25 Nisan 2009 Cumartesi

HİNDİSTAN’IN TARIM DULLARI

Ramabai Katkar devam eden seçimlerin hevesle farkında. “Bizim gibi insanlara verilmek üzere BPL Antyodaya kartı (yoksulların en yoksullarına) olmalı. Tüm kız çocuklarının bisikleti olmalı. Buradan okula nasıl gidecekler? Tüm yoksul insanlar ev sahibi olmalı ve emekli maaşları daha iyi duruma gelmeli.”
Onun hissettiği sorun şu anki seçim kampanyasının yaşamlarına teğet geçmesi. 30’lu yaşlardaki Ramabai, Yavatmal bölgesinde borç altında ve tarımsal krizle ezilen sayısız çiftçi gibi intihar eden kocası Bandu Katkar’ı kaybetmiş. Eşleri devam eden tarımsal krizde canına kıyınca yıkıma uğrayanların sayısı ülke çapında 100 binden fazla. Ulusal Suç Kayıtları Bürosu’nun (NCRB) verilerine göre 1997-2007 yılları arasında ülkede en az 182 bin 936 çiftçi intihar etti. Sözkonusu kayıtlı vakaların yüzde 80’inden fazlasını evli ve çocuklu erkekler oluşturuyor.
Bu kadınların birçoğu eşlerinin ölümünden hemen sonra kocalarının aileleri tarafından evlerinden atılmış ve çocuklarına hiçbir kaynak olmaksızın bakmak zorunda bırakılmış. Aynı zamanda kocalarının köylerinden de yalıtılıyorlar. Birçoğu topraklarının gaspıyla yüz yüze geliyor. Kocalarının ölümünden hemen sonra her türden taciz başlıyor. Bazen kadınların çocuklarıyla birlikte canlarına kıydıkları da oluyor.
Buna rağmen çok sayıda kadın ve çocuğun, onurlarıyla ayakta kalmak için gösterdiği çaba hayranlık uyandırıcı. Birçoğu devletten hiç yardım almadan hâlâ topraklarını işlemeye devam ediyor. Çoğu para değil, tahıl karşılığında ağır işler yapıyor. Birçoğu da kocalarının borçlarını kapatmak için topraklarını satıyor. Eyalet hükümetleri tarafından verilen tazminatların büyük kısmına alacaklılar el koyuyor.
Kendisiyle aynı durumdaki kadınların çoğu gibi köyü Dahegaon’dan bir şekilde yalıtılmış biçimde olan Ramabai de toprağı tek başına işliyor. Tüm evli kadınlar gibi yaşadığı köy kocasının köyü. Dalit olması tecridini daha kötü hale getiriyor. Kocasının düşük kaliteli 12 dönümlük toprağını işlemeyi denerken her türlü taciz ve engellemeyle karşılaşıyor. 12 dönümlük bu toprakların 6 dönümü ona hiçbir yararı olmayan sözümona sulama projesiyle yok edilmiş. Üç küçük çocuğu var ve bunlardan biri okulu şoför olmak üzere bırakmış. Aynı zamanda bakması gereken eşinin anne-babası da var. “Ve taş çatlasa günde 50 rupiye haftanın iki günü ırgat olarak çalışıyorum” diyor.
Siyasetle ilgilenmeye can atıyor. Sadece köyünün muhtarı ve etrafına üşüşen diğer erkeklerin tavırları fırsat verilse seçimlerde yarışacağını açık biçimde söylemesine engel oluyor.
Pada köyü yakınlarındaki Anjubai, Vidarbha’daki sayısız kadının mustarip olduğu derde sahip. Hükümet kocası Gkuldas’ın ölümünün “düzmece intihar” olduğuna karar vermiş. Yani intiharının tarımsal hacze bağlı olmadığını belirtmiş. Bu, sorumluluktan kaçmaya yarayan zalimce ve kötü bir baştan savma süreci. Bir intihar böyle kaydedildiğinde hükümet, aileyi geçindiren kimsenin kaybından ötürü ailenin zararını ödemek zorunda olmuyor. Anjubai, şu anda felce uğramış olan yerel yardımlaşma grubunun bir parçası. “Ayda en fazla 7 ya da 8 gün, günlük 50 rupiye ırgat olarak çalışıyorum” diyor. 5 dönümlük toprağı zararına olan bir anlaşma altında. Burayı eken adam ona ekinin küçük bir bölümünü veriyor.
Okula giden iki çocuğu olan 36 yaşındaki Rekha Tag, eşinin intiharından sonra eşinin anne-babası tarafından işkenceye uğramış ve daha eşinin cenazesi kaldırılmadan kovulmuş. Şimdi üç aileye hizmetçilik yapıyor ve siyasi sürece dahil olmaya can atıyor. Talepleri Ramabai’ninkilerle benzer. Sadece içtenlikle şunu söylüyor: “Taleplerimiz tüm dullar için olmalı, sadece tarım dulları için değil.” Ve tüm dullar için 1500 rupi’ye sabitlenmiş aylık maaş istiyor. Rekha iki kez acı çekmiş. 2001’de de tarımsal krizin bir başka kurbanı olan babası intihar etmiş. Ocak ayında “tarımsal kriz tarafından dul bırakılanlar” kongresine katılmış. “Örgütlenmeye ihtiyacımız olduğu açık” diyor ve ekliyor: “Çocuklarımızı çiftçi yapmayacağız” diyor. “Babalarının başına gelen şey tekrar onların da başına gelmemeli.”
Pada’ya dönersek, Anjubai şöyle diyor: “Mücadeleye hazırım. Seçimlerle ya da başka bir yolla. Kendi haklarımızı almalıyız.” Bunun için zorlu bir mücadele gerektigi hatırladığında Anjubai gözünün içine dik dik bakıyor. “Benim gibi insanlar için mücadeleden başka seçenek yok. Tüm hayatım boyunca ne yaptığımı düşünüyorsunuz?”

