29 Ağustos 2016 Pazartesi

Kolombiya’da gerillanın silahlı son konferansı!

Kolombiya’da gerillanın silahlı son konferansı! Kolombiya Hükümeti ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) arasında ‘Barış Anlaşması’yla sonuçlanan görüşmelerin ardırdan, anlaşmanın imzalanabilmesi için gerekli süreç başlatıldı. Juan Manuel Santos Hükümeti, 200 sayfa olduğu belirtilen anlaşmayı Ulusal Kongre’nin onayına sunarken, FARC da anlaşmanın gündeme alınacağı 10’uncu Genel Konferansı’nı toplama hazırlıtlarına başladı. Konferans aynı zamanda ‘silahları bırakma’ konferansı olacak. 

NEREDE VE NE ZAMAN TOPLANACAK?

FARC, 10. Konferansı ile ilgibli bilgileri resmi sitesinden de kamuoyuna duyurdu. Buna göre, konferans süreci 13 Eylül 2016’de kırsal bir bölge olan San Vicente del Caguán’a bağlı Llanos del Yaní’de başlayacak. Açıklanan takvime göre, 13-19 Eylül tarihleri arasında toplanacak olan konferans, 29 merkez delegesiyle birlikte yaklaşık 200 delege ile toplanacak. Ayrıca 50 kadar ulusal ve uluslararası konuk gözlemci olarak hazır bulunacak. Konferansı izlemek isteyen gazetecilere de akareditasyon için başvurmaları çağrı yapıldı. 
Konferans delegelerinin ‘gerilla meclisleri’nde demokratik seçimler aracılığıyla seçilerek konferansa katılacakları belirtiliyor. 

‘SİLAHLI’ SON KONFERANS OLACAK

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri-Halk Ordusu (FARC-EP) 10’uncu Konferansı’nda gerilla liderleri delegelere görüşmeleri ve Küba’nın başkenti Havana’da varılan nihai barış anlaşmasının ayrıntılarını aktaracak. FARC’ın ilk defa ‘yasal’ olarak toplanacak olan konferansında yine ilk defa gündem ‘Barış’ olacak. 
Konferansta 29 Ağustos’ta resmi olarak başlayacak çift taraflı ateşkes, silahların bırakılması ve siyasi bir parti olarak yasal hayata geçiş ve anlaşmanın diğer maddeleri olacak.  
FARC’tan konuyla ilgili yapılan açıklamada konferansın Kolombiya ve dünya halkları açısından tarihi öneme sahip olacağı vurgusunun yanı sıra FARC’ın “son silahlı konferansı” olacağının da altı çiziliyor. 

BARIŞ ANLAŞMASININ ‘İMZALARI’ EYLÜL SONUNDA

Öte yandan FARC ile hükümet arasında ‘nihai anlaşma’ya varıldı ancak ‘imzalar’ henüz atılmadı. İmzalar için Kongre’nin ve FARC Konferansı’nın anlaşmayı onaylamaları gerekiyor. Devlet Başkanı Juan Manuel Santos imzaların 20-30 Eylül arasında atılmasının planlandığını açıkladı. 
Santos ayrıca imza töreninin Küba ya da Kolombiya’nın başkenti Bogota’daki Birleşmiş Milletler Ofisi’nde gerçekleşebileceğini söyledi. 

Küba'dan Che'ye 'eşkıya' diyen TBMM Başkanı İsmail Kahraman'a sert yanıt

Küba Cumhuriyeti Büyükelçiliği, TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın Küba devriminin lideri ve simgesi Ernesto Che Guevara’nın hakkında, “Che denen eşkıya benim gencimin yakasında, göğsünde olamaz” gibi ifadeler kullanmasına tepki gösterdi. Gazetemize açıklama yapan Küba Cumhuriyeti Büyükelçiliği, Guevara’nın kişiliğine yönelik söylenen sözler için endişe ve üzüntü duyduklarını belirtti. 

Rize Belediyesi tarafından gerçekleştirilen bir kutlama programında TBMM Başkanı İsmail Kahraman Küba devriminin lideri ve simgesi Ernesto Che Guevara için, “Devlis var. Yani Liseli Devrimciler. Che Guevara’nın gömleklerini giymişler. Güney Amerika’da faaliyette bulunan bir eşkıya benim liseli gencimin yakasında, göğsünde olamaz” dedi. Kahraman’ın bu sözlerine karşı Küba Cumhuriyeti Büyükelçiliği, Küba’nın ve Latin Amerika’nın simgesi olan biri için kullanılan ifadelerin kabul edilemez olduğunu belirterek, “Sarfedilen kelimeler, Küba ve Türkiye parlamentoları ve halkları arasındaki kardeşlik, dayanışma ve saygı ruhunu yansıtmamaktadır. Che Guevara Küba, Latin Amerika ve tüm dünyanın siyasi, tarihsel ve kültürel mirasının bir parçasıdır” ifadelerini kullandı.

Gençlik örgütlerinden ortak açıklama: Gözaltındaki SGDF üyeleri serbest bırakılsın

