30 Aralık 2017 Cumartesi

AKP'nin Sağlıkta Emekçilere Yeni Yılda " Paran Yoksa Öl " Dayatması..!

Devlet hastanelerinde doktorlar da hastalar da şikâyetçi: Saatlerdir sıra bekliyoruz, paran yoksa sürünüyorsun..!
Devlet hastanelerinde doktorlar da hastalar da şikâyetçi: Saatlerdir sıra bekliyoruz, paran yoksa sürünüyorsun..!
Cumhuriyet'ten Sibel Bahçetepe'nin haberine göre Türkiy'de “Paran kadar sağlık” anlayışı geçerli olurken hastalar, “Saatlerdir sıranın gelmesini bekliyorum. Başım ağrıyor ve dayanamıyorum, parası olan özele gidiyor, yoksa kuyruklarda beklemek zorundasın. Paran yoksa sürün diyorlar" diyerek tepki gösterdi. Söz konusu haberde doktorlarında hastaların da pek çok durumdan şikâyetçi olduğu aktarıldı.
Kartal Dr. Lütfi Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Okmeydanı ile Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma hastanelerini gezen Bahçetepe'nin izlenim haberi şöyle:
Geceleri yoğunluk artıyor
İlk durağım Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi. Hastane kademeli olarak yenilendiği için bir bölümünde inşaat çalışması halen sürüyor. Acil servisten giriyorum, çok fazla kalabalığın olmadığını görüyorum. Çalışanlardan bazıları ile konuşuyorum: “Acil servisi asıl akşam saatlerinde görmelisiniz. İşten izin alamayıp, doktora gidemeyen veya polikliniklerdeki randevu sırasını beklemek istemeyen pek çok kişi akşam iş çıkışı acile akın ediyor, buralarda o zaman yer bulmak mümkün değil” diyor.
Sedyede hastalar
Ardından polikliniklerin olduğu bölüme yöneliyorum. Girişte hastane tavanından sarkıtılan ve üzerinde “Hoş geldiniz” yazan gülen yüz emojisi dışında herkesin yüzünün asık olduğu dikkatimi çekiyor. “Hani sağlık sistemimiz çok iyiydi, herkes istediği hastaneye gidip, istediği hizmeti alıyor, kuyruklarda beklenmiyordu” diye içimden geçirirken, kan vermek için sırada bekleyen hastaların isimlerinin anons edilmesiyle kendime geliyorum. Bu bölüm oldukça kalabalık... Üst katlara çıkıyorum. Psikiyatri, fizik tedavi, çocuk endokrinolojisi, ortopedi ve daha birçok bölüm bu katlarda. İki ve üçüncü katlarda iki hasta dikkatimi çekiyor. Her ikisi de sedyede ve koridorda, yanlarında yakınları ile bekliyor. Sedyede olan yaşlı bir amca belli ki üşümüş ve koridorda sedyenin üzerinde üstünde battaniyesi ile sırtını kalorifere yaslamış bekliyor. 15-20 dakika kadar orada öylece bakıyorum ancak ne gelen, ne giden var.
"Her yer çok kalabalık"
Koridorda bir hasta yakını ile konuşuyorum. 65 yaşındaki ablasına geçen aylarda cilt kanseri teşhisi konulduğunu ve ameliyat olduğunu, pansuman için beklediklerini söylüyor. H.M. adlı hasta yakını, hastanelerin çok kalabalık olduğunu, kendisinin de 5 yıl önce Bakırköy’de böbreklerindeki damarlarının tıkalı olması nedeniyle ameliyat olduğunu anlatıyor ve ekliyor: “Tanıdık bir doktor yakınım vardı, bu yüzden fazla beklemeden ameliyatı da kamu hastanesinde oldum. Özel hastaneye gidecek paramız zaten yok.”
İlaç alırken bile sorun
Çapa’daki İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’ne giden üveit (gözün orta tabakası olan uveanıniris- iltihabı) hastası R. M. (35) ise bir gününü hastanede rapor almak için geçirdiğini ve yılda birkaç kez rapor almak zorunda olduğu için bu durumu yaşadığını anlatıyor. R. M. şunları söylüyor: “Sebebi belli olmayan üveit hastalığı ile mücadele ediyorum. Çocukluk çağından bu yana bu hastalığım var. Bir gözüm yüzde 5 görüyor, diğeri gözüm hiç görmüyordu, ameliyat oldum, gözlükle yüzde 60 kadar görüyor. Hastalığım için bağışıklığı baskılayan bir ilaç kullanmam gerek. Bu ilaç (iğne-haftada bir vurulan) endikasyon dışı olduğu için heyet raporu ile alınabiliyor. Bu rapor için geçenlerde hastaneye gittim. Nöroloji, ramotoloji, göğüs ve göze tek tek muayene oldum, tahlillerimi yaptırdım, heyetin imzasını