29 Ekim 2009 Perşembe

İntihar bölgesi; Torbalı

Günümüzde insanlardan çalınan emeğin esneyen formuna ve amansız rekabetine terk edilenlerin umutsuzluğu ve kimsesizliği bir araya gelip bize çok ağır cevaplar veriyor.

Türkiye'nin haritasında yeni bölgeler oluşuyor. Buralar hayata katamadığımız, yüzü ve ismi olmayanların yaşamdan vazgeçtikleri yerler.

Batman'daki kızların nefes aldırmayan dünyalarından göçüşleri gibi, Torbalı'da yaşayanların 9 aydaki 68 intiharı, modern bilimin öngördüğü bir oran değil. Soğuk bilimin serinkanlı bakışları için çok sıcak bir insanlık dramı olsa gerek.

İntihar sayıları yeni kapitalizmin, içinde uçsuz bucaksız bir insansızlık ve yabancılıkla terk ettiği insanların hayata katılamama verilerini işaret ediyor.

Yeni hayat böyle buyurmuyor mu?

Güçlüler bizimle, kazanamayanlar ise atıktır.

İşsizlik, 'işe yaramazlığını' sistemce tescil edilmesi demek değil mi?Varlığımızın tanınmama halinin nasıl bir yenilmişlik duygusu olduğunu kim anlatabilir?

Oysa emeğimizi diğer insanlarla paylaşabilmemiz itibarımız ve özsaygımızdır, evrensel bir değer olarak da elimizdeki tek gücümüzdür. Emeğimizin dışlanması ve aşağılanması ise varlığımızın yıkılmasıdır ve ölümcüldür...

Yeni kapitalizm, emeği kendine göre düzenledi ve büyük çoğunluğa 'siz yoksunuz' dedi. Torbalı 9 ay içinde 12 kişinin yaşamına son verdiği ve 56 kişinin intihara teşebbüs ettiği bir ilçemiz.

İntihar bir salgın gibi. Üç günde beş kişi canına kıyıyor.

'Ben ölmeliyim' eşiğine varan yaşama güvensizliği, Torbalı'da adli olaylar olup dile geliyor.

Hızla sanayileşen ve göç alan Torbalı'da yaşayanlar neden 'ölümü' çağırıyor?Torbalı'da 'intiharları önleyebiliriz' iddiasıyla eylül ayında muayenehane açan psikiyatristin intihara teşebbüs etmesi çok düşündürücü değil mi?Hastalarına yardım edemediğini söyleyen doktorun girdiği cendere çok karanlık olmalı.

Tarlasında tarım ilacı içerek kendini öldüren 40 yaşındaki çiftçi, 17 yaşında hap içen gencecik kız, ayağına kum torbası bağlayarak kendini denize atan öğretmen, 27 yaşında tabancayı ağzına ateş edip patlatan işsiz genç, ailesine kızıp çatıdan kendini bırakan liseli kız, işleri bozulduğu için uykuya değil ölüme yatan ve kızının bulduğu baba, kaçak evleri yıkılınca ortada kalan işsiz adam...

Bütün ölümler Torbalı'nın değil Türkiye'nin çürüyerek yıkılan sosyal dokusunu vermiyor mu?
Torbalı'daki cehennem hayatlar dört bir yanda harlanmıyor mu? Bu yüzyılın insanlara yaşattığı işe yaramazlık duygusu, onların hayatlarına ve ailelerine ulaşan şiddetin, baskının yoksunluğun ve çaresizliğin nedeni.Ve onların hayatları topyekun bir sosyal drama oluyor.

Esnek dünyanın esnemeyen insanları büyük kefareti hepimiz adına yükleniyor.

Genç-Sen: “Üniversiteler bizimle özgürleşecek!”

28 Ekim akşamı Beyoğlu Tünel'den Taksim Tramvay Durağı'na gerçekleştirdiği yürüyüşle üniversitelerde yaşanan faşist saldırıları ve polis terörünü protesto etti. YÖK'ün kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım'da alanlara çıkma çağrısı yaptı.