genclik_orgutleri_ortak_aciklamaSosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun (SGDF) çağrısıyla bir araya gelen gençlik örgütleri İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Suruç Aileleri İnisiyatifi, Suruç katliamından yaralı kurtulan üniversiteliler, ESP Genel Başkan Yardımcısı Çiçek Otlu ile Ölümsüzlerin ve Tutsakların Sesi Platformu (ÖTSP) katıldı.
“Saray OHAL ile savaşı dört bir yana yayıyor”
Gençlik örgütlerinin hazırladığı basın metnini okuyan Suruç katliamından yaralı kurtulan Ceren Çoban oldu. Çoban, Saray’ın 20 Temmuz’da  ilan ettiği OHAL’le savaşı dört bir yana yaydığını belirterek,“Saray’ın asıl hedefinin eşit özgür bir yaşam mücadelesi yürütenler olduğunu ve bunun başında da gençlik hareketinin geldiğini biliyoruz. Bunu Gezi’de kökleriyle toprağa tutunup yaşam inadını sürdüren ağaca düşman olmalarından biliyoruz. Cizre’de, Sur’da yaşamı ve insanlığı savunan Kürt gençlerini katletmelerinden biliyoruz. Kobane’ye, yeni yaşama dokunmak ve bir umut olmak için yola çıkan düş yolcularını katletmelerinden biliyoruz” dedi.
Saray’ın halkların eşit, özgür, barışçıl bir dünyada yaşama özlemine savaş ilan ettiğini, OHAL ile de bu savaşı sürdüreceğini bir kez daha gösterdiğini ifade eden Çoban, “Dersim’de Suruç Gazilerinin bulunduğu eve gerçekleşen şafak operasyonunda uygulanan insanlık dışı uygulama ve işkenceler ardından Tuzluçayır’da üniversite öğrencilerinin tutuklanmasıyla süren darbe hali bugün de İzmir ve Balıkesir’de SGDF üyelerinin gözaltına alınmasıyla sürüyor” dedi.
Emniyet: “Keyfi uygulamalarımıza devam edeceğiz”
İzmir’de 23 Ağustos günü gerçekleşen operasyonda Suruç şehitlerinin fotoğrafları yırtıldığını, “Adalet mücadelemizi yıldıramayacaksınız” yazılı pano karalanarak “Geldik, yoktunuz” yazıldığını kaydeden Çoban, “SGDF MYK üyesi Ozan Özgenler’in de bulunduğu ESP ve SGDF üyeleri gözaltına alınmış; 6 gün boyunca avukatlarıyla görüştürülmeyen yoldaşlarımıza şeker ve su dahi verilmiyor” şeklinde ifade etti.
Çoban, Suruç gazilerinden SGDF Eş Başkanı Oğuz Yüzgeç, Okan Danacı, Ulaş Alankuş, Zafer Aydın’ın ve ÖGK Koordinasyon Üyesi Gözde Sivaslıoğlu’nun aralarında olduğu 8 sosyalistin keyfi bir gözaltı uygulamasına maruz kaldığını, gözaltına alındıklarının bilgisi dahi verilmediğini söyledi.
Günlerdir avukatlarıyla görüştürülmeyen yoldaşlarının durumu hakkında bilgi alamadıklarını söyleyen Çoban, “Aileleri ve arkadaşları olarak Balıkesir Emniyet Müdürlüğü’nü aradığımızda ‘Keyfi uygulamalarımıza devam edeceğiz’ diyerek telefonlar yüzümüze kapatıldı” diye konuştu.
“Gençlik OHAL’e direniyor, mücadelemiz büyüyor!”
Çoban, OHAL ilanından bu yana SGDF, ESP, HDP, HDK, Devrimci Parti, Dev-Güç, Partizan, YDG gibi bir çok sol/ sosyalist kuruma gerçekleşen operasyonların ve uygulanan işkence karşısında  gençlik olarak işkencenin OHAL’ine karşı mücadelelerini Gezi’den, Suruç’tan, Kobane direnişlerinden aldıkları güçle büyüttüklerini ifade etti
Çoban, İzmir’de ve Balıkesir’de gözaltında tutulan SGDF üyelerinin ve tüm devrimci, sosyalist, yurtsever yoldaşlarının başına geleceklerinin sorumlusu başta İç İşleri Bakanlığı, OHAL Valiliği olmak üzere Balıkesir İl Emniyet Müdürlüğü ve İzmir İl Emniyet Müdürlüğü olacağını söyledi.
Çoban,  Özgür Gündem gazetesinin kapatılarak özgür basının susturulmaya çalışıldığını, devrimci-demokrat üniversite öğrencilerini tutuklayarak ve her Cumartesi gözaltında kayıplara, işkencelere karşı sokaklarda olan gençliği yıldıramayacaklarının altını çizerek, “Gençlik OHAL’e direniyor, mücadelemiz büyüyor!” ifadelerinde kullandı.

Erdoğan tarih verdi: DAİŞ ve YPG tehdit olmaktan çıkarılana kadar operasyona devam

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye’de devam eden operasyonlar için “DAİŞ, PKK ve onun Suriye kolu YPG gibi terör örgütleri vatandaşlarımız için bir tehdit olmaktan çıkarılana kadar devam edecektir” dedi.

Fotoğraf: DHA
Bugün, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’dan yapılan açıklamadaysa“Türk Silahlı Kuvvetleri, bazı muhalif gruplar ile Suriye Demokratik Güçleri arasındaki çatışmaları izliyoruz. Şunu açıkça ifade edebilirim ki bu çatışmaları kabul edilemez buluyoruz” denmişti.
30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla bir mesaj yayınlayan Erdoğan, 24 Ağustos’ta Cerablus’ta başlatılan operasyonun, Uluslararası Koalisyon ile işbirliği içinde yürütüldüğünü savundu.
Erdoğan sözlerine şöyle devam etti: “Operasyonlarımız; DAİŞ, PKK ve onun Suriye kolu YPG gibi terör örgütleri vatandaşlarımız için bir tehdit olmaktan çıkarılana kadar devam edecektir. Bu mücadelede en büyük güven kaynağımız, dostlarımızın desteği yanında, milletimizin 15 Temmuz gecesi ve sonrasında ortaya koyduğu dayanışma tablosudur.”
Erdoğan; IŞİD, PKK ve ‘FETÖ’nün isimlerinin farklı olduğunu ancak aynı merkezden yönetildikleri yönündeki sözlerini de yineledi.

‘Katil’ ifadesini Kahraman’a iade ediyoruz: Che’nin ağzından yaşatmak ve devrimci tıp