bekledim. Her bölüm farklı farklı yerlerde olduğu için koşturmaktan perişan oldum. Böyle rapor alacaksanız tek başınıza hastaneye gitmemelisiniz, birileri yanınızda olmadı, siz bir işlem yaparken, onlar da diğer işlemleri takip etmeli, yoksa yetişmek mümkün değil. Ayrıca hastanede 9 yıllık dosyamı kaybettiklerini gördüm. Doktor eski rapordaki değerleri bana sordu. ‘Şaka mı yapıyorsunuz hocam’ dedim. Doktor ‘Dünya uzaya çıkıyor biz hâlâ kağıtlarla uğraşıyoruz, dijitale geçemedik’ dedi. Onlar da haklı... Tam bir günüm rapor almak için geçti, akşam saatlerinde hastaneden ayrıldım. Rapor alırken ayrı, ilaç alırken ayrı sorun yaşıyorum. Bir keresinde 40’a yakın eczane gezdim, ilacımı zor buldum. Çünkü bu ilacı romatizma hastaları da kullanıyor. Ve eczane kotaları dolduğu için bulmakta zorlanıyorum.
Bir serum 200 lira
Şişli Etfal’de polikliniklerin olduğu alana gidiyorum. Koridorlarda adım atacak yer yok, zor ilerliyorum. Adının Elif olduğunu söyleyen bir hasta yakını “Kızımın boğazı şişti. Geçenlerde özel hastaneye gittik, soğuk algınlığı denildi, serum takıldı, 200 lira verdik. Şişlik inmeyince başka doktora daha götürdük. Tiroidden şüphelenildi, buraya geldik. Muayene olduk, kan tahlili istendi. Saatlerdir bekliyoruz” diyor.
Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışanlar da dertli
İkinci durağım ise Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi oluyor. Kadın Doğum acil servise giriyorum. Dışarıda yağmur var ve hava soğuk. Kapıdan içeri girer girmez kuyrukla burun buruna geliyorum. Hamile çok sayıda kadın muayene olmak için sıraya girmiş. Tam kapının ağzından başlayan bu kuyruk, koridora dek uzanıyor... İçerisi bir hayli soğuk. Kalorifer peteğine bakıyorum, yanında bir kova, belli ki bozuk ve yanmıyor. Bir klima var ancak o da kendisini ısıtıyor. Üst katlara çıkıyorum, hastalar kadar çalışanlar da burada dertli.
Aynı asansörde tıbbi atı
Hastanede çalışan ve ismini vermek istemeyen taşeron işçi, sorunları anlatarak konuşmasına başlıyor. Taksim İlkyardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Gaziosmanpaşa’ya taşınması ve Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi’ndeki tadilat nedeniyle fazla polikilinik hizmeti verilemesi nedeniyle bu hastanenin yoğunluğunun son yıllarda daha da arttığını söylüyor ve devam ediyor: “Taşeron çalışanların sorunları çok fazla. Kadromuz farklı yerlerde ama yaptığımız işler farklı. Örneğin yemekhane çalışanı ve garson olarak gözüküyorsanız yerleri paspaslama, temizlik, bulaşık gibi işleri de yaptırabiliyorlar. Ya da hasta temizlik kadrosundaysanız farklı farklı işler verilebiliyor. Taşeron çalışanların hakları verilmiyor. Durumumuzdan şikâyet edersek işten çıkarılmakla tehdit ediliyoruz, mobbinge maruz kalıyoruz. Taşeron kalksın, kadrolu çalışanlar olalım.” Hastanede konuştuğumuz ve ismini vermek istemeyen bir başka çalışan ise hastanedeki asansör sıkıntısından bahsediyor. “Mesela asansörler sürekli bozuk. Bir asansör var, onda hem tıbbi atık, hem yemek taşınıyor. Hijyen yok” iddiasında bulunuyor.
"Paran yoksa sürün"
Bir başka hasta ise başağrısı şikâyetiyle hastaneye geldiğini anlatarak “Saatlerdir sıranın gelmesini bekliyorum. Başım ağrıyor ve dayanamıyorum, parası olan özele gidiyor, yoksa kuyruklarda beklemek zorundasın. Paran yoksa sürün diyorlar.” diye konuşuyor.
"Hastaneler çok yoğun"
M.T. adlı hasta başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “İşyerinde çalışırken düşmüştüm, ayak bileğimde ağrı vardı. Hastaneye getirildim, birşey yok denip eve gönderildim. Geçmeyince 3 gün sonra yine geldim, tekrar film çekildi. Ayağım bilekten üç yerden kırık olduğu görüldü. Hastane çok yoğun, koridorda adım atacak yer yok. Doktorlar ne yapsın?”
Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde hijyenden bahsedilemez

