30 Ağustos 2017 Çarşamba

3 siyasi tutsağın Erdoğan’a hitaben yazdıkları mektuba hapis cezası.!

Hak ihlalleri ile gündemden düşmeyen cezaevlerinde tutsakların mektuplarına da ceza verilmeye başlandı. Bolu Cezaevi’nde 3 tutsak, gündemi değerlendirmelerine ilişkin Tayyip Erdoğan’a yazdıkları mektup dolayısı ile hapis cezasına çaptırıldı.
Özgürlükçü Demokrasi’nin haberine göre, işkence, sürgün ve baskılarla sık sık gündeme gelen cezaevlerine avukatların ve insan hakları örgütlerinin girişleri keyfi olarak çoğu kez engellenirken, tutsakların yazdıkları mektuplar yaşananları gözler önüne seriyor. Cezaevlerinde “Tek tip elbise” tartışmaları ile birlikte baskılar artarken, mektupların dahi ceza gerkçesi sayıldığı öğrenildi. Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde 3 tutsak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yaşananları anlattıkları mektupları için “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması ile ceza aldı.
Soruşturma açıldı
Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden mektup yazan Ömer Saraç adlı tutsak, yaşanan hak ihlallerinin yanı sıra kendisiyle beraber 2 tutsağın Erdoğan’a ortak yazdıkları bir mektup gerekçesi ile Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame kapsamında Bolu 1. Asliye Mahkemesi tarafından “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla 10’ar ay hapis cezasına çarptırıldıklarını yazdı.
Rojava politikasını eleştirince…
Saraç ortak yazdıkları haberde yer alan; “Türkiye’nin içte ve dışta Kürt halkına yönelik uyguladığı katliam ve soykırım politikaları… Rojava halkları görkemli bir direnişle tarihe isimlerini altın harflerle yazdırırken, siz devlet olarak buna tahammül edemeyip, askeri güçle, çetelerinizle Afrin halkları üzerinden saldırı yapmaktasınız” sözleri için savcılık tarafından, “Cumhurbaşkanına hakaret” kapsamında değerlendirilerek soruşturma açıldığını aktardı. Saraç, Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame kapsamında Bolu 1. Asliye Mahkemesi’nde görülen duruşmada kendisi ile birlikte 2 tutsağa 10’ar ay hapis cezası verildiği bilgisini paylaştı. Saraç, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında, Türkiye’de yaşanan gelişmelere dair düşünce, talep ve tepkilerini içeren bir mektup kaleme aldıklarını ve mektubu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiklerini ve karşılığında bu cezayı aldıklarını ifade etti.
İlgili: Halk sağlığı hiçe sayılıyor: Çatalağzı termik santralinin külleri üstü açık kamyonetle taşındı
Karşılığı disiplin cezası
Saraç, bunun gibi birçok keyfi gerekçe ile cezaevi yönetimi tarafından da sık sık disiplin cezasına çarptırıldıklarını kaydederek, “Resmi ve sivil kurumlar nezdinde sorunlarımıza duyarlılık yaratmak, sesimizi duyurmak, hukuksuz ve keyfi uygulamaları şikayet konusu yapmak, bu şekilde engellenmek isteniyor. Sesimizi duyuracak taleplerimize disiplin soruşturması ile karşılık veriliyor” diye yazdı.
Her şeye yasak!
Cezaevinde yaşanan ihlallere değinen Saraç, OHAL gerekçesi ile aylık ziyaretlerin 2 ayda 1’e çıkarıldığını ve kitaplarına da sınırlandırma getirilerek sadece 5 kitaba izin verildiğini yazdı. Odalarının keyfi olarak sık sık arandığını ifade eden Saraç, “Yazılarımıza, not defterlerimize keyfi olarak el konulmakta. Hasta arkadaşlarımızın tedavisi ve tedavi amaçlı sevkler oldukça zorlaşmış durumda. Sosyal bir ihtiyaç olarak talep ettiğimiz oda değişimleri ya ret edilmekte ya da çok sınırlı ve uzun zamana yayılarak yapılmakta” diyerek, cezaevi koşullarının her geçen gün giderek zorlaştığını vurguladı.

29 Ağustos 2017 Salı

Gülmen ve Özakça eylemine izin verilmedi..!

KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’ya, destek için Ankara’da eylem yapıldı.
Açlık grevinin 174’üncü günündeki Gülmen ve Özakça için Yüksek Caddesi’nde toplanan gruba, polis izin vermedi. Çok sayıda kişinin gözaltına alındığı eylem sırasında KHK ile ihraç edilen öğretmen Acun Karadağ yerde sürüklendi.
Konur Sokak üzerinden uzaklaştırılan eylemcilere polis, plastik mermi sıktı

Zulümden başka devletin birşey yapmadığı Cizrede Peyruze Pulat Doğum Doktoru olmadığından dolayı, karnındaki bebeğiyle yaşamını yitirdi..!

Bölgenin birçok il ve ilçesinde uzman doktor sorunu yaşanıyor. Bu ilçelerden biri de sokağa çıkma yasağı sırasında büyük bir yıkımın yaşandığı, birçok mahalle ve sokağına karakol ve kalekolların inşa edildiği Şırnak’ın Cizre ilçesi.
Yoğun bakımda bir saat müdahale etmediler
Cizre’de dördüncü çocuğuna hamile olan 31 yaşındaki Peyruze Pulat, iki gün önce sabaha karşı sancılanınca ambulansla Cizre Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanede kadın doğum uzmanı bulunmadığı gerekçesiyle yoğun bakıma alınan kadına bir saat boyunca müdahale edilmediği belirtildi. Hayatını kaybeden Pulat, karnındaki bebeğiyle birlikte toprağa verildi.
DHA’nın haberine göre, Pulat’ın eşi Hüsnü Pulat, sancıların artması sonrası saat 05.00 sıralarında ambulansla hastaneye gittiklerini söyledi. Hastanede doğum uzmanı olmadığı için kent merkezi ile Silopi ilçesindeki hastanelerin arandığını belirten Pulat, buralardan sonuç çıkmayınca eşinin müdahale edilmeden bekletildiğini kaydetti. Hüsnü Pulat, yaşananlara ilişkin şunları anlattı: “Eşim gözlerimizin önünde sancılar içinde gözlerini hayata yumdu. Önce eşimin kalbinin durduğunu söylediler, sonra bebeğin de kurtarılamadığını söylediler. Ben otopsi için Şırnak’a gittiğimde cumhuriyet savcısına bütün yaşananları anlattım ve sorumlular hakkında suç duyurusunda bulundum. Eşim ve bebeğimi kaybettim, sorumluların cezalandırılmasını istiyorum.”
Tüm doktorlar gitti, atanan göreve başlamadı
Yetkililer, Cizre Devlet Hastanesi’ndeki altı kadın doğum uzmanının dördünün bir ay içinde ‘usulsüz şekilde istifa ettiğini’ belirtti. Kalan iki doktordan birinin eş durumundan tayini çıktığını, bir doktorun da bayram izninde olduğunu belirten yetkililer, kent merkezinde ve Silopi ilçesinde birer doğum uzmanının görev yaptığını söyledi. Yetkililer, Cizre’deki hamile hastaların Silopi’ye yönlendirildiğini, bakanlıktan bir ay önce doktor istendiğini, görevlendirilen bir doktorun da halen göreve başlamadığı iddia etti.

TÜİK verilerine göre Şırnak, doğurganlık hızında dördüncü sırada bulunmasına rağmen Şırnak merkez ve ilçelerinde yeteri sayıda kadın doğum uzmanı görevlendirilmiyor.

BABASI İBRAHİM KAYPAKKAYA’YI ANLATIYOR: “BİR DEFA YÜZÜNÜ GÖREYİM DEDİM, AMA GÖSTERMEDİLER”..!

