17 Mart 2019 Pazar

148.PARİS KOMÜNÜNÜN DEVRİMCİ İLKELERİ PRATİKLEŞMEYİ BEKLİYOR..!


Bundan tam 148. yıl önce 1871 yılı 18 Mart'ında ayaklanan Paris emekçi yığınları, iktidarın işçi sınıfının eline geçmesini sağladı. Paris işçi sınıfının egemenliğini ilan etti. 28 Mayıs'a dek tam 72 gün süren bu büyük alt üst oluş tarihe Paris Komünü adıyla geçti. Paris Komünü, bir insan ömrü bakımından sözü bile edilemeyecek kadar kısa süren bu 72 günlük sürece tarihi bir dönüm noktası olması özelliklerini sığdırdı.
18 Mart'tan 28 Mayıs'a kadar süren 72 günlük iktidar dönemi, işçi sınıfının siyasal iktidarının nasıl hazırlanması gerektiği ve nasıl ayakta kalacağına ilişkin zengin deneyimler ve derslerle birlikte anlam kazanmaktadır. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesini siyasal iktidar hedefine bağlayarak yürütmesi zorunluluğunu, işçi sınıfının baskı, zulüm ve sömürüden kurtulmak için siyasal iktidarı ele almasının zorunluluğunu, bunun yol ve yöntemlerinin zengin deneyimlerini kazandığı bu tarihsel olay, Komün rastlantılar sonucu bir araya gelmiş bazı olayların sonucu değil, o günün nesnel, toplumsal-siyasal koşullarının doğal sonucu olarak meydana gelmiştir.
Komünü hazırlayan koşullar nelerdi? Her şeyden önce 1848 devrimi yenilgiye uğramış, burjuvazi işçi hareketini bastırmıştı. Ancak işçi sınıfından duyduğu korkusunu hala bastırabilmiş değildi. Bu nedenle 3. Napolyon'un ordularına sığınmayı da ihmal etmedi. Çünkü hala bürokratik militarist sistemin burjuvazinin egemenliğini güvence altına alacağı ümitlerini yitirmemişti. 1848 devriminin yenilgisiyle birlikte kurulan Bonapartist sistem koşullarında Fransa tam bir ekonomik yıkıma uğradı. Emekçi yığınların giderek çekilmez hale gelen yaşam koşulları, ırkçı-şoven-saldırgan politikalarla geri plana itilmeye çalışılıyor, dış politikadaki saldırganlık, iç ekonomik ve politik sorunların üzerini örtücü rol oynuyordu. Napolyon Bonopart'ın saldırgan serüvenci dış politikasını, Prusya'ya saldırıya dönüştürmesiyle başlayan savaş, emekçi yığınların ekonomik koşullarını daha da çekilmez hale getiriyor, işçilere ve emekçilere karşı alınan önlemler toplumsal muhalefetin giderek daha fazla yükselmesine yol açıyordu. Bonapart'ın emekçi yığınların dikkatlerini ülkenin ekonomik toplumsal sorunlarından uzaklaştırmak amacıyla ırkçı-şoven dış politikalarını Almanya'ya karşı savaş ilan ederek sürdürmesi, çok geçmeden savaşın, Napolyon'un yenilgisiyle sonuçlanması, emekçi yığınların "kahrolsun imparatorluk" şiarıyla ayaklanmasına yol açtı.
Ayaklanan halk yasama meclisine girmeyi ve cumhuriyetin ilan edilmesini sağlamayı başardı. Ancak oluşturulan yasama meclisinin çoğunluğu kralcılardan ve cumhuriyetçi burjuvazinin sağ kanadından oluşuyordu. Halk kitleleri Prusya'ya karşı ulusal savunmayı örgütlemesi için hükümete baskı yapıyordu. Zaten emekçi yığınların baskısıyla oluşan hükümette "ulusal savunma hükümeti" adını taşıyordu. Bunun sonucunda düşmanla savaşmak amacıyla halkın silahlandırılması kabul edildi. İşçiler ve esnaflardan kurulu Ulusal Muhafız taburları oluşturuldu. Fakat 1848 ayaklanmasının korkuları ve tecrübesi burjuvaziyi ihanete sürükleyen "sebepler" oldu. Burjuvazi, işgalcilerin ülkeden kovulmasını, kendisinin siyasal iktidarına son verecek ayaklanmanın izleyeceğini, silahlanmış halkın silahlarını kendisine çevireceğini biliyordu. Bu nedenle Mareşal Barzaine işgalci Alman birlikleriyle savaşmak yerine 170.000 kişilik ordusuyla Prusya ordularına teslim oldu. Bunun ardından hükümete karşı ikinci kez ayaklanma gerçekleşti.
Fakat ayaklanmanın önderlerinin halk kitleleriyle bağlarının olmaması, ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı. Başarısız ayaklanmanın ardından hükümet Prusya ile bir teslimiyet anlaşması imzalandı. Ülke topraklarının üçte birinin işgalcilerin kontrolü altında olduğu bir sırada gerçekleştirilen teslimiyet anlaşmasıyla Fransa 5 milyar altın Frang'ı, Almanya'ya ödedi. Alsas-Loren'den çekildi.28 Ocak 1871'de Prusya ile gerçekleştirilen anlaşma sonrasında yapılan ulusal meclis seçimlerinde 700 milletvekilinin 450'si krallık yanlısıydı. Ve daha ilk oturumda cumhuriyeti reddederek kralcı bir hükümet oluşturdular. Thiers hükümetinin teslimiyet anlaşmasını imzaladı. Ancak Paris ulusal muhafız birliğini silahsızlandırmaya cesaret edemedi. Oysa kralcı hükümetin ilk işi halkı silahsızlandırmak için, Paris ulusal muhafız birliğinin silahlarını teslim etmesini istemek olmuştu.
Paris emekçi yığınları, işgal birliklerine karşı kenti savunmak için oluşturduğu askeri birliği olan ulusal muhafız birliğinin silahlarını teslim etmesi yönündeki çağrılara kararlılıkla red cevabını vermiş, ellerindeki silahların özellikle topların kanları-canları pahasına elde ettikleri ve koruyabildikleri gerçekliğini bir kez daha haykırarak, teslimiyet anlaşmasının emekçi yığınlarca yırtılıp atılmasına da vesile olmuştur. Teslimiyet anlaşmasında, ulusal muhafızların silahlarının Bismark birliklerinin girmediği bölgelere çekileceği kesinlikle belirtilmiş olmasına ve Bismark birlikleri kente girmemiş olduğu halde, kralcı hükümetin halkı silahsızlandırmaya çalışması, Paris halkından duyduğu korkuyu ve halka karşı işgalci Bismark'la el ele vermesinin, ihanetinin kaçınılmaz sonucuydu.Silahların teslim edilmesi yönündeki baskılara halkın kararlılıkla karşı çıkması sonucu 17-18 Mart'ta hükümet saldırıya geçerek, silahsızlandırma işi zor yoluyla gerçekleştirmeye çalıştı. Böylece iç savaş fitilini de ateşledi. Hükümet ulusal muhafızları silahsızlandırmak için çağrılar yayınlayıp, türlü oyunlar çevirirken bir yandan da Paris'in kuşatılması yoluna gidiliyordu. Paris'in kuşatılmasından önce hükümet Bordeauks (Bordo)ye çekilmişti. Başkentin de Versa'ya taşıması, bunu çok geçmeden Fransız büyük burjuvazisi ve bürokratlarının da kenti terk etmesi, ayaklanan Paris halkının işinin kolaylaşmasını sağlamıştı. Ancak hükümetin ve burjuvaların kentten kaçmalarına göz yumulması, daha sonraki yenilgide önemli rol oynayan zaaflardan biri olarak görülmüştür.
İşte Paris halkı bu koşullarda ayaklanmayı başlatmış, kısa bir sürede başarıyla sonuçlandırmıştır. Ulusal Muhafız Merkez Komitesi önderliğinde ayaklanan halk Paris'i ele geçirdi. Daha ayaklanmalar başlamadan çok önce işçi sınıfının iktidar için örgütlüğünün ve birleşik önderliğinin bulunmadığını gören Marks, zamansız ayaklanmanın yanılgılarına dikkat çekerek, işçi sınıfını uyarmaya çalıştı. Ancak hareket başladıktan sonra da canla başla katılarak, başarılı olması ve en az zararla atlatılması için elinden geleni yaptı. Paris işçi sınıfı ayaklanmasının başarısıyla gerçekleşen devrim, kendinden önceki devrimlerden temelden farklıydı. Bu farklılıkların en belli başlılarını şöyle belirtebiliriz: Birincisi; bu devrim, eski devlet mekanizmasının el değiştirmesi değil, eski devlet mekanizmasının parçalanarak yerine yenisinin örgütlenmesinin getirilmesi. Böylece tarihte yer alan ve bir sömürücü sınıfın elinden bir başka sömürücü sınıfın eline geçen, devletin el değiştirmesini ifade eden devrimlerin aksine Paris Komünü eski devlet mekanizmasının parçalanarak yerine yeni tipte bir devletin konulması girişimiyle ayrılıyordu. İkincisi; daha önceki devrimler, sonuçta azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğine son vermiyor, azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğini bir başka biçimde sürmesi anlamına geliyordu.
Oysa Paris Komünü tam tersine çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü olarak ortaya çıkıyordu. Paris Komün'ünün, tarihsel dönemeçlerden biri olarak anılmasını sağlayan onun tabandan gelen devrimci girişkenliğin siyasal iktidar hedefine bağlanarak yürütülmesi, aldığı kararların yeni bir dünyanın kurulması yönünde atılan adımların emekçi yığınlara yeni bir umut, cesaret ve savaşma azmi veren özellikleri ve yüzyıllardır ezilen, horlanan, aşağılanan, baskı ve zulmün, sömürü ve soygun çarklarının bir "hiç", bir "ayak takımı" haline getirdiği emekçi yığınların ilk kez kendi gerçek güçlerini, olanaklarını görme fırsatına kavuşmuş olmaları ve bununla birlikte, işçi sınıfının gelecek mücadeleleri açısından tarihi ve tayin edici deneyim ve derslerle dolu olması ve bu zengin deneyim-dersler ışığında işçi sınıfı biliminin geliştirilmesine eşsiz materyaller sunmasındadır. Marksizm’in kurucusu Marks, Paris Komünü deneyimlerini inceleyerek, devlet ve devrim, işçi sınıfının siyasal mücadelesinde partinin rolü, proletarya diktatörlüğünün nesnel koşulları vb. hakkındaki görüşlerini geliştirmiş, zenginleştirmiş, daha sonraki işçi sınıfı mücadelelerine eylem kılavuzu olarak hizmet ederek teorilerini sağlam temellere oturduğunun görülmesine ve daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamıştır. Paris işçi sınıfı ayaklanmasının başarıya ulaşmasıyla birlikte yürürlüğe koyduğu ve 72 günlük iktidarı döneminde uygulamaya çalıştığı politikalar, devrimin ulusal dönüşüm bakımından perspektifini de ortaya koyuyordu.
Komün, öncelikle kiliseye yapılan devlet yardımını kesmiş, kilisenin devlet eliyle palazlanarak, emekçi yığınların üzerinde dini otorite ve nüfuzlarını kullanarak mevcut sömürü sisteminin temel dayanaklarından biri olma rolünü oynamalarına son vermiştir. Kilisenin görevi sadece evlilik, doğum ve ölüm kayıtlarının tutulmasıyla sınırlanmış, okullarda din dersleri kaldırılarak, eğitimdeki dinsel gericiliğin otoritesinin devlet eliyle ağırlaştırılmasının önüne geçilmiş, din işlerinin devlet işlerine müdahalesine son verilmişti. Manastırların çoğu halk yararına kullanılır duruma getirilmiş, sanatı teşvik edici önlemlerle birlikte, müzelerin halk yararına işletilmesi öngörülmüştü.
 Yine Komün yöneticilerinin en yüksek ücretinin, en yüksek işçi maaşını aşmaması ve bunun o günün koşullarında yıllık 6 bin Frang'ı geçmeyeceği ve yine yöneticilerin genel oyla seçilerek istenildiğinde de genel oyla tekrar görevlerinden alınabileceğinin karar altına alınması, onun, komünün emekçi yığınlar için en geniş demokrasiyi temsil ettiğini gösteriyordu. Askerlik yoklaması ve düzenli ordunun kaldırılması, eski burjuva devlet aygıtının parçalanması yolundaki kararlılığı, sürekli ordu ve bürokrasinin yerine halkın devrimci girişkenliğinin konulmasını ifade ediyordu.
 Böylece sürekli ordunun yerine tüm savaşa bilecek yurttaşların silahlandırılmasının geçirilmesi sağlanıyordu. Patronların Paris'in kuşatılması sırasında ve sonrasında terk ettiği tüm işletme ve atölyelere komün adına el konularak, bu işletme ve atölyeler ulusal işletmeler olarak ilan ediliyor, el emeğinin ücretlerini belirleyen yeni bir ücret sistemi getirilerek işçi sınıfının yaşam koşullarının iyileştirilmesinin koşullarının yaratılması yönünde çalışmalar yürütülüyordu. Fırınların gece çalışması yasaklanıyor, daha o zamandan gece çalışmasının, gündüz çalışmasından farklı olarak işçi sınıfını fiziksel ve ruhsal olarak aşırı derecede yıprattığı bilinciyle hareket edilerek bunun önüne geçilmeye çalışılıyordu. İşletmelerde para cezaları kaldırılmış, herkese genel okuma yükümlülüğü getirilmişti ki, bu komünün emekçi yığınların kültürel gelişimine verdiği önemi gösteriyordu.
