28 Nisan 2021 Çarşamba

Faşist Şovenist Baskı Ve Kuşatmayı Yarmak , İşsizliği Yoksulluğu Yere Çalmak Yasakları Parçalamak İçin Her Yeri 1 Mayıs Alanı Yapalım..!



1 Mayıs işçi ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.

Dünya İşçi sınıfının ve emekçilerinin dünya gericiliğine karşı başkaldırı günüdür. Onun içindir ki burjuvazi 1 Mayısın adında korkuyor ve çeşitli bahanelerle yasaklamaya olmadı içeriğini boşaltmaya çalışıyor.

1 Mayıs bu özelliğini, ona esin kaynağı olan Amerikan İşçi sınıfının 19886 yılında militan grev direnişinden başlayarak devam ede gelen dünya İşçi sınıfının tarihsel mücadeleleriyle kazanmıştır. Enternasyonal proletaryanın yüzyıllık görkemli 1 Mayıs mücadelesi, bütün dünya ülkelerinde bu özelliğiyle tarihsel militan bir gelenek yaratmış ve dünden bugüne dünyanın her kıtasında işçi ve emekçilerce yaşatılmaktadır. .

Dünya proletaryasının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak benimsendiğinden bu yana 1 Mayıs, bütün ülkelerde İşçi ve emekçi halk kitlelerinin, kapitalizme, faşizme, burjuvaziye ve her türden gericiliğe görkemli mücadeleleri ve başkaldırıları gerçekleştirdiği bir gün olmuştur.

Enternasyonal proletaryanın bu militan tarihsel 1 Mayıs mücadelesi geleneği, dünya burjuvazisinin ve gericiliğinin kokulu rüyası haline gelmiştir. Burjuvazi ve bütün gerici egemen sınıflar geçmişte ve günümüzde her yıl Mayıs’ta bu korkuyu yaşadılar, yaşıyorlar.1886 yılında Amerikan işçi sınıfının, Amerikan burjuvazisine karşı 8 saatlik işgünü talebi ile büyük mücadelelere girişmesi ve bu hakkın kazanılması, Amerikan işçi sınıfı ve tüm dünya proleterleri tarafından sevinçle karşılandı; Amerikan işçi sınıfının başlattığı bu mücadele, tüm dünya proletaryası ve emekçi hareketinde yeni bir aşamayı simgeliyordu.

1889’da, dünya komünistlerinin uluslararası birliği olan, II. Enternasyonalin Paris Kongresi tarafından bu mücadele günü, dünya işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak, dünya işçi sınıfının bayramı olarak ilan edildi. O günden bu yana, dünya proletaryası, bugünü, dünyanın tüm emekçilerle birlikte, burjuvaziye, emperyalizme –kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm ideallerini bayraklaştırarak kutladı . 1 Mayıs günü, dünya proletaryası ve ezilen halkların enternasyonalist birlik ve dayanışma şiarını yükseldiği, sermayeye karşı eşitlik-özgürlük kavgasının daha da güçlü alevlendiği bir günü simgelerken, burjuvazi ve her türden gericilik için korku kaynağının ve emperyalist kapitalist- dünyanın temellerinden sarsılmasının simgesi oldu, oluyor.

Dünya proletaryasının Türkiye kolu olan ülkemiz proletaryası tarafından 1 Mayıs’ın işçi bayramını tüm faşist baskı ve yasaklara rağmen yıllardan bu yana kutlaya geldi. Türkiye proletaryası bu geleneği, dünyadaki sınıf kardeşleriyle dayanışma içinde; sürekli hale getiremeye çalıştı . Türkiye proletaryasının bu tarihi hakkı sürekli azgın anti-demokratik baskılarla, faşizm ve gericiliğin zorba saldırılarıyla engellendi, engellenmeye çalışıldı. Neki faşist kuşatma ve yasaklar parçalanarak 1 Mayıs’ın enternasyonal devrimci özü değişik eylemlerle yaşatmaktan geri durmadı

Mevcut halde dünyada ve Türkiye Kuzey Kürdistan da işçilere yönelik saldırılar, işsizlik, örgütsüzlük dur durak bilmeden sürüyor. Çeşitli ulus ve ulusal azınlıklarda İşçiler; işten atmalar, hak yoksunluğu, ücret düşüklüğü, güvencesiz kölece çalışma koşulları ve faşist saldırıları artarak sürüyor. Kapitalist sömürü pandemi vesilesiyle her geçen gün daha bir yoğunlaşıyor. Pandemiye önlem adına " Tam kapanma " yalanıyla faşist dinci Saray rejimi 1 Mayısın geniş emekçi kitlelerce kutlamasını önlemek adına 3 haftalık sokağa çıkma yasağı ilan etti ve 1 Mayıs alanı Taksim birkez daha 1 Mayıs kutlamalarına kapatıldı.

Haliyle asıl hedefimiz olan devrim ve sosyalizm uğruna mücadele ederken, özgür bir şekilde sınıf mücadelesine katılmamamızın önündeki temel engel olan faşist dinci şeflik Saray diktatörlüğüne karşı da, örgütlenip mücadele etmeliyiz. Bu uğurdaki mücadelenin temel şiarı; “ Faşizme Ölüm Halka Özgürlük! " olmalıdır.

İşçiler, sadece kendisini kurtarmakla yükümlü bir sınıf değil; tarih, işçilere diğer ezilen ve sömürülen emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesine de önderlik görevi yüklemiştir. Haliyle işçiler diğer ezilen ve sömürülen emekçilerin kurtuluşunu sağlamadan kendi kurtuluşunu asla sağlayamaz. Toplumun en dinamik, en devrimci ve en tutarlı sınıfı olarak işçiler, bu mücadelelerin en başında yürümelidir.

Biliyoruz ki mücadele ettiğimiz sürece; gelecek aydınlıktır, mutluluktur. Ve bu işçilerin nasırlı ellerinde, güçlü bileklerin üzerinde yükselecektir. Bu 1 Mayıs’ı bu bilinç ve kararlılıkla kutlayarak, faşizm ve sermayenin yasaklar zincirini parçalamalıyız. Sürmekte olan sınıf eylemliliği bu 1 Mayıs’ta daha da yükseltilmelidir.

Gençler; faşist saray rejimi sizlere umutsuzluk, geleceksizlik ve işsizlikten başka birşey vaadetmiyor. Onun içindir ki özerk demokratik, bilimsel ve parasız eğitim, iş ve devrimci demokratik bir Türkiye için kurtuluşunuz işçi sınıfının yanındadır. Bu 1 Mayıs’ta, sizler de, işçiler ve diğer emekçilerle omuz omuza mücadele ederek, mücadelenizi daha da ilerletmelisiniz.

Kırın ve kenti emekçi emekçileri, faşizm ve sermaye size de düşman. Faşist diktatörlük sizlerin de tepesine bir balyoz gibi iniyor. Yoksulluğunuz her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu 1 Mayıs’ta sesinizi yükseltmeli, işçiler ve gençlerle omuz omuza olmalısınız.

Yüzyıllardan bu yana ulusal ve demokratik hakları yok sayılıp , inkar ve imha politikalarıyla susturulmaya çalışılan Kürt ulusunda emekçiler, kendi kaderinizi kendi elinize almakta yoksun tutulmaya devam ediliyor. Faşist diktatörlük inkar ve imha ve kirli savaş politikalarıyla, Kürtleri Gare de, Cizre de-Surda-İdilde-Şırnak da yakıyor- eziyor ve katlediyor. Bu faşist imha saldırısına karşı ulusal özgürlük direnişini devrimci bir rotada sürdürerek, en doğal haklarını elde etmek için mücadelede daha kararlı olmalı ve , bu 1 Mayıs’ta “ Kürdistana Özgürlük Kirli savaşa son “ istemini daha güçlü yükseltmelisin!

Göçmen emekçiler ; en ağır işlerde ucuza çalıştırılarak yoksulluğa mahkum edilirken, öte yandan faşist ırkçı ayrımcı saldırılarla yüz yüze kalıyorsunuz. Bu ağır çalışma koşullarına, işsizliğe, faşist ırkçı baskı ve ayrımcılığa dur demek için sesini 1 Mayıs alanlarında daha güçlü haykırmalısın.

İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar devrimciler, yoldaşlar ; emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı Her yeri 1 Mayıs alanı yaparak gücümüzü gösterelim. !

Emeğin sermayeye karşı savaşımını büyütmek, faşist baskı, işsizlik, yoksulluğu yenmek ve devrim ve sosyalizm kavgasını her alanda harlamak için; "Yaşasın 1 Mayıs Kahrolsun Ücretli kölelik Düzeni”. Şiarını Her yerde, yükseltip yayalım, yasakları tanımayalım..

Yaşasın 1 Mayıs Biji Yek Gulan..!

Kahrolsun Emperyalizm ve Kapitalizm.!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm..!

Nisan-2021

Halkın Birliği


14 Ekim 2020 Çarşamba

Garbis Altınoğlu'nu Ölümünün 2.Yılında Anarken..!


Uzun yıllar yaşamını devrim ve sosyalizm savaşımına adamış olan Garbis Altınoğlu'nu 14 Ekim 2019 yılında kalp krizin nedeniyle kaybetmiştik. Uzun yıllar TKP-ML hareketinin saflarında mücadele etmiş ve 1986 yılından itibaren zindan iken MK'sine seçilmiş ve o günden sonrası 1994 yılı MLKP-K dönemine kadar hareketimizin önderliğinde sorumluluk üstlenmiş ve oportünist ve ilkesiz birlik sürecinin ardında MLKP önderliğinde yer almış, 1981 yılında polis operasyonun polisle boğuşurken silahın patlaması sonucu bir gözünü yitiren, 6 ayı aşkın bir dönem İstanbul ve K.Maraş polisince en ağır işkenceler maruz kalan, yoldaşları ve örgütü hakkında susmayı yeğleyen, 6.Kolordu Mahkemesince örgüt yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanıp idama mahkum edilen, mahkemede devleti yargılayan ve birgün yapılanların hesabının sorulacağını yüksek sesle haykıran Garbis Altınoğlu , İstanbul, Antep, Mersin, Sinop, Adana zindanlarında tam olarak 10 yıl bol işkenceli ve hücre tecrit koşullarında zindanlarda yattı.

