26 Ağustos 2018 Pazar

GÜL TENİYLE TOPRAĞA DÜŞTÜ BİNLERCE IŞIK OLAN KEMAL YAZAR YOLDAŞ ÖLÜMSÜZDÜR..!



Tam 22.yıl önce Almanya’nın-Duisburg kentinde MLKP önderliğinin talimatıyla hain pusuda kaybettik Kemal Yazar yoldaşı. Tarih yaprakları 27 ağustos 1996 yılını gösterirken faşizmin defalarca yok etmeye çalıştığı Kemal Yazar yoldaşı bir dönemler yoldaş diyen MLKP’liler bedenine onlarca kurşun sıkarak katlettiler. Usulca kanadı yürek ve türküler sustu. Bir çok şehit yoldaş gibi Kemal yoldaş da devrim ve sosyalizm yolunun sarp, dolambaçlıdır, zor ve meşakkatli ve hain pusularla yüklü olduğunu biliyordu. O bu uzun emeğin özgürleşmesi yolculuğunda uslanmaz yüreği, büyük bir aşkla çiçeklenen direnciyle dava insanı olmayı, örgütçülüğü, yoldaşlığı, direnmeyi, devrim için, örgüt için, gerektiğinde ölmesini bilmeyi öğreten yoldaştı.
Bir kere şunun altını özenle çizmeliyiz ki, tüm olumsuzluklara kılıç çalarak, dünden bugüne gelenekten geleceğe devrim ve sosyalizm yürüyüşünde, örgütlü mücadele ve devrimin maneviyatını yükseltme, güçlenme ve yaşatma bakımından önemlidir. Dahası devrim ve sosyalizm şehitleri devrim ve sosyalizm savaşımımızın manevi zenginliği kadar hazinesidir aynı zamanda. Bunu korumak ve gelecek kuşaklara taşımak her komünist örgütün olduğu kadar, her bir komünist ve devrimcinin de görev ve sorumluluğudur. Bu tarihe olduğu kadar, kendi devrimci tarihine karşı da bir sorumluluk ve görevdir.
Komünist hareketi yeniden ete kemiğe büründürmek için 21 Ağustos 1995 ‘de kurulduğu günden bu yana faşist diktatörlüğün ve oportünist revizyonist kesimlerin ateş altında tuttuğu bir örgüt olarak, kendi tarihini zorluklar, olanaksızlıklar ve ihanete karşı savaşım içinde yazmaya çalıştı. Dünyada, özelde de Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan işçiler ve emekçi halkların mücadelelerle yarattığı tüm değerleri, kazanımları ve şehitlerini bütünlüklü olarak sahiplenen örgüt, dünden bugüne bugünden geleceğe devrimci yürüyüşünü bu perspektifle zorluklara karşı sürdürmektedir. 22. yıllık mücadele tarihinde bu yürüyüşün bedeli olarak şehitler verdik Örgütün oğulları ve kızları bu kavgada devrimin zaferi için canlarını ve kanlarını verdiler, yapı taşları olmuşlardır. Komünizmin yüce idealleri uğruna ölümde olsa bu bedeli göğüslemeyi, düşmana aman vermemeyi, baş eğmeyip direnmeyi ve önce ben düşmeliyi mi öğreten olmuşlardır.
Umutları tükenmişliği de gördü gözlerimiz, bir tükenmişlikten diğerine sürüklenen düş kırgınlarını da. Biraz kötümserliğe çalsa da yaşamın tadı, umudu sürdürenlerimiz de oldu, umutları kuşkularına yenik düşenimiz de. İnançsız öfkeler çabucak tükenirken, sımsıkı sarılıp tutanlar da vardı düşlerimizin bir ucundan, türküsünü yitirmeden.
Kemal yoldaş düşlerinin ucunu bırakmayanlardandı, hani; inançları mevsimlik olmayanlardan, hani; emekçi alın terini mücadeleye katık edebilenlerden, hani; acılarla örselense de yüreği, gürültüsüzce türküye katılmayı becerebilenlerden. Hayatın emekçisiydi. Hayattan alacağı vardı epeyce. Kolayına teslim olmadı o yüzden ölüme.
Direndi de direndi, defalarca polisle çatışmada yaralandı, ölümünü beklediler ama o hep inadına devrim için yaşadı, hiç karanlık bulaşmamış elleriyle sıkıca tutundu hayata. Onun için Kaypakkayanın geleneğini sürdüren KP-İÖ idi son mekanının adı? Sonra parmak uçlarından kayıp gitti hayat. Pusuda düştü yere. Ölümdü bu, yoldaş ölümü. Hani; içeride de dışarıda da, vuruşurken de, hasta yatarken de, ölüme kafa tutmayı bilenlerden birinin gidişi…
Görüp yaşıyoruz ki; faşist karşı devrimin gemi azıya aldığı ve kirli savaşı körüklediği ve devrimci hareketin her bakımdan ezilmeye sesinin boğulmaya çalışıldığı koşullarda anıyoruz Kemal Yazar yoldaşı.
Şunun hiç akıldan çıkarmamalıyız ki, öncü olmak ve ışık saçmak, bir yerde en olmadık zamanda imkansızı başarmanın ve bilinmeyenlere kulaç atmanın yani rüzgara karşı inatla ve ısrarla yürümenin. Dahası, bütün umut ışıklarının söndürüldüğü yerde umut ışığını yeniden yakabilmenin cesaretidir. Bu aslında, kuşatılmışlık zırhını adeta kendi kaynağından fışkırırcasına delme gücü ve iradesidir. Yani çelik gibi olmayı başarabilmektir. Tıpkı İbrahim, İrfan, Münir, Ali Aktaş, Yücel hazar, Cennet Değirmenci, Ali Ekber Barış gibi olmaktır.
  Unutmamalıyız ki tarih ezilen ve sömürülen emekçi halkların tarihi değildir. Haliyle bu  tarih, her dönem  mücadelede anlamları olan önder ve militan kişilikler yaratmıştır
 Emekçi halkların gerçek tarihi özünde sömürü ve zulme karşı, önderlerin ve militanların gerçekleştirdiği eylemlerle başlamaktadır. Bu eylemler ezilen ve sömürülen emekçi halkların tüm kesimlerin belleklerinde kaybolmayan özgür, adil, eşit yaşam özlemlerini eyleme dökmenin ilk kıvılcımı olmuşlardır. Hiçbir haksızlığı emekçi halklar adına kabul etmeyen bu öncü ve militan kişilikler, bulundukları dönemlerde kurulu sistemleri en güçlü sorgulayanlar olarak ortaya çıkmışlardır.
 Kemal yoldaş tanımak ve Onun devrimci militan özelliklerinden karanlığa ışık olmak oldukça önemlidir.  Kemal yoldaş devrimci olmadan önce en ayırt edici özelliği olağanüstü insan sevgisiydi. Ancak devrimci olduktan sonra, bu insan sevgisi onda tamamen farklılaştırdı. Öyle belirsiz, bulanık hümanizma duygusu yoktu artık onda. Yoldaşlarına, sadece onlara da değil, tüm devrimcilere, işçi sınıfı ve tüm emekçilere karşı tanımsız bir sevgiye dönüştü hümanizması. Kemal söz konusu olduğunda, öyle soyut bir şey değildi bu, gülüşünden, bakışından, adeta tüm gövdesinden taşardı. Daha ilk karşılaşmada gülüşü ve sıcaklığıyla sarardı insanı.
Bu özelliğini bütünleyen ve onda karakter haline gelen bir diğer özelliği ise, alçak gönüllülüğüydü. Herhalde şimdi sorulsa, içimizden hiç kimse alçak gönüllü olmadığını, burnu büyük ve üstenci olduğunu kabul etmeyecektir. Kuşkusuz her şeyin bir ortalaması vardır. Çalışkanlığın, fedakarlığın, hatta devrimciliğin bile. Kemal  için söylenenleri bu ortalama ölçüler içinde algıladığımızda, onu tanımamız mümkün olmayacaktır.
Kemal  alçak gönüllüdür. Ve onda ortalama yoktur. Örneğin Kemal  önemli yönetici sorumluluklar üstlendi. Ama bunu yaparken kendisine hiçbir özel misyon biçmedi. Öyle örgüt yöneticisi olmak ve önemli eylemlere imza atma onurunu taşımak onun için özel bir durum değildi.  Bu bir onursa örgütüne aitti. İnanç ve coşkusuyla sarıldığı her eylemde, öne çıkması gereken  biri varsa o da kendisiydi. Mücadelenin ve örgütün diğer yoldaşlarına daha çok ihtiyacı olduğunu düşünüyordu çünkü.
   Yine Kemal yoldaş  en genç ve yeni yoldaşlarıyla konuşurken bile, neredeyse karşısındaki onun üstüymüş gibi saygılı ve dikkatliydi. Oturuşundan ses tonuna kadar bu böyleydi. Ve bunu kimsenin gönlünü hoş tutmak için değil, başka türlü davranamadığı için yapardı. Herhangi bir devrimciyle -ama devrimciyle- ilişkisinde de böyledir. Kemale fedakar denilebilir mi?  Sanmıyoruz. Çünkü bir şey kişiliğinizle bütünleştiği zaman fedakarlık olmaktan çıkar, düpedüz karakter özelliğiniz olur. Kemal başkaları için bir şey yaparken kendisi yoktur, hiç bir ihtiyacı yoktur sanki. Yoldaşlarına kızmaz, sesini yükseltmez, kaşını yıkmaz, gönül kırmaz. Bir çoğumuzda bu durum, kendine hakim olmak biçiminde yaşanır. Onun ise buna ihtiyacı yoktur. Onda içselleşmiş bir özelliktir, kendiliğinden olur.
Eleştirirken, yaralarını usulca temizleyip sarar gibi eleştirir insanı, ilacın en acısını bile onun elinde uysallıkla içmeye hazırsınızdır. Çok mu mülayim görünüyor? Siz onu bir de örgüte yabancı ve zararlı düşünce ve alışkanlıkları sızdırmaya çalışanlar, bile bile hatasında ısrar edenler çizgimizi bulandırmaya çalışanlar karşısında görmelisiniz. O yumuşacık Kemal gider, uzlaşmaz, acımasız, sonuna kadar dövüşmeye hazır yırtıcı bir kaplan gelir yerine.
  Düşman karşısında ise, hayır, korkusuz denemez ona. Bu tanım çok hafif kalır. Düşman karşısında düşmanca durur. En güçlü sevgi, en güçlü nefretten beslenirmiş derler. Onun işçi ve emekçilere duyduğu aşka benzer sevgi, egemen sınıflara karşı duyduğu tarifsiz bir kin ve öfkeyle birleşir, bununla beslenirdi. Düşmanla yüzleşmesi gereken her durumda, geleceğin temsilcisi gibi davranır, saldırır, diz çöktürdü. İlk gençliğinden beri defalarca çatışmalara girmiştir, vücudunda birçok mermi taşır ve bizim tanımımızla gövdesi kalbur gibidir.
  Türkiye devrimci hareketi onu, defalarca geçtiği işkence tezgahlarındaki tavrıyla tanıdı. Her yakalanışında bir öncekine göre bir üstten tavır geliştirdi. Şubede direnmeyi bir sanat haline getirdi Kemal yoldaş işkencede düşmana cepheden tavır koyuyor, açıktan "Siz insan değilsiniz, benim işkencecilere verilecek ifadem yok" diyerek Kaypakkaya yoldaşın işkencede kızıl direniş çizgisini ileriye taşıyordu.
  Devrimci militan özelliklerinden  dolayı Kemal yoldaş Türkiye devrimcileri tarafından sevilip sayılan, adeta yoldaşça kabul gören bir komünistti. Hem de yaşarken. Sanırız böylesi bir ayrıcalık kimselere nasip olmamıştır.
    Dahası Kemal yoldaş, her dönem ihtiyacı duyulan teori ile pratiği birleştirmeye çalışan yetkin bir örneğiydi, iyi bir örgütçüydü, iyi bir asker. Hepsinden önemlisi örgüt adamıydı. Gerçek bir adanmışlıkla çalışır ve böyle çalışılmasını isterdi. Hangi işe el atarsa o işin adamı olurdu. .
  Kemal yoldaş, mükemmel miydi ? asla.. Biliyoruz ki,  hiç kimse mükemmel değildir. Lenin'in dediği gibi, önemli olan hata yapmamak değildir. Önemli olan önemli bir hata yapmamak ve hataların gösterildiğinde derhal düzeltmektir, onun yaşamında aşılması güç her hangi bir önemli hatası yoktur. Ve asıl olan sürekli, kesintisiz bir biçimde ileriye doğru değişmek, yenilenmektir. Kemal yoldaş , yaygın deyimle o ilk günkü didinmede gösterilen örgüt ve devrimle bütünleşme düzeyi, feda ruhu, çalışma performansı ile örülüyor. Kemalin devrimci iradesi bir doruktur. Doruklara ulaşmak için o dağ tırmanılmalıdır.
     Onun bu devrimci karakter sağlamlığı, sadece kişisel meziyet sorunu değildir kuşkusuz. Proletaryanın M-L ideolojisi ile donanmış bilinçli bir inançtır duyduğu. Şehitlerimizi yaşadıkları koşullardan, içinde şekillendikleri örgütten, o örgütteki yer alış biçimlerinden kopardığımızda, onları anlamak olanaklı olmayacaktır. Onların ayırt edici özellikleri örgütlerinin tüm erdemlerini kendilerinde kişileştirmeleri ve bunu kişisel erdemleriyle yoğurmalarıdır.
  Sözün özü Kemal yoldaş: kısa ama dolu dolu yaşadığı devrimci mücadele ve yaşamında,  önce yoldaş olmayı öğrettin etrafına. En azından uzun bir dönem İnşamızı geliştirmek ve öncü konuma yükseltmek için, zorlukları devrimci irademizle aşarak ilerlemek için sonuna kadar beraber olacaktık. Söz vermiştik işleri birlikte omuzlamaya. Ama bir dönemler yoldaş denilenler hain bir pusuda seni bizden erkence kopardılar ve seninle birlikte yapacaklarımız yarım kaldı. Yine senin neden özel olarak hedef seçilerek katledildiğini de iyi biliyoruz. Seninle birlikte örgütü büyütmek için yola çıkanların kimisi abbas yolcu, kimisi ihanetçi ve kimisi de zorluklardan yüz çevirerek seni bir kez daha arkadan vurdular. Ama seninle birlikte İnşayı büyütme kararlılığında olan İnşamız önderliği ve militanları, sempatizanları sana vermiş oldukları devrim sözüne bağlı kalarak, örgütümüzü kirlerden ve paslardan, temizleyerek her bakımdan yenilenmiş olarak yoluna daha güçlü olarak devam ediyor.
  Dahası yoldaşların olarak yenilmezlerin Bolşevik ordusunu yaratma  savaşımımız da Kemal yoldaş sen  her daima umut, sen inanç, sen güç kaynağımız olmaya devam ediyorsun.
Kemal Yazar Yoldaş Ölümsüzdür.!
21 Ağustostan 27 Ağustosa Bin Selam…!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz..!