 Yoksulların rehine malları kendilerine iade ediliyor, küçük işletmelerin borçları ve faizleri erteleniyor ve genel olarak da tüm borçlar ertelenerek Paris'ten kaçmış olan ve boş durumda olan burjuvaların evlerine el konuluyordu. Kadınlara eşit haklar tanınıyor, kadınlar eşit haklara sahip bireyler olarak yeni bir toplumsal konum elde ediyor, kadını ikinci sınıf insan olarak gören gerici anlayışlar bir daha geri-fiilen yaşamda ne derece uygulama olanağı bulduğundan bağımsız olarak- gelmemek üzere tarihe gömülüyordu. Bugün sosyal yaşamda, toplumsal koşullar fiilen uygulanmasını olumsuz yönde etkilese de, kadını ikinci sınıf insan olarak ele alan gerici-feodal görüşlerin teoride savunulamıyor olmasının temellerini Paris Komünü oluşturmuştur.
Paris Komünü, Paris emekçilerinin tabandan gelen devrimci girişkenliğinin başarısıyla kurulmuş, işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesinin ifadesiydi. İşçi sınıfının bu iktidarı aracıyla kazanımları, elde edilen somut kazanımları yanında tarihe bıraktığı zengin deneyim ve derslerle dolu olması, bunun siyasal iktidarın neden 72 gün gibi kısa sürede yıkıldığı sorusunu da gündeme getirmişti ki, bu sorunun doğru yanıtları daha bir anlam ve önem kazanmıştır. Zaten Komün'üne tarihsel önemini atfeden; Yukarıda saydığımız somut kazanımları ve saymadığımız daha bir çok kazanımları yanında onun kısa erimli olması, daha siyasal iktidar örgütlenmesini tam olarak uygulamaya fırsat bulamadan yıkılması ve bunun nedenleridir.Peki nelerdi komünü kısa sürede yenilgiye götüren koşullar? Her şeyden önce Paris proletaryası ve halkı yetkin, doğru birleşik bir önderlikten yoksundu.
Paris proletaryası ve halkını ayaklanmaya seferber eden Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, birleşik doğru bir çizgiye sahip yetkin önderlerden oluşmuş yönetim merkezi olma özelliğinden uzaktı. Merkez komitede iki güç, Prudoncular ve Blanguistler yer alıyor, zaman zaman kendi teorilerine ters doğru işler yapsalar da esasta hatalı işler yapmaktan kurtulamıyorlardı. Daha başlangıçta Paris'te siyasal iktidarı ele geçiren proletaryanın Versailes'e kaçan eski hükümette ve uluslararası gericiliğe karşı gerekli uyanıklığı göstermemesi, Versailles'e kaçan hükümet üzerine yürüyerek dağıtmak gerekirken buna yönelmemesi, dahası burjuvalar komüncüleri yakaladıkları yerde katlederken, komünün, burjuvazinin Paris'ten kaçmasına ve Versailles'teki hükümet güçlerinin yanında yer almalarına göz yumulmasıdır. Burjuvazi Paris'i kuşatır, bunun için zaman kazanır diğer şehirlerden yalıtılmış Paris üzerine saldırmak için hazırlık yaparken, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi yetkilerini devretmek amacıyla alelacele gündeme soktuğu seçimlerle zamanı geçirmiş, karşı-devrime toparlanması için muazzam bir olanak sağlamıştır. Dahası, bankalara el konulmamış, kendisi tek kuruşa muhtaç durumda olan komün, karşı-devrimcilerin bankalardaki paraları Paris'ten kaçırarak Komüne karşı kullanmalarına olanak verilmiştir. Bu nedenle burjuvazi güçlerini toparlayarak, Paris proletaryası üzerine yürümek için en elverişli olanaklara kavuşmuştur.
Daha önce Bismark ordularına teslim olan hükümet orduları serbest bırakılarak Paris halkına karşı savaşa sürülmüşlerdir. Komün, kent içindeki karşı-devrimcileri yeterince sindirememiş, sabotajcı ve casuslar kentte cirit atar durumda bulunmalarına karşın, yeterli önlemleri alamamış, sabotajcılar Paris savunmasının genel merkezine kadar sızmayı ve bir barut fabrikasını hava uçurmayı başarmışlardır. Komün, bazı önemli çabalarına karşın köylülükle bağlaşık kurmayı başaramamış, böylece Paris, kırsal kesim ve ülke içiyle birleşemeyerek yalıtılmıştır. Böylece Paris proletaryası sayıca ve askeri bakımdan güçlü karşı-devrimin saldırıları karşısında yiğitçe, kahramanca bir direniş göstermesine rağmen, yenilgiden kurtulamamıştır. "Komün bayrağı dünya cumhuriyetinin bayrağıdır" şiarıyla enternasyonalist karakterini ortaya koyan komünün, Prusya orduları ve Bismark tarafından serbest bırakılan Bonapartçı ordunun el ele vererek başlattığı karşı-devrimci saldırılara 8 gün boyunca kahramanca göğüs germesi, yenilgiyi önleyemedi. Karşı-devrimcilerin kanlı katliamlarla 30 bin kişiyi kurşuna dizmeleri, 10 binlerce kişiyi toplama kamplarına doldurmaları, 100 bin üzerinde emekçinin kanıyla kızıllaşan Paris sokaklarının burjuvazinin zafer çığlıklarına tanık olması, kuşkusuz Komüncülerin yenilgisinin habercisiydi. Ama burjuvazinin zafer çığlıkları sadece Komünün yenilgisinin değil, aynı zamanda derslerle dolu, geleceğin zaferlerinin habercisiydi! Proletarya yenilmiş, ama burjuvazinin karşısına daha güçlü ve deneyimli olarak yeniden dikilmenin eğitiminden geçmişti. Bu eğitimin ana hatları kendisini Marksizm’in devlet teorisinde ortaya koyuyor.
Marks, işçi sınıfının politik iktidarının Paris komünü tipinde bir devlet olacağını, bu devlette yasama ve yürütme yetkisini elinde bulunduran tabandan gelen devrimci bir önderlik olacağını ve tüm yöneticilerin seçimle gelip istenildiğinde hemen seçmenlerce görevden alınacağı bir örgütlenme biçimi olacağını, yetkin doğru çizgide birleşik bir önderliğin, işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirmesi ve sürdürebilmesi için zorunlu olduğunu ve işçi sınıfının bağlaşıkları sonunun tayin edici öneme sahip olduğunu söylüyordu. Gerçekten de Marks ve Engels, burjuvazinin devlet aygıtının parçalanmasının ve yerine yeni bir şeyin konulması gerektiğini belirtikleri Komünist Manifesto'da bu "yeni şey"in ne olduğu konusunda bir şey söylemiyorlardı. Çünkü Lenin'de belirttiği gibi bunu; " Proletaryanın bir egemen sınıf olarak örgütlenmesinin hangi somut biçimde olabileceği bu örgütlenmenin en tam, en tutarlı fethiyle hangi belirli biçimde uyuşabileceği sorusuna yanıtı, Marks, ütopyaya düşmeden, yığın hareketin deneyinden bekliyordu." (Lenin Devlet ve İhtilal)Komün, proletaryaya yıkacağı devlet mekanizmasını neyle değiştirmesini açıkça gösterdi.
Çünkü Komün o güne kadar bulunmuş en yüksek örgütlenme biçimi olarak gücünü herhangi bir parlamento ve yasadan değil, silahlanmış halktan alıyordu. Komün, halka yabancı ve halkın üstünde yer alan sürekli ordusu ve bürokrasisi olmayan "sönmeye başlayan" bir devletti. Komün, emekçi yığınların yönetime doğrudan katıldıkları bir yönetim biçimiydi ve onda sömürücülere yer yoktu. Komün, yasama yürütmeyi birleştiren hareketli bir örgenlikti. Komün işçi ve emekçi yığınların en geniş katılımını sağlayan ve onları yönetmenin de en elverişli örgenlik biçimiydi. Komün işçi ve emekçi yığınların iradesindeki değişiklikleri en hızlı bir şekilde yansıtma özelliğine sahipti. Bugün işçi sınıfı ve emekçi yığınların en demokratik örgütlenme biçimi olan Sovyetler, Paris Komünü deneyleri ve 1905 ve 1917 Şubat burjuva senteziyle oluşmuş, sosyalizme geçişin en elverişli siyasal örgütlenme biçimidir.
Paris Komünü, Paris işçi sınıfı ve emekçilerinin kan ve can pahasına elde ettikleri siyasal iktidarın, zengin deney ve derslerle dolu olarak işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinde ilham kaynağı olmuş, Sovyetler deneyimi ile daha da zenginleşerek günümüze kadar canlılığından hiç bir şey kaybetmeden bugüne gelmiştir. İşçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesi sürdükçe Komün, işçi sınıfına ilham kaynağı olmaya devam edecektir.

5 Mart 2019 Salı

PROLETARYANIN BÜYÜK ÖĞRETMENİ VE BURJUVAZİNİN KORKULU RÜYASI STALİN YOLDAŞ YOLUMUZU AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR…!- -

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi
Bütün ömrünü proletaryanın kurtuluşu davasına adamış, Marksizm-Leninizm'in yılmaz savunucusu ve pratikçisi önderi ve öğretmeni Stalin yoldaşın ölümünün 66. yıl dönümü. Stalin yoldaş, 21 Aralık 1879’da, Gürcistan’nın Gori kasabasında yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve 5 Mart 1953 yılında yaşama gözlerini kapayana kadar, devrim ve sosyalizmin uzlaşmaz savunucusu oldu. O proletaryaya, devrim ve sosyalizme yaptığı eşsiz hizmetlerle bu sıfata layık olmuştur. Her türden karşı devrimin, revizyonistin, Troçkistin, liberal döneğin kara çalmalarına, çarpıtmalar ve demagojiler Stalin yoldaşın yüceliğini lekeleyemedi ve lekeleyemeyecektir.
O dünya proletaryasının ve ezilen ulus ve halkaların yüreğinde ve dünya komünistlerinin bilincinde yaşıyor, yaşayacaktır. Onun fikirleri de bugün devrimin önünü aydınlatmaya devam ediyor.
Dahası her türden sapmaya karşı Stalin yoldaşın fikirleri yenilmez bir silahtır. Dünya komünistleri, Stalin yoldaşın fikirleriyle faşizm ve gericiliğin her biçimine karşı dünde savaştı, bugünde savaşıyor, gelecekte de savaşacaktır.
Her önder gibi Stalin yoldaşın da hata ve eksiklikleri olmuştur. Ama bu hatalar ve eksiklikler asla onun yaptıkları ve yarattıklarını inkar etme ve yok saymaya neden olmaz-olmamalıdır da. Stalin yoldaş “ölüler hata yapmaz” derken, tam da bu gerçeği dillendiriyordu.
Çünkü Stalin yoldaşın fikirleri devrim ve sosyalizmin teminatı olmuş ve pratiğin deneğinden sınanarak yol almıştır. Haliyle Stalin yoldaşın teorisi Marksizm-Leninizmdir, devrimin ışığıdır, işçi sınıfının kuruluşu bilimidir.
STALİN MARKSİZM-LENİZMİ SAVUNDU VE GELİŞTİRDİ
Stalin yoldaş Marksizm-Leninizm’in yılmaz bir savaşçısıdır. O zaten her fırsatta kendini Lenin'in öğrencisi olarak ifade eder. O her türden sapmaya karşı işçi sınıfının bilimi olan bilimsel sosyalizmi savundu, Onun burjuva ideolojisine bulanmasına karşı durdu. M-L’in saflığını göz bebeği gibi korumaya çalıştı. Stalin için dünyanın en değerli şeyi, M-L’in evrensel ilkeleridir. O bu ilkelerde asla taviz vermedi, bu ilkelere yönelik saldırıları kararlılıkla göğüsledi, sosyalizmin çıkarlarını herşeyin üstünde tuttuğunu bir ömür boyu yürüttüğü örnek savaşımla kanıtladı.
Stalin yoldaş, M-L öğretinin eşsiz bir yorumunu yaptı, geleceğin komünist savaşçıları için daha kolay kavranır hale getirdi. Sapmalara karşı mücadelesinde M-L’in temel tezlerini toparladı, neyin M-L, neyin revizyonizm, oportünizm olduğunu açıklıkla ortaya koydu. Öte yandan bilimsel sosyalizmin eşsiz hazinesine değerli katkılarda bulunarak onun daha da zenginleşmesini sağladı.
“LENİNİZM EMPERYALİZM VE PROLETARYA DEVRİMİ ÇAĞININ MARKSİZMİDİR”
Stalin yoldaş, Leninizm’i, “emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizm’i ” olarak tanımladı. Bu tanımı daha da açarak, Leninizm’in, “ genel olarak proleter devrimin teori ve taktiği, özel olarak proletarya diktatörlüğünün teori ve taktiği olduğunu” söyledi. O, bu tanımıyla Leninizm’in, Marksizm’in gelişmiş biçimi olduğunu gösterdi. Böylece Marksizm ile Leninizm’in organik bağını ortaya koyarak Leninizm’in, tarihsel temelini gösterdi. Leninizm’i bir ulusla olgu olmakla, köylü devrimciliğiyle salt pratiksenlik ile sakatlamaya çalışılan tanımları çürüttü.. Leninizm’in evrenselliğini vurguladı. Stalin, emperyalizm koşullarının tahlilinden Leninizm’in biçimlendiğini, bunun ise Marksizm’in emperyalizm koşullarına uyarlanması olduğunu belirtti. Böylece Leninizm’in, hem Marksizm’le olan bağını, hem de uluslararası niteliğini anlaşılır hale getirdi. Marksın siyasal savaşçılığını, Lenin'in teorisyenliğini yadsıyan Troçkist tanımlamayı elinin tersiyle kenara itti. Leninizm’in uluslararası niteliğini emperyalizm koşullarının derin çelişmelerine bağlayan Stalin, ulusla niteliğini Çarlığın iğrenç zulmüyle güçlü halk devrimini kucaklayan Rusya koşullarına bağladı.