Palagummİ Saİnath
Bu yazı, 23 Nisan 2009 tarihli
Gerçeğin Günlüğü blogundan derlendi.

YASASIN 1 MAYIS TAKSİMİ KAZANMAK İÇİN İLERİ

1886 yılında Amerikan işçi sınıfının, Amerikan burjuvazisine karşı 8 saatlik işgünü talebi ile büyük mücadelelere girişmesi ve bu hakkın kazanılması, Amerikan işçi sınıfı ve tüm dünya proleterleri tarafından sevinçle karşılandı; Amerikan işçi sınıfının başlattığı bu mücadele, dünya proletarya hareketinde yeni bir aşamayı simgeliyordu.
1889’da, dünya komünistlerinin uluslar arası birliği olan, II. Enternasyonalin Paris Kongresi tarafından bu mücadele günü, dünya işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak, dünya işçi sınıfının bayramı olarak ilan edildi. O günden bu yana, dünya proletaryası, bugünü, dünyanın tüm emekçileriyle birlikte, burjuvaziye, emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için kutladı. 1 Mayıs günü, dünya proletaryasının ve ezilen halklarının enternasyonalist birlik ve dayanışmasının yükseldiği, mücadelesinin daha da alevlendiği bir günü simgelerken, burjuvazi ve her türden gericilik için korku kaynağının ve emperyalist kapitalist- dünyanın temellerinden sarsılmasının simgesi oldu, oluyor.
Dünya proletaryasının Türkiye kolu olan ülkemiz proletaryası tarafından l Mayıs’ın işçi bayramı olarak ilk kez kutlanması 1910’lara rastlar. Ne var ki, işbirlikçi büyük burjuva ve feodal devletin azgın gerici baskısı altında Türkiye proletaryası bu geleneği, dünyadaki sınıf kardeşleriyle dayanışma içinde; sürekli hale getiremedi. Türkiye proletaryasının bu tarihi hakkı sürekli azgın anti-demokratik baskılarla, faşizm ve gericiliğin zorba saldırılarıyla engellendi, engellenmeye çalışıldı.
1923 1. İktisat Kongresi’nde, işçi sınıfının zorlaması ile l Mayıs işçi bayramı olarak kabul edilmesine rağmen, Kemalist gericilik, proletaryanın I Mayıs eylemlerine saldırdı. 1925’te
çıkarılan “Takrir-i Sükun Kanunu ile resmen yasaklandı ve “ Bahar Bayram”ı edildi.
İşçi sınıfı, tarihi hakkı olan l Mayısı egemen sınıfların yasaklamalarına boyun eğmedi şu ya da bu biçimde yaşatmaya çalıştı ve ilk kez kitlesel olarak 1976 altıdan itibaren l Mayıs’ı kutlamaya başladı. L Mayısların kitlesel olarak kutlanması sonraki süreçte güçlü şekilde sürdürüldü; ’76-80’ arası bir gelenek haline getirildi.
‘70’li yılların ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının ve emekçi halkın yükselen mücadelesi karşısında egemen sınıflar boş durmadı fırsatta gelişen hareketi ezmeye, devrimci i devrimci demokratik ve Kürt ulusalcı \ dağıtmaya çalışıyorlardı. Ve ilerleyen: de bulunmuşu: 12 Eylül askeri darbesi! Birlikte, 12 Eylül faşizmi, işçi sınıfına, halka, Kürt ulusuna, komünistlere, devrimci ve demokratlara azgınca saldırdı. İşçi sınıfı ve emekçilerin kanı canı pahasına kazandığı ekonomik ve demokratik kazanımları, yüz binlerce işçi, köylü, öğrenci, memur, devrimci ve komünist işkencelerden geçirildi, sonra zindanlara dolduruldu, ağır cezalar verilmeye çalışıldı. 12 Eylül faşizminin generaller, halka, devrime ve komünist Mayıs’a o denli düşmandılar ki, l Mayısı tatil günü olmaktan bile çıkardılar.
12 Eylül faşizmi ve sonrası ilk ülkemizde l Mayıs’lar durgun geçti; Cunta yılları, karşı –devrimin kara bulutlarını kapladığı yıllar oldu. Ama işçi sınıfı, 12 eylül faşist darbesinde, aldığı yenilginin, örgütsüzlüğün nedenlerini düşündü, burjuvaziye ve her türden gericiliğe karşı en başta da faşizme karşı kinini biledi, gelecek-mücadelelere hazırlandı. Bunun olması da kaçınılmazdır. 88’den sonrası 1 Mayıs’lar yeniden kitlesel eylemlerle kutlanmaya, yaşatılmaya başlandı.
Ama hala Türkiye de 1 Mayıs özgür değil ve 1 Mayıs Taksim Alanı 1 Mayıs kutlamalarına kapalı. İşçi ve emekçi yığınlar 1 Mayıs’ın özgür olması ve 1 Mayıs Taksim alanının kutlamalara açılması için sesini yükseltmeli ve 1 Mayıs’ın devrimci özünün boşaltılmasına geçit vermemelidir.
Ağır kriz ve krizin yarattığı işçi kıyımı terörü ve yoksulluk, bugün işçi sınıfının ve emekçilerin saflarında mücadele eğilimini güçlendirdi. Ekonomik görüntülü olsa da her geçen gün artan ve ağırlaşan yaşam koşulları, geniş işçi ve emekçi kitlelerin sefaletini derinleştirdiği gerçekliği, geniş yığınların rejime karşı mücadeleye atılmaları bakımından daha da elverişli bir ortam yaratıyor. Lokal düzeyde de kalsa fabrika işgalleri, direniş ve protesto eylemleri. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların tepkisinin derinliğini ve dipten gelen güçlü bir uğultunun haberini veriyor. Canlanan ve başını yukarıya kaldırmaya çalışan işçi hareketi, sendika sendika ağa ve bürokratlarının barikatına çarpıyor.
