22 Mayıs 2021 Cumartesi

GÜN ZİLELİ İBRAHİM KAYPAKKAYA YOLDAŞIN KATLEDİLMESİNDE FAŞİST SAVCI YAŞAR DEĞERLİNİN ”JİLETLE BİLEĞİNİ KESEREK İNTİHAR ETTTİ” YALANINA SARILIYOR.!

Giriş:

Bilindiği üzere Gün Zileli 88’ yılına kadar PDA-Aydınlık hareketinin MK’si üyelerinden birisiydi. Kendi deyimiyle Aydınlık-PDA hareketinin 5 kişilik ilk kurucu üyelerinden biriydi. Haliyle PDA-Aydınlık hareketinin belirlenen politikalarında ve izlenen –örgütsel-pratik çalışmalarında söz sahibi olanların hatta diğer MK üyeleri içinde Doğru Perinçek’in daha fazla güvenini kazanması ve evet efendimci olması nedeniyle öne çıkmış ve uzun yıllar söz sahibi olan kişilerin başında gelmiştir.

Gün Zileli Aydınlık-PDA saflarında başlayan iç tartışmalar 88’de ayrılıkla sonuçlanıp, 1989 yılında Sovyetler Birliği ve ardında Doğru Avrupa revizyonist iktidarlarının çözülmesinde etkisiyle derinleşerek süren devrim ve sosyalizm düşmanlığını açıktan Marks-Engels-Lenin ve Stalini toptan hedef tahtasına oturtan ray değişimiyle anarşizmde karar kılacak başka bir hatta M-L  saldırıya devam etmiştir.

Bir dönemler T.C devletinin koruyucu ve kolaycılığına soyunarak, devrimci ve sosyalistlere yönelik ihbar furyası ve karapropoganda çalışmasının başını çeken, sağ oportünist 3.dünyacı sınıf işbirlikçiliğinin kararlı savunucusu sağ Mao’culuğu geminin bordosun da denize atan, Gün Zileli, ne yazık ki içine kaçmış olan PDA-Aydınlık’ın yalan, tahrifat ve şüphe yayma alışkanlıklarından vaz geçmiş değil.

Nitekim Gün Zile’li Aydınlıkta aldığı hem öyle hem böyle, hem çok olumlu hem de aslında hiçte iyi değil şüpheci yaklaşımlarıyla şüphe yayıcı devrimci değerlere, devrimci ve sosyalist önderlere yönelik kara çalma ve gerçekleri ters yüz etme, burjuvazinin karargahında alınmış kirli silahlarla mücadele etmekten geri kalmıyor.

Gün Zileli her ne kadar “ Yarılma ve Havariler “ adlı anı romanlarında geçmişine dair birşeyler söylemeye çalışsa da, aslında PDA-Aydınlık hareketinin bir çok konudaki anlayışlarından koparak hatalı tutumunu köklü olarak terk etmiş değil. Bunu Gün Zile’nin devrimci ve komünist hareketin tarihi ve politik gelişmelere dair yapmış olduğu değerlendirme ve analizlerinde görmek mümkündür. Gün Zileli her ne kadar PD-Aydınlık revizyonizmden yıllar öncesinden kopup çizgi değiştirerek anarşizmde konaklamış olsada içine kaçmış Aydınlık anlayışlarında tüm den kurtulmakta zorluk yaşıyor.

Kuruluşundan ayrıldığı 1988 dek PDA-Aydınlık çizgisinde sorumluların başında gelen Gün Zileli, Aydınlıktan kopup anarşizme yelken açmasına karşın devrimci harekete ve devrimci hareketin öncü kadrolarına yönelik hem nalına hem mıhına vurmaya devam ediyor. Keza Zile’linin bu Aydınlıkçı yaklaşımlarını devam ettirmesini, gerek İbrahim Kaypakkaya ve gerekse de Garbis Altınoğlu’na dair yalan-yanlış ve burjuvazinin faşist işkencecilerin iddialarına dayanan değerlendirmelerinde görmek mümkündür.

Kaypakkaya Yoldaşın Yakalanması ve Diyarbakırda İşkenceye Alınması ve Katledilmesi

Bilindiği üzere İbrahim Kaypakkaya yoldaş 29 Ocak 1973 yılında Mirik Mezrasında bir öğretmenin ihbarı sonucu yakalandı. Sorguya alınıp örgüt hakkında istedikleri sonucu bir an önce almak amacıyla işkenceciler Kaypakkaya yoldaşı yaralı olduğu halde, Diyarbakıra götürüldü. Önce Askeri hastanede yaralarının iyileşerek bir an önce işkenceye alınması hazırlığı yapıldı. Kaypakkaya yoldaş 3.5 ay süren en ağır işkencelerin ardında istediklerini alamadıklarında ve düşünceleri çok tehlikeli bulunduğu için, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığının kararıyla, 18 Mayıs 1973 yılında ağır işkencelerin ardında kurşuna dizilerek katledildi.

İşkenceci cellatlar, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesine bir kılıf bulmaları gerekiyordu. Bulunan kılıf burjuvazinin çok sıklıkla başvurduğu, “ işkenceye dayanamayarak intihar ettiği “ yalanıydı. İşkenceciler Kaypakkaya yoldaşı, 16 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır zindanında kaldığı hücrede alınarak bilinmeyen başka bir işkence merkezine-büyük ihtimalle MİT işkencehanesine –  götürüldü . Burada 2 gün ağır işkencelere maruz kalan Kaypakkaya yoldaş, konuşmadığı için 18 Mayıs 1973 yılında kurşunlanarak katledildi.

Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğini gizlemek amacıyla 7.Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay’apar topar bir senaryo yazar yazdığı “Bilgi için: a) Genel Kurmay Başkanlığına, b) K.K.K.’na, c) 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na dağıtımı” notuyla, “çok gizli” ibareli 31 Mayıs 1973 tarih ve İSTH: 7130-2133-73 sayılı “Mesaj Formu”nda, İK’nin “sol bileğini jiletle keserek intihar ettiğini” söylüyor. Bu Mesaj Formu şöyledir:[21]

“(…)

4 – Türkiye Komünist Partisi (M-L.) örgüt faaliyetlerini yöneten ve sorumlu bir şahıs olduğu EK-1 ve EK-2’de sunulan MİT dökümanlarıyla teyit edilen anarşist İbrahim KAYPAKKAYA, alacağı cezayı asgari ve azami olarak tahmin etmiş, onun kendi üzerinde bıraktığı etkiden kurtulamayarak morâl çöküntüsü halindeyken 17 Mayıs 1973 günü sabaha karşı sol bileğini jiletle keserek intihar etmiştir.

5 – Komutanlıkça verilen emir üzerine Askeri savcılıkça olaya el konulmuş, anarşistin 17 MAYIS 1973 günü ölü olduğu tespit edilmiş ve EK-3’de ölü muayene tutanağı tanzim edilerek Askeri Hastaneye otopsi yapılmak üzere getirilmiştir. 18 MAYIS günü Askeri Hastanede yapılan otopsi sonucu hekimler heyetince intihar etmiş olduğu kanaati hasıl olmuş ve EK-4’de sunulan otopsi tutanağı tanzim edilmiştir.

6 – Olay ilgi (c) mesajda ANKARA Sıkıyönetim Komutanlığı’na intikal ettirilmiştir. 21 MAYIS 1973 günü, ceset, Diyarbakır’a gelmiş babasıyla birlikte MİT yetkililerinin refakatinde T.H.Y. uçağı ile ANKARA’ya götürülmüştür. Cenazenin daha sonra Çorum’a götürülerek orada defnedildiği ve defin yerinde gerekli güvenlik tedbirlerinin alındı MİT ilgililerinden öğrenilmiştir.

Bilgilerinize arz ederim.

(imza)

Şükrü Olcay

Korgeneral 7. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı”.

Sıkıyönetim komutanı Şükrü Olcay ve Savcı Yaşar Değerli bölgedeki operasyonları ve aynı zamanda gözaltına alınan devrimci ve Kürt yurtseverlerini işkencede sorgulayan ekibin başındaki işkenceci cellatlardır. Nitekim İbrahim Kaypakkaya yoldaşın akibetini soran devrimci ve yoldaşlara Yaşar Değerlinin verdiği yanıt, sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay’ın açıklamalarıyla uyum içindedir.

Değerli, Temmuz 1973 yılında Aslan Kılıçla geçen diyaloğunda aynen şunları söylüyor:

A. KILIÇ: «İbrahim’i işkence ile öldürdünüz, ona söyletemediğiniz şeyleri benden mi almak istiyorsunuz?»

Y. DEĞERLİ: «İbrahim’i biz öldürmedik; tokyosuna koyduğu jiletle bileklerini keserek intihar etti. Hem sen bu haberi nerden duydun?»

Aslında Yaşar Değerli Diyarbakır da THKO davasında tutuklu Mustafa Karadağı ve Onu tehdit eder. M.Karadağ o dönemde yaşadıklarını A.Kılıçla karşılaştığında şöyle aktarır:

“M. KARADAĞ: «Ben de İbrahim’i ve ölüsünü görmedim. Haberi Diyarbakır askerî savcılığı ve erlerden duydum. Ayrıca MİT’te beni sorguya çeken ismini bilmediğim saçları dökük ve yüzbaşı rütbesinde bir hakim subay sorguya başlarken «daha geçen hafta burada konuşmayan birini gömdük. Aynı yolu tutarsan senin de akıbetinin bu olacağından şüphe etmemen için bu şahsın adını da sana söyleyeyim: Bu kişi İbrahim KAYPAKKAYA’dır ve tanırsın da. Şimdi adam gibi konuş» dedi.[»]

Aslında M.Karadağın tarif ettiği kişi Yaşar Değerli’nin kendisidir. Kendisi, 12 Mart döneminde Diyarbakır’dan Ankara’ya-İstanbul’a dek hemen her yerde devrimci ve komünistlere yönelik işkencelerin başında yer alan ve bizzat işkencelere katılan faşist bir cellattır.

Bütün bu gerçekler bize, Diyarbakır da işkencecilerin İbrahim Kaypakkaya yoldaşı işkencede katlederek durumu gizlemek için; “ tokyosunun içine gizlediği jiletle bileğini keserek intihar etti” iddiasının tümüyle yalan ve gerçek dışı olduğunu, açıklamaların ise  katliamcı yüzlerini gizlemeyi amaçladıklarını gösteriyor. Devlet her zaman yaptığınıi Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledilmesinde de yaparak, politik cinayetlere intihar süsü vererek işin içinde kolayca sıyrılmaya yolunu tutmuştur.

İşkencecilerin Kaypakkaya yoldaşın ” işkencede bileklerini keserek intihar ettiği ” savlarının yalan olduğu İstanbul da başlayan TKP-ML Hareketi davasında kısa zamanda açığa çıkarılmıştır. Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları sıkıyönetim mahkemesinde davanın başlamasının daha ilk günü Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki akibetini sormuşlar ve olayın açığa çıkarılması için suç duyurusunda bulunmuşlardır. Mahkeme heyeti Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğinin açığa çıkmasını engellemek bakımından,” bu sorunu aydınlatmanın mahkemenin görevi olmadığını” ileri sürerek davanın bir numaralı sanığına Diyarbakırda neler yapılarak katlediliğine dair gerçeklerin açığa çıkmasını önlenmeye çalışmıştır. Neki Kaypakkaya yoldaşın dava yoldaşları Kaypakkaya’nın yoldaşın akibetini açığa çıkmadan ifade vermeyeceklerini dillendirmişlerdir.

Nitekim TKP-ML Hareketi dava tutsaklarının yargılandıkları İstanbul Sıkıyönetim mahkemesine vermiş oldukları somut delilerle desteklenmiş olan dilekçede, Kaypakkaya yoldaşın işkencede nasıl katledildiği dile getirilmiştir.

Aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşın Yaşar Değerli ve Şükrü Olcay’ın iddia ettikleri gibi intihar etmediği ve işkencede katledildiği, katliamcı başının Savcı Yaşar Değerli olduğu Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları ile Diyarbakır işkencehanelerin de aynı ortamda yer alan devrimcilerin ve adli tutsakların açıklamalarında açığa konmuştur.

Çünkü İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, 29 Ocak 1973 yılında yaralı olarak yakalandıktan sonra hastane de yaralı haliyle zincire vurulmuş ve hücrede sıkıca kontrol altında tutulmuştur. Hastane den sonra da işkence için hücreye konulduğu süreçte, hücresinde, demir aksamlı hiçbir aletin, kemer ve ip kabilinden hiçbir şeyin yanında bulundurulmadığı ve tedbir mahiyetinde olarak aynı binada ve birkaç metre ötedeki tuvalete dahi götürülmediği ve hücresinde tuvalet ihtiyacını giderdiği ve sürekli olarak nöbetçilerce arama-taramanın yapıldığı bir yerde jilet bulmak, tokyoya gizlemek ve sorgulanmak amaçlı götürüldüğü MİT yada sıkıyönetim binasına  jileti götürmek ve sürekli işkence altında tutulan birisinin intihar edeceği senaryosunu çizmek ancak Savcı Yaşar Değerli ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay gibi devrim ve komünizm düşmanlarının uydurabileceği bir senaryodur. Bu aynı senaryoya işkenceciler “ ağır ceza alma olasılığı yüksek olması nedeniyle moral çöküntüsü içinde olması nedeniyle intihar etti” yalanını eklemişlerdir. Neki Kaypakkaya yoldaşın işkence altında intihar ettiği senaryosu kısa zaman içinde faşist işkencecilerin elinde patlamıştır.

İbrahim Kaypakkaya Yoldaşın işkencede İntihar Ettiği Yalanı  ve Gerçekler

Elbette işkenceci cellatlar kendilerini temize çıkarmak ve devleti töhmet altında bırakmamak adına, Kaypakkaya yoldaşı işkence de katlettiklerini kabul etmeyerek ve siyasi cinayetlerine başka yalanlar ekleyerek, olayın üzerini kapatmaya çalışmışlardır. Bunu bizzat  devletin temsilcilerinin yapması bir yerde çok anormalde değildir. Ama Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanlerin de susma hakkını kullandığı ve düşünceleri devletçe oldukça tehlikeli bulunduğu için olarak görüldüğü için, faşist devlet tarafından işkencede katledildiği bilinmesine karşın Gün Zile’nin tüm bu yaşananlarda hiç haberi yokmuş gibi davranarak, araştırma inceleme yapma gereği duymadan Kaypakkaya yoldaş hakkında kulaktan dolma bilgilerle faşistlerin iddialarına sarılması aslında hala Kaypakkaya yoldaşın karşısında eziklikten kurtulamadığını ve gerçekleri olduğu gibi teslim etmede sorunlu olmaya devam ettiğini gösterir.

