11 Temmuz 2019 Perşembe

İHD Adana Şube Başkanı Elif Tuncer ve İHD yöneticileri Hasan Üzüm, Yusuf Üzüm, Cemal Ölçmez ile İmam Turan Beşler Kavgamızda Yaşıyorlar ..!



Diyarbakır'da JİTEM tarafından katledilen HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın cenazesine giderken geçirdikleri trafik kazasında, dönemin İHD Adana Şube Başkanı Elif Tuncer ve İHD yöneticileri Hasan Üzüm, Yusuf Üzüm, Cemal Ölçmez ile İmam Turan yaşamlarını kaybetmişlerdi.
zor süreçlerde demokrasi ve özgürlük savaşımını omuzlamaktan geri kalmayan beşler, Adana da mücadeleyi yeniden örmek ve ileriye taşımak için canla başla çalıştılar. Onlar her dönem haksızlığa karşı haksızlığa karşı adaleti, tekçiliğe karşı demokrasi ve özgürlüğü, kutuplaşmaya karşı kardeşliği savunmaya devam ediyorlardı.
Beşler'i faşist baskı ve katliamların arttı dönemde bir adım öne çıkarak kara bulutları dağıtmaya çalıştılar. Tuncerler bu mücadelede yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor "dedi.
Diyarbakır da JİTEM tarafından hunharca katledilen HEP'in Diyarbakır İl başkanı Vedat Aydının cenaze törenine enternasyonalist bir ruh içinde katılmak amacıyla Adana da yola çıktılar. Ama onlar cenaze törenine ulaşamadan nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde trafik kazasında katledildiler. Olay bir türlü aydınlatılmadı. Neki o dönemde her yerde konumlanmış olan kontrgerilla gerçeği düşünülünce gerçek katillerin devlet olduğu görülecektir. .
10 Temmuz 1991 yılında yaşamlarını kaybeden beşler, Türkiye'de işçi sınıfı ve emekçilerin devrim ve sosyalizm mücadelesinin önemli isimleriydi. Avukat Elif Tuncer Evrensel okuru iken, Hasan Üzün, İmam Turan, Yusuf Üzüm ve Celal Ölçmez Emeğin Bayrağı okurlarıydı. Onların açmış olduğu enternasyonalist direniş bayrağı, ölümlerinin 28.yılında emekçilerin ve yoldaşlarının ellerinde kale burçlarına dikilmek için elde ele taşınıyor.

İşkencecileri İninde Yenen Mustafa Tunç Yoldaşı Anarken..!



