29 Temmuz 2019 Pazartesi

Devrim ve Sosyalizm Savaşımının Dinmeyen ve Sönmeyen Direniş Ateşi Münir Dışkaya..!

Münir dışkayayı Halkın Birliği ile ilgili görsel sonucu
Devrim ve sosyalizm için yaşamlarını ortaya koyan şehitler emekçi halklarımız ve yoldaşlar için, en kutsal değerler bütünü ve ifadesi düzeyinde, yaşamın en anlamlı ve onurlu ifadesi, devrimci adanmışlık örneğidirler. Dahası yaşanmışlıklara dair anı ve özlem olup, geleceği yaratan kaynaktır şehitlerimiz. Anı, özlem ve saygınlıklarıyla şimdiki dünden bugüne zaman içinde yaşananları, geleceğe dair dinmeyen bir özgürlük aşkı ve isyan çığlığıdırlar. Onlar için geçmiş yoktu.
Çekinmeden yaşamlarını ortaya koyan şehitlerimiz, geçmişi, bugünü ve geleceği aynı hatta buluşturan biz ardıllarına yürünmesi gereken devrimci yolu gösteren köprüdür onlar. Emekçilerin kurtuluşunun yüreği, kurtuluş isteyenlerin dili olup, ezilen ve sömürülen halkların acı ve isyan duygularını silinmez bir imge gibi anılarında taşırlar. Yeni yaşamlarla çoğalan toplumun anlam gücü eşitlik ve özgürlük savaşımının silinmez ifadesi, abidesidirler. Çünkü onların yaşadığı ve yaşatıldığı yerde faşist baskı ve zulme boyun eğme, aldatılma yoktur. Tarihsel toplum ve devrimci gerçekliğimize aykırı anlayış, tarz ve biçimlerde ‘kendini yaşama ve yaşatma’ arayışı asla yoktur.
Biliyoruz ki, halkın özgürlüğü için yola çıkan ve yaşamlarını ikircimsizce devrime adayan şehitlerimiz, erdemleri ve yürekleriyle bu coğrafyaya nakşolmuş onur belgeleridir. Öncelikle halklarımıza yol gösterici öncü olmanın bilinci, kolektif belleğimizin ruhudurlar. Kısacası onlar devrim ve sosyalizm savaşımının izi ve komünizm amaçlarımızın sözüdürler.
Bunun için; çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan Türkiye halklarının, eskiyi yıkıp yeniyi kurma savaşımında her ölümsüzler ordusuna katılanın insanlığa dair sınırsız sevgi, bağlılık ve özlem, faşist baskı, zulüm ve sömürüye karşı büyük bir öfke ve başkaldırıdır.
Tıpkı 30 Temmuz da Adana da kaybetmiş olduğumuz Münir Dışkaya yoldaş gibi dinmeyen ve sönmeyecek olan direniş ateşi gibi. Daha dün gibi gülen yüzün karşımızda duruyor. Yıl 78.Aylarda yazdı. Ayakkabının altı delinmişti. Ekonomik durumumuz pek iyide değildi. 78.Ağustos hizbi İstanbul çalışmalarını tarumar etmişti. Dur durak bilmeden örgütün yeniden toparlanarak hizbin tahribatlarının hızla aşılması için çalışıyordun. Çoğu zaman günde bir simit bir kaç bardak çay ve üç-beş saatlik uykuyla idare ediyordun. Ayakkabı alma konusunda çokça tartıştık. Sen inat ediyorsun. “Örgütün ihtiyaçları varken  ayakkabı almak doğru değil “diyordun. Ama tartışmaların ardından yumuşadın ve ayakkabı alma konusunda Gedikpaşa da onlarca ayakkabıyı dolaşmış ama sana 46 numaralı ayakkabıyı bulamamıştık. "Nasıl olsa üst tarafı sağlam yoldaş, şimdilik idare ederiz" diyerek yeni bir ayakkabıya para vermemek için yine gerekçe üretmeye kalkışırken Çemberlitaş’a varmadan ayakkabıcılar çarşısında bez bir 46 numara ayakkabı bulduk. Ayağına giydin ama ayakkabı beyazdı ve dikkat çekiciydi. O dönemde gecekondular, adeta çamur deryasıydı. Kısa bir yağmur yağmasının ardından, her taraf çamur deryası oluyor ve yürümek bile sorun haline geliyordu. Münir yoldaşla her buluşmamızda ayakkabılarının çamur olduğunu ve silmesine rağmen giderilemediği üzerine tartışırdık. Ayakkabı yaz bitmeden yırtıldı da beyaz bez ayakkabı macerası sona ermişti .
Camlı kahvenin bitişiğinde pencereleri kapatan perde ve iki ranza ve yatak birkaç battaniye dışında her şeyiyle fakirhane olan, farelerin bile birşey bulamadığı için uğramadığı gecekondu da yalnızca gerekli olduğunda kullanılacak silahlar ve örgüt dökümanları ve birde her hangi durumda belgelerin hızla yakılacağı benzin bidonu ve küçük tüp vardı.
Küçük tüpte aradan belki de çay demleyip, bir kaç yumurta kırıp menemenle sabah kahvaltısı yapacaktık. Neki ne tüpü yakıp ne çay demledik ve ne de menemen yapıp sabah kahvaltısı yapabildik. Buna hiç zaman bulamadık. Devrimci görevler dur durak bilmeden çalışmamızı gerektiriyordu. Gece saat 11.00'de dışarıda bir yerde buluşup gizlice girdiğimiz gecekonduda elbiselerimiz bile çıkarmadan uyuyup sabahın 6.00 işe gidiyormuş gibi kalkarak devrimci görevlerimizin başına koşuyorduk.
Münir yoldaş bu hummalı devrimci çalışmada asla rahatsızlık duymadı. Çünkü o devrimciliğin feda ruhu içinde öne atılmak ve her hangi bir çıkar-menfaat gözetmeden tüm yeteneklerini emekçilerin kurtuluşu davasına adamaktan geçtiğinin  bilinciydeydi.
Daha çocuk yaşlarında tanışmıştı komünist hareketle. Bir yerde komünist hareketle büyümüş ve kavgada olgunlaşmış ve 79 Nisan konferansında 21 yaşında TKP-ML Hareketi Merkez Komitesine seçilmişti. Bu sürecin gelişimi kolay olmamıştı. Malatya-Kürecikte dünyaya gözünü açan Münir yoldaş, babasının devrimci olması nedeniyle çocuk yaşında devrimlerle tanışmış. İlk okul derken liseye Malatya Turan Emeksiz Lisesinde devam etmişti.76-77 yıllar Malatya da devrimci mücadelenin gelişip güçlendiği yıllardı. Bu süreçte anti-faşist mücadele Malatya'da da gelişip güçleniyor ve geniş kitleleri sarıp sarılıyordu. Faşistler Malatya da yükselen devrim halk muhalefeti ezip dağıtmak için her yolu deniyordu. Özellikle liselerin düşürülmesi için yoğun çaba gösteriyorlardı. Turan Emeksiz lisesi de bunlardan birisiydi. Neki içinde Münir yoldaşın bulunduğu anti-faşist gençlik, Turan Emeksiz lisesinde faşistlere geçit vermedi.
Yoldaş Malatya’dan Antep çalışmalarına ve oradan da İstanbul merkezli Marmara bölge çalışmalarına geçti. Kısacası nerede bir devrimci görev varsa ikircimsizce o çalışmalara koşmaktan tereddüt duymadı. Asla görev ayrımı yapmadı, Onun için emekçi halkların kurtuluşu her şeyden değerliydi. Bunu örgütleyip bir araya getirip savaş mevzilerine sürecek olan çizgiye uygun yetişmiş kadrolar yapacaktı.
Örgütün içinde Münir yoldaşın kısa zamanda öne çıkması tesadüfü değildi. O dur durak bilmeden çalışan ve devrim için 24 saati yetersiz bulan ele avuca sığmaz bir mütevazi, cesaretli, özgüvenli, başladığı işi sonuna kadar götürme kararlılığında olan doğal önderliğinin yanında, yoldaşlarına karşı değiştirici ve dönüştürücü yaklaşan bilinçli bir yoldaş olması Onu yoldaşları nezdinde kabul gören, genç yaşında önderlik kurumuna seçilmeye götürdü
Konferansın yapılacağı alana yoldaşla birlikte yolculuk yaptık. Uzun yolculuk döneminde zorlukların aşılmasında göstermiş olduğu kararlı ve iradeci tutum aslında Münir yoldaş hesapsızca devrim ve sosyalizm davasına kendisini nasıl bağladığını ve örgüt için yapamayacak hiçbir fedakarlığın olmadığını ortaya koyuyordu.
Konferans sürecinde sıklıkla fikir alışverişinde bulunduk. Hemen her konuda teorik-politik olarak ortak düşünüyorduk. Pratik çalışmaların vermiş olduğu güven yoldaşlık ilişkilerimizi daha da pekiştiriyordu. Konferansın dinlenme aralarında durum değerlendirmeler yapıyorduk. Konferans platformunda KK'nın bileşkesini gördüğünde "bu kadarını da beklemiyordum" yönlü değerlendirmeler yapmış olsa da, Konferans tartışmalarının ileri safhasında bu durumu abartan ve kendi gerçekliğinden kopuk bir önderlik beklentisinin hatalı olduğunu görerek, bu olumsuz düşünceleri aştı. Uzun ikna tartışmalarının ardında, var olan durumu aşmak ve uyumluk bir önderlik yaratmak için önderliğe aday olması üzerine tartıştık.