Diyarbakır’ın içerisine koştum. Tabut yaptırdım. 60 liraya kefen aldım, pamuk aldım. Bir de formal diye bir ilaç al dediler. Cenaze bozulmasın diye. 20 liraydı sanıyorum, bir de o ilaçtan aldım. Bir hoca geldi, morgdan çıkardık, tabuta koyduk. Belediyeden bir memur getirdim. Üzerine, taşınmasında bir sakınca yoktur diye bir damga bastı, bir yazı verdi elime. İmam, ”Bana 5 lira vereceksin. Oğluna otopsi yaptım, emeğim geçti” dedi. ”Sen niye otopsi yaptın ki oğluma? Oğlum öldürüldü mü? Bir de öldürülmüş insana, nasıl öldürülmüş diye paramparça ettin sen benim oğlumu” dedim. ”Defol şurdan gözüm görmesin seni” dedim. Sonra tabutu iki tekerlekli arabalar var, hamallar omuzlarına takıyorlar, onunla taşıyorlar yükü. Öyle bir hamal getirtmiştim. Cenazeyi oradan çıkartmıştık, tabutu indirdi hamala 5 lira verecektim. ”Ne oldu, bu ne oldu, nedir?” dedi. ”Oğlum” dedim. ”Solcu diye burada öldürüldü. Onun cenazesi” dedi. Adam ağladı, ‘5 liranı almıyorum’ dedi.
* * * * *
İbrahim 1949 yılında Çorum’un Alaca’ya bağlı Karakaya köyünde doğdu. Biz küçük bir aileydik. Bir çift öküz, bir inek, bir kaç tane de koyunumuz vardı. Bütün servetimiz buydu. Ve bir çift öküze yetecek arazimiz vardı. İlk çocukluk çağında yaptığı iş, koyunları gütmekti. Annesine ekmek götürürdü çapa tarlasına ve diğer işlerde de yardımcı oluyordu. Okul çağına gelince, bizim köyde okul olmadığından, Karamahmut diye bir köy vardı bize iki saat uzaklıkta, bu köyde de kız kardeşlerim vardı, onların yanına ilkokula gönderdim. Bir ve ikinci sınıfı Karamahmut’ta okudu. Dersleri fevkaledeydi. Üçüncü sınıfta yine Çorum’un Ortaköy diye başka bir köyünde okudu. Dört ve beşinci sınıfı Alacahöyük’te okudu. İlkokulu orada bitirdikten sonra, Hasanoğlan Öğretmen Okulu’na girmek için, Alaca’da imtihana girdi ve imtihanı kazandı. Bütün her şeyimizi seferber ediyorduk onun arkasından. Oradan izne geldiğinde bir gün şöyle bir olay oldu: Köyümüzde Hasan Ağa diye çok fakir biri vardı. Topal ailesi ve kafadan sakat kızları vardı. Köyün danasını güdüyordu. Onlara çok saygı gösteriyordu. ”Bu adam” diyordu, ”yalansız. İşte, evden çıkıp danasını güdüyor, gene evine getiriyor, kimse hakkında kötü bir şey düşünmüyor. Dürüst bir insan. Bileğinin gücüyle karnını doyuruyor. Bunlara saygı duymak gerekir” dedi.
Kendisi de bizzat tarlada, çapanda çalışırdı. Ben inşaat ustalığı yapıyordum köylerde, o annesinin yanında, onun her türlü yardımına koşuyordu. Gençler, onun arkadaşları, izne geldiklerinde, köyümüz ağaçlık bir köydür, sayfiye yerlerinde dolaşırken, o mutlaka gidip tarlayı sürüyordu. Tırpanı da o yapıyordu. Herkes ‘bravo’ diyordu bu davranışına. Herkes ona gıpta ediyordu; çünkü diğer çocuklar bunu yapmıyorlardı, onlar öğretmen adaylarıydılar. Köye geldiler mi,gezip dolaşıyorlardı kısa kollu gömleklerle. Bunun öyle bir tavrı yoktu, çalışmaya veriyordu bütün gücünü. Hasanoğlan’da Musa Okay diye bir öğretmenden etkilenmişti. Biz o zaman koyu Demokrat Parti’liydik. Menderes’çiydik. Çünkü Menderes köylere yol yaptırmıştı, su getirtmişti, okul yaptırmıştı. Halk Partisi ‘aşar’ diye bir vergi vergiyordu, bir çift öküze, ata yetecek arazi veriyordu. Köylü kendi yapıyordu okulunu, bir baskı bunalımı içinden çıkmışlardı. Menderes çok sevilirdi. İbrahim, benimle o seneden sonra siyasi meseleleri konuşmaya başladı. Ben, Menderes’i övüyorum, o dinliyor, gidiyor, biraz dolaşıyor veya çalışıyor, birkaç gün ya da birkaç saat sonra geliyor benimle bu siyasi konuları tekrar tartışıyor. Beni Halk Partisi seviyesine getirmişti, yani benimsetmişti. Sonra köydeki belli kişilere köydeki akrabalara bazı dergiler falan gönderiyordu.
Cafer diye bir öğretmen Hasanoğlan’da bir yazı yazmasını istemiş, bu ”Yeşili sevmiyorum” diye bir yazı yazmış. ”Sen Kızılı mı seviyorsun?” diye bizimkine baskı uygulamaya başlamış. Birkaç sefer tokatlamış falan. Bayağı rahatsız etmişti. Dersleri çok iyi olduğu için, Hasanoğlun’dan, İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na aday gösterilmişti. Çapa’nın imtihanını kazandı.
Adını hatırlayamıyorum, bir federasyon kuruldu. Onun şubesini kurmuştu. Orda bir bildiri yayınlamış. Vay efendim, içimizde komünist varmış da, bilmiyoruz diye saldırılara maruz kalmıştı. O zaman okul müdürü Ayhan Doğan diye birisi vardı. Ayhan Doğan da buna baskı uygulamaya başlamıştı. Sonra Silivri’nin Değirmen köyü diye bir yerde bir arazi olayı oldu. Orada köylülerin müşterek arazileri mi varmış, Ermeniler mi bırakmış, Rumlar mı bırakmış gitmiş. Göçmenlere vermiş devlet arazinin bir bölümünü, bir bölümünü de bir ağa işgal etmiş. İbrahim oraya gitti. Köylüler, oradaki araziyi işgal etmişler, jandarmayla çatışmışlar. Sonra, hakkında dava açıldı. İbrahim yazı yazmıştı bir gazetede, bu Değirmen köyü olayı hakkında. ”Kaba kuvveti övdü” diye dava açıldı. Sonra Ayhan Doğan’ın başına tabanca kabzasıyla vurmuştu. Onun için bir dava açıldı. Yurttan alındı, okulun nizamlarına uymadığı için yatılılığı kaldırıldı. Sonra, okullarında işgal oldu, meskeni ihlal davası açıldı.
