25 Haziran 2019 Salı

Halkların Kardeşleşmesinin Timsali Denizin Asi Çocuğu Devrimci Sanatçı Kazım Koyuncuyu Anarken..!



Karadenizin devrimci çocuğu Kazım Koyuncu’yu kahrolası kanser hastalığından kaybedişimizin üzerinden 14 yıl geçti. Koyuncu genç yaşında yakalandığı kanser hastalığından dolayı 25 Haziran 2005’te yaşamını gözlerini yumdu.
Kazım Koyuncu açık net bir devrimci duruşa sahip olan enternasyonalist bir devrimci sanatçıydı.
Kazım koyuncu, 1972 Artvin Hopa da Laz bir ailenin çocuğu olarak yaşama merhaba dedi, Küçük yaşlarda devrimci düşüncelerde etkilendi ve üniversite yılları kavgaya daha güçlü atıldığı ve  devrimci sanatıyla kitlelere gerçekleri taşımaya çalışan Kazım Koyuncu başka bir dünya düşü olan, Karadeniz müziğini, etnik müziği kendine özgü düzenlemelerle güzel bir şekilde icra eden, kurduğu Lazca Rock Grubu Zugasi Berepe ile de bir ilke imza atan bir sanatçıydı.
Lazca söylemesi üzerine şöyle diyordu: “Bu milliyetçilik mi derseniz; bu başka birşey derim. Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım, ama babaannemin kullandığı dilin yeryüzünden silinmesine karşı durma duyarlılığına da sahibim... Yani Laz olmam bir tesadüf. Evrensel düşünen bir insanım, müziğim de böyle olmalı. Ayrıca müziğe sadece müzik olarak bakmıyorum. Hangi akılla, hangi duygularla yapıldığı da önemli. Benim hayata karşı söyleyecek şeylerim var.”
Yaşama ve sanata devrimci bakışını kısaca şöyle anlatır: “Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, birgün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”
Kanser hastalığından dolayı 33. yaşında yaşama gözlerini kapayan Koyuncu da Karadeniz’de çok sayıda insanın yaşamına mal olan Çernobil faciasına karşı mücadele edenler arasındaydı. Ölümü de “doğal” değil, Çernobil sonrası bölgeye yayılan radyasyonun sonucu kanserdi. “Neredeyse her ailede bir kanser vakası var ve bu tesadüf değil. Adamlar pişkin pişkin çıkıp çay içti karşımızda. Bunu yapan insan ya geri zekalıdır ya da çıkar gruplarına hizmet ediyordur. Şimdi bunlar cinayet değil mi?”
Kuşku yok ki Karadenizin devrimci çocuğu Koyuncu, sadece müzisyen kimliğini müzik icrası ile sınırlandırmayan, yaşadığı çağa, topluma ve taşıdığı insani vicdani değerlere karşı da devrimci sorumluluk taşıyan bir sanatçıydı.. Bu anlamda coğrafyamızda gelecek güzel günlere olan inancı güçlendirerek, birlikte yaşamı müzikle güzelleştirme çabasında ısrar etmektir Kazım Koyuncu'yu anmak. Farklı ve özgün üretimlerle müziğe dair bir değer yaratırken, yeni, yaratıcı ve sanatına emek vererek kendini geliştiren bir müzisyen kişiliği olma yönünde adım atarken aynı zamanda sözünü ve ezgilerini, barışa, kardeşliğe, doğayı koruyarak, sınıfsız ve sömürüsüz bir yeni bir dünya yaşamını savunmaya dönük bir özne olarak hayata katmaktır Kazım'ı anmak. Anısını önünde saygıyla eğiliyoruz.

3 Haziran 2019 Pazartesi

Sömürü ve Zulme Karşı Rüzgara Karşı Kırmızı Boyun Atkısıyla Yürüyen Nazım Hikmet Ölümünün 56.Yılında Kavgamızda Yaşıyor..!


