26 Temmuz 2018 Perşembe

Mutevaziliğin ve İlkeli Duruşun Adı MÜNİR DIŞKAYA YOLDAŞ..!



Devrim ve sosyalizm şehitlerinden öğrenmek ve  onların erdemleriyle donanmak , hem şehilerimizin ideallerini bayraklaştırmka ve hemde yarım bıraktıklarını tamamlamak bakımından  büyük önem taşımaktadır. Bu yanıyla Türkiye  acılara yüzlerce kez tanık olduğumuz ülkelerin başında gelmektedir. Niceleri halklarımızı örgütleyip ayağa kaldırmak için bir derviş edasıyla köy köy kasaba kasaba,  şehir şehir dolaştı. Emperyalistlerin ve uşaklarının kirlendirdiği bu güzelim ülkemizi özgürleştirmek amacıyla yaşamlarını halkalrını kurtuluşuna adayan komünistler kah aç kaldılar, kah  parasız kaldılar, kah bilmedikleri denizlerde kıyıya ulaşmak için canhıraş bir çaba içinde oldular.
Devrim ve sosyalizmin zaferi,  devrimci militanların olağanüstü fedakarlıkları, kararlılıkları ve çalışkanlıklarıyla bağlıdır. İşte bunlardan birisi de Münir yoldaştı. Boyu uzun olduğundan ona herkes örgüttte uzun diye seslenirdi. Önderi İbrahim'in su verdiği çocuklardan birisiydi Münir yoldaş. Malatya'nın Kürecik ilçesi Harun uşağı köyünde, çok yoksul bir ailenin çocuğu olarak 1957'de dünyaya gözlerini açtı. Ailesi devrimci olduğundan Münir’in mücadeleyle tanışması zor olmadı. İbrahim yoldaşın en sıkı arandığı 1971-1972 döneminde Münir yoldaşın babası, kapısını sonuna kadar devrimcilere açan mütevazi ve yiğit bir yoksul köylü devrimcisiydi. Münir yoldaş daha küçük yaşında devrimci babasını yıldırım çarpmasında kaybetti. Küçük yaşta öksüz kaldı Münir. Annesi Münir'e kol kanat gelerek, Münir'in okuyup adam olmasını istedi. Orta okul derken Malatya'da Tren emeksiz lisesinde ve daha küçük yaşlarda faşistlere karşı Malatya'lığıyla öne çıkan Münür. 1975-76'da Münir yaşına rağmen gençlik içinde öne çıkan ele avuca sığmayan yiğit bir devrim militanıydı. Bir yandan sivil faşist harekete karşı militanca dövüşüyor, bir yandan ise gençliğin komünist hareket saflarında örgütlemeye çalışıyordu.
Komünist hareket Münir 80 yılında Malatya'da önemli ilişkiler yarattı ve birçok militanın kavgaya atılmasında ön ayak oldu. Bu yerinde durmayan çalışan ve yarın devrim olmalıdır şavaşkanlık tutkusuyla ileri atılan Münir yoldaş devrimci faaliyet yürtme hedefiyle  Antep'e geçti. 1978'e kadar Antep'te devrimci çalışmalarını coşkuyla sürdüren Münir, 1978'in yaz aylarında proletaryanın şehri İstanbul'a geldi. İstanbul'da herşeyin değişik ve perişan olduğu bir ortamda işlere sıkıca sarıldı ve yoktan var edileceğini 8 aylık kısa çalışma döneminde gösterdi. Tek bir ilişkiyi değerlendirmek, tek bir toplantı evini elden kaçırmamak, bir  lira parayı harcarken bile yüz kez düşünmek ve yoldaşlarına özverinin nasıl olduğunu, uykusundan, yaşamından kısıntılara , giderek, kendisini komünist harekete adamış bir komünist olarak görür ve onun verdiği görevleri büyük-küçük ayrım yapmadan canla başla  yerine getirmeye çalıştı. Sabahın erkeninde yollara düşer ve gecenin geç saatine kadar o toplantıdan öbürüne geçerek adeta İstanbu'lu boydan boya birkaç kez katederdi. Yaşı küçük olmasına karşın oldukça zeki ve kişisel özelliklerinden dolayı olgun ve ağır başlı bir yapısı vardı.
En güçlü kadro tanımı var. Devrimci militan kadro demek örgütlenmiş ve eylemsel kılınmış hakikat demektir. Elbette bu sıradan bir tanımlama değildir. Hakikat demek yaşam demektir. Bu yaşam da özgür yaşamdır. Dolayısıyla devrimciliğin, kadro olmanın doğrudan yaşamla bağını kurmak zorundayız. Münir yoldaş mücadele içerisinde örgüt içinde tanınan yoldaşlardandı. . Yaşama tutkulu bağlılığıyla, yaşam coşkusu ve heyecanı, sevinci ve yaşam sevisiyle dolu bir militan olarak biliniyor. Onda ölüm adına hiçbir şey yoktu. Elbette ölüme özlem diye hiçbir şey yoktur. Tam tersi kavramlar vardı. Başarma ve zafer kazanma, onun temel lügatını oluşturan anlamlı kavramlardı. Bu anlamlı kavramların üstündeyse yaşamı güzelleştirme, yaşamı daha da çekici hale getirmektir. Şu çok önemlidir. Yaşamı, yani özgür yaşamı her şeyin merkezine koyarak inşa etmek gerekiyor. Yaşamın niçini ne ve nasılına cevap vermek gerekir. İşte devrimcilik bunun cevabıdır. Devrimcilik sadece eylemle sınırlı değildir. Anlam olursa eylem gelir arkasından. Anlam ve eylem bir bütündür. Bunlar bir birinden ayrılan şeyler değildir. Fikir ve zikirden bahsediyoruz. Bunlar iç içe olan şeylerdir. Münir yoldaş bunu yapıyordu.
Zamanında Münir yoldaşta ki devrimci irade ve gerçekliği , ondaki muhteşem güzelliği zamanında fark ettiğimizi söyleyemeyiz. Bunun yarattığı duygu, bunun yarattığı acı gerçekten büyüktür. O büyüklüğün karşısında yanındakine nasıl baktığın, yanındaki en yüce örgüt değerine, yanındaki her hangi bir yoldaşa nasıl baktığın önemlidir. Yanındakine, insana baktığında onda neyi aradığı, onda neyi görmek istediğin önemlidir. Yoldaşlık şudur; ondaki zenginliğin, potansiyelin farkına varmaktır, ondaki özgür yaşam potansiyelini açığa çıkartmaktır. Yoldaşına yardım etmek ve böylece onunla birleşmek! İşte gerçek yoldaşlık budur. Biz güzelliğin , iyiliğin ve özgürlüğün arayışçılarıyız.