Mustafa Tunç yoldaş tam bir dava adamıydı. Yoksul bir Kürt çocuğu olarak Elbistan da dünyaya gözlerini açtı,12 eylül faşizminin ünlü işkence merkezlerinden Üsküdar karakolunda günleri bulan ağır işkencelerden önderi Kaypakkaya’nın ser ver sır verme geleneğini bayraklaştırarak tutuklanıp Sultanahmet zindanına atıldı. İşkencelerin vücudunda açmış olduğu ağır tahribat nedeniyle kanser hastalığına yakalandı. Faşist cuntacıların devrimcilerden intikam almak için Mustafa Tunç yoldaşı bir an önce ölmesi için aylarca hastaneye sevk etmedi. Devrimcilerin kararlı tutumu sonucu hastaneye sevk edilen Mustafa Tunç yoldaş 8 Temmuz 1982 yılında ölümsüzler ordusuna katıldı.
Mustafa yoldaş, TKP-ML Hareketinin emekçi militanlardan önde gelenlerdendi. Devrim için herşeyini ortaya koyan dur durak bilmeden işin küçüğü büyüğü demden karınca gibi çalışan devrim hamalı yoldaşlar olur ya işte tamda kendisiydi Mustafa Tunç yoldaş. İllegal yayınların basımı ve dağıtımı işlerinde sorumluydu. Bir gecekonduda boya, teksir kağıtları arasında bir an önce bildiri ve yayınların basılıp, paketlenip gizlilik koşullarına uygun bağlantı yerlerine ulaştırma görevini titizlikle yapan yoldaşlardandı.
12 Eylül faşizminin gemi azıya aldığı 1980 faşist darbesinin ardında uzun dönemdir görüşemediğim Mustafa yoldaşla Beyoğlu'nda tesadüfen karşılaştık. Başka bir randevum olması nedeniyle hızlı hızlı yürürken kafamı kaldırdığımda uzakta Mustafa yoldaşın geldiğini gördüğüm. Mustafa yoldaşta beni gördü ve sarılıp merhabalaştı ve birlikte yürümeye başladık. 20-30 metre ilerlemiştik ki etrafımızı tomsonlu sivil polisler sardı." Kıpırdamayın diyerek "sokakta ortasında üzerimize çullanarak ikimizi de sürekli silah dipçiğiyle işkence yaparak polis otosuna bindirdiler. Beni polis otosunun arasına yüzün kuyu yatırıp üzerime oturdular ve ağzımı kapattılar. Mustafa yoldaşı ön tarafa aldılar ve polisler habire silah kabzasıyla yoldaşa işkence yaparak, " benim kim olduğumu" ve örgütsel ilişkileri sormaya başladılar. .Ben polisin baskısında kurtularak "ben kimseyi tanımıyorum, beni neden aldınız" diyerek bağırarak Mustafa yoldaşa bir birimizi tanımadığımız sinyali verdim. Polisler hızla bizi hemen yakında olan Dolmabahçe stadyumunu götürdüler. Dolmabahçe stadyumu boştu. Sanırız polis stadı işkence amaçlı kullanıyordu. Bizi stadyumdu ayrı ayrı indirip sorular sorup yanıt alamayınca işkence yapmaya başladılar. Ben Mustafa yoldaşın tartışmasında, ben tanımıyorum, siz yanlış gördüğünüz vb. sözleriyle beni tanımadığını ve örgütsel bir ilişki içinde olmadığını polisler söylüyordu. Polisler durmadan yoldaşa işkence yapıyorlardı. Ben başta tavrımız netçe ortaya koyduğum için başıma silahı dayamış halde bir polis "sesimi çıkarmamı" belirterek ardında " aslında sizi burada öldürmek gerekir " sözleriyle infazla tehdit etmeye devam ediyordu.
Yarım saati geçkin bir sorgulamanın ardında birşey elde etmeyen polisler Mustafa yoldaş ve beni polis otosuna geri bindirdiler. Mustafa yoldaşa baktığımda kararlı ve direngen güleç yüzünde kan akıyordu. Polisin istediği yanıtları alamayınca silah Kabzasıyla Mustafa yoldaşın yüzünü parçalamıştı ve kan akıyordu. Polis otosu ikimizi de bir ana önce işkence tezgahına çekmek için 2.Şubeye götürürdü ve ikimizde ayrı ayrı işkenceye aldılar. 2.Şubede yolu düşenler bilir, burada işkence 1.Şubedeki işkenceye göre daha kaba ve hoyratçaydı. Genelde adli tutuklarının sorgulandığı 2.Şubede işkencede sınır yoktu. falaka, elektrik, askı yanında askıda ellere yada ayaklara bir an önce sonuç almak için 20 kiloluk tüp bağlanıyor, eller mengeneye sıkıştırılıyor, tırnaklar çekiliyor. koltuk altı kılları yakılıyor, bolca vücutta sigara söndürülüyor, uykusuz bırakılıyor ve açık meydanda başkalarının korkutulup sindirilmesi için işkence yapılıyordu. 2.Şube her gün yüzlerce kişiyle doluyor , sabahleyin boşalıyordu. Mustafa yoldaşla bir birimizi tanımadığımız ifademizden dolayı işkenceden sonra atılmış olduğumu yüzlerce kişinin kaldığı kocaman gözaltı yerinde bir birimize yaklaşmıyor ve yalnızca uzakta selamlaşıyor ve gözlerimizle bir birimize moral veriyorduk. Ağır işkenceler sonucu ayaklarımız parçalanmış ve vücudumuz morarmış şişmişti. İlk 3-4 yoğun işkencelerden geçirildik ama işkenceciler umdukları sonucu alamayınca ve vücutlarımız işkencede tanınmaz hal gelince işkenceye ara verdiler. Aradan bir alıp dayak atıp tehdit edip gözaltı hücresine atılıyorduk. Sonradan anladık ki gözaltı hücresinde takip edilmişiz ve ilişki içinde olmadığımızı kanaat getirince Mustafa yoldaş bir süre sonra bırakmak zorunda kaldılar. Ben ise tutuklamam olması nedeniyle Sağmalcılar cezaevine gönderildim. Mustafa yoldaşla yeniden yolumuz 1982 yılında Sultanahmet zindanında kesişti.
Mustafa yoldaş Sultanahmet zindanında kısa bir dönem sonra kanser hastalığına yakalandığı öğrendi. Metanetini hep korudu ve acılarla kararlı bir savaşım içinde oldu. Faşizmin devrimci tutsaklara zindan içinde zindan dayanılmaz acılara rağmen Mustafa yoldaş diğer devrimci tutsalar gibi bedenini çelik bir yay gibi faşizmin karşısına dikti. Hep yumrukları sıkılıydı, devrimci kavganın zindanlarda yalnız gümbür gümbür kalp atışlarından duyulan, örgüt ve devrimin eşsiz nabız atışıydı... Şehitlerimize verdiğimiz sözlerin anısına ayağa kalktığımız zamandı savaşı. Zirvede yaşayan ruh ve bütün gelecek zamanların özü, zapt edilmez nehirler gibi çağlardı Mustafa yoldaş. Biliriz ki, bir süreklilik düğümü atılır zamana. Tarih olur o an. Zamanın adanmış zaman düzlemine geçişidir bu. O'nları O'nlar için yaşadığımız katıksız bir an'dır, adanmış zamandır... Düşüncelerde, duygularda, yalnızca İbonun, Ahmet Muharremin Alinin, İrfanın, Meralin, Munir’in, Kemalin, Aliekberin, Fahri’nin, Toroman’ın, Mustafaların, yani ölümü hiçe sayan şehitlerimizin eserleri ve kendilerini adadıkları değerler vardır.. Bir de Mustafa gibi güneşe merdiven kuranların . Bir film şeridi gibi bir gözlerimizin önünden geçer suretleri. Yüzüne bakarız en sıcak, en ışıklı bakışlarımızla, ama ille de gözlerine! Göz göze geldiğinde gözlerimiz, yıldırımlar düşürür bakışlarımızın buluşması.
Öyle güçlü, öyle içten, öyle açık bakarız ki, bu çelik aynada Mustafa da kendi süretimizdir gördüğümüz. Volkanik bir potadır buluşma... Abı hayat iksirinin mayalandığı yer ateşle atarız devrimci varoluş gerçeğimizi... Bütün yabancı maddeleri kavuran, en küçük sahteliğin sızamadığı, katıksız yüzleşme anıdır, arınma zamanıdır bu. Ancak güneşe merdiven dayayanların tırmanabileceği bir yükseklik yani. Mustafa da o. İçimizden kendinde kavgaya taşıyan biri, eşsiz bir yaz günü. Örgütümüzün zindanlar da kavga bayrağını gönlere çektiğinde 8 Temmuz 1982 de ölümsüzleşti Mustafa Tunç Nasıl da gençti, nasıl da yürekli. Komünist hareketin militanlığını ve devlete cephede kafa tutmayı muştuluyordu ölümü... Uğruna kendini adayanlar oldukça nasıl önlenebilir ki, haklı bir sosyalizm davasının zaferi.
Şimdi fabrikalarda, atölyelerde, okullarda ve sokaklarda Mustafaların kaldırdığı devrim bayrağı yükseliş günlerini bekliyor. İşçilere ve emekçilere , kadınlara ve gençlere umudu taşıyan. Ölülerimiz, vasiyetini anlatıyor zindanda Mustafa'nın bakışları. “Yoldaşlar! Sahip çıkın ve hep yüksekte tutun, kavga bayrağını". Boran gibi birikip patlamak ister, derinleşmek ister devrimcilik... Derinleşmenin çelik ifadesidir adanmış zamanların ateşten potasında arınmak. Devrimcilikte derinleşme arayışı ve devrimciliğimizi büyütme iddiasıdır, kendimizle yüzleşme hesaplaşma randevuları. Kararlı ve ısrarlı devrimci duruşu ve İşkencede direnişiyle biz yoldaşlarına yoldaşlarına örnek olan Mustafa Tunç yoldaşı ölümünün 37.yılında saygıyla anıyor ve ideallerini zafere taşıyacağımıza söz veriyoruz.