İlk dönemler önderliğin ağır görevler üstlenmek anlamına geldiğini ve örgütün önünde hem iç ve hem de dışta kitle savaşımını müdahale etmek için yüklü görevlerin örgütün önünde durduğu ve ancak bu görevleri güçlü bir önderliğin başaracağını düşünen Münir yoldaş, deney tecrübe sahibi ve teorik-politik olarak gelişkin yoldaşların görev almasını istiyordu.
Ama bu bakış açısı, önderliğe yeni kadrolar alarak geliştirme ve totalde önderliğin düzeyini yükseltme perspektifine uygun değildi. Zaten 1976'dan sonra, örgütün büyüyüp gelişmesine karşın, KK'nın doğru düzgün alttan gelişme gösteren  yoldaşlarla güçlendirmemesi, bir yerde örgütün gelişip güçlenmesini olumsuz yönde etkilemiş ve kendiliğindenci önderlik örgütte egemen kılınmıştı. 1.Nisan Konferansımız en başta bu önderlik sorunu aşmakla yükümlüydü. Haliyle buda konferansa katılan delegeler arasında en uygun ve gelişmeye açık olanlarda oluşacak bir önderlikle aşılacaktı.
Nitekim eski kadrolarla yeni kadroların bileşiminde yeni bir önderlik oluşturuldu ve önderliğe yeni katılan yoldaşlardan biriside Münir Dışkaya yoldaştı.
Biliyoruz ki önderlik dendiğinde, genellikle insanları yöneten, onların başına geçerek, onları bir yerden diğerine taşıyan kişi yada kişiler anlaşılır. Halbuki önderlik bunu kapsamakla birlikte, bundan daha geniş bir kavramdır. Önderlik, insanları yönetmek kadar, onlara ilham verme, onları motive etme, onların gönüllü katılımlarını sağlama, kendi içlerindeki önder ortaya çıkarma işidir.
Önderlik zamanın koşullarına göre içeriği değişen bir kavramdır. 1900’lerin başında önderlik, insanın doğuştan sahip olduğu bazı kişilik özelliklerine bağlanıyordu. Bugün hala, bu görüş çok yaygındır. İnsanların çoğu, önder dendiği zaman, enerjik, coşkulu, iyi hitabet kabiliyeti olan, insanları etkileyen, sosyal ilişkileri güçlü, karizmatik bir profil getirirler akıllarına. Artık önderliğin, kişilik özelliklerden ibaret olmadığını hepimiz biliyoruz. Kendisini hiç ortaya koymadan, sessiz hatta utangaç insanların, devasa kurumları başarıdan başarıya taşımaları, bunun en önemli kanıtı.
Bazıları önderliği, güç kavramıyla açıklarlar. Devrimci önderliğin, bir insanın sahip olduğu kişilik özelliklerden değil, elinde tuttuğu güçten kaynaklandığını ileri sürerler. Bu teorilere göre bir insanın sahip olduğu güç, atanarak ya da seçilerek bir makama gelmesiyle de olabilir. Nasıl elde ederse etsin, her güç sahibi olan, aynı zamanda ödül ve ceza verme yetkisine sahip olur ve insanları, bu yetkisini kullanarak yönetir. Bugün pek çok insanın zihninde, lider denen kişi, güç sahibi olan, ödül ve ceza dağıtan bir insandır. Bu liderlik anlayışı, değiş-tokuş temeli üzerine kurulu bir liderlik anlayışıdır: Lider bir hedef gösterir, takipçiler bu hedefi yerine getirmek için çalışırlar. Başarılı sonuç getiren ödülü alır; getiremeyen cezasını çeker. Başarıyla ödül değiş tokuş edilir.
Bu teorinin tam tersi olan, “dönüştürücü liderlik” teorisi ise, insanın içindeki iyiyi ortaya çıkarma anlayışı üzerine kuruludur. Dönüştürücü liderler, iddialı ama alçak gönüllü, kendilerini ön plana çıkarmak yerine, takipçilerini daha güçlü ve başarılı kılmak için çaba gösteren insanlardır. Onlar için liderlik, ödül ve cezaya dayanan bir değiş-tokuş değil, insanların içindeki gücü ortaya çıkarmak için üstlendikleri bir misyondur.
Liderlik teorilerinden bazıları zaman içinde değer kaybetti, bazıları değer kazandı. Mesela bugün liderliği, bir insanın sahip olduğu fiziksel ya da kişilik özelliklerine dayanarak açıklayan teorilere pek itibar edilmiyor. Artık liderlik, doğuştan gelen bir yetenek değil, insanların edinebilecekleri bir yetkinlik olarak tarif ediliyor.
Bu kadar farklı teoriye, bu kadar farklı anlayışa rağmen, liderliğin özünde bazı değişmez özellikler olduğu da bir gerçek. Bunları dört ana noktada toparlamak mümkündür:
Önder sorunlara etkili çözüm bulan insandır:
Karar sürecindeki, bilgi toplama ve değerlendirme aşaması, sorunun kendisini çözmek kadar zor ve karmaşık bir aşamadır. Etkili liderler, bilgi toplama ve değerlendirme sürecini önemser, bu alanda da liderlik yaparlar. Doğru çözümün, doğru bilgi toplama ve doğru değerlendirmeyle mümkün olacağını bildiklerinden, bu süreci titizlikle yönetirler.
Önder sonuç odaklıdır:
Önderlik sadece bir yön belirleme, hedef koyma işi değildir. Etkili liderler işi sonuna, sonuç alana kadar takip ederler. Sonuç alabilmek için, sadece vizyon çizmekle kalmazlar, etkin çalışma, verimlilik ve disiplin gibi konulara da liderlik ederler.
Önder, farklı bir bakış açısına sahiptir.
Etkili liderler, herkesin alışık olduğu bakış açılarıyla yetinmez yeni eğilimleri ve gelişmeleri takip ederler. Çalışanları yeni fikirler ve çözümler bulmaya teşvik ederler. Önemli her konuda farklı bakış açılarına sahiptirler. İnsanlara yeni bakış açılarıyla ilham verirler.
Önder insanlara destek olur, onları geliştirir:
Önderlik, tek başına değil insanlarla birlikte başarılı olma işidir. Münir yoldaş tamda böyle bir önderdi. Etkili Önderler, insanlarla empati kurarlar, insanları anlayarak onlarla işbirliği yaparlar, fikir üretirler, çözüm için fikir üretirler, kadrolara görev verirler ve verilen görevlerin başarılı olup olmadığını denetlerler. Yani kadroları geliştirmek, onların yeni yetkinlikler kazanmalarını sağlamak için çalışırlar. Birlikte çalıştıkları insanların enerjilerini doğru yönlendirip, kaynakların en etkin şekilde kullanılmasını sağlarlar.
Önderlik sadece, hedef ve strateji belirlemekten ibaret değildir. Önderlik, gücü ele geçirip, insanlara ödül ve ceza vermek de değildir.
Etkili bir önder tıpkı Münir yoldaş gibi, fikir üretmenin yanında, aynı zamanda gündelik sorunları doğru ve etkin yollarla çözen, sonuç odaklı insandır. Doğru değerlendirme yapan, birlikte çalıştığı insanları motive eden, onları geliştiren; yeni bakış açılarıyla herkesin ufkunu açan insandır.
Münir yoldaş önderlik organında görev aldığı kısa zaman içinde komünist bir önder olarak işlere sıkıca koyuldu. Çünkü Münir yoldaş bir önder olarak kısa zaman içinde örgütün toparlanıp ayağa kalkması için canla başla çalıştı. Aslında MK uygun bir yoldaş olduğunu kanıtladı, önderlik çalışmasına uyum sağlamada zorluk çekmedi. Önderliğin yarattığı kadrolara üstten bakan, burnu büyükçü, bencil ve bireyci, herşeyi ben bilirim küçük burjuva önderlik tipinden uzak aksine kadrolara yol açan, onlara inisiyatif veren, ve sonra o yolu onlarla, omuz omuza yürüyen ve sonuç almasını bilen komünist bir önder olarak, örgüte ve devrimci-sosyalizm mücadelemize daha fazla katkı yapacağı bir zamanda 30 Temmuz 1979 yılında Adana da kaybettik. Ölümsüzler ordusuna uğurladığımızın 40.yılında komünist önder Münir Dışkaya yoldaş erdemleri ve özellikleriyle yoldaşlarına yol göstermeye devam ediyor.