che_konusmaKüba halkının, devrimci kanunların sağladığı ilerlemeleri, tam bağımsızlık yolundaki yürüyüşünü ve özgürlüğünü kutladığı yüzlerce kamusal etkinlikten bir diğeri olan bu sade tören beni özel olarak ilgilendiriyor.
Hemen hemen herkes, yıllar önce kariyerime bir doktor olarak başladığımı biliyor. Ve ben bir doktor olarak yola çıktığımda, tıp okumaya başladığımda, ideallerim arasında şu an bir devrimci olarak sahip olduğum fikirlerin çoğu yoktu.
Herkes gibi başarmak istedim. Ünlü bir tıp bilimcisi olmanın hayalini kurdum; insanlığa yardımı dokunabilecek bir şeyler -fakat, bana kişisel zaferler kazandıracak şeyler- keşfetmek için durmaksızın çalışmanın hayalini kurdum. Ben de, tüm hepimiz gibi, içinde bulunduğum ortamın çocuğuydum.
Mezuniyetten sonra, özel sebeplere ve belki de karakterime bağlı olarak, Amerika’yı baştan başa gezmeye başladım, ve Amerika’nın tamamıyla tanıştım. Haiti ve Santa Domingo dışında, diğer tüm Latin Amerika ülkelerini bir şekilde ziyaret ettim. Seyahat ettiğim koşullar sayesinde, önce bir öğrenci sonra da bir doktor olarak, yoksullukla, açlıkla ve hastalıkla yakından tanıştım; parasızlık yüzünden bir çocuğu tedavi ettirememekle; sürekli açlığın ve eziyetin kışkırttığı ve bir babayı oğlunun ölümünü önemsiz bir kazadan saymasına vardıran şaşkınlıkla tanıştım. Ki bu durumlara kıtamızın ezilen sınıfları arasında sıklıkla rastlanıyor. Ve o anda, benim için, ünlü olmak yada tıp bilimine çok önemli katkılarda bulunmak kadar önemli şeyler olduğunu fark etmeye başladım: o insanlara yardım etmek istiyordum.
Ama ben, her zaman hepimiz için geçerli olduğu gibi, yine içinde bulunduğum koşulların çocuğuydum ve o insanlara kişisel çabalarımla yardım etmek istedim. Epeyce seyahat etmiştim -o zamanda Guatemala’daydım, Arbenz’in Guatemala’sı- ve devrimci doktorun yönünü tayin edecek bazı notlar almaya başlamıştım. Devrimci bir doktor olmak için ne gerektiğini araştırmaya başlamıştım.
Ama saldırı (darbe) patlak verdi, saldırının arkasında United Fruit Company, ABD Dışişleri Bakanlığı, [CIA şefi] John Foster Dulles -gerçekte ikisi aynı şey- ve Castillo Armas adlı kuklaları vardı. Saldırı başarılı oldu, çünkü halk Küba halkının bugün bulunduğu gelişim seviyesine ulaşmamıştı. Herhangi başka bir gün gibi güzel bir gün, iltica yoluna çıktım, ya da en sonunda, Guatemala’dan uçuş yoluna çıktım, çünkü orası benim ülkem değildi.
Sonra önemli bir şey fark ettim: Devrimci bir doktor olmak için ya da sadece bir devrimci olmak için, öncelikle ortada bir devrim olması lazım. Yalıtık bireysel çaba, tüm saf ve temiz amaçlarına karşın yararsızdır ve en yüksek idealler için bütün bir hayatı adama isteği eğer biri yalnız başına çalışıyorsa -Amerikanın herhangi bir köşesinde, yalnız başına- ilerlemeyi engelleyen kötü hükümetlere ve toplumsal koşullara karşı mücadele açısından anlamsızdır. Bir devrim yaratmak için, şu an Küba’da olan şeye sahip olmak gerekir -kolların ve birliğin değerini anlamak için kollarını kullanarak ve militan birliği uygulayarak öğrenen, bütün bir halkın seferberliği.
Ve şimdi, şu anda önümüzde duran sorunun çekirdeğine inmek zorundayız. Nihayet, bugün bir insan, her şeyden önce, devrimci bir doktor yani kendi mesleki teknik bilgisini devrimin ve halkın hizmetinde kullanan biri olma hakkına ve görevine sahiptir. Fakat şimdi eski sorun yeniden açığa çıkıyor: Toplumsal refah işi gerçekte nasıl hayata geçirilebilir? Kişisel çabayla toplumun gereksinimleri nasıl birleştirilebilir?
Hepimiz tek tek kendi yaşamlarımızı gözden geçirmeliyiz, doktorlar olarak ya da herhangi bir kamu sağlığı görevinde ne yaptık ve ne düşündük. Bunu son derece eleştirel bir istekle yapmalı ve sonuç olarak geçmiş dönemde düşündüğümüz ve hissettiğimiz her şeyin raflara kaldırılmakta ve yeni bir insan tipinin yaratılmakta olduğu bir karara varmalıyız. Eğer her birimiz bu yeni insan tipinin oluşumu için maksimum enerjimizle çabalarsak, halk için onu yaratmak ve yeni Küba’nın örneği olmasını sağlamak çok daha kolay olacaktır.
Şu an burada bulunan Havana sakinlerine vurgulamaktan mutluluk duyarım ki, Küba’da, burada başkentte yeterince değerlendiremediğimiz ama ülkenin dört bir köşesinde bulunabilecek yeni bir insan yaratılıyor. 26 Temmuz’da Sierra Maestra’ya gidenleriniz hiç bilinmeyen iki şeyi görmüş olmalı. Birincisi, çapalı kazmalı bir ordu; en büyük gururu, Oriente’deki yurtsever festivallerde, asker yoldaşları tüfeklerle yürürken çapalarını ve kazmalarını kaldırarak yürümek olan bir ordu. Fakat daha da önemli bir şeyi görmüş olmalısınız. Çoğu 13-14 yaşlarında olmasına rağmen bedensel gelişimleri 8-9’unda gösteren çocukları görmüş olmalısınız. Onlar Sierra Maestra’nın en gerçek çocukları, açlığın ve sefaletin en gerçek evlatlarıdır. Onlar yetersiz beslenmenin yarattıklarıdır.
Dört ya da beş televizyon kanalı ve yüzlerce radyo istasyonuyla, modern bilimin bütün ilerlemeleriyle bu küçücük Küba’da, bu çocuklar ilk olarak gece vakti okula vardıklarında ve yanan ampullerini gördüklerinde o gece yıldızların çok alçakta olduğunu haykırdılar. Ve o çocuklar, bazılarınız görmüş olmalısınız, kolektif okullarda okumaktan ticarete kadar çeşitli hünerler ve elbette devrimci olmanın zorlu bilimini öğreniyorlar.
Onlar Küba’da doğmakta olan yeni insanlar. Onlar izbe alanlarda, Sierra Maestra’nın değişik bölgelerinde ve de kooperatiflerde ve iş merkezlerinde doğuyorlar. Bütün bunlar bugün üzerine konuştuğumuz şeyle, yani doktorların ya da diğer sağlık işçilerinin devrimci hareketle bütünleşmesiyle çok yakından ilgili. Çocukların eğitimi ve beslenmesi görevi, ordunun eğitilmesi görevi, -bir zamanların- büyük toprak sahiplerine ait olan arazilerin aynı topraklar üzerinde ondan faydalanamadan her gün çalışan insanlara dağıtılması görevi, Küba’da hayata geçirdiğimiz toplumsal tıbbın başarılarıdır.
Hastalığa karşı mücadelenin temel ilkesi sağlıklı bir beden yaratmaktır; fakat sağlıklı bir bedeni bir doktorun zayıf bir organizma üzerindeki çalışmasıyla değil; daha çok, sağıklı bir bedeni toplumun/kolektivitenin tamamının bütün toplumsal kolektivite üzerinde çalışması yoluyla yaratmaktır.
Bir gün, bu yüzden, tıp kendini hastalıkları önleyen ve halkı tıbbi görevlerini yapması konusunda yönlendiren bir bilime dönüştürmek zorunda kalacak. Tıp sadece, yaratmakta olduğumuz yeni toplumun becerileri dışında kalan çok uç, kritik durumlarda ameliyat yapmak yada benzeri bir şey için müdahale etmelidir.
Bugün Sağlık Bakanlığı’na ve ilgili organizasyonlara düşen görev kamu sağlık hizmetlerini mümkün olan en yüksek sayıdaki insana ulaşmak için geliştirmek, önleyici bir tıp programı geliştirmek ve halkı sağlıklı yaşam konusunda yönlendirmektir.
Fakat, tüm devrimci görevler için olduğu gibi bu görev için de esasında ihtiyaç duyulan şey bireyseldir. Devrim kolektif istek ve kolektif girişimi standartlaştırmaz. Tersine, kişinin bireysel becerisini özgürleştirir. Ve bizim görevimiz tüm sağlık uzmanlarının yaratıcı yeteneklerini toplumsal tıbbın görevlerine yönlendirmektir.