 Güzellik, iyilik, doğruluk ve özgürlük, yanımızdaki insandadır. Dolayısıyla hakikat sosyalist bilinçle donanmış insandadır. Yoldaşlık bağları bambaşka ilişki bağlarıdır, aslında hakikat ilişkileridir. Şimdi Münir yoldaşın yarattığı duyguları önemliydi, ama o büyüklüğün açığa çıkmasının veya ona bakan gözlerin onun görmesinde yarattığı bir sevinç vardı, işte bu bizim kazanımımızdı.
Öte yandan   Münir yoldaşın ölümünde ortaya çıkan duygu şudur, boşluğu nasıl doldurulacak, gerçekten Münir yoldaşın boşluğu doldurulabilinir mi ? İlk açığa çıkan duygu budur. Böylesine militan bir yetenek, böylesine büyük mücadeleci yetenek açığa çıkabilir mi? Tabi ki kolay değildir. Tek bir kişiyle onun yerini doldurmak kolay değildir. ölüme zamansız merhaba demenin, şehit yoldaşlara bağlı olmanın en temel görevlerinden biri, onların ortaya çıkardığı boşluğu hızla doldurmak ve düşmana bu anlamda mana vermemektir. Bunun için büyüyebilmek için Münir yoldaşın kavgasında öğrenip daha güçlü savaşmalıyız.
 Aynı zamanda yaşına Münir yoldaşın bir başka özelliği de yoldaşlarına karşı gösterdiği mütevaziliktir. Bazen yaşamda doğal sınırlarımız oluyor, bazı yoldaşlara rahat yaklaşamazsın. Sen yanaşamıyorsun ve herhangi bir konuda sohbet edemiyorsun. Bir çoğumuz da belki böyleyiz. Fakat Münir yoldaş, yoldaşları kendisinden uzaklaştıracak hiçbir sınırı yoktu. Her arkadaşı yanına çekebiliyordu, alıp verebiliyordu, sohbet edebiliyordu. Moral kaynağı olabiliyordu. Bir konuda zorlandığında güç veriyordu. Bununla beraber onları pratiğe katabiliyordu. Nitekim 1979 Nisanında bütün bu başarılı çalışmalarının sonucu TKP/ML hareketi önderliğine seçildi, önderlik içinde görev alan en genç üyelerdendi.
 Aslında Münir yoldaş çok ağır bir yükün altına girdiğinin bilincindeydi. Ama devrimci mücadele kendisine büyük görevler yüklemişti ve bu görevlerin altından kalkmak için var gücüyle çalıştı ve konferansın devrimci talimatlarını sağcılığa karşı savaşımı politikte hızla aşmak için ileri atıldı. Örgütçü özellikleriyle öne çıkan  Münir yoldaş, bir çok devrimci militanın yeniden kendisine gelmesininde ve 78'in dağınık ortamının hızla aşılmasında, Münir'in tartışılmaz iradesinin belirleyici rolü vardır. Teorik olarak belkide çok ileri düzeyde değildi. Ama yüksek kavrama yeteneği ve muhakeme gücüyle, politik öngörü ve güçlü sergileriyle, olayları tahlil etme ve sonuçlara gitmede tereddütsüz tutumlarıyla önderlik içinde de kendini kabul ettirmiş bir durumdaydı. Gittiği her yerde devrimci coşku  moral ve adeta ayaklanma gücü taşırdı. Elinin deydiği yerde, hızlı canlanma ve gelişmenin yaşandığını onlarca kez tanıklık ettik.
Devrimci savaşımını daha geniş yığınları savaşıma çekme ve sosyal demokrasinin umut olmaktan çıkmaya doğru hızlı bir değişimin yaşandığı bir ortamda, örgütçü önderlere ve pratiği örgütleyen devrimcilere daha fazla ihtiyaç duyuluyor. Münir gibi örgütçü ve pratik çözümleyici etkileme gerici yüksek ve adeta konuşmalarıyla mıknatıs gibi insanları etkileyerek devrimci savaşıma çeken önder devrimcilerin yokluğu devrimci savaşımın beklenenden daha geniş düzeyde seyretmesine yol açıyor. Bu gün deney, tecrübe ve kendini ortaya koyuşuyla yetişmiş örgütçü-pratikçi devrimci militanların neredeyse yok denecek düzeyde seyrettiği koşullarda, işlerin esasının acemi erlere bırakıldığı durumlarda süreklilik ve sistemlilik arz eden bir devrimci faliyet yakalanamıyor.
 Deney-tecrübeye sahip devrimci militanların adeta bürokrat bir zihniyetle kitle çalışmasından yürüttüğü  ve acemi erlerin kitle çalışmasına sürüldüğü durumda ortaya ne idüğü belirsiz marf durumlarda , sağlıklı  bir devrimci çalışma ve kitlelerle kaynaşma ve onları sabırlı bir çalışmayla kazanmada fazla bir gelişmenin yakalanması beklenemezdi.  Acemi erlerin polise karşı mücadelede acemi davranışları, moral bozukluğuna kitlelerin saflarında güvensizliği arttırmaktan öte fazla bir etkide yapmıyordu.
Devrimci şehitlerinin ardında güzel edebi laflar etmek ve her yıl bilinen şeyleri tekrarlamakla, ne şehitlere sahip çıkılır ve nede onların devrettikleri kavga bayrakları elden ele yükseltilir. Önder Münire'de sahip çıkmak, yıllardan bu yana söylenen bir ton laf yığınını tekrarlamak değil, dünyayı değiştirme faliyetlerinde daha zor olanın altına girip bu alanda yapılamayanları yaparak, onların devrimci geleneklerini pratiğe sunmaktan geçiyor. Münir gibi örgütçü-pratik devrimci militanlar yetiştirerek ve onların olumlu değerlerini bu günlere taşıyarak, onların izinde yürüdüğümüzü iddia edebiliriz.
Münir yoldaş 1979 Temmuzunda Adana girdiği kanalda yüzme bilmediğinden dolayı suda boğularak  aramızdan erkence ayrıldı. Türkiye ve Kuzey Kürdistan'ı gerçekten özgürlüğün fethedildiği bir ülke haline getirilmelidir. Bunun içinde sorumluluklarımızı hızla yerine getirmeliyiz.
 Çünkü, doğru yolda olan biz komünistleriz. Devrimin özgür Türkiye’si gerçekten şehitlerimizin anısına dikilecek en büyük abide durumundadır. Biz Münir yoldaşın inatla ve ısrarla yürüdüğü devrim ve sosyalizm savaşımı adına abide dikeceğiz. Yaşamı ve mücadelesiyle daima bize ışık olmaya ve yol gösteremeye devam edecektir.  

