3 Nisan 2018 Salı

KTÜ’de “Çocuk istismarında dur de” diyen 23 kadına soruşturma

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Karadeniz Teknik Üniversiteli kadınlar, Kanuni Kampüsü’nde “Yaşamın ta kendisiyiz! Kadın ve çocuk düşmanlığını durduracağız” diyerek yan yana gelen ve 14 Mart’ta Eğitim Kampüsü’nde “Çocuk istismarına dur de” diyerek Mor Nokta’da buluşan 23 üniversiteli kadına Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Rektörlüğü tarafından soruşturma açıldı.
KTÜ’lü kadınlar soruşturmalara ilişkin, KTÜ Rektörlüğü’ne “Dünyanın dört bir yanında dört bir yanında ve ülkemizde suç sayılmayan 8 Mart etkinlikleri KTÜ’de ne zamandır suç sayılmaya başlandı?” diye sordu. KTÜ’lü kadınların soruları ve yaptığı yazılı açıklamanın devamı şöyle:
Peki üniversite içerisinde gerçekleştirilecek olan eylemlerin yasak olduğuna ya da izin alınmasına gerek olduğu kararı neden üniversite öğrencileri ile şimdiye kadar paylaşılmadı? Kadınların bir araya gelmesini, yaşamlarını savunmasını ve özgürlük istemesini neden yasaklamaya çalışıyorsunuz? Kadınların bir araya gelerek var etmeye çalıştığı alanları neden yok etmeye çalışılıyor?
Bu soruların yanıtlarını veremeyeceğinizi biliyoruz çünkü sizler 8 Mart yürüyüşüne katılan üniversiteli kadınları korkutup sindireceğini düşünen kadın düşmanlarısınız. Ve bizler de üniversiteli kadınlar olarak 8 Mart’ta söylediğimiz gibi bir kez daha sizlere sesleniyoruz: 1857 yılından bu yana her yıl dünyanın dört bir yanında, kadınların sokaklara çıktığı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde üniversiteli kadınlar olarak bizler de sınıflardan kampüslere, sokaklara taştık. Her gün baskının, şiddetin, tacizin, tecavüzün, mobbingin ve ayrımcılığın bin bir yüzüyle karşı karşıya kalan kadınların, yaşamın her alanında verdikleri var olma mücadelesinin en coşkulu ve cesur sembolü olan 8 Mart’ta yerlerimizi aldık .Yıllardır kampüste yaşamlarımızı, haklarımızı savunmak; tacize, tecavüze, çocuk istismarına dur demek için yürüdük ve yürümeye devam edeceğiz. Meşruluğu sorgulanamaz bugünde aynı zamanda yasal hakkımız da olan yürüyüşü sebep göstererek bizlerin sesini kısamazsınız. Tacize, tecavüze, çocuk istismarına karşı bir araya gelmek, tüm bunlara karşı harekete geçmek suç değildir! Bizler üniversiteli kadınlar olarak yaşamın ta kendisiyiz; evde, sokakta, amfide, her alanda var olmaya, sesimizi yükseltip kız kardeşlerimizle birlikte hayatımızı, haklarımızı ve hayallerimizi alana kadar yan yana gelmeye ve mücadele etmeye devam edeceğiz!

KORKUNUN GELDİĞİ NOKTA: BOĞAZİÇİLİLERE DESTEK METNİNDE TÜRKİYE’DEN İMZALAR ‘GİZLENDİ’..!