3 Haziran 1963…
Moskova…
Nâzım Hikmet Ran’ın ceketi..
Cebinde bir kâğıt…
Kâğıtta bir şiir:
“Gelsene dedi bana.. Kalsana dedi bana.. Gülsene dedi bana.. Ölsene dedi bana…Geldim, kaldım, güldüm, öldüm”.
Son şiir…
Bu son dizeler bir itiraf gibi…
Bir şairin yaşama, güzelliklere ve hüzne bakışının alçak gönüllü anlatımı… Koskoca ve dopdolu bir hayatın hak ettiği en sade veda…
Bir aşk…
Şairin insana, insanlığa ve tüm evrene duyduğu sevgi, tutku, acı ve saflık…
Bilinçli bir yaşam, bilinçli bir veda…
Her yılın Haziran ayı, bizde bir burukluk yaşatır; Haziran ayı üç büyük devrimci ustanın aramızdan ayrıldığı aydır: 2 Haziran'da Orhan Kemal (1970), Ahmed Arif (1991) ve 3 Haziran'da Nazım Hikmet (1963) bizi silkeler; zıtlıkları, çelişkileri anımsatır. 56. yıl önce; Nazım Hikmet Ran şairimizin dünyadan, büyük insanlıktan ayrıldığı gün bu gün!
Nazım Hikmet; 1902 yılında Selanikte dünyaya gözlerini açtı, genç yaşında komünizme tanıştı ve safını devrim ve sosyalizmden yana belirledi. 1920'lerde eğitim için Sosyalist  Sovyetler Birliğine gitti ve mücadele için ülkeye döndü. 1938’de mahpusluk sanatına başlıyor ve 1951’de bitiriyor. Bitirme belgesini alan Nazım, o büyük beynini de alıp istemeyerek bu yurttan göç etmek zorunda kalıyor. Nazım bir ozandı. Büyük insanlığın ozanı: İnsanın, emeğin, doğanın değerini bilen bir sanat adamı. Nazım Hikmet, yirminci yüzyılın, modern çağın çelişkileri, acıları içinde, sınıf çatışmalarının ve savaşların yoğun yaşandığı bir çağın şairiydi. Onu yaşadığı ve hiç durmadan şiirler ürettiği zamanda kendi ülkesi için tehlikeli (!) ve günümüzde ise onu bir “Türkiyeli emekçilerin şairi” olarak değerli kılan şey tam da buydu: Çağının şairi olması.
Nazım’ın çığlığı keskindi çünkü memleketine ve dünyaya baktığında “gerçeği” görebiliyordu. Yüzyıllar boyu büyük ozanların seçtiği şairlik mertebesini yani “gerçekliğin taşıyıcılığı” görevini yüklenmişti. Bu ne pahasına olursa olsun dilin, beynin ve kalbin sesini bağırmak anlamına gelir ki şairlerin işi bu yüzden hep zor olmuştur. İşte bu “zorluk” Nazım’ı bu kadar okunası yapandır; çünkü “gerçek”tir dizeleri; ama aynı zamanda Nazım’ı memleketinden uzaklara gitmeye zorlayan ona “hasretlik” çektirendir de… Ama onu büyük yapan yaşadığı çağın haksızlıklarını, en derinde yatan anlamlarını, olaylarını güçlü bir şiirsellikle üretirken dünyayla bütünleşmesi; evren ve insan birlikteliğini dilinin gücüyle verebilmesiydi. Bu yüzden Nazım nereye giderse gitsin başka bir ülkede yaşanan acılara ya da dünyanın öbür ucundaki barışa hep “hasretti”… “Angina Pektoris” şiirinde doktora söylediği gibi: “(…) Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki korkunç baskıya rağmen kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor (…)” …
Nazım’ın şiirlerinde yaşam belgesel gibidir. Başından sonuna izlenir, anlaşılır ve düşündürür her bir satırı… Bu yüzden Nazım’ın şiiri, bir tanıklıktır; tarihin sınıfsal çelişkilerini anlatan, acılarını ve mutluluklarını yansıtan ve en güzeli de gelecek yüzyıllara umut ve cesaret aşılayan…
YİRMİNCİ ASRA DAİR
— Uyumak şimdi,
uyanmak yüz yıl sonra, sevgilim...
