Türk ordusu Türkiye- Suriye sınırına döşediği mayınları çıkaramıyor. Uluslararası sözleşmeler gereğince çıkarması gerekiyor ama yapamıyor. Yapmak istemediğinden değil, “teçhizat ve özel eğitilmiş uzman personeli” olmadığından yapamıyor.
Yaklaşık bir milyonu aşkın mayının çıkarılması için en az bir milyar dolar parasal kaynak gerekiyor. Para da tek başına yetmiyor. Bunun yanında ‘uzman personel’ de gerekiyor. Mayınları beş yıl içinde çıkarması gereken Genelkurmay, ‘teçhizatım ve uzmanım yok‘ diyerek topu hükümete atıyor. Türk ordusu kendisinin ürettiği birçok sorun gibi bu sorunu da çözemiyor, bu işin de altından kalkamıyor. Ordu bunun aczini yaşıyor, ama memleketi- hot zotla- yönetmekten ve önüne gelene sopa sallamaktan da vazgeçmiyor.
Türkiye Meclisi şimdi mayın sorununu çözmeyi tartışıyor. Hükümet ordunun talebi doğrultusunda işi ‘dış güçlerle‘ çözmeyi amaçlıyor. Hükümet ve ordu işbirliği halinde mayın çıkarma işini İsrail’e vermek istiyor ancak, muhalefet bu karara tepki gösteriyor. Aslında iş İsrail’e taahhüd edilmiş ancak engeller aşılamıyor. Ordu birçok kez olduğu gibi bu kez de ‘pisliği‘ İsrail’e temizletmek istiyor ancak, muhalefet ve kamuoyu buna sıcak bakmıyor. Türkiye kamuoyu mayınlı arazilerin 45 yıllığına İsrail firmasına verilmesini istemiyor. İsrail firmasının bu topraklarda organik tarım yapacağı, ‘bio gıda‘ üreteceği söyleniyor.
Mayın çıkarma meselesi Türk ordusunun ‘ülkesine ve milletine‘ hangi gözle baktığının son örneğini oluşturuyor. Bir ordu düşünün ki memleketin milyonlarca dönüm arazisine mayın döşüyor. Halk açlık sınırında yaşıyor ama o en verimli arazileri ‘ölüm tarlasına‘ çeviriyor. 3 milyon dönüm araziye bir milyondan fazla mayın gömüyor. Döşediği mayınların orada sonsuza kadar kalacağını düşünüyor olmalı ki, geleceğe dönük herhangi bir plan-program da yapmıyor. Birgün bu mayınları çıkarmak zorunda kalacağını düşünmüyor. Şimdi ise döşediği mayınları bulup çıkaramıyor. Çareyi de İsrail’e sığınmakta buluyor.
Gariptir, ordu ve yandaşları daha düne kadar “İsrail Gap bölgesinde toprak satın alıyor” diyor ve “vatan elden gidiyor” diye yaygara koparıyor, ortalığı birbirine katıyorlardı; şimdi sesleri çıkmıyor. Başbakan Erdoğan da her fırsatta İsrail’e verip veriştiriyor, ‘Davos show’da izlediğimiz gibi esip gürlüyordu, ama o da yelkenleri suya indirmişe benziyor. Erdoğan şimdi açıktan İsrail yandaşlığı yapıyor.
Öte yandan İsrail’in ‘baş düşmanı‘ Suriye’den de herhangi bir itiraz gelmiyor. Suriye de Türkiye’yle arasına İsrail’in yerleşmesini kabul etmişe benziyor. Parlamento on gündür bu konuyu tartışıyor. Muhalefet hükümeti “vatan toprağını yabancılara peşkeş çekmekle”, suçlarken, hükümet de muhalefeti ‘faşizan‘ davranmakla itham ediyor. Kürt siyasetinin ise bu konuda sesi pek çıkmıyor. Baskı ve operasyonlar eşliğinde sürdürülen ‘çözüm tartışmaları‘ öne çıktığı için olsa gerek, mayınlı topraklar meselesine sıra gelmiyor.
Oysa sorun asıl olarak Kürt halkını ilgilendiriyor. Sorun Kürtlerin ve Kürdistan’ın geleceğini yakından ilgilendiyor zira, mayınlı topraklar üzerinden yeni bir sinsi plan geliştiriliyor. Her şeyden önce bu mayınlama esas olarak Kürdistan’ın bölünmüşlüğünü perçinlemek, Kürt halkını baskı ve denetim altında tutmak için yapılmıştı. Kürt halkı geçmişte bu yüzden ağır bedel ödedi. Binlerce insan mağdur edildi. Kimi sakat kalırken, kimi de hayatını kaybetti. Aileler arasındaki iletişim bıçak gibi kesildi. Bütün bu acıların hesabının sorulması, konunun en azından insani boyutunun gündeme getirilmesi, sınırların ardına kadar açılmasını istemek gerekiyor. Kaldı ki bu topraklar orada yaşayanlarındır ve onlara verilmelidir. Bölgede toprak reformu yapılmalı, arazi topraksız köylüler arasında pay edilmelidir. Ne var ki bu yapılmıyor. Bunun yerine tehlikeli bir plan devreye sokuluyor. Türkiye Kürtlerin arasına bu kez mayın yerine İsrail sermayesini yerleştiriyor.
Kürt halkının açlıktan ve sefaletten kurtulmasına izin verilmiyor. Halk bu kez İsrail’e köle yapılmak isteniyor. Kürt yoksullar bu kez İsrail’le karşı karşıya getirilmek isteniyor. Türk devleti toprak karşılığında İsrail’i Kürtlere karşı yanına alıyor. Kürdistan’ı tek başına elde tutamayacağını görüyor olmalı ki, İsrail’i de açıktan işin içine katıyor.
Türkiye, Başbakanı Erdoğan‘ın‚ “kadın ve çocukları öldürmeyi iyi biliyor” dediği İsrail’i bu yüzden Kürtlerin ülkesine yerleştiriyor. Bu ihale gerçekleşirse çok geçmez Kürtler köle, İsrail yeni efendi haline gelir. Bölge bu kez Batı Şeria’ya döner. Nusaybin Gazze’leşir. Dolayısıyla her şeyden önce Kürt sorununun çözülmesi ve bölgeyle ilgili her kararda Kürtlerin onayının da alınması gerekir…
GÜNAY ASLAN
28 Mayıs 2009 Perşembe
Çocuklar şiddet altında
Gösterilere katıldığı gerekçesiyle ağır cezalarla yargılanan çocukların yakalanma, gözaltı ve tutukluluk süresinde şiddete maruz kaldığına dikkat çekilerek, çocuklar ve ailelerinin yeterli hukuki destek almadığına vurgu yapıldı. İnsan Haklarını İzleme Komisyonu’ndan Emma Sinclair, Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği (ÖZGEDER) Yöneticisi Berun Çanu, Ankara Gündem Çocuk Derneği’nden Emrah Kırımsoy, İnsan Hakları Ortak Platformu’ndan (İHOP) Feray Salman, Uluslararası Af Örgütü’nden Andrew Gardner, Çocuklara Adalet Girişimi’nden Nalan Erkmen, Çocuklar İçin Adalet Girişimi’nden Meral Danış Beştaş, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nden Ayça Bircan Bulut’un da içerisinde bulunduğu heyet, Adana ziyaretine ilişkin rapor hazırladı. Adana İHD Şube Başkanı Ethem Açıkalın’ın koordinasyonunda insan hakları savunucularıyla birlikte yapılan toplantı ile Adana Barosu, Adana Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şubesi, yargılanan çocuklar ve aileleri ile yapılan görüşmelerin ardından hazırlanan raporda önemli tespitlerde bulunuldu. “Polisin yakalama ve gözaltına alma sırasında orantısız güç kullanıldığı” tespiti yapılan raporda, konuya ilişkin mağdur çocukların da beyanlarına yer verildi. CMK’nin 90/4 düzenlemesine aykırı olarak çocuklara haklarının derhal ve anlayacağı şekilde hatırlatılmadığı ve haklarının kullandırılmadığı belirtildi.