Stalin yoldaş. M-L öğretinin temel tezleriyle oportünizmin temel tezlerini karşı karşıya getirdi, ikisi arasındaki nitelik farkını gösterdi. O, oportünist yöntemle Marksizm’in devrimci özünün boşaltılarak boş laf yığını haline getirildiğini, parlamenter mücadelenin başlıca mücadele biçimi haline getirilerek göklere çıkarıldığını, işçi partilerinin parlamenter gruplarına tabi kılınarak düzen partilerine dönüştürüldüğünü belirtti.
Öte yandan O, Leninist yöntemin devrimci Marksizm’e sarıldığını, parlamenter mücadeleyi reddetmeksizin kitlelerin parlamento dışı politik mücadeleyi esas aldığını, emperyalizm koşullarının devrimci savaşlar dönemini başlattığı gerçeğinden hareket ettiğini, yeni dönemin görevlerini üstlenecek ve proletaryayı zafere götürecek nitelikte proleter partileri örgütlemeyi öngördüğünü açıkladı.
LENİNİST DEVRİM TEORİSİ ZAFERİN TEK GARANTİSİDİR
Stalin yoldaş, Leninist devrim teorisinin temel özelliklerini sıralarken, bu teoriyi birinci olarak teorinin devrimci mücadeledeki önemini öne çıkardığını; ikinci olarak, kendiliğindenlik, “ “teorisine” karşı savaş açarak onu çökerttiğini, üçüncü olarak, emperyalizm koşullarının tahlilinden çıkan üç temel teze dayandığını belirtti.
“Devrimci teori olmadan, devrimci hareket olmaz” Leninist önermeyi hatırlatan Stalin yoldaş Leninizm’in devrimci Marksizm’i yeniden canlandırdığını, burjuva ideolojisinin her biçimiyle Marksizm arasında kalın bir çizgi çektiğini emperyalizm koşullarının tahliliyle zenginleşerek proletaryanın yenilmez bir silahı haline getirdiğini söyledi. Stalin yoldaş, kendiliğindenlik, “ teorisinin” kitleleri arkadan izlediğini, işçi hareketini sendikalizmin ve parlamentarizmin sınırları içine çekerek en az direnme çizgisinde tuttuğunu ve burjuvazi için kabul edilebilir hale getirdiğini, devrimci teorinin klavuzluk rolünü yadsıyarak öncü müfrezeyi ( partiyi ) burjuva düzeninin bir aygıtına dönüştürdüğünü belirtti. Leninist devrim teorisinin, işçi hareketinin klavuz olduğunu ve bu klavuzluğu öncünün aracılığıyla yerine getirdiğini, teorinin pratiğe ışık tuttuğu ve pratiğin deneyimleriyle zenginleştiğini, ikisi arasında kopmaz bir bağın olduğu gerçeğine dayandığını söyleyen Stalin yoldaş, bu teorinin oportünizme karşı mücadele içinde doğup şekillendiğini vurguladı.
Stalin yoldaş, Leninist devrim teorisinin dayandığı üç temel tezin, emperyalizmle dünya ekonomisine dönüşen kapitalizmin keskinleşen iç çelişmelerine dayandığını, bu çelişmelerin metropoller” de proleter devrimini, sömürgelerde kurtuluş hareketlerini ve dünyanın yeniden paylaşımında da emperyalist savaşları gündeme getirdiğini, bütün bu etkenlerin emperyalizmin sosyalist devrim arifesi olduğunu, dünya gericiliğinin ortak cephesine karşı dünya devrim cephesinin koşullarını yarattığını, proleter devrimin ise emperyalist zincirin zayıf halkasında zafer kazandığını, dolayısıyla tek tek ülkelerde devrimin olanaklı hale geldiğini belitti.
Öte yandan Stalin yoldaş, Leninist devrim teorisinin emperyalist savaş ve Ekim devrimi ile doğrulandığını hatırlatarak, emperyalist savaşın emperyalizmin genel bunalım dönemini başlattığını, Ekim Devriminin ise, proleter devrimleri çağını açtığını söyledi.
Stalin yoldaş, ister proleter devrimler olsun , İster sömürgesel devrimler olsun, tüm devrimlerin emperyalizme yöneldiğini, dolayısıyla sömürge ve bağımlı ülkelerdeki anti-emperyalist nitelikli demokratik devrimlerle, ulusal kurtuluş hareketlerinin yani sömürgesel devrimlerin dünya proleter devrimine bağlanarak onun bir müttefiki olduğunu, nihayet kesintisiz devrim tezine dayanarak sömürgesel devrimleri proleter devrimine dönüştürmek gerektiğini belirtti.
Stalin yoldaş, Troçkist “ sürekli devrim” tezinin burjuva demokratik aşamayı köylülüğü devrimci potansiyelini ve proletaryanın köylülüğü etkileme gücünü yadsıdığını, yarı-Menşevik bir teorisi olduğunu, dolayısıyla M-L kesintisiz devrim teziyle ilintisinin bulunmadığını söyledi.
Stalin yoldaş, proleter devrimin nesnel koşullarıyla ayaklanmanın nesnel koşullarının birbirine karıştırılmaması gerektiğini, milli krizin
, genel krizle ulusal etkenlerin bir bileşimi olduğunu devrimci durumun devrime yol açmadığını öznel koşullarında ( öncünün deneyimi ve kitlelerin bilinç ve örgütlülük düzeyi) hazır olması gerektiğini belirtti.
Son olarak Stalin yoldaş, başarılmış tek tek ülke devrimlerinin sosyalizmin tam zaferi sayılamayacağı, sadece sosyalizmin
Emperyalist sistem içinde fethedilmiş kaleleri sayılacağı, dünya komünizmini hedefleyen devrimlerin kendi kendileriyle yetinemeyeceği gerçeğini vurgulayarak, diğer ülke devrimlerini desteklemenin, her ülke devriminin dünya devriminin bir manivelası olduğunu söyledi. Stalin yoldaş, Leninist devrim teorisini, dünya devriminin gelişme teorisi” diye tanımladı.
“ SOSYALİZMİN TEMEL İÇERİĞİ PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜDÜR “
Lenin, “ her devrimin ne temel sorunu devlet iktidarı sorunu”dur der. Ve Stalin, “ Proletarya devriminin temel içeriği proletarya diktatörlüğüdür.” der. Lenin ve Stalin'in önermeleri, iktidara yönelmeyen iktidar aracılığıyla kuşanmayan bir devrimin nihai amacına eremeyeceğini vurgular.
Stalin yoldaşın, Leninist proletarya diktatörlüğü teorisini üç temel teze dayandırır. Bunlar, proletarya diktatörlüğünün, proletaryanın burjuvaziye egemenliği aracı olması, proletarya devrimin aleti olması ve devlet biçiminin Sovyet iktidarı olmasıdır.
Stalin yoldaş, devrilen burjuvazinin bir çok bakımdan proletarya diktatörlüğünden daha güçlü olduğunu, üstelik eski cennetine kavuşmak için iktidar kavgasına daha hırsla sarılacağını, kapitalist düzeni geri getirme eylem ve çabasına gireceğini burjuvazinin bu eylem ve çabalarının proletarya diktatörlüğünün, proletaryanın burjuvaziye egemenlik aracı olmasının somut ifade olduğunu vurguladı.
Proletarya iktidarına en uygun örgüt biçiminin Sovyetler olduğunu söyleyen Stalin yoldaş, bu örgütün kolayca sevk ve idare edebilmesi, mücadele içinde doğan ve burjuva devletini parçalamaya yetenekli savaş örgütleri olması ve nihayet kitleler nezdinde güçlü otoriteye sahip demokratik örgütler olması biçiminden özetledi. Stalin yoldaş, Sovyet iktidarının, bütün devlet aygıtının sürekli ve biricik temeli” olasıdır diye tanımladı. En demokratik burjuva cumhuriyetleri dahil kapitalist rejimlerde emekçilerin soyut ve biçimsel hukuki eşitlikle kandırıldığını, ülke yönetimine katılmadığını, ülke yönetimine katılmadığını hatırlatan Stalin yoldaş, Sovyet Cumhuriyetinin emekçilere gerçek eşitliği sağladığını Onların, ‘devletin demokratik yönetimine sürekli ve kesin olarak” kattığını belirtti. Sovyet Cumhuriyetinin burjuva demokratik diktatörlüğü çağını açtığını söyleyen Stalin yoldaş, devlet örgütlerinin en enternasyonalist olanı olduğunu, proletarya tarafından yönetildiğini, yasama ve yürütme birleştirdiğini, “ seçim bölgeleri yerine üretim bölgelerini” koyduğunu, emekçileri yönetim aygıtına bağlayarak onlara ülkeyi, yönetmeyi öğrettiğini belirtti. Sovyet iktidarını, proletaryanın ekonomik kurtuluşunu ve sosyalizmin tam zaferini mümkün kılan, uzun zaman ararmış ve sonunda bulunmuş politik biçimidir.” diye tanımlanan Stalin yoldaş, bu iktidarın toplum komünizme doğru götürürken, kendisinin de yavaş yavaş sönerek kaybolacağını söyledi.
ÖNCÜ MÜFREZE PROLETARYA PARTİSİ
Stalin yoldaş, proletarya partisini, devrim süreci boyunca proletaryaya önderlik eden siyasi kurmay olarak tanımladı. O, partiyi, proletaryayı iktidar uğruna mücadeleye yöneltecek kadar cesur, devrimci bir durumun çapraşık koşulları içinde yolunu şaşırmayacak kadar deneyim sahibi ve hedefe giden yolda hiç bir kayaya çarpmadan yol alabilecek esnek, mücadeleci” bir örgüt olarak niteledi. Stalin yoldaş, nasıl ki bir ordu kurmaysız edemezse, proleterlerden ve diğer emekçilerden oluşan siyasal bir ordu da kurmaysız edemez dedi ve bu ordunun siyasal kurmayının proletarya partisi olduğunu söyledi. Örgüt biçimlerinin tümünün proletaryaya gerekli olduğunu belirten Stalin yoldaş, diğer proleter sınıf örgütlerinin hiç birisinin partiyle kıyaslanamayacağını, en tayin edici rolün partide olduğunu söyledi.
Stalin yoldaş partiyi, işçi sınıfının öncü unsurlarını, onların deneyimini, devrimci ruhunu emdiği için diğer yandan işçi sınıfının bilimiyle yani devrimci teoriyle silahlandığı için, işçi sınıfının bilimiyle yani devrimci teoriyle silahlandığı için, “ İşçi sınıfına sımsıkı bağlı olduğu için, aynı zamanda, Onu sınıfın bir müfrezesi olarakta tanımladı. Bu tanımlamayla Stalin yoldaş, partinin sınıfına klavuzluk ettiğini, yol gösterdiğini, önünü aydınlatarak onu ileriye yönelttiğini belirterek partinin teorik ve siyasal önderliğini vurguladı.
Stalin yoldaş, partiyi , “ disiplin ve örgüt ruhunun somut örneği ” olduğu için, ayrıca sınıfının milyonlarca örgütsüz kitlesine, “ disiplin ruhunu ve sistemli mücadeleyi, örgüt ruhunu ve metaneti ” kazandırıldığı için, “ işçi sınıfının örgütlü müfrezesi” olarak tanımladı. Stalin yoldaş, partinin şekilsiz bir örgüt olmadığını, “ devrimci işçi sınıfının örgütçü çekirdeği” olduğunu, partinin, “ örgütlerinin toplamı “ olduğunu parti üyesinin de, “ parti örgütlerinden birinin üyesi olan kimse” olduğunu açıkladı. Partiyle sınıfın aynı şeyler olmadığını, partiyle sınıfın arasındaki sınırın net olması gerektiğini, bu sınırın , “partinin örgütsüz kitleleri öncü müfrezesinin düzeyine yükseltme ödevini” anımsatan etken olduğunu vurgulayan Stalin, partinin, örgütlerinin toplamı olduğunu ama bu örgütlerin kopuk olmayıp organik bağlarla bağlı olduğunu ve nihayet partinin, “ alt ve üst yönetim organlarıyla, azınlığın çoğunluğa uymasıyla bütün parti üyeleri için zorunlu olan pratik kararlarıyla, bu örgütlerin bir bütün olarak olumlu birliği” olduğunu belirterek, partinin örgütsel önderliğini vurguladı.
Stalin yoldaş, partiyi deneyimli proletaryanın çıkarlarına uygun genel bir siyasi çizgi hazırlamayı, otoritesiyle de proletaryanın ve emekçilerin yığınsal sınıf örgütlerinin eylemi bu genel çizgide tek bir hedefe yöneltmeye yetenekli biricik örgüt olduğu için, “ proletaryanın sınıf örgütlerinin en yüksek örgüt biçimi” olarak tanımladı. Partinin bu gücünün, kitle örgütlerinin öncü unsurlarını bağrında toplanmasından ileri geldiğine dikkat çeken Stalin yoldaş, parti “ deneyimi ve saygınlığı ile proletaryanın mücadelesinin önderliğini merkezileştirmeye ve böylelikle işçi sınıfının çeşitli örgütlerini, yardımcı organları ve partiyi sınıfa bağlayan volan kayışları haline getirmeye yetenekli biricik örgüttür” dedi.
Stalin yoldaş, faaliyetlerini partinin genel çizgisine bağlayan yığınsal örgütlerin partiyle ilişkisiyle karıştırılmaması gerektiğini vurguladı, partinin kitle örgütleriyle ilişkisinin gönüllülük ilkesine dayandığı, bu örgütleri partinin öncülüğüne ikna edenlerin ise bu örgütlerdeki parti üyeleri olduğunu söyledi.