91 Özal affıyla dışarıya adım atan Garbis, tereddüt duymadan örgütsel çalışmalara katıldı. Örgütümüzün öncü kadroları arasında yer alması ve MK'si üyesi olması nedeniyle Siyasi Büro da görevlendirilen Garbis örgüt kararıyla 1992 yılında maceralı bir yolculuğun ardında- ilk denemede kara yolculuğuyla Edirne kapıda yurtdışına çıkarken, polisin kuşkulanması nedeniyle pasaportunun kontrolü edilmesi amacıyla otobüste indirilip açık alanda beklerken, polislerin dikkatsizliğinden yararlanarak gümrük alanında kaçarak polisin elinde kurtulan Garbis, bölgeyi bilmemesi nedeniyle oldukça uzun sazlık ve bataklıklarla mücadele ederek, sınır telleri ve çalıları aşarak, sabaha kadar bilinmez yollarda yürüyerek yola çıkar.
Değişik araçlar değiştirerek İstanbul'a döner ve yoldaşlara ulaşır. Polis yeniden aranır durumda olan Garbisin kullanmış olduğu sahte pasaportta yapıştırılmış olan resmin kime ait olduğunu çözemez. Sularda geçen ve yurtdışına çıkarıldı. Yurtdışında hem teorik-politik alanda merkezi yayınlara yazı yazma, hem yurtdışı çalışmalarına ideolojik-politik olarak destek sunma ve hem de enternasyonal ilişkiler alanında görevlendirildi. Ama işin özü Garbis 92-94 yılları döneminde oldukça geniş zamanı olmasına karşın pek ciddiye alınabilecek bir ürün vermedi.
Esas olarak iç tartışmalar da kendi düşüncelerini ortaya koyan geçmişin değerlendirilmesi ve kitle de çizisi konularında yazılar yazdı.
Garbis'e dair değerlendirme yaparken iki farklı yaklaşım öne çıkmaktadır. birisi garbisin hata ve eksikliklerini öne sürerek Onun devrim ve sosyalizm mücadelesine yapmış olduğu katkıyı yok sayan inkarcı ve retçi yaklaşım, diğeri ise garbisin olumlu yanlarını öne sürerek hata ve zaaflarına dokunmayan, garbisi bir aziz düzeyine çıkaran mükemmeliyetçi yaklaşım. bizce bu her iki bakış açısı da hatalı ve yanlıştır.
Garbis bir insandır ama öyle ama böyle ister bilinçli ister kavrayış ve bilinç yetersizliğinden olsun hatalar işlemiş ve yetmezlik içine düşmüştür. Garbise sahip çıkmak ve anısını yaşatmak, Onun hata ve yetmezlikleriyle uzlaşarak, yada üzerini kaparak olmaz. buradan hareketle Stalin yoldaşın ölüler hata yapmaz bakışı bize düstür olmalıdır. Garbiside değerledirirken Stalin yoldaşın bu bakışı bize ışık olmalıdır. Onu olumlu ve olumsuzluklarıyla bir bütünlük içinde değerlendirmeliyiz. Çalışkanlığı, devrim ve sosyalizm mücadelesine bağlılığı, mütevazi emekçi yaşamı, polis, mahkeme ve zindanda devrimci militan dik duruşu, zorluklarda yılmayan-korkmayan çabası, örgüt disipline bağlılığı vb. alanlarda Garbis mücadelesi ve yaşamında 1994 yılına kadar olumlu bir hatta durmuştur.
Neki bu devrimci tutumunu MLKP-K 'nın kuruluşunun ardında tam tersi bir noktaya kaymıştır.
Örgüt içi mücadelede yıllarca kendisinin sağçı ve örgüt çalışmasını tasfiyeci edici düşüncelere tahammül eden ve hatta hareketle bir çok alanda farklı bir hatta durmasına rağmen Hareketimizi garbisi en ileri yönetim organı MK'sine seçerken, Garbis MLKP-K döneminde farklı fikirde olan ve birlik sürecine sıcak bakmayan, bir yerde koşullu katılan yoldaşların örgütten atılmasını önermekten geri durmamıştır. Yani Garbis örgütiçi mücadelede kendisi gibi düşünenlerin MLKP'de egemen olduğunda farklı düşünenlere yaşam hakkı tanımama ve hatta 195 yılında birlik Konferansında geçmiş sorununa dair tartışma yapılmasına karşı durumlardan birisi olmuştur. Yani Garbis görünüşte ilkeli ama pratikte hiçte öyle olmadığı netçe ortaya çıkmıştır. örneğin 1995 yılında MLKP önderliği darbe yaparak örgütü küçük bir maceracı bir hatta sürükler ve proletarya partisinin işçi sınıfıyla birliği olduğu Leninist görüşünü reddedip öncellerin yanlış düşündüğü söyleyip, sınıftan kopuk parti kurulur görüşüne rücu ederek MLKP-K'nin K ekini kaldırıp "MLKP artık partidir" ilanını yaparken, örgütün tüzüğünü ve temel görüşlerini yok sayarken Garbis maalesef Leninist ilkelerin gereklerine uygun davranmıyordu.
Yine Garbis hızlı ve ilkesiz birlik olsun da nasıl olursa olsun yaklaşımını savunan kadrolar arasındaydı. Onun derdi harketten kurtulmak ve bir yerde yeni kurulan örgütte daha etkin olacağını düşlemekti. Bazı hızlı birlikçiler ve geleceklerini burada gören kadrolar Garbisi öne sürerek " yoldaş sen anlısın şanlısın, teorisyensin vb. " sözleriyle gölgesinde yararlanamaya çalıştılar. Özellikle 1995 ağustosunda MLKP ile yollarını ayırıp KP-İÖ' saflarında örgütlenen komünistlere en azgınca saldırıların başında Garbis geliyordu. Yurtdışında derneklerde dolaştırılan Garbis KP-İÖ''lü yoldaşlara yönelik çivili sopalı, silahlı, bıçaklı saldırılar düzenler ve Kemal yoldaş katledilip, iki yoldaş kortra yöntemlerle kaçırılıp, sorgulama adına ihanete zorlanıp, ölüm sahneleri düzenlerken, Garbis " partiyi tankla topla savunacağız" diyerek ölüm ilanları yayınlamaktan geri kalmıyordu..
Demek ki Garbis, devrimci ilkelere bağlı ve bunun gereklerini sonuna kadar savunan ve Onlara sahip çıkan bir konumda değildi. Eğer öyle olmuş olsaydı, Antepte PKK'nin -TKP-ML hareketine yönelik sistemli hal alan karşı devrimci saldırılarında dört yoldaş katledilip bir çok yoldaşın yaralandığı çatışma ortamında ;" PKK yurtsever bir harekettir çatışmaya gerek yoktur geri çekilelim" sağcı yaklaşımı savunmaz, yine 1992 yılında Dev-Solda yaşanan D.Karataşçı-Bedri Yağancı ayrışmasında D.Karataş kesiminin saldırgan ve devrimciler arasındaki sorunların çözümünde şiddetin devreye sokulması tutumuna şiddetle karşı duruna ve hatta ne yapıp edip bu çatışmaları durdurmalıyız diyen Garbis 1995 yılında KP-İÖ'lü yoldaşlara yönelik saldırılarda D.Karataş-PKK yöntemini temel almış ve bunun gereklerine uygun davranmaktan geri kalmamıştır. Bu tutumlarıyla Garbis yalnızca kendine demokrat olurken kendi dışındakilere burjuvaziden aşırılmış diktatörlüğü reva görmüştür. Buradan olarak Garbis ne devrimci ilkelere sonuna kadar bağlı kalmış ve nede örgüt içi mücadelede iktidar kılıcını eline aldığında devrimci davranmıştır.
Bir yerde MLKP içinde MK'si gibi düşünmeyenleri kontravari yöntemlerle korkutup-sindirip ve etkisiz hale getiren ve farklı fikirlere yaşam hakkı tanımaz bir konumda iten yaklaşımlar Garbis gibi ilkesizliği ilke haline getirenlerin tutumlarıyla gerçek olmuştur. "Partiyi tankla topla koruyacağız" diyen ve Onlarca devrimcinin kanına elini bulaştıran Garbis, 2000 yılında "MLKP çürümüştür" diyerek yollarını ayırırken, aslında KP-İÖ'lülerin 1995 yılında MLKP önderliğine dair söylediklerinin teyit edilmesinden öte birşey söylemiyordu. Yine kendisine komünist diyen bir öncü, komünist hareketin çürüyüp yozlaştığı analizini yapıyorsa orada yapması gereken yalınızca uzakta durarak akıl hocalığı yapmak değil, yere düşmüş komünizm sancağını toz-toprak ve çamurdan temizleyerek yeniden gönlere çekmek olmalıdır. Ama Garbis bir dönem karşı çıkıp şiddetle eleştirdiği "örgütsüz bir aydın devrimci olma" yolunu seçerek kendi söylemlerinin dışında hareket etmiş ve böylece inandırıcılığını da zaafa uğratmıştır. İşin özü Garbis MLKPyi "tankla, topla korumuş" ama MLKP Garbise düşmanca yaklaşmaktan geri durmamıştır. Hareketimiz saflarında önemli hata ve eksikliklerine karşın -1994 yılına kadar- devrim ve sosyalizm için mücadele yürüten Garbis bir değerimizdir ve kendisini saygıyla anıyoruz. Neki 94'en sonrası Garbis önce devrimci çizgide sapmış ve sonrasında küçük burjuva bir çizgiye kapaklanarak komünist özünü kaybetmiştir. Biz devrimci değer ve ilkeler sıkıca bağlanmaktan geri durmayan Garbis'e sahip çıkıyoruz.
Garbisin Anısına 1999 yılında MLKP MK'sine yazmış olduğu çok bakımdan MLKP gerçeğini anlamaya hizmet edecek bir yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.
14.Ekim.2020
Halkın Birliği

