11 Temmuz 2021 Pazar

H. Ozan hayal satmaya devam ediyor..!

 Giriş:

“İdeolojik savaşım ile parti içerisindeki oportünist unsurların “yenilebileceğini”, parti yörüngesindeki bu unsurların “üstesinden gelinebileceği”ni savunan teori, partiyi felce ve kronik sakatlığı mahkum etmenin belirtisi olan, çürük ve tehlikeli bir teoridir; bu teori, partinin oportünizme peşkeş çekilmesi tehlikesini doğurur; proletaryayı devrimci partisinde, emperyalizmi karşı savaşımında başlıca silahından yoksun bırakmakla tehdit eder.” (Leninizm’in İlkeleri, Stalin)

Bir dönem MLKP’nin önderliğinde yer almış ve MLKP’nin 1995 Birlik Konferansı darbesinde Birlik Kongre’sinin temel görüşlerini ve tüzük ilkelerini bir yana iterek, azınlık görüşlerini on bir aylık süreç içinde darbe yoluyla çoğunluk görüşü haline getirilmesine omuz veren H. Ozan, MLKP’nin yozlaşması ve küçük burjuva devrimciliğine kapaklanması üzerine bolca yazıp çizdiğine tanıklık ediyoruz. Ama H. Ozan MLKP’nin önderlik eliyle çizgi değişikliğine uğramasını kendi dışındaki önderliğin sırtına yükleyerek, işin içinde sıyrılmaya çalışıyor.

Aynı keza önderlik eliyle MLKP’nin ideolojik-politik ve örgütsel olarak evrim geçirerek değişime uğramadığını söylüyor, ama kendisi öne çıkarak yıllardan bu yana MLKP önderliğinin ML çizgiyi geminin bordosunda denize atarak komünist hareket ortadan kaldıran duruma karşı devrimci bir girişkenlik yada önderlik göstermeyerek, MLKP’nin uzaktan çağrılara yapılarak değişime uğrayabileceği hayalini pompalıyor. Kısacası her bakımdan savrulduğu ve Birlik Kongre program, stratejisi ve taktik çizgisinin dışına düştüğünü ilan ettiği MLKP’nin bölünüp-parçalanmamasını ve tasfiyeciliğin tasfiye edilerek komünist hareketin yeniden ayakları üzerine dikilmesi için elini taşın altına koyma yerine uzaktan davul çalmaktan öte bir şey yapmıyor.

H. Ozan MLKP yozlaşıp bir yıl içinde küçük burjuva devrimciliğine kapaklanmasının suç ortaklarındadır
Bir kere 95 yılında içinde H. Ozan’ın da yer aldığı MLKP önderliği, örgüt içinde herhangi bir tartışma yapmadan, yetkisi olmadığı halde, 95’te topladıkları Birlik Konferansı’yla, işçi sınıfına yönelik çalışmalarından kopmuş ve sendikal çalışmaları tasfiye etmiş, gençlik ve semt çalışmalarına dayanarak sınıftan kopuk parti kurulabilir küçük burjuva devrimciliğine rücu ederek, Leninist parti öğretisini mükemmeliyetçilik olarak ilan edip, öncellerini suçlayarak, örgütü devrimci çizgisinde çıkarmıştı. Haliyle MLKP’yi bir yıl içinde ML çizgide anti-ML çizgiye ve küçük burjuva devrimciliğine kapaklandıran, bu darbeci oportünist çizgiye karşı mücadele eden komünistleri “parti yıkıcısı ve bölücüsü olarak” ilan ederek katletme dahil her türlü komplocu ve kontracı kirli yöntemlerini devreye sokulmasında H. Ozan’ın özel rolü olmuştur biliyoruz.

95 Ağustos’unda MLKP ile başta Leninist Parti öğretisi olmak üzere, örgüt içi demokrasi, kitle çizgisi, Kürdistan sorunu, geçmişin değerlendirilmesi vb. olmak üzere birçok sorunda ideolojik birlik sağlanmış olması ve tersine bu görüş ayrılıklarının gittikçe derinleşmesi, sınıfla var olan bağlarını kaybetmiş bir halde örgüt içinde herhangi bir tartışmaya müsaade edilmemesi, MLKP-K’nın K’sının kaldırılarak hem sınıfla birleşmeden hem parti birliği bakımından birleşilecek komünist güçlerin -TDKP ve TİKB’nin- varlığı orta yerde durduğu halde darbeci bir tarzda parti ilan edilmesinin ardında bir grup komünist, MLKP’nin parti olmadığı halde parti ilan edilmesine tutum alarak yollarını ayırarak KP-İÖ’nü kurdular.

94. Birlik Kongre belgelerinde komünist partisinin işçi hareketiyle sosyalist hareketin birliği olduğu görüşünü karar altına alan ve MK’sinin önüne bu görevi yerine getirmekle yükümlendiren Birlik Kongresi’nin bu kararı MLKP-K önderliğince yok sayıldı. Bunlardan birisi de o dönemde MK’da yer alan H. Ozan’dı.

MLKP’nin yozlaşıp sol oportünist maceracı küçük burjuva bir çizgiye kapaklanmasında sorumlu olanlardan öncülerinden olan H. Ozan’dı, MLKP’nin Birlik Kongre perspektifinde tümüyle uzaklaşıp, ezilenlerin çizgisinde buluşmasına neden ses çıkarmayıp, bu yozlaşma ve çürümenin bir parçası olduğunu kapsamlı bir şekilde ortaya koymadığı gibi aynı zamanda hatalarının özeleştirisini yapma tutumu içinde de olmadı.

Kısacası H. Ozan da sorumlusu olduğu döneme ilişkin, herhangi bir özeleştirel bir tutum görmediğimiz gibi, örgüt içi mücadele de ne ölçüde kararlı bir savaşım yürüttüğüne dair ortada herhangi bir veride yok. Ama MLKP’nin önderliğinin örgüt içi mücadele yöntemlerini; eleştiri, tartışma yönetimini devre dışı bırakarak, farklı düşünen yoldaşlara karşı burjuvaziden aşırılmış yasakçı, baskıcı ve şiddet yöntemlerini devreye sokarak, onları korkutup-sindirerek tasfiye etme yolunu tutanların arasında H. Ozan’ın yer aldığını biliyoruz Dahası tüm yapılan kirlilikleri ve Kemal Yazar yoldaşın katledilmesi ve bazı yoldaşların kaçırılarak kontracılar gibi ihanete zorlamasının pratik öncülerinden olduğunu unutan H. Ozan, bugün MLKP önderliğini sertçe eleştirerek ne kadar demokrat olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ama pek inandırıcı olamıyor.

Unutanlara kısa bir hatırlatma yapmak gerekirse, 1995 Ağustos'unda yurt dışında MLKP ile yollarını ayıran KP-İÖ’lü yoldaşlara yönelik saldırıların başında hep H. Ozan, Garbis Altınoğlu ve M. P. vardı. O dönemde MK adına yurt dışı çalışmalarının başında bulunan, talimatları veren, evleri basan, insanları kurşunlatıp-bıçaklatan, miting ve yürüyüşlerde demir çubuk ve çivili sopalarla saldırılar düzenleyen, arabaların, evlerin camlarını sopalarla kıran, sabahın köründe işe gitmek için evlerinde çıkan işçi yoldaşlara pusu kurup çivili sopalarla öldüresiye dövdüren, Kemal yoldaşın öldürülmesi talimatını uygulamaya sokan, yoldaşları kaçırıp devrimci mücadelede vazgeçirilmesi için TC’nin işkenceci kontracılarını aratmayan psikolojik işkence yapan, ölüm senaryoları düzenleyen, küçük çocuklarını ailelerine karşı kullanmaktan beis görmeyen, dahası TC Savcıları gibi yüzlerce sorular hazırlayıp, yoldaşlara yönelik kara propaganda yapmaktan geri durmayan H. Ozan’ın kendisidir. 

Dün karşı devrimden aşırılmış şiddet yöntemleriyle KP-İÖ’lülere saldıran H. Ozan ve MLKP önderleri, elbette yalnızca KP-İÖ’lülere değil, MLKP’de kim kopmuşsa şiddetle cezalandırılmışlar, tehditle sindirilip devrimci çalışmadan vazgeçirilmiştirler. MLKP YKH; 2006 yılında MLKP’den ayrılan ve başını TKİH kökenli kadroların çektiği, bir dönem İşçilerin Yolu dergisini çıkaran grup, içinde H. Ozan’ın da yer aldığı MLKP önderliğinin politik olarak yok etme karşı-devrimci saldırılarıyla örgütsel olarak dağıtılmışlardır.

Yine 2008 yılında İstanbul da işçiler içinde faaliyet yürüten bazı kadroların başını çektiği Devrimci Spartaküs adlı bir grup MLKP’yi eleştirerek ayrıldı. Bunların akıbeti de MLKP önderliğinin sistemli saldırı ve politik yasakçı gerici saldırıların ardından dağılan MLKP YKH’nın akibeti gibi olmuştur. Ha keza Garbis Altınoğlu’na yönelik ayağını denk al tehditleriyle MLKP’yi eleştiren kitabın basımını engelledikleri bir sır değil. Yine MLKP’de birçok yönetici konumdaki kişinin koptuğunu, MLKP önderliğinin kirli kontracı yöntemlerinden korktuklarından dolayı, devrimci saflarda uzaklaşarak düzene döndükleri bilinen bir olgudur.

Kendisini yanılmaz komünist olarak gören H. Ozan, MLKP önderliğin yer aldığı sürecinde yaptıkları kontracıları aratmayan kirliliklerde elini Kemal Yazar yoldaşın kanına bulaştırmış ve onlarca yoldaşın kafasını-gözünü demir çubuklar ve çivili sopalarla kırılmasında ve kitle eylemlerinde emekçilerin durumunu dikkate almayarak, “her şey parti için ve partide üstün bir şey yoktur” diyerek örgütü araç olmaktan çıkararak amaç haline getirmiş ve uzun yıllar omuz omuza devrimci kavga içinde oldukları yoldaşlarını bir gece ajan-provokatör olarak ilan ederek hakkında ölüm kararları alıp uygulamaya sokmaktan geri kalmamıştır. Peki, "her şeye parti, parti için her şey mubah diyen” H. Ozan şimdi nerede? “Tankla topla kurduk, tankla topla koruyacağız” diyerek komünistlere ve MLKP’yi eleştirenlere sınır tanımadan saldıran H. Ozan yaratmış olduğu canavarın karşısında, “aman ha sakın MLKP’yi bölüp-parçalamayın” diyerek yapmış olduğu eleştirilerin hiç bir diğer taşımadığını ortaya koyuyor.

Bütün bu kirli sürecin baş mimarlarında birisi olan H. Ozan yaptıklarında herhangi bir rahatsızlık duymadığı gibi, elini Kemal Yazar yoldaşın devrimci kanını bulamış olduğunu unutarak-unutarak utanmadan hala devrim ve sosyalizmden bahsedip bir dönemler kendisini öne sürüp sırtını sıvazlayan kariyerist bukalemun önder müsveddelerinin tetikçisi rolünü üstelemiş olan H. Ozan, işi bittikten sonrası, ilkesizliği ilke edinmiş, zor dönemde mülteciliğin anaforuna kapılmaktan geri kalmayan kader ortakları tarafından tasfiye edilmesine hayıflanıyor. Aslında Garbis ve bir çok MLKP’de tasfiye edilen yada ayrılmak zorunda bırakılan kişiler gibi H. Ozan’da komünist değer ve ilkeleri ayaklar altına almış ve 27 yıldır bu çizgide ısrar eden MLKP saflarında hala birilerinin kafasında tavşan çıkarmasını yani MLKP’de tasfiye edilmiş olan ML çizgisinin birileri tarafından yeniden örgüte egemen kılınacağı günlerin hayaliyle teselli bulmaya çalışıyor. 

Bugüne kadar bir çok kişi MLKP önderliğini elinde tutan, kadroları bir birine çatıştırarak aradan sıyrılan kariyerist, pragmatik, bel kemiksiz bukalemun klik tarafından tasfiye edilmiş ve bu klik kendi çizgisini MLKP’ye egemen kılmıştır. Onlarca yıldır iktidar ipini elinde bulunduran bu kliğin egemen olduğu MLKP’de hala içte devrimci bir başkaldırı yaşanarak örgütün çizgi değişimine uğrayacağı beklentisini pompalamak, yalnızca tasfiyeci oportünist ezilencilerin değirmenine su taşımaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.

Nitekim yaklaşık 6 yıldır H. Ozan’ın MLKP’ye yönelik eleştirilerinin havanda su dövmekten öteye bir anlam ifade etmediğini yakinen görüp yaşadık. H. Ozan, eğer MLKP yozlaştı ve küçük burjuva devrimciliğine kapaklandı ve önderliği her türlü melanetin temsilcisi bir konumuna geldiyse, burada yapılması gereken tek şey kalıyor oda H. Ozan’ın kolları sıvayıp komünist hareketi yeniden ayağa dikmek ve Birlik Kongresi hattında yeni bir örgüt kurmak için öne atılmak ve MLKP’de var olduğunu iddia ettiği diri devrimci güçleri yeni bir komünist örgütün ete kemiğe bürünmesi mücadelesine omuz vermeye davet etmektir.

H. Ozan böyle bir yaklaşım içinde olmadığından dolayı uzaktan MLKP’ye top atışları yapmaya devam ediyor. Oysa H. Ozan’ın yapması gereken uzaktan davul çalmakla hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğini bilerek, kendi gücüne güven içinde, devrimci girişkenliği devreye sokarak, elini taşın altına sokarak, proletaryayı öncü örgütünden mahrum bırakmamak adına, söylemiyle ile eylemi arasındaki uyumu sağlayarak yeni bir komünist örgütü kurmaktır. Böyle davranmadığı sürece H. Ozan’ın eleştiri ve önerilerinin hiçbir değer taşımayacağını söylemeliyiz.

94 Birliği sağlam temelleri üzerinde kurulduysa neden kurucu önderleri MLKP’yi terk ettiler
Hem H. Ozan, hem Garbis Altınoğlu, hem MLKP YKH ve hem de mevcut MLKP önderliği 94 Ekim’inde kurulan MLKP-K’nın sağlam ideolojik-politik ve örgütsel temeller üzerinde inşa edildiğini ve bugüne kadar Türkiye de örgütlerin birleşmesinde tek olumlu örnek olduğunu savundular, savunuyorlar. Daha önceki eleştiri yazılarımızda da değinmiş olduğumuz gibi MLKP-K’nın kuruluşunda güçlü bir ideolojik-politik birlik yoktu. Kitle çizgisinden geçmişin değerlendirilmesine, Kürdistan sorununda parti ve partileşme sürecine vb. kadar birçok temel sorunda ortaklaşma sağlanamadığı için zorlamayla yamalı bohça görünümünde uzlaşmacı bir hatta ortaklaşma sağlandı.