Biz bir çağın sonundayız ve sadece Küba’da da değil. Tersine ne söylenirse ya da umut edilirse boşuna; içinde büyüdüğümüz, altında ezildiğimiz, bildiğimiz kapitalizm tüm dünyada mağlup edilmektedir. Tekeller devriliyor, kolektif bilim her gün yeni ve önemli zaferlere imza atıyor. Uzun zaman önce diğer zaptedilmiş kıtalarda, Asya ve Afrika’da başlayan bir özgürlük hareketinin Amerika’daki öncüleri olma görevi ve gururuna sahibiz. Böylesi büyük bir toplumsal değişim, halkın zihniyetinde de aynı büyüklükte bir değişim gerektirir.
‘Bir sosyal çevrede tek başına bir insanın bireysel eylemi’ şeklinde bir bireycilik Küba’da yok olmalıdır. Bireycilik, gelecekte, bireyin tamamının kolektivitenin mutlak yararı için etkin kullanımı olmalıdır. Hepiniz ne söylediğimi anlıyorsunuz ve bugünün, geçmişin ve geleceğin nasıl olması gerektiği konusunda biraz düşünmeye hazırsınız; bu da bu fikrin bugün anlaşılması için yeterli. Bir düşünme biçimini değiştirmek için, büyük içsel değişimlere uğramak ve büyük dış değişimlere şahit olmak gereklidir, özellikle de topluma karşı sorumluluklarımız ve ödevlerimizi yerine getirirken.
O dış değişimler Küba’da her gün meydana geliyor. Devrim’i tanımanın ve halkın içinde uzun süredir uyumakta olan birikmiş enerjinin farkına varmanın bir yolu, tüm Küba’yı gezerek şu an yaratılmakta olan kooperatif ve iş merkezlerini görmektir. Sağlık sorununun kalbine inmenin bir yolu ise sadece Küba’yı gezip bu kooperatifleri ve iş merkezlerini yapan insanları tanımak değil, bu insanların hastalıklarını, çektikleri acıları, yıllardır süren kronik sefaletlerini, baskı ve boyun eğme altında geçen yüzyılların mirasını bulup çıkarmaktır. Doktor, sağlık işçisi yeni görevinin çekirdeğine gitmelidir; bu da kitlenin içindeki insan, kolektivitenin içindeki insandır.
Her zaman, dünyada ne olursa olsun, doktor hastasına çok yakındır ve onun ruhunu derinliklerine kadar bilir. Çünkü o acıya/ıstıraba müdahale eden ve onu dindirendir, toplum için paha biçilmez bir emek sarf eder.
Birkaç ay önce, Havana’da, burada, yeni mezun bir grup doktor ülkenin kırsal bölgelerine gitmek istemedi ve gitmek için daha fazla ücret talep ettiler. Geçmişin bakış açısına göre böyle bir şeyin yaşanması dünyadaki en mantıklı şeydir; en azından bana öyle geliyor, ben bunu gayet iyi anlayabilirim. Bu durum, bana birkaç yıl önce ne olduğumu ve ne düşündüğümü hatırlattı. Benimkisi isyancı gladyatörün yeni baştan başlayan hikayesi, daha iyi bir gelecek ve daha iyi koşulları güvence altına almak ve insanların ona ihtiyacı olduğunu göstermek isteyen dayanışma savaşçısının hikayesi.
Peki aileleri tarafından okul masrafları yıllar boyu karşılanabilen bu çocuklar değil de daha az şanslı, sıradan çocuklar okullarını bitirmiş ve mesleklerini icra etmeye başlamış olsalardı ne olacaktı? Üniversite koridorlarında, iki-üç yüz köylü belirseydi, farz edelim öyle olsaydı ne olacaktı?
Ne mi olacaktı, bu köylüler kendi kardeşlerine yardım etmek için hemen ve içten bir heyecanla koşacaklardı. Yıllar boyu aldıkları eğitimin boşuna olmadığını göstermek için en zor ve en büyük sorumlulukları gerektiren işleri isteyeceklerdi. Ne mi olacaktı, önümüzdeki altı ya da yedi yıl içinde her meslek dalında yeni öğrenciler, işçilerin ve köylülerin çocukları mezun olduklarında ne olacaksa o olacaktı.
Fakat geleceğe kaderci bir gözle bakmamalı ve insanları işçilerin-köylülerin çocukları ve karşı devrimcilerin çocukları diye ayırmamalıyız, çünkü bu basite indirgemektir, çünkü doğru değildir, çünkü onurlu bir insan yetiştirmesi için bir devrim içinde yaşamaktan daha iyisi yoktur. Hiçbirimiz, Granma’ya ulaşıp Sierra Maestra’ya yerleşen ve birlikte yaşayarak köylüye ve işçiye saygı duymayı öğrenen ilk gruptan hiçbirimiz köylü yada işçi sınıfı kökenli değildik. İçimizde çalışmak zorunda kalmış olanlar, çocukluğunda kimi yoksunluklar çekmiş olanlarımız doğallığında vardı; ama açlık, gerçek açlık denen şey hiçbirimizin daha önceden tattığı bir şey değildi. Fakat Sierra Maestra’daki iki uzun yıl boyunca bunu öğrenmeye başladık. Ve ardından çoğu şey oldukça netleşti.
Zengin bir köylünün yada toprak sahibinin dahi mülkiyetine dokunulduğunda şiddetle cezalandıran biz, bir gün Sierra’ya on bin baş sığır getirdik ve köylülere basitçe şöyle dedik, “Yiyin.” Ve köylüler, yıllar ve yıllar boyu ilk kez olmak üzere, bazıları da hayatlarında ilk kez sığır eti yediler.
O on bin baş sığır için kutsal özel mülkiyet hakkına duyduğumuz saygıyı silahlı mücadele kursunda yitirdik ve şunu gayet iyi anladık ki sıradan bir insanın hayatı dünyanın en zengin adamının bütün mülkiyetinden milyon kez daha değerlidir. Ve biz, ne işçi sınıfından ne de köylü sınıfından olan biz bunu öğrendik. Peki biz ayrıcalıklılar, dört rüzgara Küba’nın geri kalanının bunu öğrenemeyeceğini mi anlatacağız? Öğrenebilirler, hatta devrim bugün onların öğrenmesini istiyor, birinin komşusuna hizmet edilmesinin gururunun iyi bir maaştan çok daha önemli olduğunun iyice anlaşılmasını istiyor; birisinin biriktirebileceği tüm altınlardan daha nihai ve daha kalıcı olan şey bir halkın minnettarlığıdır. Ve her doktor, kendi faaliyeti çerçevesinde o kıymetli hazineyi, halkının minnetini toplayabilmeli ve toplamalıdır.
Sonra, tüm eski kavramlarımız silmeli ve halka daha da yakınlaştırmalı ve gittikçe bilinçlenmeliyiz. Onlara eskisi gibi yaklaşmamalıyız. Hepiniz diyeceksiniz ki, “Hayır. Ben halkı severim. İşçilerle ve köylülerle konuşmaktan hoşlanırım ve Pazar günleri onları görmeye oraya buraya giderim, falan.” Bunu herkes yaptı. Ama bunu hayırseverlik için yaptık ve bugün hayata geçirmemiz gereken şey dayanışmadır. İnsanlara gidip şunu söylememeliyiz, “İşte buradayız. Size kendi varlığımızın hayrını sunmaya, size bizim bildiklerimizi öğretme, hatalarınızı, kültürsüzlüğünüzü, cahilliğinizi göstermeye geldik.” Bunun yerine araştırıcı bir zihin ve alçak gönüllü bir ruhla halkın devasa bilgelik kaynağında öğrenmeye gitmeliyiz.
Sonra, çok defa, bizim bir parçamız haline gelecek ve düşüncemizin otomatik bir parçası olacak kadar alıştığımız kavramlarda yanıldığımızın farkına varacağız. Sık sık kavramlarımızı değiştirme ihtiyacı duyacağız; sadece sosyal ve felsefi alandaki genel kavramlarımızı değil bazen tıp alanındaki kavramlarımızı da değiştirme ihtiyacı duyacağız.
Hastalıkların her zaman büyük-şehir hastanelerinde olduğu gibi tedavi edilmesine gerek olmadığını göreceğiz. Bir doktorun tarımsal ve potansiyel anlamda dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Küba’nın oldukça yoksul ve sınırlı olan besin yapısını zenginleştirmek ve yeni yiyecek talebini karşılayabilmek için aynı zamanda bir çiftçi olmak ve yeni gıdalar yetiştirmek zorunda olduğunu göreceğiz. Sonra, nasıl olmak zorunda olduğumuzu göreceğiz; biraz eğitsel, zaman zaman da çok eğitsel. Politikacılar olmak gerekecek ve o zaman ilk yapmamız gereken şey halka bilgeliğimizi sunmak için gitmek olmamalı. Biz, aslında, halkla birlikte öğreneceğimizi, o büyük ve güzel ortak tecrübemizi yani yeni bir Küba’nın inşasını birlikte başaracağımızı göstermek için gitmeliyiz.