Stalin yoldaş, partiyi, “ kendisinin bir sonuç ” olmadığı için, “ kendi kendine yeter güç” olmadığı için ve fakat, “ proletaryanın elinde, henüz kurulmadan önce diktatörlüğün kurulduğu zamanda da bu diktatörlüğün pekiştirilmesine ve genişletilmesine yarayan bir araç ” olduğu için “ proletarya iktidarının aleti ” olarak tanımladı. Proletaryaya devlet aygıtını sağlamaya ve kullandırmaya yetenekli tek gücün parti olduğunu söyleyen Stalin yoldaş, güçlü bir sosyalist toplumu proletarya diktatörlüğü aracılığıyla yaratan yönetici gücün parti olduğunu belirtti.
Stalin yoldaş partiyi, demir disiplinin, irade ve eylem birliğinin simgesi olduğu için, “ Hiziplerin varlığı ile bağdaşmayan irade birliği” olarak tanımladı. Partide eleştirinin ve fikir mücadelesinin gerekli ve zorunlu olduğunu belirten Stalin yoldaş,” Ama, fikir mücadelesi bitince, eleştiri tükenip karara varılınca bütün parti üyelerinin irade ve eylem birliği şarttır. Bu, öyle bir zorunlu şarttır ki onsuz ne bir birleşmiş bir parti, nede partide demir disiplin düşünülebilinir” dedi. Stalin yoldaş partide ki disiplinin bilinçli ve gönüllü disipline dayandığını, hiziplerin ise partinin disiplinini bozduğunu, irade birliğini parçaladığını, partide birçok merkezin doğmasına neden olduğunu söyledi. Stalin yoldaş, “ Parti, her türlü hizipçiliği ve partide her türden iktidar bölünmesini olanaksızlaştıran irade birliğidir.” diyerek partinin birliğinin önemini vurguladı.
Stalin yoldaş, “ Parti, kendini oportünist unsurlardan arıtarak güçlenir” dedi. Oportünist unsurların, “ partiye kararsızlık ve oportünizm ruhunu, moral bozukluğu ve güvensizlik ruhunu” getirdiğine dikkat çeken Stalin yoldaşın, hizipçiliğin, geçimsizliğin ve içte baltalamanın kaynağının, bu unsurlar olduğunu söyledi. Stalin yoldaş, parti içindeki oportünistlerle uzlaşmayı şöyle mahkum etti:
“ ideolojik mücadele ile partinin içindeki oportünist öğelerin yenilebileceğini, parti çerçevesi içinde bu öğelerin üstesinden gelinebileceğini savunana teori, partiyi felce ve kronik hastalığa mahkum etmenin belirtisi olan çürük ve tehlikeli bir teoridir: bu teori, partinin oportünizme peşkeş çekilmesi tehlikesini doğurur; proletaryayı devrimci partisinden emperyalizme karşı mücadelesinde başlıca silahından yoksun bırakır.”
DÜNYA PROLETER DEVRİMİNİN MÜTTEFİKİ: SÖMÜRGESEL DEVRİMLER
Stalin yoldaş, emperyalizme dönüşen kapitalizmin ham madde kaynaklarını, pazarları, sermaye, ihraç alanların ele geçirmek amacıyla zayıf ülkeleri boyunduruk altına alındığını ve bir sömürgesel sistem oluşturduğunu, sömürge ve yeni-sömürge ülke halklarını, mali bakımdan köleleştirdiğini ve sömürgeci baskıya uğrattığını, böylelikle ezilen halklarla emperyalizm arasındaki çelişkinin emperyalist savaş ve Ekim devriminin etkisiyle son derece şiddetlenerek sömürgesel devrimlere yol açtığını belirtti. Sömürgesel devrimlerin, burjuva demokratik devrim ve ulusla kurtuluş hareketleri biçimlerine büründüğünü, anti-emperyalist nitelikte olduğunu, dolayısıyla dünya proleter devriminin bir yedeği haline geldiğini belirten Stalin yoldaş, kapitalizmin çerçevesi içinde kalmaları için, M-L kesintisiz devrim teorisinden hareketle bu devrimlerin komünist bir önderliğe kavuşturulup proleter devrimlerine dönüştükleri gereğini vurguladı.
Stalin yoldaşın, bilimsel sosyalizmin, ulusla sorunu her zaman sınıf sorununa bağlı olarak ele aldığını, zira kapitalist sistemin temel toplumsal eşitsizliğinin sınıf eşitsizliği olduğunu, , ulusal eşitsizliği dahil diğer toplumsal eşitsizliklerin tümünün sınıf eşitsizliğinden kaynaklandığını dolayısıyla sınıf eşitsizliğinin tasfiyesiyle ( ki, bu kapitalist sistemin tasfiyesi demektir) öbür toplumsal eşitsizliklerin ortadan kalkacağını belirtti.
Stalin yoldaş, “ enternasyonal oportünizmin ulusal sorunda da ihanet çizgisine girdiğini, ulusal sorunun kapsamını daraltarak Avrupa ile sınırlandırdığını ve sömürgeci boyunduruğu görmezlikten geldiğini, üstelik Avrupadaki ulusla sorunu da burjuva demokrasisi aracılığıyla çözmeyi(!) kalktığını bu nedenle ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını özerklik hakkına, hatta daha ileri giderek kültürel özerlik hakkına indirgendiğini ve böylece ilhakların meşruluğunu açıkça savunur duruma geldiğini söyledi.
Stalin yoldaş, Leninizm'in ulusla sorunu devletin bir iç sorunu olmaktan çıkarıp ezilen halkların emperyalizmin boyunduruğundan kurtarılması genel sorunu haline getirdiğini, kendi kaderini tayin etme kavramına yeni bir yorum getirerek onu ülkesi ülke ilhakların aracı olmaktan çıkarıp ilhaklara karşı mücadelenin ve hakları enternasyonal temelde eğitmenin aracına dönüştürdüğünü ulusal sorunu hukuki eşitsizliğin tumturaklı demeçlerden kopararak, ulusal ve sömürgesel boyunduruğa karşı ezilen ulusların kurtuluş mücadelesini destekleme sorunu haline getirdiğini ve nihayet ulusal sorunun çözümünün proleter devrime bağladığını belirtti.
M-L’in tüm ulusları eşit saydığını, bir ulus zararına bir başka ulusal ayrıcalık tanınmasına karşı olduğunu, devlet kurma hakkı dahil tüm ulusla hakların her ulusun doğal hakları saydığını, bağımlı kılan ulusların başta devlet kurma hakkı gelmek üzere tüm ulusla haklarını her şart altında savunduğunu kaydeden Stalin yoldaş, ancak ulusun bu hakları kullanma durumunda M-L’lerin tavırsız kalmayacağını, ulusun bu hakları dünya devrimini güçlendirme yönünde kullanmasına çaba harcayacaklarını söyledi.
Stalin yoldaş, emperyalizm koşullarında ulusal kurtuluş hareketini desteklemenin biricik kıstasının bu olduğunu vurguladı.
Stalin yoldaş, ezen ulus sosyalistlerinin, ezilen ulusların bağımsız devlet kurma hakkını kayıtsız şartsız savunmaları, emperyalizmi zayıflatan ulusla kurtuluş hareketlerini desteklemelerini ve ezen ulus sosyalistlerinin ise kendi ülkelerinin kurtuluş hareketiyle egemen ülkelerin proletarya hareketiyle egemen ülkelerin proletarya hareketi arasındaki bağı anlamaları, ezilen ulus milliyetçiliğinin, “ ulusal içe kapanma, sınırlılık ve tecrit politikasıyla” mücadele etmeleri gerektiğini; dünya proletaryasıyla emekçi halkların enternasyonal dayanışmasının ancak böyle gerçekleşeceğini söyledi.
DEVRİMİN GÜVENİLİR BİR MÜTTEFİKİ KÖYLÜLÜK
Stalin yoldaş, köylülüğün devrimci potansiyel taşıdığını, proletarya devrimini iktidarla taçlandırmak için, kazanılan iktidarı korumak, pekiştirmek ve sürdürmek için nihayet sosyalizmin kurtuluşunu gerçekleştirmek için köylülüğün devrimci potansiyelinde yararlanmak. Gerektiğini vurguladı. Köylü sorununun devrimin müttefiki sorununda somutlaştığını kaydeden Stalin yoldaş, ancak köylülüğün farklı kesimlerinden oluştuğunu, her kesimin devrimin şu yada bu aşamasında farklı tavır takınacağını belirtti. Stalin yoldaşın, köylülüğün üç kategoriden oluştuğunu, bunların yoksul köylülük, orta-köylülük ve zengin köylülük olduğunu, devrimin burjuva demokratik aşamasında köylülüğün tümünün devrimin gücü sayılacağını ve işçi-köyü ittifakının yoksul ve orta köylülüğün ( köy burjuvazi ) devrimin düşman olduğunu kaydeden Stalin yoldaş, işçi-köylü ittifakının yalnızca yoksul köylülüğü kapsadığını gösterdi.
Yine Stalin yoldaş, proletarya diktatörlüğü koşullarında artık proleter iktidarın yıkılmazlığına kanaat getiren orta köylülüğün tarafsız kalmayı bırakarak, proletaryaya yöneleceğini, dolayısıyla sosyalizmin kuruluşunun başladığı bu dönemde. proletaryanın yoksul köylülüğe dayanarak orta köylülükle sağlam bir ittifak kurması gerektiğini, adım adım yoksul ve orta köylüyü kooperatifleşme hareketinin içine çekerek kırda kapitalizmin tasfiyesinin koşullarını hazırlaması gerektiğini söyledi.
Stalin yoldaş, burjuva demokratik devrimler çağında da proleter sosyalist devrimler çağında da köylülüğü-kır emekçileri- devrimin güvenilir müttefiki olduğunu, ancak öncü gücü olmadığını, bu durumun köylülüğün istikrarsız ekonomik yapısından kaynaklandığı belitti.
Gerek kapitalizm koşullarında gerekse de sosyalizm koşullarında yok olmanın köylülüğün tarihsel yapısının olduğunu kaydeden Stalin yoldaş, ancak bu yok oluşun kapitalizm koşullarında acı ve ızdıraplı bir ayrışmayla gerçekleşeceğini, sosyalizm koşullarında ise proletarya diktatörlüğünün koruyuculuğu altında sosyalist bir dönüşümle noktalanacağını söyledi.
PROLETARYANIN ÖNDERLİK BİLİMİ STRATEJİ VE TAKTİK
Stalin yoldaş, strateji ve taktiği, “ proletaryanın devrimci mücadelesinin yönetiminin bilimdir.” Şeklinde tanımladı. Stratejiyi, “ devrimin belirli bir aşamasını temel Kabul ederek proletaryanın başlıca darbesinin doğrultusunu saptamak, devrimci güçlerin uygun düzenlenişi için ana ve ikincil yedek güçler plan hazırlamak, devrimin belirli aşaması boyunca planın gerçekleşmesi için mücadele etmek” olarak tanımlayan Stalin yoldaş, stratejinin, “ devrimci ana güçleri ve güçlerin yedekleriyle “ uğraştığını, devrimin tek bir aşamasını kapsadığını, yeni bir aşamaya geçince stratejinin de değişeceğini belitti.
Taktiği,” nispeten kısa olan, hareketin kabarması ve alçalması devrimin hızlanması yada yavaşlaması döneminde proletaryanın davranış çizgisini saptamak, eski mücadele ve örgütlenme biçimlerinin ve eski sloganların yerlerine yenilerini koyarak mücadele ve örgüt biçimleri arasında uyum sağlayarak vb. Bu çizginin uygulanması için mücadele etmek” olarak tanımlayan Stalin yoldaş, taktiğin,” proletaryanın mücadele biçimleriyle ve örgüt biçimleriyle, bu biçimlerin zincirleme kaynaşmasıyla” uğraştığını, devrimin belirli bir dönemini temel aldığını, “ devrimin kabarma ve alçalmasına hızlanma ve yavaşlamasına gore birçok kez” değişebildiğini söyledi. Rus devrimini burjuva demokratik devrim aşaması, sosyalist devrim aşaması, proletarya diktatörlüğü aşaması diye üç stratejik aşamaya bölen Stalin yoldaş, her bir aşamanın bir çok taktiği içerdiğini belirtti.
Stalin yoldaş, stratejik önderlik ve taktik önderlik üstünde de durdu. Stratejik önderliğin dolaysız ve dolaylı yedekler sorununu kapsadığını bu yedeklerden hakkıyla yararlanmak için, “ devrimci güçleri, başlıca hasmın en can alıcı noktasına gereken anda toplamak”, “ ayaklanmanın başlangıç anını iyi seçmek,” hedefe giden yolda her cins ve her çeşit güçlükleri ve karışıklıkları aşarak gevşemeden ilerlemek” ve koşullar gerektiğinde “ düzenli bir biçimde geri çekilmek ” belirtti.
Taktik önderliğin ise stratejik önderliğin bir parçası olduğunu, proletaryanın mücadele ve örgüt biçimlerinden yararlanma sorunu kapsadığını bu yararlanmayı en üst seviyeye çıkarmak için devrim dalgasının kabarma ve alçalma durumuna uygun olan, “ mücadele ve örgüt biçimlerine ön planda yer vermek” ve stratejik başarının hazırlanmasında merkezi görevi teşkil eden halkayı kavramak olduğunu belirtti.
Stalin yoldaş, reformları, iktidardaki sınıfın, düşmanlarının sallantılı müttefiklerini koparmak, yada karşıtı güçlerin birliğini parçalamak için verdiği tavizler olarak tanımladı. M-L’lerin genel olarak reformları, özel olarak uzlaşma ve anlaşmaları ilke olarak reddetmediklerini kaybeden Stalin yoldaş, “ önemli olan, reformların ve uzlaşmaların kendileri değil, insanların bu anlaşma ve reformlardan nasıl yararlandıklarıdır” dedi.