ÖRGÜT KURMA VE YÖNETME SANATINDA USTALAŞMAK..!



Bir örgütün kuruluşu ve çalışmasında, pratik yönetim, yönetme yöntem ve tarzı da izlenen çizgi kadar önem taşır. Yani, örgütün sorumlu ve yönetici bölümü,  kapsayıcı ortak bir örgütleme ve yönetme anlayış ve tutumuyla hareket etmek zorundadır.  Zira bu, örgütün doğru sevk edilişi ve çalışmanın verimlilikle yönetilmesinin yanı sıra, kolektif bir yönetim tecrübesi ve ortak bir örgütleme ve çalışma tarzı oluşumu açısından da gereklidir.
Yönetici, sorumlu organ ve kişilerin, gerçek yönetim organları ve örgütçüler olarak hareket etmeyi başarmaları için; olay ve olgulara ve örgütün çalışmasının sorunlarına, ülkedeki ve dünyadaki mücadelenin, kitle hareketinin durumu ve özeliklerinden bakılması ve hareket tarzını oradan elde edilen veriler üzerinden belirlenmesi tutumunun ilke düzeyine çıkarılması gerekir.
Örgütün sorunlarının, hayatın kendisine göre çok dar olan penceresinden, sınıflar arasındaki ilişkilerin ve hareketin geniş bir alanı kucaklayan karmaşık sorunlarını görebilmek olanaksızdır. Öte yandan, örgütün ve yönetiminin sorunlarının ne olduğunu; bize ancak, her günkü mücadelenin ve hareketin ihtiyaçları gösterebilir. Ayrıca örgütün, işçi sınıfı ve halkın sermayeye karşı mücadelesinin örgütlenmesi ve yönetilmesinin bir biçimi ve aracı olarak örgütlenmesinin sadece bu tutumla başarılabileceği de unutulmamalıdır.
Politik bir örgütün örgütlenmesi ve yönetimi, profesyoneller tarafından ve ancak profesyonelce bir bakış açısı ve tutumla başarılabilir bir iştir. Bir örgüt, kitlesi, kitle hareketinin durumuna, örgütün gelişme derecesinin koşullandırdığı ihtiyaçlara göre genişleyen; merkez kurulu etrafında birleşmiş ve işlerini olgunluk, yetenek ve disiplinle yerine getiren bir profesyoneller topluluğu ve aygıtı ile örgütlenip yönetilebilir. Kaldı ki, kitle çalışması yapan ve öteki temel örgütlerin yönetici çekirdekleri dahi profesyonelce bir anlayış ve tutumla çalışmak zorundadırlar. Profesyonelliğe ve profesyonel bir anlayışa dayanmadığında; komünist örgütün geriye düşmesi, hayatın içine girememesi, politika dışı kalması ve işlevsizleşmesi kaçınılamazdır. Sermaye nasıl ki, profesyonel bir kadroya dayanarak savaşıyorsa; işçi sınıfı da sermayeyle savaşında ancak, profesyonel bir kadroya dayandığında başarılı olabilir.
Bir örgütü yönetme (aynı zamanda örgütleme) demek, görevlendirme ve denetleme demektir. Başarılı bir görevlendirme ve denetim, hareketi karakterize eden olgu ve olaylar ve örgütün sorunları, ilişkileri, güçleri vs. hakkında taze ve canlı bilgi gerektirdiği gibi; kadro ve militanlar ve örgütlerin yaşam ve çalışmasının hiçbir ayrıntısını kaçırmayan kesintisiz bir takibini ve gerektiğinde müdahale kararlılığı ve inisiyatifini zorunlu kılar. Kadroları görevlendirme, dağıtma ve yükseltmedeki (görevlendirme esasta kadro terfii ve dağıtımıdır) isabet ve etkili denetim olanağı buradadır. Görevlilerin esas olarak seçimle atanması, bir örgütü yönetmenin, yetişmiş kadro ve militanları görevlendirme olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz; aksine bu anlayış ve çizginin bütün örgüte ve örgüte bilinçle mal edilmesini gerektirir.
Örgütleme ve yönetme yönteminin iki özelliği tayin edicidir. Bunlardan ilki, çizgi, çağrı ve kararlarda benimsenen tutumun mal etme, yani eğitim özelliği taşımasıdır. Ki bu, karar ve çağrıların oluşumuna örgütün olabildiğince aktif katılması ve olabildiğince örgüte mal edilmesini içerir. İkincisi ise, uygulamada kesin kararlılık ve temel örgüt yöneticileri başta olmak üzere bütün yönetici organ ve kişilerin, örgütlerin çalışmasını izlemesi ve iş disiplinini uygulamada egemen kılma tutumu (bu, seçim ilkesi uygulaması yoluyla mal etmeyi, görev almayı ve karşılıklı denetimi, böylece iş disiplinini, sorumluluk duygusunu güçlendirmeyi vb. içermeli) ile hareket etmesidir. Örgütleme yöntemi, bu iki özelliği uyumlu bir şekilde yansıtmadığında, örgütte eylem ve irade birliğini sağlamak ve onu sert bir mücadelede örgütlemek ve yönetmek olanaksızdır.
Örgütün fonksiyonerler bölümünü, sınıfın genç, yetenekli ve taze güçleriyle besleme ve farklı kuşak ve milliyetlerden kadrolar ve değişik bölgelerdeki örgütler arasındaki birliği sürekli yeniden inşa etme vb. kadro ve örgütlenme politikalarının bir unsuru olacak olan çokça şeyden daha söz edilebilir. Fakat, yukarıda yapılmış tartışmalardan sonra buna bir gerek bulunmamaktadır. Burada, özellikle ve mutlaka anlaşılması ve unutulmaması gereken şudur:
Devrimci bir örgütün yönetilmesinin ilkeleri vardır, fakat ne var ki bir şablonu yoktur. Örgüt ve çalışma tarzının bütün sorunlarında olduğu gibi; yönetim sorunları da, her parti ve örgütde kendine özgü bir şekilde gündeme gelir ve bunlar, bir önceki dönemin deneyi, biçimlendirdiği tarz, anlayış ve üslupla çözülemezler. Her parti ve örgüt, doğduğu koşullar ve sınıfın ve hareketin gelişme özellikleri vb. tarafından koşullandırılan özgün tarz ve yöntemlerle ,özgün kişilikli ve özgün yetenekli kadro ve militan tipleriyle birlikte kurulur ve işçi ve emekçi kitle hareketinin gelişmesine bu yönüyle de katkıda bulunur. Önceki dönemlerden birikmiş olumlu deneylerin, geniş bir bakış açısı, bir örgüt kültürü ve bir olgunlaşma yaratacağı doğru olmakla birlikte; bugün bir kitle örgütü kurma ve işçi ve halk hareketini örgütleme mücadelesi veren işçilerin, ihtiyaçlarına uygun düşen bir çalışma, örgüt ve yönetim tarzını kendi anlayışlarıyla bulmak ve inşa etmek zorunda oldukları son derece açıktır.