18 Ağustos 2018 Cumartesi

İNŞAMIZI SİLKİNİP AYAĞA KALDIRMANIN YOLU FEDA RUHUNU KUŞANMAKTAN GEÇİYOR..!


Zorluklara karşı inatla ve ısrarla savaşım yürüterek komünist hareketi yeniden ayakları üzerine dikme savaşımının üzerinde 23.yıl geçti. Elbette bir kişinin yaşamı bakımından 23.yılın pek fazla olduğu söylenemez. Ama örgütlü savaşım bakımından 23.yılın hiçte az bir zaman olmadığını söyleyebiliriz. Kuşku yok ki İnşamız kitle mücadelesinin gelişip güçlendiği ve yığınların devrimci harekete aktığı bir dönemde zincirleri kırarak ortaya çıkmadı.
 21 Ağustos 1995 yılında KP-İÖ bir avuç komünist tarafında yokluk, yoksunluk ve zorluklar ortamında kuruldu. İnşamız kuruluşundan itibaren hem faşizm ve hem de MLKP oportünist önderliğinde ağır saldırı, operasyon ve baskılarıyla yüz yüze kaldı. Belki de hiç bir devrimci hareketin maruz kalmadığı azgın saldırı ve pusularla yüz yüze kaldık. Her şeye rağmen bu faşist ve gerici kuşatmayı komünist fedakarlık ve devrimci iradeyle püskürtüp, devrim ve sosyalizm savaşımına sıkıca sarılarak, devrim ve sosyalizmde iddiasını ortaya koydu. Hem içte yaşanana ihanetler, kaçkınlara ve düşkünlükler gerekse faşizmin ve MLKP’nin bir birini tamamlayan gerici saldırıları daha hızlı gelişip güçlenmemizi olumsuz yönde etkiledi. Ama her defasında darbeleri ve ihanet yaralarını sarmasını başaran ve feda ruhu için canla başla sarılıp komünist hareketi ete kemiğe büründürmeye çalışan KP-İÖ savaşçıları, asla iddialılıklarında geri durmadılar.
Gelinen durumda İnşamız örgütsel pratik olarak geliştirip büyütme ve devrimcin öncüsü konumuna yükseltme zamanıdır. Dahası, devrimci hareket  PHP-Nukeher bakımdan silkinip ayağa kalkma bakımından önemli bir eşikten geçiyor. Devrimci hareket ölü toprağını üzerinde atması, silkinip ayağa kalkması ve sınıflar savaşımına aktif olarak müdahale etmesi için her bakımdan eski alışkanlıklara vurarak, bütün enerjisini açığa çıkarıp kamçılayarak feda ruhunu canlandırması ve çalışmalarda kendiliğindenciliği yere çalarak, devrimci iradeyi konuşturması gerekiyor. Bunun için feda ruhu içinde öne atılarak kitlelerin arasına dalıp onları örgütleyip-mücadeleye seferber ederek yeni bir soluk getirmek, devrimci ve komünist hareketin önünde acil bir görev olarak duruyor.
 Peki "Özveri" ya da "fedakarlığın", insanlık tarihinin gelişimindeki büyük ve belirleyici rolünü vurgulamak bir abartma olarak değerlendirilebilir mi? Bizce hayır. Çünkü, bütün büyük devrimlerin patladığı nokta, yığınların kendilerini feda etmeye hazır oldukları tarihsel sıçrama anları olmuştur. Yığınların kendini feda etme bilinç ve iradesi, muazzam bir devrimci enerji, yaratıcılık ve kahredici bir kuvvet olarak on yılların tarihini ve gelişimini günlere ve hatta saatlere sıkıştırır. Bu kendini yok etme bilinç ve iradesi, yığınları muazzam şekilde özgürleştirir, eskiye bağlayan gelenek, alışkanlık, düşünce ve davranış kalıplarını parçalar atar ve toplumu her bakımdan yenileştirmede ön açıcı rolünü oynar.
Bireylerin ve ezilen yığınların insan davranışının en yüksek biçimlerinden birisi olarak kendi özgürlüğünü ortaya koymasında somutlaşan özverinin en yüksek görüngüsü, tarihteki her önemli gelişme ve ilerlemenin altındaki imzadır. Mahirler, Denizler yaşamlarını ortaya koyarak devrimci idealleri için ölümlere meydan okumuşlar ve daha sonraki devrimci kuşakların eğitimi için etkili bir gelenek bırakmışlardır. İbrahimler, Ali Haydarlar, Meraller, Ahmet Muharremler, İrfanlar, vb. yakın tarihin bu ilk komünist kuşağı, komünist hareketin temelini aynı zamanda kendilerini ortaya koyarak da atmışlardır. Yetmişlerin devrimci kuşağı, devrimci ve komünist kahramanlar, kendilerinden sonrasının temellerini, devrimci eylemlerine bir bakıma damgasını da vuran kendini ortaya koyma, kendilerini feda etme ruh ve davranışıyla da, bükülmez devrimci iradeleriyle de döşemişlerdir..
Fedakarlık, her komünistin alnında taşıdığı onur nişanıdır. Devrimciliğin adıdır fedakarlık. Zira, bizim gibi bir ülkede komünist  devrimci, kavgayı omuzlayan, toplumsal idealleri uğruna daima kendinden veren insandır. Uykusundan, yemesinden, içmesinden, giyinmesinden, rahatından, çocuklarına, eşine, anne ve babasına ayırabileceği zamandan veren, sürekli ve daima fedakarlık örneği olma çizgisinde duran, vererek yükselen, insanlığı yükselten, bu yoldan tam olarak özgürleşen insandır .
Devrimcinin yaşama korkunç bağlılığı ve büyük yaşam sevgisi ile yaşamın küçük ya da büyük zevklerinden fedakarlık edebilme ruh ve yeteneği arasında hiçbir çelişki yoktur. Elbette devrimci, çileci-çilekeş değildir; ama yüksek toplumsal idealleri uğruna yürüttüğü mücadelenin fedakarlık gerektirdiğini bilir ve hazırdır. Devrimcilerin yaşam biçiminin temel bir çizgisi olarak, idealleri uğruna savaşma özgürlük tutkusu ve komünist hareketi yükseltme ve zaferi hazırlama çalışmasındaki fedakarlık, birşeyler vererek mücadelenin ilerletilmesine, düşmana darbeler indirilerek yenilgisini hazırlamasına katkı, sevinç ve mutluluk kaynağıdır komünist devrimci için. Komünist devrimcilerin kendi bireysel özvarlığını toplumsal devrim uğruna ortaya koyuşu, fedakarlığın  en yüksek biçimidir. Bu bilinç ve iradeye, bu yüksek moral gücüne sahip olan komünist devrimci, er zor, en riskli görevleri omuzlama yeteneğine sahiptir Onun kişilik ve davranış çizgisinde küçük hesapların birini bulamazsınız.
   Ne çok insani bir ihtiyaç olarak görülen ama daima geri çeken ve körelten günlük düzenli yaşam arayışının ve ne de bencilliğin aşağılık belirtilerini bulabilirsiniz onda. Özveri özgürleştirir dedik. Devrimcileri destekleyen, devrimci duygularını ifade eden, açıklamalarında "bu kavgada ben de varım" diyen, ama en küçük bir bedel ödemeye bile hazır olmayan adamın özgür olduğu söylenemez. Devrimci geçinen bu kişi, bir devrimci lafazan, bir gevezeden başka bir şey olamaz. Belki ilk anda görünmeyen sayısız bağlarla geri ve sıradan şeylere bağımlıdır. İşte bu bağımlılıklar ancak özveriyle kırılabilir. Fedakarlık bilinç ve duygusu, bireyle amaçları arasında, yaşam biçimi ve davranışlarında bir özdeşleşme yaratır. Fedakar  olmadan, bu özdeşleşme gelişemez ve kişinin özgürleşmesi dumura uğrar. Yüksek toplumsal ideallerimiz uğruna yürüttüğümüz devrimci kavganın gerektirdiği devrimci fedakarlık  çizgisinde duran, özverinin en yüksek biçimlerine kendini hazırlayan komünist devrimci, her bir konuda şu ya da bu kaygının, korkunun tutsağı olmaz. Davranışlarını, sahip olduğu değer yargıları, programatik ve teorik kavrayışı, politik analiz yeteneği yönetir; düşmanı çatlatan, dostlarının sevgi ve sempatisini, hayranlığını kazanan müthiş bir çalışma temposuna, tükenmez bir enerjiye ve çevresine ışık saçan yüksek bir devrimci morale sahiptir.
  İnşamız, bugünlere yoldaşlarımızın, işçi, emekçi ve gençlerin özverileriyle taşınmıştır. Onu işçi sınıfı ve çalışan milyonların gerçek politik lideri, devrimin hazırlayıcısı, örgütleyicisi ve önderi haline, fedakar, iradi ve bilinçli çalışmalarımızla İnşanın kadroları getireceğiz. Buda biz İnşacıları, burjuva toplumun ideolojik özü olan bireycilik ve bencilliğe karşı her cephede savaşmakla yükümlü kılıyor. Komünist hareket, saflarında devrimci fedakarlık bilinç ve ruhunu düşüren, devrimci morali bozan burjuva bireyciliğin etkilerinin yeşermesine ve yaşam bulmasına asla izin veremez.
Fedakarlık, komünist militanın devrimci moralini ve kararlılığını, mücadele ve çalışma gücünü yükseltmeye, öncelikli hedefleri arasında yer vermektedir. O halde, komünist hareketin yürütmekte olduğu fedakarlıkla çalışmayı geliştirme, devrimci çalışmanın her cephesinde  devrimci çalışmanın bütün örgütçüleri ve yürütücüleri, kendi alanlarında çalışmayı planlama, olanaklarını en geniş çerçevede ve sıkı bir biçimde örgütleme ve sürdürmede, bireyci ve bencil yaklaşımlarla savaşmada, enerji ve alışkanlıklarıyla, fedakarlık larıyla yığınlara örnek teşkil etmelidirler. Somut sınırları belli bir fedakarlık ruhu  kitle çalışmasında hücumunda,  bağlantı kurulan, ulaşılan insan sayısı, rakamlarla ifade edilen sonuçlar vb. önemsiz şeyler değildir. Ama bunları, gerçek anlamlarına kavuşturan ve asıl önemli olan da, bu eylemin ideolojik ve siyasal içeriği ve örgütleyiciliğidir.
  Komünist hareketi kuşatıp saran, sempati ve sevgi duyan, destekleyen çeperinde, bireyci ve bencil yaklaşımlarla mücadelede zayıf kalındığı, pek çok bakımdan düşük bir fedakarlık düzeyinin olduğu bilinmektedir. Bunun içindir ki devrimci yığın çalışmasının ideolojik içeriği, herşeyden önce, komünist hareketin içerisinde hareket ettiği çeperindeki bencil ve bireyci yaklaşımlarla mücadele yoluyla, fedakarlık  bilinç ve ruhunun geliştirilmesini, çeperin İnşayı sahiplenme ve onunla özdeşleşme düzeyinin yükseltilmesini kapsamalıdır. İnşaya faydacı yaklaşanlarla, parazitlerle, inşaya adeta bir ekmek kapısı gibi görenlerle hesaplaşmak da buna dahildir. Şu yalın ve katı gerçek, İnşayı sarıp kuşatan herkese kavratılmalıdır; küçük ya da büyük, az ya da çok, öncünün geliştirilebilmesi ve mücadelenin ilerletilmesi, çok değişik biçimlerde sayısı bedeller ödenmesini gerektiriyor. İnşa, herkesten kendine düşeni tereddütsüz yapmasını, mücadeleye bütün olanaklarını sunmasını, olanakları, ilişki ve bağlantılarıyla olduğu gibi yetenekleriyle de verebileceğinin en fazlasını vermesini istiyor.
 Çünkü, güçlerin tam seferberliği olmadan politik olarak ileri gitmek, proleter ve emekçi yığınların önderi olarak gelişmek düşünülemez. Özveri taarruzunun siyasal sihri, fiili hareket tarzı olarak, eylemli davranış olarak inşayla çeperi arasındaki ilişkiyi pekiştirip özdeşleşme düzeyine yükselterek, siyasal kuvvetini büyütmesinde yarıyor. Burada örgütlülük düzeyinin yükseltilmesinin oynayacağı rolün büyük önemi herkes tarafından açık olmalıdır. Öyle ki, özverinin zaferinde ulaşmadığı ilişkilerini düzenlemediği tek bir kişi kalmamalıdır. Dahası bütün ilişkilerin harekete geçirilmesi yoluyla komünist hareket daima geniş bir alana ulaşarak, bağlarını ayarak etkisini geliştirmelidir.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Liberalizmin Yeni Adı Özgürlükçü Sosyalizm, Özgürlük Laiklik..!