Taksim Tramvay Durağı’na yürüyen Genç Sen'liler Hacettepe Üniversitesi’nde masa açtıkları için polis saldırısına maruz kalan 73 öğrencinin gözaltına alınmasını, 26 Ekim günü Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde 26 Ekim günü Ekim Gençliği okuru iki kişinin faşistlerin saldırısına uğramasını ve Kent AŞ işçilerine dönük faşist saldırıyı protesto ettiler.

“YÖK kalkacak, polis gidecek, üniversiteler bizimle özgürleşecek 7 Kasım’da Ankara’dayız! / Genç-Sen” pankartının açıldığı eylemde “Parasız eğitim istiyoruz”, “Genç-Sen susmuyor haklarını istiyor” dövizleri taşındı.

İstiklal Caddesi üzerinde oturma eylemi de gerçekleştiren Genç-Sen üyeleri oturma eylemi boyunca, “Tacizci polis üniversiteden defol!”, “Polis defol bu sokaklar bizim!”, “Tecavüzcü polis üniversiteden defol!”, “İşkenceci polis üniversiteden defol!”, “Kent AŞ işçisi yalnız değildir!” sloganları atıldı.Taksim Tranvay Durağı’na gelindiğinde Genç-Sen adına basın açıklamasını Aylin Mert yaptı. Mert, YÖK’ün kuruluş amacını ve sürecini anlattı. Devrimci ve ilerici unsurları aşama aşama üniversitelerden uzaklaştıran YÖK’ün, üniversitelerde sermayenin ve ordunun etkisini arttırdığını ifade etti. Darbe kurumu YÖK’ün özgürlükleri hiçe sayan anti-demokratik uygulamalarının katlanarak devam ettiğini vurguladı.

Basın açıklamasında Genç-Sen'in saldırılar karşısında gereken cevabı vereceği söylendi. Üniversitelerdeki antidemokratik uygulamalar ve polis-idare ve faşist işbirliği teşhir edildi.

6 Kasım’ın üniversitelerde baskı ve şiddetin yoğunlaşmasının somut ifadesi olduğunun ifade edildiği açıklamada, 6 Kasımlar'da aynı zamanda öğrenci gençliğin de direniş geleneğini oluşturduğu ifade edildi. YÖK’ün tüm anti-demokratik uygulamalarına karşı Genç-Sen'in, 6 Kasım günü saat 13.30’da Beyazıt Meydanı’nda olacağı ve alanları egemenlere dar edeceği dile getirildi.

Açıklamada, Genç-Sen'in 6 Kasım akşamı yola çıkacağı, 7 Kasım'da Ankara’da gerçekleştireceği merkezi bir miting ile harç zamlarına karşı direneceği söylendi.

Eylem sloganlarla son buldu.

Güler Zere'yi öldürüyorlar!

Güler Zere 37 yaşında, kanser hastası, ölmek üzere ve tutuklu. Erbakan hakkında “sürekli hastalık” nedeniyle af kararı veren Cumhurbaşkanı, ölmekte olan Zere için kılını kıpırdatmıyor.

37 yaşındaki Güler Zere kanser hastası ve halen tutuklu bulunuyor. Çene kanseri olan ve durumunun giderek ağırlaştığı bilinen Güler Zere için Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi dün bir basın toplantısı yaparak Zere'nin artık “tıbben geriye dönülmez bir aşamaya girdiğini” açıkladı. “Hastalığın seyri bize beklenen yaşam süresinin çok kısa olduğunu göstermektedir” diyen TTB yöneticileri artık Güler Zere'ye “Vedalaşma ve Huzur Hakkı” verilmesini talep ettiler.

Güler Zere için şu ana dek yapılan yüzlerce girişme, on binlerce kişi ve kuruluşun desteğine ve taleplerine rağmen ne AKP Hükümeti'nin Bakanları ne de Cumhurbaşkanı Zere'nin cezaevinde ölüme terk edilmesine dair kıllarını kıpırdatmamış durumdalar. Oysa Zere'yi hızla ölüme götüren koşullara son vermek ellerinde. Adalet Bakanlığı'nın Zere'nin infazını erteleme, Cumhurbaşkanı'nın da af yetkisi bulunuyor.