Halihazırda pek çok adım atıldı. 1 Ocak 1959’la bugün arasında bildik geleneksel ölçülerle hesaplanamayacak bir mesafe var. Halkın çoğunluğu uzun zaman önce anladı ki burada devrilen sadece bir diktatör değil bir sistemdi. Şimdi de halkın öğrenmesi gereken bölüm geliyor, çürümüş bir sistemin yıkıntıları üzerinde halkın mutlak mutluluğunu getirecek yeni bir sistemin inşası.
Geçen yılın ilk aylarında bir zaman, yoldaş Guillen’in Arjantin’den gelişini hatırlıyorum. Belki kitaplarının çevrildiği diller bugünkünden bir yada iki daha azdı -ki her gün dünyanın bütün dillerinden yeni okurlar ediniyor- ama O, yine bugünkü büyük şairdi. Ne var ki, Guillen için şiirlerini, halkçı şiir olan eserlerini, halkın şiirlerini burada okumak zordu, çünkü o zaman henüz ilk dönemdi, ön yargıların dönemiydi. Ve yıllar ve yıllar boyu hiç kimse şair Guillen’in olağanüstü şiirsel yeteneğini halkına ve inandığı davaya adadığını düşünmek için sabit fikirlerini bir kenara bırakıp bir an olsun duraksamadı. Halk onu Küba’nın onuru olarak değil yasaklı bir siyasi partinin temsilcisi olarak gördü.
Şimdi, bütün bunlar unutuldu. Eğer ortak bir düşmanımız ve ortak bir hedefimiz varsa, ülkemiz içindeki bazı farklı yapıların farklı bakış açılarının ayrılıklara sebep olmayacağını öğrendik.
Üzerinde anlaşmamız gereken şey, ortak bir düşmanımız olup olmadığı, ortak bir hedef için uğraşıp uğraşmadığımızdır.
Şu an itibariyle, ortada kesinlikle ortak bir düşman olduğuna kani olmamız gerekiyor. Hiç kimse, tekellere karşı bir fikir beyan etmeden ya da “Bizim düşmanımız, ve tüm Amerika’nın düşmanı, tekelci ABD hükümetidir” diye açıkça konuşmadan önce omzunun üstünden bir kulak misafiri olan -belki elçilikten, istihbarat taşıyacak bir ajan- var mı diye bakmıyor. Eğer şimdi herkes düşmanın kim olduğunu biliyorsa ve o düşmana karşı savaşan herhangi birinin bizimle ortaklığı olduğu anlaşılmaya başlıyorsa, artık ikinci bölüme geliyoruz. Küba için hedeflerimiz nelerdir? Ne istiyoruz? Halkın mutluluğunu istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Küba’nın tam ekonomik özgürlüğü için savaşıyor muyuz savaşmıyor muyuz?
Herhangi bir askeri bloka dahil olmadan, burada alınacak herhangi bir iç ve dış kararla ilgili olarak dünya üzerindeki herhangi bir süper gücün elçiliğine danışmak zorunda olmadan, özgür uluslar içinde bir özgür ulus olmak için mücadele ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Eğer çok fazla şeyi olanlardan alıp hiçbir şeyi olmayanlara vermek için zenginliği yeniden bölüştürmeyi planlıyorsak; eğer yaratıcı çalışmayı mutluluğumuzun gündelik, dinamik kaynağı haline getirmek istiyorsak, artık ulaşmak için çalışacağımız hedeflerimiz vardır. Ve aynı hedeflere sahip olan biri bizim dostumuzdur. Eğer onun ayrıca başka fikirleri de varsa, eğer kimi organizasyonlara ya da bir başka şeye dahilse bunlar önemsiz şeylerdir.
Büyük tehlike anlarında, büyük gerilim ve büyük yaratılış anlarında önemli olan büyük düşmanlar ve büyük hedeflerdir. Eğer şimdi anlaştıysak, eğer hepimiz nereye gittiğimizi biliyorsak -ve bırakın bu kimi üzerse üzsün- artık işimize başlayabiliriz.
Size, bir devrimci olmak için öncelikle bir devrime sahip olmanız gerektiğini anlatıyordum. Biz buna zaten sahibiz. Sonra, birlikte çalışacağınız halkı tanımalısınız. Henüz iyice tanışmadığımızı düşünüyorum, öyle ki bu yolda bir süre daha ilerlememiz gerekiyor. Bana, halkı tanımanın kooperatiflerde onlarla birlikte yaşamak ve çalışmaktan başka yolları nelerdir diye soracaksınız. Herkes bunu yapamaz ve sağlık işçisinin varlığının çok önemli olduğu pek çok yer var. Devrimci milis kuvvetleri Küba halkının dayanışmasının en büyük tezahürlerinden biridir diyeceğim. Milis kuvvetleri şimdi doktora yeni bir görev veriyor ve onu, kısa bir süre öncesine kadar geçerli olan şeye, Küba için üzücü ve hemen hemen ölümcül olan gerçekliğe, yani büyük çaplı bir askeri saldırıya maruz kalacağımız gerçeğine hazırlıyor.
Sizi şu konuda uyarmalıyım; doktor bir devrimci ve asker görevindeyken her zaman bir doktor olmalıdır. Bizim Sierra’da düştüğümüz hatanın aynısına siz düşmemelisiniz. Ya da belki de o bir hata değildi, fakat o dönemden bütün sağlıkçı yoldaşlar bunu biliyor. Yaralı birinin ya da bir hastanın yanında kalmak bize onursuzluk gibi göründü ve bir tüfek kapıp yapabileceklerimizi savaş alanında ispatlamaya gitmenin bir yolunu/mümkününü aradık.
Şimdi koşullar farklı, ve ülkeyi savunmak için kurulan yeni ordular değişik taktiklerin orduları olmalı. Yeni ordunun planı içinde doktorun çok büyük bir önemi olacak. O, var olan en güzel ve bir savaşın en önemli görevlerinden biri olan doktorluğa devam etmelidir. Ve sadece doktorlar değil, hemşireler, laboratuvar teknisyenleri ve kendini bu çok insani işe adayan tüm herkes son derece önemlidir.
Her ne kadar gizli tehlikeyi biliyor ve atmosferde hala var olan bu saldırı havasını def etmek için kendimizi hazırlıyorsak da, bunun hakkında düşünmeyi bırakmalıyız. Eğer ilgi merkezimizi savaş hazırlıkları olarak belirlersek, kendimizi yaratıcı çalışmaya adamamız mümkün olamaz. Askeri bir eylem için yapılan tüm çalışma ve maddi yatırımlar çöpe atılmış emek ve çöpe atılmış paradır. Ama maalesef bunu yapmalıyız, çünkü kendilerini buna hazırlayan başkaları var. Fakat şurası gerçek ki -ve bir asker olarak şerefim üzerine tüm samimiyetimle söylüyorum- harcamalar içinde beni en çok üzen, Ulusal Bankanın kasasından birkaç silah daha alınsın diye çıktığını gördüğüm paradır.
Bununla birlikte, milis kuvvetlerinin barış zamanında da bir görevi vardır; milis kuvvetleri, yoğun nüfuslu merkezlerde, halkı birleştirmenin bir aracı olmalıdır. Doktorların milis kuvvetlerinde olağanüstü bir dayanışma hayata geçirilmelidir. Tehlike zamanlarında, hemen yoksul Küba halkının sorunlarını çözmeye gitmelidirler. Ama milis kuvvetleri aynı zamanda, bir üniformayla birleştirip eşitleyerek, Küba’nın bütün sosyal sınıflarından insanlarla birlikte yaşamak için bir olanak da sunar.
Eğer biz sağlık işçileri -bir zamanlar unutmuş olduğum bu unvanı bir kez daha kullanmama izin verin- başarılıysak, eğer dayanışmanın bu yeni silahını kullanıyorsak, eğer hedefleri biliyorsak, düşmanı biliyorsak ve gitmemiz gereken yönü biliyorsak artık bizim için geriye sadece bu yolun her bir gün aşılacak parçasını/adımını bilmek kalıyor. Ve bu adımı bize hiç kimse gösteremez; bu adım her bireyin kendi özel yolculuğudur. Bu adım, kişinin kendi bireysel deneyiminden edinecekleri ve halkın iyiliğine adanmış işini yaparken kendinden verecekleridir.
Şimdi geleceğe doğru yürüyüşümüz için tüm her şeye sahipken, hadi Marti’nin tavsiyesini hatırlayalım. Şu an için ben bunu bilmezlikten geliyorsam da, biri daima örnek almalı “Anlatmanın en iyi yolu yapmaktır.” Hadi, artık, Küba’nın geleceğine doğru yürüyelim.
[Monthly Review dergisinde Ocak 2005 tarihinde yayımlanan makaleden Sendika.Org tarafından çevrilmiştir.]