özgürlük savaşımla kazanılır ile ilgili görsel sonucu
Bilindiği üzere devrim ve sosyalizmden yüz çevirerek, sosyalizme cepheden saldırma  da sorunlu olan liberal reformistler sosyalizm içeriğini bozmak ve anlamsız hal getirmek için her şeyin önüne özgürlük” takısı ekleyerek  işin içinde  kolay yoldan çıkmaya çalıştılar.  İşte “özgürlükçü laiklik” dediğimiz şey de tam olarak bu liberal atmosferde yeşermiş bir “sapma”dır. Ve ne yazık ki bu “sapma”, bu zehirli atmosferi soluyan “solcu”nun beyin kıvrımlarında kendini yeniden yeniden üretir.
İlerici niteliklere sahip herhangi bir kavramı “liberalize” etmek istiyorsanız başına “özgürlükçü” gibi bir tanım getirmeniz yeterli olacaktır. Buna çok çeşitli  örnek, tarihin kuytu dehlizlerine girmeksizin bulunabilir. “Özgürlükçü Marksizm, özgürlükçü demokrasi, özgürlükçü devrim, Özgürlük Sosyalizm ” gibi kavramlar, okuyucunun yakından tanıdığı “bulamaçlar” olarak entelektüel dimağında asılı durmakta.
Özgürlük, kuşku yok ki bir olgudur ve bugün politik tartışma alanının bir parçasıdır. Bu önermenin bizi yönlendirdiği en şaşmaz sonuç ise; özgürlüğün politik bir olgu olduğu gerçeğidir. Ve yine şüphesiz politik olgu, sosyal bağlamından soyutlanarak değerlendirilemez. Yani özgürlük, şeyle kurduğu ilişki ve bu ilişkinin olası sonuçları itibariyle değerlendirilir.
Dolayısıyla bir seri katilin toplumla kurduğu ilişki ve bu ilişkinin olası sonuçları gözetilmeden, (onun) özgürlüğünden bahsetmek, sakat bir yaklaşım olacaktır. Hapisteki seri katilin özgürlüğünden bahsettiğiniz andan itibaren, onun insan öldürme özgürlüğünü de tanımış olursunuz. Bu gerçek, özgürlük olarak tanımlanan olgunun, sosyal bağlamından soyutlanarak değerlendirilemeyeceğini gösterir.
Salt başına bir özgürlük, doğadaki her şey için istenir bir argüman olarak dillendirilemez. Her şeye özgürlük şiarıyla ortalıkta arz-ı endam eden sıradan özne, özü itibariyle popülist propaganda aracından başka bir şeye tekabül etmemektedir. Tartışma cephaneliğimizin gelişmesine vesile olan en temel karakter de işte bu propagandist tiptir.
Ne yazık ki, bu prototip, “her şeye, her yerde, her zaman özgürlük” gibi yükselen post modern/liberal trende uygun bir şiarla, liberal sol cenahta güçlü bir yer edinmiş durumda. Belirli bir donanımdan yoksun olan bu “solcu”, liberal rüzgârın şiddeti ile yalpalamakta, politik arenada oradan oraya savrulmakta. O kadar ki, içler acısı durumunu, Batı’dan esen modanın tılsımlı tesiri altında fark edemez ve solculuk adına, gericiliğe özgürlük diyen grotesk bir tip olarak alandaki yerini alır.
İşte “özgürlükçü laiklik” dediğimiz şey de tam olarak bu liberal atmosferde yeşermiş bir “sapma”dır. Ve ne yazık ki bu “sapma”, bu zehirli atmosferi soluyan “solcu”nun beyin kıvrımlarında kendini yeniden üretir.
Laiklik, “özgürlükçü” gibi bir sıfata ihtiyaç duymadan tarihsel işlevini yerine getiren bir misyona sahiptir. “Özgürlükçü” sıfatıyla anılır olduğu her ortamda ise, sekülerizmin temel varoluş prensiplerinin ortadan kaldırılmasına hizmet etmiştir.
Örneğin Malezya’da 1988’de Yargıtay kararıyla laiklik tescillenmişti. Ancak Nisan 2007’de Mizan Zeynel Abidin’in kral seçilmesi başörtülü eşinin de ilk kez saray protokolüne girmesine neden oldu. Bu duruma muhalefetteki laiklik yanlısı iki parti dışında tepki gösteren neredeyse olmadı. Bunlar ise tepkilerini yemin törenine katılmayarak göstermenin ötesine geçemediler. Ülkedeki solcular ve liberaller ise başörtüsünü bir insan hakkı ve inanç özgürlüğü olarak değerlendirerek, bir anlamıyla Krala desteklerini sundular.
Bu kesimler, şeriat istemediklerini; ancak özgürlükçü bir laikliğin yeşermesi gerektiğini dile getiriyorlardı. Bu ise kaçınılmaz olarak şeriat yanlısı Kral’a destek anlamına geliyordu. Arkasına aldığı bu rüzgâr ile Kral Zeynel Abidin ülkede laikliğin tartışılmasını yasaklayacak ve bu da gittikçe laikliğin toplum hayatından silinmesine neden olacaktı. Nitekim Başbakan Yardımcısı Necib Razak, bu tartışmalar üzerine İslam’ın ülkenin resmi dini olduğunu açıklayacaktı.
Malezya bugün (Müslümanlar ülke nüfusunun % 50’inden sadece biraz fazla olmasına rağmen); şeriat mahkemeleri ve İslamî üniversitelerin yer aldığı, laiklik savunucularının hapse atıldığı, yerli ve yabancı pek çok müzisyenin konserlerinin yasaklandığı ve dönemin inançlara özgürlük yanlısı solcularının bin pişman olduğu bir ülke konumunda.
Malezya hükümetinin bir süre önce çeşitli kanunlarda yaptığı değişiklikler ile Ramazan’da oruç tutmayanlara ve çalışmaya devam eden lokantalara karşı “Sivil Oruç Polisleri” görevlendirildi; bununla birlikte Müslüman erkeklerin birden fazla kadınla evlenebilmelerinin ve eşlerinden dilediklerinde boşanabilmelerinin önü açıldı.
Anlaşılıyor ki “özgürlükçü laiklik”, Malezya’da laikliğin sona ermesi için gerekli bir yardımcı itenek olarak, şeriat yanlılarının yardımına koşmuş oldu.
Malezya’nın laiklik savunucularından Avukat Malik İmtiyaz’a kulak verelim: “Başlangıçta olup bitenleri ciddiye almıyorduk. ‘Malezya Afganistan mı, İran mı olacak yani?’ diye şakalaşıyorduk. Ama şimdi anayasal din özgürlüğünü savunduğum için şehirde benim resimlerimi ‘Ölü olarak aranıyor’ afişi yapıp dağıtıyorlar. (…) Hiçbirimiz [tehlikenin] bu kadar yakında olduğunu göremedik. Ilımlı İslam diye bir şey olmayacağını, isteklerini hep ileri götüreceklerini yeni anlıyoruz.”
Çok açık ki İslam, siyasallaşma eğilimi gösteren despotik bir ideolojidir. Ona şu veya bu oranda özgürlük tanırsanız, yayılmak ve kendisi gibi olmayanı yok etmek için fırsat bulmuş olacaktır.
Peki “özgürlükçü laikliğin” alametifarikası nedir? Laiklikte olmayan ne vardır onda?
“Özgürlükçü laikçilik”le dile getirilmek istenen tam olarak; “devletin tüm din ve inançlara özgürlük tanıması ve eşit bir yaklaşım sergilemesi” biçiminde karşımıza çıkıyor. Sıradan okuyucu bunda bir beis görmeyecektir. Ancak olay, olgu ve devinim arasında tutarlı bir neden sonuç bağıntısı kurabilen ve örnekler arasında mantıklı korelasyonlar oluşturabilen ortalama zekâya sahip her kişi, “inançlara özgürlük” ve “inançlara eşit yaklaşım”ın, insanlık için vahim sonuçlar doğuracağını idrak edebilmektedir.
Bugün “özgürlükçü laiklik”, başörtüsünü bir insan hakkı ve inanç özgürlüğü olarak değerlendirmekte ve savunmaktadır. Oysa örtünme sistematik ve kaidelere bağlı olduğu için ve olduğu sürece en temel insan hakkı ihlallerindendir. Kadının doğadaki varoluşunu kısıtlayan bir düzenin uç vermiş halidir. Türban, kadının ikinci sınıf bir cins olduğunun kabulüdür. Anlaşılıyor ki laikliğin özgürlükçü sıfatıyla vuku bulmuş bu hali, “insan haklarının ihlaline” de özgürlük tanımaktadır.