Milli Eğitim Bakanlığı ve devletin manevi şahsiyetini tahkir ettiği için bir dava açıldı. Sonra zorla polis bunu yurttan çıkardı. Biz Danıştay’a dava açtık, Danıştay yürütmeyi durdurdu. 60 gün içerisinde okula geri çağrılması gerekiyordu. Fakat Danıştay’ın kararını uygulamadılar. Ta 12 Mart dönemine kadar, biz tazminat davası açtık. Bizim tazminat davasını Necdet Helvacı üstlenmişti. Bizim maddi durumumuz pek iyi olmadığı için ücret ödeyememiştik, o da istememişti. Davaya bakmadı. Necdet Helvacı davayla hiç ilgilenmedi. Davamız sürüncemede kaldı. 12 Mart’ta Nihat Erim bunların her birini bir tarafa dağıttı. Ankara’da Adakale diye bir sokakta bir gazete çıkarıyordu öğrenciler. Bu da orda yazı yazıyordu. O sırada işte ne oldu bilmiyorum, orası dağıldı. İbrahim kaçmak zorunda kaldı.
Bir ara eve geldi. Dışarı gideceğini söyledi. ”Seni teslim edeyim” dedim. ”Beni kendi ellerinle vurdurursun” dedi. ”Polis gelir, bir oldu bittiye getirir, beni kurşuna dizerler. Teslim etme, sonra ebedi unutamazsın beni” dedi. Onun da yüzüne gelip pek de direnemedim. Sonra ara ara gidiyordu. Çorum çevresinde dolanıyordu. Orda köylülerle ilişkisi vardı. İstanbul’da da o Ayhan Doğan hadisesi yüzünden 45 gün Sağmacılar’da kalmıştı.
10 yaşında bir oğlum vardı. Bir gün, onunla başka çocuklar geziye çıkmışlar. Öğretmenleri de yanında. Derede toprakları eşelerken, üç tane bavul buluyorlar. Bavulun içinden, Türkiye’nin bölge bölge haritaları, hangi bölgede, kimler halkı sömürüyorlar, oradaki üstünlüklerini nasıl sağlıyorlar, bunlar yazılıymış. Tarımla uğraşan Çorum’da kiremit fabrikalarını, toprak ağalarının falan yerleri haritalar üzerinden gösterilmiş. Nerde, ne şekilde milletin emeği sömürülüyorsa, o haritalar üzerinden gösteriliyormuş. Bu bavulları öğretmen Ali almış götürmüş, sonra emniyete verilmiş. Ana Tamir Fabrikası’nda çalışıyordum. Benim işyerine geldiler. İdareden beni çağırdılar. Fabrika müdürü Albay İbrahim Aksu diye biri vardı. Beni nizamiyeye çağırdılar. Geldim. ”Hemen elbiseni değiştir, arkadaşlarla gideceksin” dedi. Değiştirdim, geldim. Esmer, babayiğit bir adamdı. Nizamiyeden çıktık. ”Emniyete gideceğiz” dedi. ”Neye gideceğiz” dedim. ”Niye gideceğimizi sen bilirsin” dedi. Arabaya bindik gittik. Müdür azılı düşmanıydı devrimcilerin. Artık İbrahim de aranıyordu.
O günlerde bir haber çıktı. ”Doğu Perinçek 11 kişiyle yakalandı. İbrahim Kaypakkaya, TKP-ML’yi kurdu. 60 kadar militanla Güneydoğu’da halkın arasında çalışacak” diye bir açıklama. Sanıyorum Günaydın gazetesinde o zaman okudum. İbrahim’in Güneydoğu’da olduğunu o yazıdan öğrendim. İbrahim gitmişti artık. Aradan bir 8 ay geçti herhalde. Bir gün işten geldim. Bizim eve bazı insanlar toplanmışlar, oturuyorlardı. Ben, ”Bu ne haldır acaba, niye geldiler acaba” diye düşündüm. Gelen misafire de ”niye geldin?” denilmez. İbrahim’in yakalandığını öğrenmişler radyodan. Radyoyu açın da haberleri dinleyelim dedim. ”Açmayalım, konuşuyoruz” dediler. Saat 9’da ben kendim onlara danışmadan açtım. Özet veriyordu. Ali Haydar Yıldız öldü, İbrahim Kaypakkaya yaralı olarak ele geçti, diye bir haber verdi. Ben kalktım evin içinde dolaşmaya başladım. Onlar, ”çıkmadık canda bir ümit vardır, üzülme” dediler. ”Keşke ölseydi, orada aldığı kurşunla, bir defa ölecekti. Şimdi on defa, yüz defa öldürecekler” dedim. Ben kendimi teskin etmek için dolaşıyordum.
Ertesi gün gazetelerde yazdı. Fabrikadan izin istedim. Vermediler. Gazeteyi alıp hastaneye gittim. Bir doktora gazetedeki durumu izah ettim. Diyarbakır’a gideceğim dedim. Doktor galiba Karadenizli’ydi. Rapor verdi, istirahat verdi. Kızdı da bir taraftan, böyle bir çocuğun peşine düşme diye. İstirahat alıp 28. Tümen’e gittim. Orada bir üsteğmen’e anlattım. Bu konuda bir bilgi verin nerede diye. ”Diyarbakır’dan Tunceli’ye götürüldü galiba” dedi. Oraya geldim. Bir başçavuşa rica ettim. ”Oğlum hakkında bir bilgi edinebilir miyim” diye. Başçavuş üzüldü. ”Gel içeri, gitme. Senin aleyhine olur” dedi. Ben ısrar ettim. Elimdeki çantayı oraya bıraktırdı. Yanıma iki muhafız kattı. İçeri gönderdi. Salonda bir teğmen oturuyordu. Sarışın babayiğit bir teğmen. O da içeri girmememi istedi ama ben ısrar ettim. Aldı beni üsteğmene götürdü. Kapıyı vurdu. Gel diye bir ses geldi. Esmer, böyle suratsız bir üsteğmendi. Pek şişman da değil, orta kesim bir adamdı. ”Ne var?” dedi. İbrahim Kaypakkaya’nın babasıymış kendisinden bir haber almak için rica etti, ısrar etti getirdim. Üsteğmen: ”Canavarın babası, katilin babası” dedi. ”Hemen bunu tevkif etmeliyim” dedi. ”Senin oğlunla ilişkin var” dedi. Bana çıkıştı. ”Beyefendi, canavardır belki, katildir, ama benim oğlum. Hiç olmazsa bir defa sağ mı ölü mü diye hatırını sorayım” dedim. ”Mümkün değil seni tutuklamam gerekiyor” dedi. Teğmen bana çık diye işaret etti. Dışarı çıktım.