— Hayır,
kendi asrım beni korkutmuyor
ben kaçak değilim.
Asrım sefil,
asrım yüz kızartıcı,
asrım cesur,
büyük
ve kahraman.
Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
Ben yirminci asırlıyım
ve bununla övünüyorum.
Bana yeter
yirminci asırda olduğum safta olmak
bizim tarafta olmak
ve dövüşmek yeni bir âlem için...
— Yüz yıl sonra, sevgilim...
— Hayır, her şeye rağmen daha evvel.
Ve ölen ve doğan
ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
(benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem),
senin gözlerin gibi, Hatçem,
güneşli olacaktır...
Nazım Hikmet Ran
İşte bu şiirde, önceki satırda sözünü ettiğimiz gibi; yüzyıl içindeki sınıfsal yapıyı ve onun çelişkilerini görebiliyoruz. Bir şairin, insanın, acısını ve umudunu görüyoruz Nazımın dizelerinde. Bu şiirin gücü, hangi yüzyılda okunursa okunsun o hazin yaşamı, kavgayı ve inancı dile getirmesinden gelir. Şiir, sınıf çelişkileri sürdüğü süreç içinde de hep güncel kalmanın ötesinde belgesel niteliğini de koruyacaktır. Nazım’ın şiirleri tablo gibi izlenebilir, sinema olarak görselleştirilebilir; ses, ritim ve melodi her satırda birbirini takip eder. Nazım konuşur siz dinlersiniz. Hikayeler: insanların, mahpushanedekilerin, kadınların, aşkların, yoksulluğun, Haydarpaşa Garı’nın, kentin, ormanın… karlı kayın ormanının, yolculukların, savaşın… ve gelecek güzel günleri bir bir anlatır Nazım.
Nazım, bir insan, bir şair… Gençlik çağında 1938 yılında şiirleri yüzünden 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yıl 7 ay kaldı. 1950 yılında bir af yasasıyla çıktı. Yeniden askerliğe çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurdunu terk etmek zorunda kaldı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu Türkiye vatandaşlığından çıkarılmasına karar verdi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova'da yaşadı ve 3 Haziran 1963 yılında orada öldü. Dünya işçi ve emekçilerinin dilinde destanlaşan şairimizin mezarı ömrünün önemli bir kesitini yaşadığı ikinci vatanı olarak bilinen Moskova’da, Novo-Deviçiy Mezarlığı’nda gömülü. Siyah granitten bir mezar taşı üzerinde rüzgâra karşı yürüyen adam figürü ile görselleştirilen mezar dünyanın dört bir yanından gelen insanların çiçekleriyle anıtsallaştırılıyor.
Uzun bir zaman faşist devlet kendi sanatçılarına düşmanlık duydu. Kendi sanatçısına aydınına -ozanına, kendi yurttaşına “vatan haini” damgası o çok demokrat gösterilen Menderesin Demokrat Partisine nasip olmuştu. Birçok güzel, devrimci, sosyalist ve ilerici insan, yetenekli ve değerli aydın-sanatçı, şair, tiyatro ve opera sanatçıları, sanat ve siyasi ideoloji arasında var olan o çelişkili yapı içinde haksızca cezalandırıldılar. Nazım devrimci ve emekçilerle direndi ve faşizmin yasaklarını parçalayıp şiirleri özgürleşen şairlerimizden birisi oldu. … Şiirleri oratoryolara, destanları müziklere dönüştü; Bursa Cezaevi günlerini anlatan “Mavi Gözlü Dev” adlı bir film sinemalarda yer aldı… Peki, yetiyor mu? Nâzım dünyada bir “Türkiye halklarının emekçi şairi”… Çünkü Nazım “memleketim…” der birçok şiirinde… Vasiyet şiirini: 27 Nisan 1953’de Barviha Sanatoryumu’nda hasta yatarken yazmış. “…Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani....” der.