Fezleke karar oluyor
Raporda, çocuklar için sürdürülen soruşturma süreci bir alt başlık olarak verildi. Raporda, soruşturmanın bizzat çocuk savcısı tarafından yapılması gerekirken, derhal çocuk polisine teslimi zorunlu iken TEM Şube’ye götürüldükleri hatırlatıldı. Bu şubede tutuldukları süreye ilişkin tutanak düzenlenmediği, 3-7 saat boyunca fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kaldıkları, korkutuldukları, ifadelerinin telkinle yönlendirildiği kaydedildi. Yine “görüşme tutanaklarında çocukların aileleri ve yakınları hakkında da sorular sorulduğu, soruşturma dosyaları içerisindeki CD ve fotoğraf gibi delillerin avukatlara gösterilmediği ve çocukların bu delillerden haberdar olmadan ifade vermek zorunda bırakıldıkları, görüşme tutanaklarının fezlekeye esas tutulduğuna” dikkat çekildi. Raporda, fezlekede yer alan görüşme tutanağının da önce iddianame ve yargılama aşamasında da karara dönüştüğünün altı çizildi. Hakim ve savcıların ifade alma sırasında ise 15-18 yaş çocuklara bir yetişkin gibi davrandıkları belirtilerek, “Çocukların sorgu sırasında hazır ol vaziyetinde, kafa dik, nizami duruş şeklinde durdukları, telkin ve korkutma ile karşılaştıkları, sorgu hakimi ve savcı karşısında ise mahcup ve onların telkini ile ifade verdikleri, bir çocuğun savcının telkini ile ifadesini değiştirdiği gözlemlendi” denildi.
Sözleşmelere aykırı
Çocukların Adli Tıp sürecine ilişkin de tespit ve gözlemlere yer verilen raporda, çocukların Adli Tıp muayenelerinde polisin bulunmasının, BM İstanbul Protokolü ve Yakalama Gözaltına Alma Yönetmeliği’ne aykırı olduğuna dikkat çekildi. Gözaltından sonra çocuklar için alınan doktor raporlarının usulüne uygun hazırlanmadığı, darp cebir izi bulunması sebebiyle kolluk mensupları tarafından ya çocukların kaçarken yaralandıkları, ya da mukavemette bulundukları vb. şekilde tutanaklar tutulup dosyaya konulduğu tespitleri yer aldı.
Tutukluluk süreci
Çocukların tutukluluk sürecine ilişkin ise raporda şu bilgiler verildi: “Tutuklamanın, çocuk adalet sisteminde son çare olmasına rağmen, yaygın olarak kullanılması ve uzun tutukluluk sürelerinin varlığı gözlendi. Çocukların tutuklandıktan sonra 10-15 gün süre ile geçici olarak götürüldükleri Kürkçüler Cezaevi’nde ciddi derecede ve sistemli olarak şiddette ve işkenceye maruz kaldıkları belirlendi. Şiddetin gardiyanlar ve askerler tarafından ortaklaşa uygulandığı, Pozantı Cezaevi’nde koğuşlardaki sayıların 30’a çıktığı, sıcak suyun haftada bir verildiği, sıcak su verilince de soğuk su verilmediği, çocukların sıcak suyu soğutarak banyo yaptıkları tespit edilmiştir.” “Hukuki yardım ve avukat desteği hakkında” başlıklı bölümde ise soruşturma, yargılama sürecinde çocukların gerektiği gibi hukuki yardım alamadığına dikkat çekildi. Son kısımda ise çocuk yargılamalarına ilişkin acil alınması ve yapılması gereken tedbirleri sıralandı.
ERSİN ÇELİK/ DİHA/ADANA
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Fezleke karar oluyor
Raporda, çocuklar için sürdürülen soruşturma süreci bir alt başlık olarak verildi. Raporda, soruşturmanın bizzat çocuk savcısı tarafından yapılması gerekirken, derhal çocuk polisine teslimi zorunlu iken TEM Şube’ye götürüldükleri hatırlatıldı. Bu şubede tutuldukları süreye ilişkin tutanak düzenlenmediği, 3-7 saat boyunca fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kaldıkları, korkutuldukları, ifadelerinin telkinle yönlendirildiği kaydedildi. Yine “görüşme tutanaklarında çocukların aileleri ve yakınları hakkında da sorular sorulduğu, soruşturma dosyaları içerisindeki CD ve fotoğraf gibi delillerin avukatlara gösterilmediği ve çocukların bu delillerden haberdar olmadan ifade vermek zorunda bırakıldıkları, görüşme tutanaklarının fezlekeye esas tutulduğuna” dikkat çekildi. Raporda, fezlekede yer alan görüşme tutanağının da önce iddianame ve yargılama aşamasında da karara dönüştüğünün altı çizildi. Hakim ve savcıların ifade alma sırasında ise 15-18 yaş çocuklara bir yetişkin gibi davrandıkları belirtilerek, “Çocukların sorgu sırasında hazır ol vaziyetinde, kafa dik, nizami duruş şeklinde durdukları, telkin ve korkutma ile karşılaştıkları, sorgu hakimi ve savcı karşısında ise mahcup ve onların telkini ile ifade verdikleri, bir çocuğun savcının telkini ile ifadesini değiştirdiği gözlemlendi” denildi.
Sözleşmelere aykırı
Çocukların Adli Tıp sürecine ilişkin de tespit ve gözlemlere yer verilen raporda, çocukların Adli Tıp muayenelerinde polisin bulunmasının, BM İstanbul Protokolü ve Yakalama Gözaltına Alma Yönetmeliği’ne aykırı olduğuna dikkat çekildi. Gözaltından sonra çocuklar için alınan doktor raporlarının usulüne uygun hazırlanmadığı, darp cebir izi bulunması sebebiyle kolluk mensupları tarafından ya çocukların kaçarken yaralandıkları, ya da mukavemette bulundukları vb. şekilde tutanaklar tutulup dosyaya konulduğu tespitleri yer aldı.