Yazarın MLKP Merkez Komitesi'ne Mektubu ..!
4-7 Aralık 19994 Aralık 1997 tarihli istifa mektubuma Ağustos 1998 tarihli mektubunuzla yanıt vermiştiniz. Ben de size ancak şimdi karşılık verebiliyorum. Yanıtımı yazmakta acele etmeyi düşünmedim. Nedeni belli. Anlatmak istediklerimi yıllardır yeterince söyledim ve yazdım. Ancak ağzımdan ve kalemimden çıkanlar sağır kulaklara, duyarsız yüreklere ve anlamayan kafalara çarpıp geri döndü. Bunun bende önemli ve tümüyle haklı bir rahatsızlık yarattığını saklayacak değilim. Bu sağırlar diyalogunun son örneklerinden birini ve belki de sonuncusunu oluşturacağı belli olan bu mektubu, işte bu nedenle fazla uzun tutmamaya çalışacağım. Söylemek istediklerimi yıllardır, hem de fazlasıyla kapsamlı ve fazlasıyla ayrıntılı ve Marksizm-Leninizmin ABC'sini bilen herkes tarafından anlaşılabilecek bir biçimde ortayak oymuş bulunuyorum. Öte yandan, Ağustos 1998 tarihli mektubunuzdan sonra kaleme aldığım ve size ilettiğim değişik yazıların da aslında bu yanıtın öğeleri sayılmaları gerektiğini belirtmeliyim.
Mektubunuzun içeriği, mektubunuzun yazıldığı tarihten bu yana ortaya koyduğunuz önderlik pratiği ve buradaki diğer Merkez Komitesi üyesi ile yaptığım tartışmalar; bizi birbirimizden ayıran mesafenin giderek daralmadığını, tersine arttığını gösteriyor. Bütün bunlar, söz konusu sorunları ortak bir temel üzerinde, Marksizm-Leninizm temeli üzerinde birlikte çözme şansımızın olmadığı yolundaki kanımı bir kez daha doğruluyor. Daha da kötüsü ve üzücü olanı, mektubunuzun içeriği, tartışılmakta olan sorunların anlam ve kapsamını bile kavrayamadığınızı, belki de kavramaktan aciz olduğunuzu ve daha da önemlisi "naçizane katkılarınızla" MLKP'nin yaşamak zorunda bırakıldığı bunalımın derinliğinin bilincine varmadığınızı gösteriyor. Bununsa, işgal ettiğiniz yerin gerektirdiği sorumluluk ve ciddiyetten fersah fersah uzak olduğunuzun bir başka kanıtı olduğunu söylemek zorundayım. Amacım kimseyi küçük düşürmek, aşağılamak değil. Ancak, ortaya büyük iddialarla çıktığı halde bu iddialarıyla hiçbir biçimde bağdaşmayan bir çizgi izleyen, kendi bireysel ve kolektif durumunu kavramayan, üstelik kendi geri tutumları nedeniyle, Birlik Devriminin ürünü ve bir zamanların büyük umudu MLKP'yi önemli ölçüde tüketmiş ve uçurumun kenarına getirmiş bulunanların böylesine büyüksü havalarda bana ders ve öğüt vermeye kalkışmasına dayanamam. Ve dayanmamı da kimse beklemesin. Toplumsal pratik ve sınıf savaşımının gerçekleri her bireyi ve her kolektifi layık olduğu yere oturtur ve oturtmaktadır. Bu bakımdan, Merkez Komitesi'nin sağa sola rastgele salvo atışları yapmaya kalkışmadan önce, aynaya bakmayı ve kendi gerçek görüntüsünü görmeyi, yani kendi ideolojik ve siyasal ağırlığını objektif bir biçimde ölçmeyi öğrenmesinde sayısız yarar var.
Gene de burada, mektubunuzdaki iddialara kısaca değinecek ve onları ana çizgileriyle yanıtlayacağım.
Diyorsunuz ki,
"Merkez Komitesi, eleştiri konusu yaptığınız teorik ve siyasi konuların bir çoğuna genel olarak katılıyor. Merkez Komitesi üyelerinin benzer eleştiri ve uyarıları değişik zamanlarda ve farklı düzeylerde dile getirdikleri de bilinmelidir. Eleştirileriniz bizim için daha uyarıcı oldu. İşaret edilen hususlar süreç içinde geliştiği ve önüne geçilemediği takdirde bunun partinin ideolojik-siyasi çizgisi doğrultusunda bir sapmaya tekabül edebileceğini belirledi."
Merkez Komitesi'nin, yaptığım eleştirilerin çoğuna katıldığını söylemeniz, doğrusu anlaşılır bir şey değil. Parti, kuruluşundan bu yana, kendi içindeki oportünizmin ve revizyonizmin açık ve gizli kuşatması altında. Merkezi yayım organlarında bir dizi temel konuda anti-Marksist düşünceler, Parti'nin programına aykırı görüşler büyük bir rahatlıkla ve pervasızlıkla savunuldu; Parti'nin çizgisi ve programı sabote edildi ve Parti, içerik ve sonuçları bakımından yıkıcı N-S çetesinin TKP (M-L) Hareketi'ne ve MLKP'ye karşı giriştiği saldırıdan daha tehlikeli bir saldırıyla yüz yüze geldi. Ben ise, kendi gücüm ve olanaklarım ölçüsünde yıllar boyu bu tasfiyeci-revizyonist saldırıya karşı önce TKP (M-L) Hareketi'ni ve sonra MLKP'yi korumaya, içimizdeki küçük-burjuvaziye karşı Partiyi, proletaryayı ve komünizmi savunmaya çalıştım. Dolayısıyla, benim bu eleştirilerim MLKP'nin, hatta onun öncellerinden TKP (M-L) Hareketi'nin gelmiş geçmiş bütün Merkez Komitesi üyeleri tarafından bilinmektedir. Eğer MLKP Merkez Komitesi üyeleri şimdi, yani Ağustos 1998 tarihli mektuplarında çıkıp da yıllardır yapılmakta olan bu eleştirilere katıldıklarını söylüyorlarsa, kendilerine, şimdiye kadar nerede olduklarını sormak gerekir. Eğer bu eleştirilere katılıyorlar idilerse, neden şimdiye kadar gereğini yapmamış, neden yıllardır Parti'nin çizgisinin ayaklar altına alınmasına, Parti'nin programının paçavraya çevrilmesine ve Parti'nin çürümesine seyirci kalmışlar, ya da daha da kötüsü önayak olmuşlardır? Basit bir sapmayla değil, sistemlileşmeye yüz tutmuş, hatta sistemlileşmiş bir oportünizmle karşı karşıya bulunduğumuz bu durumun sorumluluğu kime ait? Bu durumun sorumluluğunun yalnızca bu yayım organlarında kalem oynatan olan kişilere ait olduğuna inanılabilir mi? Merkezi yayım organlarında yazan kişilerin Merkez Komitesi'nden bağımsız, onun etki alanının dışında kişiler olduğu, olabileceği düşünülebilir mi? Bir komünist örgütte, günlük siyasal ve örgütsel çalışmanın istisnasız bütün yönleri Merkez Komitesi'nin denetimi altında olmak zorunda değil midir?
Mektubunuzda,
"Merkezileşmedeki zayıflıklar, bazı merkez kaç eğilimler, Parti faaliyetinin özellikle teorik-siyasi üretimi cephesinde de bir otorite boşluğu doğurdu. Kolektif denetim ve yönlendirmeyi, güçlü bir irade birliği ve aynılaşmayı frenledi... Merkez Komitesi, siyasi-ideolojik çizgideki yalpalanmaların, etkilenmelerin kısa sürede tümüyle önlenmesi ya da asgariye düşürülmesi konusunda gerekli örgütsel düzenleme, tedbir, denetim ve uyarılara güçlü bir iradeyle yönelecektir." diyorsunuz. Bu sözler insanın aklına halkımızın," özürü kabahatinden büyük" deyişini getiriyor. Parti'nin çizgisini savunmak, onun çarpıtılmasını ve bozulmasını önlemek ve bu amaçla örgütsel önlemler de içinde olmak üzere her türlü önlemi almak, iki Kongre arasında en üst organ olan Merkez Komitesi'nin hem hakkı, hem de özellikle en başta gelen görevlerinden biridir. Eğer Merkez Komitesi, gerçek bir Merkez Komitesi ise, Parti basınının, Marksizm-Leninizme, Parti programına ve kendisinin iradesine meydan okuyarak böyle davrandığını ileri süremez. Komintern'e katılmanın 21 koşulundan birincisinde, diğer şeylerin yanı sıra şunlar söyleniyordu:
"Periyodik ve periyodik olmayan basın ve bütün parti yayınevleri, belirli bir anda, partinin bütünüyle yasal veya yasadışı olmasına bakılmaksızın Parti yönetiminin direktifi altına sokulmalıdır. Yayınevlerinin özerkliklerini kötüye kullanmaları ve partinin politikasına bütünüyle uymayan bir politika gütmeleri kabul edilemez." (III. Enternasyonal,1919-1943, Belgeler, s. 30) Merkez Komitesi'nin "siyasi-ideolojik çizgideki yalpalanmaların, etkilenmelerin" önüne geçemediğini kabul etmesi, Partiyi yönetmekten aciz olduğunu itiraf etmesi demektir. Küçük bir partiyi yönetmekten aciz olan bir Merkez Komitesi ise, ne Türkiye devrimci hareketine yol göstermeyi başarabilir, ne de milyonlarca proleter ve emekçiyi yönetebilir. Komünist partisi ve onun Merkez Komitesi bir ağlama duvarı değil, çözüm yeri olmak zorundadır. Parti'nin yönetimine ilişkin sorunları çözmekten aciz olduğunu itiraf etmek, proletaryanın ve diğer emekçilerin demokrasi ve sosyalizm kavgasına önderlik iddiasını şimdiden yellere savurmaktır. İddiasız, iktidarsız ve iradesiz kişiler ve "önderlikler" ise, ne Parti üyelerinin ve tabanının, ne de proletaryanın ve emekçi yığınların saygı ve güvenini kazanabilirler. Ve ne de, olması gerektiği gibi sınıf düşmanında korkuyla karışık bir saygı uyandırabilirler. Politikanın bir güç, bilgi, irade ve istikrar işi olduğu kuralı, komünist politika için çok daha fazla geçerlidir.
Söz konusu "siyasi-ideolojik çizgideki yalpalanmaların,etkilenmelerin" Merkez Komitesi'nin iradesine rağmen ortaya çıktığı yolundaki imanız, komünist partilerin iç işleyişini ve Türkiyedevrimci hareketinin tarihini bilmeyen kişilerce bile inandırıcı bulunamaz ve bulunmayacaktır. Merkez Komitesi, Marksizm-Leninizmden ve Parti programından ileri ve yer yer uç boyutlarda sapmaların, Parti'nin çizgisinin oportünistçe kemirilmesinin ve baltalanmasının, Marksizmin yerine popülizmin ve küçük-burjuva demokratizminin geçirilmesinin, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi parlak sözcüklerde anlatımını bulan burjuva-demokratik sis perdesinin yardımıyla proleter devriminin ve proleter diktatörlüğünün unutulmasının ve yadsınmasının ve böylelikle Parti'nin derece derece tasfiye edilmesinin öncelikle kendisinden kaynaklandığını kabul etmelidir. Lenin, Rusya Komünist Partisi(B)'nin Sekizinci Kongresi'ne sunduğu "Kırda Çalışma Üzerine Rapor"unda burjuva demokrasisini idealize eden böylesi anlayışları eleştirirken şöyle diyordu:
"Marx, tüm yaşamı boyunca küçük-burjuva demokrasisi ve burjuva demokratçılığı hayallerine karşı mücadele etmiştir. Marx, özgürlük ve eşitlik üstüne söylenmiş boş laflarla, özellikle bunlar, işçilerin açlıktan ölme özgürlüğünü maskelemek için ya da işgücünü satan adam ile, onun emeğini... satın alan burjuva arasındaki eşitliği ifade ettiği zaman, alay etmiştir... Denebilir ki, Marx'ın Kapital‘inin tümü, bu gerçeği, yani kapitalist toplumun temel güçlerinin burjuvazi ile proletarya olduğu ve ancak onlar olabileceği gerçeğini ortaya çıkarmak amacını gütmüştür: bu kapitalist toplumun kurucusu, yöneticisi, devindiricisi olarak burjuvazi, onun yerini alabilecek tek güç olarak proletarya." (İşçi Sınıfı ve Köylülük, 1977, s.356-57)
Marksizmin bu temel düşüncesine uygun olarak Parti'nin programında,
“31- Komünist hareket, demokrasi savaşımını, son derece önemli, ama her zaman ve her koşulda göreli bir değer taşıyan ve sosyalist devrim hedefine bağımlı geçici bir görev sayar.” (TKİH ve TKP/ ML Hareketi Birlik Kongres iBelgeleri, 1994, s. 52) denmesine karşılık, sizin ve yandaşlarınızın çabaları sayesinde demokrasi savaşımı her şey sayılmış, proleter diktatörlüğü ve sosyalizm savaşımı unutulmuş, unutturulmuştur. (Bunun bir başka doğal ve kaçınılmaz sonucu, demokrasi savaşımının kendisinin de tutarsız ve ikircimli bir tarzda yürütülmesi olmuştur.) Oysa,