Bu bakımdan MLKP-K ideolojik-politik platformu daima pamuk ipliğiyle bağlı ve her an kopmaya müsait bir zemindi. Bu bakımdan MLKP- platformunda ciddi kan uyuşmazlığı olduğu kısa zamanda açığa çıktı. Kendisi ideolojik-politik olarak yetmezlik içinde olan MK örgütte farklı görüşlerin giderilmesi için tartışma-eleştiri ortamını yaratmak bir yana, yasakladı ve haliyle her eğilim kendi doğrultusunda ilerleyerek kopuşlar kapıyı çaldı. Örgüt içi demokrasi ve kadroların görevlendirmeleri alanında başlayan ilkesiz, keyfi ve klikçi ayrımcı yaklaşımlar giderek ideolojik-politik alanlara- parti ve partileşme sorununda sınıftan kopuk parti kurulabilir ve sınıfı çalışmalarda merkezde tutmayı geriye iten illegal çalışmayı göstermelik hale getirerek, legalizmde konaklayan tutumlar ve ideolojik- politik değişimler- taşınarak sürdü. Aslında MLKP-K’nın çürük bir zeminde kurulduğu kısa zamanda açığa çıktı. 

1995 yılında KP-İÖ,2006 yılında MLKP-YKH ve 2008 yılında Devrimci Spartaküs  MLKP’de kopuş yaşarken, MLKP-K kuruluş sürecinde MLKP-K MK’sın da yer alanların ezici çoğunluğu ve delegelerin çoğunluğu MLKP’den kopuş yaşadılar. Bunlar bile MLKP-K’nın sağlam bir zemin üzerinde inşa edilmediğini gösterir. Bir örgütün kuruluş sürecine güçlü bir zihin açıklığı ve sağlam bir ideolojik birlik ve büyük bir beklentiyle katılan kadroların kısa zaman içinde kuruluşuna katıldıkları örgütün saflarını terk etmeleri hayra alamet olmasa gerek.

94 Birlik Kongresi'nde MK’ne 7. TKP-ML Hareketi kontenjanında, 6. TKİH kontenjanında toplanan 13 kişi atandı. Çünkü ilk kuruluş Kongresi olması nedeniyle her örgüt kimlerin MK’da yer alacağını kendi içinde belirledi. Yalnızca Kongre, MK’nın kaç kişide oluşacağını ve nasıl bir önderlik’e ihtiyaç olduğu ve görev alacak önderliğin özellikleri, yetenekleri vb. sorunları anlayış düzeyinde tartışıldı. Önderlikte yer alanlar genellikle hızlı birlikçi kadrolardı.

Ne ki MLKP-K’nın kuruluşunun ilk 8 ayında 1. Hareket ve diğer 2’si TKİH kökenli olmak üzere 3 MK asil üyesi önderlikte istifa ettikleri gibi, MLKP-K’yı terk ettiler. Bu MLKP-K saflarını terk eden önderlik kadrolarından birisi sınıftan kopuk ve sol oportünist bir çizgiye kapaklandığı eleştirisinde bulunarak yollarını ayırırken, diğer 2 TKİP kökenli MK üyesi, MLKP-‘yı sağcılıkla suçlayarak, MLKP-K ile bağlarını koparıp atıyordu. Bu kişilerden birisi Ahmet Metin Koyuncu’ydu. Aslında A. Metin Koyuncu tam bir DHKP-C ve PKK hayranıydı. Halkın Kurtuluşu geleneğinde geliyordu ve Halkın Kurtuluşu’nun sağcı kitle çizgisi ve pratiğine tepkisini sol oportünizme yelken açarak gidermeye çalışıyordu. Kitle çizgisi ve silahlı mücadele konusunda sol oportünist maceracı bir hatta duruyordu. Birlik Kongresi’nde bu maceracı görüşlerini ortaya koymaktan geri kalmadı. Birlik Kongresi'nin kitle çizgisinde ortacı bir kararda bulunması A. Metin Koyuncu’yu tatmin etmemişti.

Nitekim Gazi olaylarının ardında, MLKP-K’nın çizgisini sağ opotunist ilan ederek bir MK üyesini daha yanına alarak, MLKP-K’da koptu. Aslında Birlik Konferansı’nın hemen ardında 3 MK üyesinin mücadeleden toz olmaları, birliğin iddia edildiği gibi sağlam bir zeminde örülmediğini ortaya koyuyordu. A. Metin Koyuncu kitle çizgisi alanındaki maceracı ve bireysel şiddet eylemlerini esas alarak, bu eylemlerle kitlelerin etkilenip, örgütlenip, ayağa kalkacağı öncü savaşçı hayalciliği savunuyordu. Keza bu maceracı eylem çizgisi onu 22 Kasım 2000 yılında F Tipi zindan katliamını protesto etmek için yalnız başına Ümraniye karakoluna yönelik bombalı saldırı düzenlemeye itti ve tek başına gerçekleştirmeye kalkıştığı karakola bomba atma eyleminde polis tarafından katledildi.

H. Ozan’ın birlik devrimini sürekli olarak olumlayarak, ileriye doğru atılmış güçlü bir adım olduğunu tekrarlaya dursun, başta önderlik organını geliştirip yetkinleştirme olmak üzere, işçi sınıfını örgütlemeye yüklenmek, ideolojik-teorik alanda derinleşmek ve güçlü illegal örgüt yaratmak dahası Birlik Kongre kararlarının pratiğe geçirilmesine önderlik etmekle yükümlendirilmiş MLKP önderliği bu görevlerini yerine getirme yerine, örgütün temel görüşlerini değiştirmek için Kruşçev’in yolunu izleyerek, örgütü darbeci yolla ele geçirmeye girişmişti.

İşin ilginç olanı 94 Birlik Kuruluşu’nda MLKP’nin önderliğinde yer alan hızlı birlikçiler döküle döküle yalnızca 4 kişi kalmıştı. Hareket kontenjanında MLKP-K önderliğine atanan: Garbis Altıoğlu, H.O, M.K, C.M, M.P değişik zamanlara yayılacak biçimde MLKP’de koparken 7. kişiden yalnızca İ.M. Şeref ve S. Battal Bayraktar MLKP saflarında kaldı. Aynı keza TKİH kontenjanında Birlik konferansında MK’ya atanan 6 kişiden Ahmet Metin koyuncu ve bir MK üyesi daha ilk altı ayda MLKP’de koparken, sonrasında da iki kişi daha birisi MLKP YKH’nın başını çekerek bir diğeri ise farklı nedenlerden dolayı MLKP önderliğinden koptu. Böylece Birlik Kongresi’nde TKİH kontenjanında MK’ya atanan 2 kişi kalmıştır. Yani MLKP-K’nın kuruluş sürecine katılan 13 MK üyesinden 9 MLKP’nin dışına düşmüştür. Peki, nasıl oluyor da kurucularının erkence MLKP’yi terk ettiği bir birlik dört başı mamur başarılı ve örnek birlik olabiliyor?

Bunlarda klikçi yaklaşım içinde önderlikte yer alan kadroları kendi durumlarını sağlamlaştırmak için öne sürmüşler, birbiriyle dövüştürülmüşler ve arada darbeci bukalemun kariyerist klik arada sıyrılıp çıkmıştır.


Peki, üzerine sayfalarca yazılar yazılıp büyük bir gelişme, yeni bir sürecin açılmasının kendisi olarak ifade edilen Birlik Kongre kararlarını tasfiye ederek tam tersini yapan; illegal örgüt yerine legalizmin yelken açarak illegal örgütü tasfiye eden, proletarya partisinin işçi sınıfıyla sosyalist hareketin birliğinden geçtiğini ve bunun içinde işçi sınıfını merkezde tutan bir komünist çalışmanın esas alınması gerektiği kararlarını bir yana iterek, sınıftan kopuk parti kuralabilir görüşüyle Leninist parti öğretisini iğdiş ederek ezilenleri temel alan bir çalışmayı önde tutan yaklaşımla, MLKP nasıl olupta Birlik Kongresi’yle büyük gelişme ve değişmenin yolunu açmıştır. Eğer 94 Birlik Kongresi H. Ozan’ında söylediği gibi ideolojik-politik ve örgütsel alanda güçlü bir birlik zemini yaratılmış olsaydı, MLKP’yi kuran önderlik kadrolar ve militanları MLKP’den kolay yoldan kopmazdı.

H. Ozan’a göre her türlü melaneti sorumlusu MLKP önderliği ama yine de MLKP’yi küçük burjuva devrimciliğinde çekip çıkartacak bu küçük burjuva önderlik
H. Ozan’ın MLKP önderliğine dair söylemleri -eğer bu söylemlere kendisi inanıyorsa- bizlerin yıllar öncesinden söylemlerinin su götürmezcesine doğruladığı gibi aynı zamanda MLKP’nin kısa bir zaman için nasıl küçük burjuva devrimciliğine kapaklandığı nedenlerini ortaya koymaktadır.

Peki, H. Ozan bir dönem aynı organda sorumluluk üstelenmiş en azından 1994-2000 yılları arasında aynı organ için yer almış ve aynı sorumlulara ortak olmuş olan H. Ozan önderliğin savrulmasına ve örgütü ele geçirip yozlaştırmasına neden karşı durup örgüt kitlesini harekete geçirme tutumu içinde olmamıştır. Üstelik MLKP önderliğinin ideolojik-politik olarak savrularak örgütü devrimci çizgisinde çıkarmasında H. Ozan seyirci kalmak dışında ne yapmıştır?

H. Ozan örgütün 94. Birlik Kongre kararlarının dışına çıkarılarak, küçük burjuva bir çizgiye oturtulduğunu, bu küçük burjuva postmodernizmin yeni hali olan sınıf perspektifini bir yana iterek, ezilenlerin sosyalizmine sıkıca sarılan , yıllardan bu yana alaca-bulaca bu küçük burjuva maceracı çizgiyi örgüte egemen kılan, kimsenin ses çıkarmadığı, ses çıkaranların öyle yada böyle tasfiye edildiği MLKP’de, hala birilerinin küçük burjuva çizgiyi alaşağı yapmak için ayağa kalkacağı hayalleriyle yaşıyor ve MLKP içinde var olduğunu düşlediği diri devrimci güçlerden medet umuyor.

Hem MLKP önderliğince örgüt içi demokrasinin ortadan kaldırıldığını ve farklı düşünenlere örgüt içinde yaşam hakkı tanınmadığı ve tartışma-eleştiri ve sorgulama hakkının “örgüt yıkıcılığı” olarak değerlendirildiği söyleyeceksin, hem Kongre ve Konferansların göstermelik zorunlu bir geçit haline getirilerek iplerin her bakımından kendilerine stratejik önderlik rolü yükleyenlerin elinde tuttuğunu dilendireceksin, hem de MLKP’de birilerinin tüm bu engelleri aşarak, MLKP’de değişimin öncülüğünü yapacağını düşleyeceksin. Bu ancak sanırız hayal pazarlamaktan geri durmayan H. Ozan gibilerine uygun bir durumdur.

H. Ozan, MLKP’nin ideolojik-politik ve örgütsel olarak ML çizgide çıktığını ve küçük burjuva devrimciliğine kapaklandığı verilerle somutta ortaya koyarken, MLKP’nin içinde var olduğunu düşlediği, diri devrimci güçlere, yeni bir komünist örgüt yaratmak için zincirleri kırıp ortaya çıkmaları çağrısı yapmak yerine, tam tersi çağrı yaparak, “aman ha MLKP’de kopup ayrı bir oluşuma gitmeyin, böylesi bir adım mücadeleye yarar değil zarar vereceğini” söyleyerek, MLKP’deki diri devrimci güçlerin MLKP önderliğine boyun eğmelerini ve küçük burjuva devrimciliğiyle kuzu kuzu yaşamalarını devam etmelerini isteyerek aslında MLKP önderliğinin değirmenine su taşımaktan geri kalmıyor.

Böylece H. Ozan’ın MLKP’ye dair tüm eleştiri ve iddiaları somut çözümle birleşmemesi ve küçük burjuva devrimciliğinin yıkılması ve MLKP’de yeniden ML’in egemenlik kurulması, bir yerde MLKP’ye egemen olmuş olan, “dar kafalı iktidar hastası çıkarcılığın ve tutuculuğun ‘parti tarzı”na dönüştürülmesi, tüm devrimci laflara karşın ilkel, amatör, dar pratikçi, idare-i maslahatçı, klikçi iktidar hastalığı kaçınılmaz olarak derin ve kapsamlı bir yabancılaşma ve çürüme yaratan, ML’den uzaklaşmış, proletarya yerine ezilenleri geçirmiş olan MLKP önderliğinin kuşatmasının, diri devrimci güçler ile birleşerek yeni bir örgüt kurarak Birlik Kongre çizgisinin pratiğe sürülmesinin yolu açılmalıdır.

Çürümüş, yozlaşmış ve ML çizgiyi tasfiye etmiş ve küçük burjuva bir bir çizgiye kapaklanmış MLKP’nin yeniden komünist çizgiye rücu edeceğini bekliyor. Bu aslında ölmüş atı kırbaçlamak gibi bir şeydir. At ölmüş ama birileri hal atın ölmediğini tanıtlamak için habire elinde kamçı, atı kırbaçlayıp duruyor, ama ortaya seyircileri aldatmak başka bir görüntü çıkmıyor. Bu kadar eleştiriden sonra H. Ozan’nın hala MLKP de devrimci değişim beklentisi içinde olması ve başkalarını da bu hayal tacirliğine ortak etmeye çalışması, tıpkı yıllardır bu aynı çizgide yürümüş Garbis Altınoğlu gibi, elini taşın altına sokarak, yozlaşmış-çürümüş ve küçük burjuva devrimciliğince tasfiye edildiğini düşündüğü komünist hareketi yeniden ayağa dikmek yerine, MLKP saflarındaki diri devrimci güçlere akıl hocalığı yapıyor ve böylece MLKP’nin saflarında var olduğunu düşlediği diri devrimci güçlerin daha fazla, çürüyüp, geriye savurmasına omuz veriyor.

Yani H. Ozan, MLKP kadrolarına benim yaptığımı yapmayın yani MLKP’nin dışına düşmeyin içinde kalarak değiştirmek için mücadele edin diyerek, örgüt içi demokrasinin yok edildiği ve tüzüğün göstermelik sayıldığı bir ortamda, genç kadrolara hayal çubuğu uzatıyor. Maalesef H. Ozan’ın uzattığı ve pompaladığı hayal çubuğunda, devrimci olan ve tasfiyeciliğe karşı mücadelede ışığı çıkmıyor.

H. Ozan önderlikle ilgili uluslararası ve “Türkiye devrimci hareketinin deneyimlerinin gösterdiği gibi, öncünün ve önderliğin reddi kadar idealize edilmesi de sınıf mücadelesine ağır zararlar vermiştir, vermeye de devam etmektedir” diyerek, kendi tarihi boyunca “önderlik boşluğu” yaşayarak gelmiş Türkiye komünist hareketinin öz deneyimleri de bunu kanıtlamaktadır. MLKP tarihin çağrısına yanıt verecek gelişkin bir önderlik teorisi ve pratiği yaratamamıştır. Özellikle başta sağ kendiliğindencilik olmak üzere sağa ve “sol”a savrulan, istikrarsız, iç bütünlükten yoksun öncülük, önderlik teorisi ve pratiği öyle ya da böyle sürece damgasını basmıştır.

Önderlik, öncülük bağlamında en ileri çıkışı temsil eden ve Birlik Devrimi’nde somutlaşan sıçrama ise ne yazık ki daha fazla ilerleyememiş, ilk atılımın ardından giderek gerileyip dibe vuran bir seyir izlemiştir söylemleriyle H. Ozan, “MLKP’nin önderlik sorununda hem uluslararası hem mücadele yürüttüğü coğrafyanın ve hem de kendi deneyimlerin çıkarılan dersler ve geliştirilmeye çalışılan perspektifleri içselleştirilemediği”ne dikkat çekiyor. 