11 Temmuz 2019 Perşembe

İHD Adana Şube Başkanı Elif Tuncer ve İHD yöneticileri Hasan Üzüm, Yusuf Üzüm, Cemal Ölçmez ile İmam Turan Beşler Kavgamızda Yaşıyorlar ..!



Diyarbakır'da JİTEM tarafından katledilen HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın cenazesine giderken geçirdikleri trafik kazasında, dönemin İHD Adana Şube Başkanı Elif Tuncer ve İHD yöneticileri Hasan Üzüm, Yusuf Üzüm, Cemal Ölçmez ile İmam Turan yaşamlarını kaybetmişlerdi.
zor süreçlerde demokrasi ve özgürlük savaşımını omuzlamaktan geri kalmayan beşler, Adana da mücadeleyi yeniden örmek ve ileriye taşımak için canla başla çalıştılar. Onlar her dönem haksızlığa karşı haksızlığa karşı adaleti, tekçiliğe karşı demokrasi ve özgürlüğü, kutuplaşmaya karşı kardeşliği savunmaya devam ediyorlardı.
Beşler'i faşist baskı ve katliamların arttı dönemde bir adım öne çıkarak kara bulutları dağıtmaya çalıştılar. Tuncerler bu mücadelede yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor "dedi.
Diyarbakır da JİTEM tarafından hunharca katledilen HEP'in Diyarbakır İl başkanı Vedat Aydının cenaze törenine enternasyonalist bir ruh içinde katılmak amacıyla Adana da yola çıktılar. Ama onlar cenaze törenine ulaşamadan nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde trafik kazasında katledildiler. Olay bir türlü aydınlatılmadı. Neki o dönemde her yerde konumlanmış olan kontrgerilla gerçeği düşünülünce gerçek katillerin devlet olduğu görülecektir. .
10 Temmuz 1991 yılında yaşamlarını kaybeden beşler, Türkiye'de işçi sınıfı ve emekçilerin devrim ve sosyalizm mücadelesinin önemli isimleriydi. Avukat Elif Tuncer Evrensel okuru iken, Hasan Üzün, İmam Turan, Yusuf Üzüm ve Celal Ölçmez Emeğin Bayrağı okurlarıydı. Onların açmış olduğu enternasyonalist direniş bayrağı, ölümlerinin 28.yılında emekçilerin ve yoldaşlarının ellerinde kale burçlarına dikilmek için elde ele taşınıyor.

İşkencecileri İninde Yenen Mustafa Tunç Yoldaşı Anarken..!