1) Sovyet iktidarı ve proleter diktatörlüğü için savaşım ve en ilerisi de içinde olmak üzere burjuva demokrasisinin reddi ve,
2) İşçi sınıfının tarihsel rolünün ve ona sosyalist bilinç taşınması görevinin kabulü; Marksizmle reformizm ve revizyonizm arasındaki en temel ayrım noktalarını oluşturur. Bu konuya aşağıda kısmen yeniden döneceğim.
Bu ve benzer bir dizi temel konuda oportünist ve anti-Marksist düşünce ve pratiklerin yaşaması ve yaşatılması, açık ve gizli bir biçimde dayatılması, anlatmak istediğinizin tersine MLKP Merkez Komitesi'ne rağmen olmamıştır; olamazdı da. Değişik zamanlarda MLKP Merkez Komitesi içinde yer almış olan üyelerin çoğunluğu -ister bunun bilincinde olsunlar, isterse olmasınlar- bu oportünist ve anti-Marksist düşünce ve pratiklerin asıl kaynakları ve taşıyıcıları olmuşlardır. Parti'nin 1994'teyapılan Birlik Kongresi'nden bu yana yaşama geçirilen çizgisi, propaganda ve ajitasyonunun içeriği ve önderlik pratiği bunun su götürmez kanıtıdır. Eğer gerçekten devrim yapmak,i ktidara doğru yürüyüşünde proletaryaya önderlik etmek ve sosyalizmi ve komünizmi kurmak istiyorsa, Merkez Komitesi, öncelikle proletaryaya, emekçi yığınlara ve Parti kadroları ves empatizanlarına karşı açık davranmaya ve kendi hatalarına ve oportünizmine karşı acımasız olmaya, bu hataların ve oportünizmin tarihsel kök ve kaynaklarını ortaya çıkarmaya başlamalıdır. Ve o, yıllardır kendilerini oportünizmin ve revizyonizmin etki alanına sürüklenmekten alıkoymak için büyük bir sabırla ve dişe diş bir Partili savaşım vermiş, bütün bu süre içinde farklı görüşlerini ilgili Parti platformlarının dışına, hatta gerekmedikçe buralara bile taşımamaya özen göstermiş, bu farklı görüşlerinin yıllar boyunca diğer Parti üyeleri tarafından da bilinmemesine katlanmış olan beni yargılamaya kalkışmadan ve bana saldırmadan önce Lenin'in şu sözlerini anımsamalıdır:
"Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten yerine getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte, ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir." (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, "Sol" Komünizm,1991, s. 51-52) Ne var ki, insanın bunu yapabilmesi için, küçük-burjuva kibirliliğinden, yönetici kompleksinden ve bilgiçlik havasından kurtulması, teorik fukaralığından utanç duyması, proleter alçak gönüllülüğü denen şeyi edinmesi ve özellikle öğrenmeye bütünüyle açık olması gerekir. Merkez Komitesi'nin bu erdemlere gereksinim duymadığını söylemek hiç de gerçekçi olmayacaktır. Ama yıllardır, sözüm ona savunduğunuz "Parti işleyişi ve normlarını" pervasızca çiğneyen siz, yapıcı eleştirilerden öğrenmek ve Lenin'in dediğini uygulamak yerine tam tersini yapmakta, bana karşı saldırıya girişmekte ve şöyle demektesiniz:
"Kaldı ki (küçük-burjuva devrimciliği doğrultusunda-b. n.) böyle bir 'basınç' ve 'evrim' görülüyorsa, buna karşı doğru ve etkili mücadelenin başlıca yolu ve yöntemi sadece 'dışarı'dan ideolojik mücadele değil ve fakat siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılmak, bunu çalışmanın zenginliği ve çeşitli yöntemleriyle birlikte ve bir bütünlük içinde ele almak, sorumlulukları paylaşmak, Parti işleyişi ve normları çerçevesinde yürümek olabilir."
Herhalde devrimci adalet duygusuna ve gelişmelerle ilgili bilgilere sahip olan (ve bundan böyle olacak olan) her insan,-daha öncesini, yani 1970'lerin ikinci yarısını ve 1980'leri bir yana bıraksak bile 1990'ların başından bu yana- TKP (M-L) Hareketi ve MLKP içinde bir dizi konuda azınlıkta bulunan benim tutumumu böylesine haksız bir tarzda mahkum etmeye kalkışmanızı şiddetle kınayacaktır. Benim "sadece 'dışarı'dan ideolojik mücadele" vermekle yetindiğimi, "siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılma"dığımı ancak ne TKP (M-L) Hareketi'nin, ne de MLKP'nin tarihinden habersiz olanlar ileri sürebilirler. Ama her yerde ve her zaman olduğu gibi bu özel durumda da cahilliğin, bilgisizliğin ve teorik fukaralığın doruklarında dolaştıkları halde her şeyi, herkesten iyi bildiğini sananları hiç kimse ciddiye almayacaktır. Dünyayı kendilerin den ve kendi dar çevrelerinden ibaret sananları da. Detaylara girmeksizin anımsatmak isterim: 1979'dan bugüne kadar uzanan dönem içinde; TDKP'nin değerlendirilmesi, İbrahim Kaypakkaya'nın ve TKP (M-L) Hareketi'nin 1972-79 döneminin ele alınışı, demokrasi ve sosyalizm savaşımı arasındaki ilişki, işçi sınıfının tarihsel rolü, ulusal soruna yaklaşım, PKK'nın değerlendirilmesi vb. bir dizi konuda -özellikle1980'lerin sonlarından başlayarak- giderek derinleşen görüş farklılıklarına karşın hep "siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılmak" ve "Parti işleyişi ve normları çerçevesinde yürümek" biçiminde bir pratik sergilediğimi sizler de içinde olmak üzere hiç kimse yadsıyamaz. Eğer ille de eleştirilmem gerekiyorsa, sizin vesizin gibi düşünen ve davrananların, objektif içeriği, TKP (M-L) Hareketi'nin içindeki komünist potansiyeli eritme ve MLKP'yi yolundan saptırma ve tasfiye etme olan pratiğinizi daha erken bir tarihte özelde Parti ve genelde devrimci kamuoyu önünde mahkum etmediğim için eleştirilmeliyim. Ancak, şimdiye kadar tuttuğum yolun esas itibariyle doğru olduğunu, ne sizin "eleştirinizin", ne de bu eleştirinin simetrik karşıtının doğru olduğunu düşünüyorum. Açıklayayım:
Devrimin her zaman bir örgüt işi olduğunu, işçi ve emekçi yığınlarının ancak gerçekten devrimci bir örgüt aracılığıyla harekete geçirilebileceğinin, örgütsüz devrimcilik yapmanın olanaksız değilse de son derece zor olduğunun ve ancak son seçenek olarak düşünülmesi gerektiğinin her zaman bilincinde oldum. İşte tüm olumsuzluklara rağmen sizinle birlikte davranmaya ve giderek daha oportünist bir nitelik kazanan disiplininize uymaya sonuna kadar özen göstermiş olmamın nedeni budur; örgütlü devrimcilik yapma ve gerçekten devrimci ve anti-kapitalist bir örgüt, işçi sınıfının gerçek bir öncü müfrezesinin yaratılmasına katkıda bulunma ve TKP (M-L) Hareketi ve MLKP içindeki komünist potansiyeli koruma istek, kaygı ve düşüncesidir. Dolayısıyla, sizin sınırlı kavrayışınızın çok ötesinde bir tarihsel ve siyasal sorumluluk duygusuyla hareket ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Oportünist ve tasfiyeci rotanıza boyun eğmemekle, göz yummamakla birlikte, uzun süre katlanmış olmamın altında yatan işte bu güdü, partiyi, proletaryayı ve komünizmi savunma güdüsü olmuştur. Gelinen noktada, çizginizin proletaryaya önderlik edebilecek böyle bir partiyi değil, onun antitezini yaratma, bir komünist partisi karikatürü inşa etme ve böylelikle komünist partisi düşüncesinin bu pratik yoluyla bir kez daha aşağılanması çizgisi olduğu, MLKP içindeki ve dışındaki komünistlerin ve içtenlikli devrimcilerin aldatılması anlamına geldiği, benim çabalarımın ise bu gidişi durdurmaya yeterli olmadığı artık bütünüyle ve tartışma götürmez bir biçimde açığa çıkmış bulunuyor.
Öte yandan, sizi değerlendirirken gereğinden fazla iyimser olduğumu ve sizlere gereğinden fazla güvendiğimi, güven ve yoldaşlık duygularımın sizler tarafından kötüye kullanıldığını söyleyenler çıkacaktır. Bu eleştiriye bir ölçüde ve bazı yönleriyle katılabilirim. Ama bence bir komünist, örgütüyle birlikte yürümek için sonuna kadar çaba harcamakla yükümlü olmanın yanısıra iyimser olmak ve tersi net bir biçimde kanıtlanmadığı sürece özel olarak yoldaşlarına ve genel olarak devrimcilere güvenmek zorundadır. Bir bütün olarak işçi ve emekçi yığınlarına sevgi duygularıyla bağlanmayan, onların çektikleri acıları yüreğinde duyumsamayan ve elbette tüm devrimcilere ve kendi yoldaşlarına karşı, eleştirel bir damar da taşıyan bir güven duymayan bir insan komünist olamaz. Yeri gelmişken burada, sizin niyetlerinizi, kişisel güdülerinizi değil, objektif duruşunuzu yargıladığımı anımsatmalıyım. Oportünizm oportünizmdir. Marksizm-Leninizme karşı duruşun kişisel ve kariyerist hesaplardan mı, yoksa burjuva dünya görüşünden ve onun bir biçimi olan küçük-burjuva demokratizminden kopamamaktan mı kaynaklandığı elbette önemsiz değildir. Ancak bunun, son çözümlemede fazla bir önemi yoktur.
Oportünist ve revizyonist eğilimlerinizin derinliğini ve kapsamını her zaman tam olarak kavramasam bile, daha başından, TKP (M-L) Hareketi'nin olumlu yapısal özelliklerinin yanısıra, özellikle olumsuz yapısal özelliklerini de MLKP'ye taşıdığınızı, Partiyi, Marksizm-Leninizme ve kendi programına aykırı bir yola soktuğunuzu, Birlik Kongresi'nde saptanan ana çizgileriyle doğru rotasından çıkardığınızı biliyor ve görüyor ve buna karşı hep "siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılmak" ve "Parti işleyişi ve normları çerçevesinde yürümek" anlayışıyla savaşım veriyordum. Burada tek kaygım, Parti saflarındaki komünist potansiyeli ayakta tutmak, dürüst devrimci öğeleri korumak ve hatta sizleride Marksist doğrultuda etkilemekti. Bütün güçlüklere rağmen, gene de çizgisini çarpıtmakta ve yıkmakta olduğunuz Parti'nin saflarında kalmaktan ve savaşımı "içerden" sürdürmekten yanaydım. Bunun için yıllarca sizlere ve esas olarak sizin aracılığınızla, etkilediğiniz insanlara Marksizmin ABC'sini yeniden ve yeniden anlatmaya çalıştım ve doğal olarak bu arada, Türkiye komünist ve devrimci hareketinin uzun erimli gereksinimleri ve çıkarları açısından yapabileceğim alçakgönüllü katkılardan vazgeçmeyi göze aldım ve çok daha verimli bir biçimde kullanabileceğim zamanı ve enerjiyi Partiyi savunmak için harcadım. Yaklaşık üç yıl önce kaleme aldığım "Önderlik Sorunları Üzerine Düşünceler" adlı yazımda şunları söylemiştim:
"... biz bu yazıda, kapitalizmin gelişmesinin emek süreçlerinde, işçi sınıfının yapısında, bileşiminde meydana getirmekte olduğu değişiklikleri (örneğin, kol ve kafa emeği arasındaki ilişkinin bugünkü durumunu), bu değişikliklerin işçi sınıfının savaşım ve örgüt biçimleri üzerindeki olası etkilerini tartışabilmeliydik. Bu yazıda, örneğin, ülke devriminin stratejik sorunları üzerinde fazlasıyla genel belirlemeler yapılmamalıydı; biz bu yazıda, -orta ve uzun erimde demokrasi ve sosyalizm savaşımının en tehlikeli düşmanı ve burjuvazinin temel siperi ve dayanağı olacak olan- siyasal İslam'ın ve dinsel gericiliğin tüm toplumu ahtapot gibi saran örgütlenmesine ve ideolojik etkisine karşı çok yönlü ve somut bir savaşımı nasıl yürütebileceğimizi tartışabilmeliydik. Sayısı milyonları bulan Türk emekçi köylülüğüne, kent küçük burjuvazisine, yarı-proletaryaya vb.ilişkin stratejik bakış açımızı detaylandırabilmeliydik. Yayım organımızda, neredeyse her hafta üç aşağı beş yukarı aynı sözcükleri, aynı tümceleri, aynı deyişleri kullanarak -ve kim bilir belki de başarılı bir biçimde- sergilemekte olduğumuzu sandığımız Türk ordusu ve Türk militarizmi konusunda kendi bilimsel ve siyasal iddiamıza denk düşecek bir araştırma ve değerlendirme ortaya koyabilmeliydik. Türkiye ve Kürdistan komünist ve devrimci hareketinin, işçi, köylü, gençlik vb. hareketlerinin geçmişini ve bugününü daha iyi tanımaya yönelebilmeliydik. Osmanlı'dan bu yana gelen tarihsel ve toplumsal mirasımızı
Marksizmin ışığında ve tarihsel materyalist bir yöntemle inceleyebilmeliydik. Daha da çoğaltılabilecek bu örnekler, Marksizm-Leninizmin, ülke devriminin somut gerçekliğiyle birleştirilmesi olmaksızın ülkemizin ve toplumumuzun, gerçek bir devrimi yaşayamayacağını anlamada da hayli de değil, çok yetersiz olduğumuzu gösteriyor."
Marksizm-Leninizmin ABC'sini sürekli olarak yinelemek, Partiyi, proletaryayı ve komünizmi savunmak için çaba harcamak zorunda bırakılmam, yıllardır bu daha ileri görevlerin yerine getirilmesine katkı sunmama esas itibariyle olanak vermedi. Bu alanda, yani Türkiye devriminin stratejik sorunlarının aydınlatılması için çok az şey yapabilmiş olmanın acısını sürekli olarak çeken ben, sözünü ettiğim anlayış nedeniyle bütün olumsuzluklara, engellemelere ve frenleme girişimlerine ve son dönemde gündeme gelen yıpratma ve karalama eylemine rağmen örgütle birlikte yürümek için sonuna kadar direndim. Ne var ki, benim sabrımın da bir sınırı vardı. Yıllardır yaptığım uyarı ve eleştirileri gözardı etmenizin ve bir sessizlik kumkumasıyla boğmaya çalışmanızın ardından tüzük kurallarına uygun olarak önerdiğim Parti-içi tartışma önerisini reddetmeniz, (2)dahası sesimi kısmaya çalışmanız, yazılarımı sansür etmeniz ya da düpedüz yayımlamamanız, adımı duyurmama, beni yalıtma gibi "kirli savaş" yöntemlerine başvurmanız vb., bana başka seçenek bırakmadı.
Hal böyleyken çıkıp benim için,
"Sizin açınızdan belirtecek olursak: Parti gerçeğimize hakim olmak; örgütsel ve pratik sorunlarımızın çözümüne ortak olmak, katkı sunmak ihtiyacının varlığı konularından epeyce uzak kaldığınız, önemli bir yabancılaşma yaşamakta olduğunuz ve bunun yer yer subjektif ve zorlama eleştirileri koşullandırdığı bir gerçektir. Bunda bütün Merkez Komitesi üyeleri gibi, sizin de bir payınız vardır. " diyebiliyorsunuz. Bu, hiçbir değeri olmayan sözleri söylemekle, yalnızca benim yıllardır harcadığım çabaların ve verdiğim savaşımın üzerine koskoca bir çarpı işareti koymaya kalkışmış olmuyorsunuz. Aynı zamanda, eleştirilerden hiç, ama hiçbir şey öğrenmemiş olduğunuzu ve dahası öğrenmeye niyetinizin de olmadığını, yani oportünizm, anti-Marksizm ve Parti yıkıcılığı yolunda yürümekte kararlı olduğunuzu kanıtlıyorsunuz. Yıllardır, büyük çoğunluğu yalnızca genel devrimci kamuoyundan değil, aynı zamanda TKP (M-L)Hareketi ve MLKP kamuoyundan gizlenmiş ve çekmecelere kilitlenmiş bulunan eleştirilerimin hangisinin " zorlama" ve "yanlış" olduğunu komünist partilerin geleneklerine ve MLKP'nin kurallarına uygun polemiklerle buyrun yanıtlayın veçürütün! Hodri meydan!
Oportünizmin, revizyonizmin ve küçük-burjuva reformizminin çekim alanına girmiş olan sizlerle benim aramda " önemli bir yabancılaşma" yaşandığı bir gerçektir. Doğrusu, bu koşullarda böyle olmaması tuhaf ve benim açımdan rahatsız edici ve kabul edilemez olurdu. Asıl önemli olan kimin, Marksizm-Leninizme, proletaryaya, Partiye, onun programına ve temel görüşlerine yabancılaşmakta, hatta yabancılaşmış ve daha da ötesi Parti tüzüğü ve kuralları bakımından gayrımeşru bir konuma düşmüş olduğudur. Parti'nin temel görüşlerini savunmaktan vazgeçenler, yayım organlarında Lenin'e yönelik saldırılara yer verenler, revizyonist partilerle sahte enternasyonaller kuranlar, yıllardır göstermelik bir tarzda da olsa ağızlarına sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün sözünü almayanlar, işçi sınıfının kendi başına ve dergi sayfalarında verilen bürokratik öğütlerle devrimcileşmesini bekleyenler ve bunu göremeyince ona güvensizliklerini açıkça ilan edenler ve hakaretler yağdıranlar, PKK'yla dayanışma adına savaş ve barışa ilişkin Marksist-Leninist bakış açısını çarpıtan ve Kruşçev revizyonizmine göz kırpanlar, Kürt halkına ve ulusal hareketine karşı Abdullah Öcalan'ın ve dolayısıyla objektif olarak egemen sınıfların ve emperyalizmin safında yer alanlar, her türden çürümüş ve kokuşmuş insanları Parti saflarında özenle barındıranlar, bir gün bir şey, ertesi gün bir başka şey söylemek suretiyle şekilsizliklerini, belkemiksizliklerini ve siyasal bukalemunluklarını kendi elleriyle sergileyenler ve böylece proleter devrimciliği iddialarını kendi elleriyle yellere savurmakla kalmayıp Parti'nin saygınlığını iki paralık edenler, başkalarını eleştirirken çok daha dikkatli olmak zorundadırlar.
Diyorsunuz ki,
"Birlik sonrası siyasal başarı beklentileri, bunun ilerleyen süreçteki içsiyasi-örgütsel baskılanması, Parti'lileşme, Parti'nin siyasi-örgütsel çizgisinin belirginleşmesi süreci, küçük burjuvalarülkesindeki küçük-burjuva grup rekabeti vb. faktörlerigörmeden, Parti çizgisi doğrultusundaki bazı savrulmaları açıklamak eksik veyanlış olur; şüphesiz ki, son tahlildeproletaryanın dünya görüşüne ters bütün düşünce ve pratikler burjuva veküçük-burjuva dünya görüşü kaynaklıdır, ama nihayetinde bucoğrafyada yaşıyoruz ve çelik zırhla tecrithalde değiliz."
Sorunu böyle koymak, oportünizmden ve revizyonizmden etkilenmeyi, hatta oportünist ve revizyonist bir çizgi izlemeyi yazgı saymak, komünist öncünün iradesini bir hiç derekesine indirmek anlamına gelir. Bütün komünist partileri güç, hatta çoğu zaman son derece güç koşullar, bir dizi sıkıntı, sorun ve ideolojik ve siyasal müdahale, hatta düşmanın cepheden saldırıları altında doğar, yaşar ve gelişirler. Herhalde, dünyanın birdizi ülkesinde, ülkemizde olduğundan daha zor ve karmaşık koşullar altında kavga vermek zorunda olan partiler de olmuştur ve olacaktır. Ama bu gibi "dışsal" faktörlerin varlığından yola çıkarak, komünist partilerin çizgisinin bozulmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürmek oportünizmin daniskası ve Leninist proletarya partisi teorisinin yadsınmasıdır. Böylesi bir yaklaşım, proletarya partisi içinde hem Marksistlerin, hemde Marksizmin düşmanlarının varlığını meşru gören İkinci Enternasyonal oportünistlerinin, işçi sınıfı içinde farklı fraksiyonların bulunmasının birden fazla işçi partisinin ya da işçi partisi içinde farklı kanatların olmasını gerekli hale getirdiğini söyleyen Troçkistlerin ve kapitalist toplumda ve hatta sosyalist toplumda farklı sınıfların bulunduğu gerekçesiyle, komünist partisi içinde farklı kanatların ve revizyonist hiziplerin varlığının kaçınılmaz olduğunu ileri süren Maoistleri yaklaşımının ta kendisidir. Birlik tartışmaları döneminde, bugün ya da yakın zamana kadar MLKP'nin üyesi olan pek çok kişi işte bu anlayıştan, daha doğrusu onun Maoist versiyonundan yola çıkarak İbrahim Kaypakkaya'nın ve TKP(M-L) Hareketi'nin 1972-79 dönemindeki Maoist çizgisinin aslında Marksist-Leninist olduğunu savunabildi ve savunabilmektedir. Bilinen yazılarını kaleme aldığında henüz yalnızca 5-6 yıllık aktif siyasal yaşamı olan İbrahim Kaypakkaya'nın " Maoizmden etkilenmesi" anlaşılabilir. Yeter ki, onun çizgisinin Maoist olduğu kabul edilsin ve bu çizgi Marksist-Leninist bir çizgi gibi sunulmasın. Ama, 1971 devrimci hareketinin deneyiminden yararlanarak ve onun omuzlarına basarak yükselen TKP(M-L) Hareketi'nin "Maoizmden etkilenmesi" ve hele bu çizginin Marksist-Leninist bir çizgi gibi sunulması, asla anlaşılamaz ve kabul edilemez. Ne yazık ki, yalnızca Birlik Kongresi döneminde değil, bugün bile MLKP içinde, TKP(M-L) Hareketi'nin 1972-79 dönemini Marksist-Leninist görenlerin sayısı hiç de az değildir.
Bu, asla geçmişin belli bir döneminin nasıl değerlendirilmesi gerektiğiyle ilgili bir tarih tartışması değildir. Bu, küçük-burjuva devrimci geçmişimizden, özelde küçük-burjuva demokratizminden ve genelde burjuva dünya görüşünden kesin ve geri dönüşsüz bir tarzda kopup kopmayacağımız sorunu, Marksizm-Leninizmden derin ve doldurulamaz bir uçurumla ayrılmış olan oportünizm ve revizyonizmi kesin bir biçimde reddedip etmeyeceğimiz sorunudur. MLKP önderliğinin pratiğinin de gösterdiği gibi, geçmişin Maoizmine hoşgörü gösterilmesi, onun Marksizm-Leninizmle bağdaşabileceğinin savunulması, ardından kaçınılmaz bir biçimde her tür ve renkten oportünizme ve revizyonizme hoşgörü gösterilmesi ve onunla Marksizm-Leninizm arasındaki" duvarların yıkılması" eğilimini daha da güçlendirmiştir. Dolayısıyla, Merkez Komitesi'nin daha Aralık 1995'de, yani Birlik Kongresi'nden yalnızca 15 ay sonra MLKP adına hareket eden bazılarının Sofya'da iki revizyonist partiyle birlikte bir "Yeni Komünist Enternasyonal" kurmaya girişmelerini hoşgörüyle izlemesi, Lenin'in bazı temel konulara ilişkin yaklaşımlarının evrensel düzeyde değil, "yalnızca Rusya için geçerli" olduğu yolundaki aşırı oportünist tezlerin, üstelik Parti yayım organlarında ileri sürülmesini seyretmesi, Abdullah Öcalan adlı hainin yıllardır Marksizm-Leninizme, Partiye ve Türkiye devrimci hareketine yaptığı düzeysiz saldırı ve hakaretleri "saygılı" bir sessizlikle dinlemesi vb. hiç de rastlansal olaylar değildi. İşte geçmişin, yani 1980 öncesinin küçük-burjuva devrimci mirasıyla, bir başka deyişle oportünizm ve revizyonizmle göbek bağları tam olarak kesilmediği, tersine bu bağlar kıskançlıkla muhafaza edildiği, hatta giderek başka kılıklar altında yeniden canlandırıldığı ve buna bağlı olarak 1980 sonrasında bu küçük-burjuva temel üzerinde gelişen tasfiyeci savrulmayla tam bir hesaplaşma yaşanmadan birlik yapıldığı içindir ki, bugün buradayız. Lenin, Alman Sosyal-Demokrat İşçi Partisi önderlerinin Lassalle'in Alman İşçileri Ulusal Birliği'yle birleşme konusunda eleştiren Marks'a göndermede bulunurken şöyle diyordu:
"Eğer birleşmek zorundaysanız, diye yazıyordu parti liderlerine Marks, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik 'ödünler' vermeyin."(Ne Yapmalı)