H. Ozan “bireycilik ilkesinin yön verdiği şaha kalkmış bürokratik bir kült geliştirilmiş ve örgütte iktidar tekeli kurmaya çalışan küçük burjuva benmerkezci zihniyet ve yönelime karşı mücadele eden komünistler ise etkisizleştirilmeye, değersizleştirilmeye ve tasfiyeye yönelinmiş, her açıdan partinin ağır kan kaybına yol açılmıştır. Bu süreç hala devam etmektedir. Bu olgu, partiyi derin ve kapsamlı bir yıkımla tüketme sürecinin içerisine götürmüş, kapsamlı bir yabancılaşma üretmiştir” değerlendirmesiyle MLKP önderliğini politikayı bireysel çıkarları ve hırsları için yaptığından bahsediyor.

Nitekim H. Ozan, MLKP önderliğinin içinde bir grubun kendini bürokratik ekipçi zihniyet kendisini ”stratejik önderlik” olarak ilan ettiğini belirterek, böylece kendini partinin, yani sınıfın stratejik önderliği olan partinin yerine geçiriyor. Tamda burada kendisini bütün başarıların sahibi, “taktik önderlikler”i ise bütün zaaf ve yenilgilerin sorumlusu ve suçlusu ilan ediyor. “Enkaz” demagojisi ile zaaflar vb. “stratejik önderliğin” olmadığı dönemlere bağlıyor.

Bizim bir dönem eleştirdiğimiz ve içinde H. Ozan’ında yer aldığı darbeci ve sosyalist demokrasiyi ortadan kaldıran ve yalnızca önderliğin her şeye karar verdiği ve farklı seslere yaşam hakkı tanınmayıp, tasfiye kılıcını sürekli olarak kadroların başında dolaştırıldığı dönemde H. Ozan, PKK ve DHKP-C’ye özenilen bürokrat ve putlaştırıcı önderlik anlayışının karşısında değil yanında duruyordu. Tüzük, program, strateji ve temel taktikler delme deşik edilirken, temel görüşler örgüt içinde tartışılarak Kongre sonuçlanır Tüzük hükmü yok sayılarak önderliğin dediği örgütün görüşü haline gelirken ve örgüt kitlesi sürü yerine konurken darbeci ve komplocu oldu bitici tutumlara H. Ozan sesini çıkaramayarak, darbeciliğe ve tüzüğün yok sayılmasına suç ortaklığı yapıyor, Öcalan ve D. Karataş önderlik zihniyetini taklit eden, örgüt kadrolarını hiçe sayan kişi ya da küçük bir kafadarın önderlik anlayışının örgüte egemen kılınarak, demokratik merkeziyetçilik, eleştiri-özeleştiri ve tartışma kültürü ortadan kaldırılmasına ortak olunuyordu.

Nitekim H. Ozan kendisi de yıllardan sonrada olsa gerçeği görerek bir dönem yol arkadaşlığı ve suç ortaklığı yaptığı darbeci, klikçi, demokrasiyi rafa kaldıran önderlik kadrosuyla ilgili şunları söylüyor: “Kongrede seçilmiş MK’nın da kendilerine tabi olacağı ve mutlak itaat etmesi gereken bir yapı olarak görmektedir. İşin özü budur. Burada başlıca olarak ulusal demokratik hareketin (PKK) lideri Öcalan’ın ”stratejik önderlik” teorisi ve pratiğinin kötü bir şekilde taklit edilmesiyle şekillenen bir ”stratejik önderlik” gerçeğiyle karşı karşıyayız. Burada, öteden beri sert bir şekilde eleştirdiğimiz TKİB’in şu ünlü “çelik çekirdek” taklitçiliğiyle karşı karşıyayız. Burada DEV-SOL/DHKP-C’nin önderliği idealize eden taklitçiliğiyle karşı karşıyayız…”

Sınıf savaşımının gerçekliğinde kopmuş olan MLKP önderliği bürokrat, despot bir önderlik tarzıyla, kendi iktidarını ayakta tutmayı amaçladı. Kongreler MLKP önderliği için göstermelik ve zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken geçitler oldu. İş o kadar iftiraya vardırıldı ki Kongreler’in belgeleri bile doğru düzgün yayınlanmadı. İşçi sınıfı hareketi ile komünist hareketin ayrı yollarda yürümelerini aşmak bir yana sınıftan kopuk kendi çalıp kendi oynayan ezilenlere dayanan bulamaç bir partinin yaratılması hedeflendi ve önderlik buna göre konumlandırıldı. Dahası legalizmin örgüte egemen kıllanarak HDP’ye dayanılarak yığın çalışması bir yana bırakıldı. Demokratik merkeziyetçiliğin ve kolektivizm çalışma ilkesinin ve işlerliğinin, bir yana itildiği önderlik ve çalışma tarzı esas alındı.

'95 yılında ayrılık sürecinde yalan üzerine yalan söyleyen MLKP önderliği örgüt üzerinde etkinliğini artırdıkça yerini sağlamlaştırmak amaçlı kendileri gibi düşünmeyenleri birer birer nasıl tasfiye ettiklerini öğreniyoruz. Çünkü 95’te KP-İÖ’nün ayrıldığı dönemde MK kendisi gibi düşünmeyenleri tasfiye etmesi beklenemezdi. Keza KP-İÖ ayrılığı döneminde büyük sıkıntı ve zorluk yaşayan darbeci ve komplucu klik –ki bunların başını çekenler İ. M. Şeref ve P.H.A – ideolojik-politik olarak aynı hatta durmayan Garbis Altınoğlu, H. O ve M.P’ye tetikçi olarak öne sürüldüler. Bu üç kişinin işleri bittikten sonra tasfiye edildiler.

Her şeyden önce işçi sınıfıyla sosyalist hareketin ayrı ayrı yollarda yürüdüğü koşullarda önderliğin birincil görevi bu durumu aşmaktır. Lenin yoldaş konuya ilişkin şunları belirtiyor: “Bizim başlıca ve temel görevimiz, işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve politik gelişimini kolaylaştırmaktır. Bu görevi arka plana itenler, mücadelenin her türlü özel yöntemlerini ve diğer bütün görevlerini buna bağımlı kılmayı reddedenler yanlış bir yol izlemekte ve harekete ciddi zararlar vermektedirler.” (Kitle İçinde Parti Çalışması, Lenin, Ekim Yayınları, s. 13)

İşte komünist önderliğin ilk yapması gereken iş Lenin’in vurguladığı gibi komünistlerin başat görevinin işçi sınıfının politik örgütlenmesi ve gelişimini kolaylaştırmak için teoride ve pratikte bu devrimci perspektife uymak ve uygulamaktır. Gerisi boş laftır, Marksizm Leninizm’i unutmak, burjuva, küçük burjuva dünyaya yelken açmaktır.

MLKP batıda ikinci cepheyi açmada başarısız oldu ve bu başarısızlığını Rojava kapatmaya çalıştı
Hasan Ozan MLKP’nin Birlik Kongresi’nin ardından Kürt sorunuyla dayanışmak ve birleşik mücadelesinin örülmesi için batıda ikinci cephe açılmasının zorunluluğuna dikkat çekerek bu politikayı pratiğe sürmeyi hedeflediğini ama bu politikada başarısız olunması MLKP’yi Rojava da konumlanmaya ittiği öne sürerek, doğru olarak MLKP’nin Kürt politikasındaki gelgitler yaşadığını eleştiriyor.

Hatırlanacağı üzere 1994 yılında kuruluşunu ilan ettiği Birlik Kongresinde belirlenen politikaya göre MLKP, Türkiye Kuzey Kürdistan işçi ve emekçilerinin öncü örgütü olduğunu ortaya koymuş ve buradan hareketle Kürt direnişiyle omuz omuza olmak için ivedi olarak Batıda ikinci bir devrimci cephe açarak, ulusal kurtuluşcu devrimle Batı’daki proletarya ve emekçilerin birleşik savaşımı geliştirileceğine vurgu yapmıştı. Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi ortak savaşmak bir yana, Türk işçi ve emekçilerinden ciddi bir destek ve dayanışmasından bahsedilmezdi. Haliyle devrimci ve komünist hareket Batıdaki görevlerini yerine getirmede zorlanıyordu. Bu sorun, program, strateji ve taktiklerimiz bakımından acil olarak çözülmesi gereken yaşamsal bir göreve işaret ediyordu. Devrimci işçi ve emekçilere kitlesel olarak dayanan ikinci cephenin açılmasıyla hem ulusal demokratik hareketin stratejik bir zayıflığı giderilecek, hem de devrimi Batıda yayma olanağı sağlanacaktı.

Ne var ki, bu politikayı MLKP hayata geçirme de başarısız olunca başta sınıfta kopuk parti görüşüne rücu ederek, her alanda hızla Birlik Kongresinde belirlenmiş olan politikaları bir yana iterek, PKK ve DHKP-C kopyacılığına yönelip küçük burjuva öncü savaşçı çizgiye demir atarak yozlaştı. Sınıftan ve emekçileri devrimci temelde örgütleyerek batıda Türk şovenizmi dalgasını kırarak, proletaryasının bağımsız devrimci politikasını, halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşlik istemleriyle pratiğe geçirme de başarısız olması MLKP önderliğini yeni arayışlara itti. 94 Birlik Kongresinin ardında Kürdistan da gerilla mücadelesinin örgütlenmesine karşı çıkan ve Dersim-Erzincan hattında hareketin örgütlemiş olduğu gerilla grubunu, çalışmalarımızı batıda işçi ve emekçi yığınlar arasında yoğunlaştıracağız” gerekçesiyle tasfiye edenler batıda sınıf çalışmalarında kısa zamanda bir şey elde edememeleri nedeniyle çıkışı batı işçi ve emekçiler arasında elle tutulur bir başarı elde edememeleri, öncü savaşçı maceracı kitle çizgisiyle daha önceden Hareket tarafından yaratılmış olan işçi, emekçi ve sendikal çalışmaların hemen tümü tasfiye edilerek semt çalışmalarını merkeze alma ve ezilenlerin istemlerini karşılamayı örgütsel-pratik çalışmalarında temel yaparak, MLKP’yi hızla ezilen Kürt hareketi PKK’nin şemsiyesinin altına itmiştir.

Haliyle MLKP bağımsız politik duruşunu bir yana iterek, yönünü varlığını öncüsü olduğunu iddia ettiği işçi sınıfına değil, ezilen Kürt halkının öncüsü olarak kendisini ifade eden PKK’nin kuyruğunda, Onun gölgesinde, Kuzey Kürdistan da HPG ve Rojava’ya YPG saflarında yani başkalarının yaratmış olduğu olanaklar üzerinde, başarısızlığına şal örtmeye çalıştı.

Elbette Kobane’nin IŞİD tarafından işgal edilmesi sürecinde bu direnişte aktif olarak yer almak gerekiyordu. Ama bu durum aşıldıktan sonrası Rojava ancak askeri alanda insan yetiştirmek için bir alan olabilirdi. Haliyle Batıda işçi ve emekçi kitle hareketinin alabildiğine paralize ve örgütsüz olduğu bir ortamda, en ileri ve militan kadroların devrimi ayakta tutma adına Rojava’ya gönderilmesi ve bunda ısrar edilmesi, Kürt ulusal kurtuluş hareketine yapılacak en büyün enternasyonalist destek ve dayanışmanın, Batıda ikinci devrimci cephe açmak gerçeğinden vazgeçmemesi anlamına geliyordu.

Rojava devrimine katılmak batıda ikinci devrimci cephe açma çalışmasına güç verecek bir zeminde- askeri ve politik kadro yetiştirme ve yetiştirilmiş kadroların hızla Türkiye’nin batıdaki devrimci çalışmalara aktarılması gerekiyordu- dahası batıda devrimci çalışmaya sinerji katacak ele alınması Rojava devrimine katılma konusunda MLKP’yi eleştiren ve batıda ikinci cephe açmada başarılı olamayan MLKP’nin bu başarısızlığını aşmak için, Rojava devrimine plansız ve hedefsiz girişilmesini eleştirerek, MLKP kuruluşundan bugüne kadar Kürdistan da izlenen politikanın başarısız olduğunu şöyle ifade ediyor: “1994-2021, aradan 26 yıl geçti. Ve uzun yıllardır Batı’da etkin bir güç olmaktan çıktığımız gibi, hala ciddi bir toparlanma süreci de yaşanmıyor. Ve bu süreçte, Kürdistan partisi de olma, seksiyonla Kürdistan devrimine de önderlik etme iddiası geliştirilmiştir. Ki Kuzey Kürdistan’da da etkin bir güç değiliz. Ciddi bir kitle temeli yaratılamadı. Bu gerçeklere gözlerimizi kapatmak ise, kafayı kuma gömmek demektir.”

H. Ozan’ın akıl hocalığı MLKP’de pek işe yaramıyor
Hasan Ozan her zamanki gibi MLKP önderliğine hatalı yoldaşını ve girdiğiniz yol çıkmazdır bir an ç önce bu yoldan  vazgeçin çağrısı yaparak, aklı sıra “akıl hocalığı yapmaya ve hala MLKP önderliğinde oturmuş çizgi haline gelmiş görüşlerinden vazgeçebileceği beklentisiyle hayal pompalamaya devam ediyor.

Hasan Ozan “Komünist Parti manifesto ezilenlerin manifestosu mu?” başlıklı yazıda MLKP’nin 94. Birlik Kongre kararlarını yok sayarak proletaryayı merkezde tutan ve bu merkezde devrim ve sosyalizm savaşımına bakışını 25. yıl içinde tümden değiştirdiğini proletaryanın devrimde önderliğini yadsıyarak, ne idüğü belirsiz ezilenleri temel alan bir hatta girerek, Marksizm-Leninizm’i reddederek, emekçiler arasında sınıfsal ayrımları yok sayan ezilenlerin teorisine rücu ederek, programları ve stratejileri, bağlı olarak taktikleri değiştirerek, ML hatta uzaklaştıklarını söylüyor.

Devamla Hasan Ozan MLKP’nin gelinen durumda değişik maskeler altında Marksizm-Leninizm karşısında konumlandığı gibi aynı zamanda yalnızca proletarya karşıtlığının değil, aynı zamanda burjuva saflara geçiş yaparak burjuvazinin cephesinde mevzilendiğini söylemekten geri kalmayarak MLKP’nin devrimci ideallerinden vazgeçerek legalizm limanına demir attığını ifade ediyor.

Nitekim H. Ozan, MLKP’ye yönelik değerlendirmelerinde, iş, ekmek, özgürlük, ezilenler propaganda ve ajitasyonuna dayanan politik çalışmalar esas alınırken, sözde işçi sınıfından, sosyalist görevlerden bahsedilmesi ise, durumu kurtarmak amaçlıdır.” sözleriyle MLKP’nin küçük burjuva devrimci-demokrasisi ve sosyal reformizmine demirlediğini dillendiriyor. Hasan Ozan örgüte yıllardan bu yana egemen olmuş ve örgüt çizgisini her bakımdan darbeci bir tarzda değiştirmiş olduğu kendisinin sorumlu olduğu sınıftan kopuk parti kurulabilir görüşünün kabulüyle 1995 Birlik Konferansın da MLKP’nin parti olarak ilan edilmesiyle zaten darbecilik ve tasfiyecilik egemen kılınarak, küçük burjuva devrimciliğine kapaklanılmışlığını, PKK ve DHKP-C kopyacılığına yönlendiğini unutuyor.