Tutukluluk süreci
Çocukların tutukluluk sürecine ilişkin ise raporda şu bilgiler verildi: “Tutuklamanın, çocuk adalet sisteminde son çare olmasına rağmen, yaygın olarak kullanılması ve uzun tutukluluk sürelerinin varlığı gözlendi. Çocukların tutuklandıktan sonra 10-15 gün süre ile geçici olarak götürüldükleri Kürkçüler Cezaevi’nde ciddi derecede ve sistemli olarak şiddette ve işkenceye maruz kaldıkları belirlendi. Şiddetin gardiyanlar ve askerler tarafından ortaklaşa uygulandığı, Pozantı Cezaevi’nde koğuşlardaki sayıların 30’a çıktığı, sıcak suyun haftada bir verildiği, sıcak su verilince de soğuk su verilmediği, çocukların sıcak suyu soğutarak banyo yaptıkları tespit edilmiştir.” “Hukuki yardım ve avukat desteği hakkında” başlıklı bölümde ise soruşturma, yargılama sürecinde çocukların gerektiği gibi hukuki yardım alamadığına dikkat çekildi. Son kısımda ise çocuk yargılamalarına ilişkin acil alınması ve yapılması gereken tedbirleri sıralandı.
ERSİN ÇELİK/ DİHA/ADANA
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Economist: Türkiye Bahreyn'e toprak sattı
Dünyada gıda fiyatlarında son iki yıl içinde yaşanan yükseliş, tarım arazileri nüfusunu doyurmak için yetersiz kalan birçok ülkeyi dünyanın dört bir yanında arazi satın almaya ya da leasing yoluyla kiralamaya yönlendirdi. The Economist dergisinin bu haftaki sayısında geniş yer verdiği ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu Başkanı Jacques Diouf tarafından “neo-kolonicilik” olarak nitelendirilen anlaşmalar kapsamında Çin, G.Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar gibi topraklarının büyük bölümü çöl olan ülkeler, Sudan, Etiyopya, Kongo, Pakistan gibi ülkelerde tarım arazileri satın aldı ya da kiraladı. Dünya Gıda Fonu rakamlarına göre son iki yılda ülkeler arasında el değiştiren bu tür toprakların boyutu 20 milyon hektar. Büyüklüğü ise Fransa’nın toplam tarım alanına, ya da AB’nin toplam tarım alanlarının yüzde 20’sine eşit. Anlaşmaların ticari boyutu 20-30 milyar dolar düzeyinde. Bu rakam da Dünya Bankası tarafından yoksul ülkelere aktarılan gıda yardımlarının 10 katı.
Önce Türkiye sonra Filipinler
The Economist 2006-2009 tarihleri arasında el değiştiren topraklar ve ülkeler arasında anlaşmaların da yer aldığı bir tablo/harita da yayınladı. Buna göre, Bahreyn merkezli yatırım fonu AgriCapital ile Türkiye arasında bu tarihler arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma Türkiye’deki bir tarım arazisinin Bahreyn tarafından kullanılmasını öngörüyor. Bedeli ise 500 milyon dolar. The Economist, “Anlaşmanın boyutu 3-6 milyar dolara çıkabilir” diye not düştü. Suudiler’in de Türkiye’de tarım arazisi baktıklarını yazdı.
Gül de anlaşmayı övmüştü
İslami bir yatırım fonu olan AgriCapital ile Türk hükümeti arasındaki “mutabakat notu” (Memorandum of Understanding) 31 Ekim 2008 tarihinde imzalanmıştı. Anlaşmaya Türkiye adına imzayı Nazım Ekren koydu. Anlaşmanın kapsamı da iki ülkenin tarım alanında işbirliği olarak açıklandı. Ardından 15 Nisan 2009 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Tarım Bakanı Mehdi Eker’in de aralarında olduğu 6 bakanın katıldığı Bahreyn-Türkiye Ekonomik Forumu’nda Bahreyn ile Türkiye arasında 500 milyon dolarlık “tarım projesi” için anlaşma imzalandı. Bahreyn hükümeti bu projenin büyüklüğünün zamanla 3 milyar dolara ardından da 6 milyar dolara ulaşacağını açıkladı. Bahreyn-Türkiye Ekonomik Forumu’na katılan Cumhurbaşkanı Gül de anlaşmayı övmüştü:
Memnuniyetle görüyorum ki, Bahreyn ile Türkiye arasında bir mutabakat anlaşması imzalandı; tarım alanında yatırım yapmakla ilgili. Türkiye, bu konularda iyi bir ülke. İmkanları çok olan bir ülke. Biz altyapı yatırımlarını tarımda da yatırım yapılacak yere kadar götüren bir ülkeyiz. Türkiye’nin çok büyük bir yatırım cazibesi vardır. İki ülke 2007’de askeri işbirliği, 2008’de de Bayındırlık Bakanlıkları arasında ortak çalışmalar için anlaşma imzalamıştı.
Bahreyn merkezli AgriCapital şirketi, Ağustos 2008’de Körfez Finans Merkezi (Bahreyn), Ithmaar Bankası (Bahreyn) ve Abu Dabi Yatırım Merkezi (Birleşik Arap Emirlikleri) ortaklığıyla kuruldu. “Şeriat kurallarını temel alarak” kurulduğu açıklanan AgriCapital’in 3 milyar dolar sermayesinin yanı sıra 1 milyar dolar da ödenmiş sermayesi var. Şirket, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya’da tarım sektöründe yatırımlar yapmak amacıyla kuruldu. Yatırımlarını besin üretimi, hayvancılık, biyoilaç, biyoyakıt ve tarım teknolojilerine ayırıyor. Şirketin, Türkiye, Filipinler, Hindistan, Sudan ve Mali’de yatırımları var.
Suudiler’den 500 bin hektara 4.3 milyar dolar
İŞTE Economist’e göre ülkeler arasında son 2 yıl içinde dünya genelinde devredilen topraklar:
- Suudi Arabistan, Etiyopya’da buğday ve pirinç yetiştirmek için 100 milyon dolar ödedi. (Dünya Gıda Programı Etiyopya’ya yılda 116 milyon dolar gıda yardımı yapıyor)
- Güney Kore, Sudan’da 690 bin hektar arazi kiraladı. Sudan hükümeti tarım alanlarının yüzde 20’sini yabancılara ayırdığını açıkladı. Buralarda üretilen tarım ürünlerinin yüzde 70’inin ülke dışına çıkarabileceği kararını verdi. 2007’de 700 milyon dolar olan yabancı tarım yatırımının 7.5 milyar dolara çıkmasını beklediklerini açıkladı. Bu da Sudan’a yönelik yabancı yatırımın yarısı.
- Çin, Kongo’da bio-yakıt üretmek için 2.8 milyon hektar arazi kiraladı, Zambia’da 2 milyon hektar arazi alıyor.
- Libya, Mali’den 100 bin hektar arazi kiraladı.
- Pakistan 500 bin hektarlık arazisini yabancılara açtığını açıkladı. Tarım alanlarının güvenliği için 100 bin kişilik bir güvenlik birimi oluşturdu.
- Güney Koreli Daewoo şirketi Madagaskar’da 1.3 milyon hektar arazi almak istedi. Ancak muhalefetin ve çiftçilerin tepkisi nedeniyle devlet başkanı istifa etmek zorunda kaldı.
- Suudi Bin Ladin Group, Endonezya’da 500 bin hektar alana pirinç ekmek için 4.3 milyar dolar yatırım kararı aldı. Gelen tepkiler nedeniyle askıya aldı.