Beyaz Torosların yerini siyah Transporterlar aldı: Üç yılda 29 kişi kaçırıldı!

OHAL boyunca sorulan 'Türkiye yeniden 90’lara mı dönüyor?' sorusu yeniden gündemde: İnsan kaçırmalar, siyah transporterlar, kafalara çuval geçirmeler, gizli gözaltı merkezleri, sistematik işkenceler.

Türkiye’de gözaltı merkezlerinde ve sokakta işkence iddiaları, öldürmeler, kayıp vakaları 1990'lı yıllar boyunca hep sürdü. Yakın tarihte bu iddialar hiçbir zaman son bulmasa da en azından artık zorla kaybetmeler yaşanmıyordu. 
Ta ki 2016’ya kadar. 
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL, insan hakları adına yıllarca büyük bedellerle kazanılan tüm hakları bir gecede yok etti. Zira, hükümetin OHAL’de aldığı ilk karar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni askıya almak oldu.
Önce gözaltı merkezlerinde sistematik işkence haberleri gelmeye başladı. Ardından sokaklarda siyah transporter araçlar görüldü. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 7 Haziran seçimlerinden sonra tehdit unsuru olarak kullandığı 90’lardaki beyaz torosların yerini artık siyah transporterlar almıştı. 
İHD Genel Sekreteri Osman İşçi, beyaz toroslar ve siyah transporter araçlar arasında doğrudan bir bağ kuruyor:
“Şekli bir değişiklik ama mantalite aynı. O dönemdeki beyaz toroslar için bir yetkili şöyle diyordu; ‘köylerde rahat dolaşabilen bir araç, dikkat çekmiyor.’ Şimdi de bu tür olayların çoğunlukla geceleri yaşandığını düşündüğümüzde siyah olması karanlığa denk gelen bir durum. Buradaki sembolün siyah transporter olması, elimizde doğrudan bir veri olmasa da bize bir fikir veriyor; bu vakaları yapanlar aşağı yukarı aynı yolu izliyor ve aynı grup profilinden geliyorlar.”
Kayıplar konusunda yakın zamanda bir rapor hazırlayan Hak İnisiyatifi’nden Fatma Bostan Ünsal da “aynı gruplara” işaret ediyor. 2016’dan bu yana kaçırılan kişilerin kimler tarafından kaçırıldığı sorusuna şu yanıtı veriyor:
“Onu bilmiyoruz, çeşitli spekülasyonlar var. Ancak bu kadar ipucu olduğu halde polis tarafından bulunamaması nedeniyle artık spekülasyonun ötesine geçiyor. Daha önce kaçırılmış, sonrasında gözaltına alınmış veya tutuklanmış insanların ifadelerinden anlıyoruz ki, bir şekilde devlet güçleri yer almış. 90’lardaki JİTEM’e benzer bir gruptan şüpheleniyoruz.”
İHD'nin verilerine göre, 2017 ve 2018 yıllarında toplam 291 kişi tehdit ve ajanlık teklifine maruz kaldı. Farklı siyasi görüşlere sahip bu kişilerden 35'i belirli süreler kaçırılarak bu dayatmalara maruz kaldı.
Artı Gerçek'te yer alan Derya Okatan'ın haberine göre, yine söz konusu yıllarda kaçırılan dört kişinin akıbeti hâlâ bilinmiyor. İHD yetkilileri, bu kişiler bulunmuş olsalar da veriler güncellenemediği için hâlâ kayıtlarda kayıp olarak geçtiğini belirtiyor. Bu kaçırma ve tehdit vakalarının bir kısmında siyah transporter araçların kullanıldığı kayıtlara geçen bir diğer bilgi.
Siyah transporterlara bindirilen kişiler şehir merkezleri dışında ıssız yerlere götürülerek darp ve tehdit ediliyor, ajanlık dayatmasında bulunuluyor. Büyük çoğunluğu gözleri bağlı olarak dolaştırılan bu kişiler daha sonra bir yerlere bırakıldı. 
Ancak bırakılmayanlar da oldu. 
Zorla kaybetme, uluslararası sözleşmelerde şöyle tanımlanıyor:
“Devlet görevlilerinin ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya göz yummasıyla hareket eden kişilerin ya da kişi gruplarının gözaltına alma, tutuklama, kaçırma ya da diğer herhangi bir biçimde özgürlükten yoksun bırakması ve bu durumdaki bir kimseyi özgürlükten yoksun bıraktığını reddederek veya kaybedilen kişinin akıbetini ya da nerede olduğunu gizleyerek hukukun koruması dışına çıkarmasıdır.” 
Hak İnisiyatifi’nin raporuna göre, 2016’dan bu yana 28 kişi kaçırıldı. HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’na göre ise bu sayı, 29. Gergerlioğlu, yakın zamanda kendisine ulaşan bir kişinin yaşadıklarının Ayten Öztürk, Zabit Kişi ve Mustafa Özgür Gültekin’in anlatımları ile benzerlik taşıdığını belirtiyor.
Rapora göre, 2016 yılında toplamda üç kişi kaçırıldı. Sunay Elmas dışında eski MİT mensubu Ayhan Oran 1 Kasım 2016'da, Mustafa Özgür Gültekin 21 Aralık 2016'da kaçırıldı. 
Hak İnisiyatifi’nin raporuna göre, 2016 yılında üç, 2017 yılında 14, 2018 yılında beş ve 2019 yılında altı kişi kaçırıldı. Toplam 28 kaçırma vakasından 16'sı Ankara’da yaşandı. Dokuz kişinin siyah Transporter ile kaçırıldığı biliniyor. 26 kişi Gülen cemaati ile ilişkilendirilirken, Ayten Öztürk DHKP-C’yle, Diyarbakır’ın Hazro ilçesinde kaybolan Hıdır Çelik ise PKK ile ilişkilendiriliyor. 
2016-2018 yıllarında kaçırılan kişilerin tamamının ortaya çıktıkları tahmin edilirken, 2019 yılı Şubat ayında kaçırılan altı kişiden hâlâ haber yok. Yakın tarihlerde kaçırılan kişilerle ilgili ailelerinin yaptığı tüm başvurular sonuçsuz kaldı.
Aileleri, şimdi kapı kapı gezerek eşlerini arıyor. Emniyet-Adliye-Meclis arasında mekik dokuyan aileler, geçtiğimiz günlerde İHD Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenleyerek, kamuoyuna duyarlılık çağrısı yaptı. 