H. Ozan darbeci tasfiyeciliğin ve komplocu sürecin açılması ve örgüte egemen kılınmasında başta gelen sorumluları birisidir. Bugün kalkıp, “Tasfiyeci oportünizmin yaptığı da -proletarya yerine, ezilenlerin geçirilmesi-” demesi ve bu, “Birlik Devrimi’nin teorisinin, program ve stratejisinin ret ve inkar edildiğinin, içeriğinin boşaltıldığını” söylemesi, sanki MLKP’nin ideolojik-politik ve örgütsel alanda kısa zamanda yozlaşarak geriye düşmesinde haberi yokmuş gibi davranış içinde olması, kendisinin bu yozlaşmadaki ortaklığı içinde olduğunu unutuyor.

MLKP’nin dışına düşene kadar “Birlik Devrimi atılımı ve başarısı” güzellemesinden bulunan H. Ozan’ın işin dışına düştükten sonra, bizim 95’de söylediklerimiz gerçeklere ancak  26 yıl sonra ulaşabiliyor ama artık iş işten geçmiştir; “Bu, komünist öncünün yerine, küçük burjuva sosyalizminin geçirilmesi, Marksist-Leninist öncünün tasfiyesinden başka bir anlama gelmez” sözleri de H. Ozan’ın MLKP’nin tasfiyeciliğe kapaklanmasında suç ortaklığı yaptığını asla bir yana itmez.

Hasan Ozan MLKP’nin savrulup küçük burjuva limana demir atmasını 2000 yıllardan sonraki gelişmelere bağlıyor. Aslında H. Ozan, önderlik organında kendisinin yer aldığı, komploculuk ve çete başlığı yaparak gerçekleri dillendiren ve darbeciliğe tutum alan KP-İÖ’lülere yönelik haçlı seferi başlatan MLKP önderliği, 94. Birlik Kongresi’nin almış olduğu kararlara uygun bir faaliyet içinde olmadığı gibi, örgütün. Birlik Kongresi’nde kabul etmiş olduğu temel görüşleri hiç bir biçimde değiştirme yetkisi olmayan bir Konferans’la darbeci tarzda değiştirerek, örgütü ele geçirmiş, faşistleri aratmayan kirli kontracı saldırılarla, darbe ve örgüt çizgisinin zoraki değiştirilmesine karşı ilkeli duruş içinde olan yoldaşlara yönelik karşı-devrimci saldırılar bir birini kovalamıştır.

MLKP önderliğinin Birlik Kongresi’nde kabul edilen program, strateji, taktik, tüzük ilkelerinin bizzat Hasan Ozan’ında içinde yer aldığı iktidar hırsı gözlerini döndürmüş olan bu darbeci güruh tarafından 1995 birlik konferansında geminin bordosunda denize atılmıştı. 1995 yılında MLKP’nin Leninist parti öğretisini reddederek, “sınıftan kopukta parti kurulabilir” görüşünü kabul etmesiyle, birlik kongresinde s alınan kararların hiç edilmesinin yolu açılmış ve tasfiyeciliğin yol döşenmişti. Bu darbeciliğe H. Ozan karşı çıkmak bir yan partinin birliği koruma adına karşı devrimci çete faaliyetinin başında yürüyenlerin içinde yer almış, örgütte darbeciliğe karşı çıkıp mücadele yürütenlerin öldürülmesi kararının altına imza atmaktan geri durmamış ve birilerinin tetikçiliğinin yapmaktan geri kalmamıştır.

Bugün “ MLKP’yi birlik kongresinin belirlediği program, strateji ve taktikleri tasfiye etmekle ve ML görüşlerin yerine, küçük burjuvazinin ezilenlerinin revizyonist reformist küçük burjuva legalist devrimciliğini ikam etmekle suçlayan H. Ozan, "komünistlerin 95 yılında tasfiyeciliğe ve darbeciliğe karşı devrimci bayrak açmalar karşısında, her şey parti için”, sloganıyla MLKP önderliğinin tasfiyeciliği ve darbeciliğinin en kararlı savunucuları arasında komünistlere yönelik karşı devrimin kirli yöntemlerini uygulamaya sokup, faşist kontracıları aratmayacak; silahlı, çivili sopalar, demir çubuklar, insan kaçırma ve öldürmeler, ev ve büro basma eylemlerini yönetmekle ve komünistlere yönelik kara propaganda yürütmekle uğraşıyordu.

Dün Garbis MLKP’de ayrıldığından dolayı Garbis’i korkutup sindirmek için tehdit edip, MLKP’yi eleştiren kitabının basılmasını engelleyen ve her türlü yalan yüklü kara propagandaya bu saldırılara destek olan H. Ozan, yaptıklarının kapsamlı bir özeleştirisini yapmadan, her şeyi kendi dışındaki tasfiyeci ve darbeci yöneticilere yükleyerek işin içinde kolay yoldan çıkmaya ve Garbis’e methiyeler düzmeye devam ediyor.

Dün komünistlere kirli yöntemlerle saldırıp politika yapma yasağı koyanlar, politikayı kendi bireysel ya da grup hırs ve iktidar amacıyla yapan H. Ozan gibiler, ne zamanki MLKP ile yollarını ayırdılar ya da atıldılar, ne zaman okun sivri ucu kendilerine döndü işte o zaman MLKP’nin yozlaşmışlığından, çürümüşlüğünden, klikçiliğinde, hizipçiliğinden, insan harcamasından, tüzüğü hiçe sayıp, birlik Kongresinin program, stratejisi ve taktiklerini hiçe saymasından dem vurmaya çalıştılar.

Sonuç:
H. Ozan MLKP önderliğinin artık iflah olmayacağını her fırsatta yazıp çiziyor. Doğru olarak MLKP önderliğinin yurtdışına taşınmasından bahsederek 12 Eylül faşist darbesinin ardında tasfiyeciliğinin etkisiyle birçok öncü kadronun yurt dışına kaçtığı gibi 40 yıl sonra bu aynı durumun MLKP önderliğinde tekrarlandığını ifade ediyor ve yurt dışına çıkmak için aranır olmak ve cezalar almış olmanın bir ölçüt olamayacağı ve risksiz devrimcilikle mücadelenin ileriye taşınmayacağını dikkat çeken Ozan: “Peki devrim yapma iddiasında olduğumuz coğrafyada aranmayanlar üzerinde mi illegal ve yasadışı partiyi kurup geliştireceğiz” diyerek bu türden yaklaşımların doğru olmadığına vurgu yapıyor.

Yıllardır Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da ciddiye alınabilecek bir illegal-yasadışı partinin olmaması ya da tasfiye olmuş ve edilmiş olmasının buradaki rolü ne?

Bu tablo en başta da “stratejik önderler”in “adanmış devrimcilik’le, “eleştirinin devrimci şiddeti”yle en önde dağılmış çalışmaları toparlayıp geliştirmesi gerekmez mi? Her fırsatta “adanmış devrimcilik”, “parti tarzı”, “devrimci romantizm” üzerine lafazanlık yapanların, başka kadrolara ve Türkiye ve Kürdistan’da bin bir emekle, bedelle mücadele yürüten kadro ve örgütlerimize kendilerini feda etmesini öğütlerken hangi ilkelere, hangi ahlaki ve vicdani değerlere göre davranıyorlar acaba?

Tüm bu gerçeklerin sorgulanması ve gerekli derslerin çıkarılması gerekmiyor mu?

Kuşkusuz ki bu durum tipik tasfiyeci oportünist, tasfiyeci bürokrat zihniyet ve duruşla izah edilebilir yalnızca.

Peki, bu çözülüşe, bu çürümeye karşı ilkeli ve sonuna dek giden bir mücadele yürütmeyen kadroların da bu tablonun sorumluluğunu paylaşmadığı iddia edilebilir mi? Elbette ki bu soruya verilecek cevabımız hayırdır, aksine son tahlilde suç ortaklığı yapılmaktadır. Peki, bu durumun da eleştiri, özeleştiri konusu yapılması gerekmiyor mu?

Bizce bu tablonun ana nedeni tasfiyeciliktir, tasfiyeci kaçış ya da yöneliştir; kendi dar çıkarcı/klikçi iktidarını koruma vb. hesabına dayanan politik ve örgütsel teori ve pratiktir.

Bu temel üzerinde yurt dışı parti örgütlerinin eleştiri dinamiğini kırarak yandaşa göre partiyi yeniden yapılandırmaktır. Yurt dışını kendi dar klikçi hesabına göre cephe gerisi olarak örgütleme planıdır. Bu gerçeğin az ya da çok yurt dışı parti örgütleri ve parti tabanımız tarafından görülmediğini düşünmek ise politik saflık olacaktır.

Bu gerçekler de göstermektedir ki ortada gerçek bir önderlik yok ama ”önderlik”, ”stratejik önderlik” var.

İlkesiz birlikçilik, Marksizm-Leninizm’e karşı birlik ekseninde öncünün ideolojik ve örgütsel temellerini sistematik bir tarzda kemirmeye, parti kan kaybetmeye devam etmiştir ve etmektedir de. Sorun bir komünist partinin içerisinde olabilecek fikir ayrılıkları ve mücadelesinin çoktan ötesine geçerek, Birlik Devrimi karşıtlığı, onun temellerinin red ve tasfiyesi, partiyi halkçı, ezilenci, post-Marksist, Troçkist bir çorbaya dönüştürme çizgisine doğru evrilmiştir. Artık söz konusu olan, bir tür çizgileşmiş sapmalar ve bu sapmaların proletarya sosyalizminden koparak post-Marksist tasfiyeci bir yapı inşa etme, elveda Marksizm-Leninizm deme çizgisine daha açık oturma gerçeğidir.

Özetle, komünistlerin, yukarıda ortaya koyduğumuz tablo üzerinde (Kürdistan, seksiyon, Rojava bağlamında) politikasını eleştirel gözden geçirmesi sağlıklı, doğru, komünist devrimci bir tavır olacaktır.”

H. Ozan’ın MLKP önderliğiyle ilgili bu değerlendirmeleri aslında kendisine komünist önderlik rolü atfeden bir kişinin zaman geçirmeden harekete geçmeyi ve hayallerde uzaklaşarak gerçeğe bağlı davranarak, yozlaşmış ve çürümüş bir örgüte karşı diri ve devrimci güçlerin aynı kulvarda buluşabileceği yeni bir komünist örgütün kuruluşu için öne atılmayı gerekli kılıyor. Öncü devrimcilik birazda olma yapılan denilen bir zamanda öne çıkarak yol açıcı olmak ve buz kıran rolünü oynamak değil mi?

Yıkılmış, dağılmış ve farklı bir çizgiye oturtulmuş ve her türlü olumsuzluğun yaratıcı ve uygulayıcısı olan bir önderliğin egemenliği altında her bakımdan devrimci ilkeleri ve değerleri ilga edilmiş ve farklı düşünenlerin öyle ya da böyle tasfiye edildiği bir örgütte hala değişim ve dönüşüm beklemek göz göre göre örgütün ölümünü seyretmek demektir.

H. Ozan’ın tüm eleştiri ve uyarılarına rağmen pratikte yapmış olduğu tamda budur. Stalin yoldaşın vurgulamış olduğu gibi bir kişinin ya da partinin yalnızca ideolojik savaşımla düzelmesi mümkün değildir. İdeolojik savaşımla düzeltilmeyen ve görüş ayrılıklarını çizgi haline geldiği durumda yapılması gereken şey, örgütsel ilişkileri kopararak komünist hareketi yeniden ayağa dikmek için görev başına koşmak ve çürüme ve yozlaşmaya cepheden tutum almak olmaktır. Ne ki H. Ozan, bu devrimci görevlerden kaçmak için uzaktan akıl hocalığı yapmaya ve hayal dağıtmaya devam ediyor.

Halkın Birliği
Nisan - 2021

22 Mayıs 2021 Cumartesi

GÜN ZİLELİ İBRAHİM KAYPAKKAYA YOLDAŞIN KATLEDİLMESİNDE FAŞİST SAVCI YAŞAR DEĞERLİNİN ”JİLETLE BİLEĞİNİ KESEREK İNTİHAR ETTTİ” YALANINA SARILIYOR.!

Giriş:

Bilindiği üzere Gün Zileli 88’ yılına kadar PDA-Aydınlık hareketinin MK’si üyelerinden birisiydi. Kendi deyimiyle Aydınlık-PDA hareketinin 5 kişilik ilk kurucu üyelerinden biriydi. Haliyle PDA-Aydınlık hareketinin belirlenen politikalarında ve izlenen –örgütsel-pratik çalışmalarında söz sahibi olanların hatta diğer MK üyeleri içinde Doğru Perinçek’in daha fazla güvenini kazanması ve evet efendimci olması nedeniyle öne çıkmış ve uzun yıllar söz sahibi olan kişilerin başında gelmiştir.

Gün Zileli Aydınlık-PDA saflarında başlayan iç tartışmalar 88’de ayrılıkla sonuçlanıp, 1989 yılında Sovyetler Birliği ve ardında Doğru Avrupa revizyonist iktidarlarının çözülmesinde etkisiyle derinleşerek süren devrim ve sosyalizm düşmanlığını açıktan Marks-Engels-Lenin ve Stalini toptan hedef tahtasına oturtan ray değişimiyle anarşizmde karar kılacak başka bir hatta M-L  saldırıya devam etmiştir.

Bir dönemler T.C devletinin koruyucu ve kolaycılığına soyunarak, devrimci ve sosyalistlere yönelik ihbar furyası ve karapropoganda çalışmasının başını çeken, sağ oportünist 3.dünyacı sınıf işbirlikçiliğinin kararlı savunucusu sağ Mao’culuğu geminin bordosun da denize atan, Gün Zileli, ne yazık ki içine kaçmış olan PDA-Aydınlık’ın yalan, tahrifat ve şüphe yayma alışkanlıklarından vaz geçmiş değil.

Nitekim Gün Zile’li Aydınlıkta aldığı hem öyle hem böyle, hem çok olumlu hem de aslında hiçte iyi değil şüpheci yaklaşımlarıyla şüphe yayıcı devrimci değerlere, devrimci ve sosyalist önderlere yönelik kara çalma ve gerçekleri ters yüz etme, burjuvazinin karargahında alınmış kirli silahlarla mücadele etmekten geri kalmıyor.

Gün Zileli her ne kadar “ Yarılma ve Havariler “ adlı anı romanlarında geçmişine dair birşeyler söylemeye çalışsa da, aslında PDA-Aydınlık hareketinin bir çok konudaki anlayışlarından koparak hatalı tutumunu köklü olarak terk etmiş değil. Bunu Gün Zile’nin devrimci ve komünist hareketin tarihi ve politik gelişmelere dair yapmış olduğu değerlendirme ve analizlerinde görmek mümkündür. Gün Zileli her ne kadar PD-Aydınlık revizyonizmden yıllar öncesinden kopup çizgi değiştirerek anarşizmde konaklamış olsada içine kaçmış Aydınlık anlayışlarında tüm den kurtulmakta zorluk yaşıyor.