Bu zorunluluk, öteki bütün şeylerden önce, örgütün yaşamını ve bütün işlerini kendine bağlayan politik bir platform ve politik bir gündem üzerinde hareket edilmesini güvenceye almayı özellikle öngörür.
Örgütsel sorunlar ve öteki sorunlar, politik mücadelenin ve örgütlerin sınıf hareketine bağlanmasının ihtiyaçları ve aynı şekilde politik kitle organlarının herşeyi yönetmesi temelinde ele alınmak zorundadır. Politik kitle organlarının düzenli dağıtımı ve her günkü. çalışmada doğru, istikrarlı, verimli ve çok yönlü genişlemesi gereken kullanılışının sorunları çözülmediğinde, çalışmanın herhangi bir sorununun köklü çözümü olanaklı değildir. Yönetimin başarısının olduğu kadar, yönetim tarzının oluşumu için de güvence bu sorunların doğru anlaşılmasındadır.
Ayrıca, her yönetici ve örgütçü kişi mantıklı olmanın yanı sıra güvenle hareket etmeyi de bilmelidir. Sorunlarla boğuşmada kesin kararlılık; örgüte ve kendine güven hayati önem taşır. Çözümsüzlük (çözümsüz birşey yoktur.) gösterme, artan sorunlar ve talepler karşısında yakınır pozisyona düşme vs.; bunlar örgütçü irade ile, devrimci bir örgütün yöneticiliği ile bağdaşmayan ve asla bir arada olmayacak zayıflıklardır. Organ ve örgütlerin, platformlarını (örgütü ve çalışmayı geriye çeken umutsuzluk belirtisi eğilimler dayatılabilir.) daha ileriden yenilemelerine kararlılıkla yardım; örgütün enerji ve deneyim kazanmasını garanti edeceği gibi, hem kendilerine hem de yönetime duyulan güven de pekişecektir. Kendine güven ve işleri ustaca yürütmedeki yetenek: işçiler arasında yönetici organlara karşı, organların ve kişilerin birbirine karşı güven ve saygısının gelişmesinin güvencesi buradadır. Böyle bir güven, devrimci bir örgütünün yaşamının mutlaka olması gereken bir özelliğidir.
Sorumlu davranmak ve kronik hatalardan kaçınmakla birlikte, hata yapmaktan korkmamak gerekmektedir. Hata korkusuyla, sorumluluk altına girmek ve iş yapmaktan kaçınmak, örgütçü görevli bir yana, basit örgütçü ve yeni katılan bir genç için bile kötü bir şeydir. Bu kötü ve bir devrimcinin karakteri ile bağdaşmayan korkudan uzak durmak; toplumsal politik hayatın talep ettiği görevleri sorumlulukla üstlenmek ve hatalardan ders alma tutumuyla yerine getirmek devrimci örgütçülüğün ilk koşuludur. Hata ihtimali karşısında, sorumlu olmak gerektiği gibi cesur (tıpkı karşıdevrim karşısındaki cesaret gibi) olmak da gerekir. Daha genç ve yeni, hata yapabilir gibi gerekçelerle sorumluluk vermede çekingen davranılan yeni işçi ve gençlere (aralarına katılma, olgunlaşma ve yetişmelerine yardım sorumluluğunu üstlenerek) görev vermede daha cesur olmak da aynı şekilde zorunludur.
Yönetici ve sorumlu organlar ve bunlarla alt organ ve örgütler arasındaki ilişkilerin dayanışma, paylaşma ve yardım ilişkisi olarak şekillenmesi özel önem taşır. Bu sadece, çalışma tarzının oluşumu açısından değil; örgütün karakter kazanması ve yeni militan tipi özelliklerinin şekillenmesi açısından da önem taşır. Her kademede, birlikte çalışan kişilerin eleştiriden kaçınmamaları, fakat paylaşmaları, birbirlerini tamamlamaları ve yoldaşça dayanışmaları; üst organ ve sorumluların, emir ve direktiflerle iş yaptırmadan olabildiğince kaçınmaları, buna karşılık alt organ ve görevlilerle olanak olduğunca birlikte çalışmaları ve pratik içinde yetişip ilerlemelerine yardım etmeleri; alt organların, üst organların katılımını talep etme ve bekleme yerine sorumluluk üstlenmeleri, inisiyatifle hareket etmeleri, parti yönetiminin taleplerini, üst organların çağrılarını kararlılıkla, coşkuyla desteklemeleri; olanaklarını, partinin daha geneldeki ihtiyaçları için yaratıcılıkla seferber etmeleri; gerek üst gerekse alt organların işçi hareketinin ve partinin olanaklarını koruma, iyi ve verimli bir şekilde değerlendirme konusundaki ortak bilinci daha da geliştirecek ve bütün örgüt kamuoyuna yansıtacak örnek bir tutumla hareket etmeleri zorunludur.
Her kademeden örgüt görevlisinin, birbirlerinin olduğu gibi, işçilerin ve gençlerin yaşamına katılmayı, bir arada olmayı istemesi, onlarla ortak çalışmaya ihtiyaç duyması ve bundan zevk alması; ayrıca, örgüt çizgi ve kararlarının öğreticisi olduğu kadar, yaşamdan; öncelikle işçilerden, yoldaşlarından, ve gençlerden öğrenmeye istekli olması bir değer olmalıdır. Öte yandan, hangi kademeden olursa olsun yönetici ve örgütçü kişi ve organlar, devrimi hemen yarın örgütlemenin özeni, dikkati, enerjisi, tutkusu ve ruhu ile çalışmalıdırlar. Ancak böyle olduğu koşullardadır ki; örgüte katılan işçi ve gençler devrimciliği, devrimci laf yapmak değil; devrim için özveri, iş ve çalışma olarak algılayabilir ve devrimci bir ruhla eğitim görebilirler.
Başarılı çalışmaların da, zaaf ve eksikliklerin de, daha büyük bir önem kazandığı; çalışmanın daha ileri gitmesi ve örgütün, rolünü daha ileriden, daha kararlılıkla oynamasının; örgütün omurgası olan yönetici kitlenin, kendi öneminin farkında olması ve buna uygun davranmasıyla bağlı olduğu açıktır.