TTB: Elbistan’daki salgının sorumlusu belediye, halk belediyeleri denetlemeli

elbistan-salginMaraş, Elbistan’da 28 Ağustos’tan itibaren gündeme gelen ve 20 bini aşkın kişinin zehirlenmesine yol açan salgının ardından 29 Ağustos’ta Türk Tabipleri Birliği (TTB) salgının gelişmesine, sebeplerine ve yapılması gerekenlere dair bir açıklama yaptı.
Henüz netleşmemiş olsa da Maraş Büyükşehir Belediyesi ve Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına bakıldığında salgının kaynağının şebeke suyuna kanalizasyonun karıştığını işaret ettiğini söyleyen TTB, salgının nedenlerine de değindi.
Kentlerin birçoğunda belediyelerin pahalı olduğu gerekçesiyle altyapı yatırımlarını yetersiz yaptığına dikkat çeken TTB, bu nedenle borularda bir hasar oluşmuş ve tamir edilmemiş olması, su kesilmesinde yaşanan negatif basınç ve su kaynağının etrafında oluşan yapılaşmanın neden olabileceğini ifade etti.

Su kaynağını temiz tutmak belediyenin işi
Su kaynaklarının temiz tutulmasının belediyelerin sorumluluğunda olduğunu vurgulayan TTB, sağlık örgütlerinin de suları sık sık denetlemesi gerektiğini belirtti. Elbistan’daki su kaynaklı sorunun sağlık örgütünün suları yeterince denetlememesi veya belediyenin görevlerini ve klorlamayı yerine getirmemesinden kaynaklandığını ifade eden TTB, Elbistan’ın suyunun kontrol edilmesinin Maraş Büyükşehir  Belediyesi’nin sorumluluğunda olduğunun altını çizdi.