Mustafa Tunç yoldaş tam bir dava adamıydı. Yoksul bir Kürt çocuğu olarak Elbistan da dünyaya gözlerini açtı,12 eylül faşizminin ünlü işkence merkezlerinden Üsküdar karakolunda günleri bulan ağır işkencelerden önderi Kaypakkaya’nın ser ver sır verme geleneğini bayraklaştırarak tutuklanıp Sultanahmet zindanına atıldı. İşkencelerin vücudunda açmış olduğu ağır tahribat nedeniyle kanser hastalığına yakalandı. Faşist cuntacıların devrimcilerden intikam almak için Mustafa Tunç yoldaşı bir an önce ölmesi için aylarca hastaneye sevk etmedi. Devrimcilerin kararlı tutumu sonucu hastaneye sevk edilen Mustafa Tunç yoldaş 8 Temmuz 1982 yılında ölümsüzler ordusuna katıldı.
Mustafa yoldaş, TKP-ML Hareketinin emekçi militanlardan önde gelenlerdendi. Devrim için herşeyini ortaya koyan dur durak bilmeden işin küçüğü büyüğü demden karınca gibi çalışan devrim hamalı yoldaşlar olur ya işte tamda kendisiydi Mustafa Tunç yoldaş. İllegal yayınların basımı ve dağıtımı işlerinde sorumluydu. Bir gecekonduda boya, teksir kağıtları arasında bir an önce bildiri ve yayınların basılıp, paketlenip gizlilik koşullarına uygun bağlantı yerlerine ulaştırma görevini titizlikle yapan yoldaşlardandı.
12 Eylül faşizminin gemi azıya aldığı 1980 faşist darbesinin ardında uzun dönemdir görüşemediğim Mustafa yoldaşla Beyoğlu'nda tesadüfen karşılaştık. Başka bir randevum olması nedeniyle hızlı hızlı yürürken kafamı kaldırdığımda uzakta Mustafa yoldaşın geldiğini gördüğüm. Mustafa yoldaşta beni gördü ve sarılıp merhabalaştı ve birlikte yürümeye başladık. 20-30 metre ilerlemiştik ki etrafımızı tomsonlu sivil polisler sardı." Kıpırdamayın diyerek "sokakta ortasında üzerimize çullanarak ikimizi de sürekli silah dipçiğiyle işkence yaparak polis otosuna bindirdiler. Beni polis otosunun arasına yüzün kuyu yatırıp üzerime oturdular ve ağzımı kapattılar. Mustafa yoldaşı ön tarafa aldılar ve polisler habire silah kabzasıyla yoldaşa işkence yaparak, " benim kim olduğumu" ve örgütsel ilişkileri sormaya başladılar. .Ben polisin baskısında kurtularak "ben kimseyi tanımıyorum, beni neden aldınız" diyerek bağırarak Mustafa yoldaşa bir birimizi tanımadığımız sinyali verdim. Polisler hızla bizi hemen yakında olan Dolmabahçe stadyumunu götürdüler. Dolmabahçe stadyumu boştu. Sanırız polis stadı işkence amaçlı kullanıyordu. Bizi stadyumdu ayrı ayrı indirip sorular sorup yanıt alamayınca işkence yapmaya başladılar. Ben Mustafa yoldaşın tartışmasında, ben tanımıyorum, siz yanlış gördüğünüz vb. sözleriyle beni tanımadığını ve örgütsel bir ilişki içinde olmadığını polisler söylüyordu. Polisler durmadan yoldaşa işkence yapıyorlardı. Ben başta tavrımız netçe ortaya koyduğum için başıma silahı dayamış halde bir polis "sesimi çıkarmamı" belirterek ardında " aslında sizi burada öldürmek gerekir " sözleriyle infazla tehdit etmeye devam ediyordu.
Yarım saati geçkin bir sorgulamanın ardında birşey elde etmeyen polisler Mustafa yoldaş ve beni polis otosuna geri bindirdiler. Mustafa yoldaşa baktığımda kararlı ve direngen güleç yüzünde kan akıyordu. Polisin istediği yanıtları alamayınca silah Kabzasıyla Mustafa yoldaşın yüzünü parçalamıştı ve kan akıyordu. Polis otosu ikimizi de bir ana önce işkence tezgahına çekmek için 2.Şubeye götürürdü ve ikimizde ayrı ayrı işkenceye aldılar. 2.Şubede yolu düşenler bilir, burada işkence 1.Şubedeki işkenceye göre daha kaba ve hoyratçaydı. Genelde adli tutuklarının sorgulandığı 2.Şubede işkencede sınır yoktu. falaka, elektrik, askı yanında askıda ellere yada ayaklara bir an önce sonuç almak için 20 kiloluk tüp bağlanıyor, eller mengeneye sıkıştırılıyor, tırnaklar çekiliyor. koltuk altı kılları yakılıyor, bolca vücutta sigara söndürülüyor, uykusuz bırakılıyor ve açık meydanda başkalarının korkutulup sindirilmesi için işkence yapılıyordu. 2.Şube her gün yüzlerce kişiyle doluyor , sabahleyin boşalıyordu. Mustafa yoldaşla bir birimizi tanımadığımız ifademizden dolayı işkenceden sonra atılmış olduğumu yüzlerce kişinin kaldığı kocaman gözaltı yerinde bir birimize yaklaşmıyor ve yalnızca uzakta selamlaşıyor ve gözlerimizle bir birimize moral veriyorduk. Ağır işkenceler sonucu ayaklarımız parçalanmış ve vücudumuz morarmış şişmişti. İlk 3-4 yoğun işkencelerden geçirildik ama işkenceciler umdukları sonucu alamayınca ve vücutlarımız işkencede tanınmaz hal gelince işkenceye ara verdiler. Aradan bir alıp dayak atıp tehdit edip gözaltı hücresine atılıyorduk. Sonradan anladık ki gözaltı hücresinde takip edilmişiz ve ilişki içinde olmadığımızı kanaat getirince Mustafa yoldaş bir süre sonra bırakmak zorunda kaldılar. Ben ise tutuklamam olması nedeniyle Sağmalcılar cezaevine gönderildim. Mustafa yoldaşla yeniden yolumuz 1982 yılında Sultanahmet zindanında kesişti.
Mustafa yoldaş Sultanahmet zindanında kısa bir dönem sonra kanser hastalığına yakalandığı öğrendi. Metanetini hep korudu ve acılarla kararlı bir savaşım içinde oldu. Faşizmin devrimci tutsaklara zindan içinde zindan dayanılmaz acılara rağmen Mustafa yoldaş diğer devrimci tutsalar gibi bedenini çelik bir yay gibi faşizmin karşısına dikti. Hep yumrukları sıkılıydı, devrimci kavganın zindanlarda yalnız gümbür gümbür kalp atışlarından duyulan, örgüt ve devrimin eşsiz nabız atışıydı... Şehitlerimize verdiğimiz sözlerin anısına ayağa kalktığımız zamandı savaşı. Zirvede yaşayan ruh ve bütün gelecek zamanların özü, zapt edilmez nehirler gibi çağlardı Mustafa yoldaş. Biliriz ki, bir süreklilik düğümü atılır zamana. Tarih olur o an. Zamanın adanmış zaman düzlemine geçişidir bu. O'nları O'nlar için yaşadığımız katıksız bir an'dır, adanmış zamandır... Düşüncelerde, duygularda, yalnızca İbonun, Ahmet Muharremin Alinin, İrfanın, Meralin, Munir’in, Kemalin, Aliekberin, Fahri’nin, Toroman’ın, Mustafaların, yani ölümü hiçe sayan şehitlerimizin eserleri ve kendilerini adadıkları değerler vardır.. Bir de Mustafa gibi güneşe merdiven kuranların . Bir film şeridi gibi bir gözlerimizin önünden geçer suretleri. Yüzüne bakarız en sıcak, en ışıklı bakışlarımızla, ama ille de gözlerine! Göz göze geldiğinde gözlerimiz, yıldırımlar düşürür bakışlarımızın buluşması.
Öyle güçlü, öyle içten, öyle açık bakarız ki, bu çelik aynada Mustafa da kendi süretimizdir gördüğümüz. Volkanik bir potadır buluşma... Abı hayat iksirinin mayalandığı yer ateşle atarız devrimci varoluş gerçeğimizi... Bütün yabancı maddeleri kavuran, en küçük sahteliğin sızamadığı, katıksız yüzleşme anıdır, arınma zamanıdır bu. Ancak güneşe merdiven dayayanların tırmanabileceği bir yükseklik yani. Mustafa da o. İçimizden kendinde kavgaya taşıyan biri, eşsiz bir yaz günü. Örgütümüzün zindanlar da kavga bayrağını gönlere çektiğinde 8 Temmuz 1982 de ölümsüzleşti Mustafa Tunç Nasıl da gençti, nasıl da yürekli. Komünist hareketin militanlığını ve devlete cephede kafa tutmayı muştuluyordu ölümü... Uğruna kendini adayanlar oldukça nasıl önlenebilir ki, haklı bir sosyalizm davasının zaferi.
Şimdi fabrikalarda, atölyelerde, okullarda ve sokaklarda Mustafaların kaldırdığı devrim bayrağı yükseliş günlerini bekliyor. İşçilere ve emekçilere , kadınlara ve gençlere umudu taşıyan. Ölülerimiz, vasiyetini anlatıyor zindanda Mustafa'nın bakışları. “Yoldaşlar! Sahip çıkın ve hep yüksekte tutun, kavga bayrağını". Boran gibi birikip patlamak ister, derinleşmek ister devrimcilik... Derinleşmenin çelik ifadesidir adanmış zamanların ateşten potasında arınmak. Devrimcilikte derinleşme arayışı ve devrimciliğimizi büyütme iddiasıdır, kendimizle yüzleşme hesaplaşma randevuları. Kararlı ve ısrarlı devrimci duruşu ve İşkencede direnişiyle biz yoldaşlarına yoldaşlarına örnek olan Mustafa Tunç yoldaşı ölümünün 37.yılında saygıyla anıyor ve ideallerini zafere taşıyacağımıza söz veriyoruz.