Devrimci taktikle reformcu taktiğin nitel farklılığına değinen Stalin yoldaş, reformcu için reformların herşey, devrimci çalışmanın ise hiç birşey olduğunu, devrimci için ise esasın devrimci çalışma olduğunu ve devrimci taktikle kapitalist düzen için tersine tepen bir silah haline geleceğini belirtti.
PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNÜN PEKİŞTİRİLMESİ VE SOSYALİZMİN İNŞASI
Stalin yoldaş, proletarya diktatörlüğü koşullarında sınıf mücadelesinin bir yanda iktidarın korunması-güçlendirilmesi ve sürdürülmesinde diğer yanda sosyalizmin inşasında yoğunlaştığını belirtti. İktidarın alınışını devrimin daha başlangıcı sayan Stalin yoldaş asıl zorlu mücadelelerin proletarya diktatörlüğü koşullarında sürdürüldüğünü söyledi. Bu zorlukların nedenlerini devrilen burjuvazinin bir çok bakımdan proletaryadan güçlü olmasına, kapitalizme ve anarşiye kaynaklık eden küçük meta ekonomisinin yaygınlığına, gelişmenin önünde güçlü bir engel olan eski alışkanlıklara, proletaryanın yönetim deneyiminin yetersizliğine, dış müdahale tehlikesine ve burjuvazinin yeniden iktidara dış müdahale tehlikesine ve burjuvazinin yeniden iktidara geçme girişimlerine bağlayan Stalin yoldaş, iktidara geçmekle proletaryanın önünün güllük gülistanlık olmadığını, tam tersine kapitalizm koşullarından daha çetin koşullar altında sınıf mücadelesini sürdürdüğünü belirtti. Muzaffer devrimin, iktidarın hemen akabinde kent ve kırın büyük mülk sahiplerini mülksüzleştirdiğini hatırlatan Stalin yoldaşın, proletaryanın güç ve deneyim yetersizliğinden, kent ve kırın orta derecedeki kapitalist işletmelerine hemen elkoyamayacağını, elverişli koşulların hazırlandığı ilerideki bir dönemde ancak bu işi gerçekleştireceğini belirtti.
Stalin yoldaş , artık egemen gücün proletarya olduğunu dolayısıyla ekonomik hayatı düzenlemek olduğunu, anacak bu düzenlemeyi genç sosyalist devletin olanakları çerçevesinde yapması gerektiğini belirtti. Her dönemin koşullarına uygun bir ekonomik politika tespit etmek gereğini vurgulayan Stalin yoldaş, genç Sovyet devletinin dış müdahale koşullarındaki ekonomik politikasının “ savaş komünizmi” olduğunu, fazla ürünün tümüne elkoyma olan bu ekonomik politikasının müdahale koşullarına uygun olduğunu, ekonomik ve siyasi kazanımlarının biricik teminatı olan, Sovyet devletine büyük destek sağladığı için köylülerin bu yükü seve seve omuzladıklarını, tecrit olmamak için kulak sınıfının da istemeye istemeye bu yüke ortak olmak zorunda kaldığını belirtti.
Stalin yoldaş, müdahale koşullarının kalkmasıyla yeni bir dönem girildiğini, artık eski ekonomik politikanın geçersiz olduğunu, yeni dönemin koşullarına uygun bir ekonomik politika tespit etmek gerektiğini ve bu politikanın da Lenin’in tespit ettiği “ Yeni İktisadi Politika” (NEP) olduğunu söyledi. NEP’in ikili özellik taşıdığını, hem kapitalizmin hem sosyalizmin unsurlarını içerdiğini hatırlatan Stalin yolda bu politikanın, ürün fazlasının bir kısmını satış için ürün sahibine bırakmasıyla kapitalizmi, ürün fazlasının diğer kısmıyla pazar üzerindeki düzenleyici rolü vermesiyle de sosyalizmi temsil ettiğini belirtti.
Stalin yoldaş, NEP’in iki yan taşıdığını, kıır kapitalizmin sosyalizme bağlayan en uygun geçiş biçimi olduğunu, küçük meta üreticisinin çıkarını göz attığı için proletaryanın yoksul ve orta köylülükle ittifakını daha da pekiştirdiğine, adım adım sosyalizmi güçlendirdiği için proletaryaya yaradığını, öte yandan devletin Pazar üzerindeki düzenleyici rolüyle kır burjuvazinin palazlanmasını sınırladığını, bununda kapitalizme karşı sosyalizmin ve emekçi köylülüğün çıkarının güvencesi olduğunu söyledi.
Stalin yoldaş, NEP’in tamamlayıcı unsurunun Lenin’in kooperatifleşme planı olduğunu, bu planın, emekçi köylülüğü önce satış kooperatifleriyle ve bunun ardından da üretim kooperatifleriyle birleştirerek sosyalizme bağladığını belirtti.
Stalin yoldaş köylü ekonomisini kooperatif hareketiyle merkezileştirmenin ancak NEP koşullarında mümkün olduğunu, nihayet kooperatif hareketiyle merkezileştirmenin ancak NEP koşullarında mümkün olduğunu, nihayet kooperatifleşmenin son aşaması olan ve üretim kooperatifleriyle bireysel köylü ekonomisinin kolektif mülkiyete dönüşme sürecinin tamamlandığı, artık bu aşama da NEP’in ömrünü doldurduğunu, dolayısıyla kapitalizmin en son kalesini temsil eden kentteki Nepmanlarda kırdaki kulakların tasfiyesinin gündeme girdiğini söyledi. Tarım da kolektifleşmenin sanayi alanında sosyalizmin inşasıyla el ele gideceğini belirtti.
Stalin yoldaş, sosyalizmin inşasında kavranacak halkanın ağır sanayi olduğunu, öte yandan bir başka ayin edici unsurun da sosyalist sanayi hızlı bir tempo ile geliştirmek olduğunu, sanayi, özellikle ağır sanayi geliştirmenin, işçi sınıfını güçlendirmek anlamına geldiğini, sosyalist ekonomisinin öbür sektörlerinin can damarının ağır sanayi olduğunu ağır sanayi ile sosyalist ekonominin yüksek bir temele kavuşacağını bunun ise, proletarya diktatörlüğünü sağlam bir ekonomik temel dayandırılarak daha da güçlendirmek olduğunu belitti.
Stalin yoldaş, sanayileşme hamlesinin güçlü bir teknik kadroyla ürün verilebileceğini, kapitalizmden miras kalan teknik kadronun hem bu ihtiyaca cevap veremeyeceğini, hem de kapitalizmin alışkanlıklarından kurtulamadıkları için gerekli randımanı da veremeyeceğini, hatta bir kısmının sosyalist ekonominin tahripkar sabotajlarını haline bile geleceğini, bu yüzden sosyalizmin kaderinin bunlara terk edilemeyeceğini, işçi sınıfının yeni teknik kadrolar yaratarak sosyalizmin teknik ihtiyacını güvenceye almak gerektiğini, öte yandan da bu hamleyle işçi sınıfının ekonomik egemenliğinin daha da pekişeceğini söyledi. İşte, Stalin yoldaşın sosyalizmin kuruluşuyla ilgili düşüncelerinin kısa özeti.
ULUSLARARASI KOMÜNİST HAREKETİN BAŞARILI BİR ÖNDERİ
Lenin'inden önderlik görevini devralan Stalin yoldaş yalınızca Bolşevik Partisinin değil, aynı zamanda 3. Enternasyonalin, yeni dünya komünist partisinin de başarılı bir önderiydi. O, oportünizme karşı kararlı bir mücadele Verdi. Komünist Enternasyonali başarından başarıya götürdü. Stalin’in önderliğindeki uluslararası komünist hareket hem teorik alanda hem de pratik alanda büyük mesafeler katetti. Onun sosyalizmin çıkarlarına sonsuz bağlılığı, emperyalizm ve oportünizme karşı kararlı tavrı ürünlerini Verdi. Bir çok ülke de devrim zaferden zafere ilerleyerek iktidarla taçlandı. Muzaffer sosyalizmin kızıl bayrağı yeni burçlara çekildi, dünya devrimi yeni kalelere kavuştu. Artık kapitalist dünyanın karşısında koskoca bir sosyalist dünya vardı. Stalin döneminde dünya devrimi parlak dönemler yaşadı. Onun bu başarıları yüceliğinin simgeleridir.
ANTİ-FAŞİST SAVAŞIN BÜYÜK KOMUTANI
Stalin yoldaş, büyük ve cesaretli önderliğiyle yalınızca sosyalizmi değil, tüm insanlığı iğrenç bir beladan, kudurmuş faşizmden kurtardı. Hitler faşistin önderliğindeki faşist Alman ordularını Sovyet topraklarından yenilgiden yenilgiye uğrattı. Tüm dünya halklarını faşizme karşı ayağa kaldırdı. Faşizme karşı bir kısım emperyalistlerle geçici uzlaşmanın kazançlarının esasını başarılı önderliğiyle sosyalizme kazandırdı. Emperyalist savaşın kapitalist sistemde açtığı yaraları anti-faşist savaşla derinleştirerek, birçok ülke de devrimi zafere götürdü. Diğer ülke devrimlerine karşı enternasyonal görevini yerine getirerek dünya devrimine büyük kazanımları sağladığı.
Ölümünün 66.yıl dönümün de Stalin yoldaşı okuyalım tanıyalım, yaptıklarını ve yarattıklarını, eksiklik ve hatalarını öğrenelim. Bu kendimiz M-L öğretisiyle silahlandırmak, devrimci başarılarımızı artırmak demektir. Bu aynı zamanda proleter ideolojisini burjuva ideolojisinin her biçimine karşı güvenlik altına almak demektir. Bu çabalarımız Stalin’in şahsında M-L’e saldıran revizyonst-Troçkist, Maoist ve her renkten burjuva döneklerinin saldırılarına-karalamalarına-çarpıtmalarına karşı durmada somutlaştırılmadığı sürece yaşamdan kopuk ve soyut kalacaktır. Buradan hareketle Stalin yoldaştan öğrenmek ve Onu özümlemek, M-L’in saflığını korumak bakımından büyük önem taşımaktadır.
ŞAN OLSUN PROLETARYANIN BÜYÜK ÖĞRETMENİ STALİNE..!
Halkın Birliği

18 Şubat 2019 Pazartesi

Ulaş Bardakçı Devrimci Kavgamızda Yaşıyor..!

" Adalılar
Cıgaram elimi yakıyor.
Maltepe’de etrafı karanlığın cüceleriyle çevrilmiş marş söyleyen iki ada’lı.
İki ada’lının marş söyleyişinde silahlar susar.
Maltepe’nin göbeğini derin bir sessizlik kaplar.
Dalga, dalga yayılır, ada’lıların erkek sesi, etrafa.
O anda iki adalının gözünde her şey silinir,
Karanlığın militanları küçülür…
Sanki biraz önce atılanlar tomson kurşunu değil, parmak cücelerinin minik okları.
O an ne binlerce güvenlik kuvveti, ne polis, ne zırhlı tugay, ne tomson, ne mitralyöz.
Her şey önemsiz, küçük ve etkisizdir. İki ada’lı için.
Ada’lıların korosu karanlık cücelerinde bir panik yaratır.
Yüzlerinde, ezikliğin, şaşkınlığın biraz da utancı izleri okunur.
Sanki ilahi bir kuvvet onların ellerini, kollarını bağlamıştır. Ta ki, iki ada’lının marşı bitene kadar.
Ada’lılar sol yumrukları havada, pencerenin önünde boy hedefi oldukları halde ataş edemezler.
Garip bir andır bu an.
Bu an karanlık cücelerinin, insanlığa dönüş anıdır.
Cüceler konuşmazlar bile bu anı.
Büyülenmişlerdir iki ada’lının havaya kalkan sol yumrukları ile.
Ve kaybolup gitmişlerdir iki koronun nameleri arasında.
Koro susar, büyü bozulur, görevlerini hatırlar cüceler,
Eller tetiklere tarrrr………
Ve Cevahirimi kalbime gömüp dönerim hain hücrem
Mahir Çayan"
THKP-C’nin önder kadrolarından olan Ulaş, 1947’de Kırşehir’in Hacıbektaş ilçesinde doğdu. ODTÜ’de okuduğu yıllarda devrimci mücadeleye daha aktif bir şekilde katıldı..
60’lı yıllarda Türkiye devrim mücadelesine egemen olan reformist eğilimlerle hesaplaşıp yollar ayrılarak devrimci bir çizginin oluşturma mücadelesinde Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir’le birlikte THKP-C’nin kuruluşunu omuzladı.
1971 yılında İstanbul’da gözaltına alındı ve polisin ağır işkencelerden geçirilerek tutuklandı. 29 Kasım 1971 günü Maltepe cezaevinde “o duvarlarınız vız gelir bize vız ” diyerek firar eyleminin içinde yer aldı. Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin, Ömer Ayna Maltepe Askeri Hapishanesi’nden firar ederek yeniden sıcak savaşım içine daldı.
19 Şubat 1972’de İstanbul Arnavutköy’de Ulaş’ın kaldığı ev polis tarafından kuşatıldı.. Tereddütsüz polisle çatışmayı girdi. Silah elde son mermisine kadar çatışan çatışan Ulaş bizimkiler böyle ölür dercesine ölümsüzler ordusuna katıldı. Mavzeri, devrimci türküsü ve militan duruşu Türkiye halklarına ve bizler devrimcilere mira kaldı. Bugün bu devrimci miras miras, AKP-MHP’nin faşist halk düşmanı rejimine karşı elimizde, kavga bayrağı olarak yukarılarda dalgalanıyor.
Devrim Şehitleri Ölümsüzdür !
Devrimciler Ölür Devrim Davası Sürer..!

9 Şubat 2019 Cumartesi

YEREL SEÇİMLER VE DEVRİMCİ TAKTİK..!