Önce Türkiye sonra Filipinler
The Economist 2006-2009 tarihleri arasında el değiştiren topraklar ve ülkeler arasında anlaşmaların da yer aldığı bir tablo/harita da yayınladı. Buna göre, Bahreyn merkezli yatırım fonu AgriCapital ile Türkiye arasında bu tarihler arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma Türkiye’deki bir tarım arazisinin Bahreyn tarafından kullanılmasını öngörüyor. Bedeli ise 500 milyon dolar. The Economist, “Anlaşmanın boyutu 3-6 milyar dolara çıkabilir” diye not düştü. Suudiler’in de Türkiye’de tarım arazisi baktıklarını yazdı.
Gül de anlaşmayı övmüştü
İslami bir yatırım fonu olan AgriCapital ile Türk hükümeti arasındaki “mutabakat notu” (Memorandum of Understanding) 31 Ekim 2008 tarihinde imzalanmıştı. Anlaşmaya Türkiye adına imzayı Nazım Ekren koydu. Anlaşmanın kapsamı da iki ülkenin tarım alanında işbirliği olarak açıklandı. Ardından 15 Nisan 2009 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Tarım Bakanı Mehdi Eker’in de aralarında olduğu 6 bakanın katıldığı Bahreyn-Türkiye Ekonomik Forumu’nda Bahreyn ile Türkiye arasında 500 milyon dolarlık “tarım projesi” için anlaşma imzalandı. Bahreyn hükümeti bu projenin büyüklüğünün zamanla 3 milyar dolara ardından da 6 milyar dolara ulaşacağını açıkladı. Bahreyn-Türkiye Ekonomik Forumu’na katılan Cumhurbaşkanı Gül de anlaşmayı övmüştü:
Memnuniyetle görüyorum ki, Bahreyn ile Türkiye arasında bir mutabakat anlaşması imzalandı; tarım alanında yatırım yapmakla ilgili. Türkiye, bu konularda iyi bir ülke. İmkanları çok olan bir ülke. Biz altyapı yatırımlarını tarımda da yatırım yapılacak yere kadar götüren bir ülkeyiz. Türkiye’nin çok büyük bir yatırım cazibesi vardır. İki ülke 2007’de askeri işbirliği, 2008’de de Bayındırlık Bakanlıkları arasında ortak çalışmalar için anlaşma imzalamıştı.
Bahreyn merkezli AgriCapital şirketi, Ağustos 2008’de Körfez Finans Merkezi (Bahreyn), Ithmaar Bankası (Bahreyn) ve Abu Dabi Yatırım Merkezi (Birleşik Arap Emirlikleri) ortaklığıyla kuruldu. “Şeriat kurallarını temel alarak” kurulduğu açıklanan AgriCapital’in 3 milyar dolar sermayesinin yanı sıra 1 milyar dolar da ödenmiş sermayesi var. Şirket, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya’da tarım sektöründe yatırımlar yapmak amacıyla kuruldu. Yatırımlarını besin üretimi, hayvancılık, biyoilaç, biyoyakıt ve tarım teknolojilerine ayırıyor. Şirketin, Türkiye, Filipinler, Hindistan, Sudan ve Mali’de yatırımları var.
Suudiler’den 500 bin hektara 4.3 milyar dolar
İŞTE Economist’e göre ülkeler arasında son 2 yıl içinde dünya genelinde devredilen topraklar:
- Suudi Arabistan, Etiyopya’da buğday ve pirinç yetiştirmek için 100 milyon dolar ödedi. (Dünya Gıda Programı Etiyopya’ya yılda 116 milyon dolar gıda yardımı yapıyor)
- Güney Kore, Sudan’da 690 bin hektar arazi kiraladı. Sudan hükümeti tarım alanlarının yüzde 20’sini yabancılara ayırdığını açıkladı. Buralarda üretilen tarım ürünlerinin yüzde 70’inin ülke dışına çıkarabileceği kararını verdi. 2007’de 700 milyon dolar olan yabancı tarım yatırımının 7.5 milyar dolara çıkmasını beklediklerini açıkladı. Bu da Sudan’a yönelik yabancı yatırımın yarısı.
- Çin, Kongo’da bio-yakıt üretmek için 2.8 milyon hektar arazi kiraladı, Zambia’da 2 milyon hektar arazi alıyor.
- Libya, Mali’den 100 bin hektar arazi kiraladı.
- Pakistan 500 bin hektarlık arazisini yabancılara açtığını açıkladı. Tarım alanlarının güvenliği için 100 bin kişilik bir güvenlik birimi oluşturdu.
- Güney Koreli Daewoo şirketi Madagaskar’da 1.3 milyon hektar arazi almak istedi. Ancak muhalefetin ve çiftçilerin tepkisi nedeniyle devlet başkanı istifa etmek zorunda kaldı.
- Suudi Bin Ladin Group, Endonezya’da 500 bin hektar alana pirinç ekmek için 4.3 milyar dolar yatırım kararı aldı. Gelen tepkiler nedeniyle askıya aldı.
Esas mayın tarlası hudutta değil Ankara’dadır
Bunu öngören bir yasa tasarısı Meclis’te görüşülüyor.
Suriye ise yıllar önce kendi bölgesini sesiz sedasız mayınsızlaştırdı. Suriyeliler, kendi bölgelerini temizlemekle yetinmediler. Tampon bölgede ve Türk topraklarında binlerce dönüm araziyi temizleyip sınır köylerindeki çiftçilere tahsis ettiler.
Hazine arazisi
1956’da Türkiye-Suriye hududu sınır belirlemesi yapılırken Türk tarafına düşen topraklar kamulaştırıldığı için mayınlı arazide Türk vatandaşlarına ait özel mülk yok. Buradaki 216,000 dekarın Suriye vatandaşlarına ait olan 13,000 dekarlık bölümü hariç neredeyse tamamı Hazine’ye aittir. Türkiye-Suriye hududu dünyadaki en büyük mayın temizleme projesidir.
Değişik kaynaklardan aldığım bilgiye göre, 822 kilometrelik hududun mayınlarla kaplı 510 kilometre uzunluğunda ve ortalama 350 metre genişliğinde olan bölümünü temizlemek beş yıllık bir iştir. Cari uluslararası fiyatlara göre bedeli 500 milyon doların civarındadır. Hükümetin işi parasını ödeyerek yaptırmak yerine takas usulüyle toprak vererek yaptırmak istemesi büyük gürültü kopardı. Muhalefet AKP’yi Türk topraklarını yabancı şirketlere peşkeş çekmeye hazırlanmakla suçluyor.
İşin doğrusu şudur:
Mayın yasa tasarısı yıllardan beri atılan birçok yanlış adımın sonuncusudur. Yasalaşsa bile sorunu çözmeyecek. Çünkü bulunan formül sakattır. Mayın şirketlerinin hazırlanan çerçevede işi ticari bulması imkânsızdır. Gıda veya tarım şirketlerinin bu kadar tartışmalı hale getirilen bir işe girişmesi de zordur.
En büyük mayın tarlası
Türkiye-Suriye sınırındaki mayınlar Soğuk Savaş yıllarının bir mirasıdır. Türkiye o yıllarda kapalı bir ekonomi idi, Suriye de Türkiye’nin can düşmanı addettiği Sovyetler Birliği’nin yakın bir müttefiki. Sovyetler Suriye’ye tank hibe edince Ankara 1956’dan itibaren hududa mayın döşemeğe başladı. Aynı anda, özellikle Kilis’te merkezleşen kaçakçılık önlenecekti.