İnançlara özgürlük, inancın gerici niteliği nedeniyle ilericilik adına dillendirilmeye başlandığı andan itibaren, gericiliğin dümen suyunda yüzen bir “ilericilik”in, boğulma sahneleriyle karşılaşmak işten bile değildir.
Zira maddi delillere ve nesnel dayanaklara ihtiyaç duymayan kabullere inanç diyoruz. Yani, olayı-olguyu ya da herhangi bir varoluş biçimini, nesnel zemine ve kanıta gereksinim duymadan açıklayan, bu anlamıyla bilimsel dayanaklardan yoksun her türden yorum, bir inançtır. Şu halde ilericilik ve laiklik adına inançlara özgürlük, esasen bilime karşı olmaktan başka hiçbir anlam ifade etmemektedir.
“Özgürlükçü laikçilik” aynı zamanda tüm inançlara eşit yaklaşımdan bahsetmektedir. Oysa eşitsiz gelişim yasası gereği doğadaki şeyler birbirinden farklı gelişmişlik evrelerine sahiptir. Dolayısıyla eşit olmayanlara eşit yaklaşım, eşitlik gibi bir sonuç doğurmaz. Bu yaklaşım eşitsizliğin kaynağıdır.
Eşitlik, şeylere eşit yaklaşımla değil, soncu eşit olacak şekilde farklı dozajlarda etkiyle mümkündür. Eşitlikçi yaklaşım, sonuç üzerinde bir aynılık yaratma hamlesidir. Açıktır ki eşit olmayan şeylere eşit dozajlardaki yaklaşım, sonuca eşitlik bağlamında herhangi bir etki yapmaz. Yani ülkede Müslümanlarla eşit olmayan koşullarda bulunan; Hıristiyanlar, ateistler, Aleviler gibi çeşitli grupların eşitsizliğini sürdürmenin bir yolu da “inançlara eşit yaklaşım” belagatidir.
Üstelik yayılım eğilimi gösteren ve kendi gibi olmayanı kendi gibi yapmaya uğraşan İslam gibi bir anlayışla, böyle bir fikre sahip olmayan Aleviliği aynı oranda besleyerek aynı koşullarda yaşamaya zorlamak, Aleviliğin yok edilmesinden başka bir biçimde sonuçlanmayacaktır. Zira İslam, ontolojik olarak herkesi Müslüman yapma güdüsüyle doğmuştur. İslam’ın bu en temel varlık nedeni; onu başka inançlara özgürlük tanımaz bir forma sokmuştur. İslam, yapısı gereği kendi gibi olmana yaşam hakkı tanımaz.
Yani özgürlükçü laikçilerin tartışmanın belirli bir aşamasında can simidi gibi sarıldıkları; “bireyin inama ya da inanmama hakkı”, İslam dininin inanmama hakkını tanımaması nedeniyle anlamsız bir tümceye dönüyor. İslam dinine özgürlük vurgusu, İslam dışı olan tüm anlayış ve yapıların “cenaze namazına çağrı”dan başka bir şey değildir.
“Yetmez ama evetçilik”in ya da enternasyonal arenada söylendiği biçimiyle “kullanışlı aptallığın” yeni türevi olan “özgürlükçü laikçilik”, analizden yoksun bir refleksle, laiklikle Kemalizm arasına güçlü bir göbek bağı örerek, gerçek laiklikten, vebadan kaçar gibi kaçmaktadır.
Türkiye burjuva hareketi, güçlü bir sosyal zemin üzerinde filizlenmedi. Bir anlamıyla ana rahminde yeterli gelişimini tamamlayamadan, prematüre doğdu. Toplumsal dayanaktan ve kitle desteğinden mahrum bu hareket, modern ve klasik anlamda bir burjuva düşününün ilerici hamlelerini de taşıyamadı. Yani toplumsal kudretin manivelasından yoksun olan burjuvazi bu topraklarda, feodal güçlerle keskin bir hesaplaşma içine giremedi.
Türkiye burjuvazisi, bu şartlar altında, tavizler vererek serpildi ve yapısal olarak diktatöryal bir muhtevaya sahipti. Laiklik de bu tavizlerle gelişimini tamamlayarak, modern/Batı tipi bir laiklik ile Osmanlı şeriatı arasında, evrimini nihayetlendirememiş bir ara form olarak kaldı. Türk tipi laiklik, İslam’a tavizler veren ve onu denetim altında tutarak diğer din ve inançlar üzerinde hüküm sahibi bir hal almasına zemin hazırlayan bir formasyona döndü.
Ancak Türkiye burjuvazisinin bu öznel durumu, kavramsal olarak laikliğe dair hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu anlayacak entelektüel kapasiteden yoksun liberal “solcu” ise, laiklikle Kemalizm arasında yıllarca neden-sonuç ilişkisi aradı durdu. Bugün yüksek dozajda liberal radyasyona maruz kalmış bu “solcu”yu kurtarmak, neredeyse imkânsız gibi.
Bileşik kaplar yasasına göre; alt kısımları birbirine bağlı, değişik yükseklik ve değişik hacimlerdeki kapların içine konan sıvı, her kabın içinde aynı seviyeyi buluncaya kadar yükselir. Ancak sıvılar aynı cinsten değilse, bunların arasındaki yükseklik farkı, sıvıların yoğunluğu ile ters orantılıdır.
“Özgürlükçü laikliğin” dile getirdiği “inançlara özgürlük ve eşitlik” argümanını bileşik kaplar yasasına göre dizayn edilen bir formülle açıklayacak olursak: Devlet vasıtasıyla alt kısımları birbirine bağlı olan farklı kapların içindeki “inanç sıvısı” her kabın içinde aynı seviyeye kadar yükselecektir. Ancak bu “inanç sıvıları” aynı cinste ve yoğunlukta değilse, bunların arasındaki yükseklik farkı, bunların yoğunluğu ile ters orantılı olacaktır.
Cinsleri ve yoğunlukları aynı olmayan inançlara, birbirine bağımlı platformlar içinde özgürlük ve eşitlik istenmesi durumunda, bileşik kaplar yasasına göre cinsleri ve yoğunlukları farklı olan Alevilik, İslam, Hıristiyanlık, ateizm, Musevilik vs. arasında yükseklik farkı oluşacaktır.
Burada güçlü olan inançlarla tanınmış özgürlükler, görece daha zayıf olanların yaşam alanlarına doğru genişleyerek, onlar üzerinde bir baskı haline dönecektir. Zira özgürlük, merkezden çevreye doğru genişleyerek başka özgürlük alanlarını kısıtlama istidadı taşır. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. Özgürlük alanlarının genişlemesi, güçlü olanın diğerleri üzerinde hüküm sürmesi ile sonuçlanır. İnançlara özgürlük demek bu anlamıyla İslam’ın özgürlük alanını genişletmek demektir. Bu ise inançsızların, laiklerin, Alevilerin ve tüm İslam dışı toplumların İslam tarafından imhası anlamına gelir. Zira seri katilin davranış örüntüleriyle İslam’ın davranış örüntüleri arasında tutarlı benzerlikler vardır.
Kuşkusuz bu yazının önermesi ‘laikçi teyzelerin’ cahil küstahlığıyla örtüşür değildir. Zira laiklik, İslam-Sünni-Hanefiliğin yarı modern ve devletçi yorumundan çok daha ötesidir. Laiklik, devletin ateist olması dışındaki hiçbir varyasyonu referans alınarak tanımlanamaz. Laiklik dolayımın da liberal “solcu”nun anlamadığı iki gerçekten biri budur. Bir diğeri ise olguya (bu yazıda ele aldığımız biçimiyle gericiliğe) özgürlük tanımanın, tarihi ve sosyal bağlamlarından soyutlanarak yapılamayacağıdır. Özgürlük düşmanı bir “şey”in özgürlüğünden bahsetmek, liberal solcunun en büyük çıkmazıdır. Zira özgürlüğü tanımayana özgürlük diyerek, esaslı bir özgürlük düşmanlığı yapmaktadır.