13 Eylül 2020 Pazar

Beş Gün Beş gece Boyun Eğmeyen Pir Ahmet Solmaz Elazığ İşkencehanesinde Katledildi..!



Yoldaş 1977'nin 2 Eylül'ü takip eden günler Elazığ işkencehaneleri, örnek bir komünistin baş eğmez direnişine tanık oldu. İşkenceci cellatlar, 5 gün 5 gece en iğrenç, en vahşi yôntemlerini uyguladılar, bütün maharetlerini sergilediler fakat yenemediler komünist yoldaşı. Onun yenilmez komünist kararlılığı ve direnişi karşısında ezildiler, alçaldılar.

Pir Ahmet Solmaz yoldaş 2. Eylül 1977 günü polis tarafından gözaltına alındı. İşkenceci cellatlar, onu çözmek, yoldaşları ve örgütü hakkında bilgiler alabilmek için hemen harekete geçtiler. Kıyasıya copladılar, ayak tırnaklarının bir çoğunu çektiler, vücudunun çeşitli yerlerini sigara ateşiyle yaktılar, burnundan ve ağzından vücuduna şiddetli elektrik verdiler. 5 gün 5 gece en ağır işkence metotlarını uyguladılar. Yoldaşın vücudu cop darbeleriyle mos mor oldu, kafatası ve yüzü davul gibi şişti.
Ölümcül bir halde onu cezaevine götürdüler. Piro yoldaşın durumunu gören devrimci tutuklular, hastaneye gönderilmesi için zindan yönetimini zorladılar. Bunun üzerine onu, Elazığ Devlet hastanesine götürdüler. Burada çalışan Musa Duman
adındaki doktor kılıklı bir faşist cani, Pir Ahmet Yoldaşın her tarafı kapkara olmasına ve can çekişmesine rağmen, "vücudunda darp izleri yoktur " şeklinde rapor verdi ve onu geri zindana gönderdi. Zindandaki durumu daha da fenalaştı
Tutuklu ve mahkumlar; ikinci kez yönetimi zorlayarak yoldaşın tekrar hastahaneye götürülmesini sağladılar, Bu kez de aynı cinsten olan ve işkenceci, katiller tarafından satın alınan Dr. Vah
ddettin Ayık, "Tutuklunun akli dengesi bozuktur vücudunda darp izleri yoktur" şeklinde sahte rapor verdi ve Pir Ahmet yoldaş akıl hastahanesine sevk edildi, Burada çalışan doktor, " tutuklunun aklı dengesi yerindedir,vücudunda darp izleri vardır" gerçek raporu verdi. Faşist caniler, Pir Ahmet oradan oraya götürürken yerlerde sürüklediler. Ağır işkenceler ve uzun süre yerlerde sürüklenmesi sonucu yoldaş 13 eylül günü yaşamını yitirdi. İşkenceci cellatlar yoldaşı katlettiler fakat amaçlarına ulaşamadılar. Onu çözüp istedikleri bilgileri elde edemediler. Önder komünist İbrahim Kaypakkaya'nın işkence tezgahlarındaki direnişini örnek alan Pir Ahmet solmaz yoldaş "ser verdi sır vermedi."
Cenaze töreni, yoldaşın niteliğine yaraşır bir gösteri oldu. Geniş kitlelerin katıldı görkemli bir eylemle, doğum yeri olan Dersimin Ovacık ilçesi Kozluca Köyünde toprağa verildi. Yoldaşları, " Onun intikamını alacaklarına ve uğrunda can verdiği yüce komünizm davasını sonuna kadar götüreceklerine ant içtiler. O günden sonra her 13 Eylül, kitlelerin Piro yoldaşı bağrına bastığı ve işkenceler karşı mücadelenin geliştigi bir gün oldu,
Katledilişinin 43, yıldönümün de onu anarken, erdemlerini örnek almalı, direniş ruhunu, yaşatmalı ve işkencelere karşı mücadeleyi daha bir geliştirmeliyiz. Onun alçak gönüllü, şoğukkanlı ve eleştiri-özeleştiri de örnek tavrı,bağımsız karar verebilme yeteneği; üstün kavrayış 'kabiliyeti, hareketine ve yoldaşlarına bağlılığı her komünistin örnek olması gereken özelliklerdi.
Pir Ahmet yoldaş, 1973'ler de daha 17 yaşında iken devrimci fikirlerle yüz yüze geldi ve kısa bir süre sonrada TKP-ML Hareketi'nin görüşlerini benimsedi. O günden sonra yaşamı boyunca M-L Hareketin saflarında kararlı bir şekilde mücadeleyi sürdürdü, M-L Hareketi gözü gibi korudu ve onu yıkmaya yönelik her türlü girişimin karşısına dikildi. Dogmatik hizbe karşı uzlaşmaz bir mücadele yürüttü. Her türlü,zorluğa göğüs gerdi, yılmadan zorlukları alt etmesi bildi. İşkence tezgahlarında mücadele bayrağını yere düşürmedi, komünist niteliğine yaraşır bir şekilde direndi.
Bugün,işkencelerin alabildiğine yoğunlaştığı bir ortamda Pir Ahmet yoldaşı anıyoruz. Onu anmayı İşkencelere karşı kitlelerin mücadelesini geliştirmenin aracı haline getirmeliyiz.
Vahşi işkencelerin son bulması, faşist işkencecilerden hesap sorulması için faşist diktatörlüğü yıkma yolundaki mücadelemizi daha bir geliştirmeliyiz.
Halkın Birliği Okuru Doğu Yılmaz 

21 Ağustos 2020 Cuma

25.YILINDA KADROLAŞMAK VE YIĞINLARA BAĞLANMANIN EKSİKLİKLERİNİ AŞARAK İLERLEMEK…!