Faşist ve gerici düzen partilerinin yerel seçim sahtekarlıkları başladı. AKP-MHP’nin başını çektiği faşist Cumhur ittifakı da, CHP-İYİ partinin başını çektiği gerici faşist Millet İttifakı da yerel seçimleri genel seçime dönüştürerek yığınları aldatıp yedeklemek için  “demokrasi komedisi” oynuyorlar. Dahası yerel seçimlerde işçi ve emekçiler, her iki faşist gerici klik arasında birisini desteklemeye zorlanıyorlar.
Zaten göstermelik hale getirilmiş seçimler, içişleri ve Valiliklere tanınan yetkilerle merkezi devletin çizdiği sınırların dışına çıkmayan-çıkamayan  belediye başkanları, muhtarlıklar ve belediye meclis üyelerinin görevden alındığı, halkın iradesinin hiçe sayıldığı gerçeğini dikkate aldığımızda, yerel seçimler düne göre daha fazla göstermelik bir hal almıştır.
Kuşku yok ki, komünistler açısında burjuva düzen partilerinin başrol oynadıkları gerek genel ve gerekse de yerel seçimler ortamında asıl olan, iliklerine dek çürümüş, faşist baskı, zulüm, gözaltı ve zindan terörüyle sürdürülebilen faşist diktatörlüğü, politik sistem ve halk düşmanı devletin teşhiri, devrim ve sosyalizm propagandası yapılarak  yığınların uyandırılıp, örgütlenmesini geliştirip mücadeleyi ileriye taşımaktır. 
Haliyle bu devrimci seçim taktiğinin, faşist gerici-sosyal-demokrat bilumum burjuva düzen partilerinin mevcut taktiklerini bozacak, kapsam içerikte olması gerekir. Bütün faşist AKP-MHP Cumhur İttifakından, CHP-İYİ Parti Millet İttifakına, Vatan Partisinden BBP’ye, SP’den BTP’ye burjuva düzeni ayakta tutmaya çalışan  faşist gerici partiler ve  sol ve sosyalist maskeli partileri ile kesin ayrım çizgileriyle ayrışmış devrimci bir yerel seçim politikası ve taktiği izlenerek, sisteme sıkıca bağlanmaya ve umutsuzluk içine itilmeye çalışılan işçi sınıfı ve emekçi milyonlara ve Kürt yoksullarının düzenden kopuş süreçleri ilerletilebilir ve  alternatif olmadıkları netçe ortaya konur.
Yerel seçimlerde burjuva düzen partilerin amacı ne?  
Mevcut halde yerel seçimler, AKP-MHP merkezli faşist “Cumhur ittifakı” ile CHP-İYİ Parti öncülüğüne dayanan gerici-faşist “Millet ittifakı” arasında süren bir iktidar savaşımına dönüşmüştür.  Faşist Cumhur ittifakı yerellerde seçimlerde başarıyla çıkarak, 20 Temmuz sivil faşist darbeyle devleti yukarıdan aşağıya yeniden dizayn sürecini tamamlayarak, faşist şeflik rejimini pekiştirmek istiyor.  Bunun için yerel seçimleri “beka sorunu” olarak gören faşist Cumhur ittifakı, seçimlerde devletin olanaklarını seferber ederek, tüm muhalefeti “ gayri milli, terörist, hain “ vb ilan ederek, Kürt düşmanlığını körükleyerek  yerel seçimlerde  başarıyla çıkmayı düşlüyor.
Cumhur ittifakının karşısına yakın dönemde MHP’den kopanların oluşturmuş olduğu faşist ırkçı devrim ve Kürt düşmanlığı ve devleti koruyup kollamada Cumhur ittifakından hiçte farklı bir kulvarda durmayan İYİ Parti ile–Ki bir çok konuda Cumhur ittifakına omuz vermiş, yerel seçimlerde Iğdır ve Ahlatta HDP’nin  kazanmaması için açıktan Cumhur İttifakına destek vereceğini açıklamış İYİ Partinin  içinde yer aldığı “Millet İttifakına” batı kentlerinde HDP’nin fiili olarak   destek vereceği tutumu ne demokrasiye  nede özgürlük savaşımına katkı yapar-  yine faşist gericileri yerellerde aday gösteren, demokrasi ve özgürlük sorunları söz konusu olduğunda Cumhur İttifakına payanda olmaktan geri durmayan, devleti koruyu-kollamada, devrim ve Kürt düşmanlığında faşizme koltuk değneği rolünü oynayarak yığınların gazı alıp sisteme bağlayan  CHP’nin önderlik ettiği “Millet ittifakı” sürülmektedir. Yani yıllardan bu yana amaçlanan iki partili seçim sistemi içinde emekçiler boğulup alternatifsiz kılınmaya çalışılmaktadır.
Yakın dönemde yaşanan genel seçimlerde HDP’nin şemsiyesi altında oluşturulmuş ve emekçiler için demokratik ve ilerici bir alternatif olan, kurulu düzenden kopuşu hızlandıran emek ve demokrasi bloku önemli başarılar elde etmişti. Yıllardır aşılamayan yüzde 10’luk seçim barajı, devrimci-demokrat-sosyalist ve ilericilerin seçim blokuyla aşılmış ve HDP parlamentoda 3. Güç konumuna gelmişti. Bu durum hem işçi ve emekçiler, hem de devrimci-demokrat, Alevi ve Kürt emekçileri arasında önemli bir moral motive sağlamıştı.
Şunun altını birkez daha çizmek gerekiyor ki, HDP ne devrimci ve nede sosyalist bir partidir. Ama mevcut halde açık alanda devrimci-demokrat, ilerici ve Kürt yurtsever muhalefeti esas olarak etrafında toplamış, demokrat sistemin sinir uçlarına dokunan, kurulu sistemi yerinden oynatan bir partidir.  Nitekim HDP’ demokrat reformist bir parti olsa bile, devlete dokunan, eşitlik, özgürlük istemleri, ezilen ve sömürülenlerin taleplerini  savunmakla faşist karşı devrimin hedefi olmuştur.
Elbette değişik devrimci-demokrat güçler kendi çizgileri doğrultusunda faşist diktatörlüğe karşı savaşım yürütüyorlar. Neki bu güçlerin savaşımı hem dağınık, hem kitlesel karakterden uzak bir konumda. Böyle olunca devrimci-demokrat-sosyalist ve Kürt yurtsever güçlerin asgari müştereklerde bir arada bulunmalarını, güç ve eylem birliği içinde güçlerini birleştirip ortak düşmana karşı birlikte hareket etmelerini gerekli kılıyor. Başka türlü faşist dinci kuşatmayı yarmak, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin önündeki engelleri  kaldırmak bir yerde güçleşiyor.
Faşist AKP-MHP iktidarı 20 Temmuz darbenin ardından devleti Türk İslam sentezi temelinden yeniden dizayn etmek için, HDP’yi kriminalize ederek, devrimci-demokrat-sosyalist ve Kürt yurtsever güçlerin ortak paydada buluşup birleşik bir savaşım içine girmesini önlemeyi hedefliyordu. Nitekim 2005de başlayan ve daha sonraki yıllarda artarak süren başta Kürt özgürlük hareketi olmak üzere diri-direnen demokrat-devrimci güçlere ve bunun başını çeken HDP- DBP belediyelerine kayyum atanması, meclis üyelerinin, muhtarların görevden alınması, eş başkanları vekiller ve  binlerce HDP kadrosunun tutuklanıp zindanlara kapatılması yada sürgüne gitmek zorunda kalması, Öcalan’a yönelik  katı tecrit uygulanması, Kürt direnişine  yönelik saldırılar, katliamlar, kirli savaşın derinleştirilmesi, Efrinin işgali, ve diğer Kürt kentlerinin kuşatma altına alınması vb. yerel seçimlerde HDP’nin hem batıda ve hem de Kürdistan da güçlü bir yerel seçim çalışması yapmasını dayatıyordu.
Seçimlerde emekçielr için devrimci-demokratik alternatifin yükseltilmesi zorunludur
HDP’ye yönelik topyekün faşist baskı ve kuşatmanın arttığı koşullarda yerel seçimler silkinip ayağa kalkmak ve iki faşist gerici klik arasına sıkıştırılmaya çalışılan emekçi yığınlara demokratik-devrimci ve emekten yana, emek ve demokrasi seçim blokunun alternatif olarak yükseltilmesi herşeyden önem taşıyordu.
Neki HDP yönetimi yerel seçimlerde Tüm Türkiye’yi kucaklayacak demokrasi , eşitlik ve özgürlük istemlerini bayraklaştıracak, faşist Cumhur ittifakını darbeleyip, gerici faşist Millet ittifakının demokrasi ve halk düşmanı  peçesini aşağıya indirmek ve bağımsız devrimci-demokratik politik duruşu ortaya koyamadı. Seçim taktiğini, Kürdistan da kayyumlarla gasp edilmiş belediyelerin a  yeniden kazanılması ve yeni belediyelerin buna eklenmesi biçiminde sığ ve  HDP’yi Türkiyen’in her yerinde emekçileri ve devrimcileri kucaklayıcı bir hatta oturtamadı. İstanbul, İzmir, Adana, Gaziantep, Adıyaman( bunlara Mersin, Ankara, Urfa’nın da eklenebileceği belirtiliyor)  gibi HDP’nin önemli bir oy potansiyeli olan büyük kentlerde, yerel seçimlerde belediye başkanlığına aday göstermeyerek başka partilerinin desteklenmesi için seçmen kitlesinin serbest bırakılması, bugüne kadarki iddialarına gölge düşürücü olduğu gibi, burjuva düzen partilerinde kopan emekçi yığınlara güvensizlik taşımıştır.
Faşist Cumhur ittifakının geriletilmesi ve darbelenmesi “Millet ittifakı” yada şeriatçı SP gibi demokrasi ve özgürlükler düşmanı dinci partilerin desteklenmesini gerektirmez. 
 Yine HDP’nin batıda öne sürdüğü “nasıl olsa seçimleri kazanmayacağız o halde kötünün iyisini destekleyelim” yaklaşımı tamamıyla emekçiler için bağımsız devrimci-demokratik politik duruştan uzaklaşan pragmatik tutumdur. Üstelik Faşist Cumhur ittifakının karşısındaki Millet İttifakı ne demokrat ve   nede devletin temel politikalarına dokunan bir konumda. Millet ittifakı ile Cumhur ittifakının devleti savunma, bağımsızlık, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve Kürt sorununda hiçte farklı bir konumda bulunmuyorlar. Al birini vur ötekine. Durum böyle olduğu halde HDP’nin gerici faşist Millet ittifakını demokrasi güçleri içinde görerek  hem kendi savlarını boşa çıkarmış ve hem de devrimci-demokrat ve emekçiler saflarında hayal kırıklığı yaratmıştır.
  HDP’nin batıda büyük kentlerde belediye başkanlığına aday göstermeyen ve fiili olarak kendisini  hiç bir biçimde kala almayan, her daima faşizmin koltuk değnekçi rolünü oynayan  CHP’yi   fiili olarak desteklemesi, demokrasi savaşımına güç verme yerine, düzenden kopan yığınların düzen partilerine dönmesini sağlayarak, eşitlik ve özgürlük mücadelesine zarar verecek ve yığınları iki faşist gerici klik arasında gelgitlere mahkum edecektir.
Yerel Seçimlerde Neden HDP Desteklenmelidir?
Genel olarak yerel seçimlerde faşist baskı ve saldırıları püskürtmek ve  halkların ortak paydada buluşmasını sağlamak için yerel seçim taktiğimiz  HDP’yi destekleme ve ortak seçim çalışmasına omuz vermek biçiminde olmalıdır. (Dersim de yerel seçim istisnası dışında) HDP’nin aday göstermediği büyük kentlerde belediye başkanlığında taktiğimiz, bağımsız devrimci politikamıza helal getirecek ve boşa düşürecek, emekçilere hatalı bilinç taşıyan ve Onları sisteme bağlayan resmi yada fiilide olsa, CHP ve Millet ittifakını destekleme biçiminde değil, tersine  teşhir ve tecrit ederek oy vermeme biçiminde olacaktır. Kitle savaşımının önünde emniyet supabı rolünü oynayan CHP desteklenerek yığınların düzenden kopuşu ve devrimcileşmesi asla sağlanamaz.
İstanbul, İzmir, Adana, Antep vb. gibi HDP’nin aday göstermediği büyük kentlerde taktiğimiz, devrimci-demokrat güçlerle ortak aday çıkarma yada varsa devrimci adayları destekleme biçiminde olmalıdır. Her durumda proletaryanın ve emekçilerin bağımsız politik duruşunda geriye düşülmemelidir.
Kürdistan da izlenmesi gereken taktik  AKP-MHP faşisit “Cumhur  ittifakı” ve CHP-İYİ Parti “Millet İttifakı”nın ortaklaştığı Kürt direnişini ezip dağıtma , kazanımlarını tümden yok etme ve batıda olduğu gibi Kürt kentlerinde devlet egemenliğini pekiştirme ve kayyum saldırılarını boşa çıkarma amaçlı olmalıdır. Buradan hareket ettiğimizde Kürdistan da demokrat-ilerici güçleri kucaklayan bir eylem birliği izlenmeli, ben merkezci-grupçu tutumlardan uzak durulmalıdır.
Bu konuda HDP daha hoş görülü ve geniş kesimleri kucaklayıcı olmalıdır. Kürt partilerle  ittifakın yalanması yerel seçimler için olumlu olmuştur. Bilindiği üzere “ben dedim oldu “yaklaşımı küskün  ve kırgınlıklara yol açtığı gibi, aynı zamanda değişik bölgelerde kitlelerin eğilimleri dikkate alınarak hareket edilmelidir.  PKK’nin izlemiş olduğu hatalı politikalar bazı alanlarda Kürt emekçileri arasında bir küskünlük ve kırgınlık yaratmış. Bu genel seçimlerde HDP’nin bu alanlarda oy kaybı biçiminde sandığa yansımıştır. Tüm bunlara dikkate alınarak fedakarlıkta sınır tanımayan Kürt emekçilerinin bu küskünlüğü ve kırgınlığı dikkate alınarak hareket edilmeli ve  yerel seçim sürecinde halka yönelik sıkı bir çalışma pratikleştirilmedir. Güven ilişkilerinin pekişmesi ve faşist kuşatmanın yarılması için buna çok fazla ihtiyaç olduğunu unutmayalım.