Gaziosmanpaşa’ya taşınan Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne annesini götüren M. İ. ise yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Bayrampaşa’da oturuyorum, 75 yaşındaki annemi hastaneye götürdüm. Hastanede hijyen sıfır. Annemden idrar tahlili istendi. Tuvalete gittiğimizde her yerin pislik içinde olduğunu gördüm. Tuvaletlerin çoğunluğu alaturka. Alafranga tuvalet bir tane var, bir de engelliler için var. İkisinin de sifonu çalışmıyor ve üstü pislik içinde. Annemin belinde sorun olduğu için alafranga tuvalet dışında tuvaleti kullanamıyor. Ama hastanedeki o kadar pis ki... Temizlikçi arkadaş geliyor. Temizlik bezinin olduğu sopa ile önce yerleri siliyor, aynı bezle ardından alafranga tuvaletin üstünü siliyor. Ben o manzarayı gördükten sonra annemi nasıl oraya oturtayım. İdrarında enfeksiyon var mı yok mu diye yapılan bir testten bahsediyoruz. İdrar testinin yapıldığı kabın bile bir yere değmemesi gerek. O tuvalete oturduğunda ve ardından idrarını verdiğinde böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Annem ayakta tuvaletini yapmak ve idrarını vermek durumunda kaldı. Bir de şöyle bir sorun var, bazı bölümlerden telefon ile randevu alamıyorsunuz, bizzat hastaneye gitmeniz gerek. Ben 75 yaşındaki annemi nasıl sıra almak için sürekli hastanelere götüreyim?”

Kadıköy’de Nuriye-Semih eylemi: Komisyon kararını açıklasın

Açlık grevinin 296. gününde bir araya gelen çok sayıda kişi OHAL İnceleme Komisyonu'na seslendi ve derhal Nuriye, Semih'in dosyası hakkında kararın açıklanmasını istedi.
Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça'nın OHAL kapsamında çıkartılan KHK’ler ile ihraç edilmelerine karşı başlattıkları açlık grevi direnişinin 296. gününde iki direnişçi için bir kez daha OHAL İnceleme Komisyonu'na çağrı yapıldı.
Kadıköy'de bulunan Süreyya Operası önünde Nuriye ve Semih İçin Dayanışma'nın çağrısıyla biraraya gelen çok sayıda kişi Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın fotoğrafları ve taleplerinin yer aldığı dövizler ile “Açlık grevi 296. gününde işimizi geri alacağız” yazılı pankartı açtı.
Basın metnini okuyan Sibel Özbudun, OHAL İnceleme Komisyonu'nun Nuriye ve Semih'in dosyasını öncelikli olarak ele alacağını ancak herhangi bir açıklama yapılmadığını kaydetti. Nuriye ve Semih'in direnişinin başlarında dışarıda işkence görüp itibarsızlaştırılmaya çalışıldığına dikkat çeken Özbudun, “Bugün siyasi iktidarın komisyon aracılığı ile yürüttüğü süreç bunun devamıdır” dedi.
OHAL İnceleme Komisyonu'na seslenen Özbudun, şöyle devam etti: “Bizler sadece ve sadece komisyonun işini yapmasını istiyoruz, ne kimseden bir şey bahşetmesini istiyor ne de işi olandan fazlasını istiyoruz. Komisyon işini yapmalı ve karar derhal açıklanmalıdır. Açlık grevinde iki eğitimciyi ve yüzbinlerce emekçinin hayatını gasp etmek suçtur. OHAL Komisyonu derhal ve ivedi olarak Nuriye ve Semih'in dosyasını açıklansın.”
'HÖH'ÜN NE OLDUĞU DERHAL AÇIKLANSIN'
Ardından söz alan yazar Temel Demirer, Halk Özel Harekat'in (HÖH) ne olduğunun derhal açıklanmasını istedi. Demirer, “Bunu bir yurttaş olarak öğrenmek istiyorum” dedi. Ayrıca ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve tutuklu diğer avukatlardan gelen mektupları da göstererek onlardan gelen mesajları iletti.