Gün Zileli, eğer Kaypakkaya yoldaşın devrimci önderliği ve politik çözümlemelerde bir çok değerlendirmelerinin haklı çıktığını teslim etmesine rağmen, tüm bunları unutarak, Kaypakkaya yoldaşın “ işkencede intihar ettiği ” savına gözü kapalı sarılıyorsa, devrimci dürüstlükte ve gerçeklerin savunucusu olmakta hiçte nasibini almadığını ve başkaları hakkında ettiği büyük lafların altının boş olduğunu açığa seriyor. Sanırız hem ideolojik-politik olarak uzun yıllar Aydınlık-PDA revizyonizminin halk ve devrim düşmanı görüşlerin etkisi ve hem de anarşist olduktan sonrada içine kaçmış olan Aydınlık düşüncelerinin etkisinden kurtulamadığından dolayı Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesinde gerçekleri görmeyen ve işkencecilerin yalanlarına inanan bir konumda kurtulamayarak geçmiş, 1972 ayrılık sürecindeki Aydınlık-PDA önderliğinin gerici değerlendirme ve yaklaşımlarının inceltilmiş haliyle devam ettiğini gösteriyor.  

Gün Zile’linin İ.Kaypakkaya yoldaşı dair önyargıcı ve revizyonist başka değerlendirmelerinde devam ettiğini görüyoruz. Peki Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumuyla ilgili ne diyor Gün Zileli.

“GZ: İbrahim Kaypakkaya, bildiğim kadarıyla, işkence yapılmasına izin vermeden, tokyosunun tabanına sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar etti. Zaten yakalanmadan önce kaçarken karda donduğundan ayak parmaklarını kesmişlerdi. Hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi. Bence işkencede direnmek kadar kahramanca bir eylemdi.

Garbis’in işkencedeki direnişi zaten biliniyor. Benim ilaveten söyleyecek sözüm yok. Hayranlık uyandıracak bir direniş olduğu çok açık.”( 22 Ekim 2019 tarihinde Ulaş Boz’un http://Vengma.net’te, Gün Zileli ile işkence konusundaki röportajında)

Yukarıda aktarmış olduğumuz Gün Zile’linin görüşlerinin hemen hepsi de gerçek dışı ve burjuvazinin cephaneliğinden alınarak aktarılmış ve hiç bir biçimde doğru olmayan görüşlerdir. Kaypakkaya yoldaşa methiyeler dizeyim derken aslında tam tersini yapıyor. Bir kere İbrahim Kaypakkaya yoldaş faşist işkencecilerin ve Gün Zile’linin iddia ettiği gibi, “ kendisine işkence yapılmasına izin vermeden tokyosunun tabanına saklamış olduğu sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar “ etmemiştir. Bu külliyen kuyruklu bir yalandır ve bilerek yada bilmeyerek Kaypakkaya ya yoldaşın işkencede kızıl direnişine gölge düşürmektir.

Olayın gerçeği ne kadar devletçe gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın, Kaypakkaya yoldaş işkence de konuşmadığı için savcı, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığı yani faşist T.C devletince katledilmiş komünist bir önderdir. Yine Gün Zile’li Kaypakkaya yoldaşın nasıl yakalanıp, 3.5 ay en ağır işkencelerin ardından hunharca Diyarbakırda katledildiğine dair her hangi bir araştırma-sorgulama içinde olmadan, sağdan soldan duymuş olduğu yarım yamalak, esas olarakta düşmanın bilgilerini veri alarak bir değerlendirme yapıyor. Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve uzun süre işkenceye alınışına dair az çok bilgi edinerek birşeyler yazmış olsaydı, “ hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi “ palavrasını atmazdı. Bilindiği üzere Kaypakkaya yoldaş 21 Nisan 1973 yılında hastanede işkencehaneye getiriliyor. Yaklaşık bir aylık işkence  sürecinin ardından yani 18 Mayıs 1973 yılında katledilir.

Demek ki Gün Zile’nin işkencehane’ye getirilir getirilmez Kaypakkaya yoldaşın “intihar” yolunu tuttuğu savı tümüyle hayal mahsulü ve gerçek dışıdır. Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve 3.5 ay süren işkencenin ardında katledilmiş olmasını unutmak, sanırız yıllardır devrimci ve komünist harekete karşı şüphe yayan ve düşmanlıkla bezenmiş Aydınlık-PDA anlayışından kurtulamadığını ele veriyor.

Gün Zilelinin Kaypakkaya Yoldaşın Katledilmesi  Konusunda Bilmeden Konuşuyor

Üstelik Gün Zileli bilmediği sorunlarda biliyormuş gibi yüksek perdeden konuşuyor. Bilmeden ön yargı içinde konuşması, Onun geçmişine dair yaptığı özeleştirinin hiçte tutarlı ve inandırıcı olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü Gün Zileli Kaypakkaya yoldaşın işkencede nasıl bir direniş çizgisi izlediğini ve düşmanı ininde nasıl “ser verip sır vermeyen” tutumuyla yenmiş olduğunu anlamış ve bilince çıkarmış değil. Gün Zile’linin, Kaypakkaya yoldaşın 3.5 ay işkencenin her türlüsüne nasıl olurda direnir tutumuna pek aklı ermiyor.

Daha da önemlisi Gün Zileli , Aydınlık-PDA önderlerinin hemen hepsinin işkencede bülbül kesilmeleri nedeniyle, Kaypakkaya yoldaşın hem işkencede direnişi ve hem de tabular yıkarak önaçıcı önder olmasını bir yere koyamıyor. Keza, “intiharı işkencede direnmek kadar” önemli görüp kutsaması ve bunu Kaypakkaya yoldaşa yüklemeye çalışması Gün Zile’linin Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki soylu direnişine gölge düşürme çabası içinde olduğunu açığa seriyor. Haliyle Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaş hakkında hiçte doğru konuşmuyor. Çünkü, Kaypakkaya yoldaşın işkencede kurtulmak yada işkence yapılmasına izin vermemek adına “intihar yolunu” seçtiğini söylemek Kaypakkaya yoldaşı tanımadan ve işkencedeki direnişini görmeden konuşmak demektir.

Çünkü yaraları hızla iyileşmiş ve savunma için hazırlıklara başlamış, karşılaştığı kişilere devrimci coşku ve moral taşıyan Kaypakkaya yoldaşın, “intihar etmesini “ gerektiren  her hangi özel bir gelişme söz konusu değildir.

Nitekim artık sorgu sürecinin bittiğini düşünen Kaypakkaya yoldaş hızla mahkemede yapacağı savunma hazırlıklarına odaklanır. Ve Kaypakkaya yoldaş zaman geçirmeden 9 Mayısta babasına mektup yazarak, artık ziyarete gelebileceğini ve gelirken bir kaç eşya getirmesini istiyor. Bu süreçte aynı davada yargılanan bir kaç kişiyle karşılaşır, zaten fırsatı değerlendiren Kaypakkaya yoldaş askeri hastanede dışarıdaki yoldaşlarına haber ulaştırmak ister. Hastanede bir asker vasıtasıyla “yoldaşlara diye” dışarıya bir not iletmeye çalışır. Bu notta “mücadeleyi kaldığımız yerde daha bir kararlılık ve ısrarla silahlı mücadeleyi devam ettirmeliyiz “ görüşünü dillendirir. Bu notta bile Kaypakkaya yoldaşın işkence altında nasıl devrimci bir ruh halini içinde olduğunu gösterir. Kaypakkaya yoldaşın kapısında nöbet tutan subay aynı davada yargılanan bir kaç kişiyle görüşmesine göz yumar. Hücreleri karşılıklı olan birkaç adli tutsakla karşılıklı sohbet yapar. Kaypakkaya yoldaşla sohbet edenlerin tümününde kanısı yoldaşın moralinin yüksek ve neşeli olduğu, bu durumun etrafında tutsaklara moral taşıdığıdır ve yani Kaypakkaya yoldaşın işkencehane de moral oldukça yüksek ve kendi özgücüne sağlamca güven içindedir. Yani işkenceci katillerin iddia ettikleri gibi, “ çok ceza alacağım, idam edileceğim vb. kaygısı söz konusu değildir Kaypakkaya yoldaşta.

İşte 18 Mayıs 1973 yılında 3.5 ay en ağır işkenceler sonucu Diyarbakır işkencehanelerin de konuşmadığı ve düşünceleri devletçe oldukça tehlikeli bulunduğu için, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığınca katledilmesine karar verilen İbrahim Kaypakkaya yoldaş, 16 Mayıs 1973 yılında hücresinden alınarak sivil bir taksiyle başka bir işkence merkezine götürülerek işkenceye burada devam edilir. Kaypakkaya yoldaşın işkencede “ser verip sır vermeme direniş tutumunun burada da devam etmesinin ardında, devlet için çok büyük tehlike arz eden çıbanın başının katledilmesine karar verilir. Başında savcı Yaşar Değer’linin bulunduğu işkenceci bir grupça, ağır işkencelerin ardından 1973 yılının, 17 Mayısı 18 Mayısa bağlayan gecesinde kurşunlanarak katledilir.

Faşist diktatörlük, Kaypakkaya yoldaşı yaralı yakaladığında parçalanmış ayakkabısıyla zorla Mirik mezrasından Gökçe Karakoluna kadar beş saat yürütülerek, Tunceli Merkez Karakoluna getirilir. Bu zoraki kar ve buzlu su içinde  yürütülen İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın ayakları buz tutar. Herhangi bir tedavi yapılmadan ve önlem alınmadan Kaypakkaya yoldaş biran önce işkenceye alıp, sonuç almak için Diyarbakır da askeri hastaneye götürülür. Kar ve buzlu suda yürütülmesi nedeniyle donmuş olan ayak parmaklarının bazıları kesilir, işkence yapmak için yaraların iyileşmesi için tedavi süreci başlar.

21 Nisan 1973 yılına kadar askeri hastanede tutulan Kaypakkaya yoldaş bugünden sonrası Diyarbakır zindanına getirilir ve tek kişilik bir hücrede diğer tutsaklardan tecrit halde bir ranzaya zincire bağlanmış olarak tutulur. Askeri hastanede tutulduğu dönemde, işkenceler ve tehditler birbirini kovalar. Yani Gün Zile’linin işkenceci cellatların iddialarını alıp gerçekmiş sahiplenmesi  , ve “tokyo içindeki jiletle bileğinin keserek intihar ettiği” savını öne sürmesi , tümüyle yalan ve aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşa yönelik açıktan bir iftiranın devamıdır.

Tek kişilik hücresinde prangaya vurulmuş ve sürekli olarak denetim altında tutulan ve başka kimselerle görüşmesi yasaklanmış, tecritte tutulan birisinin, jilet elde edip tokyoya gizleyip intihar etmesine inanmak bir yerde  katırın doğurmasına inanmamak gibi bir olaydır.

Demek ki Gün Zile’li Kaypakkaya yoldaşın işkenceci cellatların işkencede jiletle intihar ettiğini iddiasını doğru olarak kabul edip, bu sava sarılmasıyla uzun yılların ardında hala Kaypakkaya düşmanlığında vazgeçmediğini ve  Aydınlık zihniyetini sürdürdüğünü gösteriyor.

Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumu üzerine konuşmadan önce, birazcık araştırma gereği duymuş olsaydı, hiçte işkenceci cellatlarla aynı konuma düşmüş olmazdı.

Sıkıyönetim Mahkemesinde Yargılanan Devrimci Tutsaklar Kaypakkaya Yoldaşın işkencede Katledildiğini Açığa çıkarttılar

TKP-ML Hareketi davası devam ederken Kaypakkaya yoldaşın, dava arkadaşlarının açıklamaları Kaypakkaya yoldaşın neden işkencede katledildiğini ve sorumlusunun kimler olduğunu açığa sermiştir.

Nitekim Temmuz 1974 tarihli duruşmasındaki sorgusunda (aynı zamanda Diyarbakır Sıkıyönetimince de sorgulanan) Fatma Erez, mahkeme heyetinin bir sorusuna cevaben şöyle ifade verir:

” Duruşmaların başında İbrahim KAYPAKKAYA’nın savcı Yaşar DEĞERLİ tarafından öldürülüp öldürülmediğinin sorulmasına mahkeme heyeti müsaade etmediği için mahkemeye hüviyetimi bildirmedim. Ben Diyarbakır Sıkıyönetimince tutuklandığımda İbrahim KAYPAKKAYA hastanede bulunuyordu. Beni de hastanenin başka bir odasına koymuşlardı. Odalarımız yan yana idi. İbrahim kimseyle görüştürülmüyordu. Yalnız savcı Yaşar DEĞERLİ ve görevliler girebiliyordu. Bir gün savcının İbrahim KAYPAKKAYA’nın odasına geldiğini, İbrahim’in bulunduğu odadan savcının,

 ” Seni ben öldüreceğim, ölümün benim elimden olacaktır” diye bağırdığını, İbrahim’in ise ondan daha çok bağırarak ” Ben senden ve büyüklerinden korkmuyorum, ölümden de korkmuyorum” şeklinde cevap verdiğini duydum ”

Fatma Erez ve İrfan Çelik, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesi için Savcı Yaşar Değerlinin başında bulunduğu işkenceci bir ekiple özel toplantılar yaptığı ve “seni ben öldüreceğim “dediği bunun ardında 16 Mayıs 1973 günü sivil kişilerce sorgulanmak amacıyla Kaypakkaya yoldaşın hücresinde alınarak bilinmeyen bir yere götürüldüğü, 18 yada 19 Mayıs’ta askerlerin ağzında Kaypakkaya yoldaşın öldürüldüğü haberinin yayıldığı ve böylece Kaypakkaya yoldaşın neden işkencehane’ye geri getirilmediği açığa çıkar.