Kuruluşundan ayrıldığı 1988 dek PDA-Aydınlık çizgisinde sorumluların başında gelen Gün Zileli, Aydınlıktan kopup anarşizme yelken açmasına karşın devrimci harekete ve devrimci hareketin öncü kadrolarına yönelik hem nalına hem mıhına vurmaya devam ediyor. Keza Zile’linin bu Aydınlıkçı yaklaşımlarını devam ettirmesini, gerek İbrahim Kaypakkaya ve gerekse de Garbis Altınoğlu’na dair yalan-yanlış ve burjuvazinin faşist işkencecilerin iddialarına dayanan değerlendirmelerinde görmek mümkündür.

Kaypakkaya Yoldaşın Yakalanması ve Diyarbakırda İşkenceye Alınması ve Katledilmesi

Bilindiği üzere İbrahim Kaypakkaya yoldaş 29 Ocak 1973 yılında Mirik Mezrasında bir öğretmenin ihbarı sonucu yakalandı. Sorguya alınıp örgüt hakkında istedikleri sonucu bir an önce almak amacıyla işkenceciler Kaypakkaya yoldaşı yaralı olduğu halde, Diyarbakıra götürüldü. Önce Askeri hastanede yaralarının iyileşerek bir an önce işkenceye alınması hazırlığı yapıldı. Kaypakkaya yoldaş 3.5 ay süren en ağır işkencelerin ardında istediklerini alamadıklarında ve düşünceleri çok tehlikeli bulunduğu için, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığının kararıyla, 18 Mayıs 1973 yılında ağır işkencelerin ardında kurşuna dizilerek katledildi.

İşkenceci cellatlar, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesine bir kılıf bulmaları gerekiyordu. Bulunan kılıf burjuvazinin çok sıklıkla başvurduğu, “ işkenceye dayanamayarak intihar ettiği “ yalanıydı. İşkenceciler Kaypakkaya yoldaşı, 16 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır zindanında kaldığı hücrede alınarak bilinmeyen başka bir işkence merkezine-büyük ihtimalle MİT işkencehanesine –  götürüldü . Burada 2 gün ağır işkencelere maruz kalan Kaypakkaya yoldaş, konuşmadığı için 18 Mayıs 1973 yılında kurşunlanarak katledildi.

Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğini gizlemek amacıyla 7.Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay’apar topar bir senaryo yazar yazdığı “Bilgi için: a) Genel Kurmay Başkanlığına, b) K.K.K.’na, c) 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na dağıtımı” notuyla, “çok gizli” ibareli 31 Mayıs 1973 tarih ve İSTH: 7130-2133-73 sayılı “Mesaj Formu”nda, İK’nin “sol bileğini jiletle keserek intihar ettiğini” söylüyor. Bu Mesaj Formu şöyledir:[21]

“(…)

4 – Türkiye Komünist Partisi (M-L.) örgüt faaliyetlerini yöneten ve sorumlu bir şahıs olduğu EK-1 ve EK-2’de sunulan MİT dökümanlarıyla teyit edilen anarşist İbrahim KAYPAKKAYA, alacağı cezayı asgari ve azami olarak tahmin etmiş, onun kendi üzerinde bıraktığı etkiden kurtulamayarak morâl çöküntüsü halindeyken 17 Mayıs 1973 günü sabaha karşı sol bileğini jiletle keserek intihar etmiştir.

5 – Komutanlıkça verilen emir üzerine Askeri savcılıkça olaya el konulmuş, anarşistin 17 MAYIS 1973 günü ölü olduğu tespit edilmiş ve EK-3’de ölü muayene tutanağı tanzim edilerek Askeri Hastaneye otopsi yapılmak üzere getirilmiştir. 18 MAYIS günü Askeri Hastanede yapılan otopsi sonucu hekimler heyetince intihar etmiş olduğu kanaati hasıl olmuş ve EK-4’de sunulan otopsi tutanağı tanzim edilmiştir.

6 – Olay ilgi (c) mesajda ANKARA Sıkıyönetim Komutanlığı’na intikal ettirilmiştir. 21 MAYIS 1973 günü, ceset, Diyarbakır’a gelmiş babasıyla birlikte MİT yetkililerinin refakatinde T.H.Y. uçağı ile ANKARA’ya götürülmüştür. Cenazenin daha sonra Çorum’a götürülerek orada defnedildiği ve defin yerinde gerekli güvenlik tedbirlerinin alındı MİT ilgililerinden öğrenilmiştir.

Bilgilerinize arz ederim.

(imza)

Şükrü Olcay

Korgeneral 7. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanı”.

Sıkıyönetim komutanı Şükrü Olcay ve Savcı Yaşar Değerli bölgedeki operasyonları ve aynı zamanda gözaltına alınan devrimci ve Kürt yurtseverlerini işkencede sorgulayan ekibin başındaki işkenceci cellatlardır. Nitekim İbrahim Kaypakkaya yoldaşın akibetini soran devrimci ve yoldaşlara Yaşar Değerlinin verdiği yanıt, sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay’ın açıklamalarıyla uyum içindedir.

Değerli, Temmuz 1973 yılında Aslan Kılıçla geçen diyaloğunda aynen şunları söylüyor:

A. KILIÇ: «İbrahim’i işkence ile öldürdünüz, ona söyletemediğiniz şeyleri benden mi almak istiyorsunuz?»

Y. DEĞERLİ: «İbrahim’i biz öldürmedik; tokyosuna koyduğu jiletle bileklerini keserek intihar etti. Hem sen bu haberi nerden duydun?»

Aslında Yaşar Değerli Diyarbakır da THKO davasında tutuklu Mustafa Karadağı ve Onu tehdit eder. M.Karadağ o dönemde yaşadıklarını A.Kılıçla karşılaştığında şöyle aktarır:

“M. KARADAĞ: «Ben de İbrahim’i ve ölüsünü görmedim. Haberi Diyarbakır askerî savcılığı ve erlerden duydum. Ayrıca MİT’te beni sorguya çeken ismini bilmediğim saçları dökük ve yüzbaşı rütbesinde bir hakim subay sorguya başlarken «daha geçen hafta burada konuşmayan birini gömdük. Aynı yolu tutarsan senin de akıbetinin bu olacağından şüphe etmemen için bu şahsın adını da sana söyleyeyim: Bu kişi İbrahim KAYPAKKAYA’dır ve tanırsın da. Şimdi adam gibi konuş» dedi.[»]

Aslında M.Karadağın tarif ettiği kişi Yaşar Değerli’nin kendisidir. Kendisi, 12 Mart döneminde Diyarbakır’dan Ankara’ya-İstanbul’a dek hemen her yerde devrimci ve komünistlere yönelik işkencelerin başında yer alan ve bizzat işkencelere katılan faşist bir cellattır.

Bütün bu gerçekler bize, Diyarbakır da işkencecilerin İbrahim Kaypakkaya yoldaşı işkencede katlederek durumu gizlemek için; “ tokyosunun içine gizlediği jiletle bileğini keserek intihar etti” iddiasının tümüyle yalan ve gerçek dışı olduğunu, açıklamaların ise  katliamcı yüzlerini gizlemeyi amaçladıklarını gösteriyor. Devlet her zaman yaptığınıi Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledilmesinde de yaparak, politik cinayetlere intihar süsü vererek işin içinde kolayca sıyrılmaya yolunu tutmuştur.

İşkencecilerin Kaypakkaya yoldaşın ” işkencede bileklerini keserek intihar ettiği ” savlarının yalan olduğu İstanbul da başlayan TKP-ML Hareketi davasında kısa zamanda açığa çıkarılmıştır. Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları sıkıyönetim mahkemesinde davanın başlamasının daha ilk günü Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki akibetini sormuşlar ve olayın açığa çıkarılması için suç duyurusunda bulunmuşlardır. Mahkeme heyeti Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledildiğinin açığa çıkmasını engellemek bakımından,” bu sorunu aydınlatmanın mahkemenin görevi olmadığını” ileri sürerek davanın bir numaralı sanığına Diyarbakırda neler yapılarak katlediliğine dair gerçeklerin açığa çıkmasını önlenmeye çalışmıştır. Neki Kaypakkaya yoldaşın dava yoldaşları Kaypakkaya’nın yoldaşın akibetini açığa çıkmadan ifade vermeyeceklerini dillendirmişlerdir.

Nitekim TKP-ML Hareketi dava tutsaklarının yargılandıkları İstanbul Sıkıyönetim mahkemesine vermiş oldukları somut delilerle desteklenmiş olan dilekçede, Kaypakkaya yoldaşın işkencede nasıl katledildiği dile getirilmiştir.

Aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşın Yaşar Değerli ve Şükrü Olcay’ın iddia ettikleri gibi intihar etmediği ve işkencede katledildiği, katliamcı başının Savcı Yaşar Değerli olduğu Kaypakkaya yoldaşı yakınen tanıyan yoldaşları ile Diyarbakır işkencehanelerin de aynı ortamda yer alan devrimcilerin ve adli tutsakların açıklamalarında açığa konmuştur.

Çünkü İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, 29 Ocak 1973 yılında yaralı olarak yakalandıktan sonra hastane de yaralı haliyle zincire vurulmuş ve hücrede sıkıca kontrol altında tutulmuştur. Hastane den sonra da işkence için hücreye konulduğu süreçte, hücresinde, demir aksamlı hiçbir aletin, kemer ve ip kabilinden hiçbir şeyin yanında bulundurulmadığı ve tedbir mahiyetinde olarak aynı binada ve birkaç metre ötedeki tuvalete dahi götürülmediği ve hücresinde tuvalet ihtiyacını giderdiği ve sürekli olarak nöbetçilerce arama-taramanın yapıldığı bir yerde jilet bulmak, tokyoya gizlemek ve sorgulanmak amaçlı götürüldüğü MİT yada sıkıyönetim binasına  jileti götürmek ve sürekli işkence altında tutulan birisinin intihar edeceği senaryosunu çizmek ancak Savcı Yaşar Değerli ve Sıkıyönetim Komutanı Şükrü Olcay gibi devrim ve komünizm düşmanlarının uydurabileceği bir senaryodur. Bu aynı senaryoya işkenceciler “ ağır ceza alma olasılığı yüksek olması nedeniyle moral çöküntüsü içinde olması nedeniyle intihar etti” yalanını eklemişlerdir. Neki Kaypakkaya yoldaşın işkence altında intihar ettiği senaryosu kısa zaman içinde faşist işkencecilerin elinde patlamıştır.

İbrahim Kaypakkaya Yoldaşın işkencede İntihar Ettiği Yalanı  ve Gerçekler

Elbette işkenceci cellatlar kendilerini temize çıkarmak ve devleti töhmet altında bırakmamak adına, Kaypakkaya yoldaşı işkence de katlettiklerini kabul etmeyerek ve siyasi cinayetlerine başka yalanlar ekleyerek, olayın üzerini kapatmaya çalışmışlardır. Bunu bizzat  devletin temsilcilerinin yapması bir yerde çok anormalde değildir. Ama Kaypakkaya yoldaşın Diyarbakır işkencehanlerin de susma hakkını kullandığı ve düşünceleri devletçe oldukça tehlikeli bulunduğu için olarak görüldüğü için, faşist devlet tarafından işkencede katledildiği bilinmesine karşın Gün Zile’nin tüm bu yaşananlarda hiç haberi yokmuş gibi davranarak, araştırma inceleme yapma gereği duymadan Kaypakkaya yoldaş hakkında kulaktan dolma bilgilerle faşistlerin iddialarına sarılması aslında hala Kaypakkaya yoldaşın karşısında eziklikten kurtulamadığını ve gerçekleri olduğu gibi teslim etmede sorunlu olmaya devam ettiğini gösterir.

Gün Zileli, eğer Kaypakkaya yoldaşın devrimci önderliği ve politik çözümlemelerde bir çok değerlendirmelerinin haklı çıktığını teslim etmesine rağmen, tüm bunları unutarak, Kaypakkaya yoldaşın “ işkencede intihar ettiği ” savına gözü kapalı sarılıyorsa, devrimci dürüstlükte ve gerçeklerin savunucusu olmakta hiçte nasibini almadığını ve başkaları hakkında ettiği büyük lafların altının boş olduğunu açığa seriyor. Sanırız hem ideolojik-politik olarak uzun yıllar Aydınlık-PDA revizyonizminin halk ve devrim düşmanı görüşlerin etkisi ve hem de anarşist olduktan sonrada içine kaçmış olan Aydınlık düşüncelerinin etkisinden kurtulamadığından dolayı Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesinde gerçekleri görmeyen ve işkencecilerin yalanlarına inanan bir konumda kurtulamayarak geçmiş, 1972 ayrılık sürecindeki Aydınlık-PDA önderliğinin gerici değerlendirme ve yaklaşımlarının inceltilmiş haliyle devam ettiğini gösteriyor.  

Gün Zile’linin İ.Kaypakkaya yoldaşı dair önyargıcı ve revizyonist başka değerlendirmelerinde devam ettiğini görüyoruz. Peki Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumuyla ilgili ne diyor Gün Zileli.

“GZ: İbrahim Kaypakkaya, bildiğim kadarıyla, işkence yapılmasına izin vermeden, tokyosunun tabanına sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar etti. Zaten yakalanmadan önce kaçarken karda donduğundan ayak parmaklarını kesmişlerdi. Hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi. Bence işkencede direnmek kadar kahramanca bir eylemdi.

Garbis’in işkencedeki direnişi zaten biliniyor. Benim ilaveten söyleyecek sözüm yok. Hayranlık uyandıracak bir direniş olduğu çok açık.”( 22 Ekim 2019 tarihinde Ulaş Boz’un http://Vengma.net’te, Gün Zileli ile işkence konusundaki röportajında)

Yukarıda aktarmış olduğumuz Gün Zile’linin görüşlerinin hemen hepsi de gerçek dışı ve burjuvazinin cephaneliğinden alınarak aktarılmış ve hiç bir biçimde doğru olmayan görüşlerdir. Kaypakkaya yoldaşa methiyeler dizeyim derken aslında tam tersini yapıyor. Bir kere İbrahim Kaypakkaya yoldaş faşist işkencecilerin ve Gün Zile’linin iddia ettiği gibi, “ kendisine işkence yapılmasına izin vermeden tokyosunun tabanına saklamış olduğu sakladığı bir jiletle bileklerini keserek intihar “ etmemiştir. Bu külliyen kuyruklu bir yalandır ve bilerek yada bilmeyerek Kaypakkaya ya yoldaşın işkencede kızıl direnişine gölge düşürmektir.

Olayın gerçeği ne kadar devletçe gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın, Kaypakkaya yoldaş işkence de konuşmadığı için savcı, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığı yani faşist T.C devletince katledilmiş komünist bir önderdir. Yine Gün Zile’li Kaypakkaya yoldaşın nasıl yakalanıp, 3.5 ay en ağır işkencelerin ardından hunharca Diyarbakırda katledildiğine dair her hangi bir araştırma-sorgulama içinde olmadan, sağdan soldan duymuş olduğu yarım yamalak, esas olarakta düşmanın bilgilerini veri alarak bir değerlendirme yapıyor. Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve uzun süre işkenceye alınışına dair az çok bilgi edinerek birşeyler yazmış olsaydı, “ hastaneden işkencehaneye nakledilir nakledilmez bu eylemi gerçekleştirdi ve hayatına son verdi “ palavrasını atmazdı. Bilindiği üzere Kaypakkaya yoldaş 21 Nisan 1973 yılında hastanede işkencehaneye getiriliyor. Yaklaşık bir aylık işkence  sürecinin ardından yani 18 Mayıs 1973 yılında katledilir.