O nedenle Nazım’ı biraz anlamak demek; onun son yolculuğunu şiirin diliyle kurgularken; kendi memleketinde, Anadolu insanı ve çok sevdiği çınar ağaçlarıyla, alçak gönüllü bir buluşmayı hayal ettiğini anlayabilmek demektir. “Hasretlik, sevgi, özlem, alçak gönüllülük, dostluk… Ben sizden ayrıldığımda da yüreğim sizinle” demek ister…
Ama kırk yedi yıldır orada başkaldırının dinginliği içinde duran anıt mezarı buraya getirmek istiyorlar. Değişecek olan ne?
Nazım Hikmet’in düşüncelerine inanan insanlara sözümüz: Bırakın olduğu yerde kırılmadan, dökülmeden saygı görsün, dünya emekçileri adına “rüzgara karşı” yürüsün. Materyalist dünya görüşüne sahip olanların evrende her yerin aynı olduğunu bilirler. Materyalistlere göre doğada insanın bedeninin nerede gömülü olduğu o kadar önemli değildir. Önemli olan insanın düşüncelerinin aydınlığının ne kadarının insanlara ulaştığıdır.
Materyalist ya da metafizikçilerin dışında kalanları ve illa mezar buraya gelecek diyenleri önce Nazım’ı doğru anlamaya çağırıyoruz. Nazım Hikmet’in dünya görüşü Marksizm, savunduğu ideoloji eşitlikten yana, komünist bir sistemdi… Ancak “büyük anlatılar’ın” (Grand Narratives) son dönemecinde artık değerler sistemi değişti. Biraz dikkatli bakıldığında 21. yüzyılın her şeyi üretip tükettiğini ve bunun emperyalist kapitalizmin en büyük stratejisi olduğu görülebilir. Kültürel değerler de artık bu acımasız döngüde yerlerini alırlar. Yani Nazım da bu anlamda bir “meta”dır kapitalizme göre. Bir aracıdır. O komünizmin, vatan hainliğinin değişen yüzünün bir simgesi olarak üretilir ve tüketilir.
Ancak gerçekte, Nazımca ve bizce Nazım yalnızca “büyük insanlığın şairi”…
Nazım’ın mezarının orada olmasının bir anlamı var; Nazım’ın yaşamının önemli bir kısmını, ideolojisini ve hatta son aşkını ifade ediyor o bize uzak gömüt…
Kendimizi kandırmayalım. Bırakın Nazım’ın kendisinin neler çektiğini; memleketimiz Nazım’ın şiirlerini okuyanların sürgün edildiği, işinden atıldığı, işkence gördüğü, toplum dışına itildiği sancılı süreçlerden geçti.
Uzaklardan memleketine bakıp, insanların her öğünde yalanla beslendiğini gören Nazım: 1949’da yazdığı “elleriniz ve yalana dair” şiirindeki kahramanlara: 1930 Mayıs’ın da yazdığı “sen yanmasan ben yanmasam” diye bağırarak, 28.7.1962’de yazdığı “Vatan Haini” şiiriyle vatan hainliğine devam ettiğini haykırıyordu karşı kıyıdan. İnsanlık uyansın diye. Yalanla doyanlar gerçeği görebilsin diye!
3 Haziran 1963 yılında 61 yaşında kaybetmiş olduğumuz Nazım Hikmet, bugünde işçilerin, emekçilerin ve iyiden ve güzelden yana olanların beyninde, yüreğinde ve sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yürüyüşünde yaşıyor yaşayacaktır.

30 Mayıs 2019 Perşembe

SİNAN CEMGİL KADİR MANGA ALPASLAN ÖZDOĞAN NURHAK’A ABİDE KALDI..!


nurhak direnişi ile ilgili görsel sonucu
Sen Ne Zaman Büyüdün?
