesinin daha yoğun olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu şaşırtıcı değil, çünkü tek başına ne din, ne eğitim, ne para ahlakı getirmiyor. Din ahlakla ilgili bir şey olduğu için bekliyoruz ve olmamasını gördüğümüzde gocunuyoruz. O yüzden de diyelim ki matematik öğretmeninin istismarıyla, din öğretmeninin istismarına baktığımızda çocuk din öğretmeninkinden daha fazla etkileniyor. Çünkü matematik öğretmeni matematik öğretiyor. Ondan başka bir değeri öğrenmiyor. Öbüründen aynı zamanda korumayı, iyiliği, günahı sevabı öğreniyor. Dolayısıyla burada daha zorlayıcı, daha travmatize edici bir şey söz konusu. Burada beni ve hepimizi şaşırtan bunların ortaya çıktığında bu kadar kolay kapatılması. Diğer yandan bu kapatma çabası bütün dinlerde de böyle.
Yine çok vahim bir şey, çocuklara, kadınlara karşı hep çok olumsuzluk var ama bu sene çok ayyuka çıktı. Hani 19 Mayıs’larda kısa etek giyilmesin, şort giyilmesin derken şimdi eşofman gibi aslında son derece aseksüel, bol ve sporla ilgili bir kıyafete bile söz söyleniyor. Toplumu sindirmeye, korkutmaya yönelik bu kadar abuk sabuk söylemler basında yer bulabiliyor Yani, beş yaşındaki bir çocuğa ya da yedi yaşındaki bir çocuğa nasıl denilebilir ki, “sen bunu giyme, yoksa başına kötü bir şey gelir.” Üstelik bunları söyleyen abuk sabuk adamlar da diyemeyiz, çünkü söyleyenler ya dekan, ya ilahiyatçı ya da sosyolog!
BARIŞ GİRİŞİMİ RUH SAĞLIĞIMIZ İÇİN DE ÖNEMLİYDİ
Önemli başlıklardan biri de kutuplaşma, “Toplum karpuz gibi ortadan ikiye bölündü!” Son dönemde, özellikle referandumun ardından ülkedeki kutuplaşma bu keskinlikte ifade ediliyor. Ötekileştirici, ayırımcı nefret dilinin hemen her gün kullanımının ruh sağlığımıza etkisi için ne söylersiniz?
Ben ve öteki diye ayırdıkça, bunu başka partiler, görüşler çerçevesinde arttırdıkça birbirini tanımama ve yabancılaşma artıyor. Yabancılaşma ve uzaklaştırma sürekli kabahati öbürünün üzerine atma ve sanki o yok olunca ortalık temiz olacak gibi. Oysa birkaç sene önce bir süre olan barış girişimi çok önemli bir hamleydi. Ruh sağlığı için de çok önemliydi. Türkiye’nin belirli bölgelerinde ve belirli gruplar özellikle Kürtler kendilerini daha rahat güvenli hissediyorlardı. Bu sadece Kürtlere ilişkin değil, Türklere ilişkin de, Ermenilere ilişkin de bir araya gelme, anlamaya doğru bizi yakınlaştırmıştı. Ancak sonra barış yürüyüşü yapılmak istendi Ankara’da 102 kişi öldü, daha sonra iki kişi daha hayatını kaybetti 104’e çıktı. O bir barış toplantısıydı. Yine Suruç’a oyuncak vermeye gitti gençler, öldürüldüler. Bugün Roboski’de anma yapılıyor, aileden bir kişi gidecek deniyor. Kardeşi ölmüş, çocuğu ölmüş, aileden bir kişi gidecek! Yine Türkiye’de daha önce görmediğimiz bir şey olması bakımından, ölülere saygısızlık yapıldı. Mezarlar açıldı, tahrip edildi, bunun içinde sivil mezarlar da var. Bir milletvekilimizin annesinin ölüsünün mezardan çıkartılması gibi bir şey söz konusu oldu. Böyle bir şeyin daha önce olduğunu hatırlamıyorum.
TELEVİZYON ÇOK SEYRETMEYİN AMA YAŞANANLARDAN DA HABERDAR OLUN, FARKINDA OLUN
Bir de şu var; “Kardeşim, bu memlekette bir günde olanlar Avrupa’da 1 yılda olmuyor. Yine de kimsenin sesi çıkmıyor!” Duyarsızlaştık mı?
Çok fazla olay olunca, biz ne düşünceye sahip olursak olalım, bu olaylara az üzülelim, çok üzülelim fark etmez, hepimiz bir hayat sürüyoruz. Belki sabahleyin çocuğu okula gönderiyoruz, kendimiz işe gidiyoruz, pazara gidip alışveriş ediyoruz… o hayatımızı götürmek zorundayız. Ben hep Ensar Vakfı’ndaki istismarı ya da müftü nikahı ile evlendirmenin çoğul evliliklere götüreceğini ya da şurada atılan bombayı, burada tutuklanan gazeteciyi düşünürsem, herhangi bir şey yapamam. Hayatımı sürdürmek zorundayım. Çünkü hayatımı sürdüremezsem, temel ihtiyaçlarımı sağlayamazsam, ben geriye gidersem o zaman her şeyim kötüye gidecek.