Beyaz Torosların yerini siyah Transporterlar aldı: Üç yılda 29 kişi kaçırıldı!

OHAL boyunca sorulan 'Türkiye yeniden 90’lara mı dönüyor?' sorusu yeniden gündemde: İnsan kaçırmalar, siyah transporterlar, kafalara çuval geçirmeler, gizli gözaltı merkezleri, sistematik işkenceler.

Türkiye’de gözaltı merkezlerinde ve sokakta işkence iddiaları, öldürmeler, kayıp vakaları 1990'lı yıllar boyunca hep sürdü. Yakın tarihte bu iddialar hiçbir zaman son bulmasa da en azından artık zorla kaybetmeler yaşanmıyordu. 
Ta ki 2016’ya kadar. 
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL, insan hakları adına yıllarca büyük bedellerle kazanılan tüm hakları bir gecede yok etti. Zira, hükümetin OHAL’de aldığı ilk karar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni askıya almak oldu.
Önce gözaltı merkezlerinde sistematik işkence haberleri gelmeye başladı. Ardından sokaklarda siyah transporter araçlar görüldü. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 7 Haziran seçimlerinden sonra tehdit unsuru olarak kullandığı 90’lardaki beyaz torosların yerini artık siyah transporterlar almıştı. 
İHD Genel Sekreteri Osman İşçi, beyaz toroslar ve siyah transporter araçlar arasında doğrudan bir bağ kuruyor:
“Şekli bir değişiklik ama mantalite aynı. O dönemdeki beyaz toroslar için bir yetkili şöyle diyordu; ‘köylerde rahat dolaşabilen bir araç, dikkat çekmiyor.’ Şimdi de bu tür olayların çoğunlukla geceleri yaşandığını düşündüğümüzde siyah olması karanlığa denk gelen bir durum. Buradaki sembolün siyah transporter olması, elimizde doğrudan bir veri olmasa da bize bir fikir veriyor; bu vakaları yapanlar aşağı yukarı aynı yolu izliyor ve aynı grup profilinden geliyorlar.”
Kayıplar konusunda yakın zamanda bir rapor hazırlayan Hak İnisiyatifi’nden Fatma Bostan Ünsal da “aynı gruplara” işaret ediyor. 2016’dan bu yana kaçırılan kişilerin kimler tarafından kaçırıldığı sorusuna şu yanıtı veriyor:
“Onu bilmiyoruz, çeşitli spekülasyonlar var. Ancak bu kadar ipucu olduğu halde polis tarafından bulunamaması nedeniyle artık spekülasyonun ötesine geçiyor. Daha önce kaçırılmış, sonrasında gözaltına alınmış veya tutuklanmış insanların ifadelerinden anlıyoruz ki, bir şekilde devlet güçleri yer almış. 90’lardaki JİTEM’e benzer bir gruptan şüpheleniyoruz.”
İHD'nin verilerine göre, 2017 ve 2018 yıllarında toplam 291 kişi tehdit ve ajanlık teklifine maruz kaldı. Farklı siyasi görüşlere sahip bu kişilerden 35'i belirli süreler kaçırılarak bu dayatmalara maruz kaldı.
Artı Gerçek'te yer alan Derya Okatan'ın haberine göre, yine söz konusu yıllarda kaçırılan dört kişinin akıbeti hâlâ bilinmiyor. İHD yetkilileri, bu kişiler bulunmuş olsalar da veriler güncellenemediği için hâlâ kayıtlarda kayıp olarak geçtiğini belirtiyor. Bu kaçırma ve tehdit vakalarının bir kısmında siyah transporter araçların kullanıldığı kayıtlara geçen bir diğer bilgi.
Siyah transporterlara bindirilen kişiler şehir merkezleri dışında ıssız yerlere götürülerek darp ve tehdit ediliyor, ajanlık dayatmasında bulunuluyor. Büyük çoğunluğu gözleri bağlı olarak dolaştırılan bu kişiler daha sonra bir yerlere bırakıldı. 
Ancak bırakılmayanlar da oldu. 
Zorla kaybetme, uluslararası sözleşmelerde şöyle tanımlanıyor:
“Devlet görevlilerinin ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya göz yummasıyla hareket eden kişilerin ya da kişi gruplarının gözaltına alma, tutuklama, kaçırma ya da diğer herhangi bir biçimde özgürlükten yoksun bırakması ve bu durumdaki bir kimseyi özgürlükten yoksun bıraktığını reddederek veya kaybedilen kişinin akıbetini ya da nerede olduğunu gizleyerek hukukun koruması dışına çıkarmasıdır.” 
Hak İnisiyatifi’nin raporuna göre, 2016’dan bu yana 28 kişi kaçırıldı. HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’na göre ise bu sayı, 29. Gergerlioğlu, yakın zamanda kendisine ulaşan bir kişinin yaşadıklarının Ayten Öztürk, Zabit Kişi ve Mustafa Özgür Gültekin’in anlatımları ile benzerlik taşıdığını belirtiyor.
Rapora göre, 2016 yılında toplamda üç kişi kaçırıldı. Sunay Elmas dışında eski MİT mensubu Ayhan Oran 1 Kasım 2016'da, Mustafa Özgür Gültekin 21 Aralık 2016'da kaçırıldı. 
Hak İnisiyatifi’nin raporuna göre, 2016 yılında üç, 2017 yılında 14, 2018 yılında beş ve 2019 yılında altı kişi kaçırıldı. Toplam 28 kaçırma vakasından 16'sı Ankara’da yaşandı. Dokuz kişinin siyah Transporter ile kaçırıldığı biliniyor. 26 kişi Gülen cemaati ile ilişkilendirilirken, Ayten Öztürk DHKP-C’yle, Diyarbakır’ın Hazro ilçesinde kaybolan Hıdır Çelik ise PKK ile ilişkilendiriliyor. 
2016-2018 yıllarında kaçırılan kişilerin tamamının ortaya çıktıkları tahmin edilirken, 2019 yılı Şubat ayında kaçırılan altı kişiden hâlâ haber yok. Yakın tarihlerde kaçırılan kişilerle ilgili ailelerinin yaptığı tüm başvurular sonuçsuz kaldı.
Aileleri, şimdi kapı kapı gezerek eşlerini arıyor. Emniyet-Adliye-Meclis arasında mekik dokuyan aileler, geçtiğimiz günlerde İHD Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenleyerek, kamuoyuna duyarlılık çağrısı yaptı. 