Eski duvar diplerinde karanlık sular
ay vurmuş gölgelenmiş kuytular
canım oğul güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini, sana nasıl kıydılar?
Ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum
bir külüstür mahpushane zindanların en kötüsü
gözlerinin moru vurmuş ak mendillere
bir kelepçe sabahı ki türkülerin en acısı
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
akşamlar bir karakuş gibi sağılıp inerdi tenha yollara
yıldızlar dut kokardı, iğdeler ay kokardı
öflez ışıkları, yol boylarında Osmanlı karakolların
tilkiler üşüşünce akşam yıldızıyla bağlara
kelepçemin karasına bir ak güvercin
nazlı nazlı, canım yiğit, süzüm süzüm canım oğul, gelip konardı
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
Ekmek yedim, su içtim ben nasıl yadsıyayım
nurhak dağlarının hemencecik eteğinde o yerde
toprak kına gibidir etlidir damarlıdır
sanırsın balla yoğrulmuştur kehribar üzümleri
kütükleri Hititlerden, kan gütmesi Osmanlıdan
ekmek yedim, su içtim ben nasıl yadsıyayım
taze peynir gibi taze, sarı yaban gülü selam
ya nasıl yadsıyayım İshaklı selvilerde ay-ışığını
ya bu kanlı gömleği ben kime giydireyim?
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
Sen ne zaman büyüdün de ne zaman kaptırdın gönlünü
o Nurhaklar’a?
Sen daha bebek bebek, sen daha baba baba
canım oğul, o kıraç topraklarımın yabangülü, yiğidim
sen ne zaman büyüdün de düştün yollara
yolunu mavi kargalardan, toylardan sorar oldun?
hala duruyur mu tellerinde o mavi kargaları Maraş topraklarının?
o karamuk çalıları, o çoban döşekleri, o Müslüman kayalar?
beni sordun mu gözüm, o kanlı toprakların menekşeli sabahlarından?
çıkınımda kara zeytin bile yok, kara alman kelepçesi bileklerimde
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum..
Bileklerim canım oğul yeni yeni başladı sızlamaya
sen büyüdün de demek, düştün de demek o damar damar
kınalı topraklara
tüketmişim yirmi yılı, canım yiğit, bir salkım üzüm gibi
canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini, sana nasıl kıydılar!
ben bu yürek yarasını bir gece Elbistan’da duymuştum.
Bundan tam 48.yıl önce Nurhak dağlarında halkların özgürlüğü ve kurtuluşu için silahlı direniş tohumlarını eken ve Deniz Gezmiş, Yusuf aslan ve Hüseyin İnanın idam edilmesinin engellenmesi için Malatya'nın-Kürecik ilçesindeki Amerikan üssünü basmaya giderlerken hain bir pusuda yitirmiş olduğumuz Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan –Kadir Manga nezdinden tüm devrim ve sosyalizm şehitlerini saygıyla anıyoruz.
Nurhak’ın Solmayan Üç Gülü;
KADİR MANGA, SİNAN  CEMGİL ve  ALPASLAN  ÖZDOĞAN’IN
Kısaca Yaşam ve Mücadelelerinden Öğrenelim..!
44 yıl önce bugün (31 Mayıs 1976) Kürecik Radar Üssü’nü basmak üzere harekete geçen, Nurhak dağlarının Adıyaman Gölbaşı İlçesine bağlı İnekli Köyü mıntıkasında, jandarma ile girdikleri çatışmada yaşamlarını yitiren Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) önderlerinden SİNAN CEMGİL, ALPASLAN ÖZDOĞAN, KADİR MANGA Hüseyin Cevahir kimdirler: 

SİNAN CEMGİL:
15 Kasım 1944 tarihinde İstanbul’da doğan, 1964 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesi’ne giren SİNAN CEMGİL burada devrimci siyasetle ilgilenmeye başlayıp aktifleşti. 1965 yılında Şirin YAZICIOĞLU ile birlikte gözaltına alındı, 1969 yılında Şirin YAZICIOĞLU ile evlendi, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün (SFK) kuruluşuna katılarak bir süre başkanlığını yaptığını ve o arada Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) de üye olduğu.