26 Temmuz 2018 Perşembe

Mutevaziliğin ve İlkeli Duruşun Adı MÜNİR DIŞKAYA YOLDAŞ..!



Devrim ve sosyalizm şehitlerinden öğrenmek ve  onların erdemleriyle donanmak , hem şehilerimizin ideallerini bayraklaştırmka ve hemde yarım bıraktıklarını tamamlamak bakımından  büyük önem taşımaktadır. Bu yanıyla Türkiye  acılara yüzlerce kez tanık olduğumuz ülkelerin başında gelmektedir. Niceleri halklarımızı örgütleyip ayağa kaldırmak için bir derviş edasıyla köy köy kasaba kasaba,  şehir şehir dolaştı. Emperyalistlerin ve uşaklarının kirlendirdiği bu güzelim ülkemizi özgürleştirmek amacıyla yaşamlarını halkalrını kurtuluşuna adayan komünistler kah aç kaldılar, kah  parasız kaldılar, kah bilmedikleri denizlerde kıyıya ulaşmak için canhıraş bir çaba içinde oldular.
Devrim ve sosyalizmin zaferi,  devrimci militanların olağanüstü fedakarlıkları, kararlılıkları ve çalışkanlıklarıyla bağlıdır. İşte bunlardan birisi de Münir yoldaştı. Boyu uzun olduğundan ona herkes örgüttte uzun diye seslenirdi. Önderi İbrahim'in su verdiği çocuklardan birisiydi Münir yoldaş. Malatya'nın Kürecik ilçesi Harun uşağı köyünde, çok yoksul bir ailenin çocuğu olarak 1957'de dünyaya gözlerini açtı. Ailesi devrimci olduğundan Münir’in mücadeleyle tanışması zor olmadı. İbrahim yoldaşın en sıkı arandığı 1971-1972 döneminde Münir yoldaşın babası, kapısını sonuna kadar devrimcilere açan mütevazi ve yiğit bir yoksul köylü devrimcisiydi. Münir yoldaş daha küçük yaşında devrimci babasını yıldırım çarpmasında kaybetti. Küçük yaşta öksüz kaldı Münir. Annesi Münir'e kol kanat gelerek, Münir'in okuyup adam olmasını istedi. Orta okul derken Malatya'da Tren emeksiz lisesinde ve daha küçük yaşlarda faşistlere karşı Malatya'lığıyla öne çıkan Münür. 1975-76'da Münir yaşına rağmen gençlik içinde öne çıkan ele avuca sığmayan yiğit bir devrim militanıydı. Bir yandan sivil faşist harekete karşı militanca dövüşüyor, bir yandan ise gençliğin komünist hareket saflarında örgütlemeye çalışıyordu.
Komünist hareket Münir 80 yılında Malatya'da önemli ilişkiler yarattı ve birçok militanın kavgaya atılmasında ön ayak oldu. Bu yerinde durmayan çalışan ve yarın devrim olmalıdır şavaşkanlık tutkusuyla ileri atılan Münir yoldaş devrimci faaliyet yürtme hedefiyle  Antep'e geçti. 1978'e kadar Antep'te devrimci çalışmalarını coşkuyla sürdüren Münir, 1978'in yaz aylarında proletaryanın şehri İstanbul'a geldi. İstanbul'da herşeyin değişik ve perişan olduğu bir ortamda işlere sıkıca sarıldı ve yoktan var edileceğini 8 aylık kısa çalışma döneminde gösterdi. Tek bir ilişkiyi değerlendirmek, tek bir toplantı evini elden kaçırmamak, bir  lira parayı harcarken bile yüz kez düşünmek ve yoldaşlarına özverinin nasıl olduğunu, uykusundan, yaşamından kısıntılara , giderek, kendisini komünist harekete adamış bir komünist olarak görür ve onun verdiği görevleri büyük-küçük ayrım yapmadan canla başla  yerine getirmeye çalıştı. Sabahın erkeninde yollara düşer ve gecenin geç saatine kadar o toplantıdan öbürüne geçerek adeta İstanbu'lu boydan boya birkaç kez katederdi. Yaşı küçük olmasına karşın oldukça zeki ve kişisel özelliklerinden dolayı olgun ve ağır başlı bir yapısı vardı.
En güçlü kadro tanımı var. Devrimci militan kadro demek örgütlenmiş ve eylemsel kılınmış hakikat demektir. Elbette bu sıradan bir tanımlama değildir. Hakikat demek yaşam demektir. Bu yaşam da özgür yaşamdır. Dolayısıyla devrimciliğin, kadro olmanın doğrudan yaşamla bağını kurmak zorundayız. Münir yoldaş mücadele içerisinde örgüt içinde tanınan yoldaşlardandı. . Yaşama tutkulu bağlılığıyla, yaşam coşkusu ve heyecanı, sevinci ve yaşam sevisiyle dolu bir militan olarak biliniyor. Onda ölüm adına hiçbir şey yoktu. Elbette ölüme özlem diye hiçbir şey yoktur. Tam tersi kavramlar vardı. Başarma ve zafer kazanma, onun temel lügatını oluşturan anlamlı kavramlardı. Bu anlamlı kavramların üstündeyse yaşamı güzelleştirme, yaşamı daha da çekici hale getirmektir. Şu çok önemlidir. Yaşamı, yani özgür yaşamı her şeyin merkezine koyarak inşa etmek gerekiyor. Yaşamın niçini ne ve nasılına cevap vermek gerekir. İşte devrimcilik bunun cevabıdır. Devrimcilik sadece eylemle sınırlı değildir. Anlam olursa eylem gelir arkasından. Anlam ve eylem bir bütündür. Bunlar bir birinden ayrılan şeyler değildir. Fikir ve zikirden bahsediyoruz. Bunlar iç içe olan şeylerdir. Münir yoldaş bunu yapıyordu.
Zamanında Münir yoldaşta ki devrimci irade ve gerçekliği , ondaki muhteşem güzelliği zamanında fark ettiğimizi söyleyemeyiz. Bunun yarattığı duygu, bunun yarattığı acı gerçekten büyüktür. O büyüklüğün karşısında yanındakine nasıl baktığın, yanındaki en yüce örgüt değerine, yanındaki her hangi bir yoldaşa nasıl baktığın önemlidir. Yanındakine, insana baktığında onda neyi aradığı, onda neyi görmek istediğin önemlidir. Yoldaşlık şudur; ondaki zenginliğin, potansiyelin farkına varmaktır, ondaki özgür yaşam potansiyelini açığa çıkartmaktır. Yoldaşına yardım etmek ve böylece onunla birleşmek! İşte gerçek yoldaşlık budur. Biz güzelliğin , iyiliğin ve özgürlüğün arayışçılarıyız.
 Güzellik, iyilik, doğruluk ve özgürlük, yanımızdaki insandadır. Dolayısıyla hakikat sosyalist bilinçle donanmış insandadır. Yoldaşlık bağları bambaşka ilişki bağlarıdır, aslında hakikat ilişkileridir. Şimdi Münir yoldaşın yarattığı duyguları önemliydi, ama o büyüklüğün açığa çıkmasının veya ona bakan gözlerin onun görmesinde yarattığı bir sevinç vardı, işte bu bizim kazanımımızdı.
Öte yandan   Münir yoldaşın ölümünde ortaya çıkan duygu şudur, boşluğu nasıl doldurulacak, gerçekten Münir yoldaşın boşluğu doldurulabilinir mi ? İlk açığa çıkan duygu budur. Böylesine militan bir yetenek, böylesine büyük mücadeleci yetenek açığa çıkabilir mi? Tabi ki kolay değildir. Tek bir kişiyle onun yerini doldurmak kolay değildir. ölüme zamansız merhaba demenin, şehit yoldaşlara bağlı olmanın en temel görevlerinden biri, onların ortaya çıkardığı boşluğu hızla doldurmak ve düşmana bu anlamda mana vermemektir. Bunun için büyüyebilmek için Münir yoldaşın kavgasında öğrenip daha güçlü savaşmalıyız.
 Aynı zamanda yaşına Münir yoldaşın bir başka özelliği de yoldaşlarına karşı gösterdiği mütevaziliktir. Bazen yaşamda doğal sınırlarımız oluyor, bazı yoldaşlara rahat yaklaşamazsın. Sen yanaşamıyorsun ve herhangi bir konuda sohbet edemiyorsun. Bir çoğumuz da belki böyleyiz. Fakat Münir yoldaş, yoldaşları kendisinden uzaklaştıracak hiçbir sınırı yoktu. Her arkadaşı yanına çekebiliyordu, alıp verebiliyordu, sohbet edebiliyordu. Moral kaynağı olabiliyordu. Bir konuda zorlandığında güç veriyordu. Bununla beraber onları pratiğe katabiliyordu. Nitekim 1979 Nisanında bütün bu başarılı çalışmalarının sonucu TKP/ML hareketi önderliğine seçildi, önderlik içinde görev alan en genç üyelerdendi.
 Aslında Münir yoldaş çok ağır bir yükün altına girdiğinin bilincindeydi. Ama devrimci mücadele kendisine büyük görevler yüklemişti ve bu görevlerin altından kalkmak için var gücüyle çalıştı ve konferansın devrimci talimatlarını sağcılığa karşı savaşımı politikte hızla aşmak için ileri atıldı. Örgütçü özellikleriyle öne çıkan  Münir yoldaş, bir çok devrimci militanın yeniden kendisine gelmesininde ve 78'in dağınık ortamının hızla aşılmasında, Münir'in tartışılmaz iradesinin belirleyici rolü vardır. Teorik olarak belkide çok ileri düzeyde değildi. Ama yüksek kavrama yeteneği ve muhakeme gücüyle, politik öngörü ve güçlü sergileriyle, olayları tahlil etme ve sonuçlara gitmede tereddütsüz tutumlarıyla önderlik içinde de kendini kabul ettirmiş bir durumdaydı. Gittiği her yerde devrimci coşku  moral ve adeta ayaklanma gücü taşırdı. Elinin deydiği yerde, hızlı canlanma ve gelişmenin yaşandığını onlarca kez tanıklık ettik.
Devrimci savaşımını daha geniş yığınları savaşıma çekme ve sosyal demokrasinin umut olmaktan çıkmaya doğru hızlı bir değişimin yaşandığı bir ortamda, örgütçü önderlere ve pratiği örgütleyen devrimcilere daha fazla ihtiyaç duyuluyor. Münir gibi örgütçü ve pratik çözümleyici etkileme gerici yüksek ve adeta konuşmalarıyla mıknatıs gibi insanları etkileyerek devrimci savaşıma çeken önder devrimcilerin yokluğu devrimci savaşımın beklenenden daha geniş düzeyde seyretmesine yol açıyor. Bu gün deney, tecrübe ve kendini ortaya koyuşuyla yetişmiş örgütçü-pratikçi devrimci militanların neredeyse yok denecek düzeyde seyrettiği koşullarda, işlerin esasının acemi erlere bırakıldığı durumlarda süreklilik ve sistemlilik arz eden bir devrimci faliyet yakalanamıyor.
 Deney-tecrübeye sahip devrimci militanların adeta bürokrat bir zihniyetle kitle çalışmasından yürüttüğü  ve acemi erlerin kitle çalışmasına sürüldüğü durumda ortaya ne idüğü belirsiz marf durumlarda , sağlıklı  bir devrimci çalışma ve kitlelerle kaynaşma ve onları sabırlı bir çalışmayla kazanmada fazla bir gelişmenin yakalanması beklenemezdi.  Acemi erlerin polise karşı mücadelede acemi davranışları, moral bozukluğuna kitlelerin saflarında güvensizliği arttırmaktan öte fazla bir etkide yapmıyordu.
Devrimci şehitlerinin ardında güzel edebi laflar etmek ve her yıl bilinen şeyleri tekrarlamakla, ne şehitlere sahip çıkılır ve nede onların devrettikleri kavga bayrakları elden ele yükseltilir. Önder Münire'de sahip çıkmak, yıllardan bu yana söylenen bir ton laf yığınını tekrarlamak değil, dünyayı değiştirme faliyetlerinde daha zor olanın altına girip bu alanda yapılamayanları yaparak, onların devrimci geleneklerini pratiğe sunmaktan geçiyor. Münir gibi örgütçü-pratik devrimci militanlar yetiştirerek ve onların olumlu değerlerini bu günlere taşıyarak, onların izinde yürüdüğümüzü iddia edebiliriz.
Münir yoldaş 1979 Temmuzunda Adana girdiği kanalda yüzme bilmediğinden dolayı suda boğularak  aramızdan erkence ayrıldı. Türkiye ve Kuzey Kürdistan'ı gerçekten özgürlüğün fethedildiği bir ülke haline getirilmelidir. Bunun içinde sorumluluklarımızı hızla yerine getirmeliyiz.
 Çünkü, doğru yolda olan biz komünistleriz. Devrimin özgür Türkiye’si gerçekten şehitlerimizin anısına dikilecek en büyük abide durumundadır. Biz Münir yoldaşın inatla ve ısrarla yürüdüğü devrim ve sosyalizm savaşımı adına abide dikeceğiz. Yaşamı ve mücadelesiyle daima bize ışık olmaya ve yol gösteremeye devam edecektir.  