İŞKENCE VE ZULME SESSİZ KALMAYALIM..!



İşkenceye “sıfır tolerans yalanıyla” ortalıkta çaka atan Saray iktidarı, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hemen her karakolda, gözaltında ve kaçırılarak kont-gerilla merkezlerinde sistemli işkence uygulamaları haberlere düştü. Yalnızca 29 kişi kont-gerilla tarafından kaçırılarak günlerce işkence merkezlerinde tutularak her türlü işkencelere maruz kaldıkları raporlandı. Yine son birkaç yıllık dönemde onlarca işkence olayı kamuoyuna yansıdı. Urfa’nın Halfeti ilçesinde gerillalarla güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışma gerekçe gösterilerek 51 kişi gözaltına alınanlara Halfeti’de evlerinden gözaltına alınan insanlar, kızgın güneşin altında ters kelepçeli şekilde saatlerce yerde bekletilmiş, manzara 12 Eylül’le karşılaştırılmıştı. Gözaltına alınanların verdikleri ifadelerde ise; kadınların cinsel organlarına elektrik verilmesinden, kaba dayak ve aç bırakmaya kadar çeşitli işkence yöntemlerinin uygulandığı ortaya çıkmıştı ve cinsel taciz dahil ağır işkencelere maruz kalmışlardı. Keza Van’ın Erciş ilçesinde 5 Nisan 2019 tarihinde 3 kişi Van Gölü kıyısında fotoğraf çektikleri sırada yanlarına gelen polislerce, “ Özel Harekat’ın alanında fotoğraf çektiniz denilerek gözaltına alınmış ve  .
üç gencin elbiseleri çıkarılarak üzerlerine su dökülerek sistemli işkence yapılmış.
Yukarıya aktarmış olduğumuz birkaç olayı bile muhalefeti susturmak ve emekçi kitle hareketinin önünü almak için işkencenin devlet politikası olarak pratiğe sürdüğünü gösteriyor.
Bilindiği üzere işkence tarihin çeşitli dönemlerinde egemen sınıflar tarafından muhaliflerini ezmek ve etkisiz kılmak amacıyla uygulanmış zor metotlarından birisi olmuştur. İşkenceye başvuranlar tarihin her döneminde çökmekte olan ve yükselen sınıf yada sınıflara karşı zor uygulayarak ayakta kalmaya çalışan sömürücü egemen sınıflar olmuştur.  
 Burjuva egemen sınıflar çöküşlerini biraz daha geciktirebilmek umuduyla, işçi ve emekçi sınıflara, devrimci ve sosyalistlere karşı işkenceye başvurmuşlar, akıl almaz alçaklıklarda bulunmuşlar, iğrenç metotlar geliştirmişlerdir. Bugünde bu işkence ve zulüm dünyanın dört bir yanında emperyalistler ve uşakları tarafından kah artarak kah azalarak sürmektedir. Buradan olarak, işkence çağdışı değil aksine tamda çağın. Günümüzde başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist devletler ve uşakları dünyanın dört bir yanında emekçi halklarımıza saldırıyorlar. Dünyanın her yerinde işkence tezgahları kuruluyor, devrimcilere, komünistlere ve yurtseverlere vahşice işkenceler uygulanıyor.
Türk ve Kürt ulusları ve ulusal azınlıklardan Türkiye emekçi halklarının emperyalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı yürüttüğü devrim ve sosyalizm mücadelesi elbette engelsiz gelişmeyecektir. Geçmişten bu yana egemen sınıflar, diğer araç ve metotların yanında, işkenceye sıklıkla başvurdular ve halada başvurmaktadırlar. Osmanlı feodal sultanlığının ve cumhuriyet Türkiye’sinin tarihi işkence olaylarıyla doludur. Özellikle devrimciler ve sosyalistler işkencenin en ağır ve en vahşisine maruz kalmışlardır. 
 Öncekiler bir yana 1970lerden bu yana işkenceler aşır ve sistemli bir şekilde devlet politikası olarak uygulanmaktadır. Emekçi halklarımızın kurtuluşu için mücadele yürüten birçok devrimci ve komünist işkence tezgahlarında can vermiş, sakat kalmışlardır.
Türkiye ve dünyada işkencenin ortadan kalkması, işkenceye başvuran, zulüm ve zorbalıkla ayakta kalabilmeyi uman faşist dinci gericilerle yıkılmasına bağlıdır. İşkenceyi tarihin çöplüğüne atmak için emperyalist zinciri kırıp, işbirlikçi tekelci sermaye ve büyük toprak beylerinin faşist iktidarını tasfiye etmeliyiz, zulüm ve işkenceye rağmen durdurulamayacak olan halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesine daha kararlı sarılmalı, anti-emperyalist işçi-emekçi halk iktidarını gerçekleştirerek, zulmü ve işkenceyi tarihin derinliklerine gömmeliyiz.
Kuşkusuz ki bütün bunlar, işkencelere karşı yürütülen mücadeleyi küçümsememize ve bir yana bırakmamıza neden olamaz. Tam tersine işkence olaylarını ve işkenceleri geniş emekçi yığınlara açıklayıp teşhir etmeliyiz. İşkencelere karşı yürütülen mücadeleye kararlılıkla katılmalı ve mücadeleyi geniş emekçi yığınlara yaymalıyız. Böylece işkenceleri teşhir ve tecrit edebilir, onları geriletebiliriz.
Daha da önemlisi işkencelere karşı mücadeleyi faşist dinci saray iktidarına karşı mücadelemizin bir parçası haline getirmeliyiz. İşkencecileri ve işkence olaylarını teşhir edelim ve emekçi yığınları işkenceye karşı mücadeleye seferbere edelim.

25 Haziran 2019 Salı

Halkların Kardeşleşmesinin Timsali Denizin Asi Çocuğu Devrimci Sanatçı Kazım Koyuncuyu Anarken..!