Nizamiyede askerlerden bir tanesi yanıma geldi, tanımış beni. ”Arap amca niye geldin buraya” dedi. ”Benim oğlum burada, tutukevinde, yaralı, onu görmek için geldim” dedim. O asker bizi tanıyormuş köyden, bizim eve gelmiş, misafir olmuş. Ağladı ben öyle deyince, beni de duygulandırdı. Sonra oradan bir haber alamayınca şehrin içinde yürüdüm. Giderken yine sağlı sollu askeri nizamiyeler gördüm. Oralardan sordum yine haber alamadım. Türk Haberler Ajansı Güneydoğu İlleri bürosuna gittim. Orada gazeteciye durumu aktardım. Hiçbir şekilde İbrahim’le görüşemedim. Döndüm.
İbrahim’den bir mektup geldi. Kısa bir mektup. ”Ayakkabılarım hiç kalmadı, sırtımda elbisem hiç kalmadı, olanların önemi yok beni merak etmeyin. Benim sağlığım yerinde. Bana elbise, iç çamaşır, havlu, ayakkabı getir. Zamanı tayin edemiyorum. Saatim yok. Bana bir de saat getir” diye bir mektup.
Bu ihtiyaçlarını mümkün olduğunca tamamlayıp tekrar Diyarbakır’a gittim. Bu sefer yerini öğrenmiştim. Hangi nizamiyeden girebileceğimi söylemişti mektupta. O yere geldim. Geldiğimde oradaki astsubay bir sürü engeller çıkarmasına rağmen rica ettim, içerideki nizamiyeye kadar gittim. Orada çavuşlar oturmuşlardı. Yeniden kimlik tespiti yapıyorlardı. Mahkumun nesi olduğunu, yakınlık derecesini tespit ediyorlardı. Ben İbrahim Kaypakkaya’nın babasıyım. Oğlumla görüşmeye geldim. Bunun için buradayım dedim. Sonradan öğrendim, topçu teğmeni olan Mevlut Karaaslan: ”Siz aşiret misiniz?” falan dedi. Evet aşiretim dedim. ”Siz allahsınız” dedi. ”Siz allah peygamber tanımazsınız” dedi. ”Sizin her şeyiniz Hz. Ali’dir” dedi. Ben: ”Komutanım, herkes allahı’ı peygamberi tanıyordur. İnsanlar gruplaşmışlar o ona demiş sen allahsızsın, o ona demiş peygambersizsin ama hepsinin allahı var. Ben buna inanmıyorum” dedim. Diyanet İşlerinden bir kitabını okumuştum o zaman Kemal Edip Kürkçüoğlu diye birinin, Menderes zamanında yazılmış. ”İmanda Birlik Vatanda Birlik” diye, 16 küçük sayfa bir kitabı vardı. ”La ilahe illallah muhammeden resul allah” diyen herkes, ümmet safındadır, diyordu. Bunu ona anlattım. Neticede, görüştürmediler.
”Mektup yaz” dediler. ”Sadece iyiyiz, sağlık durumundan endişe ediyoruz. Nasılsın gibi böyle bir mektup yazacaksın” dediler. Öyle bir mektup yazdım. Birisi mektubu götürmüş. Oradan bir asker geldi, ”oğlunun selamı var” dedi. ”Merak edilecek bir durumu yok. Ayakları donmuştu, parmakları kesildi” dedi. ”Spor yapmaya, ayağa kalkmaya çalışıyor” dedi. Ben, İbrahim yarım idam oldu öyleyse, İbrahim yok oldu, bunu söyler misin falan dedim. Oradaki bir üsteğmen dedi ki: ”İbrahim senin dediğin gibi sıradan bir insan değil. Onun sol kolunu da kesseler, sadece sağ kolu kalsa kendisini rahat rahat geçindirecek, yaşamını sürdürecek bir insan. Oğlun senin bildiğin gibi zayıf iradeli bir insan değil” dedi. Bir defa yüzünü göreyim dedim, ama göstermediler. Yine görüşmeden çıktım geldim.
İşte o gidişimdeydi. Bala’dan gidiyordu yol. Kırşehir’den Kayseri üzerinden gidiyordu. Gölbaşını aşıp. O rampayı tırmanıyorduk. Önümde iki subay oturuyordu. Rütbelerini kesin bilmiyorum ama üsteğmen, binbaşı gibiydiler. ”Ben de Diyarbakır’a gidiyorum” dedim. ”Niye gidiyorsun” dediler. ”Oğlum Diyarbakır Askeri Tutukevinde, onu görmek için gidiyorum” dedim. ”İsim ne?”, ”İbrahim Kaypakkaya” dedim. ”Oğlun eline sağ geçmeyecek” dediler.
Üçüncü gidişimden 9 gün önce bir mektup gelmişti. ”Soruşturmam bitti, artık, görüşmemiz için hiçbir engel yok. Görüşebiliriz. İstanbul’da bir olaydan savunmamı istiyorlar. ” diye yazıyordu.
Zaman çok geçtiği için olayları hatırlamıyorum. İstanbul’a gittim. Salman Kaya’yı bulamadım, İbrahim Türk’ü buldum. İbrahim Türk o zaman bir bildiri yayınlamıştı. O bildiriyi bana verdi. İşte savunması bunun için isteniyor dedi. 19 Mayıs günü akşam saat 7’de 1973’te, buradan Diyarbakır’a yürüdüm. Sabah pazar günüydü vardığımda. 20 Mayıs’tı.
Diyarbakır’da Dağkapı diyorlar, buradan Mardinkapı’ya yürürken hep düşünüyordum. Akşam etmeye çalışıyordum. Ertesi gün gittim yine görüştürmediler. ”Üçüncü gelişim görüşemediğim oğlumla” dedim. ”Ne olur beni görüştürün, engellemeyin.” Ricama dayanamadı. İçeriye yolladı. Yine Ahmet Yarbay var, o kimlik tespiti yapan sıra çavuşları var. Gene aynı sözlerle karşılaştım. Yarbayın yanına vardım. Yarbay gene kulübeye geçmemi söyledi. Mevlüt Karaaslan gene oradaydı. Bu sefer hiç konuşmadılar. Yazlık gömlek giymişti, kısa kollu, o Merzifonlu üsteğmen gene oradaydı, o üzgündü. Bana hiçbir şey söylemedi. İbrahim ölmüştü artık. Hiçbirisi böyle o eskiden olduğu gibi konuşmuyor, susuyor falan. O belinde tabancası, kısa kollu gömleği, mağrur bir şekilde gidip geliyor Mevlüt Karaaslan. Sonra yarbay geldi. Ben kulübeye geldikten sonra elinde bir kağıt vardı. O üsteğmene verdi. ”Sen bu işlemleri yap” dedi. Orada duran bir jip vardı. Bindirdiler beni jipe, yola düştük. Ergani’den çıkışa doğru, araba hızla gidiyor. Acaba, oğlumla ilgili bir soru mu soracaklar, ifade mi alacaklar diye içimde bazı tereddütlü düşünceler vardı. Sonra orayı da geçtik. Sıkıyönetim Komutanlığına gidiyormuşuz. Oraya vardık. Şoför bana ”siz arabada bekleyin” dedi. Kendisi binaya girdi. Tekrar geldi. Beni çağırdı, koştum vardım. Şoföre soruyordum, ”İbrahim burada mı, beni burada mı görüştürecekler” diye soruyordum. İçimde bir sıkıntı vardı. Şoför de ”yok amca, burada olmaz” diyor. Şoför de biliyor muydu? Neyse içeri girdik. Soldan bir odaya beni koydu. Orada bir sivil adam oturuyordu. ”Sen bekle, sigara yak” falan dedi bana. Fakat içimde bir sızı, ben odanın içerisinde gidip geliyorum böyle, ”sigara falan yakmam” dedim. Biraz sonra kapı açıldı.