İran'da neler oluyor? 6 soruda hükümet karşıtı protestolar..!

İran, 2009’da “Reform” talebiyle başlayan ülke genelindeki protestolardan bu yana en kapsamlı eylem dalgasıyla karşı karşıya. Ülkede perşembe günü hayat pahalılığı ve yoksulluğu protesto amacıyla başlayan gösteriler yayıldı. Eylemlerde dini yönetime ve hükümete karşı sloganlar da atılıyor.
NASIL BAŞLADI?
Eylemler ilk olarak perşembe günü ülkenin ikinci büyük kenti Meşhed’de yüzlerce kişinin hayat pahalılığı, yoksulluk ve yolsuzluğu protesto etmesiyle başladı. Bir gün sonra, kasım ayında 600’den fazla kişinin yaşamını yitirdiği depremden en ağır etkilenen kentlerden biri olan ülkenin batısındaki Kirmanşah’ta halk sokağa döküldü.
TALEPLER NELER?
Eylemler, hayat pahalılığı, yoksulluk ve yolsuzluğa tepki olarak başlasa da kısa sürede siyasi taleplerin de gündeme geldiği görülüyor.
Kirmanşah’ta yarı resmi Fars Haber Ajansının “devrim karşıtı” olarak adlandırdığı 300 kişilik eylemde kitlenin “Siyasi mahkumlar serbest bırakılmalıdır”, “Özgürlük ya da ölüm” gibi sloganlar attığı görüldü. Fars Haber Ajansı, gösteriyi düzenleyen muhalif gruplara dair isim belirtmezken eylemlerde kamu malına zarar verildiğini söyledi.
HANGİ KENTLERDE EYLEM YAPILDI?
Kirmanşah’taki eyleme polis saldırırken bu gelişmelerin ardından gösteriler başkent Tahran başta olmak üzere ülkenin belli başlı kentlerine yayıldı. Sosyal medyaya yansıyan görüntülere göre Sari, Reşt, Kum ve Hamadan kentlerinde eylemler yapıldı.
Tahran’da güvenlik güçlerinden yapılan açıklamada kent meydanında 50 kişilik bir grubun eylem yaptığı ancak birçoğunun polisin uyarısı sonrası alanı terk ettiği belirtildi. Polisin çağrısına uymayanların gözaltına alındığı açıklandı.
İsfahan kentinde ise fabrika işçilerinin ücretlerine zam talebiyle eyleme geçtiği, bu eylemlerde daha sonra Devlet Başkanı Hasan Ruhani ve Dini Lider Ayetullah Ali Humeyni’yi hedef alan sloganlar atıldığı aktarıldı.
Gösterilerin başladığı Meşhed’de 52 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.
İran, son olarak 2009’da eski Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ın yeniden başkan seçilmesi sonrası 8 ay boyunca devam eden gösterilere tanıklık etmişti. Reform yanlıları, seçimlere hile karıştırıldığını öne sürerek eylem dalgası başlatmıştı.
İşçilerse sıklıkla ekonomik talepleri için eylemler düzenliyor.
HEDEFTEKİLER NE DİYOR?
Daha önce Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki referandumu “İkinci İsrail’in kurulması anlamına gelir” sözleriyle değerlendirerek Türkiye medyasının sayfalarına da konuk olan din adamı Ayetullah Ahmed Alemulhuda, protestolara karşı sert önlemler alınması gerektiğini öne sürererek “Eğer güvenlik güçleri isyancıları kendi haline bırakırsa düşmanlar medyada video ve fotoğraflar yayınlayarak İslami Cumhuriyet’in Meşhed’de devrimci üssünü yitirdiğini söyleyecek” dedi. Humeyni’nin ülkenin kuzeydoğusundaki Meşhed şehri temsilcisi olan Alemulhuda, bazı insanların perşembe günü hayat pahalılığına karşı gerçekleşen eylemlerden İran’ın bölge politikasına ilişkin sloganlar atarak yararlanmaya çalıştığını söyledi.
İran’da Devlet Başkanı Yardımcısı İshak Cihangiri, Ruhani’nin aşırı muhafazakar rakiplerinin protestoların büyümesinde rol oynadığını düşünüyor. IRNA’ya konuşan Cihangiri, “Toplumsal ve siyasal bir hareket sokaklara döküldüğünde eylemleri başlatanlar, sonunda onu kontrol edenler olmayabilir. Bu eylemlerin arkasında olanlar kendi parmaklarını yakacaklar” dedi.
DIŞ POLİTİKA MESAJLARI NE ANLAMA GELİYOR?
Sosyal medyaya yansıyan bazı görüntülerde “Suriye’yi bırakın, bizi düşünün”, “Hayatım Gazze için değil, Lübnan için değil, İran içindir” gibi sloganlar atıldığı görülmüştü.
İran, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın bölgedeki en büyük destekçisi aynı zamanda Suudi Arabistan ve İsrail’in güçlü bir muhalifi.
Tahran’ın Suriye’deki askeri varlığı ve desteği Esad yönetimini devirmeye çalışan cihatçı grupların gerilemesinde önemli rol oynadı.
İran ayrıca Yemen’de Husilerin, Irak’ta Şii grupların ve Lübnan’da Hizbullah’ın destekçisi olarak biliniyor.
İRAN EKONOMİSİ NE DURUMDA?