Yani bu kayıtsızlık ya da bencillik değil?
Bencillik dememiz şart değil. Çünkü ben evimin kirasını vereceğim, çocuğumla akşam iki saat güler yüzle oynayacağım. Bunu yapmak için konuyu kapatmak zorundayım. Ama hayatımı sürdürürken dengeli biçimde mücadele için ve bunları unutmamak için bir yer ayırmam gerekiyor.
Kendini kapatma bir tür savunma mekanizması mı?
Evet. Bazen de doğru bu. Biz travmayı her an hatırlarsak bu bir hastalığa, zorluğa götürüyor bizi. Ama tabii yok saymak, olmamış gibi davranmak da diğer uç. O zaman birbirimize, bunu hiç mi görmüyorsun diye tepki vermek lazım. Çünkü bu bir inkar biçimi. Ve inkarı çok seviyoruz.
Şu da son dönemin rutin tepkisi haline geldi: Artık haber izlemiyorum, siyasetçileri dinlemek istemiyorum!... Bu apolitikleşmeyi doğurmaz mı?
Çok televizyon seyretmeyin, sosyal medyada vahşet içeren haberleri sürekli izlemeyin evet, ama bunlardan haberdar olun. Bunların farkında olun ve kendi bulunduğunuz yerde ne yapabileceğiniz üzerine kafa yorun. Mesela, çok güzel bir mücadele örneği ,birkaç yerde veliler laik eğitim için buluşuyorlar. O veliler arasında eminim ki aralarında farklı partilere oy verenler var ama hepsinin ortak isteği çocuğunun iyi bir eğitim alması, laik bir eğitim görmesi. Bu sistemde eğitimin ne kadar kötüye gittiğini gördüğü, özel okulun bunun bir çözümü olmadığını, kamuda sağlıklı eğitim sağlanmasını düşünen veliler arasında böyle bir biraraya gelme, bütünleşme oldu. Keşke çok yerde olsa. Yine Yalova’da gördüm, başka yerlerde de farklı örnekleri oldu; kuaför, camına “burada çocuk gelinin saçı yapılmaz” diye yazdı. O yazı çok şey öğretiyor. Bir terzi de “ben çocuk geline gelinlik dikmiyorum” diye yazmıştı. Bunlar önemli şeyler.
DAYANIŞMA, YARALARIMIZIN SARILMASINI SAĞLAYABİLİR
Gerek bireysel, gerekse toplum olarak ruh sağlımızı korumak, iyileştirmek için ne yapmalı?
Panzehir işbirliği, dayanışma, iletişim, birlikte düşünme ve sakin düşünme. Gazeteci davalarını görüyoruz, barış için akademisyenlerin davalarını görüyoruz, kadın cinayetleri ile ilgili davaları görüyoruz. Gazetecilik özgürdür, savunma bir haktır, yahut akademisyenler barış isteyebilir diye kişilerin bir araya gelmesi kuşkusuz önemli. Bu tabi en başta, bir araya gelenler için çok doyurucu ama bir araya gelemeyen belki hapishanede ya da evinin bir köşesinde ya da memleketin bir köşesinde izleyenler için de o bir umut işareti. Feminist politikanın en önemli sloganı “Kişisel olan politiktir” idi. Mor Çatı’nın ilk kitapçığının adı “Bağır herkes duysun”du. Yani susmayacağız. Susmamak demek küfretmek değil, susmamak birine ceza vermek değil, “Hayır, bu oluyor ama ben buna itiraz ediyorum” demek. Bu dayanışma ancak bize enerji verebilir, bu dayanışma ancak toplumsal bir rahatlık verebilir. Bu arada da bireysel yaralarımızın ya da hastalıklarımızın, zorluklarımızın sarılması için bir ortam sağlayabilir. Kiminin daha uzun bir tedaviye ihtiyacı vardır, kiminin daha azdır ama ön koşul olarak işbirliği, dayanışma, çatışmasız ortam, barış ve demokrasi.
Bunu yapmamak, itiraz etmemek bizi daha mı fazla etkiliyor peki?
O, depresyon yapıcı bir şey. Depresyonda insan içine çekilir, hareketsiz kalmak ister, boynunu bükmek ister ama yapabileceği ilk fırsatta kişinin hareket etmesi, yürümesi, aktivite yapması önerilir. Bunları yapabildiği zaman depresyonu da yenebilir. Bu da depresyonu yenmenin bir parçasıdır. Dolayısıyla susmak koruyucu değil. Çünkü susmak, kapatmak, örtmek anlamına geliyor.
serpil İlgün