Ne ki sendika ağlarının ihanetleri her geçen gün daha bir netçe görülüyor ve işçi hareketi yeni çıkış arıyor. Özellikle belli eylem biçimleri, işçilerin saflarında genelleşiyor. Buna, öğrenci gençliğin mücadelesi, ilerici aydınların, kırın ve kentin emekçilerinin, kadınların hala bir birine bağlanmamış eylemleri, eşlik ediyor. Kürt ulusunun özgürlük direnişini gelişiyor, ulusal özlemleri güçleniyor. Kısacası, yeni bir devrimci yükselişin ayak sesleri her gün biraz daha yaklaşıyor.
Bununla birlikte, karşı –devrimin iç çelişki ve çatışması daha fazla keskinleşiyor. MGK faşist diktatörlüğü toplumsal sorunlar karşısında daha fazla zorlanıyor. Yerel seçimlerde AKP’in aldığı yenilgiyle çıkması burjuva düzen partileri ve AKP hükümeti ile iktidar ipini elinde tutan generaller arasında kağıtların yeniden karılmasını koşulluyor. Egemen sınıflar karşı-devrimci yoğun ve yaygın olarak sürdürme yoluyla olası bir devrimci yükselişi önlemeye; burjuva liberalleri CHP, DSP faşizme kolluk değneği olmaya çalışıyorlar.
Bu koşullarda l Mayıs’ın kitlesel olarak kutlanması. 1 Mayıs kutlama alanın Taksim de devrimci geleneğinin yaşatılması daha da önemi kazanıyor. 2007 ve 2008 de işçiler, emekçiler, faşizmin l Mayıs yasaklarına ve saldırılarına rağmen, l Mayıs Taksim Alanı’nda kutlamak için militan kitlesel gösterilerle Taksimi kuşatmışlardı. On binlerce işçi ve emekçinin eylemliliğinin bu dönemde, l Mayıs, faşizm ve sermayenin, yasaklarının daha da güçlü olarak parçalandığı ve Taksimde 1 Mayıs’ın kutlandığı bir gün olmalıdır.
Dahası 2009 l Mayıs’ında, Dünya proletaryası, “Kahrolsun Kapitalizm”,” Kahrolsun Faşizm”, “Yaşasın Sosyalizm, “Yaşasın Devrim ve Özgürlük” şiarlarıyla dünyanın dört bir sinde bu mücadele gününü kutlayıp, ilanına karşı kinini haykırırken, ülkemiz proletaryası bu 1 Mayıs’ta da, alanlara inerek, dünya kardeşlerine güçlü ellerini uzatmalı, onlarla dayanışmasının yükseltmelidir.
İşçiler, işten atmalar, hak yoksunluğu ve faşist saldırıları sürüyor. Kapitalist sömürü her geçen gün daha da yoğunlaşıyor. Asıl hedefimiz olan sosyalizm uğruna mücadele ederken, en özgür bir şekilde sınıf mücadelesine katılmanızın önündeki temel engel olan faşist diktatörlüğe karşı da mücadele etmelisiniz. Bu uğurdaki mücadelede temel şiarı; “ Kahrolsun Faşist Diktatörlük, Yaşasın Özgürlük! “ olmalıdır. İşçiler, sadece kendinizi kurtarmakla yükümlü bir sınıf değil; tarih, işçilere diğer ezilen ve sömürülen sınıfların kurtuluş mücadelesine de önderlik görevi yüklemiştir. Haliyle işçiler diğer ezilen ve sömürülen sınıfların kurtuluşunu sağlamadan kendi kurtuluşunu sağlayamaz. Toplumun en dinamik, en devrimci ve en tutarlı sınıfı olarak işçiler bu mücadelelerin en başındadır. Gelecek aydınlıktır, mutluluktur. Ve bu işçilerin nasırlı ellerinde, güçlü bileklerin üzerinde yükselecektir. Bu 1 Mayıs’ı bu bilinç ve kararlılıkla kutlayarak, faşizm ve sermayenin yasaklar zincirini parçalamalısınız. Sürmekte olan sınıf eylemliliğinizi bu l Mayıs’ta daha da yükseltmelisiniz.
Gençler, kurtuluşunuz işçi sınıfının yanındadır. Faşizm ve sermaye sizleri de tamamen köleleştirmeye devam ediyor. Sizler de en doğal haklarınızdan yoksunsunuz. Bu l Mayıs’ta, sizler de, işçiler ve diğer emekçilerle omuz omuza mücadele ederek, mücadelenizi daha da ilerletmelisiniz.
Emekçi köylüler, kent emekçileri, faşizm ve sermaye size de düşman. Faşist diktatörlük sizlerin de tepesine bir balyoz gibi iniyor. Yoksulluğunuz her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu l Mayıs’ta seslerinizi yükseltmeli, işçiler ve öğrencilerle omuz omuza olmalısınız.
Kürt ulusu, en doğal ulusal ve demokratik haklarından yoksun tutulmaya devam ediliyorsun. Faşist diktatörlük seni inkar ve imha politikalarıyla eziyor. Ulusal direnişini devrimci bir rotada sürdürerek, en doğal haklarını elde etmek için mücadele etmeli, bu l Mayıs’ta Kürdara Azadi istemini daha da yükseltmelisin!
İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar devrimler, yoldaşlar öyleyse haydi l Mayıs’ta kitleler halinde omuz omuza, kol kola l Mayıs kutlama alanının yükseltildiği alanlara! Öyleyse haydi iş yavaşlatma, iş bırakma, belli bölgelerde hep birlikte l Mayıs Bayramı’nı kitlesel olarak kutlamaya ! İstanbul’da 1 Mayıs’ı Taksim alanın da kutlamaya. Baharda uyanan cıvıl cıvıl kaynayan doğanın atılımına, işçi ve emekçi yığınların devrimci atılımı eşlik etsin!
BİJİ YEK GULAN! YAŞASIN 1 MAYIS!
TAKSİM KAZANMAK İÇİN İLERİ !