O zaman sıkıyönetim komutanı Şükrü Olcay’dı, tuğgeneral. O tuğgeneral, bir albay, hapishane müdürü Ahmet yarbay, kapıdan içeri girdiler. Ve bende kapı açılır açılmaz geri dönmüştüm. O paşa böyle beni aşağıdan yukarıya doğru ciddi bir biçimde süzdü. ”İbrahim'in nesisin?” dedi. ”Babasıyım” dedim. ”Bunu doğrudan doğruya söylemek olmaz ya, ben söyleyeceğim. İbrahim öldü” dedi. Ben, görüşeceğiz diye bildiri almış getirmiştim, bilinçli yapayım savunmamı diyor, ben görüşme ümidi ile gitmişken, o bana öldü dedi. Şuursuzca, ben ”Neye öldü, İbrahim benden daha 9 gün önce mektup yazıp savunmasını yapmak için bilgi istedi, nasıl ölür?” diyordum. ”Burada intihar etti, öldü” dedi. ”Öldürdünüz İbrahim’i” dedim. ”Öldürdünüz’ dedim. ”Sus ulan, ayağımın altına alırım seni” dedi. Üzerime yürüdü. ”Zaten tepelemişsin” dedim. ”Ben 15 sene emek verdim, benim gibi inşaat ustası olmasın, belli bir mevki adamı olsun diye” dedim. ”Öldürmedin de ne yaptın? Benim bütün düşüncelerimi kökünden yıktın sen” dedim. ”Öldür, hadi beni de öldür” dedim. Gene üzerime yürüdü, sus mus dedi. Tehdit etti falan ama mümkün değil, susmadım. ”Cenazem nerede, cenazeyi verin” dedim. ”Vermeyeceğim” dedi. ”Ne yapacaksınız ifadesini mi alacaksınız” dedim. ”Sus diyorum, seni tepelerim” dedi. ”Tepele” dedim, ”ben buna hazırım. ”Uğraştık, bağrıştık falan ettik. Nihayet düşündü, ”Sana pahalıya mal olur. Götüremezsin, pahalıya mal olur” dedi. Çoluğumun çocuğumun rızkını keserek onu okuttum, üzülmedim. Son masrafına da bir gecekondum var, onu satacağım, bana acıdığını söyleme” dedim. Döndü hapishane müdürü, Ahmet yarbaya ”Belgelerini düzenleyin de cenazesini verin” dedi. Oradan çıktım, jipe atladım.
Askeri hastaneye gittik. Orada morga koymuşlardı. Bana oradan, ”git tabut getir” dediler. Diyarbakır’ın içerisine koştum. Tabut yaptırdım. 60 liraya kefen aldım, pamuk aldım. Bir de formal diye bir ilaç al dediler. Cenaze bozulmasın diye. 20 liraydı sanıyorum, bir de o ilaçtan aldım. Bir hoca geldi, morgdan çıkardık, tabuta koyduk. Belediyeden bir memur getirdim. Üzerine, taşınmasında bir sakınca yoktur diye bir damga bastı, bir yazı verdi elime. İmam, ”Bana 5 lira vereceksin. Oğluna otopsi yaptım, emeğim geçti” dedi. ”Sen niye otopsi yaptın ki oğluma?Oğlum öldürüldü mü?Bir de öldürülmüş insana, nasıl öldürülmüş diye paramparça ettin sen benim oğlumu” dedim. ”Defol şurdan gözüm görmesin seni” dedim. Sonra tabutu iki tekerlekli arabalar var, hamallar omuzlarına takıyorlar, onunla taşıyorlar yükü. Öyle bir hamal getirtmiştim. Cenazeyi oradan çıkartmıştık, tabutu indirdi hamala 5 lira verecektim. ”Ne oldu, bu ne oldu, nedir?” dedi. ”Oğlum” dedim. ”Solcu diye burada öldürüldü. Onun cenazesi” dedi. Adam ağladı, ‘5 liranı almıyorum’ dedi. Onun ağlaması beni temelli rahatsız etti. İyice katılaşmıştım. Karşımda bana ağlayan birini görünce rahatım bozuldu. Oradan araba aramaya çıktım. 1700 lira istiyorlardı. Ben 1200 lirayla gitmiştim. 500 lira falan kalmıştı. Mümkün değil o parayı karşılayamıyordum. Bir de peşin istiyorlar. ”Seni tanımıyoruz” diyorlar. Gene şoförün biri dedi ki: ”Uçağa git. Uçak ucuz götürür” dedi, tek yönlü olduğu için. Uçağın yerini tarif etti. Oraya gittim. Oraya vardığımda 210 lira tabut dediler, 245 lira da sana alırız dediler. ”Biletini verelim. Bu parayı verebilir misin?” dediler. Tabii dedim. Vardı o kadar param. Akşam altıya bileti verdiler. Bir 20 lira verdim, pikap tuttum.
Cenazeyi hastaneden alıp havaalanına götüreceğim. Orada iki takımla, iki arabayla asker geldi, geçmiş gün iyi hatırlamıyorum. Askeri inzibat geldi. O Mevlüt Karaaslan yine oradaydı. Belinde tabancası, kısa kollu gömleğiyle. Ahmet yarbay, hapishane müdürü de oradaydı. Askerlere arabanın arkasına tabutu koydurdular. Mevlüt Karaaslan, ”Bin” dedi. Arabanın üstüne, tabutun yanına bindim. Oraya bir de çanta konmuş. Benim kafam karmakarışık olmuş, çantayı kim getirdi farkına varmadım. Arabanın önüne düştüler. Ahmet yarbay, ”adamı niye tabutun yanına bindiriyorsun, şoför mahali boşken” dedi. ”Oradan aşağı in şoför mahaline bin” dedi. Bindim. Havaalanı o inzibat arabaları önümüzde biz ortada.