Erbakan için kullanılan yetki Zere için bir türlü kullanılamıyor
Daha önce de pek çok kişi ve kurum, pek çok köşe yazarı ve son olarak da TTB, benzer koşullar için Cumhurbaşkanı'na tanınan yetkiyi kullanarak Abdullah Gül'den Zere'nin serbest bırakılması kararını vermesini talep ettiler.

Cumhurbaşkanlığı ise aylar önce yaptığı açıklamada topu Adalet Bakanlığı ve Adli Tıp Kurumu'na atarak Cumhurbaşkanının konuyu değerlendirebilmesi için “hükümlünün durumunu belirleyen tam teşekküllü hastanelerce verilen sağlık kurulu raporu ile bunu teyit eden Adli Tıp Kurumu raporlarına dayanan Adalet Bakanlığı’nın ilgilinin dosyasının gerektiğini” söylemişti.

Aynı açıklamada Cumhurbaşkanlarının af yetkisinin sadece hürriyeti bağlayıcı cezaların hafifletilmesi veya kaldırılmasıyla ilgili olup, kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmayan tutuklular hakkında bu yetkinin kullanılmasının anayasal olarak mümkün bulunmadığı da belirtiliyor ve böylelikle Abdullah Gül topu bir kez daha kendinden uzaklara atıyordu. Oysa Güler Zere’nin Avukatı Taylan Tanay'ın da açıklamaya verdiği cevapta söylediği gibi Güler Zere hakkında 34 yıllık mahkûmiyet kararı bulunuyor.

Diğer yandan, geçtiğimiz Ağustos ayında, yine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kayıp trilyon davasından hapis cezasına çarptırılan ancak cezasını yaşı nedeniyle evde çeken Necmettin Erbakan hakkında hiç zorlanmadan “sürekli hastalık” nedeniyle af kararı vermişti.

Adalet Bakanı da topu başkalarına attı
Adalet Bakanlığı da Güler Zere'nin cezasını erteleyebilir ya da dosyasını Cumhurbaşkanı'na göndererek af talebinde bulunabilir. Oysa Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in konu ile ilgili açıklaması yine topu taca, hatta bu sefer gazetecilerin üzerine atacak şekilde olmuştu. Ergin Ağustos ayında Adli Tıp Kurumu'ndan verilen rapora gönderme yaparak, “Her kendisine sahip bulan, destek bulan böyle yaparsa yöntem itibarıyla da, sonuçları itibarıyla da doğru olmaz. Burada süreçte bir sıkıntı varsa, karar mekanizmalarında bir sorun varsa onu konuşalım. Rapor verilmesi gerekirken verilmiyorsa, onları tartışalım, konuşalım. Ama rapor almanız mümkün değil, ama gazeteci dostlarınız var, yayın yapıyorsunuz. Buna dayanarak rapor verilmesi ne kadar doğru? Somut olaylara, bilgilere dayanarak söylemiyorum, ama benim bilebileceğim bir konu değil. Sürece baktığımızda bir yanlış var mı, bir eksik var mı? Ama konunun uzmanı diyor ki; ‘Hastanede kontrol altında cezası infaz edilebilir’. Ben şimdi hayır, sen böyle dedin ama göndermen lazım, salıvermen lazım diyemem ki. Bu doğru değil” diye konuşmuştu.

Adli Tıp hâlâ oyalanıyor
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nın Zere için “Cezaevi koşullarında tedavisinin sağlıklı olarak yerine getirilmesinin mümkün olmadığı, iyileşinceye kadar hapis cezasının ertelenmesinin uygun olacağı” yönünde hazırladığı rapora karşılık, Adli Tıp Kurumu, Zere'nin “Hali hazırda tedavisinin devam edilebilmesi için hastane şartlarında yatırılarak infazına devam edilmesinin uygun olduğuna oybirliği ile mütalaa olunur” kararı vererek son dönemdeki “skandal” olarak nitelenen kararlarına bir yenisini eklemişti.