Dünyanın çeşitli ülkelerinden yüzlerce akademisyenin gözaltındaki 15 Boğaziçi Üniversitesi öğrencisinin derhal serbest bırakılmasını istediği mektuba Türkiye’den imza atanların isimleri ‘kendi güvenlikleri için’ gizli tutuldu.
Afrin kent merkezine girilmesinin ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde bir grup öğrenci lokma dağıtmış, bir başka bir grup öğrenci de “İşgalin, katliamın lokumu olmaz” yazılı pankart açmıştı. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, lokum dağıtanlara saldırdığını söylediği öğrenciler için ‘terörist’ ve ‘vatan haini’ gibi ifadeler kullanmış, bu tür öğrencilerin öğrenim hakkının ortadan kaldırılacağını söylemişti. Hemen ardından başlatılan operasyonda 11 öğrenci gözaltına alınmıştı. Şu an sayı 15.
Diken’in haberine göre, Türkiye’de çoğu akademisyenin sessiz kaldığı gözaltılar 37 ülkeden 1500’e yakın akademisyen ve öğrencinin imzaladığı bir mektupla protesto edilmiş, öğrencilerin derhal salıverilmesi istenen mektup New York ve Washington D.C.’deki Türk konsolosluklarına, cumhurbaşkanı ve hükümete, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği yetkililerine ve Boğaziçi Üniversitesi rektörüne gönderilmişti.
Dikkat çeken not
Mektuptaki bir ‘not’ dikkat çekti. Yabancı ve yurt dışındaki üniversitelerde görevli Türkiyeli akademisyenlerin isimlerinin ‘açıkça’ yazıldığı imzacılar kısmında, “Türkiye’den imza atan akademisyenlerin isimleri kendi güvenlikleri gerekçesiyle gizlenmiştir” ifadesine yer verildi.
Listede Boğaziçi, ODTÜ, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Bahçeşehir, Mimar Sinan Güzel Sanatlar, İTÜ, Bilkent, Ege, Sabancı, Koç üniversitelerinden akademisyenlerin yanısıra öğrenciler de imzacı olarak görünüyor, ancak isimleri yok. Bunun yerine ‘name redacted’ (ismi gizli tutuldu) ibaresi, okullarının ismi ve akademik unvanları var.
Mektubun içeriği
Akademik Dayanışma Ağı’nın mektubun tam metni şöyle:
“Dünya çapındaki akademik topluluklarının üyeleri olarak, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki öğrencilerin son zamanlarda tutuklanmasına ve taciz edilmesine şiddetle itiraz ediyoruz.
Kampüs içindeki tutuklamalar, polisin ev ve yurt baskınları, Türkiye’de siyasi ifadeleri ve muhalefeti suç kabul etme yönünde giderek güçlenin eğilimin bir parçası.
Recep Tayyip Erdoğan alaycı bir üslupla bu öğrencilerden ‘terörist’ diye bahsetti, onları okuldan atmak ve başka bir üniversitede eğitim almalarını engellemek için ant içti. Erdoğan’dan daha önce böyle sözel saldırılar görmüştük ve bunlar binlerce akademisyen, gazeteci, sanatçı ve insan hakları savunucusunun tutuklanmasıyla sonuçlanmıştı.
Türkiye hükümetini gözaltındaki öğrencileri, ayrıca siyasi ifadelerinden dolayı tutuklanmış veya gözaltına alınmış bütün öğrencileri derhal serbest bırakmaya çağırıyoruz.
Karşılaştıkları risklere rağmen cesur bir şekilde muhalefetlerini dile getiren bu öğrencilerle dayanışma içinde olduğumuzu bildiriyoruz.
Mümkün olan bütün kamusal ve özel kanallardan bu öğrencileri destekleyeceğimize söz veriyoruz.”

Siyahilerin sembol ismi Linda Brown, hayatını kaybetti...!


ABD'nin Kansas eyaletinde 1950'li yıllarda tamamı beyazlardan oluşan bir okula kaydolmaya çalışarak yurttaşlık hakları alanındaki tarihi mahkeme kararının çıkmasına yol açan Linda Brown, 75 yaşında hayatını kaybetti.
Brown'ın ölüm nedeni henüz açıklanmadı.
Afrikalı Amerikalı bir çocuk olan Brown'un, 1951 yılında Kansas eyaletinin Topeka kentindeki bir ilkokula kaydı engellenmişti.
Brown'un babasının öncülüğünde açılan dava ile o dönemde egemen olan 'ayrı ama eşit' anlayışının, Afrikalı Amerikalıların haklarını ihlal ettiği savunulmuştu.
1954 tarihli 'Brown, Eğitim Kurulu'na karşı' isimli dava sonucu Yüksek Mahkeme, ABD'deki okullarda yasal olan ırk ayrımını sonlandırdı.
1985 yılında yaptığı bir röportajda Brown, babasının bu mücadeleye atılma sebebini, 'siyahların ikinci sınıf vatandaş olmayı kabullenmesini yanlış buluyordu' sözleri ile anlatmıştı.


Eren Keskin: En büyük şiddet terörü devletlerin kendileri..!


İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, eş genel başkanları Avukat Eren Keskin'e KHK ile kapatılan Özgür Gündem Gazetesi’nde eş genel yayın yönetmenliği yaptığı için verilen hapis ve para cezalarına ilişkin basın toplantısı düzenledi. Toplantıya İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, siyasetçi Akın Birdal, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, DİSK Basın İş Genel Başkanı Faruk Eren, Özgür Gazeteciler İnisiyatifi Sözcüsü Hakkı Boltan, gazeteci ve yazarlar Tuğrul Eryılmaz, Ümit Kıvanç, Murat Çelikkan, oyuncu Nur Sürer, sanatçı Eylem Aktaş, İHD yöneticileri, Cumartesi Anneleri, İstanbul LBGTİ-Dayanışma Derneği, Gözaltında Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardımlaşma Derneği, TİHV yöneticileri, TMSF'ye devredilen Özgürlükçü Demokrasi gazetesi çalışanları ve çok sayıda kişi katıldı.
'Kendimi borçlu hissettim’
Toplantıda konuşan Eren Keskin, insan hakları savunucusu olduğunu ve siyasete girmeyi reddettiğini belirterek, şöyle devam etti: "Hep insan hakları savunucusu olarak kaldım. Hep ifade özgürlüğü mücadelesi verdim. Daha öncede hakkımda, Kürdistan kelimesini kullandığım için defalarca davalar açıldı, cezaevinde yattım. Bu gazetenin genel yayın yönetmenliğini kabul etmemin nedeni şudur; Ben her zaman 77 yaşında devletin gizli güçleri tarafından öldürülen Musa Anter'e, küçücük bir çocukken sırtından vurularak sakatlanan, yurt dışında tedavi olmak zorunda kalan ve intihar eden Burhan Karadeniz'e, küçücük yaşta öldürülen Ferhat Tepe'ye ve onlar gibi birçok insana borcum nedeniyle, kendimi borçlu hissettiğim için, bu gazete onların gazetesi olduğu için ve bu gazetenin yayın özgürlüğünü savunduğum için bu gazetenin künyesinde ismimin yazılmasını gönüllü olarak kabul ettim. Benim başladığım sırada devletin 'barış süreci' adını verdiği süreç başladı. Bu süreç içerisinde bu gazeteye hiç dava açılmadı. Ne zamanki 'barış süreci' denilen süreç sona erdi, bombardıman gibi davalar başladı. Önceleri ifadeye gider, savcılar ifademizi alırdı ve hiçbir sorun yoktu. Ama bir süre sonra savcılar bana 'bakın avukat hanım artık tutuklama isteyeceğiz' demeye başladılar. Sonra benim adım çıkarıldı."
Bakmakla yükümlü olduğu 85 yaşında annesi olduğunu vurgulayan Keskin, dava sayısının bir dönem 43'e ulaştığını ve ana davadan müebbet hapis cezası istendiğini belirterek, "Yurt dışı yasağım var. Yazmadığım yazılardan ben şimdi 12 yıl hapis cezası ve 456 bin TL para cezası almış durumdayım. Bu para cezalarından 105 bin TL'si kesinleşmiş durumda. Desteklerle ödemeye çalışıyoruz, nereye kadar bilmiyorum. 456 bin TL kesinleşince nasıl ödenir onu da bilmiyorum. Ben asliye ceza mahkemelerinde bu kadar ağır cezalarında verileceğini ummuyordum" dedi.
'Ben devletin tanımına uymak zorunda değilim'
Türkiye Cumhuriyeti'nin altına imza attığı tüm uluslararası sözleşmeleri ihlal ettiğini belirten Keskin, şunları dile getirdi: "Bir insana, sadece genel yayın yönetmeni olarak göründüğü için bu kadar ağır ceza verilmesi, altına imza attığı bütün uluslararası sözleşmelere aykırı. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir hukuk devleti değil, bunu biliyoruz. Ama onun imza ortakları olan AB ülkeleri var. Neden bu kadar sessiz kalıyorlar. İnsan hakları örgütü 'terör' kavramını kullanmıyorlar. Çünkü her devletin 'terör' tanımı bir birinden farklı. Ben devletin 'terör' tanımına uymak zorunda değilim ve uymuyorum. Bana göre bugün en büyük şiddet terörü devletlerin kendileri. Bunun bir intikam yöntemi olduğunu düşünüyorum."
'Mücadeleme sonuna kadar devam edeceğim'
Yurt dışına çıkmayacağını dile getiren Keskin, birçok ülkeden iltica talebi aldığını söyledi. Keskin, "Bunu yapmak istemiyorum. Tek düşüncem annem ve kedilerim. Bu haksızlığı kabul etmiyorum. Mücadeleme sonuna kadar devam edeceğim" dedi.
‘Hukuk boğulmak isteniyor’
İHD Onursal Başkanı Akın Birdal da, Keskin'i 1980'li yıllardan bu yana tanıdığını belirterek, "30 yıldır bir yol arkadaşlığımız var. Cezaevlerine girdik, tehditler aldık. O mekanik sesli insanlar hep bizi tehdit ederlerdi. Ölümle tehdit ederlerdi. O ses bir anda kesildi Tür İntikam Tuğayları adıyla. Keskin gerçekten bir insan hakları savunucusu. Tacize tecavüze uğramış kadınların, yalnız bırakılmış çocukların, emekçilerin ötekileştirilmişlerin, dışlanmışların savunucusu. 30 yıldır bütün bu savunma savunmasız bırakılmasının en somut örneği ile karşı karşıyayız. Bu baskı hepimize yönelik bir baskıdır. Keskin’in cezaevine sokulmak istenmesi hukukun boğulmak istenmesidir. Eren Keskin kimseyi yalnız bırakmadı. Dili, kimliği, kültürü yok sayılanları yalnız bırakmadı" diye konuştu.