12 Haziran 2018 Salı

HİTLER TASLAĞI ŞEFLİK REJİMİNE SENDİKASIZLAŞTIRMA KÖLECE ÇALIŞMA KOŞULLARINA VE FAŞİST TERÖRE DUR DEMEK İÇİN DAHA GÜÇLÜ VE YENİ 15-16 HAZİRANLAR GEREKİYOR…!

15-16 haziran direnişi ile ilgili görsel sonucu

Türkiye işçi sınıfının, kazanılmış sendika haklarının gasp edilmesine yönelik Demirel hükümetinin çıkarmaya çalıştığı DİSKİ kapatma ve kazanılmış hakları gaspetme hedefli gerici yasalara karşı  15-16 Haziran 1970 yılında ayağa kalkarak bölgesel genel greve geçtiği direnişinin 79.yıl dönümü. Burjuvazi ve onların temsilcisi faşist gerici güçleri korkuya salan, 15-16 Haziran Büyük İşçi direnişi, sınıfın vahşi sömür ve örgütsüzlük dayatmasına karşı güncel olmaya devam ediyor.
Çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan oluşan Türkiye İş­çi sı­nı­fı, 1970 15-16 Ha­zi­ran’ın­da, ta­ri­hi­nin en gör­kem­li di­re­ni­şi­ni ya­rat­tı ül­ke­miz­de. Tüm ile­ri­ci, dev­rim güç­le­ri ey­lem ala­nın­da ön­der­li­ğin­de bir­leş­ti­ren iş­çi sı­nı­fı, kar­şı dev­ri­min top­ye­kün güç­le­ri­ne kar­şı baş­ta İs­tan­bul ol­mak üze­re, İs­tan­bul ve İz­mit iş­çi­le­ri böl­ge­sel bir genel di­re­niş ya­ra­ta­rak, ken­di sı­nıf­sal hak­la­rı­nı ko­ru­mak, eko­no­mik, de­mok­ra­tik, sen­di­kal hak ve ka­za­nım­la­rı­na yö­ne­lik ge­ri­ci-fa­şist sal­dı­rı­la­rı iş­çi yum­ru­ğuy­la püs­kürt­mek için so­kak­la­ra çık­tı. Üre­tim­den ge­len gü­cü­nü ha­re­ke­te ge­çi­rip, ey­lem alan­la­rın­da bir­leş­ti­ren iş­çi sı­nı­fı, 15-16 Ha­zi­ran 1970’de, iş­çi sı­nı­fı­nın bugün kal­bi olan İs­tan­bul’a so­kak­la­rın sa­hi­bi­ni gös­ter­di. Kav­ga­nın şa­fak­la­rın­da do­ğan, kav­ga­nın sa­hi­bi­ni ta­nıt­tı. İş­çi sı­nı­fı­nın bir­le­şik gücünün ya­rat­tı­ğı di­re­ni­şi, ik­ti­dar kav­ga­sı­nın za­fe­ri­ni ne ka­dar ya­kın­laş­tır­dı­ğı­nı, te­kil ey­lem ve is­tem­ler­de za­fe­ri na­sıl ya­ka­la­dı­ğı­nı öğ­re­ti­ci ol­du. Sı­nı­fın ken­di gücüne güve­ni­ni ge­liş­ti­ri­ci ve pe­kiş­ti­ri­ci ol­du. Dev­ri­min di­ğer güç­le­ri­ne, ön­cü güç ola­rak güven ve­ri­ci­li­ği­ni ey­le­miy­le ka­nıt­la­dı.
15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, 1970 yı­lın­da, ba­şın­da De­mi­rel’in bu­lun­du­ğu fa­şist Ada­let Par­ti­si (AP) hü­kü­me­ti­nin, o dö­nem ge­li­şen iş­çi ha­re­ke­ti­nin ge­li­şi­mi­ni dur­dur­mak, dev­let gü­düm­lü sen­di­ka olan Türk-İş kar­şı­sın­da, iş­çi sı­nı­fı­nın hem ile­ri ve hem­ de da­ha mü­ca­de­le­ci ke­sim­le­ri­nin ör­güt­len­di­ği DİSK’i ka­pat­mak için ya­pıl­mak is­te­nen 274-275 sa­yı­lı ya­sa­lar­da ya­pıl­ma­sı düşünülen de­ği­şik­li­ğin, bur­ju­va­zi­nin söz­cü­le­ri­nin te­pin­di­ği par­la­men­to­da gö­rü­şül­dü­ğü gün, iş­çi­le­rin bu­na ya­nıt ver­mek için şar­tel­le­ri in­di­rip, so­kak­la­ra çık­ma­sıy­la baş­la­dı. DİSK’in ön­der­li­ğin­de­ki DİSK üye­le­ri iş­çi­ler­ce baş­la­tı­lan di­re­niş, Türk-İş’e üye iş­çi­le­ri­ de ey­lem ala­nın­da ken­di sı­nıf çı­kar­la­rı­nı sa­vun­ma bi­lin­ci­ni ge­liş­ti­re­rek, bir­leş­ti­rip ku­cak­la­dı. İs­tan­bul iş­çi­le­ri­nin ya­nın­da, özel­lik­le İz­mit iş­çi­le­ri so­kak­la­rı iş­gal ede­rek, üre­tim­den ge­len gü­cüy­le İs­tan­bul’da­ki iş­çi­ler­le bir­leş­mek için İs­tan­bul’a yürüdü. İş­çi sı­nı­fı­nın, eko­no­mik, de­mok­ra­tik ve sen­di­kal hak­la­rı­na yö­ne­lik, bur­ju­va­zi­nin sal­dı­rı­la­rı­na kar­şı, var gücüy­le di­re­niş­çi iş­çi­le­re sal­dır­dı. Yol­la­ra tan­kı, pan­ze­riy­le ba­ri­kat­lar kur­du. An­cak, bir­le­şik gü­cüy­le ha­re­ke­te ge­çen iş­çi se­li, bu fa­şist ba­ri­kat­la­rı bi­rer bi­rer aşa­rak, İz­mit’i İs­tan­bul’­la bir­leş­ti­rip, İs­tan­bul’u et­ki­si al­tı­na al­dı. Böy­le­ce 15 Ha­zi­ran’da baş­la­yan büyük iş­çi di­re­ni­şi, 16 Ha­zi­ran’ı ka­zan­dı.
Mev­cut ik­ti­da­rı doğ­ru­dan he­def­le­yen iş­çi­le­rin ey­le­mi, po­li­tik içe­ri­ğiy­le dev­let­le acık bir kav­ga­ya dö­nüş­tü. Bu du­rum iş­çi­le­rin di­re­ni­şi­ni ör­güt­le­yen D‹SK yö­ne­ti­mi­ni aş­tı. Ey­lem ege­men sı­nıf­la­rı ol­du­ğu ka­dar, re­for­mist-re­viz­yo­nist DİSK ön­der­li­ği­ni­ de kor­kut­tu. DİSK ön­der­li­ği­nin bu re­for­mist tu­tu­mu, dev­le­tin “ne­fes bo­ru­su” ol­du. Or­du­nun, po­li­sin fa­şist sal­dı­rı­la­rı­na kar­şı di­re­nen iş­çi­le­re, 15 Ha­zi­ran ak­şa­mı DİSK Ge­nel Baş­ka­nı Ke­mal Türk­ler rad­yo­da yap­tı­ğı ko­nuş­ma­da: “Di­re­ni­şe son ve­rin. Ev­le­ri­ni­ze, işi­ni­ze dönün. Or­du­nun emir­le­ri­ne uyun, as­ker­ler si­zin kar­de­şi­niz­dir, on­la­ra kar­şı gel­me­yin. Ara­nı­za ka­rı­şan mi­li­tan­la­rın tah­rik­le­ri­ne ka­pıl­ma­yın” yol­lu açık­la­ma­lar­da bu­lun­du. Dev­rim­ci gen­çli­ğin yo­lu, iş­çi sı­nı­fı­nın yo­lu­dur bi­lin­ciy­le, iş­çi sı­nı­fı­nın di­re­ni­şi­ne en ak­tif da­ya­nış­ma­da bu­lu­nan ve fi­ilen iş­çi­ler­le bir­lik­te ba­ri­kat­la­rın önün­de dövüşen dev­rim­ci genç­lik, bur­juva­zi­nin di­liy­le Ke­mal Türk­ler ta­ra­fın­dan suç­lan­dı. Sı­nı­fa iha­ne­ti­nin ör­ne­ği­ni ser­gi­le­di. DİSK yöne­ti­mi bu tu­tu­muy­la, “Bu bir ih­ti­lal pro­va­sı­dır” di­yen Türk-İş Baş­ka­nı Sey­fi De­mir­soy­’la, ege­men ser­ma­ye sı­nıf­la­rı­nın çı­kar­la­rı doğ­rul­tu­sun­da kol­ ko­la ol­du­lar.
An­cak “göğe hücu­ma kal­kan” iş­çi sı­nı­fı­nın di­re­ni­şi, di­re­ni­şe iha­net eden DİSK ve Türk-İş yöne­ti­mi­ni aşa­rak dev­rim­ci ro­ta­da iler­le­miş, İs­tan­bul’un zap­tı­nı ger­çek­leş­tir­miş­tir. İş­çi sı­nı­fı bu di­re­ni­şi sa­ye­sin­de hüküme­te ge­ri adım at­tır­mış, par­la­men­to­da onay­la­nan ya­sal de­ği­şik­lik­ler ge­ri çe­kil­miş, ana­ya­sa Mah­ke­me­si bu de­ği­şik­li­ği ip­tal et­mek zo­run­da kal­mış­tır. Böyle­ce ka­za­nan iş­çi sı­nı­fı ol­muş­tur. Üs­te­lik 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şin­de iş­çi­ler, bu za­fer ka­za­nı­mı­nı, DİSK ön­der­li­ği­nin iha­ne­ti­ne, iş­çi sı­nı­fı­nın ko­münist bir po­li­tik ön­der­lik­ten, ken­di sı­nıf par­ti­si­nin yok­sun­lu­ğu­na kar­şın el­de et­miş­tir. Yüz­ler­ce ya­ra­lı ve 3 şe­hit, yüz­ler­ce tu­tuk­lu ve­re­rek ka­zan­mış­tır işçi sı­nı­fı.