Havaalanında, nasıl olduysa, polisin biri, benim cebimdeki bildiriyi buldu. Bu nedir falan, sorguya çekiyorlar beni. Bildiriyi alıkoymaya çalışıyor. ”Kardeşim bak işte mektup: Oğlum benden savunmasını yapmak için bilgi istiyor, savunmasını istedikleri suç bu bildiriymiş, İstanbul’dan avukattan aldım. Savunmasını yapabilmesi için kendisine getirdim. Bunu birine okumak için getirmedim. Bir yerlerde propagandasını yapmadım bu bildirinin. Niye alıkoyuyorsunuz siz?” dediğimde ”Hayır efendim” dedi. ”Nasrettin Hoca, yorgan gitti kavga bitti demiş, sen oğlunun ölümünü duyduğun anda bu bildiriyi cebinden çıkarıp atacaktın” dedi. ”Yahu kardeşim, sen bir evlat acısı gördün mü?Ben sabah kalktım nizamiyeye geldim, akşam altı buçuk oldu ben bir lokma koymadım ağzıma. Kaldı ki üzerimdeki bildiri aklıma gelecek. Nereden düşünebilecektim bunu?” dedim. ”Sen kalkmışsın bana yorgan gitti, kavga bitti diyorsun. ”
İşte böyle Çorum’a götürüp cenazesini defnettim İbrahim’in. İbrahim’in ölümünden sonraydı, Siverek’ten olduğunu, adının Fatma Erez ya da Zeren olduğunu söyleyen bir kadın geldi. ” İbrahimle hücrelerimiz yan yanaydı, geldiler İbrahim’le tartıştılar. Sonra alıp götürdüler. İbrahim’in ayak seslerini, konuşmalarını dinliyordum. Geceleyin de ölü olarak getirip hücresine attılar. Sabahleyin intihar etti diye yaygara kopardılar”. O kasketli fotoğrafının Gaziantep’de çekilmiş olduğunu söyledi, onu da o getirdi. ”Onun da bir eli bir ayağı zincirliydi, mektuplarını yazamıyordu. Yazılarımız, isterseniz bakın, birbirine benziyor. Mektupların bir bölümünü ben yazıyordum. İbrahim yazamıyordu” dedi.
Çantadan bir mektup çıkardı. Hatıra defterine yapıştırmış: ”Babacığım” diyor: ”Ben Tunceli’ye kadar takibatsız gelmiştim. Burada bir mağarada kalıyorduk. Bu mağarada uzun süre kaldık. Artık, kalmamalıydık. Bazı kişiler tarafından bilinmeye başlamıştı. ”Arkadaşlarından birisinin dışarıda gözcülük yaptığını, kendilerinin de o Fehmi Altınbilek’in komutasındaki komando birliği tarafından sarıldığını, birden uyanıp karşısında görünce ıslık çaldığını, dışarı fırladıklarını, Ali Haydar Yıldız’ın ve kendisinin de orada vurulduğunu anlatıyordu. Ali Haydar Yıldız ölmüş, o da ölü numarası yapmış. Askerler gelmiş, bunu tekmeleyip geçmiş. Öteki arkadaşları kaçmış bir iki kişi. Biri uçurumdan aşağı atmış kendini, yakalanmamak için. Onlar uzaklaştıktan sonra yaralı olarak kalkmış. Ali Haydar’ı kucaklamış kaldırmak için. Ali Haydar orada ölmüş. Onun öldüğünü görünce kendisi kaçmaya başlamış askerler dönmeden. Gene bir mağaraya sığınmış. İki üç gün kalmış mağarada. Oradan bir köye gitmiş, çok kan kaybetmiş. Ayakları zaten donmuş. Köyde bir öğretmenle karşılaşmış. Öğretmen ben devrimciyim demiş. Bunu görünce tanımış zaten. Resimleri dağıtılmış. Sana yardım edeyim demiş, ben seni tanıdım demiş. Başka imkanı olmadığı için kabul etmiş. İçeri girer girmez, öğretmen kapıyı çekip üstünü de kilitleyince anlamış tuzağa düştüğünü, ama güçsüz kaldığı için kapıyı söküp kaçamamış. Fehmi Altınbilek denilen adam evi çevirmiş. ”Bu vaziyette nasıl kaçıp kurtuldun?” diye sorunca, ”senin gibilerin elinden nasıl kurtulmak gerekiyorsa, o şekilde canımı dişime taktım kaçtım” diye cevap vermiş. Oradan da alıp Mirik mezrasından Kutudere karakoluna kadar yalınayak götürmüşler. Karın, buzun içinde. Sık sık kendisini yere atıyormuş, tekmeleyip kaldırıyorlarmış. Ondan sonra, gene orada şunu diyordu: ”Beni oradan gene Diyarbakır’a götürmek için arabaya bindirdiler, gözlerimi bağladılar, bir yerde arabadan indirdiler. Yerde tahminen altmış santim kadar kar vardı. ”Seni mayın tarlasına sürüyoruz” dediler. Sonra etrafımı kurşun yağmuruna tuttular. Ben, zaten bu ölümü hesaba katmıştım. Ve sonra arabaya aldılar, Diyarbakır’a götürdüler. ” İşte İbrahim, böyle anlatıyordu.
Ben, bir şiir yazmıştım.
”GÖRÜŞMEYE GELMİŞTİM YANINA
FAŞİST KÖPEK KIYMIŞ SENİN CANINA
KALMAYACAK O KÖPEĞİN YANINA
GEL GİDELİM OĞUL BİZİM İLLERE
ANADOLU’YA
DOĞU BATI DEMEM, VATANINDASIN
BİR İZ BIRAKTIN Kİ TA CANIMDASIN
KİMSEDEN KORKMUYORUM SEN YANIMDASIN
GEL GİDELİM OĞUL BİZİM İLLERE
ANADOLU’YA
ANKARA’YA KESİLDİ YOLUM
ORADA ÇEVRİLDİ HEP SAĞIM SOLUM
NE YAPSALAR YIKILACAK BU ZULÜM
İŞTE GELDİK OĞUL BİZİM İLLERE
ANADOLU’YA ”
İşte yazıyoruz. Emekli oldum, o şartlar altında. Söyleyeceğim önemli bir şey daha var. İbrahim ölmüştü artık, ben o fabrikada çalışıyordum. Gene, İbrahim Aksu fabrika müdürü. Bir gün, bir adam geldi ”fabrika müdürü seni istiyor personelden” diye. Oraya gittim. Bir personel şefimiz var, Süleyman Yolcu diye. Bir kağıt çıkarttı bana, üzerini de başka bir kağıtla kapatmış, altta bir imza yeri var. ”Burayı imzala” dedi. ”İmzalamazsam ne olur?” dedim, ”Üst tarafını niye görmüyorum, niye üst tarafını okumuyorum?” dedim. ”İmzalayacaksın” dedi. Bu arada fabrika müdürü yoktu. Birden kapıdan başını uzattı ”imzalayacaksın burayı” dedi. ”İdama götürecekseniz götürün” dedim imzaladım. Sonra ”oku” dediler, üstünden kağıdı kaldırdılar. Şu yazılıydı: ”Oğlum falanca köyün Sinan Cemgil’i falan ihbar eden muhtarını öldürdüğünden, kendisinin idam edileceği korkusuyla intihar etmiştir. Oğlum hakkında kimseyi suçlu bulmuyorum. İntihar ederek ölmüştür. Ve kimse hakkında bir dava açmayacağım. Kimseden dava talebim yoktur. ” diye bir yazı yazılmıştı. İmzayı attıktan sonra okudum.
Bütün oğullarımız ve kızlarımız için, dava taleplerimiz vardır! Vardır!