ABD başta olmak üzere Batı devletlerinin baskıları altında olan İran’da işsizlik oranı yüzde 12.4. Bu, geçtiğimiz yılki oranın yüzde 1.4 üstünde. 80 milyonluk ülkede nüfusun 3.2 milyonu işsiz. 

DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim..
N.Hikmet

29 Aralık 2017 Cuma

İran'da halk işsizlik ve yoksulluğu protesto için sokağa döküldü: Suriye’yi bırak, bize bak..!

İran’ın Meşhed ve Kaşmer kentleri başta olmak üzere bir çok yerde halk sokağa döküldü. Hayat şartlarının kötüleşmesini protesto eden kalabalık kitle, hükümet aleyhine sloganlar attı. Gösteriler çok sayıda kente yayıldı.
Sosyal medya kullanıcıları, gösterilere ilişkin görüntüleri paylaştı. Görüntülerde polisin eylemlere sert müdahale ettiği görülüyor. Polisin çok sayıda kişiyi gözaltına aldığı ifade ediliyor.
Tahran merkezli ISNA haber ajansına konuşan Meşhed Valisi Muhammed Rahim Norouzian, gösterilerin izinsiz olduğunu, toplanan göstericilere emniyet güçlerinin müdahale ettiğini, bazı göstericilerin kamu malına zarar vermekten dolayı gözaltına alındığını söyledi.
'DİKTATÖR RUHANİ'
İnternette yayınlanan videolarda, hayat pahalılığından dolayı İran yönetimi aleyhine sloganlar atıldığı görülüyor. Protestocular, “Diktatör Ruhani”, “Suriye’yi bırak bize bak” sloganlarını atıyor. İran’ın Suriye ve Ortadoğu’da savaşa savaşa müdahil olması eleştiriliyor.
PROTESTOLARIN NASIL BAŞLADIĞI BİLİNMİYOR
Sosyal medyadan yayılan görüntülere göre az üç şehirde yapılan gösterilere katılım oldukça yüksek. Ayrıca göstericilerin nasıl örgütlendiği hala bilinmiyor. Protestolara ilişkin videoların bazı telgraf kanallarından yayınlandığı, Meşhed’deki gösterilerin ise telgraf gruplarından yapılan çağrılar üzerine başladığı iddia edildi.
GÖRÜNTÜLER SOSYAL MEDYA ÜZERİNDEN YAYINLANIYOR