DEVRİMCİ HALKIN BİRLİĞİ

Çocuklar çalışıyor

Krizle birlikte Türkiye’de işsizlik rekor sayılara ulaşırken 320 bin çocuğun eğitim hakkından mahrum kalarak çalışmak durumunda kaldığı ortaya çıktı. Çalışan çocukların 30 bininin hiç okula gitmediği açıklandı.
Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (BETAM) araştırmasında Türkiye’de okula devam etmeyen 125 bin çocuk işçinin yaklaşık 30 bininin hiç okula gitmediği belirtildi.
Yrd. Doç. Dr. Gökçe Uysal Kolaşin ve araştırma görevlisi Burak Darbaz tarafından hazırlanan araştırmada, Türkiye’nin, 1994-2006 arasında 6-14 yaş arasında çalışan çocukların oranını yüzde 8.5’ten yüzde 2.6’ya düşürdüğü, buna karşın genç nüfusun yoğun olduğu Türkiye’de halen 320 bin çalışan çocuk bulunduğu kaydedildi.
Araştırmada, “Çalışan 207 bin erkek çocuğun 70 bini, 113 bin kız çocuğun 55 bini okula devam etmiyor. Okula devam etmeyen toplam 125 bin çocuk işçinin yaklaşık 30 bini hiç okula gitmemiş. Çalışan çocukların 204 bini ücretsiz aile işçisi, 109 bini ücretli, maaşlı ya da yevmiyeli olarak istihdam ediliyor” denildi.
Araştırma sonuçlarına göre çalışan erkek çocuklarının yüzde 50’sinin, kız çocuklarının ise yüzde 72’sinin tarlada, geriye kalanların büyük bir kısmının da düzenli işyerlerinde çalıştığı belirlendi.
Araştırmada, 2006 yılı itibariyle 6-14 yaş arası çocuk işçilerin yüzde 61.2’sinin hem çalışıp hem eğitimlerine devam ettiği belirtilerek “Çalışan 70 bin erkek ve 55 bin kız çocuk okula gitmiyor. 6-14 yaş arasında çalışan erkek çocukların yüzde 33,5’i, kız çocukların yüzde 48,5’i okula devam etmiyor. Erkek ve kız çocuklar arasındaki böyle bir fark olması, kız çocuklarına uygulanan cinsiyet ayrımcılığının sonucudur” denildi.
Okula devam etmeyen çocuk işçilerin yüzde 52.7’sinin ilköğretimden mezun olduktan sonra okumayı bıraktığı, yüzde 23.2’’inin ilköğretimi bitirmeden okulu terk ettiği, yüzde 24.1’inin ise hiç okula gitmediği ifade edildi. (HABER MERKEZİ)