Ali Kaypakkaya

Başarısız bir MİT operasyonunun gelişimi ve hedefleri..!

MİT'in başarısız operasyonu sonrası Türk devleti YNK ile irtibata geçerek bu elemanların PKK'den alınmasını istedi. Bunun üzerine YNK'den bir heyetin PKK yetkilileri ile görüştüğü ancak olumlu yanıt alamadığı belirtiliyor.
Güney Kürdistan'da yıllardır PKK ve Kürt halkına karşı faaliyet yürüten Türk istihbaratı MİT'in geçtiğimiz günlerde PKK üst düzey yöneticilerine yönelik gerçekleştirmek istediği bir operasyon, PKK'nin karşı operasyonuyla boşa çıkarıldı. Türk devletinin MİT eliyle Paris'te üç kadın siyasetçiye düzenlediği suikaste benzer bir suikastın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Türk devleti ile Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) arasındaki ilişkiler gerildi.
Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun 23 Ağustos'ta Hewlêr'e gerçekleştirdiği ziyaret devam ederken, Türkiye, YNK'nin 17 yıldır Ankara'da açık olan temsilciliğini kapattı ve YNK temsilcisi Behroz Gelalî'yi sınır dışı etti. Herkes bunun nedenlerini anlamaya çalışırken, Süleymaniye'ye dönen Gelalî, "Türkiye ile Süleymaniye sınırları içerisinde bir sorun yaşadıklarını" belirterek, sorunun ne olduğu konusunda da bilgi vermedi.
Ancak iki gün sonra Dengê Amerîka'ya konuşan YNK Sözcüsü ve Politbüro üyesi Sedî Ehmed Pîrê, "MİT'in Süleymaniye sınırları içerisinde PKK'ye karşı bir operasyon içerisinde olduğunu fakat operasyonun başarısız olduğunu ve Türkiye'nin de bundan dolayı kendilerini suçladığını" söyledi.
28 Ağustos günü de Rojnews'e konuşan KCK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Diyar Xerîb, MİT elemanlarının yakalandığını doğrulayarak, "Başlarına çuval geçirip kameraların karşısında çıkarabilirdik" dedi. Dün akşam News Channel'a konuşan KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık ise "Büyük bir komplonun boşa çıkarıldığını" kaydetti.
NASIL BİR OPERASYON YAPILMAK İSTENDİ?
Edinilen bilgilere göre, MİT uzun zamandır Güney Kürdistan'da PKK'nin üst düzey yönelticilerine yönelik suikast ve kaçırma gibi hazırlıkların içerisindeydi. Bunun için MİT'e bağlı birçok hücre harekete geçirildi. PKK ise bu hücrelerden bazılarını alıkoydu, bazılarını ise kontrol altında tuttu. 7 Ağustos günü ise MİT'in bir hücresi, Zaxo ile Batufa arasında düzenlenen bombalı saldırıyla etkisiz hale getirilmişti.
SON OPERASYONUN YERİ NERESİYDİ?
Bugüne kadar daha çok Duhok-Zaxo-Hewlêr hattında PKK'ye karşı operasyonel olan MİT, geçtiğimiz günlerde Süleymaniye'de büyük bir operasyon için hazırlık yaptı. Operasyonu yönetecek üst düzey MİT elemanları Süleymaniye'ye geçerek operasyonun startını verdi. Güney Kürdistan medyasının haberlerine göre, hedefte KCK Yürütme Konseyi Cemil Bayık vardı. Edinilen bilgilere göre operasyon bölgesi olarak Raperîn olarak bilinen bölge Ranya, Sengeser ve Qeladizê bölgesi seçilmişti.
OPERASYONU YAPAN EKİPTE KİMLER VAR?
Edinilen bilgilere göre, operasyon için bölgeye giden MİT'in üst düzey yetkilileri ve PKK tarafından daha önce kontrole alınan MİT hücreleri ile birlikte esir alındı. Güney Kürdistan'da yayın yapan NRT televizyonu MİT'çilerin Dûkan Barajı yakınlarında alıkonulduğunu iddia etse de bu konuda net bilgiler mevcut değil.
Ancak operasyonu yapan ekibi koordine eden ve PKK tarafından alıkonulan iki kişinin diplomat pasaportu taşıdığı ve MİT'te "PKK masasına" bakan kişiler olduğu belirtiliyor.
BAŞARISIZ OPERASYON SONRASI NE OLDU?
MİT'in başarısız operasyonu sonrası Türk devleti YNK ile irtibata geçerek bu elemanların PKK'den alınmasını istedi. Bunun üzerine YNK'den bir heyetin PKK yetkilileri ile görüştüğü ancak olumlu yanıt alamadığı belirtiliyor. Daha sonra Türk MİT'i ve Dışişlerinin YNK'yi suçlaması üzerine de YNK'lilerin "Bizden habersiz bir operasyon yaptınız, bizler de ilişkilerimize gösterdiğimiz nezaket gereği arabuluculuk yapmaya çalıştık ancak kabul edilmedi. Bundan dolayı bizi suçlayamazsınız" dediği öğrenildi. Türkiye'nin ise YNK'nin Ankara temsilcisini sınır dışı etme ve bazı yaptırımları uygulamayla YNK'yi tehdit ettiği öğrenildi.
ÇAVUŞOĞLU YNK'DEN NE İSTEDİ?
Bunun ardından Türk Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, 23 Ağustos günü Hewlêr'e düzenlediği ziyarette durumu son bir kez daha görüşmek istedi. Çavuşoğlu, Hewlêr'de Divan Oteli'nde YNK Politbüro üyesi ve sözcüsü Sedî Ehmed Pîrê ve Kürdistan Bölge Hükümeti Başbakan Yardımcısı Qubat Talabani ile yaptığı görüşmede bu durumu gündeme getirdi. Ancak Çavuşoğlu, YNK'lilerden "bu durumun kendileriyle bir alakası olmadığı ve kendilerini aşan bir şey olduğunu" yanıtını alınca aynı saatlerde YNK'nin Ankara Temsilcisine ülkeyi terk etmesi için 24 saat mühlet verildi.
KDP, BU OPERASYONUN NERESİNDE?
Türk devletinin bugüne kadar Kürt hareketine karşı Truva atı olarak kullandığı Kürdistan Demokrat Partisi (KDP), MİT'çilerin PKK tarafından alınmasından sonra tedirgin olmaya başladı. MİT'çilerin konuşması ve Türkiye ile KDP gizli ilişki ve pazarlıklarından endişe eden duyan KDP, MİT'çilerin alınması için Türkiye'nin YNK'ye baskı yapmasını istiyor.
KDP istihbaratı Parastin'ın başında bulunan Mesrûr Barzani'ye bağlı Kurdistan24 sitesi ve televizyonu, MİT'çilerin alıkonulmasını "PKK, Süleymaniye'de Türkiye vatandaşı sivilleri kaçırdı" diye servis etti. Ancak bunun sonuç almadığını gören KDP, şimdi ise YNK'yi kendi içerisinde parçalamak için "MİT'çilerin yakalanmasında YNK'den bir kanadın PKK'ye istihbarat verdiği" tezini işliyor.
TÜRKİYE OPERASYONDAN NE UMDU, NE BULDU?
Söz konusu operasyon için "Türkiye başka ülkelerin istihbarat servislerinden destek alıp almadığı veya aldıysa ne düzeyde aldığı" hakkında net bilgiler elde edilmezken, Türkiye'nin böyle bir operasyonla bir taşla birkaç kuş vurmayı hedeflediği belirtiliyor. Güney Kürdistan'da siyaset kulislerinde, Türkiye'nin hedeflerine ilişkin yapılan yorumlar şu şekilde özetlenebilir:
* PKK'ye büyük bir darbe vurmak.
* Süleymaniye sınırları içerisinde yapılmak istenen bir operasyonla PKK ile YNK'yi karşı karşı getirmek.
* Akabinde YNK'ye yönelik geliştirilecek bazı provokasyonlarda kardeş kavgasını başlatmak.
* Çatışmalı süreçle birlikte yapılması planlanan referandumu başka bahara ertelemek
* Olası bir çatışmalı süreçle YNK'yi olabildiğince zayıflatmak ve KDP'ye alan açmak.
* PKK'nin hem Kuzey'de hem de Rojava'da gücünü zayıflatmak
PKK NASIL YAKLAŞTI?
MİT'çilerin alınmasından sonra bu konuyu basına yansıtmayan PKK, Türkiye'nin YNK'ye yaptığı baskılar karşısında YNK'nin aldığı tutumu da olumlu karşılayarak, Türkiye'ye boyun eğilmemesi gerektiğini kaydetti. Bazı YNK'lilerin "PKK, Türkiye ile ilişkilerimize zarar veriyor" şeklindeki açıklamalarına tepki gösteren KCK Başkanlık Konseyi üyesi Diyar Xerîb, "Bu kişilerin ulusal bir perspektiften bakmadığını ve YNK'nin Türkiye'nin hukuki olmayan bu icraatları karşısında boyun eğmemesi durumunda, süreçten güçlenerek çıkacağını" kaydetti.
ERSİN ÇAKSU SULEYMANİYE

ANF

BAŞKENTTE FARC KONGRESİ...!