Twitter kullanıcıları, "Suriye’yi bırakın bizim halimize bakın! Ne Lübnan, Ne Gazze canım İran’a feda! Rıza Şah ruhun şad!, İran'daki ekonomik kriz giderek derinleşiyor. Bankazedeler, işten atılan işçiler ve aylardır maaşlarını alamayanlar şimdiye kadar ayrı ayrı düzenledikleri protestolar giderek kitlesel protestolara dönüşüyor" şeklinde paylaşımlarda bulundu.

AKP’nin Tetikçisi Doğru Perinçek Yazı; Fikri İktidarda Vatan Partisi..!

Doğu Perinçek Her Daima Faşist İktidarların Akıl hocalığına soyundu. Neki kullanılıp kullanılıp limon gibi sıkılıp çöpe atıldı. 12 Eylülde Türkeş faşist cuntacılara; biz içerdeyiz ama düşüncelerimiz iktidarda, neden içerdeyiz" diye serzenişte bulunmuştu. Bugünde Perinçek aynı serzenişte bulunuyor; kimse bizi adam yerine koymuyor ama Vatan partisinin düşüncesi iktidarda" diyerek Erdoğan’a daha çok zulüm yapması için telkinde bulunuyor. İşte doğu Perinçekin Erdoğan önderliğindeki AKP güzellemesi:
"Erdoğanın Akıl Tayyip Erdoğan yeniden ABD’ye dönebilir mi..!
Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan, üç gün önce Tunus’ta Suriye Devlet Başkanı Sayın Beşar Esad için “terörist” suçlamasında bulundu. Dün Türkiye ile Rusya arasında S 400 füzeleri sözleşmesi imzalandı. İlk teslimat 2020 yılında.
Bu süreç böyle işte!
Hangi süreç diyeceksiniz. Yanıt: Türkiye’nin Atlantik denetiminden kurtulup Avrasya’daki bağımsız konumuna yerleşmesi süreci.
Türkiye, 1945 yılından, özellikle 1980’den bu yana devam eden 70 yılın zincirlerini kırıyor. Öyle Tayyip Erdoğanların dudaklarının ucundaki bir olay değil yaşananlar. Önce bunun anlaşılması gerekiyor.
YENİ DÜNYANIN KURUCULARI
Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye bu sürecin önde gelen ülkeleri arasında. Yeni dünyanın kuruluşunda üç etken göze çarpıyor.
Ekonomide Çin ve Hindistan.
Silahlı direnişte Batı Asya ülkeleri. Tek tek sayarsak Rusya, Türkiye, Suriye, Irak, İran, Filistin ve Yemen.
Siyasal düzlemde ABD’ye kafa tutma eğilimine giren Almanya ve Fransa, hatta İngiltere.
SÜRECİN ZİKZAKLI KARAKTERİ
Türkiye, 2014 baharında Silivri duvarlarını yıkarak ABD denetiminden çıkmaya başladı. ABD’nin piyonlarını temizleyerek, Gladyosunu bastırarak, sözde “Kürdistan” planlarını bozarak buraya geldik. Bir tür Türkiye-Amerika Savaşı yaşanıyor.
Kolay değil ve iniş çıkışlı bir süreç.
Bu süreç, AKP iktidarının başarıyla yönetebileceği bir süreç değil. Türkiye’nin mecburiyetleri ve dinamikleri, AKP iktidarını önüne katmış sürüklüyor.
Bu sürecin asıl sahibi ve yöneticisi Vatan Partisi’dir.
Ancak Vatan Partisi şu anda hükümette değil.
Tarihin zorunlulukları bu durumlarda sürecin asıl hükümetinin yönetime gelmesini beklemiyor. Şöyle de söylenebilir: Zorunlu olan programın kendisini dayatması, o programın asıl sahibini de iktidar sürecine sokmaktadır.
BOP DA KALMADI EŞBAŞKANI DA
Dünyadan bakanlar Türkiye’yi daha iyi anlıyorlar. Çünkü Türkiye’nin içindeki mevzilenmelerin dışında, küresel konumdalar. Örneğin ABD, Alman, Rus basınında hiç kimse yaşanan zikzakları şaşkınlıkla karşılamıyor, çünkü sürecin doğasını biliyorlar. Ancak Türkiye’de süreci görmeyen hayli yaygın bir kesim var. Bunlar, Tayyip Erdoğan yönetiminin her yalpalamasında, “ABD’nin BOP Başkanından ne beklenir ki” türünden saplantılarını hemen piyasaya sürüyorlar.
Bunlara göre, her şey yerinde durur, hiçbir şey değişmez.
Şu Batı Asya’ya bir göz atalım, BOP mu kaldı ki, Tayyip Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı kalsın.
Türkiye ekonomisinin en büyük ortakları artık Çin, Rusya ve Almanya. Türkiye’nin büyük sermayesinin gözü Avrasya’da.
Doğru Perinçek