Demek ki Gün Zile’nin işkencehane’ye getirilir getirilmez Kaypakkaya yoldaşın “intihar” yolunu tuttuğu savı tümüyle hayal mahsulü ve gerçek dışıdır. Kaypakkaya yoldaşın yakalanışı ve 3.5 ay süren işkencenin ardında katledilmiş olmasını unutmak, sanırız yıllardır devrimci ve komünist harekete karşı şüphe yayan ve düşmanlıkla bezenmiş Aydınlık-PDA anlayışından kurtulamadığını ele veriyor.

Gün Zilelinin Kaypakkaya Yoldaşın Katledilmesi  Konusunda Bilmeden Konuşuyor

Üstelik Gün Zileli bilmediği sorunlarda biliyormuş gibi yüksek perdeden konuşuyor. Bilmeden ön yargı içinde konuşması, Onun geçmişine dair yaptığı özeleştirinin hiçte tutarlı ve inandırıcı olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü Gün Zileli Kaypakkaya yoldaşın işkencede nasıl bir direniş çizgisi izlediğini ve düşmanı ininde nasıl “ser verip sır vermeyen” tutumuyla yenmiş olduğunu anlamış ve bilince çıkarmış değil. Gün Zile’linin, Kaypakkaya yoldaşın 3.5 ay işkencenin her türlüsüne nasıl olurda direnir tutumuna pek aklı ermiyor.

Daha da önemlisi Gün Zileli , Aydınlık-PDA önderlerinin hemen hepsinin işkencede bülbül kesilmeleri nedeniyle, Kaypakkaya yoldaşın hem işkencede direnişi ve hem de tabular yıkarak önaçıcı önder olmasını bir yere koyamıyor. Keza, “intiharı işkencede direnmek kadar” önemli görüp kutsaması ve bunu Kaypakkaya yoldaşa yüklemeye çalışması Gün Zile’linin Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki soylu direnişine gölge düşürme çabası içinde olduğunu açığa seriyor. Haliyle Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaş hakkında hiçte doğru konuşmuyor. Çünkü, Kaypakkaya yoldaşın işkencede kurtulmak yada işkence yapılmasına izin vermemek adına “intihar yolunu” seçtiğini söylemek Kaypakkaya yoldaşı tanımadan ve işkencedeki direnişini görmeden konuşmak demektir.

Çünkü yaraları hızla iyileşmiş ve savunma için hazırlıklara başlamış, karşılaştığı kişilere devrimci coşku ve moral taşıyan Kaypakkaya yoldaşın, “intihar etmesini “ gerektiren  her hangi özel bir gelişme söz konusu değildir.

Nitekim artık sorgu sürecinin bittiğini düşünen Kaypakkaya yoldaş hızla mahkemede yapacağı savunma hazırlıklarına odaklanır. Ve Kaypakkaya yoldaş zaman geçirmeden 9 Mayısta babasına mektup yazarak, artık ziyarete gelebileceğini ve gelirken bir kaç eşya getirmesini istiyor. Bu süreçte aynı davada yargılanan bir kaç kişiyle karşılaşır, zaten fırsatı değerlendiren Kaypakkaya yoldaş askeri hastanede dışarıdaki yoldaşlarına haber ulaştırmak ister. Hastanede bir asker vasıtasıyla “yoldaşlara diye” dışarıya bir not iletmeye çalışır. Bu notta “mücadeleyi kaldığımız yerde daha bir kararlılık ve ısrarla silahlı mücadeleyi devam ettirmeliyiz “ görüşünü dillendirir. Bu notta bile Kaypakkaya yoldaşın işkence altında nasıl devrimci bir ruh halini içinde olduğunu gösterir. Kaypakkaya yoldaşın kapısında nöbet tutan subay aynı davada yargılanan bir kaç kişiyle görüşmesine göz yumar. Hücreleri karşılıklı olan birkaç adli tutsakla karşılıklı sohbet yapar. Kaypakkaya yoldaşla sohbet edenlerin tümününde kanısı yoldaşın moralinin yüksek ve neşeli olduğu, bu durumun etrafında tutsaklara moral taşıdığıdır ve yani Kaypakkaya yoldaşın işkencehane de moral oldukça yüksek ve kendi özgücüne sağlamca güven içindedir. Yani işkenceci katillerin iddia ettikleri gibi, “ çok ceza alacağım, idam edileceğim vb. kaygısı söz konusu değildir Kaypakkaya yoldaşta.

İşte 18 Mayıs 1973 yılında 3.5 ay en ağır işkenceler sonucu Diyarbakır işkencehanelerin de konuşmadığı ve düşünceleri devletçe oldukça tehlikeli bulunduğu için, MİT ve Sıkıyönetim komutanlığınca katledilmesine karar verilen İbrahim Kaypakkaya yoldaş, 16 Mayıs 1973 yılında hücresinden alınarak sivil bir taksiyle başka bir işkence merkezine götürülerek işkenceye burada devam edilir. Kaypakkaya yoldaşın işkencede “ser verip sır vermeme direniş tutumunun burada da devam etmesinin ardında, devlet için çok büyük tehlike arz eden çıbanın başının katledilmesine karar verilir. Başında savcı Yaşar Değer’linin bulunduğu işkenceci bir grupça, ağır işkencelerin ardından 1973 yılının, 17 Mayısı 18 Mayısa bağlayan gecesinde kurşunlanarak katledilir.

Faşist diktatörlük, Kaypakkaya yoldaşı yaralı yakaladığında parçalanmış ayakkabısıyla zorla Mirik mezrasından Gökçe Karakoluna kadar beş saat yürütülerek, Tunceli Merkez Karakoluna getirilir. Bu zoraki kar ve buzlu su içinde  yürütülen İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın ayakları buz tutar. Herhangi bir tedavi yapılmadan ve önlem alınmadan Kaypakkaya yoldaş biran önce işkenceye alıp, sonuç almak için Diyarbakır da askeri hastaneye götürülür. Kar ve buzlu suda yürütülmesi nedeniyle donmuş olan ayak parmaklarının bazıları kesilir, işkence yapmak için yaraların iyileşmesi için tedavi süreci başlar.

21 Nisan 1973 yılına kadar askeri hastanede tutulan Kaypakkaya yoldaş bugünden sonrası Diyarbakır zindanına getirilir ve tek kişilik bir hücrede diğer tutsaklardan tecrit halde bir ranzaya zincire bağlanmış olarak tutulur. Askeri hastanede tutulduğu dönemde, işkenceler ve tehditler birbirini kovalar. Yani Gün Zile’linin işkenceci cellatların iddialarını alıp gerçekmiş sahiplenmesi  , ve “tokyo içindeki jiletle bileğinin keserek intihar ettiği” savını öne sürmesi , tümüyle yalan ve aynı zamanda Kaypakkaya yoldaşa yönelik açıktan bir iftiranın devamıdır.

Tek kişilik hücresinde prangaya vurulmuş ve sürekli olarak denetim altında tutulan ve başka kimselerle görüşmesi yasaklanmış, tecritte tutulan birisinin, jilet elde edip tokyoya gizleyip intihar etmesine inanmak bir yerde  katırın doğurmasına inanmamak gibi bir olaydır.

Demek ki Gün Zile’li Kaypakkaya yoldaşın işkenceci cellatların işkencede jiletle intihar ettiğini iddiasını doğru olarak kabul edip, bu sava sarılmasıyla uzun yılların ardında hala Kaypakkaya düşmanlığında vazgeçmediğini ve  Aydınlık zihniyetini sürdürdüğünü gösteriyor.

Gün Zileli, Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumu üzerine konuşmadan önce, birazcık araştırma gereği duymuş olsaydı, hiçte işkenceci cellatlarla aynı konuma düşmüş olmazdı.

Sıkıyönetim Mahkemesinde Yargılanan Devrimci Tutsaklar Kaypakkaya Yoldaşın işkencede Katledildiğini Açığa çıkarttılar

TKP-ML Hareketi davası devam ederken Kaypakkaya yoldaşın, dava arkadaşlarının açıklamaları Kaypakkaya yoldaşın neden işkencede katledildiğini ve sorumlusunun kimler olduğunu açığa sermiştir.

Nitekim Temmuz 1974 tarihli duruşmasındaki sorgusunda (aynı zamanda Diyarbakır Sıkıyönetimince de sorgulanan) Fatma Erez, mahkeme heyetinin bir sorusuna cevaben şöyle ifade verir:

” Duruşmaların başında İbrahim KAYPAKKAYA’nın savcı Yaşar DEĞERLİ tarafından öldürülüp öldürülmediğinin sorulmasına mahkeme heyeti müsaade etmediği için mahkemeye hüviyetimi bildirmedim. Ben Diyarbakır Sıkıyönetimince tutuklandığımda İbrahim KAYPAKKAYA hastanede bulunuyordu. Beni de hastanenin başka bir odasına koymuşlardı. Odalarımız yan yana idi. İbrahim kimseyle görüştürülmüyordu. Yalnız savcı Yaşar DEĞERLİ ve görevliler girebiliyordu. Bir gün savcının İbrahim KAYPAKKAYA’nın odasına geldiğini, İbrahim’in bulunduğu odadan savcının,

 ” Seni ben öldüreceğim, ölümün benim elimden olacaktır” diye bağırdığını, İbrahim’in ise ondan daha çok bağırarak ” Ben senden ve büyüklerinden korkmuyorum, ölümden de korkmuyorum” şeklinde cevap verdiğini duydum ”

Fatma Erez ve İrfan Çelik, Kaypakkaya yoldaşın katledilmesi için Savcı Yaşar Değerlinin başında bulunduğu işkenceci bir ekiple özel toplantılar yaptığı ve “seni ben öldüreceğim “dediği bunun ardında 16 Mayıs 1973 günü sivil kişilerce sorgulanmak amacıyla Kaypakkaya yoldaşın hücresinde alınarak bilinmeyen bir yere götürüldüğü, 18 yada 19 Mayıs’ta askerlerin ağzında Kaypakkaya yoldaşın öldürüldüğü haberinin yayıldığı ve böylece Kaypakkaya yoldaşın neden işkencehane’ye geri getirilmediği açığa çıkar.

TKP-ML hareketi dava tutsakları Kapakkaya yoldaşın işkencede hunharca katledilmesinin açığa çıkması için ortak dilekçe verirler ve kamuoyu oluşturmaya çalışırlar. Ama bu dilekçelere yanıt verilmez, olayın üzeri kapatılmaya çalışılır.

İşte bu dilekçelerden kısa bir bölüm;

“ İbrahim’in hastaneden alınıp, Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi Müdürlüğü sorumluluğunda bulunan hücreler bölümünün üç no’lu hücresinde 21 Nisan 1973 tarihinden 16 Mayıs 1973 tarihine kadar bekletilmesinden ve 16 Mayıs 1973 günü bilinmeyen bir yere götürülmesinden iki gün sonra, askerî savcılığa ifade vermek üzere götürülen çeşitli suçtan gözaltında ve tutuklu bulunan kimselere askerî savcılıkta görevli erler, İbrahim KAYPAKKAYA’yı askerî savcılık binasının üst katında vücudunun kurşun yaralarıyla delik deşik bir durumda ve ölü olarak gördüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevinde bulunan tutuklulardan otuz altısı, bu durumun doğru olup olmadığını öğrenmek, doğru ise bu ölüm olayı hakkında kovuşturma yapılmasını istemek ve İbrahim KAYPAKKAYA’nın öldürüldüğü haberinin, savcılık, MİT (ki aslında bu ikisini ayırt etmek yanlıştır) ve cezaevinde görevli olanlar arasında ayyuka çıkmasına rağmen hiçbir resmî açıklama yapılmamasının nedenini öğrenmek amacıyla aşağıda metnini sunacağımız ortak dilekçeyi yazıp imzalayarak Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na vermişlerdir. Diyarbakır Sıkıyönetim Askerî Cezaevinde «29 Mayıs 1973» tarihine ve «1900-73/84» kayıt numarasına kayıtlı bu dilekçe aynen şöyledir:

Diyarbakır – Siirt illeri Sıkıyönetim Komutanlığı’na

Diyarbakır

1) Tutuklu İbrahim KAYPAKKAYA’nın 16.5.1973 tarihinde hücresinden alınarak MİT’e götürüldüğü ve MİT’te yapılan işkencelerle öldürüldüğü.

2) Bu cinayet hadisesini Türkiye ve dünya kamuoyuna uyandıracağı tepkiden çekinilerek intihar süsü verilmek istendiği.

3) Bu cinayete ne kadar intihar süsü verilmek istenirse istensin bunun hiçbir zaman inandırıcı olmayacağı..

28.5.1973

TKP-ML-TİKKO toplu davası 9 Ekim 1973 yılında başlar. Toplu davanın 2. Mahkemesinde dava tutsakları Kaypakkaya yoldaşın işkencede katlediliğine dair “1. ORDU KOMUTANLIĞI 2. NO’LU ASKERİ MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA” bir dilekçe veriler. Bu dilekçede devrimci tutsaklar şunları dillendir.

ARKADAŞIMIZ İBRAHİM KAYPAKKAYA’NIN ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ AÇIKLAMADIR ..

Ancak şu anda bu davanın savcılık görevini yapan kişi, ikinci kere savcılık sorgusuna çağırdığı bazı arkadaşlara, birbirini tutmayan beyanları ile ve iddianamenin bazı bölümlerinde bir iki cümle ile, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın tutuklu iken intihar ettiğini belirtmiştir. Ne var ki, gerek Diyarbakır’da bu davanın savcılık makamını işgal eden kişi tarafından cezaevinde ve MİT’te sorguya çekilen ve bir kısmı halen burada sanık olan kişilerin cezaevinde ve MİT’te karşılaştıkları olaylar, gerek savcı Yaşar DEĞERLİ’nin İstanbul’da ikinci kere sorguya çektiği arkadaşlarla aralarında geçen konuşmalar ve gerekse iddia makamını işgal eden bu kişinin görevi sırasında hakim sınıflara en büyük sadakatini gösteren aşırı gayretkeşlikleri, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın

I – Kendisinin intihar etmediğini, öldürüldüğünü

II – Öldürme olayının askerî savcı Yaşar DEĞERLİ’nin başında bulunduğu bir ekip tarafından önce işkence edilerek sonra da kurşunlanarak yerine getirildiğini ortaya çıkarmıştır.

6. Kasım. 1973”

Yine tüm bu dilekçelere ve bazı milletvekillerinin çağrısına karşın Kaypakkaya yoldaşın işkencede katledilmesine dair devletin yanıtı sessiz kalmak yada unutturmak olur. Ama dava tutsakları olayın açığa çıkarılması için olayı güncel tutmaya ve mahkemeyi zorlamaya devam eder. 6 kasım 1974 yılında verilen toplu dilekçede gerekenler birkez daha ortaya konarak Kaypakkaya yoldaşın işkencede intihar etmediği-etmeyeceğini ortaya koyarak katledildiği ortaya koyar.

İşte dilekçede bir bölüm:

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş, III. Enternasyonal’in Leninist çizgisinin izleyicisi TKP’nin kurucusu ve önderi Mustafa SUPHİ yoldaştan sonra halkımızın yetiştirdiği ikinci büyük militan Komünist önderdir. Ve o (…) çağımızın Leninizm’i olan Mao Zedung Düşüncesi’ne sıkı sıkıya bağlı TKP (M-L)’nin önderidir.