İŞKENCE VE ZULME SESSİZ KALMAYALIM..!



İşkenceye “sıfır tolerans yalanıyla” ortalıkta çaka atan Saray iktidarı, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hemen her karakolda, gözaltında ve kaçırılarak kont-gerilla merkezlerinde sistemli işkence uygulamaları haberlere düştü. Yalnızca 29 kişi kont-gerilla tarafından kaçırılarak günlerce işkence merkezlerinde tutularak her türlü işkencelere maruz kaldıkları raporlandı. Yine son birkaç yıllık dönemde onlarca işkence olayı kamuoyuna yansıdı. Urfa’nın Halfeti ilçesinde gerillalarla güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışma gerekçe gösterilerek 51 kişi gözaltına alınanlara Halfeti’de evlerinden gözaltına alınan insanlar, kızgın güneşin altında ters kelepçeli şekilde saatlerce yerde bekletilmiş, manzara 12 Eylül’le karşılaştırılmıştı. Gözaltına alınanların verdikleri ifadelerde ise; kadınların cinsel organlarına elektrik verilmesinden, kaba dayak ve aç bırakmaya kadar çeşitli işkence yöntemlerinin uygulandığı ortaya çıkmıştı ve cinsel taciz dahil ağır işkencelere maruz kalmışlardı. Keza Van’ın Erciş ilçesinde 5 Nisan 2019 tarihinde 3 kişi Van Gölü kıyısında fotoğraf çektikleri sırada yanlarına gelen polislerce, “ Özel Harekat’ın alanında fotoğraf çektiniz denilerek gözaltına alınmış ve  .
üç gencin elbiseleri çıkarılarak üzerlerine su dökülerek sistemli işkence yapılmış.
Yukarıya aktarmış olduğumuz birkaç olayı bile muhalefeti susturmak ve emekçi kitle hareketinin önünü almak için işkencenin devlet politikası olarak pratiğe sürdüğünü gösteriyor.
Bilindiği üzere işkence tarihin çeşitli dönemlerinde egemen sınıflar tarafından muhaliflerini ezmek ve etkisiz kılmak amacıyla uygulanmış zor metotlarından birisi olmuştur. İşkenceye başvuranlar tarihin her döneminde çökmekte olan ve yükselen sınıf yada sınıflara karşı zor uygulayarak ayakta kalmaya çalışan sömürücü egemen sınıflar olmuştur.  
 Burjuva egemen sınıflar çöküşlerini biraz daha geciktirebilmek umuduyla, işçi ve emekçi sınıflara, devrimci ve sosyalistlere karşı işkenceye başvurmuşlar, akıl almaz alçaklıklarda bulunmuşlar, iğrenç metotlar geliştirmişlerdir. Bugünde bu işkence ve zulüm dünyanın dört bir yanında emperyalistler ve uşakları tarafından kah artarak kah azalarak sürmektedir. Buradan olarak, işkence çağdışı değil aksine tamda çağın. Günümüzde başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist devletler ve uşakları dünyanın dört bir yanında emekçi halklarımıza saldırıyorlar. Dünyanın her yerinde işkence tezgahları kuruluyor, devrimcilere, komünistlere ve yurtseverlere vahşice işkenceler uygulanıyor.
Türk ve Kürt ulusları ve ulusal azınlıklardan Türkiye emekçi halklarının emperyalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı yürüttüğü devrim ve sosyalizm mücadelesi elbette engelsiz gelişmeyecektir. Geçmişten bu yana egemen sınıflar, diğer araç ve metotların yanında, işkenceye sıklıkla başvurdular ve halada başvurmaktadırlar. Osmanlı feodal sultanlığının ve cumhuriyet Türkiye’sinin tarihi işkence olaylarıyla doludur. Özellikle devrimciler ve sosyalistler işkencenin en ağır ve en vahşisine maruz kalmışlardır. 
 Öncekiler bir yana 1970lerden bu yana işkenceler aşır ve sistemli bir şekilde devlet politikası olarak uygulanmaktadır. Emekçi halklarımızın kurtuluşu için mücadele yürüten birçok devrimci ve komünist işkence tezgahlarında can vermiş, sakat kalmışlardır.
Türkiye ve dünyada işkencenin ortadan kalkması, işkenceye başvuran, zulüm ve zorbalıkla ayakta kalabilmeyi uman faşist dinci gericilerle yıkılmasına bağlıdır. İşkenceyi tarihin çöplüğüne atmak için emperyalist zinciri kırıp, işbirlikçi tekelci sermaye ve büyük toprak beylerinin faşist iktidarını tasfiye etmeliyiz, zulüm ve işkenceye rağmen durdurulamayacak olan halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesine daha kararlı sarılmalı, anti-emperyalist işçi-emekçi halk iktidarını gerçekleştirerek, zulmü ve işkenceyi tarihin derinliklerine gömmeliyiz.
Kuşkusuz ki bütün bunlar, işkencelere karşı yürütülen mücadeleyi küçümsememize ve bir yana bırakmamıza neden olamaz. Tam tersine işkence olaylarını ve işkenceleri geniş emekçi yığınlara açıklayıp teşhir etmeliyiz. İşkencelere karşı yürütülen mücadeleye kararlılıkla katılmalı ve mücadeleyi geniş emekçi yığınlara yaymalıyız. Böylece işkenceleri teşhir ve tecrit edebilir, onları geriletebiliriz.
Daha da önemlisi işkencelere karşı mücadeleyi faşist dinci saray iktidarına karşı mücadelemizin bir parçası haline getirmeliyiz. İşkencecileri ve işkence olaylarını teşhir edelim ve emekçi yığınları işkenceye karşı mücadeleye seferbere edelim.