Karadenizin devrimci çocuğu Kazım Koyuncu’yu kahrolası kanser hastalığından kaybedişimizin üzerinden 14 yıl geçti. Koyuncu genç yaşında yakalandığı kanser hastalığından dolayı 25 Haziran 2005’te yaşamını gözlerini yumdu.
Kazım Koyuncu açık net bir devrimci duruşa sahip olan enternasyonalist bir devrimci sanatçıydı.
Kazım koyuncu, 1972 Artvin Hopa da Laz bir ailenin çocuğu olarak yaşama merhaba dedi, Küçük yaşlarda devrimci düşüncelerde etkilendi ve üniversite yılları kavgaya daha güçlü atıldığı ve  devrimci sanatıyla kitlelere gerçekleri taşımaya çalışan Kazım Koyuncu başka bir dünya düşü olan, Karadeniz müziğini, etnik müziği kendine özgü düzenlemelerle güzel bir şekilde icra eden, kurduğu Lazca Rock Grubu Zugasi Berepe ile de bir ilke imza atan bir sanatçıydı.
Lazca söylemesi üzerine şöyle diyordu: “Bu milliyetçilik mi derseniz; bu başka birşey derim. Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım, ama babaannemin kullandığı dilin yeryüzünden silinmesine karşı durma duyarlılığına da sahibim... Yani Laz olmam bir tesadüf. Evrensel düşünen bir insanım, müziğim de böyle olmalı. Ayrıca müziğe sadece müzik olarak bakmıyorum. Hangi akılla, hangi duygularla yapıldığı da önemli. Benim hayata karşı söyleyecek şeylerim var.”
Yaşama ve sanata devrimci bakışını kısaca şöyle anlatır: “Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, birgün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”
Kanser hastalığından dolayı 33. yaşında yaşama gözlerini kapayan Koyuncu da Karadeniz’de çok sayıda insanın yaşamına mal olan Çernobil faciasına karşı mücadele edenler arasındaydı. Ölümü de “doğal” değil, Çernobil sonrası bölgeye yayılan radyasyonun sonucu kanserdi. “Neredeyse her ailede bir kanser vakası var ve bu tesadüf değil. Adamlar pişkin pişkin çıkıp çay içti karşımızda. Bunu yapan insan ya geri zekalıdır ya da çıkar gruplarına hizmet ediyordur. Şimdi bunlar cinayet değil mi?”
Kuşku yok ki Karadenizin devrimci çocuğu Koyuncu, sadece müzisyen kimliğini müzik icrası ile sınırlandırmayan, yaşadığı çağa, topluma ve taşıdığı insani vicdani değerlere karşı da devrimci sorumluluk taşıyan bir sanatçıydı.. Bu anlamda coğrafyamızda gelecek güzel günlere olan inancı güçlendirerek, birlikte yaşamı müzikle güzelleştirme çabasında ısrar etmektir Kazım Koyuncu'yu anmak. Farklı ve özgün üretimlerle müziğe dair bir değer yaratırken, yeni, yaratıcı ve sanatına emek vererek kendini geliştiren bir müzisyen kişiliği olma yönünde adım atarken aynı zamanda sözünü ve ezgilerini, barışa, kardeşliğe, doğayı koruyarak, sınıfsız ve sömürüsüz bir yeni bir dünya yaşamını savunmaya dönük bir özne olarak hayata katmaktır Kazım'ı anmak. Anısını önünde saygıyla eğiliyoruz.

3 Haziran 2019 Pazartesi

Sömürü ve Zulme Karşı Rüzgara Karşı Kırmızı Boyun Atkısıyla Yürüyen Nazım Hikmet Ölümünün 56.Yılında Kavgamızda Yaşıyor..!