1 Mayıs tatil oldu alan yasakları sürüyor

İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs, “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla tatil oldu. 1 Mayıs tatiline ilişkin tasarının Meclis’teki görüşmelerine Taksim kutlaması damgasını vururken, AKP’nin yasak ısrarı sürdü. Ayrıca Newroz’un tatil olmasına ilişkin önerge de reddedildi.
1 Mayıs’ın “Emek ve Dayanışma Günü” ilan edilmesine ilişkin yasa, “1 Mayıs 2009’da kamu kurum ve kuruluşlarında yapılması kararlaştırılan iş ve işlemlerin yürütülmesi için gerekli önlemlerin alınacağı”na ilişkin geçici maddenin eklenmesinin ardından Meclis Genel Kurulu’ndan geçti.
Yasa, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanıp, Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra yürürlüğe girecek.
NEWROZ ÖNERGESİNE RET
Tasarı görüşülürken, Newroz’un da tatil ilan edilmesine ilişkin CHP, MHP ve DTP önerge verdi. Katibin “nevruz” diye okuduğu önergeyle, tasarıya bir madde eklenerek, 21 Mart Newroz bayramının da tatil edilmesi istendi.
Ancak AKP’lilerin oyları ile önerge reddedilirken, DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, “75 Kürt milletvekili ret verdi. Bunu Diyarbakır’da nasıl anlatacaksınız” diye sordu.
Taksim yasağına da değinen Kaplan, 1 Mayıs tatilinin AKP’nin bir lütfu gibi gösterilmek istendiğini, bunun ayıp olduğunu söyledi. “Darbecilerin gasp ettiği bir hakkı nasıl lütuf gibi sunarsınız” diye soran Kaplan, “1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasını, boyalı, pala bıyıklı bir emniyet müdürünün insafına bırakmayalım” diyerek, herkesi Taksim Meydanı’na çağırdı.
TAKSİM YASAĞI ELEŞTİRİLDİ
AKP’nin sendikacı kökenli milletvekili Ağah Kafkas ise yıllardır sürdürdüğü “lale” söylemine devam ederek, işçi konfederasyonlarına “lale ile sorunu olanlarla aranıza mesafe koyun” dedi.
AKP Manisa Milletvekili Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi ise Taksim’in yasak olmadığını savunarak, her yıl karanfil bırakıldığını söyledi. DİSK’i kasteden Tanrıverdi, “Birilerinin, 1 Mayıs’ı aldık sıra Taksim’de” yaklaşımında olduğunu savundu.
CHP Muğla Milletvekili Ali Arslan, “Bırakın Taksim’e 1 Mayıs için izin vermeyi, Taksim Meydanı’na 1 Mayıs isminin verilmesi ve oraya 1977’de ölenler için anıt dikilmesi gerekiyor” diye konuştu.
CHP Grup Başkan vekili Kemal Anadol da Taksim yasağı sürdüğü için bunun ayıplı, yarım yasa olduğunu söyledi.
CHP İstanbul Milletvekili Bayram Meral de Taksim yasağına dikkat çekerek, “Meclis iyi bir şey yapıyor, baklava yapıyor. Bu tavanın kulpunu AKP tutarak işçiye götürüyor. Niye götürürken baklavanın üzerine tuz, acı biber ekiyorsunuz” diye sordu.
Görüşmeler boyunca Bakanlar Kurulu sıraları boş kaldı. Hiçbir bakanın izlemediği görüşmeye hükümet adına mecburen katılan Çalışma Bakanı Faruk Çelik, “ayıplı yasa” değerlendirmesini eleştirdi.
Bakan Faruk Çelik, 1 Mayıs’a daha süre olduğunu ve Taksim için sosyal taraflarla görüştüklerini savundu.
Görüşmeleri, başlangıçta Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve KESK genel başkan ve yöneticileri, bağlı sendikaların yöneticileri de özellikle genel başkanlar birbirinden uzak durarak izlerken, sonuna kadar kalan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ve DİSK’e bağlı sendikaların yöneticileri oldu. (Ankara/EVRENSEL)
TATİL SEVİNCİNE GÖLGE DÜŞTÜ

İSTANBUL Valisi Muammer Güler, 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak üzere başvuruda bulunan Türk-İş’in talebini reddettiklerini açıkladı. Sendikalardan Taksim Meydanı ısrarından vazgeçmelerini isteyen Güler, “İlla zorla geleceğiz derlerse bu kanuni olmaz” dedi.
Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu ise Valiliği’nin reddetmesine tepki gösterdi. Taksim Meydanı kutlamalarına izin verilmemesinin 1 Mayıs’ın Emek ve Dayanışma Bayramı olarak tatil edilmesi sevincine gölge düşürdüğünü ifade eden Kumlu, Türk-İş’in İstanbul’daki kutlamaları Kadıköy Meydanı’nda yapacağını duyurdu. Kumlu, Kadıköy’de yapılacak kutlama öncesinde aralarında Türk-İş ve bağlı sendikaların yöneticilerinin de bulunduğu kalabalık bir grupla Taksim Cumhuriyet Anıtı ve Kazancı Yokuşu’nda karanfillerle 1 Mayıs şehitlerini anacaklarını belirtti. Kumlu, Kadıköy Meydanı’nda düzenlenen mitinge işçi ve memur konfederasyonlarını, emek ve meslek örgütlerini ve yurt dışından gelen konukları davet edeceklerini açıkladı.
Mazlumder Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu da 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının engellenmemesi gerektiğini ifade etti. Polisin geçen yıl Taksim’de uyguladığı şiddeti eleştiren Gergerlioğlu, “1 Mayıs bir inatlaşma konusu haline getirilmeden Taksim’de kutlanabilir ve güvenlik tedbirleri ile gösterinin barış içinde yapılması sağlanabilir” dedi.
Evrensel