TKP-ML hareketi dava tutsakları Kapakkaya yoldaşın işkencede hunharca katledilmesinin açığa çıkması için ortak dilekçe verirler ve kamuoyu oluşturmaya çalışırlar. Ama bu dilekçelere yanıt verilmez, olayın üzeri kapatılmaya çalışılır.

İşte bu dilekçelerden kısa bir bölüm;

“ İbrahim’in hastaneden alınıp, Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan hücreler bölümünün üç no’lu hücresinde 21 Nisan 1973 tarihinden 16 Mayıs 1973 tarihine kadar bekletilmesinden ve 16 Mayıs 1973 günü bilinmeyen bir yere götürülmesinden iki gün sonra, askerî savcılığa ifade vermek üzere götürülen çeşitli suçtan gözaltında ve tutuklu bulunan kimselere askerî savcılıkta görevli erler, İbrahim KAYPAKKAYA’yı askerî savcılık binasının üst katında vücudunun kurşun yaralarıyla delik deşik bir durumda ve ölü olarak gördüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevinde bulunan tutuklulardan otuz altısı, bu durumun doğru olup olmadığını öğrenmek, doğru ise bu ölüm olayı hakkında kovuşturma yapılmasını istemek ve İbrahim KAYPAKKAYA’nın öldürüldüğü haberinin, savcılık, MİT (ki aslında bu ikisini ayırt etmek yanlıştır) ve cezaevinde görevli olanlar arasında ayyuka çıkmasına rağmen hiçbir resmî açıklama yapılmamasının nedenini öğrenmek amacıyla aşağıda metnini sunacağımız ortak dilekçeyi yazıp imzalayarak Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na vermişlerdir. Diyarbakır Sıkıyönetim Askerî Cezaevinde «29 Mayıs 1973» tarihine ve «1900-73/84» kayıt numarasına kayıtlı bu dilekçe aynen şöyledir:

Diyarbakır – Siirt illeri Sıkıyönetim Komutanlığı’na

Diyarbakır

1) Tutuklu İbrahim KAYPAKKAYA’nın 16.5.1973 tarihinde hücresinden alınarak MİT’e götürüldüğü ve MİT’te yapılan işkencelerle öldürüldüğü.

2) Bu cinayet hadisesini Türkiye ve dünya kamuoyuna uyandıracağı tepkiden çekinilerek intihar süsü verilmek istendiği.

3) Bu cinayete ne kadar intihar süsü verilmek istenirse istensin bunun hiçbir zaman inandırıcı olmayacağı..

28.5.1973

TKP-ML-TİKKO toplu davası 9 Ekim 1973 yılında başlar. Toplu davanın 2. Mahkemesinde dava tutsakları Kaypakkaya yoldaşın işkencede katlediliğine dair “1. ORDU KOMUTANLIĞI 2. NO’LU ASKERİ MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA” bir dilekçe veriler. Bu dilekçede devrimci tutsaklar şunları dillendir.

ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA’NIN ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMADIR ..

Ancak şu anda bu davanın savcılık görevini yapan kişi, ikinci kere savcılık sorgusuna çağırdığı bazı arkadaşlara, birbirini tutmayan beyanları ile ve iddianamenin bazı bölümlerinde bir iki cümle ile, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tutuklu iken intihar ettiğini belirtmiştir. Ne var ki, gerek Diyarbakır’da bu davanın savcılık makamını işgal eden kişi tarafından cezaevinde ve MİT’te sorguya çekilen ve bir kısmı halen burada sanık olan kişilerin cezaevinde ve MİT’te karşılaştıkları olaylar, gerek savcı Yaşar DEĞERLİ’nin İstanbul’da ikinci kere sorguya çektiği arkadaşlarla aralarında geçen konuşmalar ve gerekse iddia makamını işgal eden bu kişinin görevi sırasında hakim sınıflara en büyük sadakatini gösteren aşırı gayretkeşlikleri, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın

I – Kendisinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü

II – Öldürme olayının askerî savcı Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulunduğu bir ekip tarafından önce işkence edilerek sonra da kurşunlanarak yerine getirildiğini ortaya çıkarmıştır.

6. Kasım. 1973”

Yine tüm bu dilekçelere ve bazı milletvekillerinin çağrısına karşın Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledilmesine dair devletin yanıtı sessiz kalmak yada unutturmak olur. Ama dava tutsakları olayın açığa çıkarılması için olayı güncel tutmaya ve mahkemeyi zorlamaya devam eder. 6 kasım 1974 yılında verilen toplu dilekçede gerekenler birkez daha ortaya konarak Kaypakkaya yoldaşın işkencede intihar etmediği-etmeyeceğini ortaya koyarak katledildiği ortaya koyar.

İşte dilekçede bir bölüm:

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, III. Enternasyonal’in Leninist çizgisinin izleyicisi TKP’nin kurucusu ve önderi Mustafa SUPHİ yoldaştan sonra halkımızın yetiştirdiği ikinci büyük militan Komünist önderdir. Ve o (…) çağımızın Leninizm’i olan Mao Zedung Düşüncesi’ne sıkı sıkıya bağlı TKP (M-L)’nin önderidir.

(…

O, bir komünistin intihar etmesinin korkaklık, proletaryanın davasına ihanet olduğu bilincinde olan ve bunu yoldaşlarına öğreten bir önderdir.

İntihar, ABD emperyalizminin, onların kompradorlarının ve toprak ağaları kliğinin temsilcisi savcı Yaşar DEĞERLİ’nin iddia ettiği gibi komünistlerin değil, faşist köpekler, işbirlikçiler ve halk düşmanları gibi korkakların halkımızın devrimci mücadelesinin zafere yaklaştığı günlerde seçecekleri bir tercih olacaktır. Stalin yoldaşın önderliğindeki Sovyet Kızıl Ordusu’nun Berlin’e girdiği gün gelmiş geçmiş en büyük faşist köpek Adolf HİTLER’di beynine kurşun sıkan!…

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş Nazi işkence odalarının tavanına kanıyla «unutma ki sen bir komünistsin» diye yazarak falakaya her yatırılışında o yazıyı okuyup faşist cellatlara karşı direnen Dimitrov’ların, Naziler tarafından kurşuna dizilirken, Alman askerlerine «Ben sizin kurtuluşunuz için mücadele ettim, siz kurtuluşunuzu öldürüyorsunuz» diye bağıran Fransız Komünisti George POLIT[Z]ER’lerin, Nazi kurşunlarına karşı korkusuzca göğüs geren Ernest THELLMANN’ların ve ölümü “Yaşasın Ho Şi MİNH” diyerek göğüsleyen Vietnam kahramanlarının her türlü şart altında son nefeslerine dek sürdürdükleri mücadelelerinin izleyicisidir.

Canını proletaryanın ve halkların kurtuluşuna adamış komünistler, faşist zulüm ve baskılardan korkarak intihar etmezler. İntihar tercihini seçecek olanlar, bizzat halkın devrimci mücadelesinden korktukları için zulmeden faşist köpeklerdir!

İşte bütün bu somut gerçeklerden ötürüdür ki, önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş intihar etmez ve etmemiştir. ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR! (…)

[İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın ölümü, Türkiye Komünist hareketi için şüphesiz ki büyük bir kayıptır. Ama O’nun öldürülüşü hiç bir zaman TKP (M-L)’nin ve onun önderlik ettiği halkımızın mücadelesini durduramaz. Aksine, sınıf kiniyle dolu olan bizlerin, Türkiye Komünistlerinin mücadelesini daha kararlı, daha şiddetli bir şekilde sürdürmesini sağlayacaktır.

Önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA’nın doğru çizgisi artık kitlelere mal olmuştur. Ve bu, devrim ateşinin potasıyla yoğrulacak daha nice İbrahim KAYPAKKAYA’ların doğuşunun mayası olacaktır.]”

[İmzası bulunanlar]

Tutuklu Sanıklar:”

Tüm bu veriler Kaypakkaya yoldaşın işkencede Yaşar Değerli ve Şükrü Olcay’ın önderliğinde işkenceci cellatlarca katledildiğini söz götürmezce ortaya koyuyor. Bu gerçekleri Gün Zile’linin görüp anlamaması Kaypakkaya düşmanlığından bir türlü kurtulamadığını gösteriyor.

Gün Zile’nin çarpıtma ve işkenceci cellatların yalan yüklü açıklamalarına sarılması, Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumu asla gölgeleyemez. Kaypakkaya yoldaş işkencede başından itibaren ” parçalasanızda konuşmayacağım ” kızıl direniş hattında işkencede bayraklaştıran ve direniş bayrağının üzerine “işkencede ser ver sır vermeme”yi yazan komünist önder olmuştur . Nitekim Kaypakkaya yoldaşa yapılan ağır işkenceler onun komünist kızıl direnişi duvarına çarparak geri tepmiştir. İşkenceciler Kaypakkaya yoldaşla onlarca kişiyle yüzleştirirler  ama Kaypakkaya yoldaş bu yüzleştirilen kişilerden hiç birisini tanımadığını söyler. Zayıflık gösterip üzerine ifade veren kişilere işkence yapıldığını ve zoraki önlerine konan ifadeleri kabul ettiklerini ifade ederek, işkencecilerin hangi yöntemle sonuç almaya çalıştıklarını, işkencecilerin yüzüne haykıran bir çizgide yürüyerek, Türkiye topraklarında işkencede direniş tohumunu saçan komünist önder olarak dienişçilere yol göstermeye devam ediyor.

Gün Zileli, 1977 yılında PDA-Aydınlık, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu Arasında Süren “Proleter Devrimcilerin Birliği” Görüşmesinde”Kaypakkaya Yoldaşa Kurulan Öldürme Komplosunu Savunmuştur

Gün Zileli bir yandan Kaypakkaya yoldaşa dair işkencede “intihar etti “ diyerek işkenceci katillerin yalan ve demagojisine sarılırken öte yandan Aydınlığın yalan, dedikodu, kişileri karalama ve itibarsızlaştırma gibi yöntemlerini savunmaktan kurtulamadığını görüyoruz. Dahası bu türden kirli ve kara propaganda yöntemine başvuranlar Aydınlık-PDA karşı-devrimci elebaşılarıdır. Bunların içinde yer alanlardan biriside Gün Zilelidir. Onlar yıllardır Kaypakkaya yoldaşa adice saldırdılar, karaladılar halen de bunu yapmaya devam ediyorlar. Ancak bu saldırıları şimdiye kadar sadece kendilerini teşhir etmeye yaradı, bundan sonra da böyle olacak. Çünkü İbrahim Kaypakkaya yoldaş işçi ve emekçi halklarımızın kalbinde yer etmiştir. Onun doğru fikirleri proletaryaya, emekçi halklarımıza yol gösteriyor, gösterecek. Hiç bir döneğin, karşı-devrimci ele başının saldırısı ve attığı çamur bu gerçeği karartamaz.

Gün Zile’linin de içinde yer aldığı PDA-Aydınlık’ın karşı-devrimci elebaşıların yıllardır örtbas etmeye çalıştıkları bir özellikleri daha vardı, Oda Aydınlık-PDA hareketinin komploculukları. Aydınlık oportünistlerinin emekçi halklarımıza azgınca saldırdıkları 12 Mart döneminde İbrahim Kaypakkaya yoldaşı öldürmeye planlayan adi komplocudurlar.

Karşı-devrimci elebaşılar en küçük bir direnç göstermeden 12 Mart faşizmine teslim olduktan, bildiklerini bırakalım tahmin ettiklerini anlattıktan sonra tüm yaptıklarını unutarak kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Bunlar faşizme karşı direnmeye cesaret edememişlerdir ama, fikirleri karşısında ezildikleri Kaypakkaya yoldaşı, faşistlerin yapmak istediği gibi, katletmenin planlarını kurmuşlardır. Halil Berktay adlı bir zatın bu planları’ içeren mektubu TİİKP davasında da okunmuştur. Bu mektup esas hakkındaki mütalaada da yer almaktadır. Bu mektubun ilgili bölümünü yayınlıyoruz.

“ Musa (Muzaffer Oruçoğlu) Seyit ( İbrahim Kaypakkaya ) bayrak açmalar, Tayland Kararına kadroların önünde uydurma revizyonist, örtbas etmek için uydurulmuş diye aşağılıyor. Rüstem (Bora Gözen) aleyhinde dedikodulara giriliyor. Hareketin merkezi yöneticisi için şerefsiz ve revizyonist tabirini kullanıyor. daha vahimi şöyle ifşaat yayıyor. ÖÖ (Ömer özer Turgut) Almanya sorumlusudur. Bunlar ve Rüstem (Bora Gözen) revizyonist D.P.’nin (Doğu Perinçek’in) revizyonist baş yardakçılarıdır. Bu ifşaat epeyi yayılıyor. Komiği şu iddiada bulunuyor: Almanya’yı da parçalayacağız” Hasan Yalçın ve Gün Zile’li bizden. Filistin tüm bizde. Herif tam bir megalomanik hezeyan sarmaş anlaşılan. Bunlara maalesef Ali Mercan, Ali Taşyapan da katılmış durumda. Eşyalar, teksir, daktilo, iki dürbün, 1300 TL.ya alınan bir tabancaya el koyuyorlar. 1500 TL alınan bir Brovning 765 Rüstem’de kalıyor. Malatya bölgesindeki üç partili mahalli kadro tamamen. Bizden. Bu heriflerin pozlarından nefret etmiş durumdalar. Kabil nerede belli değil…

Rüstem ile kararlaştırdığımız tedbirleri a) RÜSTEM ORAYA VARINCA HİÇBİR SEY OLMAMIŞ GİBİ MERKEZİN FİKİR VE ELEŞTİRİLERİNİ DİNLEMEK İÇİN KENDİLERİNİ ÇAĞIRDIĞINI SÖYLEYECEK. ALLEM KALLEM EDİP BUNLARI ANKARA’YA YOLLAMAYI BAŞARACAK, BİZ ONLARI ANKARA’DAN BURAYA KILAVUZ İLE GETİRECEĞİZ. BURADA TEVKÎF EDİP GEREKENİ YAPACAĞIZ. Burada tevkif ettikten üç- dört gün sonra Rüstem’e bir iki sağlam kadro salacağız, oraları baştan inşa edeceğiz». ANKARA’YA GELİPTE ORADA SU KOYARLARSA HULUSİ BEY (NURİ ÇOLAKOĞLU) ORADA TEVKİF EDİP MİNİBÜSÜ İSTEYECEK SİLAHLI ADAMLARLA YOLLAYIP BURAYA ALDIRACAĞIZ e) HULUSU’YE MEKTUP YAZIP BÖYLE BÖYLE DEDİM DERHAL HAPSE HABER SAL DEDİM TECRİT İÇİN GEREKLİ BÜTÜN TEDBİRLERİ AL DEDİM. Kadro okulunu teyit ettim, Halit’i ve buradan yolladığımız Rüstemin geleceğini ilettim. d) Tahsini Sabahat’e yolladım geleceğini ilettim. e) Tahsin ile ilgili talimata ilettim (Necati Serhat Hürkan) f) Seyyar’ı (Caner Öztaş) hemen harekata hazır hale getirdim, g) Almanya’ya haber salmak lazım . Derhal Filistine de haber iletsinler. Ben yazma istersem ben yollayayım. h) Muhip ve Kemal ile şahsen konuşup böyle böyle dedim. KEMAL (ERCAN ENÇ) İDAM EDİLMESİ GEREKTİĞİNİ BELİRTTİĞİ ŞAHSEN BU FİKRE ÇOK SEMPATİ DUYUYORUM»

KL.41.B1.31

TÜRKİYE İHTİLALCİ İŞÇİ-KÖYLÜ PARTİSİ, ESAS HAKKINDA MÜTALA. S.1149

Bilindiği gibi o sıralar karşı-devrimci elebaşı D.Perinçek Söke’de, mağarada kalmakla, halk savaşı palavrası atmakla, Şehirlerin kirli havasıyla daralan ciğerlerine dağ havası çekmekle, lafın kısası silahlı mücadele, toprak devrimi adına şarlatanlık yapmakla meşguldür. Sayfiyedeyken bir ara” Kaypakkaya meselesini de halletmeyi” tasarladılar.