Dersim yerelinde grupçuluk ve dayatmacılık aşılmalıdır
Dersimde yerel seçimlerde izlenen metot yeniden gözden geçirilerek burada SMF ile HDP ortaklaşmayı yakalamalıdır.   Eğer herşeyden önemlisi emekçi yığınların devrim ve demokrasi istemleri ise, yaklaşım bunun üzerinde bina edilmelidir. Dersim yerelinde aday belirlenmesinde SMF ile HDP arasında yaşanan tartışmalar HDP’nin dayatmacı tutumu nedeniyle olumsuz sonuçlanmış ve burada seçime bölünmüş olarak girilmektedir. HDP dayatmacı ve ben merkezci yaklaşımından vaz geçerek, SMF ile ortaklaşmanın yollarını aramalıdır.
Bizce M.Fatih Maçoğlu’nun önderliğinde Ovacık belediyesinde önemli bir halkçı belediyecilik örneği yaşanmıştır( Maçoğlunun SMF tarafında Dersim merkezinde belediye başkanlığı için aday gösterilmesinin ardında yurtsever cenahtan kirli bir kampanya başlamıştır. Bu devrimciliğe, yurtseverliğe yakışmayan kirli ve kara propagandayı lanetliyoruz. Bende olmayan ve benim gibi düşünmeyen  Kürt düşmanı, halk düşmanı vb. sıfatlarının kullanılması, aslında devrimci ahlak ve değerlerden yeterince nasiplenilmediğini gösterir. Hatta bu kirli kara propaganda kervanına HDP’li bazı milletvekili ve yöneticilerin de katılması, yurtsever saflarda nasıl bir akıl tutulmasının olduğunu gösteriyor. CHP-İYİ pati ittifakına oy verme çağrısına bu kadar eleştirel bakmayanların Maçoğlunun adaylığına cepheden saldırıya geçmeleri bu kesimin ne kadar ilkesiz ve tutarsızlık içinde olduğunu gösterir başka birşeyi değil) .   Tüm faşist baskı, kuşatma, tehditlere karşın kısa dönemde olsa, yerelde halkçı politikaların pratiğe geçirilmesi mümkün olabilmektedir. Bu durum haliyle kitlelere dokunma ve onların arasında devrimcilere-sosyalistlere, sevgi ve sempati, moral –motive yaratmak bakımından önemli bir  işlev görmektedir.
 Elbette yerel yönetimler son tahlilde  merkezi devletin denetiminde. Ama öylede olsa yerel iktidarlar halka hizmet anlamında küçümsememek gerekiyor. Çünkü yerel iktidarlar ; gıda dan suya, toplu taşımacılıktan kültür sanat faaliyetine, kısacası  söz, yetki, karar halka şiarının pratikleştirilmesin de  önemli toplumsal rol oynuyor. Buda devrimcilerin, halka temas etmesinde, Onlarla bağ kurmasın, inandırıp ve güven kazandırmasın da küçümsenmez etki yapacaktır.
Geçmişte Fatsa, Diyarbakır, Ağrı ve yakın dönemde Dersim-Ovacık deneyimleri unutulmaması gereken  örneklerdir.
Buradan hareket ettiğimizde devrimci hareketin güçlü olduğu  ve devletin sistemli baskı ve saldırısı altında olan Dersim ve ilçelerinde yerel seçimlerde, SMF ve HDP eylem ve güç birliğini sağlamaları ve seçimlere ortaklaşa  girmeleri gerekiyor. HDP grupçuluktan ve dayatmadan uzak durarak  Dersim merkezde Maçoğluğu aday göstermeli ve ilçelerde  kim halktan daha fazla destek alıyorsa onların HDP ittifakı olarak yerel seçimlerde aday gösterilmesi yerinde olacaktır. Bu konuda dayatmacı ve küçük burjuva kibir aşılarak, Dersim ve ilçelerinde devrimci demokratik güç birliği sağlanarak, SMF adaylarından bazıları HDP aday olarak seçimlere katılmalı ve bölünmüşlüğe son verilmelidir. Aksi halde SMF ve HDP’nin Dersim merkezi ve ilçelerinde seçimleri kaybetmeleri ve başka burjuva düzen partilerinin seçimleri kazanması kaçınılmaz olacaktır.
Dahası, Dersim emekçileri bölünmüş halin sona ermesini ve devrimci-demokrat güçlerin aynı hatta buluşmasını istiyor. Emekçilerin bu istemine ne SMF ve nede HDP ittifak güçleri sessiz kalamaz. Aksi halde Dersim yerel seçimlerinde kim yada kimler, ben merkezci-grupçu, eylem ve güç birliğinden uzak dayatmacı davranırsa, emekçiler sandıkta bunlara gereken tutumu alarak oy vermemeli ve yerel seçimlerde emekçilerin çıkarlarını önde tutan belediye başkanlarını desteklenmelidir.
Bütün bunların bir sonucu olarak kitlelerin faşist gerici dinci düzen partilerinden kopuş sürecinin kesintiye uğramadan sürmesi gerekiyor. Düzen partilerinden kopuş, ilk ama sembolikte olsa, HDP’ye ve bağımsız devrimci-demokrat adaylara verilecek oylarda bulacaktır.
Devrimci-demokrat, sosyalist ve ilerici güçler, Türkiye ve Kürdistan’ın politik gerçeklerini teşhir edebildikleri oranda, burjuva düzen partilerinin  yerelde vaat sahtekarlıklarını ve buraları nasıl birer rant kapısına dönüştürdüklerini açığa çıkarabilecektir. Bu konuda faşist baskı, yasak, gözaltı ve tutuklama terörüne rağmen, tek tek yada birleşik propaganda ajitasyon materyallerinin kitlelere ulaştırılması, sayısız ev, kahve toplantıları, sokak ajitasyonları, gece ve miting gibi etkinlikler, ulaşıldığı her yerde ezilen ve sömürülen yığınların uyandırılmasın da önemli rol oynayacaktır. Kitlerle tarafından sıcak ilgi ve beğeniyle karşılanacak bu seçim çalışmaları aynı zamanda saflarda atıl halde çıkışı sağlayacak, komünist ve devrimci-demokrat güçlerin ortak iş yapma yetenek ve becerilerini de ilerletecektir. Buda dağınıklığı aşmak ve güçleri toparlamak bakımında önemli bir kazanım sayılmalıdır.
Seçim çalışmalarının son surat devam ettiği sırada, devrimci-demokrat güçlerin seçim çalışmalarına yönelik polis ve gözaltı-zindan saldırıları tüm hızıyla sürüyor. İşçilere, emekçiler, Kürt ulusuna karşı dizginlerinden boşanmış faşist baskı uygulayan AKP-MHP faşist diktatörlüğü, Onların öncülerine karşıda aynı şeyi, ama daha çıplak bir şekilde gerçekleştiriyor. Bu politik gerçeklik yığınlar nezdinden bir kez daha şeflik rejimine karşı birleşik savaşımın zorunluluğunu gösteriyor.
Sonuç olarak yerelde iktidar olunsa bile, merkezi devlet, işçi ve emekçilerin örgütlülüğüyle yani devrimci halk ayaklanmasıyla  yıkılmadan, kazanımlar kalıcı olmayacaktır. İşçi ve emekçi yığınların yaşamlarının her bakımdan düzeltilebilmesi için, sermaye iktidarı son bulmalı; işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin mülkiyetine el konmalı, yaratılan zenginliklerin kaynağını alıp götüren emperyalist tekellere ve devletlere bağımlılığa son verilmelidir.  
Bilindiği üzere faşist AKP iktidarı son 17.yılda bir dönem Gülen Cemaati, şimdi MHP-Generaller ile ittifak içinde önce parlamenter faşizmi  daha sonrasında şeflik rejimini uygulayarak işçi sınıfı, emekçi yığınlara ve Kürt ulusuna yönelik sürekli faşist baskı ve saldırı uyguladı. OHAL rejimini süreklileştirerek binlerce çalışanı işten attı, onbinleri zindana kapattı, grev ve direnişleri yasakladı, sendikaların altını oydu, gözaltı terörü ve zindanla korku imparatorluğunu büyütmeye çalıştı. Dini gericiliği topluma dayatarak ilerici ve devrimci fikirlere yasak koydu. 82 faşist anayasasının faşist çemberini  KHK’lerle  ve yeni faşist yasalarla daha çok sıkmaya çalıştı. 2015de itibaren kirli savaşı yeniden canlandırarak, polis ve jandarmaya  öldürme yetkisi vererek, devrimci ve Kürt direnişçilerinin kırılması için, Suriye Kürdistan’ın da İsrailvari  yayılma seferberliğine girişerek, eşitlik, özgürlük ve hak alam mücadelesini ezmeye çalıştı.  
Dahası işçi ve emekçilerin, sınıfsal çıkarlarını ifade edebilmesi ve bu doğrultuda politikaya karışabilmesi için temel politik hak ve özgürlüklerin kağıt üzerinde değil, gerçek ve tam olarak sağlanması gerekir. Kuşku yok ki bütün bunlar, ancak ve ancak egemen sınıfların ekonomik ve politik düzenlerine son vererek gerçekleşebilir. Bunlar işçi ve emekçi halkların kendi iradesiyle ve kendisini ifade edecek temsilcilerinden oluşan, işçi ve emekçi hak konseyleri iktidarının kurulmasıyla güvenceye alınabilir.
Kürt ulusunun boynuna geçirilmiş bağımlılık zinciri kırılmalı, kirli savaşa son verilmeli, PÖH, JÖH dağıtılmalı , Koruculuk kaldırılmalı, zoraki birlik bozularak gönüllü birliğe ulaşmak için Kürt ulusuna kendi kaderini özgürce belirleme hakkının tanınması gerekir.
Faşist AKP-MHP Faşist Cumhur İttifakına Oy Verme Hesap Sor:
Faşist diktatörlüğün öncü partisi AKP-MHP kafatasçı faşist çeteleri de yanına alarak, halklarımıza kirli savaşı ilan edip, işçi ve emekçilere ve hak arayanlara azgınca saldırmak için iktidarlarını yerle seçimlerde başarıyla çıkmak için, oy istiyor. Kendinden olmayan herkese düşman olan, vurguncu-talancı-emekçilere yoksulluk ve sefaletten başka bir şey vermeyen Türk İslam sentezci iktidarı pekiştirmeye çalışan, tek kişilik Şeflik rejimini güçlendirmeyi amaç edinen Nazi tipi faşist ırkçı partisi MHP katiller sürüsünü toparlayarak devlet içinde yetkilere vererek, olası bir devrimci halk hareketine karşı sermayenin vurucu gücü olarak hazırlanıyor. İşçilere, emekçilere, devrimci ve Kürtlere daha fazla saldırının öncüsü olan  emperyalizmin uşağı faşist Cumhur ittifakına oy verme, hesap sor.
 Burjuva reformcu gerici CHP-faşist ırkçı İYİ Parti Millet İttifakını Teşhir ve Tecrit Et Oy Verme
Sosyal demokrat geçinen CHP, kurulu düzeni , serbest piyasa ekonomisini, özelleştirme , Kürt sorunu ve demokrasiyi savunmada emperyalizm karşı durmada  diğer burjuva düzen partilerinden geri kalmayarak işbirlikçi tekelci kapitalist düzeni kutsuyorlar. İşçi ve emekçileri bazı küçük reformlarla aldatarak devrimci halk hareketini engellemeye, kapitalist düzenini ayakta tutmaya çalışıyor. Dahası faşizmle uzlaşıyor, terörü bitirme adı altında ve Kürt ulusuna yönelik işgal ve ilhak saldırılarında faşizmle işbirliği yapıyor. Toplumsal sorunların çözümünü daha çok sağ ve dinci politikalarda bulmaya çalışıyor. Nitekim belediye başkanı adaylarının bir çoğu sağdan devşirilmiş kadrolardan oluşması da bu gerçeği gösteriyor.
Yakın dönemde MHP’den kopanların oluşturduğu İYİ Parti, demokrasi, özgürlük ve Kürt sorunu söz konusu olduğunda  AKP-MHP’den çok farklı bir hatta durduğu söylenemez.  Terörün ezilmesinde ve  Kürdistan da yürütülen kirli savaş ve Suriye-Irak Kürdistan’ının T.C ordusunca işgal edilmesine en aktif destek olan İYİ Parti olmuştur.
Keza, HDP’yi terörüyle eşitleyerek, her adımda Cumhur İttifakıyla aynı hatta durması, HDP’nin büyük kentlerde belediye başkanlığında aday göstermesine bile tahammül edemeyen, emperyalizme tutum almayan, özelleştirmeleri savunan  ve Iğdır ve Ahlatta HDP’nin kazanmaması için Cumhur ittifakını destekleyeceği çağrısı yapan faşist kafatasçı İYİ Partide demokrat ve halkçı bir tutum beklemek havanda su dönemeye benzer. Buradan hareket ettiğimizde ilkesiz, pragmatik ve tamamıyla devleti savunma zemini ve iktidar bir adım daha yaklaşma hedefi üzerine oturan Millet ittifakı gerici faşist ve halk düşmanı karakteri, emekçilerin sahte demokrasi ağusuyla zehirlenmesine geçit vermemek adına faşizmin koltuk değneği rolünü oynayan CHP-İYİ Parti Millet İttifakına Oy Verme  Teşhir ve Tecrit Et Hesap sor ;
Yıllardan bu yana emekçileri oy deposu olarak gören faşist gerici halk düşmanı BBP, dinci gerici SP, BTP ve Nasyonal Sosyalist Vatan Partisine Oy Verme hesap Sor. Burjuva düzen partilerine verilecek her oy emekçilere devlet terörünün, soygun ve talanın, işsizliğin ve enflasyonun artmasına yarayacak ve umutsuzluğu artıracaktır.