PKK Suriye’yi bir üs olarak kullanmaya başlayınca, 1989 ve 1999’da hududa bir fasıl daha mayın döşendi.
Bir uzmana göre, bugün burası dünyadaki düzenli ve NATO standartlarında döşenmiş en büyük mayın tarlasıdır.
Yıllar geçip, Suriye’den Türkiye’ye yönelik PKK terörü sona erince, Türkiye - Suriye ilişkileri düzelmeye başladı ve hükümet hududun mayınlardan temizlenmesine karar verdi.
Kiralamaya konu olacak alanın ne kadar olduğu kesinlikle biliniyor mu, şüpheliyim. Hükümet 216 bin dekardan bahsediyor. Ama bu alanın tamamı mı, yoksa sadece mayınlı olan bölümü mü, açık değil. Bölgenin bir bölümünde mayın yok, bir bölümü kesif bir şekilde mayınlanmış durumda. Ayrıca mayınlı olup olmadığı meçhul alanlar da var.
Resmi kaynaklara göre toprakta 650,000 civarında mayın gömülü. Her 500 metre karede bir mayın bulunduğu sanılıyor. Geçtiğimiz 50 yılda mayınlar 3,000 kişinin hayatına mal oldu, 7,000 kişiyi ise sakat bıraktı.
Mayınlar döşenirken yerleri haritada belirlendi. Güneydoğu’da görev yapmış bir subay, “Oralarda görev yapan tüm istihkâm sınıfı personeli bu bölgede döşenen mayınları ezbere bilir. Çünkü mayınlar çok az yer değiştirmiştir” diyor.
Arazinin kalitesi
Mayından temizlenecek arazinin kalitesi konusunda değişik fikirler var.Mayınlı bölge neredeyse 60 yıldır kendi haline bırakıldı. Bu nedenle tarım ve spesifik olarak son yıllarda tarımın en kârlı dalı haline gelen organik tarım için ideal bir arazidir.
Geçen gün konuştuğum bir İsveçli uzman, bu alanı, “Avrupa’nın en verimli tarım alanlarından biri” olarak tarif etti.
Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, “Sözü edilen mayınlı alanlarda, birinci ve ikinci sınıf tarım arazileri en büyük oranı oluşturmaktadır. Mayınlı arazilerin işlemeli tarıma elverişli bölümünün yüzde 80’e yakın bir oranda, yaklaşık 170 bin dekar olduğu hesaplanmıştır. Bu arazinin yüzde 70’inin sulanabilir özellikler taşıdığı değerlendirilmektedir” diyor.
Maliyeti yüksek
Hükümet ise bu değerlendirmelerin abartılı olduğunu düşünüyor.
Meclis’e sunulan yasa tasarısı, esrarengiz bir burun kıvırma havasında, “Bölgedeki arazinin sanıldığı kadar verimli olmadığını” vurguluyor. Arazi ayrıca sanıldığı kadar “büyük ölçekli” de değilmiş ve “yeri geldiği zaman sulanmayan bir arazi” imiş. Burada organik tarım gibi nitelikli tarımsal faaliyetler “ciddi maliyet” gerektiriyormuş.
Bu nedenlerle, işin “büyük firmalara verilmesinin doğru bir yaklaşım olduğu” kanaatine varılmış.
Bu büyük firmaların Türk olma olasılığı büyük değil. Global finans krizinin ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Türk şirketlerinin gerekli finansmanı bulması pek kolay değil.
Bu kadar tartışmalı ve riskli bir bölgeye çok uluslu şirketler gelir mi? O başka bir konu.
Metin Münir
Suriye ise yıllar önce kendi bölgesini sesiz sedasız mayınsızlaştırdı. Suriyeliler, kendi bölgelerini temizlemekle yetinmediler. Tampon bölgede ve Türk topraklarında binlerce dönüm araziyi temizleyip sınır köylerindeki çiftçilere tahsis ettiler.
Hazine arazisi
1956’da Türkiye-Suriye hududu sınır belirlemesi yapılırken Türk tarafına düşen topraklar kamulaştırıldığı için mayınlı arazide Türk vatandaşlarına ait özel mülk yok. Buradaki 216,000 dekarın Suriye vatandaşlarına ait olan 13,000 dekarlık bölümü hariç neredeyse tamamı Hazine’ye aittir. Türkiye-Suriye hududu dünyadaki en büyük mayın temizleme projesidir.
Değişik kaynaklardan aldığım bilgiye göre, 822 kilometrelik hududun mayınlarla kaplı 510 kilometre uzunluğunda ve ortalama 350 metre genişliğinde olan bölümünü temizlemek beş yıllık bir iştir. Cari uluslararası fiyatlara göre bedeli 500 milyon doların civarındadır. Hükümetin işi parasını ödeyerek yaptırmak yerine takas usulüyle toprak vererek yaptırmak istemesi büyük gürültü kopardı. Muhalefet AKP’yi Türk topraklarını yabancı şirketlere peşkeş çekmeye hazırlanmakla suçluyor.
İşin doğrusu şudur:
Mayın yasa tasarısı yıllardan beri atılan birçok yanlış adımın sonuncusudur. Yasalaşsa bile sorunu çözmeyecek. Çünkü bulunan formül sakattır. Mayın şirketlerinin hazırlanan çerçevede işi ticari bulması imkânsızdır. Gıda veya tarım şirketlerinin bu kadar tartışmalı hale getirilen bir işe girişmesi de zordur.
En büyük mayın tarlası
Türkiye-Suriye sınırındaki mayınlar Soğuk Savaş yıllarının bir mirasıdır. Türkiye o yıllarda kapalı bir ekonomi idi, Suriye de Türkiye’nin can düşmanı addettiği Sovyetler Birliği’nin yakın bir müttefiki. Sovyetler Suriye’ye tank hibe edince Ankara 1956’dan itibaren hududa mayın döşemeğe başladı. Aynı anda, özellikle Kilis’te merkezleşen kaçakçılık önlenecekti.
PKK Suriye’yi bir üs olarak kullanmaya başlayınca, 1989 ve 1999’da hududa bir fasıl daha mayın döşendi.
Bir uzmana göre, bugün burası dünyadaki düzenli ve NATO standartlarında döşenmiş en büyük mayın tarlasıdır.
Yıllar geçip, Suriye’den Türkiye’ye yönelik PKK terörü sona erince, Türkiye - Suriye ilişkileri düzelmeye başladı ve hükümet hududun mayınlardan temizlenmesine karar verdi.
Kiralamaya konu olacak alanın ne kadar olduğu kesinlikle biliniyor mu, şüpheliyim. Hükümet 216 bin dekardan bahsediyor. Ama bu alanın tamamı mı, yoksa sadece mayınlı olan bölümü mü, açık değil. Bölgenin bir bölümünde mayın yok, bir bölümü kesif bir şekilde mayınlanmış durumda. Ayrıca mayınlı olup olmadığı meçhul alanlar da var.
Resmi kaynaklara göre toprakta 650,000 civarında mayın gömülü. Her 500 metre karede bir mayın bulunduğu sanılıyor. Geçtiğimiz 50 yılda mayınlar 3,000 kişinin hayatına mal oldu, 7,000 kişiyi ise sakat bıraktı.