Güler Zere hakkında yapılan ısrarlı başvurular sonucu durumu yeniden değerlendiren Adli Tıp Kurumu, Ağustos ayından bu yana, belgelerin eksik olması, onkolog bulunmaması gibi çeşitli gerekçelerle karar vermeyi erteleyerek Güler Zere'nin son günlerinde de oyalanmaya devam ediyor.

Güler Zere 40'ını göremeyecek
TTB'nin çok kısa bir yaşam süresi kaldığını tespit ettiği 37 yaşındaki Güler Zere şu anda Çukurova Üniversitesi Balçalı Hastanesi Mahkûm Koğuşu’nda sevdiklerinden uzakta tek başına yaşam savaşı veriyor.

Zere'ye Kahramanmaraş Elbistan E Tipi Cezaevi’nde yatmakta iken 2009 Şubat'ında, hapishane koşulları nedeniyle 4 ay gecikmeli olarak kanser tanısı konmuştu. Tanının konmasının ardından Zere ameliyat oldu ancak hastalık 2 ay gibi kısa bir süre içerisinde hastane koşullarında yeterli bakım yapılamaması nedeniyle tekrarladı. Zere'nin hastalığı tekrarladı ancak gerekli müdahale yine Zere'nin cezaevindeki koşulları nedeniyle gecikerek yapıldı. Zere'nin geçirdiği ameliyatta üst damağının alındığı ve radyoterapi tedavisinin tükürük bezlerini kuruttuğu, bu nedenle de beslenme konusunda sorunlar yaşadığı belirtiliyor. TTB'nin Ağustos ayında Zere ile ilgili yazdığı raporda hastanın yeterli derecede beslenememesi nedeniyle “ileri derecede zayıfladığı”na dikkat çekiliyordu. Zere'nin durumunun kötüye gittiğini pek çok kez vurgulayan TTB dün “tıbben geri dönülemez” noktaya gelindiğini açıkladı.

TAYAD tarafından yapılan açıklamada da bir süredir sadece su ve mama ile beslenen Güler Zere'nin artık sadece serumla beslenebildiği belirtiliyor.

Kızının durumu nedeniyle Çukurova Üniversitesi Balçalı Hastanesi'nin önünde oturma eylemi başlatan baba Haydar Zere de kızının ağzında kapanmayacak yaralar oluştuğunu, halsiz düştüğünü, 40 kiloya kadar zayıfladığını, görme ve duyma özelliklerini kaybettiğini anlattı ve şunları söyledi: “Buna rağmen bileklerinden ranzaya kelepçeli halde. Annesi de, kızını o halde görünce baygınlık geçirdi. Yasalar ve hukuk bir an önce gereğini yapsın. Bu hastalık moral ister. Görmeyen, duymayan birini kelepçeliyorlar, tedavi ediyorlar. Kızımızı versinler biz tedavi ettirelim. Onun en çok ihtiyacı olduğu şey moral. Ama onu ameliyata aldıktan sonra yoğun bakıma götürürken ayağına ve eline kelepçe vuruyorlar. Kızımın morali hiç düzgün değil. Bu nedenle tedavi sonuç vermiyor”.

"Ölmesin" demek de suç
4 Eylül’de Adana Demir Spor-Livorno Spor Kulübü arasında oynanan dostluk maçı sırasında tribünde açılan ‘Güler Zere Ölmesin’ yazılı pankart da Adana Valiliği tarafından “suç” sayıldı. Adana İl Spor Güvenlik Kurulu tarafından yapılan değerlendirmede, Güler Zere için açılan pankart, 5149 sayılı Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’una aykırı olduğu gerekçesiyle 10 kişiye toplam 1120 TL para cezası verildi. Ceza Adana Valiliği tarafından onaylandı.

Aleviler 8 Kasım'da Kadıköy'de buluşuyor...