Saray sanatçılarının Hatay kavgası: Niye aynı ekip gidiyor... Biz de cumhurbaşkanımızla yan yana olmak istiyoruz


Şarkıcı Ebru Polat, Afrin harekatı kapsamında Hatay'a götürülen ünlüler ve sporculardan oluşan heyetin bileşenlerini eleştirdi. Ebru Polat'ın 'Hatay' sitemine Demet Akalın'dan destek geldi: Niye devlet ile olan işlerde hep aynı ekip gidiyor?
Kişisel Twitter hesabından "Niye devlet ile olan işlerde hep aynı ekip gidiyor”sorusunu yönelten Polat, "Biz de Afrin'e gitmek, askerlerimizin yanında olmak istiyorduk... Kim var yenilerden? Kimse yok” yorumunda bulundu. Şarkıcı Demet Akalın da Polat’a destek vererek, "Bizi arayan olmaz canm! Tekel! De” ifadelerini kullandı. Polat, Akalın’ın yorumu üzerine şunları söyledi:
"Evet bizi hiç çağıran yok. Biz de devletimizin yanında olmak, ülkemiz için, askerlerimiz için bir şeyler yapmak istiyoruz. Cumhurbaşkanımızla yan yana olmak istiyoruz."

Danimarka’da çalışanlar grev, işveren lokavt diyor..!