Mayınlar döşenirken yerleri haritada belirlendi. Güneydoğu’da görev yapmış bir subay, “Oralarda görev yapan tüm istihkâm sınıfı personeli bu bölgede döşenen mayınları ezbere bilir. Çünkü mayınlar çok az yer değiştirmiştir” diyor.
Arazinin kalitesi
Mayından temizlenecek arazinin kalitesi konusunda değişik fikirler var.Mayınlı bölge neredeyse 60 yıldır kendi haline bırakıldı. Bu nedenle tarım ve spesifik olarak son yıllarda tarımın en kârlı dalı haline gelen organik tarım için ideal bir arazidir.
Geçen gün konuştuğum bir İsveçli uzman, bu alanı, “Avrupa’nın en verimli tarım alanlarından biri” olarak tarif etti.
Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, “Sözü edilen mayınlı alanlarda, birinci ve ikinci sınıf tarım arazileri en büyük oranı oluşturmaktadır. Mayınlı arazilerin işlemeli tarıma elverişli bölümünün yüzde 80’e yakın bir oranda, yaklaşık 170 bin dekar olduğu hesaplanmıştır. Bu arazinin yüzde 70’inin sulanabilir özellikler taşıdığı değerlendirilmektedir” diyor.
Maliyeti yüksek
Hükümet ise bu değerlendirmelerin abartılı olduğunu düşünüyor.
Meclis’e sunulan yasa tasarısı, esrarengiz bir burun kıvırma havasında, “Bölgedeki arazinin sanıldığı kadar verimli olmadığını” vurguluyor. Arazi ayrıca sanıldığı kadar “büyük ölçekli” de değilmiş ve “yeri geldiği zaman sulanmayan bir arazi” imiş. Burada organik tarım gibi nitelikli tarımsal faaliyetler “ciddi maliyet” gerektiriyormuş.
Bu nedenlerle, işin “büyük firmalara verilmesinin doğru bir yaklaşım olduğu” kanaatine varılmış.
Bu büyük firmaların Türk olma olasılığı büyük değil. Global finans krizinin ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Türk şirketlerinin gerekli finansmanı bulması pek kolay değil.
Bu kadar tartışmalı ve riskli bir bölgeye çok uluslu şirketler gelir mi? O başka bir konu.
Metin Münir
Ebu Garib'teki tecavüz fotoğrafları
Amerikalı emekli bir general, Iraklı mahpuslara işkence ve tecavüz görüntülerinin yer aldığı fotoğrafların, ABD Başkanı Barack Obama'nın yayımlanmasını istemediği fotoğraflar arasında bulunduğunu belirtti.
İhlal iddiaları üzerine Irak'taki Ebu Garib tutukevinde soruşturma yürüten emekli Tümgeneral Antonio Taguba, İngiliz Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan makalesinde, "tüyler ürpertici" olarak nitelediği bu fotoğrafların yayımlanmaması yönündeki Obama'nın kararına kendisinin de katıldığını ifade etti.
Gazeteye göre, yeni fotoğraflardan en az birinde bir Amerikan askerinin bir kadın mahpusa tecavüzü, bir diğerinde bir erkek mahkuma tecavüz, bir diğerinde daha bir kadın mahpusun vücudunun üst tarafındaki kıyafetlerin zorla çıkarılması, başka fotoğraflarda da mahpuslara cop, tel gibi cisimlerle tecavüz görüntüleri yer alıyor.
Taguba, "adli amaç dışında yayımlanmalarının amacının ne olduğuna emin değilim ve yayımlanmaları, dış politikamızın tek koruyucuları olan askerleri en çok ihtiyacımız olduğu dönemde tehlikeye atacaktır" dedi.
Gazete, Ebu Garib'teki işkence ve kötü muamele uygulamalarının Taguba'nın 2004'teki raporunda da yer aldığını, ancak asıl konunun, ortaya çıkan, ancak bugüne kadar hiç yayımlanmamış fotoğrafların bulunması olduğunu vurguladı.
Böylece Taguba da gazeteye yayımlanmamış fotoğrafların varlığını doğruladı.
Irak'taki Ebu Garib cezaevinde mahpuslara kötü muameleyi gösteren yeni fotoğraflarda, önceden belgelenenlerden çok daha ağır ihlallerin yer aldığını belirten Telegraph gazetesi, Obama yönetimine dün gece elektronik posta yoluyla açıklama için yaptıkları başvuruya henüz yanıt alamadıklarını duyurdu.
SKANDAL 2004'TE PATLAK VERMİŞTİ
Ebu Garib skandalı Amerikalı askerlerinin çektiği fotoğrafların 2004'te ortaya çıkmasıyla patlak vermişti.
The Telegraph gazetesi, yeni fotoğrafların 2001-2005 yılları arasında Ebu Garib ve diğer 6 tutukevindeki 400 ihlal vakasıyla ilgili olduğunu belirtti.
Amerikan Federal Temyiz Mahkemesi hakimleri, Amerikalı personelin ihlalleriyle ilgili fotoğrafların yayımlaması yönünde karar vermişti.
Amerikan Medeni Haklar Birliği (ACLU) tarafından Adalet Bakanlığı aleyhine açılan davaların art arda kaybedilmesi üzerine de, Pentagon fotoğrafları 28 Mayıs'ta yayımlama yönünde karar almıştı.
OBAMA: "ABD ASKERLERİNİ TEHLİKEYE ATAR"
Ancak Barack Obama'nın daha önce söz vermesine rağmen iki hafta önce, Irak ve Afganistan'daki Amerikalı personelin zanlılara yaptıkları kötü muameleyi gösteren fotoğrafların yayımlanmasına karşı çıktığı ve hukuk danışmanlarına, fotoğrafların yayımlanmasının ABD askerlerini tehlikeye atacağını söylediğini bildirilmişti.
Obama'nın fotoğrafların özellikle bu zamanda yayımlanmasının, Amerikan güçlerini tehlikeye atmanın yanı sıra Irak ve Afganistan gibi yerlerde ABD'nin işini daha da zorlaştıracağına inandığı kaydedilmişti.
Barack Obama yönetimi nisan ayında fotoğrafların yayımlanacağını ve ACLU'nun başvurusu lehine karar alan mahkemeye karşı yüksek mahkemeye gitmeye gerek olmadığını bildirmişti.
Obama'nın üst düzey askeri yetkililerle görüşmesinden sonra fikrini değiştirdiği yorumları yapılıyor.
Fotoğrafların yayımlanmasını sağlamak için yıllardır uğraşan Medeni Haklar Birliği, fotoğrafların, mahpuslara kötü muamelenin Irak'ta ve diğer bazı yerlerde bilinenin çok ötesinde olduğunu gösterdiğini kaydetmişti.
Birliğin avukatları, bu fotoğrafların, ABD personelinin zanlılara kötü muamelesinin münferit değil, yaygın olduğunun kanıtı olduğunu söylemişlerdi.
İhlal iddiaları üzerine Irak'taki Ebu Garib tutukevinde soruşturma yürüten emekli Tümgeneral Antonio Taguba, İngiliz Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan makalesinde, "tüyler ürpertici" olarak nitelediği bu fotoğrafların yayımlanmaması yönündeki Obama'nın kararına kendisinin de katıldığını ifade etti.