3 Haziran 1963…
Moskova…
Nâzım Hikmet Ran’ın ceketi..
Cebinde bir kâğıt…
Kâğıtta bir şiir:
“Gelsene dedi bana.. Kalsana dedi bana.. Gülsene dedi bana.. Ölsene dedi bana…Geldim, kaldım, güldüm, öldüm”.
Son şiir…
Bu son dizeler bir itiraf gibi…
Bir şairin yaşama, güzelliklere ve hüzne bakışının alçak gönüllü anlatımı… Koskoca ve dopdolu bir hayatın hak ettiği en sade veda…
Bir aşk…
Şairin insana, insanlığa ve tüm evrene duyduğu sevgi, tutku, acı ve saflık…
Bilinçli bir yaşam, bilinçli bir veda…
Her yılın Haziran ayı, bizde bir burukluk yaşatır; Haziran ayı üç büyük devrimci ustanın aramızdan ayrıldığı aydır: 2 Haziran'da Orhan Kemal (1970), Ahmed Arif (1991) ve 3 Haziran'da Nazım Hikmet (1963) bizi silkeler; zıtlıkları, çelişkileri anımsatır. 56. yıl önce; Nazım Hikmet Ran şairimizin dünyadan, büyük insanlıktan ayrıldığı gün bu gün!
Nazım Hikmet; 1902 yılında Selanikte dünyaya gözlerini açtı, genç yaşında komünizme tanıştı ve safını devrim ve sosyalizmden yana belirledi. 1920'lerde eğitim için Sosyalist  Sovyetler Birliğine gitti ve mücadele için ülkeye döndü. 1938’de mahpusluk sanatına başlıyor ve 1951’de bitiriyor. Bitirme belgesini alan Nazım, o büyük beynini de alıp istemeyerek bu yurttan göç etmek zorunda kalıyor. Nazım bir ozandı. Büyük insanlığın ozanı: İnsanın, emeğin, doğanın değerini bilen bir sanat adamı. Nazım Hikmet, yirminci yüzyılın, modern çağın çelişkileri, acıları içinde, sınıf çatışmalarının ve savaşların yoğun yaşandığı bir çağın şairiydi. Onu yaşadığı ve hiç durmadan şiirler ürettiği zamanda kendi ülkesi için tehlikeli (!) ve günümüzde ise onu bir “Türkiyeli emekçilerin şairi” olarak değerli kılan şey tam da buydu: Çağının şairi olması.
Nazım’ın çığlığı keskindi çünkü memleketine ve dünyaya baktığında “gerçeği” görebiliyordu. Yüzyıllar boyu büyük ozanların seçtiği şairlik mertebesini yani “gerçekliğin taşıyıcılığı” görevini yüklenmişti. Bu ne pahasına olursa olsun dilin, beynin ve kalbin sesini bağırmak anlamına gelir ki şairlerin işi bu yüzden hep zor olmuştur. İşte bu “zorluk” Nazım’ı bu kadar okunası yapandır; çünkü “gerçek”tir dizeleri; ama aynı zamanda Nazım’ı memleketinden uzaklara gitmeye zorlayan ona “hasretlik” çektirendir de… Ama onu büyük yapan yaşadığı çağın haksızlıklarını, en derinde yatan anlamlarını, olaylarını güçlü bir şiirsellikle üretirken dünyayla bütünleşmesi; evren ve insan birlikteliğini dilinin gücüyle verebilmesiydi. Bu yüzden Nazım nereye giderse gitsin başka bir ülkede yaşanan acılara ya da dünyanın öbür ucundaki barışa hep “hasretti”… “Angina Pektoris” şiirinde doktora söylediği gibi: “(…) Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki korkunç baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor (…)” …
Nazım’ın şiirlerinde yaşam belgesel gibidir. Başından sonuna izlenir, anlaşılır ve düşündürür her bir satırı… Bu yüzden Nazım’ın şiiri, bir tanıklıktır; tarihin sınıfsal çelişkilerini anlatan, acılarını ve mutluluklarını yansıtan ve en güzeli de gelecek yüzyıllara umut ve cesaret aşılayan…
YİRMİNCİ ASRA DAİR
— Uyumak şimdi,
uyanmak yüz yıl sonra, sevgilim...
— Hayır,
kendi asrım beni korkutmuyor
ben kaçak değilim.
Asrım sefil,
asrım yüz kızartıcı,
asrım cesur,
büyük
ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asırlıyım
ve bununla övünüyorum.
Bana yeter
yirminci asırda olduğum safta olmak
bizim tarafta olmak
ve dövüşmek yeni bir âlem için...
— Yüz yıl sonra, sevgilim...
— Hayır, her şeye rağmen daha evvel.
Ve ölen ve doğan
ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
(benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem),
senin gözlerin gibi, Hatçem,
güneşli olacaktır...
Nazım Hikmet Ran
İşte bu şiirde, önceki satırda sözünü ettiğimiz gibi; yüzyıl içindeki sınıfsal yapıyı ve onun çelişkilerini görebiliyoruz. Bir şairin, insanın, acısını ve umudunu görüyoruz Nazımın dizelerinde. Bu şiirin gücü, hangi yüzyılda okunursa okunsun o hazin yaşamı, kavgayı ve inancı dile getirmesinden gelir. Şiir, sınıf çelişkileri sürdüğü süreç içinde de hep güncel kalmanın ötesinde belgesel niteliğini de koruyacaktır. Nazım’ın şiirleri tablo gibi izlenebilir, sinema olarak görselleştirilebilir; ses, ritim ve melodi her satırda birbirini takip eder. Nazım konuşur siz dinlersiniz. Hikayeler: insanların, mahpushanedekilerin, kadınların, aşkların, yoksulluğun, Haydarpaşa Garı’nın, kentin, ormanın… karlı kayın ormanının, yolculukların, savaşın… ve gelecek güzel günleri bir bir anlatır Nazım.
Nazım, bir insan, bir şair… Gençlik çağında 1938 yılında şiirleri yüzünden 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yıl 7 ay kaldı. 1950 yılında bir af yasasıyla çıktı. Yeniden askerliğe çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurdunu terk etmek zorunda kaldı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verdi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova'da yaşadı ve 3 Haziran 1963 yılında orada öldü. Dünya işçi ve emekçilerinin dilinde destanlaşan şairimizin mezarı ömrünün önemli bir kesitini yaşadığı ikinci vatanı olarak bilinen Moskova’da, Novo-Deviçiy Mezarlığı’nda gömülü. Siyah granitten bir mezar taşı üzerinde rüzgâra karşı yürüyen adam figürü ile görselleştirilen mezar dünyanın dört bir yanından gelen insanların çiçekleriyle anıtsallaştırılıyor.
Uzun bir zaman faşist devlet kendi sanatçılarına düşmanlık duydu. Kendi sanatçısına aydınına -ozanına, kendi yurttaşına “vatan haini” damgası o çok demokrat gösterilen Menderesin Demokrat Partisine nasip olmuştu. Birçok güzel, devrimci, sosyalist ve ilerici insan, yetenekli ve değerli aydın-sanatçı, şair, tiyatro ve opera sanatçıları, sanat ve siyasi ideoloji arasında var olan o çelişkili yapı içinde haksızca cezalandırıldılar. Nazım devrimci ve emekçilerle direndi ve faşizmin yasaklarını parçalayıp şiirleri özgürleşen şairlerimizden birisi oldu. … Şiirleri oratoryolara, destanları müziklere dönüştü; Bursa Cezaevi günlerini anlatan “Mavi Gözlü Dev” adlı bir film sinemalarda yer aldı… Peki, yetiyor mu? Nâzım dünyada bir “Türkiye halklarının emekçi şairi”… Çünkü Nazım “memleketim…” der birçok şiirinde… Vasiyet şiirini: 27 Nisan 1953’de Barviha Sanatoryumu’nda hasta yatarken yazmış. “…Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani....” der.
O nedenle Nazım’ı biraz anlamak demek; onun son yolculuğunu şiirin diliyle kurgularken; kendi memleketinde, Anadolu insanı ve çok sevdiği çınar ağaçlarıyla, alçak gönüllü bir buluşmayı hayal ettiğini anlayabilmek demektir. “Hasretlik, sevgi, özlem, alçak gönüllülük, dostluk… Ben sizden ayrıldığımda da yüreğim sizinle” demek ister…
Ama kırk yedi yıldır orada başkaldırının dinginliği içinde duran anıt mezarı buraya getirmek istiyorlar. Değişecek olan ne?
Nazım Hikmet’in düşüncelerine inanan insanlara sözümüz: Bırakın olduğu yerde kırılmadan, dökülmeden saygı görsün, dünya emekçileri adına “rüzgara karşı” yürüsün. Materyalist dünya görüşüne sahip olanların evrende her yerin aynı olduğunu bilirler. Materyalistlere göre doğada insanın bedeninin nerede gömülü olduğu o kadar önemli değildir. Önemli olan insanın düşüncelerinin aydınlığının ne kadarının insanlara ulaştığıdır.
Materyalist ya da metafizikçilerin dışında kalanları ve illa mezar buraya gelecek diyenleri önce Nazım’ı doğru anlamaya çağırıyoruz. Nazım Hikmet’in dünya görüşü Marksizm, savunduğu ideoloji eşitlikten yana, komünist bir sistemdi… Ancak “büyük anlatılar’ın” (Grand Narratives) son dönemecinde artık değerler sistemi değişti. Biraz dikkatli bakıldığında 21. yüzyılın her şeyi üretip tükettiğini ve bunun emperyalist kapitalizmin en büyük stratejisi olduğu görülebilir. Kültürel değerler de artık bu acımasız döngüde yerlerini alırlar. Yani Nazım da bu anlamda bir “meta”dır kapitalizme göre. Bir aracıdır. O komünizmin, vatan hainliğinin değişen yüzünün bir simgesi olarak üretilir ve tüketilir.
Ancak gerçekte, Nazımca ve bizce Nazım yalnızca “büyük insanlığın şairi”…
Nazım’ın mezarının orada olmasının bir anlamı var; Nazım’ın yaşamının önemli bir kısmını, ideolojisini ve hatta son aşkını ifade ediyor o bize uzak gömüt…
Kendimizi kandırmayalım. Bırakın Nazım’ın kendisinin neler çektiğini; memleketimiz Nazım’ın şiirlerini okuyanların sürgün edildiği, işinden atıldığı, işkence gördüğü, toplum dışına itildiği sancılı süreçlerden geçti.
Uzaklardan memleketine bakıp, insanların her öğünde yalanla beslendiğini gören Nazım: 1949’da yazdığı “elleriniz ve yalana dair” şiirindeki kahramanlara: 1930 Mayıs’ın da yazdığı “sen yanmasan ben yanmasam” diye bağırarak, 28.7.1962’de yazdığı “Vatan Haini” şiiriyle vatan hainliğine devam ettiğini haykırıyordu karşı kıyıdan. İnsanlık uyansın diye. Yalanla doyanlar gerçeği görebilsin diye!
3 Haziran 1963 yılında 61 yaşında kaybetmiş olduğumuz Nazım Hikmet, bugünde işçilerin, emekçilerin ve iyiden ve güzelden yana olanların beyninde, yüreğinde ve sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yürüyüşünde yaşıyor yaşayacaktır.