ÖRGÜT KURMA VE YÖNETME SANATINDA USTALAŞMAK..!



Bir örgütün kuruluşu ve çalışmasında, pratik yönetim, yönetme yöntem ve tarzı da izlenen çizgi kadar önem taşır. Yani, örgütün sorumlu ve yönetici bölümü,  kapsayıcı ortak bir örgütleme ve yönetme anlayış ve tutumuyla hareket etmek zorundadır.  Zira bu, örgütün doğru sevk edilişi ve çalışmanın verimlilikle yönetilmesinin yanı sıra, kolektif bir yönetim tecrübesi ve ortak bir örgütleme ve çalışma tarzı oluşumu açısından da gereklidir.
Yönetici, sorumlu organ ve kişilerin, gerçek yönetim organları ve örgütçüler olarak hareket etmeyi başarmaları için; olay ve olgulara ve örgütün çalışmasının sorunlarına, ülkedeki ve dünyadaki mücadelenin, kitle hareketinin durumu ve özeliklerinden bakılması ve hareket tarzını oradan elde edilen veriler üzerinden belirlenmesi tutumunun ilke düzeyine çıkarılması gerekir.
Örgütün sorunlarının, hayatın kendisine göre çok dar olan penceresinden, sınıflar arasındaki ilişkilerin ve hareketin geniş bir alanı kucaklayan karmaşık sorunlarını görebilmek olanaksızdır. Öte yandan, örgütün ve yönetiminin sorunlarının ne olduğunu; bize ancak, her günkü mücadelenin ve hareketin ihtiyaçları gösterebilir. Ayrıca örgütün, işçi sınıfı ve halkın sermayeye karşı mücadelesinin örgütlenmesi ve yönetilmesinin bir biçimi ve aracı olarak örgütlenmesinin sadece bu tutumla başarılabileceği de unutulmamalıdır.
Politik bir örgütün örgütlenmesi ve yönetimi, profesyoneller tarafından ve ancak profesyonelce bir bakış açısı ve tutumla başarılabilir bir iştir. Bir örgüt, kitlesi, kitle hareketinin durumuna, örgütün gelişme derecesinin koşullandırdığı ihtiyaçlara göre genişleyen; merkez kurulu etrafında birleşmiş ve işlerini olgunluk, yetenek ve disiplinle yerine getiren bir profesyoneller topluluğu ve aygıtı ile örgütlenip yönetilebilir. Kaldı ki, kitle çalışması yapan ve öteki temel örgütlerin yönetici çekirdekleri dahi profesyonelce bir anlayış ve tutumla çalışmak zorundadırlar. Profesyonelliğe ve profesyonel bir anlayışa dayanmadığında; komünist örgütün geriye düşmesi, hayatın içine girememesi, politika dışı kalması ve işlevsizleşmesi kaçınılamazdır. Sermaye nasıl ki, profesyonel bir kadroya dayanarak savaşıyorsa; işçi sınıfı da sermayeyle savaşında ancak, profesyonel bir kadroya dayandığında başarılı olabilir.
Bir örgütü yönetme (aynı zamanda örgütleme) demek, görevlendirme ve denetleme demektir. Başarılı bir görevlendirme ve denetim, hareketi karakterize eden olgu ve olaylar ve örgütün sorunları, ilişkileri, güçleri vs. hakkında taze ve canlı bilgi gerektirdiği gibi; kadro ve militanlar ve örgütlerin yaşam ve çalışmasının hiçbir ayrıntısını kaçırmayan kesintisiz bir takibini ve gerektiğinde müdahale kararlılığı ve inisiyatifini zorunlu kılar. Kadroları görevlendirme, dağıtma ve yükseltmedeki (görevlendirme esasta kadro terfii ve dağıtımıdır) isabet ve etkili denetim olanağı buradadır. Görevlilerin esas olarak seçimle atanması, bir örgütü yönetmenin, yetişmiş kadro ve militanları görevlendirme olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz; aksine bu anlayış ve çizginin bütün örgüte ve örgüte bilinçle mal edilmesini gerektirir.
Örgütleme ve yönetme yönteminin iki özelliği tayin edicidir. Bunlardan ilki, çizgi, çağrı ve kararlarda benimsenen tutumun mal etme, yani eğitim özelliği taşımasıdır. Ki bu, karar ve çağrıların oluşumuna örgütün olabildiğince aktif katılması ve olabildiğince örgüte mal edilmesini içerir. İkincisi ise, uygulamada kesin kararlılık ve temel örgüt yöneticileri başta olmak üzere bütün yönetici organ ve kişilerin, örgütlerin çalışmasını izlemesi ve iş disiplinini uygulamada egemen kılma tutumu (bu, seçim ilkesi uygulaması yoluyla mal etmeyi, görev almayı ve karşılıklı denetimi, böylece iş disiplinini, sorumluluk duygusunu güçlendirmeyi vb. içermeli) ile hareket etmesidir. Örgütleme yöntemi, bu iki özelliği uyumlu bir şekilde yansıtmadığında, örgütte eylem ve irade birliğini sağlamak ve onu sert bir mücadelede örgütlemek ve yönetmek olanaksızdır.
Örgütün fonksiyonerler bölümünü, sınıfın genç, yetenekli ve taze güçleriyle besleme ve farklı kuşak ve milliyetlerden kadrolar ve değişik bölgelerdeki örgütler arasındaki birliği sürekli yeniden inşa etme vb. kadro ve örgütlenme politikalarının bir unsuru olacak olan çokça şeyden daha söz edilebilir. Fakat, yukarıda yapılmış tartışmalardan sonra buna bir gerek bulunmamaktadır. Burada, özellikle ve mutlaka anlaşılması ve unutulmaması gereken şudur:
Devrimci bir örgütün yönetilmesinin ilkeleri vardır, fakat ne var ki bir şablonu yoktur. Örgüt ve çalışma tarzının bütün sorunlarında olduğu gibi; yönetim sorunları da, her parti ve örgütde kendine özgü bir şekilde gündeme gelir ve bunlar, bir önceki dönemin deneyi, biçimlendirdiği tarz, anlayış ve üslupla çözülemezler. Her parti ve örgüt, doğduğu koşullar ve sınıfın ve hareketin gelişme özellikleri vb. tarafından koşullandırılan özgün tarz ve yöntemlerle ,özgün kişilikli ve özgün yetenekli kadro ve militan tipleriyle birlikte kurulur ve işçi ve emekçi kitle hareketinin gelişmesine bu yönüyle de katkıda bulunur. Önceki dönemlerden birikmiş olumlu deneylerin, geniş bir bakış açısı, bir örgüt kültürü ve bir olgunlaşma yaratacağı doğru olmakla birlikte; bugün bir kitle örgütü kurma ve işçi ve halk hareketini örgütleme mücadelesi veren işçilerin, ihtiyaçlarına uygun düşen bir çalışma, örgüt ve yönetim tarzını kendi anlayışlarıyla bulmak ve inşa etmek zorunda oldukları son derece açıktır.
Bu zorunluluk, öteki bütün şeylerden önce, örgütün yaşamını ve bütün işlerini kendine bağlayan politik bir platform ve politik bir gündem üzerinde hareket edilmesini güvenceye almayı özellikle öngörür.
Örgütsel sorunlar ve öteki sorunlar, politik mücadelenin ve örgütlerin sınıf hareketine bağlanmasının ihtiyaçları ve aynı şekilde politik kitle organlarının herşeyi yönetmesi temelinde ele alınmak zorundadır. Politik kitle organlarının düzenli dağıtımı ve her günkü. çalışmada doğru, istikrarlı, verimli ve çok yönlü genişlemesi gereken kullanılışının sorunları çözülmediğinde, çalışmanın herhangi bir sorununun köklü çözümü olanaklı değildir. Yönetimin başarısının olduğu kadar, yönetim tarzının oluşumu için de güvence bu sorunların doğru anlaşılmasındadır.
Ayrıca, her yönetici ve örgütçü kişi mantıklı olmanın yanı sıra güvenle hareket etmeyi de bilmelidir. Sorunlarla boğuşmada kesin kararlılık; örgüte ve kendine güven hayati önem taşır. Çözümsüzlük (çözümsüz birşey yoktur.) gösterme, artan sorunlar ve talepler karşısında yakınır pozisyona düşme vs.; bunlar örgütçü irade ile, devrimci bir örgütün yöneticiliği ile bağdaşmayan ve asla bir arada olmayacak zayıflıklardır. Organ ve örgütlerin, platformlarını (örgütü ve çalışmayı geriye çeken umutsuzluk belirtisi eğilimler dayatılabilir.) daha ileriden yenilemelerine kararlılıkla yardım; örgütün enerji ve deneyim kazanmasını garanti edeceği gibi, hem kendilerine hem de yönetime duyulan güven de pekişecektir. Kendine güven ve işleri ustaca yürütmedeki yetenek: işçiler arasında yönetici organlara karşı, organların ve kişilerin birbirine karşı güven ve saygısının gelişmesinin güvencesi buradadır. Böyle bir güven, devrimci bir örgütünün yaşamının mutlaka olması gereken bir özelliğidir.
Sorumlu davranmak ve kronik hatalardan kaçınmakla birlikte, hata yapmaktan korkmamak gerekmektedir. Hata korkusuyla, sorumluluk altına girmek ve iş yapmaktan kaçınmak, örgütçü görevli bir yana, basit örgütçü ve yeni katılan bir genç için bile kötü bir şeydir. Bu kötü ve bir devrimcinin karakteri ile bağdaşmayan korkudan uzak durmak; toplumsal politik hayatın talep ettiği görevleri sorumlulukla üstlenmek ve hatalardan ders alma tutumuyla yerine getirmek devrimci örgütçülüğün ilk koşuludur. Hata ihtimali karşısında, sorumlu olmak gerektiği gibi cesur (tıpkı karşıdevrim karşısındaki cesaret gibi) olmak da gerekir. Daha genç ve yeni, hata yapabilir gibi gerekçelerle sorumluluk vermede çekingen davranılan yeni işçi ve gençlere (aralarına katılma, olgunlaşma ve yetişmelerine yardım sorumluluğunu üstlenerek) görev vermede daha cesur olmak da aynı şekilde zorunludur.
Yönetici ve sorumlu organlar ve bunlarla alt organ ve örgütler arasındaki ilişkilerin dayanışma, paylaşma ve yardım ilişkisi olarak şekillenmesi özel önem taşır. Bu sadece, çalışma tarzının oluşumu açısından değil; örgütün karakter kazanması ve yeni militan tipi özelliklerinin şekillenmesi açısından da önem taşır. Her kademede, birlikte çalışan kişilerin eleştiriden kaçınmamaları, fakat paylaşmaları, birbirlerini tamamlamaları ve yoldaşça dayanışmaları; üst organ ve sorumluların, emir ve direktiflerle iş yaptırmadan olabildiğince kaçınmaları, buna karşılık alt organ ve görevlilerle olanak olduğunca birlikte çalışmaları ve pratik içinde yetişip ilerlemelerine yardım etmeleri; alt organların, üst organların katılımını talep etme ve bekleme yerine sorumluluk üstlenmeleri, inisiyatifle hareket etmeleri, parti yönetiminin taleplerini, üst organların çağrılarını kararlılıkla, coşkuyla desteklemeleri; olanaklarını, partinin daha geneldeki ihtiyaçları için yaratıcılıkla seferber etmeleri; gerek üst gerekse alt organların işçi hareketinin ve partinin olanaklarını koruma, iyi ve verimli bir şekilde değerlendirme konusundaki ortak bilinci daha da geliştirecek ve bütün örgüt kamuoyuna yansıtacak örnek bir tutumla hareket etmeleri zorunludur.
Her kademeden örgüt görevlisinin, birbirlerinin olduğu gibi, işçilerin ve gençlerin yaşamına katılmayı, bir arada olmayı istemesi, onlarla ortak çalışmaya ihtiyaç duyması ve bundan zevk alması; ayrıca, örgüt çizgi ve kararlarının öğreticisi olduğu kadar, yaşamdan; öncelikle işçilerden, yoldaşlarından, ve gençlerden öğrenmeye istekli olması bir değer olmalıdır. Öte yandan, hangi kademeden olursa olsun yönetici ve örgütçü kişi ve organlar, devrimi hemen yarın örgütlemenin özeni, dikkati, enerjisi, tutkusu ve ruhu ile çalışmalıdırlar. Ancak böyle olduğu koşullardadır ki; örgüte katılan işçi ve gençler devrimciliği, devrimci laf yapmak değil; devrim için özveri, iş ve çalışma olarak algılayabilir ve devrimci bir ruhla eğitim görebilirler.
Başarılı çalışmaların da, zaaf ve eksikliklerin de, daha büyük bir önem kazandığı; çalışmanın daha ileri gitmesi ve örgütün, rolünü daha ileriden, daha kararlılıkla oynamasının; örgütün omurgası olan yönetici kitlenin, kendi öneminin farkında olması ve buna uygun davranmasıyla bağlı olduğu açıktır.