(…

O, bir komünistin intihar etmesinin korkaklık, proletaryanın davasına ihanet olduğu bilincinde olan ve bunu yoldaşlarına öğreten bir önderdir.

İntihar, ABD emperyalizminin, onların kompradorlarının ve toprak ağaları kliğinin temsilcisi savcı Yaşar DEĞERLİ’nin iddia ettiği gibi komünistlerin değil, faşist köpekler, işbirlikçiler ve halk düşmanları gibi korkakların halkımızın devrimci mücadelesinin zafere yaklaştığı günlerde seçecekleri bir tercih olacaktır. Stalin yoldaşın önderliğindeki Sovyet Kızıl Ordusu’nun Berlin’e girdiği gün gelmiş geçmiş en büyük faşist köpek Adolf HİTLER’di beynine kurşun sıkan!…

İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş Nazi işkence odalarının tavanına kanıyla «unutma ki sen bir komünistsin» diye yazarak falakaya her yatırılışında o yazıyı okuyup faşist cellatlara karşı direnen Dimitrov’ların, Naziler tarafından kurşuna dizilirken, Alman askerlerine «Ben sizin kurtuluşunuz için mücadele ettim, siz kurtuluşunuzu öldürüyorsunuz» diye bağıran Fransız Komünisti George POLIT[Z]ER’lerin, Nazi kurşunlarına karşı korkusuzca göğüs geren Ernest THELLMANN’ların ve ölümü “Yaşasın Ho Şi MİNH” diyerek göğüsleyen Vietnam kahramanlarının her türlü şart altında son nefeslerine dek sürdürdükleri mücadelelerinin izleyicisidir.

Canını proletaryanın ve halkların kurtuluşuna adamış komünistler, faşist zulüm ve baskılardan korkarak intihar etmezler. İntihar tercihini seçecek olanlar, bizzat halkın devrimci mücadelesinden korktukları için zulmeden faşist köpeklerdir!

İşte bütün bu somut gerçeklerden ötürüdür ki, önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş intihar etmez ve etmemiştir. ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR! (…)

[İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın ölümü, Türkiye Komünist hareketi için şüphesiz ki büyük bir kayıptır. Ama O’nun öldürülüşü hiç bir zaman TKP (M-L)’nin ve onun önderlik ettiği halkımızın mücadelesini durduramaz. Aksine, sınıf kiniyle dolu olan bizlerin, Türkiye Komünistlerinin mücadelesini daha kararlı, daha şiddetli bir şekilde sürdürmesini sağlayacaktır.

Önderimiz İbrahim KAYPAKKAYA’nın doğru çizgisi artık kitlelere mal olmuştur. Ve bu, devrim ateşinin potasıyla yoğrulacak daha nice İbrahim KAYPAKKAYA’ların doğuşunun mayası olacaktır.]”

[İmzası bulunanlar]

Tutuklu Sanıklar:”

Tüm bu veriler Kaypakkaya yoldaşın işkencede Yaşar Değerli ve Şükrü Olcay’ın önderliğinde işkenceci cellatlarca katledildiğini söz götürmezce ortaya koyuyor. Bu gerçekleri Gün Zile’linin görüp anlamaması Kaypakkaya düşmanlığından bir türlü kurtulamadığını gösteriyor.

Gün Zile’nin çarpıtma ve işkenceci cellatların yalan yüklü açıklamalarına sarılması, Kaypakkaya yoldaşın işkencedeki tutumu asla gölgeleyemez. Kaypakkaya yoldaş işkencede başından itibaren ” parçalasanızda konuşmayacağım ” kızıl direniş hattında işkencede bayraklaştıran ve direniş bayrağının üzerine “işkencede ser ver sır vermeme”yi yazan komünist önder olmuştur . Nitekim Kaypakkaya yoldaşa yapılan ağır işkenceler onun komünist kızıl direnişi duvarına çarparak geri tepmiştir. İşkenceciler Kaypakkaya yoldaşla onlarca kişiyle yüzleştirirler  ama Kaypakkaya yoldaş bu yüzleştirilen kişilerden hiç birisini tanımadığını söyler. Zayıflık gösterip üzerine ifade veren kişilere işkence yapıldığını ve zoraki önlerine konan ifadeleri kabul ettiklerini ifade ederek, işkencecilerin hangi yöntemle sonuç almaya çalıştıklarını, işkencecilerin yüzüne haykıran bir çizgide yürüyerek, Türkiye topraklarında işkencede direniş tohumunu saçan komünist önder olarak dienişçilere yol göstermeye devam ediyor.

Gün Zileli, 1977 yılında PDA-Aydınlık, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu Arasında Süren “Proleter Devrimcilerin Birliği” Görüşmesinde”Kaypakkaya Yoldaşa Kurulan Öldürme Komplosunu Savunmuştur

Gün Zileli bir yandan Kaypakkaya yoldaşa dair işkencede “intihar etti “ diyerek işkenceci katillerin yalan ve demagojisine sarılırken öte yandan Aydınlığın yalan, dedikodu, kişileri karalama ve itibarsızlaştırma gibi yöntemlerini savunmaktan kurtulamadığını görüyoruz. Dahası bu türden kirli ve kara propaganda yöntemine başvuranlar Aydınlık-PDA karşı-devrimci elebaşılarıdır. Bunların içinde yer alanlardan biriside Gün Zilelidir. Onlar yıllardır Kaypakkaya yoldaşa adice saldırdılar, karaladılar halen de bunu yapmaya devam ediyorlar. Ancak bu saldırıları şimdiye kadar sadece kendilerini teşhir etmeye yaradı, bundan sonra da böyle olacak. Çünkü İbrahim Kaypakkaya yoldaş işçi ve emekçi halklarımızın kalbinde yer etmiştir. Onun doğru fikirleri proletaryaya, emekçi halklarımıza yol gösteriyor, gösterecek. Hiç bir döneğin, karşı-devrimci ele başının saldırısı ve attığı çamur bu gerçeği karartamaz.

Gün Zile’linin de içinde yer aldığı PDA-Aydınlık’ın karşı-devrimci elebaşıların yıllardır örtbas etmeye çalıştıkları bir özellikleri daha vardı, Oda Aydınlık-PDA hareketinin komploculukları. Aydınlık oportünistlerinin emekçi halklarımıza azgınca saldırdıkları 12 Mart döneminde İbrahim Kaypakkaya yoldaşı öldürmeye planlayan adi komplocudurlar.

Karşı-devrimci elebaşılar en küçük bir direnç göstermeden 12 Mart faşizmine teslim olduktan, bildiklerini bırakalım tahmin ettiklerini anlattıktan sonra tüm yaptıklarını unutarak kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar. Bunlar faşizme karşı direnmeye cesaret edememişlerdir ama, fikirleri karşısında ezildikleri Kaypakkaya yoldaşı, faşistlerin yapmak istediği gibi, katletmenin planlarını kurmuşlardır. Halil Berktay adlı bir zatın bu planları’ içeren mektubu TİİKP davasında da okunmuştur. Bu mektup esas hakkındaki mütalaada da yer almaktadır. Bu mektubun ilgili bölümünü yayınlıyoruz.

“ Musa (Muzaffer Oruçoğlu) Seyit ( İbrahim Kaypakkaya ) bayrak açmalar, Tayland Kararına kadroların önünde uydurma revizyonist, örtbas etmek için uydurulmuş diye aşağılıyor. Rüstem (Bora Gözen) aleyhinde dedikodulara giriliyor. Hareketin merkezi yöneticisi için şerefsiz ve revizyonist tabirini kullanıyor. daha vahimi şöyle ifşaat yayıyor. ÖÖ (Ömer özer Turgut) Almanya sorumlusudur. Bunlar ve Rüstem (Bora Gözen) revizyonist D.P.’nin (Doğu Perinçek’in) revizyonist baş yardakçılarıdır. Bu ifşaat epeyi yayılıyor. Komiği şu iddiada bulunuyor: Almanya’yı da parçalayacağız” Hasan Yalçın ve Gün Zile’li bizden. Filistin tüm bizde. Herif tam bir megalomanik hezeyan sarmaş anlaşılan. Bunlara maalesef Ali Mercan, Ali Taşyapan da katılmış durumda. Eşyalar, teksir, daktilo, iki dürbün, 1300 TL.ya alınan bir tabancaya el koyuyorlar. 1500 TL alınan bir Brovning 765 Rüstem’de kalıyor. Malatya bölgesindeki üç partili mahalli kadro tamamen. Bizden. Bu heriflerin pozlarından nefret etmiş durumdalar. Kabil nerede belli değil…

Rüstem ile kararlaştırdığımız tedbirleri a) RÜSTEM ORAYA VARINCA HİÇBİR SEY OLMAMIŞ GİBİ MERKEZİN FİKİR VE ELEŞTİRİLERİNİ DİNLEMEK İÇİN KENDİLERİNİ ÇAĞIRDIĞINI SÖYLEYECEK. ALLEM KALLEM EDİP BUNLARI ANKARA’YA YOLLAMAYI BAŞARACAK, BİZ ONLARI ANKARA’DAN BURAYA KILAVUZ İLE GETİRECEĞİZ. BURADA TEVKÎF EDİP GEREKENİ YAPACAĞIZ. Burada tevkif ettikten üç- dört gün sonra Rüstem’e bir iki sağlam kadro salacağız, oraları baştan inşa edeceğiz». ANKARA’YA GELİPTE ORADA SU KOYARLARSA HULUSİ BEY (NURİ ÇOLAKOĞLU) ORADA TEVKİF EDİP MİNİBÜSÜ İSTEYECEK SİLAHLI ADAMLARLA YOLLAYIP BURAYA ALDIRACAĞIZ e) HULUSU’YE MEKTUP YAZIP BÖYLE BÖYLE DEDİM DERHAL HAPSE HABER SAL DEDİM TECRİT İÇİN GEREKLİ BÜTÜN TEDBİRLERİ AL DEDİM. Kadro okulunu teyit ettim, Halit’i ve buradan yolladığımız Rüstemin geleceğini ilettim. d) Tahsini Sabahat’e yolladım geleceğini ilettim. e) Tahsin ile ilgili talimata ilettim (Necati Serhat Hürkan) f) Seyyar’ı (Caner Öztaş) hemen harekata hazır hale getirdim, g) Almanya’ya haber salmak lazım . Derhal Filistine de haber iletsinler. Ben yazma istersem ben yollayayım. h) Muhip ve Kemal ile şahsen konuşup böyle böyle dedim. KEMAL (ERCAN ENÇ) İDAM EDİLMESİ GEREKTİĞİNİ BELİRTTİĞİ ŞAHSEN BU FİKRE ÇOK SEMPATİ DUYUYORUM»

KL.41.B1.31

TÜRKİYE İHTİLALCİ İŞÇİ-KÖYLÜ PARTİSİ, ESAS HAKKINDA MÜTALA. S.1149

Bilindiği gibi o sıralar karşı-devrimci elebaşı D.Perinçek Söke’de, mağarada kalmakla, halk savaşı palavrası atmakla, Şehirlerin kirli havasıyla daralan ciğerlerine dağ havası çekmekle, lafın kısası silahlı mücadele, toprak devrimi adına şarlatanlık yapmakla meşguldür. Sayfiyedeyken bir ara” Kaypakkaya meselesini de halletmeyi” tasarladılar.

Yine bu mektubun yazıldığı sırada karşı-devrimci elebaşılar Kaypakkaya yoldaşı- Ankara’da bir evde tuzağa düşürüp, elini ayağını bağlayarak zorla Söke’ye nakletmeyi planlamışlardır..

Karşı-devrimci elebaşıların Ankara’da bir evde Kaypakkaya yoldaşı tuzağa düşürmeye memur ettikleri kişilerden biri daha sonrasında Harekete saflarında yer alan proleter devrimci irfan Çeliktir. Bu işe memur edilen diğerleri ise Nuri Çolakoğlu, Erkan Yücel ve polis ajanı Halis Özkan’dır, Bu komplo, daha sonra proleter devrimci saflarda yer alan yoldaşın -İrfan Çelik- bu aşağılık işe alet olmayacağının anlaşılması üzerine, daha girişilmeden iflas etmiştir.

1977 yılında Aydınlık oportünizminin iki elebaşısı-bunlardan birisi Gün Zilelidir- Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ile yaptıkları proleter devrimcilerin birlik görüşmelerinde gözlemci olarak bulunan Halkın Birliği temsilcisiyle giriştikleri bir polemikte bu karşı-devrimci komployu savunmuşlar, haklı olduğunu iddia etmişlerdir, Bu, toplantı zabıtlarında da yer almaktadır.

Gün Zileli dün Kaypakkaya yoldaşa yönelik komployu savunurken bugün bu konu üzerine konuşmayarak, kapatmaya çalışarak, Kaypakkaya yoldaşın itibarsızlaştırma yaklaşıma devam ederken Aydınlık-PDA karşı-devrimci akım korunmaya çalışılıyor.

Haliyle Gün Zileli bu tutumuyla geçmişiyle devrimci bir hesaplaşma içine girmediğini gösteriyor. Buradan hareketle Gün Zile’linin Kaypakkaya yoldaşla ilgili söylemlerinin samimiyetten uzak ve gerçekleri teslim etmekten azade durarak Aydınlık-PDA revizyonizmin son sığınağı şüphe yayma tutumunun değişik versiyonu olduğunu söylemek hiçte yanlış bir durum olmayacaktır.

Gün Zileli  Gerçekleri Çarpıtma Tutumuna Garbis Altınoğlu Değerlendirmesinde de Devam Ediyor

İ.Kaypakkaya yoldaşı küçümseyen tutumunu düşman cephaneliğinden alınmış savlarla sürdüren Gün Zileli  Vu aynı tutumunu Garbis Altınoğlu’na dairde sürdürüyor.

Zileli Garbis Altınoğlunun ölümü üzerine sitesinde şunları yazıyor:

“Garbis Altınoğlu (1946-2019)

Hindistan’daki Maocu Çaru Mazumdar çizgisini savunarak Aydınlık hareketinden ayrıldı.

Kurduğu küçük bir Çaru Mazumdarcı grupta yer alan devrimci gençlerden Adil Ovalıoğlu’nun grup içi bir komployla öldürülmesinden dolayı suçlandı ve yargılandı.

İbrahim Kaypakkaya’nın kurucusu olduğu TKP-ML ile benzer görüşlere sahip olduğu halde bu örgüte hiçbir zaman katılmadı ve daha sonra MLKP adlı örgütün kurucusu ve yöneticisi oldu. Daha sonra bu örgütten de ayrıldı.

12 Eylül döneminde çok ağır polis işkencesine uğradı ve işkenceye karşı gösterdiği büyük direnişle tanındı.

Ömrü boyunca koyu Stalinci çizgide ısrar etti ve bu konuda yazılar yazıp çeviriler yaptı.

Türkiye’deki baskıcı AKP iktidarına karşı diktatörlük karşıtı güçlerin ortak bir cephede birleşmesi yönünde çaba gösterdi.

Ömrünün büyük bölümünü Avrupa’da siyasi sığınmacı olarak yaşadı.

Geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle Belçika’da hayatını kaybetti.”