 

İş­çi sı­nı­fı­nın ege­men sı­nıf­la­rın ik­ti­da­rı­nı de­vi­re­bi­le­cek ba­ğım­sız, si­ya­sal bir sı­nıf gücü ola­rak ha­zır­lan­ma­sı ve bağ­la­şık­la­rı­nı ha­zır­la­ma­sı, bes­bel­li­ ki, zor­lu bir iş­tir, ye­nil­gi­ler ve za­fer­ler­le iler­le­me­ler ve ge­ri çe­kil­me­ler­le do­lu uzun yıl­la­rı kap­sar. Haliyle zorlu bir süreçte her türlü kuşatma altında komünist hareketi yeniden ayağa dikmek için yola çıkmış olan KP-İÖ bir çok bakımdan, önüne çekilmeye çalışan engelleri aşarak ayakta kalmaya ve varlığını sürdürmeye çalışıldı. Bir çok olanak ve kadroya sahip olan akımların ayakta durmadı zorlandığı hatta varlık-yokluk koşulları yaşarken yetişkin kadro sıkıntı ve olanaksızlar içinde ilkeli ve  kararlı duruşuyla buz kıran rolünü sürdürmeye devam etti.

 Elbette 25.yıllık süreçte içinde her türlü engelleri ve  yasakları elinin tersiyle iterek  bildiği devrimci sosyalist yolda yürümede inatçı ve ısrarlı olan KP-İÖ’yü hak ettiği bir düzeye çıkarmada başarılı olamadık. Bundan biz KP-İÖ’lülerin hata ve yetmezliklerin yanında dışımızdaki olumsuz koşullarında bunda önemli etkide bulunduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Bizim temel sorunumuz çizgimize uygun kadro yetiştirme ve maddi olanaksızlıkları açmadaki tutukluluğumuz olmuştur.

 Önümüzdeki temel sorunumuz, bilinen bu hata ve zaaflarımızı inatla ve ısrarla aşmak için, her alanda işlere sıkıca sarılarak, hiç bir engel tanımadan yürümektir. Özellikle uzlaşmacı ve var olanla yetinmeci tutumlardan uzaklaşmak ve kadrolar yeniden devrimci bir temelde yenilemek ve özelliklede yeni insanları kazanarak örgütleyip kalıba dökerek ilerlemek gerekiyor. Bunun içinde    prog­ra­ma da­ya­lı ola­rak politik stra­te­ji­nin kla­vuz­lu­ğun­da, ön­cü, her gün­kü aji­tas­yon, pro­pa­gan­da, ör­güt­len­me ve ey­lem ça­lış­ma­sı ile faşist ge­ri­ci­lik dönemlerinde eğilip bükülmeden iş­çi sı­nı­fı­nı si­ya­sal bir sı­nıf ve emekçileri devrimin ordusu olarak hazırlayıp-geliştirmek gerekiyor

Bunun için pro­pa­gan­da, aji­tas­yon, ör­güt­len­me­den olu­şan gün­lük po­li­tik dev­rim­ci ça­lış­ma­da ör­güt­len­me­den bah­se­der­ken, ya­lınız­ca ör­güte ye­ni üye ve aday üye­ler ka­zan­dı­rıl­ma­sı ve ye­ni ye­ni ör­güt­le­rin in­şa edil­me­si an­la­şıl­maz; ay­nı za­man­da şu ya­da örgü ve müca­de­le bi­çim­le­ri­nin ge­liş­ti­ril­me­si­nde an­la­şıl­ma­lı­dır. İş­çi sı­nı­fı ve emekçi yı­ğın­la­rın po­li­tik eği­ti­mi müca­de­le­ci bir ni­te­li­ğe sa­hip­tir, ezi­len yı­ğın­la­rı müca­de­le eği­tir. Bu, yalınız­ca iş­çi sı­nı­fı­nın ön­cü po­li­tik kur­ma­yı­nın ön­der­li­ği al­tın­da­ki sa­va­şım­la­rı için de­ğil, bu­nun gi­bi ezi­len ve sömürülen yı­ğın­la­rın ken­di eko­no­mik, si­ya­sal, sos­yal hak­la­rı için, top­lum­sal ko­şul­la­ra, ege­men sı­nıf­la­ra ve kar­şı-dev­ri­me kar­şı gi­riş­tik­le­ri tüm müca­de­le­ler için­de ge­çer­li­dir. O hal­de ön­cü yal­nız­ca aji­tas­yon, pro­pa­gan­da ve ye­ni ye­ni ör­güt­ler kurmak­la ye­ti­ne­mez. Her be­lir­li du­rum­da ve dönem­ler­de, de­ği­şik du­rum ve dönem­le­re denk düşen uy­gun müca­de­le bi­çim­le­ri ile yı­ğın­la­rın müca­de­le­si­ni ör­güt­le­me­yi, yı­ğın­la­rı ha­re­ke­te sok­ma­yı ba­şar­ma­lı, böy­le­ce yı­ğın­la­rın sa­va­şı­mı­nı ha­zır­la­yan, ör­güt­le­yen ve yöne­ten güç ola­rak biz­zat ken­di­ni ­de  (ta­bi her düzey­de kad­ro ve ör­güt­le­ri­ni) eği­tip, be­lir­le­yi­ci sı­nıf sa­va­şı­mı­nı za­fe­re götür­me­ye ha­zır­lan­ma­lı­dır.

Prog­ra­mı ve he­def­le­riy­le bağ­lı ol­du­ğu süre­ce, ön­cü hiç bir müca­de­le bi­çi­mi­ni il­ke ola­rak red­det­mez, bu­nun gi­bi hiç bir müca­de­le bi­çi­mi­nin fe­tiş­leş­ti­ril­me­si­ne de izin ver­mez. Prog­ram ve he­def­le­re bağ­lı ol­du­ğu süre­ce il­ke ola­rak tüm müca­de­le bi­çim­le­ri­nin kul­la­nı­la­bi­lir ol­du­ğu­nu koy­mak doğ­ru­dur, ama bu­da ye­ter­li ol­maz.

 Çün­kü her be­lir­li du­ru­ma uy­gun düşen müca­de­le bi­çim­le­ri­ni bu­lup çı­kar­mak, ba­şa­rıy­la ör­güt­le­mek ge­re­kir. Müca­de­le bi­çim­le­ri ön­cünün ira­de­si­nin ese­ri de­ğil­dir. On­la­rı ya­ra­tan tek­rar ve tek­rar ye­ni­den ya­ra­tan yı­ğın ha­re­ke­ti­nin ken­di­si­dir. Ön­cü uy­gun müca­de­le bi­çim­le­ri­ni ken­di zih­nin­de icat et­mez, biz­zat yı­ğın ha­re­ke­ti­nin için­den bu­lur, çı­ka­rır, on­la­rı de­ne­yi­mi, te­orik yak­la­şı­mı ve sos­ya­list sı­nıf bi­lin­ciy­le ay­dın­la­tır, de­ği­şik bi­çim­ler ara­sın­da­ki bağ­lan­tı ve ge­çiş­le­ri sağ­lar, ge­nel­leş­ti­rir, bi­linçli bir an­la­tım ka­zan­dı­ra­rak so­yut­laş­tı­rır. Bir di­zi mü­ca­de­le bi­çi­mi ay­nı süreçte gün­dem­de­dir. Ka­pi­ta­liz­min sıçra­ma­lı ve den­ge­siz ge­li­şi­mi ken­di­ni, pro­le­tar­ya­nın sı­nıf bi­lin­ci ve sa­va­şı­mı­nın ge­li­şi­min­de de gös­te­rir.

 Ay­nı süreçte bir di­zi müca­de­le bi­çim­le­ri­nin gün­dem­de olu­şu, ana ve ikin­cil un­sur­la­rı ayır­ma­yı, de­ği­şik süreçler­de de­ği­şik, fark­lı bi­çim­le­rin öne çı­ka­bi­le­ce­ği­ni ge­nel­le­şip bi­rin­cil ana un­sur ha­li­ne ge­le­bi­le­ce­ği­ne dik­kat gös­ter­mek ge­re­kir.

Her dönem­de yı­ğın ha­re­ke­ti­nin tüm dev­rim­ci ola­nak­la­rı­nı de­ğer­len­dir­mek, her bir dönem­de ön­cünün tüm güç­le­rin­den en yük­sek düzey­de ya­rar­la­na­bil­mek, her be­lir­li du­rum­da müca­de­le ve ör­güt bi­çim­le­ri­nin doğ­ru se­çi­mi­ne­ de bağ­lı­dır. Ça­lış­ma tar­zı­nı şe­kil­len­di­ren, yön­len­di­ren­de bu­dur.

Bu­ra­da özel­lik­le mev­cut du­rum­da bir nok­ta­yı kuv­vet­le vur­gu­la­mak ge­re­ki­yor. Ön­cü, yı­ğın­la­rı ha­re­ke­te sok­ma­yı ve yönet­me­yi ba­şa­ra­bil­di­ği oran­da ger­çek bir ön­cüdür. Yı­ğın­la­rın ye­ri­ne ken­di­ni ko­ya­rak yı­ğın­lar adı­na ey­lem ya­pan, ya­da yı­ğın­la­rın ken­di­li­ğin­den ha­re­ke­ti­nin ge­li­şi­mi­nin ar­ka­sın­da ka­lan, on­la­rı kay­de­dip yo­rum­la­may­la ye­ti­nen bir “ön­cü”, ger­çek bir ön­cü ola­maz. O hal­de, de­mek olu­yor­ ki, po­li­tik ön­cü yı­ğın­lar için po­li­ti­ka ya­par ve po­li­ti­ka­la­rı bir baş­ka şe­kil­de do­ğal yı­ğın­lar ta­ra­fın­dan, yı­ğın­la­rın pra­ti­ğin­de­ de sı­na­nır. Bunu da yetişmiş kadrolarla yapar.

İş­çi sı­nı­fı­na bağ­lan­mak sık sık vur­gu­la­nan bir ko­nu. Bu hem bir he­de­fi gös­te­ri­yor, hem­de yönü çi­zen görev­le­re işa­ret edi­yor. Aynı zamanda on yıllardan bu yana ama aşıl­ma­sı ge­re­ken te­mel za­afı­da gös­te­ri­yor. İş­çi sı­nı­fı­na bağ­lan­mak salt fi­zi­ki bir bağ ola­rak an­la­şıl­maz  bu bağ or­ga­nik, ya­ni can­lı, de­ği­şen bir ni­te­lik gös­ter­mek du­ru­mun­da­dır. Bu can­lı, ha­re­ket­li ba­ğı, de­ği­şen du­rum­lar­la bir­lik­te ye­ni­den ye­ni­den kur­mak ge­re­kir.