Yine bu mektubun yazıldığı sırada karşı-devrimci elebaşılar Kaypakkaya yoldaşı- Ankara’da bir evde tuzağa düşürüp, elini ayağını bağlayarak zorla Söke’ye nakletmeyi planlamışlardır..

Karşı-devrimci elebaşıların Ankara’da bir evde Kaypakkaya yoldaşı tuzağa düşürmeye memur ettikleri kişilerden biri daha sonrasında Harekete saflarında yer alan proleter devrimci irfan Çeliktir. Bu işe memur edilen diğerleri ise Nuri Çolakoğlu, Erkan Yücel ve polis ajanı Halis Özkan’dır, Bu komplo, daha sonra proleter devrimci saflarda yer alan yoldaşın -İrfan Çelik- bu aşağılık işe alet olmayacağının anlaşılması üzerine, daha girişilmeden iflas etmiştir.

1977 yılında Aydınlık oportünizminin iki elebaşısı-bunlardan birisi Gün Zilelidir- Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ile yaptıkları proleter devrimcilerin birlik görüşmelerinde gözlemci olarak bulunan Halkın Birliği temsilcisiyle giriştikleri bir polemikte bu karşı-devrimci komployu savunmuşlar, haklı olduğunu iddia etmişlerdir, Bu, toplantı zabıtlarında da yer almaktadır.

Gün Zileli dün Kaypakkaya yoldaşa yönelik komployu savunurken bugün bu konu üzerine konuşmayarak, kapatmaya çalışarak, Kaypakkaya yoldaşın itibarsızlaştırma yaklaşıma devam ederken Aydınlık-PDA karşı-devrimci akım korunmaya çalışılıyor.

Haliyle Gün Zileli bu tutumuyla geçmişiyle devrimci bir hesaplaşma içine girmediğini gösteriyor. Buradan hareketle Gün Zile’linin Kaypakkaya yoldaşla ilgili söylemlerinin samimiyetten uzak ve gerçekleri teslim etmekten azade durarak Aydınlık-PDA revizyonizmin son sığınağı şüphe yayma tutumunun değişik versiyonu olduğunu söylemek hiçte yanlış bir durum olmayacaktır.

Gün Zileli  Gerçekleri Çarpıtma Tutumuna Garbis Altınoğlu Değerlendirmesinde de Devam Ediyor

İ.Kaypakkaya yoldaşı küçümseyen tutumunu düşman cephaneliğinden alınmış savlarla sürdüren Gün Zileli  Vu aynı tutumunu Garbis Altınoğlu’na dairde sürdürüyor.

Zileli Garbis Altınoğlunun ölümü üzerine sitesinde şunları yazıyor:

“Garbis Altınoğlu (1946-2019)

Hindistan’daki Maocu Çaru Mazumdar çizgisini savunarak Aydınlık hareketinden ayrıldı.

Kurduğu küçük bir Çaru Mazumdarcı grupta yer alan devrimci gençlerden Adil Ovalıoğlu’nun grup içi bir komployla öldürülmesinden dolayı suçlandı ve yargılandı.

İbrahim Kaypakkaya’nın kurucusu olduğu TKP-ML ile benzer görüşlere sahip olduğu halde bu örgüte hiçbir zaman katılmadı ve daha sonra MLKP adlı örgütün kurucusu ve yöneticisi oldu. Daha sonra bu örgütten de ayrıldı.

12 Eylül döneminde çok ağır polis işkencesine uğradı ve işkenceye karşı gösterdiği büyük direnişle tanındı.

Ömrü boyunca koyu Stalinci çizgide ısrar etti ve bu konuda yazılar yazıp çeviriler yaptı.

Türkiye’deki baskıcı AKP iktidarına karşı diktatörlük karşıtı güçlerin ortak bir cephede birleşmesi yönünde çaba gösterdi.

Ömrünün büyük bölümünü Avrupa’da siyasi sığınmacı olarak yaşadı.

Geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle Belçika’da hayatını kaybetti.”

Gün Zileli bu kısa yazısında dikkat edilirse eski görüşlerini ve özelliklede Adil Ovaloğlu’nun öldürülmesi konusunu ; “bu davada suçlandı ve yargılan”dı diyerek daha çok öne çıkartarak, Garbis yoldaş hakkında şaibe yaratmaya çalışıyor. Konuya ilişkin olarak Aydınlık-PDA revizyonizmi yıllar öncesinden gündeme getirmiş ve Garbis yoldaş hakkında kirli propagandasına çeşni olarak kullanmaya çalışmıştı.

Gün Zileli Ulaş Boz’un http://Vengma.net’te, Gün Zileli ile işkence konusundaki röportajı 22 Ekim 2019’de yapmış olduğu röportajda şunları okuyoruz:

“UB: Adil Ovalıoğlu cinayeti üzerine Garbis her şeyden habersiz gibi davranmış, siz de inanmışsınız. Sonra şöyle yazmışsınız: “ Nerden bilebilirdim ki, cinayetin onun talimatıyla işlendiğini ? Garbis daha sonra bu cinayet dolayısıyla yargılandı. Bu olayı hiç unutmam.” Şöyle sorayım: Cinayetin Garbis Altınoğlu’nun talimatıyla işlendiğine dair elinizde ne gibi deliller var ki? Kendisinin bu olayda daha sonra yargılandığını da söylüyorsunuz, peki kendisi yargılama esnasında bunu itiraf etti mi?

GZ: Benim bir kanıtım yok ama bu küçük grubun oluşumunu biliyorum. Liderleri Garbis’ti. Olayın içinde doğrudan yer alanların Garbis’in onayı olmadan böyle bir işe kalkışmaları imkânsız. Tamamen katı merkeziyetçi anlayışta sekter bir grupta böylesine bir özerklik ya da inisiyatif düşünülemez bile. Garbis bunu hiçbir zaman doğrudan kabul etmedi. Fakat 1970’li yıllarda Halkın Birliği’nde yazdığı bir yazıda, bu olayı ele alıyor ve bence dolaylı ikrar anlamına gelecek şekilde, bu tür durumlarda arkadaşlarıyla böyle devranılacağına dair aralarında bir anlayış birliği olduğunu söylüyor. Daha ne olsun. Ben onun yerinde olsam, bu kadar ketum davranacağıma özeleştirel bir tutumla (Ümit Necef’in yaptığı gibi) cinayeti kabul eder ve gelecek kuşaklara da örnek olurdum.”

Nitekim komünist hareketi ve Garbis yoldaşı töhmet altında bırakan yalan ve çarpıtmalarla bezenmiş şüphe yayıcı ve komünist hareketi ve önderleri kötüleyen bu iddialara Halkın Birliği’nin 31. sayısında yanıt vermişti. Bu yanıtta, Garbis yoldaş “sandık cinayeti “ olarak bilinen Adil Ovaoğlu’nun komplocu bir şekilde öldürülmesini mahkum etmiş ve bu olayda kendisinide aynı küçük burjuva anlayışları savunması babında hatalı olduğunu dillendirerek özeleştiri yapmıştı. Yani hareketimiz ve Garbis yoldaş Robert kolejlileri olarak bilinen küçük grup döneminde arkadaşlarının yapmış oldukları Adil Ovaoğlu’nu öldürülmesi olayını sağa sola çekiştirilmeyecek biçimde açık bir devrimci tutumla mahkum etmiş ve kendi hastasını da gizlememiştir.

 Tüm bunlar bilindiği halde Gün Zile’linin Garbis Altınoğlu karşısında silik ve ezik kalmasını, özeleştirisini yapıp mahkum ettiği hatasını sanki özeleştiri yaparak mahkum etmemiş gibi öne çıkararak, değerlendirme yapmada ısrarcı olarak , hatta açıktan devrim ve sosyalizm saldıran ünlü döneklerden birisi olan Ümit Necef’in yaptığı gibi- yani itirafçı ve döneklik HB.- yapmalıydı” demesi Onun nelerden medet ummaya çalıştığını gösteriyor. Gün Zileli Garbis yoldaş hakkında da hem Adil Ovaloğlu’nun öldürülmesinin suçlusu olarak göstererek, Garbis’in emekçi ve devrimciler üzerindeki devrimci etkisi kırmaya çalışılıyor hemde Garbisin “işkencede hayranlık uyandıracak bir direniş sergiledi ” diyerek garbisi olumlamaya çalışıyor.  

Yine Gün Zile’li  “ İbrahim Kaypakkaya’nın kurucusu olduğu TKP-ML ile benzer görüşlere sahip olduğu halde bu örgüte hiçbir zaman katılmadı “ diyerek aslında daha önceden Garbis Altınoğlunun 1974 yılında özeleştirisi yaparak TKP-ML Hareketine katıldığını bilmesi gereken kişilerden birisi olmasına karşın, bilmezlik içinde hareket etmesi söylemlerinde inandırcılığını yitirmiştir . Aydınlık-PDA’nın MK’si üyesi olan Gün Zileli, Garbis Altınoğlu ilgili PDA-Aydınlık hem ihbarcılık yapıp açıktan faşizmin hedefi altına getiren kara propaganda yapma, hemde  iki farklı ifade verdiği birisini gizlediği yönlü şaibeli açıklamaları  yapan Aydınlık-Halkın Sesi gazetelerinin sorumlularından birisiydi. Haliyle  Garbisin 1974’ten sonrası TKP-ML Hareketine katıldığını biliyor  ve bunu bildiği halde Garbisin TKP-ML Hareketinin yönetici kadrolarından biri olduğunu bilmiyor görünmesi, Gün Zile’linin hafıza kaybına uğramadıysa, oportünizmden hareket düşmanlığında kurtulmadığını ele veriyordu.

Sonuç:

Tüm bu veriler bize Gün Zile’linin devrimcileri ve devrimci hareketi kötüleyen ve çift standartçı değerlendirmelerden kopamayan yalan ve tahrifatla gerçekleri ters yüz etme çabasından vazgeçmediğini, gerçekleri ortaya koymakta nasıl zorlandığını daha da önemlisi kulaktan dolma bilgileri temel alarak oldukça önemli olaylara ciddiyetten uzak basit bir mantıkla PDA-Aydınlık mantığında bir türlü kurtulamayarak yaklaştığını ortaya koyuyor . Gün Zile’li başkalarına üstten bakan öğretmen edası yerine birazcık mütevazi ve kendisiyle barışık, güçlü bir iç hesaplaşması temelinde empati kurarak olgulara bakmış olsaydı, İ.Kaypakkaya ve Garbis Altınoğlu yoldaşlara hala Aydınlık gözüyle bakmış olmazdı.



28 Nisan 2021 Çarşamba

Faşist Şovenist Baskı Ve Kuşatmayı Yarmak , İşsizliği Yoksulluğu Yere Çalmak Yasakları Parçalamak İçin Her Yeri 1 Mayıs Alanı Yapalım..!



1 Mayıs işçi ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.

Dünya İşçi sınıfının ve emekçilerinin dünya gericiliğine karşı başkaldırı günüdür. Onun içindir ki burjuvazi 1 Mayısın adında korkuyor ve çeşitli bahanelerle yasaklamaya olmadı içeriğini boşaltmaya çalışıyor.

1 Mayıs bu özelliğini, ona esin kaynağı olan Amerikan İşçi sınıfının 19886 yılında militan grev direnişinden başlayarak devam ede gelen dünya İşçi sınıfının tarihsel mücadeleleriyle kazanmıştır. Enternasyonal proletaryanın yüzyıllık görkemli 1 Mayıs mücadelesi, bütün dünya ülkelerinde bu özelliğiyle tarihsel militan bir gelenek yaratmış ve dünden bugüne dünyanın her kıtasında işçi ve emekçilerce yaşatılmaktadır. .

Dünya proletaryasının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak benimsendiğinden bu yana 1 Mayıs, bütün ülkelerde İşçi ve emekçi halk kitlelerinin, kapitalizme, faşizme, burjuvaziye ve her türden gericiliğe görkemli mücadeleleri ve başkaldırıları gerçekleştirdiği bir gün olmuştur.

Enternasyonal proletaryanın bu militan tarihsel 1 Mayıs mücadelesi geleneği, dünya burjuvazisinin ve gericiliğinin kokulu rüyası haline gelmiştir. Burjuvazi ve bütün gerici egemen sınıflar geçmişte ve günümüzde her yıl Mayıs’ta bu korkuyu yaşadılar, yaşıyorlar.1886 yılında Amerikan işçi sınıfının, Amerikan burjuvazisine karşı 8 saatlik işgünü talebi ile büyük mücadelelere girişmesi ve bu hakkın kazanılması, Amerikan işçi sınıfı ve tüm dünya proleterleri tarafından sevinçle karşılandı; Amerikan işçi sınıfının başlattığı bu mücadele, tüm dünya proletaryası ve emekçi hareketinde yeni bir aşamayı simgeliyordu.