Yarım asrı aşkın süredir Kolombiya ordusunun ABD-CIA ve paramiliter güçlerin desteğine rağmen boyun eğdiremediği FARC gerillaları, başkent Bogota’da kongre topladı. Siyasallaşma kongresine bini aşkın gerilla katıldı
Kolombiya’da devlet ile yaptığı anlaşma sonrası 52 yıllık çatışmanın ardından haziran ayında silahlı varlığına resmen son veren FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri), siyasi geleceğini tartışmak üzere ilk kongresini topladı. FARC lideri, gelecek perspektifini dogmalardan uzak, barış ve sosyal adeleti garantileyen, insan haklarına saygılı ve tüm Kolombiyalılara ekonomik gelişme vaat eden bir siyasi rejim olarak özetledi.
Kolombiya’da Türkiye gibi birçok ülkenin dersler çıkarması gereken gelişmeler yaşanıyor. Kolombiya’da devletle anlaşma imzaladıktan sonra silahlı mücadeleyi sona erdirip siyaset sahnesine çıkma kararı veren FARC, siyasallaşma kongresini topladı. BBC haberine göre, Başkent Bogota’daki kongrenin ilk gününe yaklaşık bin 200 FARC üyesi katıldı. Kongreye FARC’ın üst düzey yöneticilerinin yanı sıra Kolombiya Kongresi’nden senatörler, yabancı misyon temsilcileri ve ülke dışından davetlilerle katılanların sayısı 2 bini buldu.
Ulusal marşın okunmasıyla başlayan kongrede Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (ELN) “Pablo Beltran” ismiyle bilinen lideri Israel Ramirez Pinada, görüntülü mesajla FARC mensuplarını selamladı ve tebrik etti.
Rodrigo Londono:
“Timoshenko” olarak da anılan FARC Lideri Rodrigo Londono (Timoleon Jimenez), “Bu kongreyle birlikte FARC’ı siyasi bir örgüte dönüştürüyoruz” dedi. Londono, siyasi partinin “barış ve sosyal adeleti garantileyen, insan haklarına saygılı ve tüm Kolombiyalılara ekonomik gelişme vadeden bir siyasi rejimi savunacağını” belirtti. Londono, siyasi partiye dönüşmenin, “halk hareketi” olarak ortaya çıkmış örgütün ideolojik kökünden ayrılması anlamına gelmediğini söyledi. Yollarına yine devrimciler olarak devam edeceklerini ifade eden Londono, örgüt mensuplarına “Bizi halkla buluşturacak enginliğin farkında olmalıyız. Dogmalardan, particilikten ve yukarıdan bakmaktan uzak durarak halka açık ve basit tekliflerle gitmeliyiz” uyarısında bulundu.
Sandalye kontenjanı
1 Eylül Dünya Barış Günü, sona erecek kongrede üyeler yeni siyasi partinin ismini belirleyecek. AFP ajansı bazı delegelerin kurulacak yeni siyasi partinin isminde “devrimci” kelimesinin yer almasını istediğini, bir kısım delegenin ise tamamen yeni bir başlangıç yapabilmek için örgüt isminden “devrimci”nin çıkarılması gerektiğini savunduğunu belirtti. Partinin adının Fuerza Alternativa Revolucionaria de Colombia- Devrimci Alternatif Gücü yani kısaltılmışı yine FARC olması bekleniyor. Kurulacak siyasi partinin gelecek yıl yapılacak genel seçimlere katılması planlanıyor. Delegelerin 2018’deki seçimde parti adına yarışacak isimleri de bu kongrede belirlemesi bekleniyor. Kolombiya hükümeti ile FARC arasında imzalanan anlaşma gereğince, gerilla hareketinin katıldığı ilk seçimde FARC’ın siyasi yapısına belli bir sayıda sandalye garanti ediliyor.
‘Rüya gerçeğe dönüştü’
FARC üst düzey yöneticilerinden Pastor Alape de yaptığı açıklamada, kuracakları partinin sorumluluklarını belirleyip FARC mensuplarının beklentilerini dinleyeceklerini belirtti. Senatör Ivan Cepeda, FARC’ı sivil hayata adım attıran barış anlaşmasının, bir rüyanın gerçeğe dönüşmesi olduğunu söyledi.
İlk kurşun 1964’te
FARC, 1964 yılında, topraksız köylülerin haklarını savunmak üzere Marksist bir gerilla örgütü olarak kurulmuştu.
52 yıl süren savaşta Kolombiya ordusu ve polisi, ABD tarafından eğitildi ve silahlandırıldı. Kolombiya başkanları ABD-CIA kuklası oldu ve Latin Amerika halklarına karşı tetikçi görevi üstlendi. CIA’nın eğittiği paramiliter güçler, ordu ve polisin yerlilere, sivillere, aktivistlere karşı işkence ve katliam politikası sonucu yaklaşık 260 bin kişi hayatını kaybetti, 6 milyon kişi evlerinden edildi. FARC yenilgiye uğratılamayınca kirli savaş döneminin mimarlarından Kolombiya başkanı Juan Manuel Santos, müzakere kararı aldı. Küba, Uruguay, Norveç gibi ülkelerin arabuluculuğu ile Oslo ve Havana görüşmeleri anlaşmayla sonuçlandı. Küba’daki görüşmeler 4 yıl sürdü.
Kısa süre önce de FARC son silahlarını da BM gözetimindeki komisyonlara aktardı. Af tartışmaları ve örgüt üyelerine düzenlenen suikastların bir süre geciktirdiği sürecin sonunda, Guajira yönetim bölgesine bağlı Fonseca kenti kırsalındaki Pondores toplanma alanında yapılan ve Santos’un katıldığı törenle örgütün silahlarının yüklü olduğu son konteyner de kamptan çıkarılmıştı. İkiyüzlülük, anlaşma sonrası da sürdü. Kolombiya Devlet Başkaı Juan Manuel Santos, barış anlaşmasından ötürü geçen yılın Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Ancak barışta rolü olan FARC ve liderliğine NOBEL ödülü verilmedi.
BOGOTA

Erdoğan Hitler Taslağı Şeflik Rejiminde Tabanı harekete geçirip Diri Tutmada Kefen edebiyatını Sıcak tutuyor..!

İktidar iplerini elinde toplayan Erdoğan'ın kendi tabanını canlı tutmak için sürekli olarak biz bula kefen giyerek" çıktık demagojisiyle iktidarını sağlamlaştırmaya ve halkı yeni kirli savaşına motife etmeye çalışıyor.
AKP’li bakan ve yöneticilerinin büyük çoğunluğunun kullandığı “Kefenlerinizi giymeye hazır mısınız” din sosuna batırılmış söylemi ile yoksul halk kesimlerini savaşa sürüklenmeye devam ediyor. Savaşa sürüklenmeye karşı çıkan asker ailelerinin AKP yetkililerine tepki göstermesi üzerine asker cenazelerine hükümete yakın basın dışından başka basın alınmaması ile, çatışmalarda yaşamını yitirenlerin ailelerin sesi kamuoyundan gizleniyor. Tepkilerin toplumsallaşmasını ve yayılmasını bu şekilde yasaklar ve tepki gösterenleri hedef haline getirerek engelleyen AKP, “Kefen edebiyatı” yapmaktan ise, geri durmuyor. tabiki Erdoğan ve şürekası halka kefen edebiyatı yaparken kendi çocukları zevk-ü sefa içinde vurgunculuğa ve talancılığa devam ediyor. Olan emekçi halk çocuklarına oluyor .
En son Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 1071 Malazgirt Savaşı’nın yıldönümü dolayısıyla düzenlenen etkinlikte sarf ettiği “Kefenleri giymeye hazır mıyız” söylemine siyasi partiler de tepki gösterdi. Erdoğan’ın bu söylemlerle “işgalci ve yayılmacı” politikalara işaret ediyor. Erdoğan’ın hem Irak hem de Suriye üzerinde planlar kurduğu kendi politikalarını uygulayabilmek için kendisine oy veren seçmen kitlesinin desteğini elde etmek için bilinçli olarak kutuplaşmayı derinleştirdiği bir gerçek.
Özellikle Malazgirt Savaşı üzerinden verdiği mesajlarda da bu kutuplaştırmayı derinleştirecek söylemler kullandı” dedi. Erdoğan’ın baskı ve kutuplaştırmaya dayanan yayılmacı bir politika uyguladığını dile getiren Gürkan, bu demeçleri de bu politikanın bir parçası olarak görmek gerektiğini ifade etti. Erdoğan’ın şimdiye kadarki Suriye politikasının iflas ettiğini vurgulayan Gürkan, şöyle devam etti: “Bundan sonra da başka ülkelerin işgaline yönelik planlarının tutacağını düşünmüyoruz. Nitekim 15 Temmuz’un sırlarının üzerini kapatmak için bu tür milli ve yerli, savaş ve kahramanlık söylemlerini çok sık kullanıyor. Özellikle Suriye ve Iraka ziyaretleri - Irak Kürdistanı’ndaki referandum nedeniyle- artmış durumda. Kuşku yokki bu durumu Irak Kürdistanında yapılacak referandumdan bağımsız olarak düşünmemek gerekiyor
Erdoğanın kefen edebiyatının esas hedefi Suriye AKP bölgede yayılmacı, halkları birbirine düşman eden, işçi ve emekçileri birbirine düşüren epolitikalr, . ‘Fırat Kalkanı’ işgal operasyonu ve aynı zamanda Federal Kürdistan Bölgesi’ne ve Rojava’ya dönük sınır tehditleri Telefar, Efrin’e dönük açıklamalar bunun göstergesidir. Böylesi bir işgalci savaş politikası Türkiye halklarının yararına olmadığı bilinen bir olgudur.


Ne varki Erdoğan iktidarı her gün yayılmacı ve işgalci politikalarla kendine meşruiyet alanı açmaya ve iktidarını pekiştirmeye çalışıyor. . O kefenleri giyen de işçi, emekçi halk çocuklarında başkası değildi. Sonuçta Erdoğan’ın ve AKP’li yöneticilerin çocukları bu yayılmacı kirli savaşa dahil olmuyorlar. Buna karşı halkların özgürlük, eşitlik ve adalet talebini yükselterek AKPnin kefen çağrılarına yanıt verip kirli savaşa karşı halkların barışı için kavgayı büyütmeliyiz.