Alevi Bektaşi Federasyonu'na (ABF) bağlı Alevi örgütleri geçtiğimiz yıl Ankara'da gerçekleştirdikleri kitlesel mitingin ardından 8 Kasım 2009 Pazar günü İstanbul'da Kadıköy'de alana çıkacaklar. "Demokrasi ve laiklik" taleplerini dile getirmek için miting düzenleyecekler. Miting hazırlık çalışmaları kapsamında Alevi Bektaşi Federasyonu tarafından siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar da ziyaret ediliyor. Bu kapsamda geçtiğimiz günlerde KESK'i ziyaret eden ABF Heyeti, arkasından Halkevleri, TMMOB, TTB, Genel-İş Sendikası, Divriği Vakfı ve Kültür Derneği, Kars Demokratik Dernekler Federasyonu'nu ziyaret etti. Ziyaretler kapsamında önümüzdeki günlerde Eğitim Sen Genel Merkezi ve çeşitli siyasi partiler ile görüşmeler yapılacak. Geçen yıl Ankara’da gerçekleştirilen kitlesel mitingin ardından düzen güçleri konuyu gündemine alarak, farklı söylemlerle ama özünde aynı mantıkla Alevi kültürünün gericileştirilmesi, Aleviler’in muhalif niteliğinin yok edilmesi, düzene yedeklenmesi için çaba harcamaya başladılar. Ancak sermaye devleti Alevileri potansiyel tehlike ve düşman olarak görmeye devam etmektedir. Aleviler, yıllardır mezheplerinden dolayı baskı görmektedirler. Zorunlu din dersleriyle, ibadetlerinin tanınmamasıyla, Sünni propagandasıyla, köylerine zorla dikilen camilerle, inançlarının yok sayılmasıyla çeşitli biçimlerde engellenmektedirler. Bugün sermaye devletinin var olduğunu iddia ettiği laiklik sözde bir laikliktir. Sermaye devleti diyanet işleri kurumuyla, zorunlu din dersleriyle, devletin dinini Sunni mezhebi olarak tanımlamakla, maaşa bağladığı onbinlerce din adamıyla dinsel gericiliği bizzat örgütlemektedir.
Alevi işçi ve emekçiler devletin sahte açılımlarına ve çözümlerine kanmamakta, demokrasi ve laiklik mücadelelerine devam etmektedirler. Çünkü bugün Alevilere yönelik baskı, demokrasi ve laiklik mücadelesinden ayrı düşünülemez. Ancak, devlet ve din işlerinin tam olarak ayrıldığı, diyanetin dağıtıldığı, zorunlu din derslerinin kaldırıldığı, devletin kurumlarından maaşlı din adamlarının arındırıldığı, hiçbir dinsel faaliyete devlet yardımının yapılmadığı vb. istemler, ancak demokrasi ve gerçek laiklik mücadelesinin tek tutarlı temsilcisi devrimci işçi sınıfının öncülüğünde bir mücadele ile elde edilebilir.
Sınıf devrimcileri İstanbul’da 8 Kasım mitingine bu bakış ve bilinçle hazırlanacak, tüm işçi ve emekçileri mücadeleye çağıracaklar. Sınıf devrimcileri bugünden buna uygun bir hazırlık yaparak tüm güçleriyle, talep ve pankartlarıyla, enerji ve coşkularıyla Kadıköy’de olacaklar.
Toplanma Yerleri :
Saat 11:00'de
* Tepe Nautilus
* Haydar Paşa Numune Hastanesi Önü
* Salı Pazarı
Miting :
Saat 13.00
Kadıköy Meydanı

28 Ekim 2009 Çarşamba

Diyanet İşleri Başkanı: Espri yapmıştım

Diyanet İşleri Başkanı, Sağlık Bakanlığı'nın "öpüşmeyin" uyarısının ardından "Kurban Bayramı'nda el öpün" dedikten 12 saat sonra espri yaptığını açıkladı.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın "Öpüşmeyin" sözlerinin ardından Diyanet İşleri Başkanı "Kurban Bayramı'nda el öpmekten korkmayın" demişti.