TÜRKİYE, ERMENİ TASARISINI ENGELLEMEK İÇİN MİLYONLAR HARCIYOR

1982’de Türk hükümeti, Georgetown Üniversitesi’ne, Ermeni olaylarının inkarıyla iştigal etmek üzere Türkçe Araştırmalar Enstitüsü adıyla bir sivil toplum örgütü kurulması amacıyla 3 milyon dolar bağışlamıştır. Üç yıl sonra, Ermeni olaylarını sorgulayan 69 Amerikalı araştırmacının imzaladığı bir mektubu yayınlamaları için The New York Times, The Washington Post ve The Washington Times’a tam sayfa ilanlar verilmiştir. Bu 69 araştırmacı o yıl, Türkçe Araştırmalar Enstitüsü’nden ve Ankara Ticaret Odası gibi kaynaklardan çok ciddi fon almıştır. İşte bu Türkçe Araştırmalar Enstitüsü, o tarihten beri General Dynamics ve Westinghouse dahil olmak üzere Türkiye’ye silah satan Amerikalı savunma müteahhitlerinden bağışlar almıştır.
Türkiye de enstitüyü desteklemek üzere yıllık iane sağlamaya devam ediyor. 2006 vergi kayıtlarına bakıldığında görüleceği üzere enstitü, araştırmacılara bağış olarak 85 bin dolar vermiş. Başkanı, ABD Büyükelçisi Nabi Şensoy, Türkçe Araştırmalar Enstitüsü’nün Kurucu Yöneticisi Heath Lowry’dir. Ancak Lowry, 1996’da, Türk hükümetinden alınan 750 bin dolar bağışla kurulan Princeton Üniversitesi Yakındoğu Araştırmaları Bölümü’nde yeni oluşturulan Türkçe Araştırmalar Atatürk Kürsüsü’ne seçilerek bu makamdan ayrılmıştır.
TÜRKİYE YASAYI HEP ENGELLEDİ
Türkiye, ABD’nin Ermeni soykırımını resmen tanıyan diğer 22 ulusa katılmasını önlemek yolunda ciddi siyasi güce sahip. 1989’da, ABD Dışişleri Bakanlığı, arşivlerinde yer alan ve bakanlık yetkilerine göre ‘çoğu masum ve çaresiz kadın ve çocuklardan oluşan yüz binlerce Ermeninin katledildiğini’ gösteren tanık ifadelerini yayımladı. Aynı yıl soykırımı anan bir yasa taslağı ABD Senatosu’na sunuldu. Fakat Türkiye buna, ABD Deniz Kuvvetleri gemilerinin stratejik olarak önemli Türk sularına girişini engelleyerek ve Türk topraklarındaki tüm ABD askeri eğitim operasyonlarına yasaklama getirerek karşılık verdi. Tasarı buhar olup uçtu.
Geçen eylül ayında konu tekrar gündeme geldi. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, Osmanlı Türklerinin Ermenilere yönelik kitlesel cinayetini kınayan, ölüm sayısını 1.5 milyon olarak belirleyen ve cinayeti bir soykırım olarak niteleyen bağlayıcı olmayan bir önergeyi onaylayıp Kongre’ye sunmaya karar verdi. Türkiye bu kez büyükelçisini geri çağırarak tepki verdi. Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Ermeni iddialarının kabul edilmesi halinde, iki ülke arasındaki ilişkilerde sorunlar doğacaktır” diye uyarıda bulundu. Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın dış politika danışmanı Egemen Bağış, “Dün Kongre’den birileri beyzbol oynamak istedi” diye konuştu; “sizi temin ederim ki Türkiye beyzbolün nasıl oynandığını iyi bilir.” Ertesi gün, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack, ifadesine göre komitenin, “ABD-Türkiye ilişkilerine ve ABD’nin Avrupa ve Ortadoğu’daki çıkarlarına onulmaz zarar verebilecek” eylemleri için “üzüntü”lerini belirten bir beyanda bulunarak, ABD adına Türkiye’den özür diledi. Savunma Bakanı Robert Gates, önergeye karşı olduğunu söyleyerek, Irak’taki ABD silahlı kuvvetlerine gönderilen hava kargosunun yüzde 70’inin ve bu kuvvetlerin harcadığı yakıtın yüzde 30’unun Türkiye üzerinden ulaştırıldığını hatırlattı. Başkan Bush, 2000’deki kampanyasında başkan seçilmesi halinde Ermeni soykırımını resmen tanıyacağına dair verdiği sözü unutarak, önergeye karşı çıktı.
MECLİS ÜYELERİNE PARA AKTARILDI
Türk yetkililer tehditlerde bulunurken, Türkiye’nin ödeme yaptığı lobiciler parayı kampanya ve politik eylem bağışları adı altında temsilciler meclisi üyelerine aktardılar. Louisiana Temsilcisi Bobby Jindal ile Mississippi Temsilcisi Roger Wicker önergeden desteklerini çekip aleyhinde konuşmaya başladılar -fakat, halihazırda Türkiye’nin Ermeni soykırımının tanınmasına muhalefet etmeleri için sözleşme yaptığı lobicilik firmaları için çalışan eski Temsilciler Meclisi Üyesi Cumhuriyetçi Bob Livingston’dan ve Demokrat Richard Gephardt’tan 20 biner dolar aldıktan sonra... Gephardt, 2000’de hâlâ görevdeyken, kendisini “ABD hükümetinin Ermeni soykırımını resmen tanımasını sağlamaya adamış” biri olarak niteliyordu. 2003’te, “Ermeni soykırımı”nı, II. Dünya Savaşı Holokost’u ve Kamboçya ve Ruanda’daki kitlesel kıyımlarla birlikte ele alan, ancak Türk lobilerinin yıldırım saldırısı sonucunda reddedilen bir önergeyi de destekliyordu. Görevi bıraktığından ve Türkiye için lobi yapmak üzere yıllık 1.2 milyon dolarlık bir sözleşmeyi imzaladığından beri eski Temsilciler Meclisi çoğunluk lideri yüreğinde derin bir değişiklik yaşamıştır. International Herald Tribune’e gönderdiği bir e-postada, “Önergenin kabulüyle Türkiye’yi küstürmek, durumu daha da ağırlaştırmasa da, [Ortadoğu] operasyonlarda istikrar oluşturma çabalarımızı zayıflatabilir” diye yazdı.
12 milyon dolardan fazla ödeme yapılan Bob Livingston da itiraz edenler arasındaydı.
TAM SAYFA İLANLAR
O kampanyanın bir başka parçası olarak Türk hükümeti, başlıca Amerikan gazetelerinde Kongre üyelerini “tarihi yasalaştırma değil inceleme çabalarına destek” vermeye çağıran tam sayfa ilanlar yayınlattı. İlanlarda, Dışişleri Bakanı Condoleza Rice’ın, -Bu tarihi olaylar tarihçilerin çok ayrıntılı ve ciddi bir incelemesini gerektiriyor- biçimindeki bir tavsiyesi yer alıyordu. Önergenin 100’den fazla destekçisi desteklerini çekti ve 106 No’lu Temsilciler Meclisi Önergesi hiçbir zaman oylamaya sunulmadı.