1889’da, dünya komünistlerinin uluslararası birliği olan, II. Enternasyonalin Paris Kongresi tarafından bu mücadele günü, dünya işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak, dünya işçi sınıfının bayramı olarak ilan edildi. O günden bu yana, dünya proletaryası, bugünü, dünyanın tüm emekçilerle birlikte, burjuvaziye, emperyalizme –kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm ideallerini bayraklaştırarak kutladı . 1 Mayıs günü, dünya proletaryası ve ezilen halkların enternasyonalist birlik ve dayanışma şiarını yükseldiği, sermayeye karşı eşitlik-özgürlük kavgasının daha da güçlü alevlendiği bir günü simgelerken, burjuvazi ve her türden gericilik için korku kaynağının ve emperyalist kapitalist- dünyanın temellerinden sarsılmasının simgesi oldu, oluyor.

Dünya proletaryasının Türkiye kolu olan ülkemiz proletaryası tarafından 1 Mayıs’ın işçi bayramını tüm faşist baskı ve yasaklara rağmen yıllardan bu yana kutlaya geldi. Türkiye proletaryası bu geleneği, dünyadaki sınıf kardeşleriyle dayanışma içinde; sürekli hale getiremeye çalıştı . Türkiye proletaryasının bu tarihi hakkı sürekli azgın anti-demokratik baskılarla, faşizm ve gericiliğin zorba saldırılarıyla engellendi, engellenmeye çalışıldı. Neki faşist kuşatma ve yasaklar parçalanarak 1 Mayıs’ın enternasyonal devrimci özü değişik eylemlerle yaşatmaktan geri durmadı

Mevcut halde dünyada ve Türkiye Kuzey Kürdistan da işçilere yönelik saldırılar, işsizlik, örgütsüzlük dur durak bilmeden sürüyor. Çeşitli ulus ve ulusal azınlıklarda İşçiler; işten atmalar, hak yoksunluğu, ücret düşüklüğü, güvencesiz kölece çalışma koşulları ve faşist saldırıları artarak sürüyor. Kapitalist sömürü pandemi vesilesiyle her geçen gün daha bir yoğunlaşıyor. Pandemiye önlem adına " Tam kapanma " yalanıyla faşist dinci Saray rejimi 1 Mayısın geniş emekçi kitlelerce kutlamasını önlemek adına 3 haftalık sokağa çıkma yasağı ilan etti ve 1 Mayıs alanı Taksim birkez daha 1 Mayıs kutlamalarına kapatıldı.

Haliyle asıl hedefimiz olan devrim ve sosyalizm uğruna mücadele ederken, özgür bir şekilde sınıf mücadelesine katılmamamızın önündeki temel engel olan faşist dinci şeflik Saray diktatörlüğüne karşı da, örgütlenip mücadele etmeliyiz. Bu uğurdaki mücadelenin temel şiarı; “ Faşizme Ölüm Halka Özgürlük! " olmalıdır.

İşçiler, sadece kendisini kurtarmakla yükümlü bir sınıf değil; tarih, işçilere diğer ezilen ve sömürülen emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesine de önderlik görevi yüklemiştir. Haliyle işçiler diğer ezilen ve sömürülen emekçilerin kurtuluşunu sağlamadan kendi kurtuluşunu asla sağlayamaz. Toplumun en dinamik, en devrimci ve en tutarlı sınıfı olarak işçiler, bu mücadelelerin en başında yürümelidir.

Biliyoruz ki mücadele ettiğimiz sürece; gelecek aydınlıktır, mutluluktur. Ve bu işçilerin nasırlı ellerinde, güçlü bileklerin üzerinde yükselecektir. Bu 1 Mayıs’ı bu bilinç ve kararlılıkla kutlayarak, faşizm ve sermayenin yasaklar zincirini parçalamalıyız. Sürmekte olan sınıf eylemliliği bu 1 Mayıs’ta daha da yükseltilmelidir.

Gençler; faşist saray rejimi sizlere umutsuzluk, geleceksizlik ve işsizlikten başka birşey vaadetmiyor. Onun içindir ki özerk demokratik, bilimsel ve parasız eğitim, iş ve devrimci demokratik bir Türkiye için kurtuluşunuz işçi sınıfının yanındadır. Bu 1 Mayıs’ta, sizler de, işçiler ve diğer emekçilerle omuz omuza mücadele ederek, mücadelenizi daha da ilerletmelisiniz.

Kırın ve kenti emekçi emekçileri, faşizm ve sermaye size de düşman. Faşist diktatörlük sizlerin de tepesine bir balyoz gibi iniyor. Yoksulluğunuz her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu 1 Mayıs’ta sesinizi yükseltmeli, işçiler ve gençlerle omuz omuza olmalısınız.

Yüzyıllardan bu yana ulusal ve demokratik hakları yok sayılıp , inkar ve imha politikalarıyla susturulmaya çalışılan Kürt ulusunda emekçiler, kendi kaderinizi kendi elinize almakta yoksun tutulmaya devam ediliyor. Faşist diktatörlük inkar ve imha ve kirli savaş politikalarıyla, Kürtleri Gare de, Cizre de-Surda-İdilde-Şırnak da yakıyor- eziyor ve katlediyor. Bu faşist imha saldırısına karşı ulusal özgürlük direnişini devrimci bir rotada sürdürerek, en doğal haklarını elde etmek için mücadelede daha kararlı olmalı ve , bu 1 Mayıs’ta “ Kürdistana Özgürlük Kirli savaşa son “ istemini daha güçlü yükseltmelisin!

Göçmen emekçiler ; en ağır işlerde ucuza çalıştırılarak yoksulluğa mahkum edilirken, öte yandan faşist ırkçı ayrımcı saldırılarla yüz yüze kalıyorsunuz. Bu ağır çalışma koşullarına, işsizliğe, faşist ırkçı baskı ve ayrımcılığa dur demek için sesini 1 Mayıs alanlarında daha güçlü haykırmalısın.

İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar devrimciler, yoldaşlar ; emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı Her yeri 1 Mayıs alanı yaparak gücümüzü gösterelim. !

Emeğin sermayeye karşı savaşımını büyütmek, faşist baskı, işsizlik, yoksulluğu yenmek ve devrim ve sosyalizm kavgasını her alanda harlamak için; "Yaşasın 1 Mayıs Kahrolsun Ücretli kölelik Düzeni”. Şiarını Her yerde, yükseltip yayalım, yasakları tanımayalım..

Yaşasın 1 Mayıs Biji Yek Gulan..!

Kahrolsun Emperyalizm ve Kapitalizm.!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm..!

Nisan-2021

Halkın Birliği


14 Ekim 2020 Çarşamba

Garbis Altınoğlu'nu Ölümünün 2.Yılında Anarken..!


Uzun yıllar yaşamını devrim ve sosyalizm savaşımına adamış olan Garbis Altınoğlu'nu 14 Ekim 2019 yılında kalp krizin nedeniyle kaybetmiştik. Uzun yıllar TKP-ML hareketinin saflarında mücadele etmiş ve 1986 yılından itibaren zindan iken MK'sine seçilmiş ve o günden sonrası 1994 yılı MLKP-K dönemine kadar hareketimizin önderliğinde sorumluluk üstlenmiş ve oportünist ve ilkesiz birlik sürecinin ardında MLKP önderliğinde yer almış, 1981 yılında polis operasyonun polisle boğuşurken silahın patlaması sonucu bir gözünü yitiren, 6 ayı aşkın bir dönem İstanbul ve K.Maraş polisince en ağır işkenceler maruz kalan, yoldaşları ve örgütü hakkında susmayı yeğleyen, 6.Kolordu Mahkemesince örgüt yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanıp idama mahkum edilen, mahkemede devleti yargılayan ve birgün yapılanların hesabının sorulacağını yüksek sesle haykıran Garbis Altınoğlu , İstanbul, Antep, Mersin, Sinop, Adana zindanlarında tam olarak 10 yıl bol işkenceli ve hücre tecrit koşullarında zindanlarda yattı.

91 Özal affıyla dışarıya adım atan Garbis, tereddüt duymadan örgütsel çalışmalara katıldı. Örgütümüzün öncü kadroları arasında yer alması ve MK'si üyesi olması nedeniyle Siyasi Büro da görevlendirilen Garbis örgüt kararıyla 1992 yılında maceralı bir yolculuğun ardında- ilk denemede kara yolculuğuyla Edirne kapıda yurtdışına çıkarken, polisin kuşkulanması nedeniyle pasaportunun kontrolü edilmesi amacıyla otobüste indirilip açık alanda beklerken, polislerin dikkatsizliğinden yararlanarak gümrük alanında kaçarak polisin elinde kurtulan Garbis, bölgeyi bilmemesi nedeniyle oldukça uzun sazlık ve bataklıklarla mücadele ederek, sınır telleri ve çalıları aşarak, sabaha kadar bilinmez yollarda yürüyerek yola çıkar.
Değişik araçlar değiştirerek İstanbul'a döner ve yoldaşlara ulaşır. Polis yeniden aranır durumda olan Garbisin kullanmış olduğu sahte pasaportta yapıştırılmış olan resmin kime ait olduğunu çözemez. Sularda geçen ve yurtdışına çıkarıldı. Yurtdışında hem teorik-politik alanda merkezi yayınlara yazı yazma, hem yurtdışı çalışmalarına ideolojik-politik olarak destek sunma ve hem de enternasyonal ilişkiler alanında görevlendirildi. Ama işin özü Garbis 92-94 yılları döneminde oldukça geniş zamanı olmasına karşın pek ciddiye alınabilecek bir ürün vermedi.
Esas olarak iç tartışmalar da kendi düşüncelerini ortaya koyan geçmişin değerlendirilmesi ve kitle de çizisi konularında yazılar yazdı.
Garbis'e dair değerlendirme yaparken iki farklı yaklaşım öne çıkmaktadır. birisi garbisin hata ve eksikliklerini öne sürerek Onun devrim ve sosyalizm mücadelesine yapmış olduğu katkıyı yok sayan inkarcı ve retçi yaklaşım, diğeri ise garbisin olumlu yanlarını öne sürerek hata ve zaaflarına dokunmayan, garbisi bir aziz düzeyine çıkaran mükemmeliyetçi yaklaşım. bizce bu her iki bakış açısı da hatalı ve yanlıştır.
Garbis bir insandır ama öyle ama böyle ister bilinçli ister kavrayış ve bilinç yetersizliğinden olsun hatalar işlemiş ve yetmezlik içine düşmüştür. Garbise sahip çıkmak ve anısını yaşatmak, Onun hata ve yetmezlikleriyle uzlaşarak, yada üzerini kaparak olmaz. buradan hareketle Stalin yoldaşın ölüler hata yapmaz bakışı bize düstür olmalıdır. Garbiside değerledirirken Stalin yoldaşın bu bakışı bize ışık olmalıdır. Onu olumlu ve olumsuzluklarıyla bir bütünlük içinde değerlendirmeliyiz. Çalışkanlığı, devrim ve sosyalizm mücadelesine bağlılığı, mütevazi emekçi yaşamı, polis, mahkeme ve zindanda devrimci militan dik duruşu, zorluklarda yılmayan-korkmayan çabası, örgüt disipline bağlılığı vb. alanlarda Garbis mücadelesi ve yaşamında 1994 yılına kadar olumlu bir hatta durmuştur.
Neki bu devrimci tutumunu MLKP-K 'nın kuruluşunun ardında tam tersi bir noktaya kaymıştır.
Örgüt içi mücadelede yıllarca kendisinin sağçı ve örgüt çalışmasını tasfiyeci edici düşüncelere tahammül eden ve hatta hareketle bir çok alanda farklı bir hatta durmasına rağmen Hareketimizi garbisi en ileri yönetim organı MK'sine seçerken, Garbis MLKP-K döneminde farklı fikirde olan ve birlik sürecine sıcak bakmayan, bir yerde koşullu katılan yoldaşların örgütten atılmasını önermekten geri durmamıştır. Yani Garbis örgütiçi mücadelede kendisi gibi düşünenlerin MLKP'de egemen olduğunda farklı düşünenlere yaşam hakkı tanımama ve hatta 195 yılında birlik Konferansında geçmiş sorununa dair tartışma yapılmasına karşı durumlardan birisi olmuştur. Yani Garbis görünüşte ilkeli ama pratikte hiçte öyle olmadığı netçe ortaya çıkmıştır. örneğin 1995 yılında MLKP önderliği darbe yaparak örgütü küçük bir maceracı bir hatta sürükler ve proletarya partisinin işçi sınıfıyla birliği olduğu Leninist görüşünü reddedip öncellerin yanlış düşündüğü söyleyip, sınıftan kopuk parti kurulur görüşüne rücu ederek MLKP-K'nin K ekini kaldırıp "MLKP artık partidir" ilanını yaparken, örgütün tüzüğünü ve temel görüşlerini yok sayarken Garbis maalesef Leninist ilkelerin gereklerine uygun davranmıyordu.
Yine Garbis hızlı ve ilkesiz birlik olsun da nasıl olursa olsun yaklaşımını savunan kadrolar arasındaydı. Onun derdi harketten kurtulmak ve bir yerde yeni kurulan örgütte daha etkin olacağını düşlemekti. Bazı hızlı birlikçiler ve geleceklerini burada gören kadrolar Garbisi öne sürerek " yoldaş sen anlısın şanlısın, teorisyensin vb. " sözleriyle gölgesinde yararlanamaya çalıştılar. Özellikle 1995 ağustosunda MLKP ile yollarını ayırıp KP-İÖ' saflarında örgütlenen komünistlere en azgınca saldırıların başında Garbis geliyordu. Yurtdışında derneklerde dolaştırılan Garbis KP-İÖ''lü yoldaşlara yönelik çivili sopalı, silahlı, bıçaklı saldırılar düzenler ve Kemal yoldaş katledilip, iki yoldaş kortra yöntemlerle kaçırılıp, sorgulama adına ihanete zorlanıp, ölüm sahneleri düzenlerken, Garbis " partiyi tankla topla savunacağız" diyerek ölüm ilanları yayınlamaktan geri kalmıyordu..
Demek ki Garbis, devrimci ilkelere bağlı ve bunun gereklerini sonuna kadar savunan ve Onlara sahip çıkan bir konumda değildi. Eğer öyle olmuş olsaydı, Antepte PKK'nin -TKP-ML hareketine yönelik sistemli hal alan karşı devrimci saldırılarında dört yoldaş katledilip bir çok yoldaşın yaralandığı çatışma ortamında ;" PKK yurtsever bir harekettir çatışmaya gerek yoktur geri çekilelim" sağcı yaklaşımı savunmaz, yine 1992 yılında Dev-Solda yaşanan D.Karataşçı-Bedri Yağancı ayrışmasında D.Karataş kesiminin saldırgan ve devrimciler arasındaki sorunların çözümünde şiddetin devreye sokulması tutumuna şiddetle karşı duruna ve hatta ne yapıp edip bu çatışmaları durdurmalıyız diyen Garbis 1995 yılında KP-İÖ'lü yoldaşlara yönelik saldırılarda D.Karataş-PKK yöntemini temel almış ve bunun gereklerine uygun davranmaktan geri kalmamıştır. Bu tutumlarıyla Garbis yalnızca kendine demokrat olurken kendi dışındakilere burjuvaziden aşırılmış diktatörlüğü reva görmüştür. Buradan olarak Garbis ne devrimci ilkelere sonuna kadar bağlı kalmış ve nede örgüt içi mücadelede iktidar kılıcını eline aldığında devrimci davranmıştır.
Bir yerde MLKP içinde MK'si gibi düşünmeyenleri kontravari yöntemlerle korkutup-sindirip ve etkisiz hale getiren ve farklı fikirlere yaşam hakkı tanımaz bir konumda iten yaklaşımlar Garbis gibi ilkesizliği ilke haline getirenlerin tutumlarıyla gerçek olmuştur. "Partiyi tankla topla koruyacağız" diyen ve Onlarca devrimcinin kanına elini bulaştıran Garbis, 2000 yılında "MLKP çürümüştür" diyerek yollarını ayırırken, aslında KP-İÖ'lülerin 1995 yılında MLKP önderliğine dair söylediklerinin teyit edilmesinden öte birşey söylemiyordu. Yine kendisine komünist diyen bir öncü, komünist hareketin çürüyüp yozlaştığı analizini yapıyorsa orada yapması gereken yalınızca uzakta durarak akıl hocalığı yapmak değil, yere düşmüş komünizm sancağını toz-toprak ve çamurdan temizleyerek yeniden gönlere çekmek olmalıdır. Ama Garbis bir dönem karşı çıkıp şiddetle eleştirdiği "örgütsüz bir aydın devrimci olma" yolunu seçerek kendi söylemlerinin dışında hareket etmiş ve böylece inandırıcılığını da zaafa uğratmıştır. İşin özü Garbis MLKPyi "tankla, topla korumuş" ama MLKP Garbise düşmanca yaklaşmaktan geri durmamıştır. Hareketimiz saflarında önemli hata ve eksikliklerine karşın -1994 yılına kadar- devrim ve sosyalizm için mücadele yürüten Garbis bir değerimizdir ve kendisini saygıyla anıyoruz. Neki 94'en sonrası Garbis önce devrimci çizgide sapmış ve sonrasında küçük burjuva bir çizgiye kapaklanarak komünist özünü kaybetmiştir. Biz devrimci değer ve ilkeler sıkıca bağlanmaktan geri durmayan Garbis'e sahip çıkıyoruz.
Garbisin Anısına 1999 yılında MLKP MK'sine yazmış olduğu çok bakımdan MLKP gerçeğini anlamaya hizmet edecek bir yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.
14.Ekim.2020
Halkın Birliği