Ama bu­ra­da özel­lik­le işa­ret et­mek is­te­di­ği­miz şey, yı­ğın­la­ra bağ­la­nın­ca öğ­re­ne­ce­ği­miz müca­de­le bi­çim­le­rin­de de an­la­tı­mı­nı bul­ma­sı ge­rek­ti­ği­dir. Ön­cü, yı­ğın­lar için po­li­ti­ka yap­tı­ğı­na göre, müca­de­le bi­çim­le­ri yı­ğın ha­re­ke­ti­nin du­ru­mu­na denk düş­me­li, yı­ğın­la­rın sa­va­şı­mın­da yan­kı­lan­ma­lı, dev­rim­ci la­fa­zan­lık ve iş­güzar­lık ola­rak yoz­laş­ma­ma­lı­dır.

Ön­cü, her be­lir­li du­rum­da bir di­zi ör­güt ve müca­de­le bi­çi­mi­ni, bun­la­rın kar­şı­lık­lı iliş­ki­le­ri­ni, bağ­lan­tı­la­rı­nı, gün­cel ola­rak de­re­ce­le­ri­ni or­ta­ya koy­ma­lı, ye­ni du­rum­la­ra denk düşen yan­la­rı da­mı­tıp ile­ri süre­bil­me­li­dir. Bu, yı­ğın­lar için po­li­ti­ka ya­pan ön­cünün ken­di du­ru­mu­nu hiç bir za­man mut­lak ola­rak sta­tik-ha­re­ket­siz de­ğil­dir, uyar­lan­ma­sı ya­ni du­rum­la­rın ge­rek­tir­di­ği şe­kil­de ye­ni­den ko­num­lan­ma­sı ge­re­kir.

Ön­cünün müca­de­le tak­tik­le­ri­ni yı­ğın­la­rın du­ru­mu­na göre sap­ta­ma­sın­da, yı­ğın­la­rın du­ru­mun­da­ki de­ği­şi­min ge­rek­le­ri­ne göre ye­ni­den ko­num­lan­ma­sın­dan söz et­ti­ği­mi­ze göre, bu­ra­da yı­ğın­lar der­ken, or­ta­la­ma­nın du­ru­mu mu te­mel alı­na­cak­tır? Bu so­ru­nun ya­nı­tı, biz­zat adı üze­rin­de, ön­cünün sı­nıf sa­va­şı­mın­da­ki görev ve mis­yo­nun­dan ba­ğım­sız ola­rak ya­nıt­la­na­maz. Ön­cü yı­ğın­lar­dan da­ha ile­ri­yi, ge­nel çiz­gi­le­riy­le ge­le­ce­ği, ha­re­ke­tin iz­le­ye­ce­ği nok­ta­yı ve he­def­le­ri­ni gör­mek zo­run­da­dır. Bun­lar ol­mak­sı­zın “ön­cülük” boş bir laf ola­rak ka­lır. Ama ay­nı za­man­da yı­ğın­la­rı ile­ri çe­ke­bil­mek için yı­ğın­lar­dan ile­ri­de ol­ma­lı, yı­ğın­la­rın önün­de koş­ma­lı­dır.

Kuş­ku­suz, ön­cü yı­ğın­la­rın, or­ta­mı­nı, öz­lem ve eği­lim­le­ri­ni, or­ta­la­ma­nın du­ru­mu­nu ve de­ğiş­me yönünü an­la­ma­lı­dır. Bu­nu­la bir­lik­te, ön­cü, or­ta­la­ma­nın du­ru­mu­nu te­mel ala­maz. Zi­ra o sı­nı­fın ya­da o ge­nel söy­lem­de yı­ğın­la­rın po­li­tik sı­nıf bi­lin­ci ve ör­güt­len­me­si­ni ge­liş­tir­me­yi, de­ğiş­tir­me­yi he­def­le­mek­te­dir. Halk or­ta­la­ma­sı­nın te­mel alın­ma­sı, ön­cünün, yı­ğın­la­rın po­li­tik sı­nıf bi­lin­ci ve ör­güt­len­me­si­ni ge­liş­tir­me­nin, de­ğiş­tir­me­nin mo­to­ru-di­na­mo­su ol­mak­tan vaz­geçme­si an­la­mı­na ge­lir. Di­ğer bir an­la­tım­la bu, is­ter is­te­mez yı­ğın­la­rın ge­ri­sin­de ka­la­cak şe­kil­de ko­num­lan­mak olur. Oy­sa yı­ğın­la­rın ile­ri­si­ne düşe­rek, on­lar­dan kop­ma­ma­ya özen gös­te­ren ön­cü, yı­ğın­la­rın önün­de koş­ma­lı­dır ­ki, yı­ğın­la­rı ile­ri­ye, ken­di ko­num­la­rı­na çe­ke­bil­sin, yı­ğın­la­rın po­li­tik sı­nıf bi­lin­ci ve ör­güt­len­me­si­ni ge­liş­ti­re­bil­sin.

Ön­cü müca­de­le tak­tik­le­ri­ni sap­tar­ken sı­nı­fın ve ça­lı­şan emek­çi yı­ğın­la­rın sı­nıf bi­lin­ci, müca­de­le ve ör­güt­len­me de­ne­yi­mi ba­kı­mın­dan her ke­si­min -ön­cü öğe­le­rin de­ğil- du­ru­mu­nu te­mel al­ma­lı­dır. Bu sı­nı­fın ve emek­çi yı­ğın­la­rın ge­ri­sin­de kal­ma­mak için ol­du­ğu gi­bi, ile­ri­si­ne düşe­rek sı­nıf­tan kop­ma­mak için­de ge­çer­li­dir.

  An­cak bu te­mel yak­la­şım­la, ön­cü sı­nı­fın önün­de ko­şa­bi­lir. Ko­münist ör­güt en ge­niş iş­çi ve emek­çi yı­ğın­la­ra hi­tap ede­bil­mek, po­li­ti­ka bi­lin­ci ve ör­güt­len­me­si­ni ge­liş­ti­re­bil­mek, po­li­tik bir sı­nıf or­du­su ola­rak ha­zır­la­mak için, sı­nı­fın ken­di­li­ğin­den­ci sa­va­şı­mı için­de öne çı­kan, sı­nıf bi­lin­ci, müca­de­le de­ne­yi­mi ve ör­güt­len­me alış­kan­lı­ğı ba­kı­mın­dan ile­ri olan ke­sim­le­ri­ne yak­laş­ma­yı, az çok ay­nı dil­den ko­nuş­ma­yı ba­şar­mak zo­run­da­dır. Sı­nı­fın ile­ri ke­sim­le­ri­ni an­la­mak, on­la­rın di­lin­den ko­nuş­mak, müca­de­le ve ör­güt bi­çim­le­ri ba­kı­mın­dan, ey­lem şi­ar­la­rı ba­kı­mın­dan özel­lik­le be­lir­le­yi­ci bir öne­me sa­hip­tir.

 Sı­nı­fın di­lin­den ko­nuş­mak, ile­ri ke­sim­le­ri­nin düşün­düğü, tar­tış­tı­ğı so­run­la­rı ya­nıt­la­mak­tan, kar­şı kar­şı­ya ol­du­ğu sos­yal, eko­no­mik, po­li­tik ya­da te­orik so­run­la­rı ay­dın­la­ta­bil­mek­ten, ör­güt ve müca­de­le bi­çim­le­rin­de ile­ri ke­sim­le­rin nab­zı­nı el­de tu­ta­bil­mek­ten baş­ka bir an­la­ma gel­mi­yor. Sı­nı­fın di­lin­den ko­nuş­mak ( bu ger­çek­te ile­ri ke­si­min di­li­dir ) ön­cünün prog­ram ve stra­te­ji­sin­den, bi­lim­sel sos­ya­liz­min pro­pa­gan­da­sı­nı yap­mak­tan vaz­geçme­si, te­orik ko­num­la­rı­nı ter­k et­me­si an­la­mı­na gel­mez. Bi­la­kis, ön­cü, bu dev­rim­ci ko­num­la­rı­nı ko­ru­ya­rak, bun­la­ra sı­kı sı­kı­ya bağ­lı ka­la­rak sı­nı­fın sa­va­şı­mının gün­de­lik ih­ti­yaçla­rı­nı ya­nıt­la­ya­bil­me­li­dir.

 Ön­cü an­cak, her be­lir­li du­rum­da yı­ğın­la­rın ruh ha­li­nin, -mo­ral du­ru­mu­nun- en ya­kı­cı is­tem ve öz­lem­le­ri­nin, yı­ğın­la­rın en faz­la il­gi­len­di­ği, on­la­rı ha­re­ke­te so­ka­bi­le­cek sı­cak so­run­la­rın, yı­ğın­la­rın düşün­düğü, tar­tış­tı­ğı, ya­nıt ara­dı­ğı so­run­la­rı, her alan­da­ki yı­ğın­la­rın ve­ri­li du­ru­mu­na denk düşen, do­la­yı­sıy­la yı­ğın­la­rı ha­re­ke­te so­ka­bi­le­cek müca­de­le bi­çim­le­ri­ni an­la­ma­yı, bu­lup çı­kar­ma­yı za­ma­nın­da ile­ri sür­me­yi ba­şar­mak zo­run­da­dır. Yı­ğın­lar­la can­lı, ha­re­ket­li ve de­ğiş­ken, or­ga­nik bağ­lar kur­mak bu an­la­ma ge­lir. Özel ola­rak sap­tan­mış be­lir­li du­rum­la­rı dış­ta tu­ta­cak olur­sak, yı­ğın­lar için po­li­ti­ka ya­pan ön­cü ey­lem şi­ar­la­rı­nı öy­le ayar­la­ma­lı­dır ki, yı­ğın­la­rın ha­re­ke­tin­de yan­kı ve ya­şam bul­sun. Ey­lem şi­ar­la­rı yı­ğın­lar­da yan­kı bul­ma­yan ön­cü, yı­ğın­lar­dan ko­puk de­mek­tir. Ve ön­cünün ey­lem çağ­rı­la­rı dev­rim­ci la­fa­zan­lık bi­çi­min­de yoz­la­şır, sözüy­le ey­le­mi bir­bi­ri­ni tut­ma­yan, tu­tar­sız, sözüne güve­nil­mez bir görün­tü ser­gi­le­nir.

 Tüm bunları yakalabilmek ve yığınların öncüsü olabilmek için, 25.yılında KP-İÖ’yü yığın çalışmasına içine dalarak, hem  yeni ilişkiler yaratma ve hemde kadrolaşarak öncülük rolünü ileri taşıma kararlılığı içinde yürümek gerekiyor.