Gazeteye göre, yeni fotoğraflardan en az birinde bir Amerikan askerinin bir kadın mahpusa tecavüzü, bir diğerinde bir erkek mahkuma tecavüz, bir diğerinde daha bir kadın mahpusun vücudunun üst tarafındaki kıyafetlerin zorla çıkarılması, başka fotoğraflarda da mahpuslara cop, tel gibi cisimlerle tecavüz görüntüleri yer alıyor.
Taguba, "adli amaç dışında yayımlanmalarının amacının ne olduğuna emin değilim ve yayımlanmaları, dış politikamızın tek koruyucuları olan askerleri en çok ihtiyacımız olduğu dönemde tehlikeye atacaktır" dedi.
Gazete, Ebu Garib'teki işkence ve kötü muamele uygulamalarının Taguba'nın 2004'teki raporunda da yer aldığını, ancak asıl konunun, ortaya çıkan, ancak bugüne kadar hiç yayımlanmamış fotoğrafların bulunması olduğunu vurguladı.
Böylece Taguba da gazeteye yayımlanmamış fotoğrafların varlığını doğruladı.
Irak'taki Ebu Garib cezaevinde mahpuslara kötü muameleyi gösteren yeni fotoğraflarda, önceden belgelenenlerden çok daha ağır ihlallerin yer aldığını belirten Telegraph gazetesi, Obama yönetimine dün gece elektronik posta yoluyla açıklama için yaptıkları başvuruya henüz yanıt alamadıklarını duyurdu.
SKANDAL 2004'TE PATLAK VERMİŞTİ
Ebu Garib skandalı Amerikalı askerlerinin çektiği fotoğrafların 2004'te ortaya çıkmasıyla patlak vermişti.
The Telegraph gazetesi, yeni fotoğrafların 2001-2005 yılları arasında Ebu Garib ve diğer 6 tutukevindeki 400 ihlal vakasıyla ilgili olduğunu belirtti.
Amerikan Federal Temyiz Mahkemesi hakimleri, Amerikalı personelin ihlalleriyle ilgili fotoğrafların yayımlaması yönünde karar vermişti.
Amerikan Medeni Haklar Birliği (ACLU) tarafından Adalet Bakanlığı aleyhine açılan davaların art arda kaybedilmesi üzerine de, Pentagon fotoğrafları 28 Mayıs'ta yayımlama yönünde karar almıştı.
OBAMA: "ABD ASKERLERİNİ TEHLİKEYE ATAR"
Ancak Barack Obama'nın daha önce söz vermesine rağmen iki hafta önce, Irak ve Afganistan'daki Amerikalı personelin zanlılara yaptıkları kötü muameleyi gösteren fotoğrafların yayımlanmasına karşı çıktığı ve hukuk danışmanlarına, fotoğrafların yayımlanmasının ABD askerlerini tehlikeye atacağını söylediğini bildirilmişti.
Obama'nın fotoğrafların özellikle bu zamanda yayımlanmasının, Amerikan güçlerini tehlikeye atmanın yanı sıra Irak ve Afganistan gibi yerlerde ABD'nin işini daha da zorlaştıracağına inandığı kaydedilmişti.
Barack Obama yönetimi nisan ayında fotoğrafların yayımlanacağını ve ACLU'nun başvurusu lehine karar alan mahkemeye karşı yüksek mahkemeye gitmeye gerek olmadığını bildirmişti.
Obama'nın üst düzey askeri yetkililerle görüşmesinden sonra fikrini değiştirdiği yorumları yapılıyor.
Fotoğrafların yayımlanmasını sağlamak için yıllardır uğraşan Medeni Haklar Birliği, fotoğrafların, mahpuslara kötü muamelenin Irak'ta ve diğer bazı yerlerde bilinenin çok ötesinde olduğunu gösterdiğini kaydetmişti.
Birliğin avukatları, bu fotoğrafların, ABD personelinin zanlılara kötü muamelesinin münferit değil, yaygın olduğunun kanıtı olduğunu söylemişlerdi.
İsrail, ‘felaket günü’nü de yasaklıyor
İZLEDİĞİ radikal politikalarla dünyanın tepkisini çeken yeni İsrail hükümeti, bu kez de Filistinlilerin topraklarından sürgün edilişlerinin (nakba-felaket) yıldönümünde gerçekleştirdikleri anma törenlerini yasaklamaya çalışıyor. Pazar günü İsrail kabinesi tarafından kabul edilen tasarıya göre Filistinliler her yıl 15 mayısta gerçekleştirdikleri anma törenlerini bir daha düzenleyemeyecek. 14 Mayıs 1948’de bağımsızlığını ilan eden İsrail, savaş yüzünden topraklarını terk eden Filistinlilerin evlerine geri dönmelerine bir daha izin vermemiş ve 700 binden fazla Filistinli bir anda vatansız kalmıştı. İsrail de boşalan Filistin köylerini yerle bir etmiş, yerlerine Yahudi yerleşim birimleri kurmuş, sağlam evlere de Yahudileri yerleştirmişti.
TÖRENE KATILANA
ÜÇ YIL HAPİS
Günümüzde toprakları dışında yaşayan Filistinlilerin sayısı 5 milyona ulaştı. İsrail’in ırkçı Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın partisi tarafından sunulan tasarıya sert tepki gösteren İsrail Parlamentosu’nun Arap milletvekilleri ise bu durumu bir zamanlar Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulanan ırk ayrımcılığına benzetti. Gelecek hafta parlamentoya sunulması beklenen tasarının yasalaşması durumunda nakba anma törenlerine katılanlara 3 yıla kadar hapis cezası verilecek.
Seçim kampanyaları sırasında da Arapları hedef alan Lieberman, ‘Sadakat olmadan vatandaşlığa hayır’ sloganlarını dillendirmiş ve parlamentodaki 120 sandalyenin 15’ini kazanarak üçüncü parti durumuna gelmişti. Lieberman, sayıları 1.2 milyonu bulan ve İsrail sınırları içinde yaşayan Arapların İsrail yasalarına uymaması durumunda Batı Şeria ya da Gazze’ye gönderilmeleri gerektiğini söylemişti.
TARİHİ TATBİKAT
Öte yandan İsrail, pazar günü ülke tarihinin bugüne kadarki en kapsamlı sivil savunma tatbikatını yapacak. Tüm ülkede savaş hali uygulanacak 5 günlük tatbikatın, Gazze’de bir savaşın patlak verdiği, bu savaşın kuzey sınırına da sıçradığı ve hatta içerideki Filistinlilerin başkaldırdığı senaryosuna göre icra edilmesi planlanıyor. “Dönüm Noktası 3” adı verilen tatbikatta askerinden polisine, kurtarma kuruluşlarından ilk yardım örgütlerine ve İsrail vatandaşlarının bu durumda yapması gerekenlere kadar bir dizi sivil savunma uygulaması yerine getirilecek.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, bunun aylar öncesinden planlanmış, her yıl yapılan rutin bir tatbikat olduğunu belirterek, amacın, acil durumda çeşitli cephelerde çalışacak sivil ve askeri sistemler arasındaki koordinasyonun sınanması olduğunu bildirdi. (DIŞ HABERLER)
TÖRENE KATILANA
ÜÇ YIL HAPİS
Günümüzde toprakları dışında yaşayan Filistinlilerin sayısı 5 milyona ulaştı. İsrail’in ırkçı Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın partisi tarafından sunulan tasarıya sert tepki gösteren İsrail Parlamentosu’nun Arap milletvekilleri ise bu durumu bir zamanlar Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulanan ırk ayrımcılığına benzetti. Gelecek hafta parlamentoya sunulması beklenen tasarının yasalaşması durumunda nakba anma törenlerine katılanlara 3 yıla kadar hapis cezası verilecek.