Danimarka’da kamu sektöründe sendika ve işverenler arasındaki toplusözleşme görüşmelerinde uzlaşmaya varılmaması üzerine sendikalar, greve gitme, işverenler de kamu çalışanına lokavt uygulama kararı aldı.
Sendikalar 750 bin kamu emekçisinin 100 bininin 4 Nisan’da greve başlaması kararı alırken, işveren de, 10 Nisan’dan itibaren 440 bin kamu çalışanı hakkında lokavt kararı alarak sendikalara misilleme yaptı.
Greve gidecek emekçiler arasında sosyal hizmet çalışanları, öğretmenler ve hemşirelerin yanı sıra papaz ve askerler de bulunuyor.
Tarafsız aracıların devreye girmesinden sonra işveren ve sendikalar aldıkları grev ve lokavt kararlarının iki hafta ertelenmesi üzerinde uzlaştı. Böylelikle çalışanlar 22 Nisan’da greve gidecek, işverenler de lokavtı 28 Nisan’da uygulayacak.
6 BİN HEMŞİRE AÇLIK GREVİNE GİDECEK
Danimarka’da İsveç ve diğer İskandinav ülkelerinden farklı olarak kamu çalışanlarını örgütleyen 140 sendika ve federasyon ile işverenleri temsilen belediyeler, il genel meclisleri ve devletin diğer kurumları toplu iş sözleşmelerini bir arada iş kolu düzeyinde görüşüyor.
Anlaşmazlık tarafların ücret zammı ve çalışma koşullarında anlaşamaması üzerine ortaya çıktı. Kamu çalışanları özel sektöre verilen oranda üç yıl için yüzde 8.6 oranında ücret zammı talep ediyor. İşverenler ise yüzde 6.7 oranında ücret zammı vermeyi öneriyor.
Danimarka Hemşireler Federasyonu (DSR), grevin hastaların güvenliğini tehdit etmemesi için önlem alındığını açıkladı. DSR’den yapılan yazılı açıklamada acil hasta ve yaşam riski bulunanların tedavilerine hemşirelerin yardım edecekleri belirtildi. İlk kademede 6 bin hemşirenin açlık grevine gideceğine de dikkat çekildi.
Danimarka Hemşireler Federasyonu eşit işi yapanlara aynı ücretlerin ödenmesini istiyor. Okullarda eğitim veren hemşirelerin şema ve izinlerin belirlenmesinde sendikanın görüşlerinin alınmasını talep ediyor.
OKULLAR KAPANACAK SINAVLAR ERTELENECEK
İşverenlerin hemşirelerin çalışma saatleri için 1 yılı kapsayan şema hazırlama dayatmasına karşı çıkıyor. Bölge hastanelerinde görev yapan hemşirelerin başka hastanelerde geçici olarak çalıştırılmaları önerisinin geri çekilmesini istiyor.
Akademisyenlerin yarım saatlik öğle yemeği tatilinin iş saati olarak kabul edilmesini talep ediyor. Anlaşmaya varılamaması ve grevin başlaması durumunda yaşam riski bulunan hasta dışındakilerin tedavi ve ameliyatları yapılmayacak. İlk ve ortaokullar kapanacak. Üniversitelerde öğrenim ve sınavlar ertelenecek.
Trafik cezası yazan görevlilerin sayıları azaltılacak. Polis trafikte hız denetimini gevşetecek ve acil olmayan olaylara müdahalede bulunmayacak.
Grev süresince İsveç ve Danimarka arasındaki demir yolu trafiği duracağı için ulaşımda büyük aksamalar olacak.




2 Nisan 2018 Pazartesi

MAZLUMDER: İnsanımız darbelerden çektiği kadar OHAL'den de çekti..!