25 Haziran 2019 Salı

Halkların Kardeşleşmesinin Timsali Denizin Asi Çocuğu Devrimci Sanatçı Kazım Koyuncuyu Anarken..!



Karadenizin devrimci çocuğu Kazım Koyuncu’yu kahrolası kanser hastalığından kaybedişimizin üzerinden 14 yıl geçti. Koyuncu genç yaşında yakalandığı kanser hastalığından dolayı 25 Haziran 2005’te yaşamını gözlerini yumdu.
Kazım Koyuncu açık net bir devrimci duruşa sahip olan enternasyonalist bir devrimci sanatçıydı.
Kazım koyuncu, 1972 Artvin Hopa da Laz bir ailenin çocuğu olarak yaşama merhaba dedi, Küçük yaşlarda devrimci düşüncelerde etkilendi ve üniversite yılları kavgaya daha güçlü atıldığı ve  devrimci sanatıyla kitlelere gerçekleri taşımaya çalışan Kazım Koyuncu başka bir dünya düşü olan, Karadeniz müziğini, etnik müziği kendine özgü düzenlemelerle güzel bir şekilde icra eden, kurduğu Lazca Rock Grubu Zugasi Berepe ile de bir ilke imza atan bir sanatçıydı.
Lazca söylemesi üzerine şöyle diyordu: “Bu milliyetçilik mi derseniz; bu başka birşey derim. Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım, ama babaannemin kullandığı dilin yeryüzünden silinmesine karşı durma duyarlılığına da sahibim... Yani Laz olmam bir tesadüf. Evrensel düşünen bir insanım, müziğim de böyle olmalı. Ayrıca müziğe sadece müzik olarak bakmıyorum. Hangi akılla, hangi duygularla yapıldığı da önemli. Benim hayata karşı söyleyecek şeylerim var.”
Yaşama ve sanata devrimci bakışını kısaca şöyle anlatır: “Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, birgün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”
Kanser hastalığından dolayı 33. yaşında yaşama gözlerini kapayan Koyuncu da Karadeniz’de çok sayıda insanın yaşamına mal olan Çernobil faciasına karşı mücadele edenler arasındaydı. Ölümü de “doğal” değil, Çernobil sonrası bölgeye yayılan radyasyonun sonucu kanserdi. “Neredeyse her ailede bir kanser vakası var ve bu tesadüf değil. Adamlar pişkin pişkin çıkıp çay içti karşımızda. Bunu yapan insan ya geri zekalıdır ya da çıkar gruplarına hizmet ediyordur. Şimdi bunlar cinayet değil mi?”
Kuşku yok ki Karadenizin devrimci çocuğu Koyuncu, sadece müzisyen kimliğini müzik icrası ile sınırlandırmayan, yaşadığı çağa, topluma ve taşıdığı insani vicdani değerlere karşı da devrimci sorumluluk taşıyan bir sanatçıydı.. Bu anlamda coğrafyamızda gelecek güzel günlere olan inancı güçlendirerek, birlikte yaşamı müzikle güzelleştirme çabasında ısrar etmektir Kazım Koyuncu'yu anmak. Farklı ve özgün üretimlerle müziğe dair bir değer yaratırken, yeni, yaratıcı ve sanatına emek vererek kendini geliştiren bir müzisyen kişiliği olma yönünde adım atarken aynı zamanda sözünü ve ezgilerini, barışa, kardeşliğe, doğayı koruyarak, sınıfsız ve sömürüsüz bir yeni bir dünya yaşamını savunmaya dönük bir özne olarak hayata katmaktır Kazım'ı anmak. Anısını önünde saygıyla eğiliyoruz.

3 Haziran 2019 Pazartesi

Sömürü ve Zulme Karşı Rüzgara Karşı Kırmızı Boyun Atkısıyla Yürüyen Nazım Hikmet Ölümünün 56.Yılında Kavgamızda Yaşıyor..!