Halk belediyeleri sık sık denetlemeli
Salgının artık olup bittiğini söyleyen TBB, bundan sonra bunların yaşanmaması için halkı uyardı. Salgının çok yayılabildiğini dolayısıyla tetkiklerin ve suyun kaynatılması, hijyene dikkat edilmeye devam edilmesini söyleyen TTB, “Daha sonra benzer bir salgınla karşılaşmamak için Elbistanlılar belediyelerini denetlemeli, uyarmalı, sağlıklı su ve gıda tükettiklerinden emin olmalıdırlar” dedi.
TTB’nin açıklamasının tamamı:
SALGININ GELİŞMESİ
Salgın, 28 ağustos 2016 tarihinde Elbistan’da 15-20 bin kişinin bulantı, kusma , hafif ateş ve ishal şikayetleriyle,  hastanelere ve acilen göreve çağrılan aile hekimlerine başvurmasıyla başlamıştır. Alınan bilgiye göre hastalık hafif geçmektedir ve şimdiye kadar ölen olmamıştır. Alınan son bilgilere göre 29 Ağustos itibarı ile hastanelere başvurular durmuştur.
140 000 nüfuslu ilçede 20 000 kişinin birden hastalanması ancak su şebekesine kanalizasyon karışması ile mümkün olabilir. Nitekim Maraş Büyükşehir Belediye Başkanı ve Sağlık Bakanlığının demeçleri de şebeke suyunu işaret etmektedir.
Sağlık Bakanlığının 29.08.2016 tarihinde yaptığı açıklamaya göre salgın yapan etken norovirüstür. Bu etken ülkemizde daha önce de su kaynaklı  salgınlar yapmıştır.
SALGININ OLASI NEDENİ
Kentlerimizin çoğunda kanalizasyon ve su şebekesi alt yapısı yetersizdir. Belediyeler pahalı olan bu yatırımlar yerine park, müze vb üst yapı çalışmalarını yeğlemektedirler. Su borularının toprak altında kalmalarının bir süresi vardır. Borunun plastik, demir, çimento olmasına göre bu süre 30-50 yıl arasında değişir. Ancak bu süre dolduktan sonra borular önce eklenti yerlerinden, sonra da diğer yerlerden su sızdırmaya başlar. Nitekim Ankara, İstanbul gibi kentlerde depodan pompalanan suyun yaklaşık yarısı dışarı sızmaktadır. Herhangi bir su kesilmesinde boruda oluşan negatif basınçla bu sefer aynı deliklerden etraftaki sıvıları ve başka maddeleri de içeri alınmakta ve sular tekrar verildiğinde pis sular evlere dağılmaktadır.
Su şebekesi aynı zamanda suyun deposundan veya kaynağından da kirlenebilir. İlk kurulduğunda etrafı temiz olan su kuyusu veya su kaynağı kaynak daha sonra inşa edilen binalarla veya çöplük, kanalizasyon vb. tesislerle kirlenebilmektedir.
Belediyeler su kaynağını ve şebekesini temiz tutmakla sorumludurlar. En ufak bir kirlenme odağı yok edilir, tamiratlar yapılır, şebeke yenilemeleri gerçekleştirilir. Bütün bunların yanında, bir önlem olarak da suların devamlı klorlanması gerekmektedir.
Sağlık örgütü suları sıklıkla denetler. Suyun klorunu ölçer, suya karışma olup olmadığını numuneler alarak araştırır, bir aksama varsa belediyeyi uyarır. Elbistan’daki su kaynaklı salgınsa ya sağlık örgütünün suları yeterince denetleyip belediyeyi uyarmamasından ya da uyardıysa da belediyenin yukarıda belirtilen görevlerini ve klorlamayı yerine getirmemesinden kaynaklanmaktadır. Elbistan’ın suyunun klorlanmasından Maraş Büyükşehir Belediyesinin sorumlu olması önemli bir sorun oluşturmaktadır. Bulaşmanın 27 Ağustosta olması büyük ihtimaldir. Bu tarihte şebeke veya depodaki, klorlamadaki bir arıza, şiddetli yağmur, bir tamirat, su kaynağı ve şebekeye yakın bir inşaat salgın kaynağı olarak incelenmelidir.
SALGIN KONTROLÜ
Salgın artık olup bitmiştir. Ancak hem şimdi, hem sonrası için mutlaka içme suyunun nasıl ve nereden kirlendiği bulunup aksaklık giderilmelidir. İçme suyu yanında kullanma suyunun da temiz olması gerekmektedir. Klorlama güçlü olarak devam etmelidir. Vatandaş suyunu ya kaynatıp içmeli veya şişe suyu içmelidir. Varsa, karasinek mücadelesi yapılmalıdır
Sağlık örgütü ise suların bakteriyolojik veya kimyasal olarak temizliğini denetlemeli, sık aralarla bütün şebekeden klor ölçümü yapmalıdır.
Norovirüs genelde orta ve hafif şiddette bir hastalık meydana getirir, 2-3 günde kendiliğinden geçer, çoğunlukla hastane tedavisi gerektirmez. Hastalar bol sıvı almalıdırlar. Ancak yaşlılar, çocuklar ve zaten bir hastalığı olan kişilerde elektrolit kaybı ve dehidratasyona dikkat edilmelidir. Hastalığın antibiyotik veya başka bir ilaçla tedavisi yoktur.
ELBİSTANLILAR NE YAPMALI?
Hastalık yaygındır. Hemen her evde bir hasta vardır. Nororvirüs hastalığının sadece sudan değil, hasta insanlardan, onların dışkı ve kusmuklarından, kirli yüzeylerden de bulaştığı bilinmektedir.  Hastalar iyileştikten sonra da 2-3 hafta boyunca dışkılarından virüs salgılamaya devam ederler.
Bu yüzden hastaların iyileştikten sonraki 1-2 güne kadar ayrı tutulmaları ve daha sonraları da temizliğe çok dikkat etmeleri uygun olur.  Hastaların dışkıları ve kusmukları el dokunmadan, eldiven kullanarak yok edilmelidir.
Suyun temizliği sağlanmadan çeşmeden akan su ile bardak tabak veya çiğ yenen sebze, meyve yıkanmamalıdır. Yiyeceklerin, bardak ve tabakların, mutfak yüzeylerinin veya kirlendiğinden şüphe edilen yüzeylerin eczaneden alınabilecek klor tabletleri veya 10 defa sulandırılmış çamaşır suyu ile dezenfekte edilmeleri uygundur. Yiyecek hazırlarken temizliğe özen gösterilmelidir.  Hastaların iyileştikten 1-2 gün sonrasına kadar yiyecek hazırlaması sakıncalı olabilir. Herkes tuvalete gittikten sonra, yiyecek hazırlamadan önce ve hastaların kirli eşyalarına dokunduktan sonra ellerini su ve sabunla iyice yıkamalıdır.