12 Haziran 2018 Salı

HİTLER TASLAĞI ŞEFLİK REJİMİNE SENDİKASIZLAŞTIRMA KÖLECE ÇALIŞMA KOŞULLARINA VE FAŞİST TERÖRE DUR DEMEK İÇİN DAHA GÜÇLÜ VE YENİ 15-16 HAZİRANLAR GEREKİYOR…!

15-16 haziran direnişi ile ilgili görsel sonucu

Türkiye işçi sınıfının, kazanılmış sendika haklarının gasp edilmesine yönelik Demirel hükümetinin çıkarmaya çalıştığı DİSKİ kapatma ve kazanılmış hakları gaspetme hedefli gerici yasalara karşı  15-16 Haziran 1970 yılında ayağa kalkarak bölgesel genel greve geçtiği direnişinin 79.yıl dönümü. Burjuvazi ve onların temsilcisi faşist gerici güçleri korkuya salan, 15-16 Haziran Büyük İşçi direnişi, sınıfın vahşi sömür ve örgütsüzlük dayatmasına karşı güncel olmaya devam ediyor.
Çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan oluşan Türkiye İş­çi sı­nı­fı, 1970 15-16 Ha­zi­ran’ın­da, ta­ri­hi­nin en gör­kem­li di­re­ni­şi­ni ya­rat­tı ül­ke­miz­de. Tüm ile­ri­ci, dev­rim güç­le­ri ey­lem ala­nın­da ön­der­li­ğin­de bir­leş­ti­ren iş­çi sı­nı­fı, kar­şı dev­ri­min top­ye­kün güç­le­ri­ne kar­şı baş­ta İs­tan­bul ol­mak üze­re, İs­tan­bul ve İz­mit iş­çi­le­ri böl­ge­sel bir genel di­re­niş ya­ra­ta­rak, ken­di sı­nıf­sal hak­la­rı­nı ko­ru­mak, eko­no­mik, de­mok­ra­tik, sen­di­kal hak ve ka­za­nım­la­rı­na yö­ne­lik ge­ri­ci-fa­şist sal­dı­rı­la­rı iş­çi yum­ru­ğuy­la püs­kürt­mek için so­kak­la­ra çık­tı. Üre­tim­den ge­len gü­cü­nü ha­re­ke­te ge­çi­rip, ey­lem alan­la­rın­da bir­leş­ti­ren iş­çi sı­nı­fı, 15-16 Ha­zi­ran 1970’de, iş­çi sı­nı­fı­nın bugün kal­bi olan İs­tan­bul’a so­kak­la­rın sa­hi­bi­ni gös­ter­di. Kav­ga­nın şa­fak­la­rın­da do­ğan, kav­ga­nın sa­hi­bi­ni ta­nıt­tı. İş­çi sı­nı­fı­nın bir­le­şik gücünün ya­rat­tı­ğı di­re­ni­şi, ik­ti­dar kav­ga­sı­nın za­fe­ri­ni ne ka­dar ya­kın­laş­tır­dı­ğı­nı, te­kil ey­lem ve is­tem­ler­de za­fe­ri na­sıl ya­ka­la­dı­ğı­nı öğ­re­ti­ci ol­du. Sı­nı­fın ken­di gücüne güve­ni­ni ge­liş­ti­ri­ci ve pe­kiş­ti­ri­ci ol­du. Dev­ri­min di­ğer güç­le­ri­ne, ön­cü güç ola­rak güven ve­ri­ci­li­ği­ni ey­le­miy­le ka­nıt­la­dı.
15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, 1970 yı­lın­da, ba­şın­da De­mi­rel’in bu­lun­du­ğu fa­şist Ada­let Par­ti­si (AP) hü­kü­me­ti­nin, o dö­nem ge­li­şen iş­çi ha­re­ke­ti­nin ge­li­şi­mi­ni dur­dur­mak, dev­let gü­düm­lü sen­di­ka olan Türk-İş kar­şı­sın­da, iş­çi sı­nı­fı­nın hem ile­ri ve hem­ de da­ha mü­ca­de­le­ci ke­sim­le­ri­nin ör­güt­len­di­ği DİSK’i ka­pat­mak için ya­pıl­mak is­te­nen 274-275 sa­yı­lı ya­sa­lar­da ya­pıl­ma­sı düşünülen de­ği­şik­li­ğin, bur­ju­va­zi­nin söz­cü­le­ri­nin te­pin­di­ği par­la­men­to­da gö­rü­şül­dü­ğü gün, iş­çi­le­rin bu­na ya­nıt ver­mek için şar­tel­le­ri in­di­rip, so­kak­la­ra çık­ma­sıy­la baş­la­dı. DİSK’in ön­der­li­ğin­de­ki DİSK üye­le­ri iş­çi­ler­ce baş­la­tı­lan di­re­niş, Türk-İş’e üye iş­çi­le­ri­ de ey­lem ala­nın­da ken­di sı­nıf çı­kar­la­rı­nı sa­vun­ma bi­lin­ci­ni ge­liş­ti­re­rek, bir­leş­ti­rip ku­cak­la­dı. İs­tan­bul iş­çi­le­ri­nin ya­nın­da, özel­lik­le İz­mit iş­çi­le­ri so­kak­la­rı iş­gal ede­rek, üre­tim­den ge­len gü­cüy­le İs­tan­bul’da­ki iş­çi­ler­le bir­leş­mek için İs­tan­bul’a yürüdü. İş­çi sı­nı­fı­nın, eko­no­mik, de­mok­ra­tik ve sen­di­kal hak­la­rı­na yö­ne­lik, bur­ju­va­zi­nin sal­dı­rı­la­rı­na kar­şı, var gücüy­le di­re­niş­çi iş­çi­le­re sal­dır­dı. Yol­la­ra tan­kı, pan­ze­riy­le ba­ri­kat­lar kur­du. An­cak, bir­le­şik gü­cüy­le ha­re­ke­te ge­çen iş­çi se­li, bu fa­şist ba­ri­kat­la­rı bi­rer bi­rer aşa­rak, İz­mit’i İs­tan­bul’­la bir­leş­ti­rip, İs­tan­bul’u et­ki­si al­tı­na al­dı. Böy­le­ce 15 Ha­zi­ran’da baş­la­yan büyük iş­çi di­re­ni­şi, 16 Ha­zi­ran’ı ka­zan­dı.
Mev­cut ik­ti­da­rı doğ­ru­dan he­def­le­yen iş­çi­le­rin ey­le­mi, po­li­tik içe­ri­ğiy­le dev­let­le acık bir kav­ga­ya dö­nüş­tü. Bu du­rum iş­çi­le­rin di­re­ni­şi­ni ör­güt­le­yen D‹SK yö­ne­ti­mi­ni aş­tı. Ey­lem ege­men sı­nıf­la­rı ol­du­ğu ka­dar, re­for­mist-re­viz­yo­nist DİSK ön­der­li­ği­ni­ de kor­kut­tu. DİSK ön­der­li­ği­nin bu re­for­mist tu­tu­mu, dev­le­tin “ne­fes bo­ru­su” ol­du. Or­du­nun, po­li­sin fa­şist sal­dı­rı­la­rı­na kar­şı di­re­nen iş­çi­le­re, 15 Ha­zi­ran ak­şa­mı DİSK Ge­nel Baş­ka­nı Ke­mal Türk­ler rad­yo­da yap­tı­ğı ko­nuş­ma­da: “Di­re­ni­şe son ve­rin. Ev­le­ri­ni­ze, işi­ni­ze dönün. Or­du­nun emir­le­ri­ne uyun, as­ker­ler si­zin kar­de­şi­niz­dir, on­la­ra kar­şı gel­me­yin. Ara­nı­za ka­rı­şan mi­li­tan­la­rın tah­rik­le­ri­ne ka­pıl­ma­yın” yol­lu açık­la­ma­lar­da bu­lun­du. Dev­rim­ci gen­çli­ğin yo­lu, iş­çi sı­nı­fı­nın yo­lu­dur bi­lin­ciy­le, iş­çi sı­nı­fı­nın di­re­ni­şi­ne en ak­tif da­ya­nış­ma­da bu­lu­nan ve fi­ilen iş­çi­ler­le bir­lik­te ba­ri­kat­la­rın önün­de dövüşen dev­rim­ci genç­lik, bur­juva­zi­nin di­liy­le Ke­mal Türk­ler ta­ra­fın­dan suç­lan­dı. Sı­nı­fa iha­ne­ti­nin ör­ne­ği­ni ser­gi­le­di. DİSK yöne­ti­mi bu tu­tu­muy­la, “Bu bir ih­ti­lal pro­va­sı­dır” di­yen Türk-İş Baş­ka­nı Sey­fi De­mir­soy­’la, ege­men ser­ma­ye sı­nıf­la­rı­nın çı­kar­la­rı doğ­rul­tu­sun­da kol­ ko­la ol­du­lar.
An­cak “göğe hücu­ma kal­kan” iş­çi sı­nı­fı­nın di­re­ni­şi, di­re­ni­şe iha­net eden DİSK ve Türk-İş yöne­ti­mi­ni aşa­rak dev­rim­ci ro­ta­da iler­le­miş, İs­tan­bul’un zap­tı­nı ger­çek­leş­tir­miş­tir. İş­çi sı­nı­fı bu di­re­ni­şi sa­ye­sin­de hüküme­te ge­ri adım at­tır­mış, par­la­men­to­da onay­la­nan ya­sal de­ği­şik­lik­ler ge­ri çe­kil­miş, ana­ya­sa Mah­ke­me­si bu de­ği­şik­li­ği ip­tal et­mek zo­run­da kal­mış­tır. Böyle­ce ka­za­nan iş­çi sı­nı­fı ol­muş­tur. Üs­te­lik 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şin­de iş­çi­ler, bu za­fer ka­za­nı­mı­nı, DİSK ön­der­li­ği­nin iha­ne­ti­ne, iş­çi sı­nı­fı­nın ko­münist bir po­li­tik ön­der­lik­ten, ken­di sı­nıf par­ti­si­nin yok­sun­lu­ğu­na kar­şın el­de et­miş­tir. Yüz­ler­ce ya­ra­lı ve 3 şe­hit, yüz­ler­ce tu­tuk­lu ve­re­rek ka­zan­mış­tır işçi sı­nı­fı.