3 Haziran 1963…
Moskova…
Nâzım Hikmet Ran’ın ceketi..
Cebinde bir kâğıt…
Kâğıtta bir şiir:
“Gelsene dedi bana.. Kalsana dedi bana.. Gülsene dedi bana.. Ölsene dedi bana…Geldim, kaldım, güldüm, öldüm”.
Son şiir…
Bu son dizeler bir itiraf gibi…
Bir şairin yaşama, güzelliklere ve hüzne bakışının alçak gönüllü anlatımı… Koskoca ve dopdolu bir hayatın hak ettiği en sade veda…
Bir aşk…
Şairin insana, insanlığa ve tüm evrene duyduğu sevgi, tutku, acı ve saflık…
Bilinçli bir yaşam, bilinçli bir veda…
Her yılın Haziran ayı, bizde bir burukluk yaşatır; Haziran ayı üç büyük devrimci ustanın aramızdan ayrıldığı aydır: 2 Haziran'da Orhan Kemal (1970), Ahmed Arif (1991) ve 3 Haziran'da Nazım Hikmet (1963) bizi silkeler; zıtlıkları, çelişkileri anımsatır. 56. yıl önce; Nazım Hikmet Ran şairimizin dünyadan, büyük insanlıktan ayrıldığı gün bu gün!
Nazım Hikmet; 1902 yılında Selanikte dünyaya gözlerini açtı, genç yaşında komünizme tanıştı ve safını devrim ve sosyalizmden yana belirledi. 1920'lerde eğitim için Sosyalist  Sovyetler Birliğine gitti ve mücadele için ülkeye döndü. 1938’de mahpusluk sanatına başlıyor ve 1951’de bitiriyor. Bitirme belgesini alan Nazım, o büyük beynini de alıp istemeyerek bu yurttan göç etmek zorunda kalıyor. Nazım bir ozandı. Büyük insanlığın ozanı: İnsanın, emeğin, doğanın değerini bilen bir sanat adamı. Nazım Hikmet, yirminci yüzyılın, modern çağın çelişkileri, acıları içinde, sınıf çatışmalarının ve savaşların yoğun yaşandığı bir çağın şairiydi. Onu yaşadığı ve hiç durmadan şiirler ürettiği zamanda kendi ülkesi için tehlikeli (!) ve günümüzde ise onu bir “Türkiyeli emekçilerin şairi” olarak değerli kılan şey tam da buydu: Çağının şairi olması.
Nazım’ın çığlığı keskindi çünkü memleketine ve dünyaya baktığında “gerçeği” görebiliyordu. Yüzyıllar boyu büyük ozanların seçtiği şairlik mertebesini yani “gerçekliğin taşıyıcılığı” görevini yüklenmişti. Bu ne pahasına olursa olsun dilin, beynin ve kalbin sesini bağırmak anlamına gelir ki şairlerin işi bu yüzden hep zor olmuştur. İşte bu “zorluk” Nazım’ı bu kadar okunası yapandır; çünkü “gerçek”tir dizeleri; ama aynı zamanda Nazım’ı memleketinden uzaklara gitmeye zorlayan ona “hasretlik” çektirendir de… Ama onu büyük yapan yaşadığı çağın haksızlıklarını, en derinde yatan anlamlarını, olaylarını güçlü bir şiirsellikle üretirken dünyayla bütünleşmesi; evren ve insan birlikteliğini dilinin gücüyle verebilmesiydi. Bu yüzden Nazım nereye giderse gitsin başka bir ülkede yaşanan acılara ya da dünyanın öbür ucundaki barışa hep “hasretti”… “Angina Pektoris” şiirinde doktora söylediği gibi: “(…) Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki korkunç baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor (…)” …
Nazım’ın şiirlerinde yaşam belgesel gibidir. Başından sonuna izlenir, anlaşılır ve düşündürür her bir satırı… Bu yüzden Nazım’ın şiiri, bir tanıklıktır; tarihin sınıfsal çelişkilerini anlatan, acılarını ve mutluluklarını yansıtan ve en güzeli de gelecek yüzyıllara umut ve cesaret aşılayan…
YİRMİNCİ ASRA DAİR
— Uyumak şimdi,
uyanmak yüz yıl sonra, sevgilim...
— Hayır,
kendi asrım beni korkutmuyor
ben kaçak değilim.
Asrım sefil,
asrım yüz kızartıcı,
asrım cesur,
büyük
ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asırlıyım
ve bununla övünüyorum.
Bana yeter
yirminci asırda olduğum safta olmak
bizim tarafta olmak
ve dövüşmek yeni bir âlem için...
— Yüz yıl sonra, sevgilim...
— Hayır, her şeye rağmen daha evvel.
Ve ölen ve doğan
ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
(benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem),
senin gözlerin gibi, Hatçem,
güneşli olacaktır...
Nazım Hikmet Ran
İşte bu şiirde, önceki satırda sözünü ettiğimiz gibi; yüzyıl içindeki sınıfsal yapıyı ve onun çelişkilerini görebiliyoruz. Bir şairin, insanın, acısını ve umudunu görüyoruz Nazımın dizelerinde. Bu şiirin gücü, hangi yüzyılda okunursa okunsun o hazin yaşamı, kavgayı ve inancı dile getirmesinden gelir. Şiir, sınıf çelişkileri sürdüğü süreç içinde de hep güncel kalmanın ötesinde belgesel niteliğini de koruyacaktır. Nazım’ın şiirleri tablo gibi izlenebilir, sinema olarak görselleştirilebilir; ses, ritim ve melodi her satırda birbirini takip eder. Nazım konuşur siz dinlersiniz. Hikayeler: insanların, mahpushanedekilerin, kadınların, aşkların, yoksulluğun, Haydarpaşa Garı’nın, kentin, ormanın… karlı kayın ormanının, yolculukların, savaşın… ve gelecek güzel günleri bir bir anlatır Nazım.