Seçim kampanyaları sırasında da Arapları hedef alan Lieberman, ‘Sadakat olmadan vatandaşlığa hayır’ sloganlarını dillendirmiş ve parlamentodaki 120 sandalyenin 15’ini kazanarak üçüncü parti durumuna gelmişti. Lieberman, sayıları 1.2 milyonu bulan ve İsrail sınırları içinde yaşayan Arapların İsrail yasalarına uymaması durumunda Batı Şeria ya da Gazze’ye gönderilmeleri gerektiğini söylemişti.
TARİHİ TATBİKAT
Öte yandan İsrail, pazar günü ülke tarihinin bugüne kadarki en kapsamlı sivil savunma tatbikatını yapacak. Tüm ülkede savaş hali uygulanacak 5 günlük tatbikatın, Gazze’de bir savaşın patlak verdiği, bu savaşın kuzey sınırına da sıçradığı ve hatta içerideki Filistinlilerin başkaldırdığı senaryosuna göre icra edilmesi planlanıyor. “Dönüm Noktası 3” adı verilen tatbikatta askerinden polisine, kurtarma kuruluşlarından ilk yardım örgütlerine ve İsrail vatandaşlarının bu durumda yapması gerekenlere kadar bir dizi sivil savunma uygulaması yerine getirilecek.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, bunun aylar öncesinden planlanmış, her yıl yapılan rutin bir tatbikat olduğunu belirterek, amacın, acil durumda çeşitli cephelerde çalışacak sivil ve askeri sistemler arasındaki koordinasyonun sınanması olduğunu bildirdi. (DIŞ HABERLER)
Bölgesel teşvik ve geçici iş geliyor
EKONOMİ Koordinasyon Kurulu’nun 25 Mayıs tarihli toplantısında, istihdam paketinin önümüzdeki haftaya kadar tamamlanması kararlaştırıldı. Kurul, istihdam sağlayacak teşviklerin önümüzdeki hafta başına kadar tamamlanması için ilgili kurumları görevlendirdi.
EKONOMİ Koordinasyon Kurulu’nun 25 Mayıs tarihli toplantısında, istihdam paketinin önümüzdeki haftaya kadar tamamlanması kararlaştırıldı. Kurul, istihdam sağlayacak teşviklerin önümüzdeki hafta başına kadar tamamlanması için ilgili kurumları görevlendirdi.
Ekonomi Koordinasyon Kurulu, son iki toplantısını aynı gündemle yaptı. Yatırımların desteklenmesine yönelik yeni teşvik kararları ve küresel kriz sürecinde yükselerek her ay yeni rekor seviyelere ulaşan işsizliğin önlenmesi, ekonomi yönetiminin öncelikli konuları oldu.
Kurul, yeni yatırım teşvik sisteminin temel unsurlarını bölgesel ve proje bazlı destekler olarak belirledi.
Önce iller bazında değerlendirmeler yapılarak her ilde öne çıkabilecek sektörler belirlenecek. İl bazındaki gruplandırmaların yanı sıra bölgesel ayrımlarla da yatırımlara yardım yapılacak.
Bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesi amacıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerine ilave destekler de gündeme gelecek. Yeni teşvik sistemi, gümrük muafiyeti, katma değer vergisi ve kurumlar vergisi indirimi, arazi tahsisi, enerji desteği gibi unsurlar içerecek.
Desteklenecek sektörler, rekabet gücü yüksek alanlarda belirlenecek. Yeni teşvik sistemi çalışmalarının iki haftaya kadar tamamlanması planlanıyor.
GEÇİCİ İSTİHDAM
HAZIRLIĞI YAPILACAK
İstihdamın artırılması önlemleri içinse kurul, önümüzdeki hafta başında adım atmaya hazırlanıyor. Kurul, ilgili ekonomi birimlerine mevzuat çalışmalarının bu hafta tamamlanması talimatını verdi.
Krizle birlikte işgücü piyasalarında artan olumsuzlukların giderilmesi için kamuya geçici personel alımından, gençler başta olmak üzere işsizlere mesleki eğitim kursları verilmesine kadar birçok önlem üstünde duruluyor.
Hükümetin, büyüklüğü 500 bin kişiye ulaşacağı ifade edilen istihdam paketinin küçültüldüğü, söz konusu sayının çok daha düşük kalacağı belirtiliyor.
EKONOMİ Koordinasyon Kurulu’nun 25 Mayıs tarihli toplantısında, istihdam paketinin önümüzdeki haftaya kadar tamamlanması kararlaştırıldı. Kurul, istihdam sağlayacak teşviklerin önümüzdeki hafta başına kadar tamamlanması için ilgili kurumları görevlendirdi.
Ekonomi Koordinasyon Kurulu, son iki toplantısını aynı gündemle yaptı. Yatırımların desteklenmesine yönelik yeni teşvik kararları ve küresel kriz sürecinde yükselerek her ay yeni rekor seviyelere ulaşan işsizliğin önlenmesi, ekonomi yönetiminin öncelikli konuları oldu.
Kurul, yeni yatırım teşvik sisteminin temel unsurlarını bölgesel ve proje bazlı destekler olarak belirledi.
Önce iller bazında değerlendirmeler yapılarak her ilde öne çıkabilecek sektörler belirlenecek. İl bazındaki gruplandırmaların yanı sıra bölgesel ayrımlarla da yatırımlara yardım yapılacak.
Bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesi amacıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerine ilave destekler de gündeme gelecek. Yeni teşvik sistemi, gümrük muafiyeti, katma değer vergisi ve kurumlar vergisi indirimi, arazi tahsisi, enerji desteği gibi unsurlar içerecek.
Desteklenecek sektörler, rekabet gücü yüksek alanlarda belirlenecek. Yeni teşvik sistemi çalışmalarının iki haftaya kadar tamamlanması planlanıyor.
GEÇİCİ İSTİHDAM
HAZIRLIĞI YAPILACAK
İstihdamın artırılması önlemleri içinse kurul, önümüzdeki hafta başında adım atmaya hazırlanıyor. Kurul, ilgili ekonomi birimlerine mevzuat çalışmalarının bu hafta tamamlanması talimatını verdi.
Krizle birlikte işgücü piyasalarında artan olumsuzlukların giderilmesi için kamuya geçici personel alımından, gençler başta olmak üzere işsizlere mesleki eğitim kursları verilmesine kadar birçok önlem üstünde duruluyor.
Hükümetin, büyüklüğü 500 bin kişiye ulaşacağı ifade edilen istihdam paketinin küçültüldüğü, söz konusu sayının çok daha düşük kalacağı belirtiliyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)