Yazarın MLKP Merkez Komitesi'ne Mektubu ..!
4-7 Aralık 19994 Aralık 1997 tarihli istifa mektubuma Ağustos 1998 tarihli mektubunuzla yanıt vermiştiniz. Ben de size ancak şimdi karşılık verebiliyorum. Yanıtımı yazmakta acele etmeyi düşünmedim. Nedeni belli. Anlatmak istediklerimi yıllardır yeterince söyledim ve yazdım. Ancak ağzımdan ve kalemimden çıkanlar sağır kulaklara, duyarsız yüreklere ve anlamayan kafalara çarpıp geri döndü. Bunun bende önemli ve tümüyle haklı bir rahatsızlık yarattığını saklayacak değilim. Bu sağırlar diyalogunun son örneklerinden birini ve belki de sonuncusunu oluşturacağı belli olan bu mektubu, işte bu nedenle fazla uzun tutmamaya çalışacağım. Söylemek istediklerimi yıllardır, hem de fazlasıyla kapsamlı ve fazlasıyla ayrıntılı ve Marksizm-Leninizmin ABC'sini bilen herkes tarafından anlaşılabilecek bir biçimde ortayak oymuş bulunuyorum. Öte yandan, Ağustos 1998 tarihli mektubunuzdan sonra kaleme aldığım ve size ilettiğim değişik yazıların da aslında bu yanıtın öğeleri sayılmaları gerektiğini belirtmeliyim.
Mektubunuzun içeriği, mektubunuzun yazıldığı tarihten bu yana ortaya koyduğunuz önderlik pratiği ve buradaki diğer Merkez Komitesi üyesi ile yaptığım tartışmalar; bizi birbirimizden ayıran mesafenin giderek daralmadığını, tersine arttığını gösteriyor. Bütün bunlar, söz konusu sorunları ortak bir temel üzerinde, Marksizm-Leninizm temeli üzerinde birlikte çözme şansımızın olmadığı yolundaki kanımı bir kez daha doğruluyor. Daha da kötüsü ve üzücü olanı, mektubunuzun içeriği, tartışılmakta olan sorunların anlam ve kapsamını bile kavrayamadığınızı, belki de kavramaktan aciz olduğunuzu ve daha da önemlisi "naçizane katkılarınızla" MLKP'nin yaşamak zorunda bırakıldığı bunalımın derinliğinin bilincine varmadığınızı gösteriyor. Bununsa, işgal ettiğiniz yerin gerektirdiği sorumluluk ve ciddiyetten fersah fersah uzak olduğunuzun bir başka kanıtı olduğunu söylemek zorundayım. Amacım kimseyi küçük düşürmek, aşağılamak değil. Ancak, ortaya büyük iddialarla çıktığı halde bu iddialarıyla hiçbir biçimde bağdaşmayan bir çizgi izleyen, kendi bireysel ve kolektif durumunu kavramayan, üstelik kendi geri tutumları nedeniyle, Birlik Devriminin ürünü ve bir zamanların büyük umudu MLKP'yi önemli ölçüde tüketmiş ve uçurumun kenarına getirmiş bulunanların böylesine büyüksü havalarda bana ders ve öğüt vermeye kalkışmasına dayanamam. Ve dayanmamı da kimse beklemesin. Toplumsal pratik ve sınıf savaşımının gerçekleri her bireyi ve her kolektifi layık olduğu yere oturtur ve oturtmaktadır. Bu bakımdan, Merkez Komitesi'nin sağa sola rastgele salvo atışları yapmaya kalkışmadan önce, aynaya bakmayı ve kendi gerçek görüntüsünü görmeyi, yani kendi ideolojik ve siyasal ağırlığını objektif bir biçimde ölçmeyi öğrenmesinde sayısız yarar var.
Gene de burada, mektubunuzdaki iddialara kısaca değinecek ve onları ana çizgileriyle yanıtlayacağım.
Diyorsunuz ki,
"Merkez Komitesi, eleştiri konusu yaptığınız teorik ve siyasi konuların bir çoğuna genel olarak katılıyor. Merkez Komitesi üyelerinin benzer eleştiri ve uyarıları değişik zamanlarda ve farklı düzeylerde dile getirdikleri de bilinmelidir. Eleştirileriniz bizim için daha uyarıcı oldu. İşaret edilen hususlar süreç içinde geliştiği ve önüne geçilemediği takdirde bunun partinin ideolojik-siyasi çizgisi doğrultusunda bir sapmaya tekabül edebileceğini belirledi."
Merkez Komitesi'nin, yaptığım eleştirilerin çoğuna katıldığını söylemeniz, doğrusu anlaşılır bir şey değil. Parti, kuruluşundan bu yana, kendi içindeki oportünizmin ve revizyonizmin açık ve gizli kuşatması altında. Merkezi yayım organlarında bir dizi temel konuda anti-Marksist düşünceler, Parti'nin programına aykırı görüşler büyük bir rahatlıkla ve pervasızlıkla savunuldu; Parti'nin çizgisi ve programı sabote edildi ve Parti, içerik ve sonuçları bakımından yıkıcı N-S çetesinin TKP (M-L) Hareketi'ne ve MLKP'ye karşı giriştiği saldırıdan daha tehlikeli bir saldırıyla yüz yüze geldi. Ben ise, kendi gücüm ve olanaklarım ölçüsünde yıllar boyu bu tasfiyeci-revizyonist saldırıya karşı önce TKP (M-L) Hareketi'ni ve sonra MLKP'yi korumaya, içimizdeki küçük-burjuvaziye karşı Partiyi, proletaryayı ve komünizmi savunmaya çalıştım. Dolayısıyla, benim bu eleştirilerim MLKP'nin, hatta onun öncellerinden TKP (M-L) Hareketi'nin gelmiş geçmiş bütün Merkez Komitesi üyeleri tarafından bilinmektedir. Eğer MLKP Merkez Komitesi üyeleri şimdi, yani Ağustos 1998 tarihli mektuplarında çıkıp da yıllardır yapılmakta olan bu eleştirilere katıldıklarını söylüyorlarsa, kendilerine, şimdiye kadar nerede olduklarını sormak gerekir. Eğer bu eleştirilere katılıyorlar idilerse, neden şimdiye kadar gereğini yapmamış, neden yıllardır Parti'nin çizgisinin ayaklar altına alınmasına, Parti'nin programının paçavraya çevrilmesine ve Parti'nin çürümesine seyirci kalmışlar, ya da daha da kötüsü önayak olmuşlardır? Basit bir sapmayla değil, sistemlileşmeye yüz tutmuş, hatta sistemlileşmiş bir oportünizmle karşı karşıya bulunduğumuz bu durumun sorumluluğu kime ait? Bu durumun sorumluluğunun yalnızca bu yayım organlarında kalem oynatan olan kişilere ait olduğuna inanılabilir mi? Merkezi yayım organlarında yazan kişilerin Merkez Komitesi'nden bağımsız, onun etki alanının dışında kişiler olduğu, olabileceği düşünülebilir mi? Bir komünist örgütte, günlük siyasal ve örgütsel çalışmanın istisnasız bütün yönleri Merkez Komitesi'nin denetimi altında olmak zorunda değil midir?
Mektubunuzda,
"Merkezileşmedeki zayıflıklar, bazı merkez kaç eğilimler, Parti faaliyetinin özellikle teorik-siyasi üretimi cephesinde de bir otorite boşluğu doğurdu. Kolektif denetim ve yönlendirmeyi, güçlü bir irade birliği ve aynılaşmayı frenledi... Merkez Komitesi, siyasi-ideolojik çizgideki yalpalanmaların, etkilenmelerin kısa sürede tümüyle önlenmesi ya da asgariye düşürülmesi konusunda gerekli örgütsel düzenleme, tedbir, denetim ve uyarılara güçlü bir iradeyle yönelecektir." diyorsunuz. Bu sözler insanın aklına halkımızın," özürü kabahatinden büyük" deyişini getiriyor. Parti'nin çizgisini savunmak, onun çarpıtılmasını ve bozulmasını önlemek ve bu amaçla örgütsel önlemler de içinde olmak üzere her türlü önlemi almak, iki Kongre arasında en üst organ olan Merkez Komitesi'nin hem hakkı, hem de özellikle en başta gelen görevlerinden biridir. Eğer Merkez Komitesi, gerçek bir Merkez Komitesi ise, Parti basınının, Marksizm-Leninizme, Parti programına ve kendisinin iradesine meydan okuyarak böyle davrandığını ileri süremez. Komintern'e katılmanın 21 koşulundan birincisinde, diğer şeylerin yanı sıra şunlar söyleniyordu:
"Periyodik ve periyodik olmayan basın ve bütün parti yayınevleri, belirli bir anda, partinin bütünüyle yasal veya yasadışı olmasına bakılmaksızın Parti yönetiminin direktifi altına sokulmalıdır. Yayınevlerinin özerkliklerini kötüye kullanmaları ve partinin politikasına bütünüyle uymayan bir politika gütmeleri kabul edilemez." (III. Enternasyonal,1919-1943, Belgeler, s. 30) Merkez Komitesi'nin "siyasi-ideolojik çizgideki yalpalanmaların, etkilenmelerin" önüne geçemediğini kabul etmesi, Partiyi yönetmekten aciz olduğunu itiraf etmesi demektir. Küçük bir partiyi yönetmekten aciz olan bir Merkez Komitesi ise, ne Türkiye devrimci hareketine yol göstermeyi başarabilir, ne de milyonlarca proleter ve emekçiyi yönetebilir. Komünist partisi ve onun Merkez Komitesi bir ağlama duvarı değil, çözüm yeri olmak zorundadır. Parti'nin yönetimine ilişkin sorunları çözmekten aciz olduğunu itiraf etmek, proletaryanın ve diğer emekçilerin demokrasi ve sosyalizm kavgasına önderlik iddiasını şimdiden yellere savurmaktır. İddiasız, iktidarsız ve iradesiz kişiler ve "önderlikler" ise, ne Parti üyelerinin ve tabanının, ne de proletaryanın ve emekçi yığınların saygı ve güvenini kazanabilirler. Ve ne de, olması gerektiği gibi sınıf düşmanında korkuyla karışık bir saygı uyandırabilirler. Politikanın bir güç, bilgi, irade ve istikrar işi olduğu kuralı, komünist politika için çok daha fazla geçerlidir.
Söz konusu "siyasi-ideolojik çizgideki yalpalanmaların,etkilenmelerin" Merkez Komitesi'nin iradesine rağmen ortaya çıktığı yolundaki imanız, komünist partilerin iç işleyişini ve Türkiyedevrimci hareketinin tarihini bilmeyen kişilerce bile inandırıcı bulunamaz ve bulunmayacaktır. Merkez Komitesi, Marksizm-Leninizmden ve Parti programından ileri ve yer yer uç boyutlarda sapmaların, Parti'nin çizgisinin oportünistçe kemirilmesinin ve baltalanmasının, Marksizmin yerine popülizmin ve küçük-burjuva demokratizminin geçirilmesinin, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi parlak sözcüklerde anlatımını bulan burjuva-demokratik sis perdesinin yardımıyla proleter devriminin ve proleter diktatörlüğünün unutulmasının ve yadsınmasının ve böylelikle Parti'nin derece derece tasfiye edilmesinin öncelikle kendisinden kaynaklandığını kabul etmelidir. Lenin, Rusya Komünist Partisi(B)'nin Sekizinci Kongresi'ne sunduğu "Kırda Çalışma Üzerine Rapor"unda burjuva demokrasisini idealize eden böylesi anlayışları eleştirirken şöyle diyordu:
"Marx, tüm yaşamı boyunca küçük-burjuva demokrasisi ve burjuva demokratçılığı hayallerine karşı mücadele etmiştir. Marx, özgürlük ve eşitlik üstüne söylenmiş boş laflarla, özellikle bunlar, işçilerin açlıktan ölme özgürlüğünü maskelemek için ya da işgücünü satan adam ile, onun emeğini... satın alan burjuva arasındaki eşitliği ifade ettiği zaman, alay etmiştir... Denebilir ki, Marx'ın Kapital‘inin tümü, bu gerçeği, yani kapitalist toplumun temel güçlerinin burjuvazi ile proletarya olduğu ve ancak onlar olabileceği gerçeğini ortaya çıkarmak amacını gütmüştür: bu kapitalist toplumun kurucusu, yöneticisi, devindiricisi olarak burjuvazi, onun yerini alabilecek tek güç olarak proletarya." (İşçi Sınıfı ve Köylülük, 1977, s.356-57)
Marksizmin bu temel düşüncesine uygun olarak Parti'nin programında,
“31- Komünist hareket, demokrasi savaşımını, son derece önemli, ama her zaman ve her koşulda göreli bir değer taşıyan ve sosyalist devrim hedefine bağımlı geçici bir görev sayar.” (TKİH ve TKP/ ML Hareketi Birlik Kongres iBelgeleri, 1994, s. 52) denmesine karşılık, sizin ve yandaşlarınızın çabaları sayesinde demokrasi savaşımı her şey sayılmış, proleter diktatörlüğü ve sosyalizm savaşımı unutulmuş, unutturulmuştur. (Bunun bir başka doğal ve kaçınılmaz sonucu, demokrasi savaşımının kendisinin de tutarsız ve ikircimli bir tarzda yürütülmesi olmuştur.) Oysa,