Nazım, bir insan, bir şair… Gençlik çağında 1938 yılında şiirleri yüzünden 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yıl 7 ay kaldı. 1950 yılında bir af yasasıyla çıktı. Yeniden askerliğe çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurdunu terk etmek zorunda kaldı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verdi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova'da yaşadı ve 3 Haziran 1963 yılında orada öldü. Dünya işçi ve emekçilerinin dilinde destanlaşan şairimizin mezarı ömrünün önemli bir kesitini yaşadığı ikinci vatanı olarak bilinen Moskova’da, Novo-Deviçiy Mezarlığı’nda gömülü. Siyah granitten bir mezar taşı üzerinde rüzgâra karşı yürüyen adam figürü ile görselleştirilen mezar dünyanın dört bir yanından gelen insanların çiçekleriyle anıtsallaştırılıyor.
Uzun bir zaman faşist devlet kendi sanatçılarına düşmanlık duydu. Kendi sanatçısına aydınına -ozanına, kendi yurttaşına “vatan haini” damgası o çok demokrat gösterilen Menderesin Demokrat Partisine nasip olmuştu. Birçok güzel, devrimci, sosyalist ve ilerici insan, yetenekli ve değerli aydın-sanatçı, şair, tiyatro ve opera sanatçıları, sanat ve siyasi ideoloji arasında var olan o çelişkili yapı içinde haksızca cezalandırıldılar. Nazım devrimci ve emekçilerle direndi ve faşizmin yasaklarını parçalayıp şiirleri özgürleşen şairlerimizden birisi oldu. … Şiirleri oratoryolara, destanları müziklere dönüştü; Bursa Cezaevi günlerini anlatan “Mavi Gözlü Dev” adlı bir film sinemalarda yer aldı… Peki, yetiyor mu? Nâzım dünyada bir “Türkiye halklarının emekçi şairi”… Çünkü Nazım “memleketim…” der birçok şiirinde… Vasiyet şiirini: 27 Nisan 1953’de Barviha Sanatoryumu’nda hasta yatarken yazmış. “…Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani....” der.
O nedenle Nazım’ı biraz anlamak demek; onun son yolculuğunu şiirin diliyle kurgularken; kendi memleketinde, Anadolu insanı ve çok sevdiği çınar ağaçlarıyla, alçak gönüllü bir buluşmayı hayal ettiğini anlayabilmek demektir. “Hasretlik, sevgi, özlem, alçak gönüllülük, dostluk… Ben sizden ayrıldığımda da yüreğim sizinle” demek ister…
Ama kırk yedi yıldır orada başkaldırının dinginliği içinde duran anıt mezarı buraya getirmek istiyorlar. Değişecek olan ne?
Nazım Hikmet’in düşüncelerine inanan insanlara sözümüz: Bırakın olduğu yerde kırılmadan, dökülmeden saygı görsün, dünya emekçileri adına “rüzgara karşı” yürüsün. Materyalist dünya görüşüne sahip olanların evrende her yerin aynı olduğunu bilirler. Materyalistlere göre doğada insanın bedeninin nerede gömülü olduğu o kadar önemli değildir. Önemli olan insanın düşüncelerinin aydınlığının ne kadarının insanlara ulaştığıdır.
Materyalist ya da metafizikçilerin dışında kalanları ve illa mezar buraya gelecek diyenleri önce Nazım’ı doğru anlamaya çağırıyoruz. Nazım Hikmet’in dünya görüşü Marksizm, savunduğu ideoloji eşitlikten yana, komünist bir sistemdi… Ancak “büyük anlatılar’ın” (Grand Narratives) son dönemecinde artık değerler sistemi değişti. Biraz dikkatli bakıldığında 21. yüzyılın her şeyi üretip tükettiğini ve bunun emperyalist kapitalizmin en büyük stratejisi olduğu görülebilir. Kültürel değerler de artık bu acımasız döngüde yerlerini alırlar. Yani Nazım da bu anlamda bir “meta”dır kapitalizme göre. Bir aracıdır. O komünizmin, vatan hainliğinin değişen yüzünün bir simgesi olarak üretilir ve tüketilir.
Ancak gerçekte, Nazımca ve bizce Nazım yalnızca “büyük insanlığın şairi”…
Nazım’ın mezarının orada olmasının bir anlamı var; Nazım’ın yaşamının önemli bir kısmını, ideolojisini ve hatta son aşkını ifade ediyor o bize uzak gömüt…
Kendimizi kandırmayalım. Bırakın Nazım’ın kendisinin neler çektiğini; memleketimiz Nazım’ın şiirlerini okuyanların sürgün edildiği, işinden atıldığı, işkence gördüğü, toplum dışına itildiği sancılı süreçlerden geçti.
Uzaklardan memleketine bakıp, insanların her öğünde yalanla beslendiğini gören Nazım: 1949’da yazdığı “elleriniz ve yalana dair” şiirindeki kahramanlara: 1930 Mayıs’ın da yazdığı “sen yanmasan ben yanmasam” diye bağırarak, 28.7.1962’de yazdığı “Vatan Haini” şiiriyle vatan hainliğine devam ettiğini haykırıyordu karşı kıyıdan. İnsanlık uyansın diye. Yalanla doyanlar gerçeği görebilsin diye!
3 Haziran 1963 yılında 61 yaşında kaybetmiş olduğumuz Nazım Hikmet, bugünde işçilerin, emekçilerin ve iyiden ve güzelden yana olanların beyninde, yüreğinde ve sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yürüyüşünde yaşıyor yaşayacaktır.