1968’le birlikte yoğunlaşan öğrenci eylemlerinde, ODTÜ içindeki mücadelesi ve sevilen kişiliğiyle bilinen SİNAN CEMGİL iyi bir propagandist ve ajitatör olmasının doğal önderliğiyle de öne çıkmıştı.  ODTÜ’de Toplumcu Grup içinde yer alan SİNAN CEMGİL’ 1968’de ODTÜ’de boykota ve 1969’da yine ODTÜ işgaline önderlik etti.
Vietnam kasabı olarak bilinen Komer’in ODTÜ’de arabasını yakanlardan birisi olan  SİNAN CEMGİL’ di.  Eylemde birlikte yer aldığı arkadaşı Mustafa Taylan Özgür’ün İstanbul’da öldürülmesinden sonra 1970 yılında doğan oğluna söz verdiği gibi arkadaşı Taylan’ın adını koydu. Sinan THKO’nun kurucu kadroları ve teorisyenlerindendi. Ondan dolayı yoldaşları ve arkadaşları Hoca olarak hitap ediyorlardı Sinan Cemgile.  1971 yılında kırda silahlı gerilla mücadelesini başlatmak amacıyla Nurhak dağlarına giden Sinan Cemgil , 31 mayıs 1971 yılında jandarmalarla girdiği çatışmada  şehit edildi.
KADİR MANGA :
THKO’nun önder militanlarında olan 1947′de Konya’nın Akşehir ilçesinde doğan, ilk ve orta öğreniminin ilk yıllarını Akşehir’de, liseyi İzmir’de bitiren, Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyan KADİR MANGA, 1969 Aralık sonlarında HÜSEYİN İNAN’ın çağrısı üzerine Filistin’e gidinceye kadar, devrimci eylemlerin aktif örgütleyicisi ve uygulayıcısı oldu. 1969 yılın sonlarından Filistin’e giden KADİR MANGA, orada İsrail’e karşı savaştı. 1 Şubat 1970 tarihinde 16 arkadaşıyla Türkiye’ye dönen MANGA, 11 arkadaşıyla Diyarbakır’da yakalanarak 8 ay Diyarbakır Cezaevinde yattı. Kırda savaşmak için Nurhak dağlarına gitti ve 31 Mayıs 1971 yılında çatışmada katledildi. ”
ALPASLAN ÖZDOĞAN
 3 Mart 1946′da Buca’da doğan ve ODTÜ’de okuyan o dönemde ABD Elçisi Robert Komerin arabasının yakanlardan ALPASLAN ÖZDOĞAN’ yükselen devrimci mücadelenin ön saflarında yer aldı. THKO’nun militanlarından olan Alpaslan Özdoğan Filistin’e gidip El Fetih örgütü saflarında İsrail’e karşı savaşan devrimcilerden biri oldu, Filistin dönüşünde yakalanıp bir süre  Diyarbakır cezaevinde yattığı.
1971’in başlarında Nurhak dağlarına gerilla mücadelesini başlatmak amacıyla giden Alpaslan Özdoğan Kürecik Radar Üssü’ne yapacakları baskına giderken 31 Mayıs 1971 yılında jandarma pususuna düştüler.  Jandarmayla çıkan çatışmada  elde silah direnerek  ölümsüzleşti.

Devrimci Saflarda Kanayan Yara Gerici Şiddet ve Biatçı Kültür Üzerine Birkez Daha ..!