Özgürlük nöbeti devam ediyor: “Aslı dışarı çıkana kadar hiçbirimiz özgür değiliz”

aslı_erdogan_ozgurluk_nobeti_bakirkoy
Kapatılan Özgür Gündem gazetesi Yayın Kurulu üyesi edebiyatçı yazar Aslı Erdoğan’ın tutuklamasının ardından Aslı Erdoğan’ın tutuklu olduğu Bakırköy Kadın Cezaevi önünde başlatılan Özgürlük Nöbeti’ne bugünde devam edildi.
Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu önünde  tutulan “Özgürlük Nöbeti”ne bugün Kongreye Jinen Azad (KJA), CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Cumartesi Anneleri, Türkiye Yazarlar Sendikası, Yeşiller ve Sol Gelecek, CHP’li Devrimci Demokratlar, İstanbul Türk Tabipler Birliği Başkanı Selçuk Erez, Evrensel yazarı Ender İmrek, Gazeteci-Yazar Hasan Cemal, Yazar Birgül Oğuz,  TUAD üyeleri ve çok sayıda yurttaş katıldı.
Özgürlük nöbetinde “Aslı Erdoğan yanlız değildir”, “Özgür Gündem susturulamaz”, “Gazetecilik suç değildir, basına özgürlük”, “Aslı’nın yoldaşları özgürlük nöbeti’nde” pankartları açıldı.
“Nerede olursa olsun özgürlüğü savunur, despotları yener, güzel bir dünya kurar”
Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu önünde tutulan  özgürlük nöbetinde konuşan gazeteci yazar Hasan Cemal, “Bir yazar olarak Aslı Erdoğanla dayanışmak için geldim. Onun yanındayım. Aslı Erdoğan şuanda özgürlüğünden yoksun bırakılıyor. Aslı Erdoğan sözcükleri tutuklanamaz. Aslı Erdoğan nerede olursa olsun özgürlüğü savunur, despotları yener, güzel bir dünya kurar. Aslı Erdoğan despotları yenecektir. Bu dünya despotlara kalmaz depostlar sözcükleri özgürlüğünden edemez ve Aslı Erdoğan hiç sıkılmasın yalnız değildir” dedi.
“Aslı dışarı çıkana kadar hiçbirimiz özgür değiliz”
Türkiye Yazarlar Sendikası adına konuşan Hakkı Zariç, “Daha önce burada yine nöbete gelmiştik, Barış için Akamedisyenler, Şebnem Korur Fincancı için. Şimdi de Aslı Erdoğan” dedi.
Bu nöbetlerin bir süre daha devam edeceğini vurgulayan Zariç, “Dilerim, Aslı hemen özgürlüğüne kavuşur ve biz de burada edebiyattan konuşuruz. Ben de cezaevindeydim ve onu okurdum. Onun için nöbet tutacağımı düşünmezdim. Biz yönetim ve üyelerimiz olarak onlar birlikte mücadelemizi sürdüreceğiz. Aslı dışarı çıkana kadar hiçbirimiz özgür değiliz” ifadelerini kullandı.
“Bütün dünya Türkiye’de düşüncenin nasıl  baskı altında olduğunu görüyor”
aslı_erdogan_ozgurluk_nobeti_bakirkoyCHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da, cezaevinden Aslı Erdoğan’ı ziyaret ettiğini söyleyerek Aslı Erdoğan’ın koğuşa girmeden önce herkese sevgilerini ve öpücük yolladığını söyledi.
Aslı Erdoğan’ın sevgisini ve umudunu yitirmediğini söyleyen Tanrıkulu, “Türkiye’de ve dünyada savaş isteyenler düşünceye ve barış severlere karşı olmuşlardır. Kendisi içerde olsa bile düşünceleri, edebiyatı burada. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yankılanıyor. Onunla birlikte bütün dünya Türkiye’de düşüncenin nasıl  baskı altında olduğunu görüyor. Türkiye’yi bu savaş girdabından kurtarın. Yurttaşlarımızı adliye cezaevi cenaze üçgeninde dolaştırmaktan vazgeçin. Barış için daha fazla dayanışma içinde olalım bize düşen görev budur” diye konuştu.
“Demorkasi ve özgürlük için mücadele edenlerin yanındayız”
İstanbul Tabip Odası Başkanı  Selçuk Erez , “Memleket  yanıyor. İç savaş yetmiyor gibi bir de dış savaşı körüklüyorlar.  Yangın giderek büyüyor. Biz Aslı gibi demorkasi ve özgürlük için mücadele edenlerin yanında olacağız. Kendi söylemleri gibi biz milletiz Aslı’yı sana da, darbecilerede yedirmeyiz” dedi.
“Aslı Erdoğan’ın kalemini daha çok keskinleştirecektir”
Böyle fırtınalı dönemlerin gazeteciler  ve yazarlar için büyük bir birikim sağladığına değinen Evrensel yazarı Ender İmrek, “Bu fırtına karşısında aydınlar, yazarlar, gazeteciler bundan daha da güçlü çıkacak. Onların yüreği bu olan bitenler karşısında çok daha güzel ürünler ortaya çıkaracaktır.Bu olanlar Aslı Erdoğan’ın kalemini daha çok keskinleştirecektir” diye konuştu.
“Devleti tebrik ediyorum”
Yazar Birgül Oğuz, “Aslı Erdoğan’ın şu duvarın arkasında olması saçma bile değil. Son zamanlarda sık sık böyle şeylerle karşılaştığımız için devleti tebrik ediyorum. Dışarı ve içeri de olanlar bu mekanı bir imkana dönüştürecek diye düşünüyorum” dedi.
“Özgür olabilen her kadının yanındayız”
KJA İstanbul Koordinasyon’dan Şafak Özhanlı da, “ Aslı Erdoğan’ın yanında olduğumuzu belirtmek istiyorum. Erdoğan gibi yazabilen özgür olabilen her kadının yanındayız. Bugün bu iktidara biat etmedikleri için bu güzel insanlar zindanlarda. Bizler Aslı Erdoğan gibi düşünen tüm kadınların serbest bırakılmasını istiyoruz” diye konuştu.
“Bu haksızlığa sesimizi çıkarmalıyız”
CHP’li devrimci demokratlar adına konuşan Necdet Saraç, Aslı Erdoğan Türkiye’nin aydınlık yüzü olduğunu ifade ederek, “Toplumsal vicdanı yeniden yükseltmeliyiz. Bunun için daha çok bu haksızlığa sesimizi çıkarmalıyız.Bu topraklar artık bu makus talihi  değiştirmeli. Dünde susturulanlar, susturulmak istenenler aydınlar, yazarlardı. Bugünde hala bu gelenek devam ediyor. Bu geleneği birlikte bozmalıyız” dedi.
“Buradayız, yazıyoruz, susmuyoruz”
Yeşiller ve Sol Gelecek Eş sözcüsü Eylem Tunceli ise, “Aslı Erdoğan da her edebiyatçı gibi yeryüzüdür tutuklanamaz. Fakat bu coğrafyada tutuklanmıştır. Aslı Erdoğan özgürlüğüne kavuşana kadar bu nöbete devam edeceğiz. Ne özgür gündem susacak ne de herhangi bir basın emekçisi tutsak kalacak. Buradayız, yazıyoruz, susmuyoruz” diye konuştu.