Aydınlık"

Kürt yoksa bunca zulmü kime yapıyorsunuz!

AKP, Kürt sorununda “T.C.”nin fabrika ayarlarına dönüş sürecini tümüyle tamamlamış bulunuyor.
Roboski katliamının altıncı yıldönümüydü dün.
Aileler toprağa verdikleri 34 canın katillerini bulmak için yıllardır yürüyor, ağıtlar yakıyor, her hafta mezarlığa gidip dualar okuyorlar.
Sanki başka bir ülkenin hava kuvvetlerine ait uçaklar gelip vurmuş o insanları.
İktidardan, Genelkurmay’dan, yargıdan yıllardır ses yok.
Kendi sivil yurttaşlarını bombardıman uçaklarıyla öldüren ve bunun üstünü örtmeye kalkan bir devlet anlayışı var karşımızda.
Bu da yetmezmiş gibi, Uludere Kaymakamı birkaç gün önce Roboskili aileleri çağırıyor makamına. OHAL’i hatırlıyor, “kamu düzeninin bozulmaması için” her aileden ancak bir kişinin yıldönümü anmasına gidebileceğini söylüyor.
Ne “kamu düzeni”ymiş ama, sen kalk 34 sivil yurttaşını bombala, “kamu düzeni” bozulmasın; ama aileler öldürdüğün yakınlarının mezarına gidince hemen bozuluversin sizin o “kamu düzeni”niz.
Herhalde Roboskili ailelerin şükretmesini bekliyor AKP devleti, hiç değilse aileden bir kişi ile sınırlansa da gidebilecekleri bir mezarlıkları var.
Çünkü çocuklarının mezarlarını yerinde bulamayan, kemiklerinin toplanıp nereye götürüldüğünü bilmeyen aileler de var.
Son gelinen durum budur.
Roboskili aileler dün mezarlıkta bir katliamın anmasını yaparken aynı saatlerde çocuklarının yıkılan mezarlarından çıkartılan kemikleri bilinmeyen bir yere götürülen ailelerin basın toplantısı vardı İHD İstanbul Şubesi’nde.
Bitlis’in Tatvan İlçesinde bulunan Garzan Mezarlığı’nda çeşitli tarihlerde öldürülen 267 PKK’linin mezarı vardı.
Birkaç gün önce mezarlık iş makineleriyle tümüyle yıkılmış, mezarlardaki kemikler de bilinmeyen bir yere götürülmüştü.
Ailelerden bazıları savcılığa yaptıkları başvuruda “Mezarlar bombardıman altında katlı. Mezardaki cenazelerin kimliklerini tekrar tespit etmek için Adli Tıp Kurumu’na götürüldü” yanıtını almışlardı sözlü olarak.
Aileler Garzan Mezarlığı’nda yatan çocuklarının kemiklerinin peşine düşmüştü.
Roboskili aileler bütün engellemelere rağmen katledilen canlarının mezarına gitmişlerdi; çocukları Garzan Mezarlığı’nda yatan aileler de ölülerinin kemikleri peşindeydi dün.
Bir de yeni bir dava başlayacaktı dün Çağlayan Adliyesi’nde.
“Bakur/Kuzey” belgeselinin yönetmeni Çayan Demirel ile gazeteci Ertuğrul Mavioğlu hakkında filmin gösterime girmesinden iki yıl sonra “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması yapılacaktı.
Çoğunluğu sinemacılardan oluşan bir grup “Sinema Yargılanamaz” pankartı açmışlardı adliye binası önünde.