‘Barışçıl sürecin önü kesilmek isteniyor’

Londra’dan dönüp ayağının tozuyla Meclis’te arkadaşlarının başlatacağı oturma eylemine katılan DTP Eş Başkanı Ahmet Türk, Türkiye’de barışçıl bir sürecin gelişmesinin istenmediğini, partilerine yönelik operasyonun da “devletin barışçıl, demokratik bir süreci istemediğinin açık bir ifadesi olduğunu” dile getirdi.
Türk’le, DTP’li milletvekillerinin Meclis Genel Kurulu’nda oturma eylemleri devam ederken, sigara molası verdiği Meclis bahçesinde görüştük. Londra’daki görüşmelerinin iyi geçtiğini, katıldığı toplantılarda partilerinin Kürt sorununa bakışını, düşüncelerini aktarmaya çalıştığını ifade eden Türk, “Günümüz dünyasında, bütün demokratik ülkelerde farklı kimliklerin güvence altına alındığı bir süreç yaşanıyor, ama Türkiye hâlâ Kürtlerin inkarı üzerinden, yasakçı bir anlayışı taşıyor” dedi.
Bunun, sorunların çözümüne ve halkların kardeşleşmesine katkı sunmayacağını belirten Türk, “Biz her zaman bu sorunun, Türkiye’nin bütünlüğü içinde çözümünden yana olduk. Adil, eşit bir anlayışla, silahların tamamen Türkiye gündeminden kalkacağına inancımızı ifade ettik” dedi.
Türk, operasyona ilişkin, “Ne zaman barışçıl süreçle ilgili ciddi bir refleks gelişti ise ya tutuklamalar, ya operasyonlar, ya da farklı şeylerle önleri kesiliyor. Bu, devletin barışçıl, demokratik bir süreci istemediğinin açık bir ifadesidir. Sadece Kürtleri yargılamakla, Kürt meselesini terörize ederek dünyaya sunmakla bu iş çözülmez. Gerçekten çözümün önündeki engel nedir, kimdir, bunu göz önünde tutmamız lazım” diye konuştu.
İngiltere’deki temaslarına da değinen Türk, değişimin kaçınılmaz olduğunu belirterek, yapılacak değişiklikte yurttaşların haklarını anayasal güvenceye alacak bir değişimin olması gerektiğini söyledi.
ÇÖZÜM YERİ PARLAMENTO OLDUĞU İÇİN
Eylemlerinin Meclis’te olmasının nedenini de “Parlamentonun çözüm gücü olmasını istediğimizdendir” diye açıklayan Türk, temel taleplerinin “Türkiye’de demokratik siyasetin, siyasi iradenin, halkın iradesiyle seçilmiş olanların güçlü hale gelmesi” olduğunu ifade etti. Türk şunları söyledi: “Demokrasinin vesayet altından kurtulması gerekir. Bunun için parlamento bir an önce ülke sorunlarının çözümüne yönelik çabalar geliştirmelidir. Vermek istediğimiz mesaj bu. Demokratik siyasetin üzerindeki kısıtlamaların, engelleyici tavırların ortadan kalkması gerekir.”
Merkez Yürütme ve PM üyelerinin de bulunduğu 51 partilinin tutuklu olduğunu hatırlatan Türk, “Bu tamamen demokratik siyasetin önünü kesmeye yöneliktir. Bu anlayışın demokrasiye, demokratik siyasete zarar verdiğini söylüyoruz” dedi.
‘ORALARA AŞIK DEĞİLİZ, GİEDERİZ’
Türk, “Eğer demokratik siyaseti birileri savunmayacaksa, barışçıl bir sürecin gelişmesi konusundaki düşüncelerimiz ciddiye alınmayacaksa, oralarda oturmaya çok da aşık değiliz. Çekeriz köyümüze, ilçemize, Diyarbakır’a gideriz. Herkes kendi yerine gider. Bunu da bize sağlamazlarsa biz cezaevine gitmeye de hazırız” değerlendirmesinde bulundu. Operasyonu seçim sonuçlarına bağlayan Türk, “Bölgede AKP’nin milletvekilleri başarısızlıklarını örtbas etmek için ‘zorla aldılar’ şeklinde yüksek sesle ifade ettiler. Başbakan’ı da herhalde inandırdılar. Bu, bir operasyonun başlaması konusunda da mesajdı” dedi. En yüksek oyu şehir merkezlerinde aldıklarını belirten Türk, baskı yapmış olmaları halinde, oyun kime gittiği belli olan kırsal kesimde daha yüksek oy almaları gerektiğini dile getirdi.
MİDYAT ÖRNEĞİ
“Çok enteresan örnek” diyerek, Mardin Midyat’a değinen Türk, “Korucubaşlarının, ağaların, devletin, JİTEM’in, istihbaratın cirit attığı bir yer. Beş yıl önce gittiğimizde insanlar bize selam vermekten korkuyordu. Şimdi seçimlerde AKP 3 bin 200, biz 6 bin 540 oy alıyoruz, DP 7 bin 300 oy alıyor. Bizden 800 oy fazlasıyla belediyeyi alıyor. Ama AKP bizim yarımızdan az oy alıyor. Böyle bir baskı olsa ya bizim almamız lazım ya da valisinin, emniyet müdürü, tugay komutanının çalıştığı AKP’nin kazanması. Bu bile, gerçekten seçim sonuçlarının dedikleri gibi olmadığını açıkça ortaya koyuyor” diye konuştu. “Savaş babalarının, savaş isteyenlerin, Türkiye demokrasisini istemediğinin” altını çizen Türk, “Halkın barışçıl bir sürecin gelişmesi konusunda umutlu olduğu bir dönemin, birdenbire çok yoğun şekilde önünün kesilmesi, boşa çıkarmaya yönelik davranışın içinde olmaları çok dikkat çekicidir” dedi.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Militan ruhlu halk ozanını kaybettik