 O halde: faşist dinci gerici ve reformcu düzen partilerine oy yok, oyumuzu halkların eşitliği ve özgürlüğü için  HDP’ye Oy Ver, HDP’nin adayının olmadığı yerde  bağımsız devrimci adayları, devrim ve sosyalizm programını destekle.
Şubat-2019

4 Şubat 2019 Pazartesi

FAHRİ KAYA YOLDAŞI ANARKEN..!



 Söz ile eylemin uyumlu olmasının daha bir önem taşıdığı süreçte geçiyoruz. Tamda burada 8.yıl  önce 5 Şubat 2011 yılında erkence kaybetmiş olduğumuz  Fahri yoldaşı tanımak ve anlamak için, öncelikle  sağlam bir devrimci bakış açısı gerekiyor. Onu anlamanın, kavramanın ve içselleştirmenin yolu öncelikle  böylesi bir diyalektik yaklaşıma sahip olmaktan geçiyor.
 Bir Şubat esintisinin biriktirdiği… “Biz ne çok öldük, biz kaç çeşit öldük, kaç kez ‘ölüm adın kalleş olsun’ diye haykırdık isyanımızı” diye düşündük. Hüzündü böyle apansız yağan yağmur belki yüzüme çarpan rüzgar. Hani bize en çok yakıştığı söylenen, hani en çok anladığımız. Ah, beynimizle yüreğimize nasıl haykırsak yine. Bu akşam alıp başımızı bir yerelereme  gitsek, yollara vursak kendimizi, kırsak kelepçeleri yere fırlatsak. Bu akşam öfkemizi sularda yaksak ve sana ulaşsak,yeniden elbistanda yaksak özgürlük ateşini, daha bir bilenmiş olarak.
   Bu akşam, ölümünü ve erken gidişini düşünüyoruz Fahri yoldaşın. Ne çok öldük ve öldürüldük.  Ölüm benim ülkemde kol geziyor. Üstüne üstüne vuruyor yaşamın: bu akşam, hüzünle ıslanıyor yaşam yeniden. Kaç çeşit ölmek vardır, kaç çeşit yaşamak ? Ölümün anlamının her gün değiştiği bu dönemde kaç çeşit ölür kaç çeşit öldürürüz ? « Devrimci olmanın en güzel yanı hayatı anlamlı yaşamaktır. » derdin ve öyle yaşadın, ölümü öyle ikircismizce kucakladın. Devrimcilik  mayası ; paylaşmak, dayanışmak ve ortaklaşmak derdin.  
 En çok da değil mi ki dünyayı değiştirmektir muradımız, dünyanın her kilometre karesinde yoldaşlarımız- dostlarımız vardır, tıpkı düşmanlarımızın olduğu gibi. Biz gücümüzü yalnız olmayışımızdan aldık tıpkı fahri yoldaş gibi. Bu yaşanılacak, bu yaşanılası, bu yaşaması zor burjuva kapitalist dünyada, tek başına direnirken de çoğalmak ve kederli olmamak bize hastır bu yüzden. Ozanın dillendiği gibi ; « bize hastır; tek başına, ölüme bir adım kala, tek başına zindanda yatarken de asla yalnız kalmamak ». Bu yüzden; ne pusularda katledilmeler  ne işkenceler, ne sokak infazları, ne tecrit söker bize, ne hücre, ne ölüm evi ,ve  ne zulümler…
Kötüsü yalnız olmaktır, kötüsü kendini kocaman insan denizinin içinde yalnız duymak. Bu nedenle koca ozan; “ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı” diye yazmıştır. Yalnızlık emperyalizm çağında kapitalist yabancılaşmanın yarattığı has duygudur. Bu yüzden uzaktır devrimciden, bu yüzden ölümü anımsatır. Bu yüzden ölürken bile çoğalmayı biliriz biz. Yoldaş; ekmeğini paylaşan demektir birçok dilde, ortakça bölüşen. Bu yüzden kendimizi yalnız bilmeyiz asla.
Fırtınanın getirdiği yağmur esintisi vuruyor yüzümüze. Aklımızda dizeler ve içimimizde hüzünlü gölgeler;“Haklısınız/ Sıkça düşünmekteyim ölümü/ Çağrılımdır/ Coşkuyla türkü söylediğim bir anıma/ Yalnız değilim/ Yorgun da/ Fakat sığmıyor hesaba yitirdiklerimin sayısı/ Ağırıma gidiyor ağız dolusu gülmek/ Sevinçlerimde anıların hüzünlü gölgesi,/ Yüreğim o yaralı ceylan/Dindiremediği acılar denizinde binlerce parça” diyoruz usulca, gecenin içinde öylece hayata bakarken.
Her devrimci bilir yalnızlığın ölüm olduğunu. Umudu tükenirse yalnız duyar kendini insan. Yüreğindeki barikatları çoğaltırsa yalnızdır devrimci. Bir de olurya, olmaz demeyelim; yoldaş sıcaklığından mahrum kalırsa, yalnızlık üstüne üstüne iner devrimcinin. Bu akşam bütün türkülerde ölüm hüznü var. Zamansızca   bir başına gidenlerdeydin. Bu akşam, ne söylesek senin için bir eksik bu yüzden. Ve kendimize sığamadığımız, kendine sığamayan bir üzünç denizi bu akşam yaşamak bize.
“Az sonra ölecekmişiz ne gam/ bin ömür yaşadık biz/ ve üstelik/ Omuzlarında yoldaşların/ bayrağımızla gömüleceğiz” diyordu ozan, yangına durmuş bir gecede. Üstümüze yürüyen o duygusuz sağır düşmanların getirdiği ölüm değildir ürkütücü olan. Ölümü namluya sürüp fırlamak bir gelenek olmuştur bu coğrafyada. Ölümü ölümsüzleşerek yenmenin kitleselleştiği bir coğrafyadayız.. “Bu kaçıncı anlam değişmesidir ölümün/ Yüzümüz hangi hüznün coğrafyası tarihte/ Sessizliğe tutsak değil artık mezarlıklar/ Yeraltında ölümü utandıran yürekler var” diyor şair, öyledir. Kendi payına ölmenin aşıldığı yerdeyiz.
Ansızın bir haber gelirdir  bir gece yarısı. Sesi duyulurdu yoldaşın. “dövüşenler düşenlerin tutmaz yaşını  özgürlük için illede kavga” derdi yüreklice. Tam 8.yıl oldu Fahri yoldaş seni kaybedeli   Artık yoldaşlar haber getirmedi, kuşlar evimizin üzerinde şen şakarak cıvıldaşarak uçmadılar . Şimdi biz  uzakta, o lacivert ülkede, o üzünç denizinde… Mutsuzluk değil, umutsuzluk hiç değil, ince bir sızı bu sevgili Fahri yoldaşım. Hani; bir haksızlığa uğramışlığın öfkesi, hani; ayrılık hüznü, hani; şu ölümden elli gram fazla gelen…
Hiç bir devrimci elbette kendisinin sadece adı ile tanınmasını istemez. Onlar düşünceleriyle, yaşam felsefeleriyle, kavgada tutukları yerle, fedakarlığıyla ve kavgaya tutkuyla katılmalarıyla ve devrimci erdemleriyle tanınmak isterler. Sıradan, basit ve ismen yaklaşımlarla devrimin militan savaşçıları ve öncülerini, tanımak ve anlamak mümkün değildir. Bunun için derinliğine ve özlü bir devrimci yaklaşım gerekiyor.
 Onların yaklaşımları, yaşam biçimleri, bakış açıları ve duruşları tamamen halkların, ezilen ve sömürülen emekçi yığınların çıkarlarına, kurtuluşlarına ve özgürlüklerine göre şekillenmiştir. Kişisel çıkarların, kaygıların yeri onların yaşamında asla yoktur. Duygu, düşünce ve yürek atışlarına kadar tamamen devrimin ve halkın çıkarları ön plandadır ve bencilliğin yok olduğu, kolektivizmin  vücut bulduğu bir yaşam biçimidir.
Bu gün istediğimiz, uğruna mücadele ettiğimiz devrim ve sosyalizmin zaferi taşınması, devrim ve komünizm şehitlerinin emek, çaba, devrimci düşünce ve yaşam tarzlarının bir ürünüdür. Bu gerçeklerin görülüp-bilince çıkarılması devrimci başarı ve sonuçlar elde etmek bakımından oldukça önemlidir. İşte; Fahri yoldaşı da yoldaşı da bu devrimci militan gerçekliğinin en özlü ifadesi olarak anlamalı ve – görmeliyiz.  Fahri yoldaş, sosyalist yaşam felsefesiyle geleceğe yürümenin güçlü bir inanç, irade ve kararlılık örneğini sergilemiştir. En zorlu koşullarda bile; kimsenin kolay kolay cüret edemediği, yeltenemediği zorlukları omuzlamaktan, yalnız kaldığında bile devrimci görevlere sıkıca sarılarak emekçi halkların kurtuluşunun zaferi taşınması kavgasına aktif olarak katılarak büyük bir örnek olmuştur.  Onun bu örnek yol göstericiliği, devrimci kararlığı, devrimci düşüncelerini pratiğe aktarmadaki çabasını, hayata geçirmesi birçok devrimciye ilham kaynağı olmuştur.
 Elbette Fahri yoldaşın devrimci kavgada kararlı ve ısrarlı duruşu yalnızca bu alanla da sınırlı değildir. Aslı devrimci inanç ve iradenin zafer kazandığı, taçlandığı alanların başında onun zor kuşatma altındaki direnişçiliği gelmektedir. Zor dönemlerde kaçanların-gemiyi terk edenlerin sayısının arttığı koşullarda, tasfiyeciliğe devrimci duruşun timsalinin Fahri yoldaşın şahsında görmekteyiz. 
 Devrimci iradenin, inancın,  bağlılığın ve devrimcilik ısrar etme kararlılığın timsalidir. Bu alandaki feda ruhu için mücadeleye sıkıca sarılmasıyla da, sosyalist felsefenin, düşüncenin ve devrimci mücadelenin geleceğe daha güçlü yürümesini sağlamıştır. Emperyalist kapitalizmin boğmak istediği, yok etmek istediği devrimci yaşam ve düşüncenin nasıl yok edilemeyeceğini,  Fahri yoldaş,  kendi şahsında herkese göstermiştir. Yokluk, yoksulluk, ihanet vb. tüm zorluklar, emekçi halkların özgürlük mücadelesinin önüne geçemeyeceğini    
     Fahri yoldaş, fedakarlığı ve engelleri tanımaz duruşuyla bir kez daha kanıtlanmıştır. Onun bu kararlı, davaya, örgüte sıkıca bağlılığı, Onun yoldaşlarının ve tanıdığı emekçilerin ve devrimcilerin yüreğinde ve gönlünde taht kurmuştur.  Fahri yoldaşın de fedakarlığı, militan duruşu  zorluklar karşısındaki duruşu, komünist yaşam tarzının somut ifadesidir. Yine, geleceğe daha inançlı, kararlı ve cesaretli yürümenin tüm yol ve yöntemlerini Fahri yoldaş bizlere göstermiştir. Tarihin ve halkların kahramanlarının izinden gidilmeyen, örnek davranışları-öğretici yaşam biçimleri esas alınmayan düşünce ve yaşam tarzlarının başarıya ulaşamayacağını herkes bilmektedir.
Başarının anahtarı devrimci-militanların yaşam tarzlarında ve felsefi bakış açılarında saklıdır. Önemli olanın bu gerçekleri görüp buradan ileriye doğru yürümektir. Farklı yaşam tarzlarının kaybettireceği kesindir. Fahri yoldaş;  özgürlük idealleri olanların, yüreğinde umut taşıyanların ve emekçi halkların kurtuluş mücadelesi aşkıyla geleceğe yürüyenlerin özlemi ve sevdasıdır. Onun mücadeledeki kararlı duruşun, cesareti n, azmin, iradenin, komünist yaşamın devrimci örneği ve yönelimi olduğu kadar, direnişçiliğin ve militanlığında sembolü olmuştur. O devrimci mücadelenin örnek bir devrimci militanıdır. Tarihin ak sayfalarına yazılmış insanlık mirasıdır. Evrensel değerlerin en yoğunlaşmış ifadesidir. Baskıya, zulme, zorluklara karşı  asla boyun eğmeyen bir duruşun adıdır. Her bir devrimci, Fahri yoldaşın militanlığını, davaya yiğitliğini, direngenliğini yüreğine yerleştirmeli; devrimci azmini ve mücadeleci kişiliğini bu mirastan besleyerek geliştirmelidir.
Yaptıkları ve tarattıkları değerler ve olumluklarıyla Fahri yoldaşı daha yakında tanıyıp anlamaya çalışacağız. Güç ve ilham veren mücadele bayrağını her yerde taşımaya, sahip çıkmaya ve dalgalandırmaya kararlı olacağımıza, onun ideolojik, politik, örgütsel ve ve siyasal çizgisinde yürüyerek onurlu birer yoldaşı olacağımıza ölümünün 8.yılında bir kez daha söz veriyoruz, anısı kavgamıza ışık tutacaktır
Fahri Kaya Yoldaş Ölümsüzdür..!
Şehitlerimizin Meşalesinin Taşımaya Devam Edeceğiz…!
Kahrolsun Emperyalist ve Kapitalizm…!
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz…!