Türkiye’de ilk kez bir sinema eseri Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacaktı. Çünkü belgeselin yönetmenleri “Bakur/Kuzey”de kameralarını PKK’ye katılan Kürt gençlerine çevirmişlerdi…
Tüm bunlar yaşanırken yine dün Mezopotamya Ajansı’ndan Yasin Kobulan imzalı bir haber düştü gündeme.
Emra Asyılı isimli genç, İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sosyal medyada yaptığı paylaşımlar gerekçe gösterilerek “örgüt propagandası yapmak” suçundan 1 yıl 6 ay hapse mahkum edilmişti.
Mahkemenin bu cezayla ilgili yazdığı gerekçeli karar evlere şenlikti.
Mahkemeye göre “Kürtlerin ayrı bir ırk olduğu, Kürdistan’ın ayrı bir coğrafya olduğu, Kürdistan coğrafyasının dört parçaya bölündüğü, Kürtlerin asimilasyona tabi tutulduğu” propaganda malzemesi olarak kullanılıyormuş.
Gerekçeli karar resmen 1900’lü yılların Türkiye’sinden ses veriyordu:
“Özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki yerleşim birimlerinde, sosyo-ekonomik seviyesi düşük, iyi bir eğitim alamamış olan kesimde Kürtlük bilincinin yaratılması için, 1. Kürt olduğu iddia edilen vatandaşlarımızın ayrı bir ırk olduğu, 2. Ayrı bir dillerinin bulunduğu, 3. Binlerce yıllık bir tarihe sahip oldukları, 4. Yaşadıkları toprakların en eski zamanlardan beri kendilerine ait olduğu ve Kürdistan olarak anıldığı, 5. Nevruz’un Kürtlerin ulusal kurtuluş bayramı olduğu, 6. Kürdistan tabir edilen bölgenin sürekli sömürgeciler tarafından istilaya tabi tutulduğu gibi fikirler enjekte edilmekte, yani propaganda malzemesi olarak kullanılmaktadır.
Öyle bir gerekçe ki; tarihi, coğrafyayı, sosyolojiyi ve bilumum bilimleri hüngür hüngür ağlatır valla.
Ama yine de hakkını yemeyelim. Hiç değilse dil bilgisi kurallarını doğru uygulamış ve “Kürtçe”, “Kürdistan” gibi sözcükleri büyük harfle yazmış.
Malumunuz, TBMM’nin 24. ve 25. dönem tutanaklarında Kürdistan ve Kürt sözcükleri büyük harfle başlıyordu.
Ancak bu dönem “Kürt”le ilgili bütün sözcükler küçük harfle başlatılıyor tutanaklarda. Yani özel isim muamelesi yapılmıyor.
Geçenlerde HDP Milletvekili Lezgin Botan bu uygulamaya isyan ediyordu:
“Meclis tutanaklarında ‘Kürdistan’ ismi büyük harflerle, Türk Dil Kurumunun kurallarına göre yazılırdı. Ancak bu değişti. Bu konuda verdiğimiz önergeye İsmail Kahraman akıllara ziyan bir cevap verdi. ‘Kürdistan diye bir şey yokmuş’ dedi.”
Anladık, Kürt de yok, Kürtçe de yok, Kürdistan da yok!
Eğer Kürt yoksa, bir güne, örneğin düne, yani 28 Aralık 2017’ye onca zulmü ne ara sığdırdınız.
Eğer Kürt yoksa bunca zulmü kime yapıyorsunuz!
Celal Başlangıç

artı-gerçek