30 Mayıs 2019 Perşembe

SİNAN CEMGİL KADİR MANGA ALPASLAN ÖZDOĞAN NURHAK’A ABİDE KALDI..!


nurhak direnişi ile ilgili görsel sonucu
Sen Ne Zaman Büyüdün?
Eski duvar diplerinde karanlık sular
ay vurmuş gölgelenmiş kuytular
canım oğul güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini, sana nasıl kıydılar?
Ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum
bir külüstür mahpushane zindanların en kötüsü
gözlerinin moru vurmuş ak mendillere
bir kelepçe sabahı ki türkülerin en acısı
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
akşamlar bir karakuş gibi sağılıp inerdi tenha yollara
yıldızlar dut kokardı, iğdeler ay kokardı
öflez ışıkları, yol boylarında Osmanlı karakolların
tilkiler üşüşünce akşam yıldızıyla bağlara
kelepçemin karasına bir ak güvercin
nazlı nazlı, canım yiğit, süzüm süzüm canım oğul, gelip konardı
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
Ekmek yedim, su içtim ben nasıl yadsıyayım
nurhak dağlarının hemencecik eteğinde o yerde
toprak kına gibidir etlidir damarlıdır
sanırsın balla yoğrulmuştur kehribar üzümleri
kütükleri Hititlerden, kan gütmesi Osmanlıdan
ekmek yedim, su içtim ben nasıl yadsıyayım
taze peynir gibi taze, sarı yaban gülü selam
ya nasıl yadsıyayım İshaklı selvilerde ay-ışığını
ya bu kanlı gömleği ben kime giydireyim?
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
Sen ne zaman büyüdün de ne zaman kaptırdın gönlünü
o Nurhaklar’a?
Sen daha bebek bebek, sen daha baba baba
canım oğul, o kıraç topraklarımın yabangülü, yiğidim
sen ne zaman büyüdün de düştün yollara
yolunu mavi kargalardan, toylardan sorar oldun?
hala duruyur mu tellerinde o mavi kargaları Maraş topraklarının?
o karamuk çalıları, o çoban döşekleri, o Müslüman kayalar?
beni sordun mu gözüm, o kanlı toprakların menekşeli sabahlarından?
çıkınımda kara zeytin bile yok, kara alman kelepçesi bileklerimde
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum..
Bileklerim canım oğul yeni yeni başladı sızlamaya
sen büyüdün de demek, düştün de demek o damar damar
kınalı topraklara
tüketmişim yirmi yılı, canım yiğit, bir salkım üzüm gibi
canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini, sana nasıl kıydılar!
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
Bundan tam 48.yıl önce Nurhak dağlarında halkların özgürlüğü ve kurtuluşu için silahlı direniş tohumlarını eken ve Deniz Gezmiş, Yusuf aslan ve Hüseyin İnanın idam edilmesinin engellenmesi için Malatya'nın-Kürecik ilçesindeki Amerikan üssünü basmaya giderlerken hain bir pusuda yitirmiş olduğumuz Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan –Kadir Manga nezdinden tüm devrim ve sosyalizm şehitlerini saygıyla anıyoruz.
Nurhak’ın Solmayan Üç Gülü;
KADİR MANGA, SİNAN  CEMGİL ve  ALPASLAN  ÖZDOĞAN’IN
Kısaca Yaşam ve Mücadelelerinden Öğrenelim..!
44 yıl önce bugün (31 Mayıs 1976) Kürecik Radar Üssü’nü basmak üzere harekete geçen, Nurhak dağlarının Adıyaman Gölbaşı İlçesine bağlı İnekli Köyü mıntıkasında, jandarma ile girdikleri çatışmada yaşamlarını yitiren Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) önderlerinden SİNAN CEMGİL, ALPASLAN ÖZDOĞAN, KADİR MANGA Hüseyin Cevahir kimdirler: 

SİNAN CEMGİL:
15 Kasım 1944 tarihinde İstanbul’da doğan, 1964 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesi’ne giren SİNAN CEMGİL burada devrimci siyasetle ilgilenmeye başlayıp aktifleşti. 1965 yılında Şirin YAZICIOĞLU ile birlikte gözaltına alındı, 1969 yılında Şirin YAZICIOĞLU ile evlendi, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün (SFK) kuruluşuna katılarak bir süre başkanlığını yaptığını ve o arada Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) de üye olduğu.
1968’le birlikte yoğunlaşan öğrenci eylemlerinde, ODTÜ içindeki mücadelesi ve sevilen kişiliğiyle bilinen SİNAN CEMGİL iyi bir propagandist ve ajitatör olmasının doğal önderliğiyle de öne çıkmıştı.  ODTÜ’de Toplumcu Grup içinde yer alan SİNAN CEMGİL’ 1968’de ODTÜ’de boykota ve 1969’da yine ODTÜ işgaline önderlik etti.
Vietnam kasabı olarak bilinen Komer’in ODTÜ’de arabasını yakanlardan birisi olan  SİNAN CEMGİL’ di.  Eylemde birlikte yer aldığı arkadaşı Mustafa Taylan Özgür’ün İstanbul’da öldürülmesinden sonra 1970 yılında doğan oğluna söz verdiği gibi arkadaşı Taylan’ın adını koydu. Sinan THKO’nun kurucu kadroları ve teorisyenlerindendi. Ondan dolayı yoldaşları ve arkadaşları Hoca olarak hitap ediyorlardı Sinan Cemgile.  1971 yılında kırda silahlı gerilla mücadelesini başlatmak amacıyla Nurhak dağlarına giden Sinan Cemgil , 31 mayıs 1971 yılında jandarmalarla girdiği çatışmada  şehit edildi.
KADİR MANGA :
THKO’nun önder militanlarında olan 1947′de Konya’nın Akşehir ilçesinde doğan, ilk ve orta öğreniminin ilk yıllarını Akşehir’de, liseyi İzmir’de bitiren, Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyan KADİR MANGA, 1969 Aralık sonlarında HÜSEYİN İNAN’ın çağrısı üzerine Filistin’e gidinceye kadar, devrimci eylemlerin aktif örgütleyicisi ve uygulayıcısı oldu. 1969 yılın sonlarından Filistin’e giden KADİR MANGA, orada İsrail’e karşı savaştı. 1 Şubat 1970 tarihinde 16 arkadaşıyla Türkiye’ye dönen MANGA, 11 arkadaşıyla Diyarbakır’da yakalanarak 8 ay Diyarbakır Cezaevinde yattı. Kırda savaşmak için Nurhak dağlarına gitti ve 31 Mayıs 1971 yılında çatışmada katledildi. ”
ALPASLAN ÖZDOĞAN
 3 Mart 1946′da Buca’da doğan ve ODTÜ’de okuyan o dönemde ABD Elçisi Robert Komerin arabasının yakanlardan ALPASLAN ÖZDOĞAN’ yükselen devrimci mücadelenin ön saflarında yer aldı. THKO’nun militanlarından olan Alpaslan Özdoğan Filistin’e gidip El Fetih örgütü saflarında İsrail’e karşı savaşan devrimcilerden biri oldu, Filistin dönüşünde yakalanıp bir süre  Diyarbakır cezaevinde yattığı.
1971’in başlarında Nurhak dağlarına gerilla mücadelesini başlatmak amacıyla giden Alpaslan Özdoğan Kürecik Radar Üssü’ne yapacakları baskına giderken 31 Mayıs 1971 yılında jandarma pususuna düştüler.  Jandarmayla çıkan çatışmada  elde silah direnerek  ölümsüzleşti.