Gün Zileli bu kısa yazısında dikkat edilirse eski görüşlerini ve özelliklede Adil Ovaloğlu’nun öldürülmesi konusunu ; “bu davada suçlandı ve yargılan”dı diyerek daha çok öne çıkartarak, Garbis yoldaş hakkında şaibe yaratmaya çalışıyor. Konuya ilişkin olarak Aydınlık-PDA revizyonizmi yıllar öncesinden gündeme getirmiş ve Garbis yoldaş hakkında kirli propagandasına çeşni olarak kullanmaya çalışmıştı.

Gün Zileli Ulaş Boz’un http://Vengma.net’te, Gün Zileli ile işkence konusundaki röportajı 22 Ekim 2019’de yapmış olduğu röportajda şunları okuyoruz:

“UB: Adil Ovalıoğlu cinayeti üzerine Garbis her şeyden habersiz gibi davranmış, siz de inanmışsınız. Sonra şöyle yazmışsınız: “ Nerden bilebilirdim ki, cinayetin onun talimatıyla işlendiğini ? Garbis daha sonra bu cinayet dolayısıyla yargılandı. Bu olayı hiç unutmam.” Şöyle sorayım: Cinayetin Garbis Altınoğlu’nun talimatıyla işlendiğine dair elinizde ne gibi deliller var ki? Kendisinin bu olayda daha sonra yargılandığını da söylüyorsunuz, peki kendisi yargılama esnasında bunu itiraf etti mi?

GZ: Benim bir kanıtım yok ama bu küçük grubun oluşumunu biliyorum. Liderleri Garbis’ti. Olayın içinde doğrudan yer alanların Garbis’in onayı olmadan böyle bir işe kalkışmaları imkânsız. Tamamen katı merkeziyetçi anlayışta sekter bir grupta böylesine bir özerklik ya da inisiyatif düşünülemez bile. Garbis bunu hiçbir zaman doğrudan kabul etmedi. Fakat 1970’li yıllarda Halkın Birliği’nde yazdığı bir yazıda, bu olayı ele alıyor ve bence dolaylı ikrar anlamına gelecek şekilde, bu tür durumlarda arkadaşlarıyla böyle devranılacağına dair aralarında bir anlayış birliği olduğunu söylüyor. Daha ne olsun. Ben onun yerinde olsam, bu kadar ketum davranacağıma özeleştirel bir tutumla (Ümit Necef’in yaptığı gibi) cinayeti kabul eder ve gelecek kuşaklara da örnek olurdum.”

Nitekim komünist hareketi ve Garbis yoldaşı töhmet altında bırakan yalan ve çarpıtmalarla bezenmiş şüphe yayıcı ve komünist hareketi ve önderleri kötüleyen bu iddialara Halkın Birliği’nin 31. sayısında yanıt vermişti. Bu yanıtta, Garbis yoldaş “sandık cinayeti “ olarak bilinen Adil Ovaoğlu’nun komplocu bir şekilde öldürülmesini mahkum etmiş ve bu olayda kendisinide aynı küçük burjuva anlayışları savunması babında hatalı olduğunu dillendirerek özeleştiri yapmıştı. Yani hareketimiz ve Garbis yoldaş Robert kolejlileri olarak bilinen küçük grup döneminde arkadaşlarının yapmış oldukları Adil Ovaoğlu’nu öldürülmesi olayını sağa sola çekiştirilmeyecek biçimde açık bir devrimci tutumla mahkum etmiş ve kendi hastasını da gizlememiştir.

 Tüm bunlar bilindiği halde Gün Zile’linin Garbis Altınoğlu karşısında silik ve ezik kalmasını, özeleştirisini yapıp mahkum ettiği hatasını sanki özeleştiri yaparak mahkum etmemiş gibi öne çıkararak, değerlendirme yapmada ısrarcı olarak , hatta açıktan devrim ve sosyalizm saldıran ünlü döneklerden birisi olan Ümit Necef’in yaptığı gibi- yani itirafçı ve döneklik HB.- yapmalıydı” demesi Onun nelerden medet ummaya çalıştığını gösteriyor. Gün Zileli Garbis yoldaş hakkında da hem Adil Ovaloğlu’nun öldürülmesinin suçlusu olarak göstererek, Garbis’in emekçi ve devrimciler üzerindeki devrimci etkisi kırmaya çalışılıyor hemde Garbisin “işkencede hayranlık uyandıracak bir direniş sergiledi ” diyerek garbisi olumlamaya çalışıyor.  

Yine Gün Zile’li  “ İbrahim Kaypakkaya’nın kurucusu olduğu TKP-ML ile benzer görüşlere sahip olduğu halde bu örgüte hiçbir zaman katılmadı “ diyerek aslında daha önceden Garbis Altınoğlunun 1974 yılında özeleştirisi yaparak TKP-ML Hareketine katıldığını bilmesi gereken kişilerden birisi olmasına karşın, bilmezlik içinde hareket etmesi söylemlerinde inandırcılığını yitirmiştir . Aydınlık-PDA’nın MK’si üyesi olan Gün Zileli, Garbis Altınoğlu ilgili PDA-Aydınlık hem ihbarcılık yapıp açıktan faşizmin hedefi altına getiren kara propaganda yapma, hemde  iki farklı ifade verdiği birisini gizlediği yönlü şaibeli açıklamaları  yapan Aydınlık-Halkın Sesi gazetelerinin sorumlularından birisiydi. Haliyle  Garbisin 1974’ten sonrası TKP-ML Hareketine katıldığını biliyor  ve bunu bildiği halde Garbisin TKP-ML Hareketinin yönetici kadrolarından biri olduğunu bilmiyor görünmesi, Gün Zile’linin hafıza kaybına uğramadıysa, oportünizmden hareket düşmanlığında kurtulmadığını ele veriyordu.

Sonuç:

Tüm bu veriler bize Gün Zile’linin devrimcileri ve devrimci hareketi kötüleyen ve çift standartçı değerlendirmelerden kopamayan yalan ve tahrifatla gerçekleri ters yüz etme çabasından vazgeçmediğini, gerçekleri ortaya koymakta nasıl zorlandığını daha da önemlisi kulaktan dolma bilgileri temel alarak oldukça önemli olaylara ciddiyetten uzak basit bir mantıkla PDA-Aydınlık mantığında bir türlü kurtulamayarak yaklaştığını ortaya koyuyor . Gün Zile’li başkalarına üstten bakan öğretmen edası yerine birazcık mütevazi ve kendisiyle barışık, güçlü bir iç hesaplaşması temelinde empati kurarak olgulara bakmış olsaydı, İ.Kaypakkaya ve Garbis Altınoğlu yoldaşlara hala Aydınlık gözüyle bakmış olmazdı.



28 Nisan 2021 Çarşamba

Faşist Şovenist Baskı Ve Kuşatmayı Yarmak , İşsizliği Yoksulluğu Yere Çalmak Yasakları Parçalamak İçin Her Yeri 1 Mayıs Alanı Yapalım..!



1 Mayıs işçi ve emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günüdür.

Dünya İşçi sınıfının ve emekçilerinin dünya gericiliğine karşı başkaldırı günüdür. Onun içindir ki burjuvazi 1 Mayısın adında korkuyor ve çeşitli bahanelerle yasaklamaya olmadı içeriğini boşaltmaya çalışıyor.

1 Mayıs bu özelliğini, ona esin kaynağı olan Amerikan İşçi sınıfının 19886 yılında militan grev direnişinden başlayarak devam ede gelen dünya İşçi sınıfının tarihsel mücadeleleriyle kazanmıştır. Enternasyonal proletaryanın yüzyıllık görkemli 1 Mayıs mücadelesi, bütün dünya ülkelerinde bu özelliğiyle tarihsel militan bir gelenek yaratmış ve dünden bugüne dünyanın her kıtasında işçi ve emekçilerce yaşatılmaktadır. .

Dünya proletaryasının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak benimsendiğinden bu yana 1 Mayıs, bütün ülkelerde İşçi ve emekçi halk kitlelerinin, kapitalizme, faşizme, burjuvaziye ve her türden gericiliğe görkemli mücadeleleri ve başkaldırıları gerçekleştirdiği bir gün olmuştur.

Enternasyonal proletaryanın bu militan tarihsel 1 Mayıs mücadelesi geleneği, dünya burjuvazisinin ve gericiliğinin kokulu rüyası haline gelmiştir. Burjuvazi ve bütün gerici egemen sınıflar geçmişte ve günümüzde her yıl Mayıs’ta bu korkuyu yaşadılar, yaşıyorlar.1886 yılında Amerikan işçi sınıfının, Amerikan burjuvazisine karşı 8 saatlik işgünü talebi ile büyük mücadelelere girişmesi ve bu hakkın kazanılması, Amerikan işçi sınıfı ve tüm dünya proleterleri tarafından sevinçle karşılandı; Amerikan işçi sınıfının başlattığı bu mücadele, tüm dünya proletaryası ve emekçi hareketinde yeni bir aşamayı simgeliyordu.

1889’da, dünya komünistlerinin uluslararası birliği olan, II. Enternasyonalin Paris Kongresi tarafından bu mücadele günü, dünya işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak, dünya işçi sınıfının bayramı olarak ilan edildi. O günden bu yana, dünya proletaryası, bugünü, dünyanın tüm emekçilerle birlikte, burjuvaziye, emperyalizme –kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm ideallerini bayraklaştırarak kutladı . 1 Mayıs günü, dünya proletaryası ve ezilen halkların enternasyonalist birlik ve dayanışma şiarını yükseldiği, sermayeye karşı eşitlik-özgürlük kavgasının daha da güçlü alevlendiği bir günü simgelerken, burjuvazi ve her türden gericilik için korku kaynağının ve emperyalist kapitalist- dünyanın temellerinden sarsılmasının simgesi oldu, oluyor.

Dünya proletaryasının Türkiye kolu olan ülkemiz proletaryası tarafından 1 Mayıs’ın işçi bayramını tüm faşist baskı ve yasaklara rağmen yıllardan bu yana kutlaya geldi. Türkiye proletaryası bu geleneği, dünyadaki sınıf kardeşleriyle dayanışma içinde; sürekli hale getiremeye çalıştı . Türkiye proletaryasının bu tarihi hakkı sürekli azgın anti-demokratik baskılarla, faşizm ve gericiliğin zorba saldırılarıyla engellendi, engellenmeye çalışıldı. Neki faşist kuşatma ve yasaklar parçalanarak 1 Mayıs’ın enternasyonal devrimci özü değişik eylemlerle yaşatmaktan geri durmadı

Mevcut halde dünyada ve Türkiye Kuzey Kürdistan da işçilere yönelik saldırılar, işsizlik, örgütsüzlük dur durak bilmeden sürüyor. Çeşitli ulus ve ulusal azınlıklarda İşçiler; işten atmalar, hak yoksunluğu, ücret düşüklüğü, güvencesiz kölece çalışma koşulları ve faşist saldırıları artarak sürüyor. Kapitalist sömürü pandemi vesilesiyle her geçen gün daha bir yoğunlaşıyor. Pandemiye önlem adına " Tam kapanma " yalanıyla faşist dinci Saray rejimi 1 Mayısın geniş emekçi kitlelerce kutlamasını önlemek adına 3 haftalık sokağa çıkma yasağı ilan etti ve 1 Mayıs alanı Taksim birkez daha 1 Mayıs kutlamalarına kapatıldı.

Haliyle asıl hedefimiz olan devrim ve sosyalizm uğruna mücadele ederken, özgür bir şekilde sınıf mücadelesine katılmamamızın önündeki temel engel olan faşist dinci şeflik Saray diktatörlüğüne karşı da, örgütlenip mücadele etmeliyiz. Bu uğurdaki mücadelenin temel şiarı; “ Faşizme Ölüm Halka Özgürlük! " olmalıdır.

İşçiler, sadece kendisini kurtarmakla yükümlü bir sınıf değil; tarih, işçilere diğer ezilen ve sömürülen emekçi sınıfların kurtuluş mücadelesine de önderlik görevi yüklemiştir. Haliyle işçiler diğer ezilen ve sömürülen emekçilerin kurtuluşunu sağlamadan kendi kurtuluşunu asla sağlayamaz. Toplumun en dinamik, en devrimci ve en tutarlı sınıfı olarak işçiler, bu mücadelelerin en başında yürümelidir.

Biliyoruz ki mücadele ettiğimiz sürece; gelecek aydınlıktır, mutluluktur. Ve bu işçilerin nasırlı ellerinde, güçlü bileklerin üzerinde yükselecektir. Bu 1 Mayıs’ı bu bilinç ve kararlılıkla kutlayarak, faşizm ve sermayenin yasaklar zincirini parçalamalıyız. Sürmekte olan sınıf eylemliliği bu 1 Mayıs’ta daha da yükseltilmelidir.

Gençler; faşist saray rejimi sizlere umutsuzluk, geleceksizlik ve işsizlikten başka birşey vaadetmiyor. Onun içindir ki özerk demokratik, bilimsel ve parasız eğitim, iş ve devrimci demokratik bir Türkiye için kurtuluşunuz işçi sınıfının yanındadır. Bu 1 Mayıs’ta, sizler de, işçiler ve diğer emekçilerle omuz omuza mücadele ederek, mücadelenizi daha da ilerletmelisiniz.

Kırın ve kenti emekçi emekçileri, faşizm ve sermaye size de düşman. Faşist diktatörlük sizlerin de tepesine bir balyoz gibi iniyor. Yoksulluğunuz her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu 1 Mayıs’ta sesinizi yükseltmeli, işçiler ve gençlerle omuz omuza olmalısınız.

Yüzyıllardan bu yana ulusal ve demokratik hakları yok sayılıp , inkar ve imha politikalarıyla susturulmaya çalışılan Kürt ulusunda emekçiler, kendi kaderinizi kendi elinize almakta yoksun tutulmaya devam ediliyor. Faşist diktatörlük inkar ve imha ve kirli savaş politikalarıyla, Kürtleri Gare de, Cizre de-Surda-İdilde-Şırnak da yakıyor- eziyor ve katlediyor. Bu faşist imha saldırısına karşı ulusal özgürlük direnişini devrimci bir rotada sürdürerek, en doğal haklarını elde etmek için mücadelede daha kararlı olmalı ve , bu 1 Mayıs’ta “ Kürdistana Özgürlük Kirli savaşa son “ istemini daha güçlü yükseltmelisin!

Göçmen emekçiler ; en ağır işlerde ucuza çalıştırılarak yoksulluğa mahkum edilirken, öte yandan faşist ırkçı ayrımcı saldırılarla yüz yüze kalıyorsunuz. Bu ağır çalışma koşullarına, işsizliğe, faşist ırkçı baskı ve ayrımcılığa dur demek için sesini 1 Mayıs alanlarında daha güçlü haykırmalısın.

İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar devrimciler, yoldaşlar ; emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı Her yeri 1 Mayıs alanı yaparak gücümüzü gösterelim. !

Emeğin sermayeye karşı savaşımını büyütmek, faşist baskı, işsizlik, yoksulluğu yenmek ve devrim ve sosyalizm kavgasını her alanda harlamak için; "Yaşasın 1 Mayıs Kahrolsun Ücretli kölelik Düzeni”. Şiarını Her yerde, yükseltip yayalım, yasakları tanımayalım..

Yaşasın 1 Mayıs Biji Yek Gulan..!

Kahrolsun Emperyalizm ve Kapitalizm.!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm..!

Nisan-2021

Halkın Birliği