Hükümet müdahalesiyle yönetimi değişen MAZLUMDER’in hazırladığı raporda, cemaat yargısının yöntemlerinin OHAL döneminde de vazgeçilmeden tekrarlandığı belirtildi.
Mahkeme kararı ile kayyım atanan, genel merkezi İstanbul’a taşınan ve Mart 2017’de toplanan olağanüstü genel kurulla yönetimi değişen İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği’nin (MAZLUMDER) İstanbul Şubesi, OHAL Dönemi Hak İhlalleri Raporu yayımladı.
Raporda, “Darbe sonrasında başlatılan ve yer yer cadı avına dönüştürülen soruşturmalar ile somut delil olmaksızın birçok kimse hakkında örgüt üyeliği nedeniyle hukuki takibat başlamıştır. Şüphelinin bile haberdar olmadığı dosyaların medyaya sızması hem yargı üzerinde baskı oluşturmakta hem de şüphelinin kamuoyu nezdinde peşinen mahkûm edilmesine yol açmaktadır. Bu durum OHAL öncesinde ‘cemaat yargısı’nın ihdas ettiği ve OHAL döneminde de tekrarlanan/vazgeçilmeyen kötü bir alışkanlıktır” ifadeleri kullanıldı.
Cumhuriyet'te yer alan habere göre raporda dikkat çeken başlıklar şöyle:
- İnsanımız, darbelerden çektiği kadar OHAL uygulamalarından da çekmiştir. 15 Temmuz sonrası ülke adeta KHK’larla yönetilir hale gelmiştir. Darbe sonrasında başlatılan ve yer yer cadı avına dönüştürülen soruşturmalar ile somut delil olmaksızın birçok kimse hakkında örgüt üyeliği nedeniyle hukuki takibat başlamıştır.
TOPLU CEZALANDIRMA
- KHK’larla ve KHK’lere dayanılarak idari tasarrufla ihraç edilen kişiler ve aileleri düşünüldüğünde toplumun büyük bir kısmının bu durumdan etkilendiği açıktır. Ek tedbirlerle birlikte ihraçlar, aileleri de etkileyen toplu bir cezalandırma aracına dönüşmüştür.
- Çıkarılan KHK’lerin hem uluslararası insan hakları ilkelerine uygun olması, hem de OHAL süresi sonunda yürürlükten kaldırılması büyük önem taşımaktadır. Bu hususun güvence altına alınması için de Anayasa Mahkemesi’nin KHK’leri en azından temel hak ve özgürlükler bağlamında denetlemesi ve insan hakları ihlallerine yol açan düzenlemeleri iptal etmesi gerekir.
- İşyükü ve soruşturmaların genişliği gibi mazeretler, temel hak ve hürriyetlerin kısıtlandığı tutukluluk hallerinde geçerli kabul edilemez. Kişilere karşı devletin değil devlete karşı kişilerin korunduğu bir sistemde ortaya çıkan bu ve benzeri sorunlarda birey endeksli çözümler üretilmelidir.
HUKUKA AYKIRI
- Bylock delili karşısında kişinin lehine olan delillerin dikkate alınmaması, salt Bylock delilinin genelgeçer bir tutuklama nedeni sayılması ve böylece özgürlüklerin kısıtlanması hukuka ve insan haklarına aykırıdır. Lehe olan delillerin varlığına rağmen, aleyhe görülen bir delilin varlığının tek başına yeterli görülmesinin hukukun genel ilkelerine aykırılık oluşturacağı tartışmasızdır. Uygulamada böyle örneklerin sıklıkla yaşandığı görülmektedir.
- OHAL sürecinde yeniden işkence ve kötü muamele iddialarının gündem edilmesi endişe vericidir.
- Bazı durumlarda şüphelinin bile haberdar olmadığı dosyaların medyaya sızmasıdır ki, bu durum hem yargı üzerinde baskı oluşturmakta hem de şüphelinin kamuoyu nezdinde peşinen mahkûm edilmesine yol açmaktadır. Kamuoyu vicdanında mahkûm edilmiş bir kişiye karşı yargı süreçlerinde ne kadar adil davranılabileceği ciddi bir soru işaretidir. Bu durum OHAL öncesinde “cemaat yargısı”nın ihdas ettiği ve OHAL döneminde de tekrarlanan/vazgeçilmeyen kötü bir alışkanlıktır.
- 28 Şubat’ın “brifingli yargısı” ve “paralel yargı” tarafından haksız bir şekilde hükme bağlanmış olan kimi davaların, yargı yükü mazeretinin arkasına sığınarak OHAL yargısı tarafından da onanmasıdır.
RAPORDAN DİKKAT ÇEKEN ÖRNEKLER
- 19 yaşında üniversite öğrencisi 16 yaşındaki imam hatip öğrencisi iken Bylock kullandığı gerekçesi ile tutuklanmıştır. Suç isnadının yapıldığı tarihte hukuken çocuktur. Lehe olan delilleri dikkate alınmadan tutuklanmıştır. 3 aylık tutukluluk süresinden sonra tahliye edilmiştir. Ancak, üniversitede sınavlarına giremediği için dönem kaybına uğramıştır.
- Üniversitede öğretim görevlisi olan T.K hakkında F.S, FETÖ/PDY örgütü üyesi olduğu şeklinde tanıklık yapmıştır. Bunun üzerine T.K. 1 yıla yakın tutuklu kalmış, bu süre zarfında sözleşmesi de yenilenmediği için görevinden alınmıştır. T.K’nin annesi cezaevi ziyareti dönüşü trafik kazasında vefat etmiş, ardından T.K. tahliye edilmiştir. Bu arada T.K. hakkında “FETÖ/PDY örgütü üyesidir” diye tanıklık yapan aynı üniversitede çalışan F.S’nin kripto FETÖ’cü olduğu kuruma gönderilen bir yazı ile belirtilmiş ve hakkında soruşturma başlatılmıştır.
- Bylock kullandığı iddiası ile tutuklanan ve aleyhinde başkaca hiçbir delil olmayan Z.K., telefonuna iradesi dışında Bylock yüklendiği anlaşılınca serbest bırakılmıştır. Ancak Z.K. hakkında hala kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmemiş, dolayısıyla bir anlamda delilsiz kalan dosya soruşturması yürütülmeye devam edilmektedir.