Diyanet İşleri Başkanı ali Bardakoğlu "espri yaptım" diyerek sözlerini düzeltti ve "Bulaşma riski varsa gereken titizlik gösterilmeli. Sağlık Bakanlığı'nın kararlarını sorgulamıyoruz" açıklamasında bulundu.

12 saat sonra Anadolu Ajansı'na konuşan Bardakoğlu, sohbet sırasında espriler yaptığını belirterek "Sohbet sırasında esprili soruya esprili cevap verilir. Ancak yapılan espriyi anlamayıp, ondan bilimsel bir sonuç çıkarma ve bilimsel analizler yapma bize has bir durum olsa gerek. İşin bilimsel yönüne sonuna kadar katılırız. Eğer bir bulaşma riski varsa büyüklerin, küçüklerin, yaşlıların, gençlerin, camide ya da dışarda olanların, herkesin gereken azami titizliği göstermesi gerekir" dedi.

Türk Solu dergisine dikkat!

Türk Solu dergisi, kapağında “Dağa çıkanı da, dağa çıkartanı da, dağdan indireni de, hepsini asacağız” yazan bir sayıyla çıktı.

Daha önce “Ordu Göreve” pankartı açmasıyla, “Kürt sorunu yoktur, Kürt istilası vardır” teziyle gündeme gelen Türk Solu dergisi, bu defa hükümetin Kürt açılımıyla ilgili kışkırtıcı bir kapak yaptı.

Derginin kapağında, “Dağa çıkanı da, dağa çıkartanı da, dağdan indireni de, hepsini asacağız” yazısı ve bir kanlı urgan yer alıyor.

Rojin'den Serdar Turgut'a suç duyurusu

Kürt sanatçı Rojin, kendisi hakkında “Onu dağa kaldırır, seks kölem yapardım” şeklinde köşe yazısı yazan Akşam Gazetesi yazarı Serdar Turgut hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Rojin, “Davanın takipçisi olacağım” dedi.

Akşam Gazetesi yazarı Serdar Turgut, 24 Ekim 2009’da “PKK Teröristi Olmadığıma Pişmanım” başlıklı ırkçı bir yazı kaleme aldı. Turgut yazısında “PKK militanı olduğunu hayal ederek dağda seks partileri olduğunu, hoşlanabileceği hiçbir kadın PKK’lı görmediğini bu yüzden de şehre inerek Rojin’i dağa kaldırıp seks kölesi haline getireceğini yazdı.”

Yazının yayınlanmasından sonra sanatçı Rojin, Turgut'un köşe yazısında kendisine cinsel tacizde bulunduğunu ve Kürt olduğu için ırkçılık yaptığını belirterek savcılığa suç duyurusunda bulundu. 26 Ekim günü avukatıyla birlikte Bakırköy Adliyesi'nde suç duyurusunda bulunan Rojin, savcılığa verdiği şikâyet dilekçesinde, Serdar Turgut’un “cinsel taciz” ve “basın yoluyla hakaret” suçlarından cezalandırılmasını talep etti. Rojin ayrıca Turgut hakkında 100 bin TL’lik manevi tazminat talebinde de bulundu.

“Irk ayrımı yaptı”

Yazının gazetenin internet sitesinden de kaldırılmasını talep eden Rojin, dilekçesinde, “Serdar Turgut çirkin ifadelerle aleyhimde yazdığı ahlaksız çirkin ifadelerle ırk ayrımı yapmıştır. Hem Kürt kökenli olduğum için aşağılandım, kadın olduğum içinse cinsel istismara maruz kaldım” dedi. Rojin, bu hakaretleri kendi şahsında tüm kadınlara yapılmış saydığını ve örnek olması için davanın takipçisi olacağını kaydetti.

Soruşturma sonunda dava açılırsa Serdar Turgut, 6 aydan 4 yıla kadar hapis istemiyle hâkim karşısına çıkacak.