1) Sovyet iktidarı ve proleter diktatörlüğü için savaşım ve en ilerisi de içinde olmak üzere burjuva demokrasisinin reddi ve,
2) İşçi sınıfının tarihsel rolünün ve ona sosyalist bilinç taşınması görevinin kabulü; Marksizmle reformizm ve revizyonizm arasındaki en temel ayrım noktalarını oluşturur. Bu konuya aşağıda kısmen yeniden döneceğim.
Bu ve benzer bir dizi temel konuda oportünist ve anti-Marksist düşünce ve pratiklerin yaşaması ve yaşatılması, açık ve gizli bir biçimde dayatılması, anlatmak istediğinizin tersine MLKP Merkez Komitesi'ne rağmen olmamıştır; olamazdı da. Değişik zamanlarda MLKP Merkez Komitesi içinde yer almış olan üyelerin çoğunluğu -ister bunun bilincinde olsunlar, isterse olmasınlar- bu oportünist ve anti-Marksist düşünce ve pratiklerin asıl kaynakları ve taşıyıcıları olmuşlardır. Parti'nin 1994'teyapılan Birlik Kongresi'nden bu yana yaşama geçirilen çizgisi, propaganda ve ajitasyonunun içeriği ve önderlik pratiği bunun su götürmez kanıtıdır. Eğer gerçekten devrim yapmak,i ktidara doğru yürüyüşünde proletaryaya önderlik etmek ve sosyalizmi ve komünizmi kurmak istiyorsa, Merkez Komitesi, öncelikle proletaryaya, emekçi yığınlara ve Parti kadroları ves empatizanlarına karşı açık davranmaya ve kendi hatalarına ve oportünizmine karşı acımasız olmaya, bu hataların ve oportünizmin tarihsel kök ve kaynaklarını ortaya çıkarmaya başlamalıdır. Ve o, yıllardır kendilerini oportünizmin ve revizyonizmin etki alanına sürüklenmekten alıkoymak için büyük bir sabırla ve dişe diş bir Partili savaşım vermiş, bütün bu süre içinde farklı görüşlerini ilgili Parti platformlarının dışına, hatta gerekmedikçe buralara bile taşımamaya özen göstermiş, bu farklı görüşlerinin yıllar boyunca diğer Parti üyeleri tarafından da bilinmemesine katlanmış olan beni yargılamaya kalkışmadan ve bana saldırmadan önce Lenin'in şu sözlerini anımsamalıdır:
"Bir siyasal partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını, kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevlerini gerçekten yerine getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir ölçütlerden biridir. Yanılgısını içtenlikle kabul etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya yol açan koşulları tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte, ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, bu, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek demektir." (Komünizmin Çocukluk Hastalığı, "Sol" Komünizm,1991, s. 51-52) Ne var ki, insanın bunu yapabilmesi için, küçük-burjuva kibirliliğinden, yönetici kompleksinden ve bilgiçlik havasından kurtulması, teorik fukaralığından utanç duyması, proleter alçak gönüllülüğü denen şeyi edinmesi ve özellikle öğrenmeye bütünüyle açık olması gerekir. Merkez Komitesi'nin bu erdemlere gereksinim duymadığını söylemek hiç de gerçekçi olmayacaktır. Ama yıllardır, sözüm ona savunduğunuz "Parti işleyişi ve normlarını" pervasızca çiğneyen siz, yapıcı eleştirilerden öğrenmek ve Lenin'in dediğini uygulamak yerine tam tersini yapmakta, bana karşı saldırıya girişmekte ve şöyle demektesiniz:
"Kaldı ki (küçük-burjuva devrimciliği doğrultusunda-b. n.) böyle bir 'basınç' ve 'evrim' görülüyorsa, buna karşı doğru ve etkili mücadelenin başlıca yolu ve yöntemi sadece 'dışarı'dan ideolojik mücadele değil ve fakat siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılmak, bunu çalışmanın zenginliği ve çeşitli yöntemleriyle birlikte ve bir bütünlük içinde ele almak, sorumlulukları paylaşmak, Parti işleyişi ve normları çerçevesinde yürümek olabilir."
Herhalde devrimci adalet duygusuna ve gelişmelerle ilgili bilgilere sahip olan (ve bundan böyle olacak olan) her insan,-daha öncesini, yani 1970'lerin ikinci yarısını ve 1980'leri bir yana bıraksak bile 1990'ların başından bu yana- TKP (M-L) Hareketi ve MLKP içinde bir dizi konuda azınlıkta bulunan benim tutumumu böylesine haksız bir tarzda mahkum etmeye kalkışmanızı şiddetle kınayacaktır. Benim "sadece 'dışarı'dan ideolojik mücadele" vermekle yetindiğimi, "siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılma"dığımı ancak ne TKP (M-L) Hareketi'nin, ne de MLKP'nin tarihinden habersiz olanlar ileri sürebilirler. Ama her yerde ve her zaman olduğu gibi bu özel durumda da cahilliğin, bilgisizliğin ve teorik fukaralığın doruklarında dolaştıkları halde her şeyi, herkesten iyi bildiğini sananları hiç kimse ciddiye almayacaktır. Dünyayı kendilerin den ve kendi dar çevrelerinden ibaret sananları da. Detaylara girmeksizin anımsatmak isterim: 1979'dan bugüne kadar uzanan dönem içinde; TDKP'nin değerlendirilmesi, İbrahim Kaypakkaya'nın ve TKP (M-L) Hareketi'nin 1972-79 döneminin ele alınışı, demokrasi ve sosyalizm savaşımı arasındaki ilişki, işçi sınıfının tarihsel rolü, ulusal soruna yaklaşım, PKK'nın değerlendirilmesi vb. bir dizi konuda -özellikle1980'lerin sonlarından başlayarak- giderek derinleşen görüş farklılıklarına karşın hep "siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılmak" ve "Parti işleyişi ve normları çerçevesinde yürümek" biçiminde bir pratik sergilediğimi sizler de içinde olmak üzere hiç kimse yadsıyamaz. Eğer ille de eleştirilmem gerekiyorsa, sizin vesizin gibi düşünen ve davrananların, objektif içeriği, TKP (M-L) Hareketi'nin içindeki komünist potansiyeli eritme ve MLKP'yi yolundan saptırma ve tasfiye etme olan pratiğinizi daha erken bir tarihte özelde Parti ve genelde devrimci kamuoyu önünde mahkum etmediğim için eleştirilmeliyim. Ancak, şimdiye kadar tuttuğum yolun esas itibariyle doğru olduğunu, ne sizin "eleştirinizin", ne de bu eleştirinin simetrik karşıtının doğru olduğunu düşünüyorum. Açıklayayım:
Devrimin her zaman bir örgüt işi olduğunu, işçi ve emekçi yığınlarının ancak gerçekten devrimci bir örgüt aracılığıyla harekete geçirilebileceğinin, örgütsüz devrimcilik yapmanın olanaksız değilse de son derece zor olduğunun ve ancak son seçenek olarak düşünülmesi gerektiğinin her zaman bilincinde oldum. İşte tüm olumsuzluklara rağmen sizinle birlikte davranmaya ve giderek daha oportünist bir nitelik kazanan disiplininize uymaya sonuna kadar özen göstermiş olmamın nedeni budur; örgütlü devrimcilik yapma ve gerçekten devrimci ve anti-kapitalist bir örgüt, işçi sınıfının gerçek bir öncü müfrezesinin yaratılmasına katkıda bulunma ve TKP (M-L) Hareketi ve MLKP içindeki komünist potansiyeli koruma istek, kaygı ve düşüncesidir. Dolayısıyla, sizin sınırlı kavrayışınızın çok ötesinde bir tarihsel ve siyasal sorumluluk duygusuyla hareket ettiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Oportünist ve tasfiyeci rotanıza boyun eğmemekle, göz yummamakla birlikte, uzun süre katlanmış olmamın altında yatan işte bu güdü, partiyi, proletaryayı ve komünizmi savunma güdüsü olmuştur. Gelinen noktada, çizginizin proletaryaya önderlik edebilecek böyle bir partiyi değil, onun antitezini yaratma, bir komünist partisi karikatürü inşa etme ve böylelikle komünist partisi düşüncesinin bu pratik yoluyla bir kez daha aşağılanması çizgisi olduğu, MLKP içindeki ve dışındaki komünistlerin ve içtenlikli devrimcilerin aldatılması anlamına geldiği, benim çabalarımın ise bu gidişi durdurmaya yeterli olmadığı artık bütünüyle ve tartışma götürmez bir biçimde açığa çıkmış bulunuyor.
Öte yandan, sizi değerlendirirken gereğinden fazla iyimser olduğumu ve sizlere gereğinden fazla güvendiğimi, güven ve yoldaşlık duygularımın sizler tarafından kötüye kullanıldığını söyleyenler çıkacaktır. Bu eleştiriye bir ölçüde ve bazı yönleriyle katılabilirim. Ama bence bir komünist, örgütüyle birlikte yürümek için sonuna kadar çaba harcamakla yükümlü olmanın yanısıra iyimser olmak ve tersi net bir biçimde kanıtlanmadığı sürece özel olarak yoldaşlarına ve genel olarak devrimcilere güvenmek zorundadır. Bir bütün olarak işçi ve emekçi yığınlarına sevgi duygularıyla bağlanmayan, onların çektikleri acıları yüreğinde duyumsamayan ve elbette tüm devrimcilere ve kendi yoldaşlarına karşı, eleştirel bir damar da taşıyan bir güven duymayan bir insan komünist olamaz. Yeri gelmişken burada, sizin niyetlerinizi, kişisel güdülerinizi değil, objektif duruşunuzu yargıladığımı anımsatmalıyım. Oportünizm oportünizmdir. Marksizm-Leninizme karşı duruşun kişisel ve kariyerist hesaplardan mı, yoksa burjuva dünya görüşünden ve onun bir biçimi olan küçük-burjuva demokratizminden kopamamaktan mı kaynaklandığı elbette önemsiz değildir. Ancak bunun, son çözümlemede fazla bir önemi yoktur.
Oportünist ve revizyonist eğilimlerinizin derinliğini ve kapsamını her zaman tam olarak kavramasam bile, daha başından, TKP (M-L) Hareketi'nin olumlu yapısal özelliklerinin yanısıra, özellikle olumsuz yapısal özelliklerini de MLKP'ye taşıdığınızı, Partiyi, Marksizm-Leninizme ve kendi programına aykırı bir yola soktuğunuzu, Birlik Kongresi'nde saptanan ana çizgileriyle doğru rotasından çıkardığınızı biliyor ve görüyor ve buna karşı hep "siyasal belirleme, öngörü, pratik politika, örgütsel yönelim ve perspektiflerin üretimine katılmak" ve "Parti işleyişi ve normları çerçevesinde yürümek" anlayışıyla savaşım veriyordum. Burada tek kaygım, Parti saflarındaki komünist potansiyeli ayakta tutmak, dürüst devrimci öğeleri korumak ve hatta sizleride Marksist doğrultuda etkilemekti. Bütün güçlüklere rağmen, gene de çizgisini çarpıtmakta ve yıkmakta olduğunuz Parti'nin saflarında kalmaktan ve savaşımı "içerden" sürdürmekten yanaydım. Bunun için yıllarca sizlere ve esas olarak sizin aracılığınızla, etkilediğiniz insanlara Marksizmin ABC'sini yeniden ve yeniden anlatmaya çalıştım ve doğal olarak bu arada, Türkiye komünist ve devrimci hareketinin uzun erimli gereksinimleri ve çıkarları açısından yapabileceğim alçakgönüllü katkılardan vazgeçmeyi göze aldım ve çok daha verimli bir biçimde kullanabileceğim zamanı ve enerjiyi Partiyi savunmak için harcadım. Yaklaşık üç yıl önce kaleme aldığım "Önderlik Sorunları Üzerine Düşünceler" adlı yazımda şunları söylemiştim:
"... biz bu yazıda, kapitalizmin gelişmesinin emek süreçlerinde, işçi sınıfının yapısında, bileşiminde meydana getirmekte olduğu değişiklikleri (örneğin, kol ve kafa emeği arasındaki ilişkinin bugünkü durumunu), bu değişikliklerin işçi sınıfının savaşım ve örgüt biçimleri üzerindeki olası etkilerini tartışabilmeliydik. Bu yazıda, örneğin, ülke devriminin stratejik sorunları üzerinde fazlasıyla genel belirlemeler yapılmamalıydı; biz bu yazıda, -orta ve uzun erimde demokrasi ve sosyalizm savaşımının en tehlikeli düşmanı ve burjuvazinin temel siperi ve dayanağı olacak olan- siyasal İslam'ın ve dinsel gericiliğin tüm toplumu ahtapot gibi saran örgütlenmesine ve ideolojik etkisine karşı çok yönlü ve somut bir savaşımı nasıl yürütebileceğimizi tartışabilmeliydik. Sayısı milyonları bulan Türk emekçi köylülüğüne, kent küçük burjuvazisine, yarı-proletaryaya vb.ilişkin stratejik bakış açımızı detaylandırabilmeliydik. Yayım organımızda, neredeyse her hafta üç aşağı beş yukarı aynı sözcükleri, aynı tümceleri, aynı deyişleri kullanarak -ve kim bilir belki de başarılı bir biçimde- sergilemekte olduğumuzu sandığımız Türk ordusu ve Türk militarizmi konusunda kendi bilimsel ve siyasal iddiamıza denk düşecek bir araştırma ve değerlendirme ortaya koyabilmeliydik. Türkiye ve Kürdistan komünist ve devrimci hareketinin, işçi, köylü, gençlik vb. hareketlerinin geçmişini ve bugününü daha iyi tanımaya yönelebilmeliydik. Osmanlı'dan bu yana gelen tarihsel ve toplumsal mirasımızı
Marksizmin ışığında ve tarihsel materyalist bir yöntemle inceleyebilmeliydik. Daha da çoğaltılabilecek bu örnekler, Marksizm-Leninizmin, ülke devriminin somut gerçekliğiyle birleştirilmesi olmaksızın ülkemizin ve toplumumuzun, gerçek bir devrimi yaşayamayacağını anlamada da hayli de değil, çok yetersiz olduğumuzu gösteriyor."
Marksizm-Leninizmin ABC'sini sürekli olarak yinelemek, Partiyi, proletaryayı ve komünizmi savunmak için çaba harcamak zorunda bırakılmam, yıllardır bu daha ileri görevlerin yerine getirilmesine katkı sunmama esas itibariyle olanak vermedi. Bu alanda, yani Türkiye devriminin stratejik sorunlarının aydınlatılması için çok az şey yapabilmiş olmanın acısını sürekli olarak çeken ben, sözünü ettiğim anlayış nedeniyle bütün olumsuzluklara, engellemelere ve frenleme girişimlerine ve son dönemde gündeme gelen yıpratma ve karalama eylemine rağmen örgütle birlikte yürümek için sonuna kadar direndim. Ne var ki, benim sabrımın da bir sınırı vardı. Yıllardır yaptığım uyarı ve eleştirileri gözardı etmenizin ve bir sessizlik kumkumasıyla boğmaya çalışmanızın ardından tüzük kurallarına uygun olarak önerdiğim Parti-içi tartışma önerisini reddetmeniz, (2)dahası sesimi kısmaya çalışmanız, yazılarımı sansür etmeniz ya da düpedüz yayımlamamanız, adımı duyurmama, beni yalıtma gibi "kirli savaş" yöntemlerine başvurmanız vb., bana başka seçenek bırakmadı.
Hal böyleyken çıkıp benim için,
"Sizin açınızdan belirtecek olursak: Parti gerçeğimize hakim olmak; örgütsel ve pratik sorunlarımızın çözümüne ortak olmak, katkı sunmak ihtiyacının varlığı konularından epeyce uzak kaldığınız, önemli bir yabancılaşma yaşamakta olduğunuz ve bunun yer yer subjektif ve zorlama eleştirileri koşullandırdığı bir gerçektir. Bunda bütün Merkez Komitesi üyeleri gibi, sizin de bir payınız vardır. " diyebiliyorsunuz. Bu, hiçbir değeri olmayan sözleri söylemekle, yalnızca benim yıllardır harcadığım çabaların ve verdiğim savaşımın üzerine koskoca bir çarpı işareti koymaya kalkışmış olmuyorsunuz. Aynı zamanda, eleştirilerden hiç, ama hiçbir şey öğrenmemiş olduğunuzu ve dahası öğrenmeye niyetinizin de olmadığını, yani oportünizm, anti-Marksizm ve Parti yıkıcılığı yolunda yürümekte kararlı olduğunuzu kanıtlıyorsunuz. Yıllardır, büyük çoğunluğu yalnızca genel devrimci kamuoyundan değil, aynı zamanda TKP (M-L)Hareketi ve MLKP kamuoyundan gizlenmiş ve çekmecelere kilitlenmiş bulunan eleştirilerimin hangisinin " zorlama" ve "yanlış" olduğunu komünist partilerin geleneklerine ve MLKP'nin kurallarına uygun polemiklerle buyrun yanıtlayın veçürütün! Hodri meydan!
Oportünizmin, revizyonizmin ve küçük-burjuva reformizminin çekim alanına girmiş olan sizlerle benim aramda " önemli bir yabancılaşma" yaşandığı bir gerçektir. Doğrusu, bu koşullarda böyle olmaması tuhaf ve benim açımdan rahatsız edici ve kabul edilemez olurdu. Asıl önemli olan kimin, Marksizm-Leninizme, proletaryaya, Partiye, onun programına ve temel görüşlerine yabancılaşmakta, hatta yabancılaşmış ve daha da ötesi Parti tüzüğü ve kuralları bakımından gayrımeşru bir konuma düşmüş olduğudur. Parti'nin temel görüşlerini savunmaktan vazgeçenler, yayım organlarında Lenin'e yönelik saldırılara yer verenler, revizyonist partilerle sahte enternasyonaller kuranlar, yıllardır göstermelik bir tarzda da olsa ağızlarına sosyalizmin ve proleter diktatörlüğünün sözünü almayanlar, işçi sınıfının kendi başına ve dergi sayfalarında verilen bürokratik öğütlerle devrimcileşmesini bekleyenler ve bunu göremeyince ona güvensizliklerini açıkça ilan edenler ve hakaretler yağdıranlar, PKK'yla dayanışma adına savaş ve barışa ilişkin Marksist-Leninist bakış açısını çarpıtan ve Kruşçev revizyonizmine göz kırpanlar, Kürt halkına ve ulusal hareketine karşı Abdullah Öcalan'ın ve dolayısıyla objektif olarak egemen sınıfların ve emperyalizmin safında yer alanlar, her türden çürümüş ve kokuşmuş insanları Parti saflarında özenle barındıranlar, bir gün bir şey, ertesi gün bir başka şey söylemek suretiyle şekilsizliklerini, belkemiksizliklerini ve siyasal bukalemunluklarını kendi elleriyle sergileyenler ve böylece proleter devrimciliği iddialarını kendi elleriyle yellere savurmakla kalmayıp Parti'nin saygınlığını iki paralık edenler, başkalarını eleştirirken çok daha dikkatli olmak zorundadırlar.
Diyorsunuz ki,
"Birlik sonrası siyasal başarı beklentileri, bunun ilerleyen süreçteki içsiyasi-örgütsel baskılanması, Parti'lileşme, Parti'nin siyasi-örgütsel çizgisinin belirginleşmesi süreci, küçük burjuvalarülkesindeki küçük-burjuva grup rekabeti vb. faktörlerigörmeden, Parti çizgisi doğrultusundaki bazı savrulmaları açıklamak eksik veyanlış olur; şüphesiz ki, son tahlildeproletaryanın dünya görüşüne ters bütün düşünce ve pratikler burjuva veküçük-burjuva dünya görüşü kaynaklıdır, ama nihayetinde bucoğrafyada yaşıyoruz ve çelik zırhla tecrithalde değiliz."
Sorunu böyle koymak, oportünizmden ve revizyonizmden etkilenmeyi, hatta oportünist ve revizyonist bir çizgi izlemeyi yazgı saymak, komünist öncünün iradesini bir hiç derekesine indirmek anlamına gelir. Bütün komünist partileri güç, hatta çoğu zaman son derece güç koşullar, bir dizi sıkıntı, sorun ve ideolojik ve siyasal müdahale, hatta düşmanın cepheden saldırıları altında doğar, yaşar ve gelişirler. Herhalde, dünyanın birdizi ülkesinde, ülkemizde olduğundan daha zor ve karmaşık koşullar altında kavga vermek zorunda olan partiler de olmuştur ve olacaktır. Ama bu gibi "dışsal" faktörlerin varlığından yola çıkarak, komünist partilerin çizgisinin bozulmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürmek oportünizmin daniskası ve Leninist proletarya partisi teorisinin yadsınmasıdır. Böylesi bir yaklaşım, proletarya partisi içinde hem Marksistlerin, hemde Marksizmin düşmanlarının varlığını meşru gören İkinci Enternasyonal oportünistlerinin, işçi sınıfı içinde farklı fraksiyonların bulunmasının birden fazla işçi partisinin ya da işçi partisi içinde farklı kanatların olmasını gerekli hale getirdiğini söyleyen Troçkistlerin ve kapitalist toplumda ve hatta sosyalist toplumda farklı sınıfların bulunduğu gerekçesiyle, komünist partisi içinde farklı kanatların ve revizyonist hiziplerin varlığının kaçınılmaz olduğunu ileri süren Maoistleri yaklaşımının ta kendisidir. Birlik tartışmaları döneminde, bugün ya da yakın zamana kadar MLKP'nin üyesi olan pek çok kişi işte bu anlayıştan, daha doğrusu onun Maoist versiyonundan yola çıkarak İbrahim Kaypakkaya'nın ve TKP(M-L) Hareketi'nin 1972-79 dönemindeki Maoist çizgisinin aslında Marksist-Leninist olduğunu savunabildi ve savunabilmektedir. Bilinen yazılarını kaleme aldığında henüz yalnızca 5-6 yıllık aktif siyasal yaşamı olan İbrahim Kaypakkaya'nın " Maoizmden etkilenmesi" anlaşılabilir. Yeter ki, onun çizgisinin Maoist olduğu kabul edilsin ve bu çizgi Marksist-Leninist bir çizgi gibi sunulmasın. Ama, 1971 devrimci hareketinin deneyiminden yararlanarak ve onun omuzlarına basarak yükselen TKP(M-L) Hareketi'nin "Maoizmden etkilenmesi" ve hele bu çizginin Marksist-Leninist bir çizgi gibi sunulması, asla anlaşılamaz ve kabul edilemez. Ne yazık ki, yalnızca Birlik Kongresi döneminde değil, bugün bile MLKP içinde, TKP(M-L) Hareketi'nin 1972-79 dönemini Marksist-Leninist görenlerin sayısı hiç de az değildir.
Bu, asla geçmişin belli bir döneminin nasıl değerlendirilmesi gerektiğiyle ilgili bir tarih tartışması değildir. Bu, küçük-burjuva devrimci geçmişimizden, özelde küçük-burjuva demokratizminden ve genelde burjuva dünya görüşünden kesin ve geri dönüşsüz bir tarzda kopup kopmayacağımız sorunu, Marksizm-Leninizmden derin ve doldurulamaz bir uçurumla ayrılmış olan oportünizm ve revizyonizmi kesin bir biçimde reddedip etmeyeceğimiz sorunudur. MLKP önderliğinin pratiğinin de gösterdiği gibi, geçmişin Maoizmine hoşgörü gösterilmesi, onun Marksizm-Leninizmle bağdaşabileceğinin savunulması, ardından kaçınılmaz bir biçimde her tür ve renkten oportünizme ve revizyonizme hoşgörü gösterilmesi ve onunla Marksizm-Leninizm arasındaki" duvarların yıkılması" eğilimini daha da güçlendirmiştir. Dolayısıyla, Merkez Komitesi'nin daha Aralık 1995'de, yani Birlik Kongresi'nden yalnızca 15 ay sonra MLKP adına hareket eden bazılarının Sofya'da iki revizyonist partiyle birlikte bir "Yeni Komünist Enternasyonal" kurmaya girişmelerini hoşgörüyle izlemesi, Lenin'in bazı temel konulara ilişkin yaklaşımlarının evrensel düzeyde değil, "yalnızca Rusya için geçerli" olduğu yolundaki aşırı oportünist tezlerin, üstelik Parti yayım organlarında ileri sürülmesini seyretmesi, Abdullah Öcalan adlı hainin yıllardır Marksizm-Leninizme, Partiye ve Türkiye devrimci hareketine yaptığı düzeysiz saldırı ve hakaretleri "saygılı" bir sessizlikle dinlemesi vb. hiç de rastlansal olaylar değildi. İşte geçmişin, yani 1980 öncesinin küçük-burjuva devrimci mirasıyla, bir başka deyişle oportünizm ve revizyonizmle göbek bağları tam olarak kesilmediği, tersine bu bağlar kıskançlıkla muhafaza edildiği, hatta giderek başka kılıklar altında yeniden canlandırıldığı ve buna bağlı olarak 1980 sonrasında bu küçük-burjuva temel üzerinde gelişen tasfiyeci savrulmayla tam bir hesaplaşma yaşanmadan birlik yapıldığı içindir ki, bugün buradayız. Lenin, Alman Sosyal-Demokrat İşçi Partisi önderlerinin Lassalle'in Alman İşçileri Ulusal Birliği'yle birleşme konusunda eleştiren Marks'a göndermede bulunurken şöyle diyordu:
"Eğer birleşmek zorundaysanız, diye yazıyordu parti liderlerine Marks, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik 'ödünler' vermeyin."(Ne Yapmalı)