15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, bir baş­kal­dı­rı­dır. Sı­nı­fın bir­le­şik gücüy­le, emek­çi­si, genç­li­ğiy­le bir baş­kal­dı­rı­dır. Üze­rin­den 36 yıl geçme­si­ne rağ­men bir çok ders­ler­le do­lu bir baş­kal­dı­rı­dır. İş­çi sı­nı­fı, şan­lı 15-16 Ha­zi­ran’ı baş­kal­dı­rı­sı­nın ders­lerin­den 36. yı­lın­da da öğ­ren­me­li­yiz. İş­çi sı­nı­fı­nı ken­di­li­ğin­den ta­rih­sel ey­le­mi ola­rak ara­dan 36. yıl geç­me­si­ne kar­şın, di­re­ni­şin ders­le­ri, öğ­re­ti­ci­li­ği­ni bu­gün­de tüm ya­kı­cı­lı­ğıy­la ko­ru­mak­ta­dır.
Her adım­da sı­nı­fın par­ti­si­ni in­şa et­mek ve adım adım par­ti­leş­mek için ça­lı­şan İn­şa­mız için 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şi­nin ders­le­ri da­ha bir eği­ti­ci ve öğ­re­ti­ci­dir. İ. Kay­pak­ka­ya yol­daş ön­der­li­ğin­de M-L mu­ha­le­fet ola­rak ilk şe­kil­le­ni­şi­ni, do­ğu­şu­nu ko­şul­lan­dı­ran önem­li bir ol­gu 15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi ol­muş­tur. PDA re­viz­yo­niz­mi, bu ken­di­li­ğin­den ta­rih­sel ey­le­mi­nin kar­şı­sın­da sec­de­ye du­rup, her şe­yi bun­dan bek­le­me man­tı­ğı­na kar­şı çık­mış, ör­güt­lü bir ey­lem­miş gi­bi sa­hip­le­ni­şi­ni eleş­tir­miş­tir. 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şi­ni, iş­çi sı­nı­fı­nın ön­cü­sü, sa­vaş kur­ma­yı pro­le­tar­ya par­ti­si­nin yok­sun­lu­ğu­nu, bu­nun ek­sik­li­ği­ni sa­va­şım içe­ri­sin­de da­ha çok his­set­tir­miş, bu ne­den­le sa­va­şı­mı­nı ik­ti­dar sa­va­şı­mıy­la bir­leş­ti­ri­ci ola­ma­mış­tır. 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şi, İs­tan­bul’un zap­tı­nı ik­ti­da­rın zap­tı­na ta­şı­ya­cak, müca­de­le­si­ni po­li­tik he­def­le­re yö­nel­te­cek ve onu her gün­kü po­li­tik sa­va­şım içe­ri­sin­de eği­te­cek par­ti­yi, iş­çi sı­nı­fı­na ka­vuş­tur­ma­nın ge­rek­li der­si­ni ver­miş­tir, ko­mü­nist ha­re­ke­te. Bu­gün­de, 36. yıl ön­ce­si­nde ol­du­ğu gi­bi, sı­nıf ha­re­ke­tiy­le ko­münist ha­re­ket ay­rı ay­rı yol­lar­da yürüme­ye de­vam edi­yor.
Ko­mü­nist ha­re­ket çü­rümüş ve yoz­laş­mış ön­der­le­rin elin­de ge­ri­ye sav­rul­muş, ken­di ka­de­ri­ne ter­k e­dil­miş ve sı­nıf için­de ken­di ken­di­ni üre­ten ko­münist hüc­re­ler üze­rin­de yük­se­len ko­münist par­ti­si ya­ra­tıl­ma­mış ve sı­nıf­la ya­ka­la­nan bağ­lar ve ilişki­ler küçük bur­ju­va dev­rim­ci­li­ği­ne ka­pak­la­nı­la­rak ter­k e­dil­miş­tir. Ay­nı za­man­da bu şan­lı di­re­niş, ko­mü­nist bir ön­cü ol­mak­sı­zın, ba­şa­rı­la­rın ka­lı­cı ol­ma­dı­ğı­nın çar­pı­cı der­si­ni ver­miş­tir.
15-16 Ha­zi­ran bü­yük iş­çi di­re­ni­şi, iş­çi sı­nı­fı­na, bur­ju­va­zi­nin iş­çi sı­nı­fı için­de­ki “ajan­la­rı” olan iş­çi aris­tok­ra­tlarını sen­di­ka ağa­la­rı­nı ta­nı­tı­cı ol­muş, bun­la­rın ne­yin kav­ga­sın­da ol­duk­la­rı­nı öğ­ret­miş­tir. Zo­ra gel­dik­le­rin­de kaçtık­la­rı­nı, bur­ju­va­zi ile ay­nı kul­var­da bir­leş­tik­le­ri­ni, bir sof­ra­ya bağ­daş kur­duk­la­rı­nı gös­teri­ci ol­muş­tur. 15-16 Ha­zi­ran şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, ege­men ser­ma­ye güç­le­ri ta­ra­fın­dan “ kur­ta­rı­cı ”, “sı­nıf­lar üs­tü ” gös­te­ri­len, pro­pa­gan­da­sı ya­pı­lan or­du­nun sı­nıf­sal ka­rak­te­ri­ni, fa­şist yüzünü açı­ğa çı­kar­tı­cı ve or­du­nun fa­şist ni­te­li­ği­ni, ser­ma­ye bek­çi­li­ği gö­re­vi­ni kav­ra­tı­cı ol­muş­tur. Çün­kü or­du her za­man ol­du­ğu gibi, 15-16 Ha­zi­ran di­re­ni­şin­de de iş­çi sı­nı­fı­nın mü­ca­de­le­si­ni ez­mek için elin­den ge­len her­şe­yi yap­mış, kit­le­le­rin üze­ri­ne tan­kı­nı, pan­ze­ri­ni sür­müş­tür.
15-16 Ha­zi­ran şan­lı di­re­ni­şin­de iş­çi sı­nı­fı, dev­ri­min ye­dek güç­le­ri­ni­ de di­re­ni­şi­nin çem­be­rin­den ge­çi­re­rek, ken­tin küçük bur­ju­va­zi­si ile gençli­ği iş­çi sı­nı­fı yo­lun­da bir­leş­tir­miş­tir. 15-16 şan­lı iş­çi di­re­ni­şi, dev­ri­min şid­det­le ola­ca­ğı­nı, her önem­li döne­me­ce ha­zır­lık­lı ol­mak ge­rek­ti­ği­ni, ül­ke­miz dev­rim­ci-ko­münist ha­re­ke­ti­ne bir ders ola­rak ver­miş­tir.
Ay­nı za­man­da 15-16 Ha­zi­ran iş­çi di­re­ni­şi, “sı­nı­fı ka­za­nan dev­ri­mi­ de ya­par” bil­gi­si­ni bir kez da­ha tar­tış­ma­ya yer ver­me­ye­cek düzey­de ka­nıt­la­yı­cı ol­muş­tur. 49. yı­lın­da 15-16 Haziran’ın baş­kal­dı­rı ders­le­rin­de, öğ­re­ne­rek sı­nıf için­de­ki ça­lışma­la­rı ge­liş­tir­me­li, dev­ri­mi ör­güt­le­me­nin sı­nı­fı ör­güt­le­me­den geç­ti­ği gerçe­ği­ni unut­ma­dan, seçimlerde başını OHAL rejimiyle işçi sınıfını sermaye karşısında örgütsüz ve grev-direniş silahından mahrum bırakan AKP’nin başını çektiği şeflik rejimine geçmenin ve daha çok emekçileri baskı ve sömürü altında tutmanın, kazanılmış hakları yok etmenin adı olan Cumhur İttifakının önünü kesilmesi ve hesap sorulması için oy vermeyip hesap sormalıyız.
Başında AKP-MHP faşist ittifakının durduğu fa­şiz­m ve ser­ma­ye­nin iş­çi sı­nı­fı ve emek­çi halk­la­rı­mı­za yöne­lik; özel­leş­tir­me, ta­şe­ron­laş­tır­ma, sen­di­ka­sız­laş­tır­ma, kir­li sa­va­şı da­yat­ma ve her tür­den fa­şist-şe­ri­at­çı sal­dı­rı­la­rı­na kar­şı ba­ri­kat ör­mek ve bü­tün sal­dı­rı­la­rı ge­ri püs­kürt­mek, sı­nı­fın ön­cülüğün­de ye­ni 15-16 Ha­zi­ran­lar ya­rat­mak­tan ge­çi­yor. Bu­nu ya­ka­la­mak ise ön­celik­le sı­nı­fa yöne­lik sürek­li­lik ar­z e­den devrimci çalışma yapmak, seçimlerde faşist dinci işçi ve halk düşmanı Cumhur ittifakına hayır demek ve HDP’yi desteklemek geçtiğini unutmayalım.