15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, bir baş­kal­dı­rı­dır. Sı­nı­fın bir­le­şik gücüy­le, emek­çi­si, genç­li­ğiy­le bir baş­kal­dı­rı­dır. Üze­rin­den 36 yıl geçme­si­ne rağ­men bir çok ders­ler­le do­lu bir baş­kal­dı­rı­dır. İş­çi sı­nı­fı, şan­lı 15-16 Ha­zi­ran’ı baş­kal­dı­rı­sı­nın ders­lerin­den 36. yı­lın­da da öğ­ren­me­li­yiz. İş­çi sı­nı­fı­nı ken­di­li­ğin­den ta­rih­sel ey­le­mi ola­rak ara­dan 36. yıl geç­me­si­ne kar­şın, di­re­ni­şin ders­le­ri, öğ­re­ti­ci­li­ği­ni bu­gün­de tüm ya­kı­cı­lı­ğıy­la ko­ru­mak­ta­dır.
Her adım­da sı­nı­fın par­ti­si­ni in­şa et­mek ve adım adım par­ti­leş­mek için ça­lı­şan İn­şa­mız için 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şi­nin ders­le­ri da­ha bir eği­ti­ci ve öğ­re­ti­ci­dir. İ. Kay­pak­ka­ya yol­daş ön­der­li­ğin­de M-L mu­ha­le­fet ola­rak ilk şe­kil­le­ni­şi­ni, do­ğu­şu­nu ko­şul­lan­dı­ran önem­li bir ol­gu 15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi ol­muş­tur. PDA re­viz­yo­niz­mi, bu ken­di­li­ğin­den ta­rih­sel ey­le­mi­nin kar­şı­sın­da sec­de­ye du­rup, her şe­yi bun­dan bek­le­me man­tı­ğı­na kar­şı çık­mış, ör­güt­lü bir ey­lem­miş gi­bi sa­hip­le­ni­şi­ni eleş­tir­miş­tir. 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şi­ni, iş­çi sı­nı­fı­nın ön­cü­sü, sa­vaş kur­ma­yı pro­le­tar­ya par­ti­si­nin yok­sun­lu­ğu­nu, bu­nun ek­sik­li­ği­ni sa­va­şım içe­ri­sin­de da­ha çok his­set­tir­miş, bu ne­den­le sa­va­şı­mı­nı ik­ti­dar sa­va­şı­mıy­la bir­leş­ti­ri­ci ola­ma­mış­tır. 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şi, İs­tan­bul’un zap­tı­nı ik­ti­da­rın zap­tı­na ta­şı­ya­cak, müca­de­le­si­ni po­li­tik he­def­le­re yö­nel­te­cek ve onu her gün­kü po­li­tik sa­va­şım içe­ri­sin­de eği­te­cek par­ti­yi, iş­çi sı­nı­fı­na ka­vuş­tur­ma­nın ge­rek­li der­si­ni ver­miş­tir, ko­mü­nist ha­re­ke­te. Bu­gün­de, 36. yıl ön­ce­si­nde ol­du­ğu gi­bi, sı­nıf ha­re­ke­tiy­le ko­münist ha­re­ket ay­rı ay­rı yol­lar­da yürüme­ye de­vam edi­yor.
Ko­mü­nist ha­re­ket çü­rümüş ve yoz­laş­mış ön­der­le­rin elin­de ge­ri­ye sav­rul­muş, ken­di ka­de­ri­ne ter­k e­dil­miş ve sı­nıf için­de ken­di ken­di­ni üre­ten ko­münist hüc­re­ler üze­rin­de yük­se­len ko­münist par­ti­si ya­ra­tıl­ma­mış ve sı­nıf­la ya­ka­la­nan bağ­lar ve ilişki­ler küçük bur­ju­va dev­rim­ci­li­ği­ne ka­pak­la­nı­la­rak ter­k e­dil­miş­tir. Ay­nı za­man­da bu şan­lı di­re­niş, ko­mü­nist bir ön­cü ol­mak­sı­zın, ba­şa­rı­la­rın ka­lı­cı ol­ma­dı­ğı­nın çar­pı­cı der­si­ni ver­miş­tir.
15-16 Ha­zi­ran bü­yük iş­çi di­re­ni­şi, iş­çi sı­nı­fı­na, bur­ju­va­zi­nin iş­çi sı­nı­fı için­de­ki “ajan­la­rı” olan iş­çi aris­tok­ra­tlarını sen­di­ka ağa­la­rı­nı ta­nı­tı­cı ol­muş, bun­la­rın ne­yin kav­ga­sın­da ol­duk­la­rı­nı öğ­ret­miş­tir. Zo­ra gel­dik­le­rin­de kaçtık­la­rı­nı, bur­ju­va­zi ile ay­nı kul­var­da bir­leş­tik­le­ri­ni, bir sof­ra­ya bağ­daş kur­duk­la­rı­nı gös­teri­ci ol­muş­tur. 15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, ege­men ser­ma­ye güç­le­ri ta­ra­fın­dan “ kur­ta­rı­cı ”, “sı­nıf­lar üs­tü ” gös­te­ri­len, pro­pa­gan­da­sı ya­pı­lan or­du­nun sı­nıf­sal ka­rak­te­ri­ni, fa­şist yüzünü açı­ğa çı­kar­tı­cı ve or­du­nun fa­şist ni­te­li­ği­ni, ser­ma­ye bek­çi­li­ği gö­re­vi­ni kav­ra­tı­cı ol­muş­tur. Çün­kü or­du her za­man ol­du­ğu gibi, 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şin­de de iş­çi sı­nı­fı­nın mü­ca­de­le­si­ni ez­mek için elin­den ge­len her­şe­yi yap­mış, kit­le­le­rin üze­ri­ne tan­kı­nı, pan­ze­ri­ni sür­müş­tür.
15-16 Ha­zi­ran şan­lı di­re­ni­şin­de iş­çi sı­nı­fı, dev­ri­min ye­dek güç­le­ri­ni­ de di­re­ni­şi­nin çem­be­rin­den ge­çi­re­rek, ken­tin küçük bur­ju­va­zi­si ile gençli­ği iş­çi sı­nı­fı yo­lun­da bir­leş­tir­miş­tir. 15-16 şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, dev­ri­min şid­det­le ola­ca­ğı­nı, her önem­li döne­me­ce ha­zır­lık­lı ol­mak ge­rek­ti­ği­ni, ül­ke­miz dev­rim­ci-ko­münist ha­re­ke­ti­ne bir ders ola­rak ver­miş­tir.
Ay­nı za­man­da 15-16 Ha­zi­ran iş­çi di­re­ni­şi, “sı­nı­fı ka­za­nan dev­ri­mi­ de ya­par” bil­gi­si­ni bir kez da­ha tar­tış­ma­ya yer ver­me­ye­cek düzey­de ka­nıt­la­yı­cı ol­muş­tur. 49. yı­lın­da 15-16 Haziran’ın baş­kal­dı­rı ders­le­rin­de, öğ­re­ne­rek sı­nıf için­de­ki ça­lışma­la­rı ge­liş­tir­me­li, dev­ri­mi ör­güt­le­me­nin sı­nı­fı ör­güt­le­me­den geç­ti­ği gerçe­ği­ni unut­ma­dan, seçimlerde başını OHAL rejimiyle işçi sınıfını sermaye karşısında örgütsüz ve grev-direniş silahından mahrum bırakan AKP’nin başını çektiği şeflik rejimine geçmenin ve daha çok emekçileri baskı ve sömürü altında tutmanın, kazanılmış hakları yok etmenin adı olan Cumhur İttifakının önünü kesilmesi ve hesap sorulması için oy vermeyip hesap sormalıyız.
Başında AKP-MHP faşist ittifakının durduğu fa­şiz­m ve ser­ma­ye­nin iş­çi sı­nı­fı ve emek­çi halk­la­rı­mı­za yöne­lik; özel­leş­tir­me, ta­şe­ron­laş­tır­ma, sen­di­ka­sız­laş­tır­ma, kir­li sa­va­şı da­yat­ma ve her tür­den fa­şist-şe­ri­at­çı sal­dı­rı­la­rı­na kar­şı ba­ri­kat ör­mek ve bü­tün sal­dı­rı­la­rı ge­ri püs­kürt­mek, sı­nı­fın ön­cülüğün­de ye­ni 15-16 Ha­zi­ran­lar ya­rat­mak­tan ge­çi­yor. Bu­nu ya­ka­la­mak ise ön­celik­le sı­nı­fa yöne­lik sürek­li­lik ar­z e­den devrimci çalışma yapmak, seçimlerde faşist dinci işçi ve halk düşmanı Cumhur ittifakına hayır demek ve HDP’yi desteklemek geçtiğini unutmayalım.