Kamuoyunda ‘Aşık İhsani’ olarak bilinen Diyarbakırlı halk ozanı İhsan Sırlıoğlu, aşırı tansiyona bağlı beyin kanaması sonucu tedavi gördüğü Dicle Üniversitesi Beyin ve Cerrahi Servisi yoğun bakım ünitesinde bu sabah saatlerinde yaşamını yitirdi.
Diyarbakırlı halk ozanı 77 yaşındaki İhsan Sırlıoğlu, geçen Cuma günü evinde özel bir prodüksiyon şirketi tarafından yapılan belgesel çekimleri sırasında aniden fenalaştı. Şirket görevlileri ve eşi tarafından Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Servisi’ne yatırılan Aşık İhsani'nin, aşırı heyecan nedeniyle tansiyonunun yükselmesi sonucu beyin kanaması geçirdiği belirlendi. Yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan Aşık İhsani, bugün sabah saatlerinde yaşamını yitirdi. Aşık İhsani bugün yakınları ve sevenleri tarafından Diyarbakır’ın Şehitlik semtindeki mezarlıkta toprağa verildi.


AŞIK İHSANİ KİMDİR?

68 kuşağının ‘Militan ruhlu halk ozanı’ olarak adından söz ettiren Aşık İhsani, Türkiye Komünist Partisi ve Türkiye İşçi Partisi’nin 1970’li yıllardaki tüm etkinliklerine katılarak sazıyla ve sözüyle kalabalık halk kitlelerini coşturdu. 12 Eylül 1980 tarihindeki askeri harekatın ardından yurtdışına giden ve uzun yıllar Fransa’da yaşayan Aşık İhsani, 1995 yılında memleketi Diyarbakır’a döndü. Diyarbakır’daki yerel TV kanallarında da zaman zaman sazıyla ve bestelediği türküleriyle programlara çıkan Aşık İhsani, 1932 yılında Diyarbakır’da doğdu. Küçük yaşlarda beste ve söz yazarlığına başlayan Aşık İhsani kısa sürede aldığı bağlama eğitimiyle bir anda aşıklık unvanını alarak sol çevrelerin gönlünde taht kurdu. Aşıklığın yanı sıra Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde değişik işlerde de çalışan İhsan Sırlıoğlu, 1957 yılında Uşak Şeker Fabrikasında çalıştığı dönemde burada tanıştığı ve sonradan ‘Güllüşah’ adını verdiği eşi Sevim hanımla tanışıp evlendi. Anadolu’nun çeşitli yörelerini dolaşan ve ilk kez 1958 yılında radyoda türkü söylemeye başlayan Aşık İhsani, 1963 yılına kadar geleneksel halk türlülerini okumayı tercih etti. Sonraki yıllarda siyasi ve politik içerikli türküleri okumaya ağırlık verdi.


HAPİS YATTI

1970’li yıllarda tutuklanıp bir süre cezaevinde kaldıktan sonra Türkiye ve yurtdışında sayısız konser verdi. Fransa Cumhurbaşkanı ile İngiltere Kraliçesi başta olmak üzere dünya liderleri tarafından devlet konuğu olarak ağırlandı. Değişik halk hikayelerini derleyen Aşık İhsani’nin, Kerem ile Aslı, Aşık İhsani ve Güllüşah gibi birçok türkülü hikayesi bulunmaktadır. Şiirlerini 2 cilt olarak Ağalı Dünya, Yazacağım, Bakalım Hele, Bak Tarlanın Taşına Vur Ağanın Başına adlı kitaplarda topladı. Dünden Bugüne Aşık İhsani, Düş Değil Bu, ve tüm şiirlerini topladığı Bıçak Kemikte adlı kitapları yayımlandı. Ayrıca Ozan Dolu Anadolu adlı antoloji ile gezi izlenimlerinden oluşan Beyaz Köle adında kitapları da bulunmaktadır. (dha)