24 Mayıs 2018 Perşembe

Seçmen sayısı 13 ilden fazla olan cezaevlerinde kimler oy kullanabilecek?..!

Nüfusu 13 ilden fazla olan Türkiye cezaevlerinde tutulan yaklaşık 150 bin kişi hüküm giydiği gerekçesi ile oy kullanamayacak. Yargılaması halen devam eden ve “taksirli suç” kapsamında hüküm giyen tutuklular ise oy kullanabilecek.
AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda Türkiye cezaevlerinde 55 bin kişi bulunuyordu. 27 Kasım 2017 verilerine göre bu sayı 230 bin 735’e çıktı. Cezaevleri nüfusu, Türkiye’nin 13 ilinden daha fazla. 24 Haziran seçimlerine giderken, Türkiye’de sandık kurulacak yerler arasında 384 cezaevi de bulunuyor. Cezaevlerinde yargılaması devam eden tutuklular ile “taksirli suç” kapsamında hüküm giyen tutuklular oy kullanabilecek. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) 26 Nisan 2018 tarihli kararına göre Türkiye’de bulunan cezaevlerinde tutuklu sayısı altının (6) üzerinde olan cezaevlerinde sandık kurulacak. Tutuklu sayısı 6 ve altında olan cezaevlerinde ise, oy kullanma hakkı olan tutuklular en yakın sandıklara götürülerek oy kullanma işlemleri gerçekleştirilecek. YSK, cezaevlerinde sandık başına gitme hakkı olan seçmen sayısını ise 21 Haziran 2018 tarihinde en geç saat 17.00’ye kadar açıklayacak.
150 BİNE YAKIN KİŞİ OY KULLANMAKTAN MAHRUM KALACAK
Cezaevlerinde kurulacak sandıklara dair bilgi veren avukat Mecit Yıldırım, siyasi tutuklulardan hüküm giymemiş olanların oy kullanabileceklerini belirtirken, hüküm giymiş olanlar da “taksir” olmadığı için oy kullanamayacaklarını belirtti. Türkiye cezaevlerinde 16 Nisan 2017 referandumuna göre cezaevlerinde 78 bine yakın kişinin oy kullanma hakkı olduğunu belirten Yıldırım, 24 Haziran seçimlerinde oy kullanacakların sayısının halen netleşmediğine dikkat çekerek, “Bu seçimlerde bu rakamların artacağını tahmin ediyoruz. Çünkü çok fazla gözaltı ve tutuklama yapıldı referandumdan sonra. 1 Kasım 2015 seçimleri ile 16 Nisan 2016 referandumu arasında Türkiye cezaevlerindeki seçmen sayısı yüzde 20’nin üzerinde bir artış olmuştu. Benzer bir artış olduğu tahmin ediliyor ve bu sayı 90 bine yaklaşmış olabilecek. Beraberinde 150 bine yakın kişi de oy kullanamıyor olacak” dedi.
‘İLK DÖRTTE OLAN PARTİLER SANDIK KURULUNA ÜYE BİLDİREBİLECEK’
Cezaevlerindeki sandıklar için bir önceki seçim döneminde ilk dörde giren partilerin sandık kurulu üyesi bildirebileceğini belirten Yıldırım, “Zaten cezaevinin dış güvenliğini jandarma yine sağlayacak. Sandık kurulu üyeleri de sandıkların güvenliğinden sorumlu oluyorlar. Dışarıdaki sandıklardan farklı olarak partiler gözlemci bildiremiyorlar. Sandıkların sayımı da yine sandık kurulu üyelerinin huzurunda gerçekleştirilecek. Sandıklar aynı şekilde kurul üyelerinin gözetiminde İl Seçim Kurulu’na teslim edilecek. Tutuklular da sandıklarda gözlemci olma hakkına sahip değiller” diye aktardı.
Önceki yıllarda cezaevlerinde oy kullanma işlemlerinde sandık kurulu üyeleri nezdinde bir takım ihlaller yaşandığını da bildiren Yıldırım, şimdiye kadar çok ciddi bir vaka ile karşılaşılmadığını söyledi. Partilerin bildirdiği sandık kurulu üyelerinin kabul edilmek zorunda olduğunu belirten Yıldırım, “Kabul edilmediği takdirde partiler ilk olarak ilçe seçim kuruluna, ardından ise il seçim kuruluna bildirebilecekler” diye konuştu.

Aksaray Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı: Bu şehirde HDP tabelasını astırmam..!


HDP Aksaray İl Eşbaşkanı Muhitin Yılmaz, Valilikte yaptıkları seçim güvenliği toplantısında Aksaray Güvenlik Şube Müdür Yardımcısının kendisine, "Ben tarafım. Siz Abdullah Öcalan ile aranıza mesafe koymadığınız sürece HDP tabelasını size astırmam" dediğini söyledi.
Aksaray Valiliği tarafından düzenlenen seçim güvenliği toplantısına katılan HDP Aksaray İl Eşbaşkanı Muhittin Yılmaz, kendi partilerine dönük saldırılara ilişkin Aksaray Valisine bilgi verirken, Aksaray Güvenlik Şube Müdür Yardımcısının sözlü saldırısına uğradı.
'PARTİ TABELAMIZ HALA BALKONDA DURUYOR'
Yılmaz, yaşananları şöyle aktardı: "Aksaray Valisi iki gün önce seçim güvenliği adlı bir toplantı gerçekleştirdi. Beni de davet ettiler. Ben de davetine icabet ederek Valiliğe gittim. Toplantıya diğer siyasi parti temsilcileri, Jandarma Komutanı, Güvenlik Şube Müdürü de katıldı. Valilik konuya ilişkin konuşma yaptıktan sonra bizden de görüş istedi. Ben tam o sırada kalkıp HDP'ye yönelik daha önce gerçekleştirilen birçok saldırı olduğunu ve söz konusu saldırılardan dolayı parti tabelamızı asamadığımızı ilettim. Bizim partimiz Aksaray'da daha önce 3 defa saldırıya uğradı. Ve tabelamız şu anda balkonda duruyor. Bunları Valiye aktarırken, birden Aksaray Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı sözümü keserek, 'Ben tarafım. Bu şehirde size bu tabelayı astırmam. Abdullah Öcalan ve terörle aranıza mesafe koymadığınız sürece bu tabelayı burada asamazsınız' diye bağırdı."
'DEMEK Kİ SALDIRILARDA ONLARIN DA PAYI VAR'
Söz konusu güvenlik müdür yardımcısının valiyi de konuşturmadığını söyleyen Yılmaz, Valinin ise yaşanan olay karşısında sessiz kaldığını belirtti. Yılmaz, "Bu şehirde güvenlikten sorumlu birinin taraflı olması söz konusu olamaz. Demek ki yaşanan saldırılarda onların da payı var" diye ekledi. Yılmaz, konuya ilişkin Aksaray Valiliği'ne dilekçe yazacağını da belirtti.
BENZER SÖYLEM ANKARA’DA YAŞANMIŞTI
Aksaray Güvenlik Şube Müdürü Yardımcısının söylemine benzer bir söylem de geçtiğimiz haftalarda Ankara'da yaşanmıştı. HDP Çankaya İlçe Örgütü’nün Kuğulu Park’ta açtığı seçim standına gelen bir kadın polis, HDP standı önündeki Tunalı Hilmi Caddesi üzerinde duran siyah bir arabanın 4 kapısını açarak “bozkurt işareti” yapmış ve ardından da “Ölürüm Türkiyem” şarkısını yüksek sesle açarak provokasyon girişiminde bulunmuştu. HDP'lilerin “sizin seçim sürecinde tarafsız olmanız gerekir” demesi üzerine ise polisler “biz hainlerin tarafında değiliz” şeklinde cevap vermişti.