Evrensel

Yedi yılda en az 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi..!

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu hazırladığı Çocuk Yaşam Hakkı İhlalleri Raporu'nda "Türkiye’de yedi yılda en az 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi” dedi.
Tanrıkulu hazırladığı “Çocuk Yaşam Hakkı İhlalleri Raporu"nda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Türkiye’de yedi yılda -en az- 3 bin 947 çocuğun yaşam hakkı ihlal edildi. Çocuk evliliklerin neden olduğu olaylarda en az 1 kişi yaşamını yitirdi.
2017 yılında meydana gelen iş kazalarında en az 57 çocuk yaşamını yitirdi. 2017 yılında en az 243 çocuk cinsel tacize maruz kaldı.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2015 verilerine göre toplam 602 bin 982 resmi evlilikten 31 bin 337’sinde 16-17 yaşındaki kız çocukları gelin oldu. Bu sayının toplam evliliklerin yüzde 5,2’sine denk.
Adalet Bakanlığı verilerine göre, 2017 yılı Temmuz ayı itibariyle cezaevlerinde annesinin yanında kalan 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 668’dir. Bu çocukların 249’u da bir yaş ve altındadır.
Türkiye’de halen 1 milyon 500 bini aşkın geçici koruma statüsü almış (18 yaş altı) Suriyeli sığınmacı çocuk yaşıyor.”


Mahpusun kolunu kıranlara değil kırılan ampule dava..!

Tekirdağ 2 No’lu T Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan avukat Engin Gökoğlu’nun gardiyanlar tarafından kolunun kırılmasına ilişkin soruşturmada cezaevi yönetimi, olay sırasında kırılan cam, masa, sandalye gibi eşyaların dökümünü savcılığa “savunma” amaçlı gönderdi. Savcılık, müşteki sorgusu sırasında Gökoğlu’nun kırılan kolundan çok koğuşta kırılan eşyalara ilişkin sorular yöneltti.
Tekirdağ 2 No’lu T Tipi Cezaevi yönetimi, “Kurumlarda olabilecek olaylara karşı tedbir alınması” konulu gizli yazıyı gerekçe göstererek, avukat Engin Gökoğlu’nun da aralarında bulunduğu 8 tutuklu ve hükümlünün 30 Ekim 2017’de koğuşunu değiştirmek istedi. Koğuşta bulunanlar, bu değişikliğe itiraz etti. Bunun üzerine yapılan müdahalede 8 kişi darpla 4’erli ayrılarak, iki farklı koğuşa konuldu. Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 4 kişi, diğer arkadaşlarının yanlarına getirilmesini ve yaralanmadan dolayı revire götürülmek istediklerini bildirdi.
İŞKENCE SONUCU KOLU KIRILDI!
Cezaevi yönetimi ise bunu “ayaklanma” olarak gördü ve “ayaklanmak suretiyle isyanı başlamadan önleyebilmek” gerekçesiyle 4 kişiye yeniden saldırdı. İtfaiye hortumuyla su sıkılan 4 kişiden Gökoğlu’nun kolu saldırı sonucunda kırıldı. Gökoğlu, bir süre süngerli odaya konuldu. Hastaneye ambulansla değil ring aracıyla götürülen Gökoğlu’nun kolu ancak 1 Kasım günü alçıya alındı. Gardiyanlar ise olayın yaşandığı gün hastaneye giderek iki gün “iş göremezlik raporu” aldı.
Kurum müdürü, avukat Gökoğlu’nun arasında bulunduğu 8 kişi hakkında hazırladığı tutanağı, soruşturma başlatılması için savcılığa gönderdi.
KIRIK KOLU DEĞİL EŞYALARI SORDULAR
Engin Gökoğlu’nun suç duyurusu üzerine Tekirdağ Başsavcılığı, soruşturma başlattı. Savcılık, mağdur Gökoğlu’nun sorgusu sırasında kolunu kırana değil, koğuşta kırılan eşyalara yönelik sorular sordu. Cezaevi yönetimi de soruşturma dosyasına olaylar sırasında hazırladığı “hasar tespit tutanağı”nı savcılık dosyasına gönderdi.
AMPÜLÜN ZARARINI BİLDİRDİLER

Cumhuriyet’in haberine göre yönetim tutanakta, kırılan koğuş camı, ampul, masa, sandalye, asma kilit, menteşe, sehpa olmak üzere 498 TL’lik zarar olduğunu bildirdi.