HDP, İstanbul ve Kocaeli’nde iftar programlarında kadınlarla bir araya geldi.


İstanbul’da Halkların Demokratik Partisi (HDP), Gazi Osmanpaşa ilçe örgütü tarafından Karayolları Meydanı’nda iftar programı düzenlendi. İftara HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya’nın yanı sıra çok sayıda kadın ve çocuk katıldı. Kadınlar evlerinden getirdikleri yemekleri birbiriyle paylaşarak ezanın okunmasıyla iftarlarını açtı.
‘ONLARIN ÇALAMAYACAĞI KADAR OY ALMALIYIZ’
İftardan sonra konuşan Hüda Kaya, “Seçim için geri sayıma başladık. Hiçbir seçim döneminde yaşamadığımız şeylerle karşı karşıyayız. Çünkü bizlere normalde resmi olarak 90 günden az seçim tarihi verilmemesi gerekirken yasaları da tanımayıp 60 günlük bir seçim tarihi dayattılar. Bu altmış gün içerisinde örgütlerimiz, ilçelerimiz, yöneticilerimiz kendilerini her açıdan hazır etmeye ve kadrolarımızı, sandık görevlilerimizi hazır etmeye telaşesi içerisinde bulduk. Artık bizim seçim çalışması saatlerimiz geceler olmak zorundadır. İftar programıyla başlayıp sabah namazına kadar gerekirse kapı kapı dolaşacağız derdimizi anlatmaya çalışacağız. Bizler barajın altında kalmayacağımızı biliyoruz. Ama dünyanın en tescilli hırsızıyla karşı karşıyayız. Bunun da farkındayız. Bunlara parmaklarını kaptıran hayatından olur. Onların çalamayacağı kadar oy arttırmamız lazım. Onların bizi baraj altında bırakmayacağı kadar oy almamız lazım. Bunun için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerekiyor” şeklinde konuştu.
HDP Kocaeli Darıca ilçe örgütü de Piri Reis mahallesinde kadınlarla iftar yemeğinde bir araya geldi.

Ankara’nın Gölbaşı ilçesinde bulunan Hacılar İlköğretim Okulu’nda din derslerine giren köy imamı ..!


Cengizhan Demirhan’ın öğrecilere şiddet uyguladı. Şiddete maruz kalan öğrenciler, mağdur sıfatıyla savcılıkta ifade verdi. Öğrenciler, imam Demirhan’ın kendilerini sürekli olarak süpürge sapıyla darp ettiğini anlatarak, kendisinden şikâyetçi oldu.
11 yaşındaki U.D, “Ayağım çok sıkıştığı için dışarıya doğru çıkarmış şekilde dururken öğretmenimiz gelip elinde bulunan süpürge sapı ile sol bacağımın kaval kemiğine vurdu. Ayağım halen ağırmaktadır ve biraz morluk var” dedi. Dayakçı imam ise işi pişkinliğe vurarak “Yerdeki şişe kapağına tekme atarken öğrenciye geldi” savunması yaptı. Gölbaşı
Kaymakamlığı’nın görevlendirmesiyle Hacılar İlköğretim Okulu’ndaki din derslerine giren köy imamı Cengizhan Demirhan; 25 Nisan’da yerde ayakkabısını bağlayan 11 yaşındaki öğrencisi S.K’ye önce tekme attı. S.K ve diğer öğrencilerin bu durumu rehber öğretmene anlatmasıyla okulda imamın öğrencilere uyguladığı şiddet gün yüzüne çıktı.
Velilerin şikâyeti üzerine Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatırken, 21 Mayıs’ta 4 mağdur öğrencinin ifadesi alındı. Ankara Barosu Başkan Yardımcısı Erinç Sağkan ve avukat Deniz Özbilgin, çocuklar ve velilerin avukatlığını üstlendi. Öğrenciler, yaşadıklarını şöyle anlattı:
-A.C: Öğretmenimiz genelde sakin bir yapıya sahiptir. Ancak bazen şakayla bazen de ciddi olarak bize vurur. Derse girer girmez süpürge sapını hemen eline alırdı. Genelde bana arkadaşlarım ile konuşurken ya da çöp atmaya kalktığımda sopayla ya da eliyle vururdu. Bir gün arkamı dönüp arkadaşım ile konuşurken sopayla sırtıma vurduğunda sopa sırtımda kırıldı. Ben çok acı çektim.
-U.D: Biz onu sinirlendirecek herhangi bir şey yaptığımızda haklı da olsak, haksız da olsak mutlaka bize vururdu. Sınıfta en çok dayak yiyen A.’dır. Genelde elinde süpürge sapı bulunurdu. Bir gün A. yere eğilmiş şekilde dururken öğretmenimiz elindeki süpürge sapı ile A’nın sırtına vurarak süpürge sapını kırdı.
-B.K: Din öğretmenimiz göreve başladıktan yaklaşık bir hafta sonra sınıf arkadaşlarıma vurmaya başladı. İlk vurduğu an Kuranı Kerim okuması esnasında K’nin sırayı kaçırması sebebiyle ona tekme atmıştı. Genelde eliyle vuruyordu, ikinci dönemden itibaren elinde genelde süpürge sapı bulunuyordu.
-S.K: Sınavdan düşük not aldığımız için bize kurbağa yürüyüşü yaptırıyordu. Ben yerdeyken arkadaşlarım konuşuyor diye bana tekme ile vurdu.
'HİÇBİR ŞEY İSPATLAYAMAZSINI'
Savcılıkta şikâyetçi olan veli Bekir Demirlek, oğlunun dayak yemesiyle ilgili konuşmak için okula gittiğinde müdür Mustafa Kaya’nın “Elinizde belge yok, hiçbir şey ispatlayamazsınız, Milli Eğitim’den müfettişler gelse de burada oturup çay kahve içip giderler” dediğini anlattı.
Demirlek, imamın yanı sıra okul müdüründen de şikâyetçi oldu. Soruşturma kapsamında 10 öğretmen ile okul müdürü Mustafa Kaya tanık olarak dinlenirken, Cengizhan Demirhan’ın ise şüpheli olarak ifadesi alındı. Şüpheli imam Demirhan’ın okuldaki görevlendirmesinin kaymakamlık tarafından iptal edildiği bildirildi.