Devrimci saflarda örgüt içi yada dışı infazlar devrimi hareket saflarında hala kanayan bir yara olmaya devam ediyor. Bu işi öncelikle PDA-Aydınlık revizyonizmi İbrahim Kaypakkaya yoldaşı kaçırarak olası direnme halinde katletme kararıyla, devrimci saflarda farklı düşünen yada ayrılanları katletmenin doğru olduğu eğilimi taşıdı. Bu aynı 1970'li süreçlerde devrimci örgütler arasında şiddet olayının yaşandığı bir sır değil. Tartışma toplantılarında Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş gruplarının özellikle TİPli ve kendileri gibi düşünmeyen kesimlere karşı şiddeti doğal karşıladıkları ve bir kaç kez üniversitede tartışmalarında İ.Kaypakkaya yoldaş yönelik şiddet içerikli saldırılarda bulundukları sır değildir. Yine Robert Kolejlilerin örgüte ihanet ettiği gerekçesiyle açıktan Adil Ovaloğlu'nun komplocu bir tarzda katledilmesiyle başlayan devrimci saflarda karşı devrimden alınmış çelişkileri ve sorunları şiddetle çözme tutumu daha sonrası yıllarda derinleşerek devam etti. Binleri aşan devrimci yoldaş dedikleri tarafından, ihanet, hain vb. gerçekçi olmayan Dev-Yol-Kurtuluş, Dev-Yol, Dev-Sol, Halkın Kurtuluşu-Devrimci Proletarya ,MLSPB-Çayan sempatizanları, HDÖ-Acil-Halkın Birliği-Partizan (Partizan çevresi 1976 ayrılığında merkeze karşı sıklıkla şiddet uyguladı, geceleri basıp dağıtmaya-devrimci faaliyetleri engellemeye, mezar anmalarında saldırgan ve şiddet uygulayan tutumlarıyla provokasyon yaratan tutumlar içinde oldular), 1977-78de PDA-Aydınlık revizyonistleri H.Kurtuluşu ve Dev-Soldan devrimciler katletti ve devlete yamanarak, ihbarcı karşı devrimci hatta kapaklandı. PKK Kürdistan bizimdir kimse buralarda faaliyet yürütemez anti-demokratik gerici tutumuyla hemen tüm devrimlere savaş açtı. Halkın Birliğinde 6 kişiyi katlederken H.Kurtuluşunda,Dev-Yolda-5 parçacılarda, KUK'ta ve diğer Kürt ulusalcı hareketlerde binlerce devrimcinin katledilmesine imza attı. Partizan kadrolarında birisi Dev-Yolcu bir öğretmeni Dersimde katletti. 
Yine PKK, Öcalan'ın çizgisine karşı çıkıp eleştiren ve yeni oluşumlar içine yönelen Çetin Güngör ve Mehmet Şener başta olmak üzere binleri bulan örgüt içi infazlara imza attı. 
1990'lı yıllarda örgüt içi sorunları çözemeyen TKP-ML DABK, Kardelen hareketi adı altında işkenceli sorgular sonucu, onlarca kişi hem de TKP-ML'nin öncü kadroları öldürüldü. Özgür gelecek-Halkın Günlüğü arasında yaşanan ayrılıkta H.Günlüğü Ö.Geleceklerin silahlarına el koyup şiddet kullanmada geri durmadılar. Yine Ö.Gelecek ile Uzun yürüyüş arasında yaşanan ayrılıkta, Ö.Gelecek çevresi U.Yürüyüşün başını çeken devrimciler hakkında ölüm kararı aldı ve değişik alanlarda faaliyetleri engellemeye çalıştı. Dev-Sol ayrışmasında D.Karataş'ın başını çeken Yürüyüş ile yollarını ayıran Bedri Yağanın başını çekmiş olduğu gruba karşı yok etme saldırı başlattı ve onu aşkın devrimci hunharca katledildi. Devrimci ailelerin evleri-gecekonduları basıldı ve göçe zorlandılar. 1995 MLKP-KP-İÖ ayrılığında,MLKP ayakta kalabilmenin yolunu burjuvazinin hatta burjuvazinin daha çok faşist kesimlerinin kullandığı karşı devrimci şiddetle ez ve yok et yolunu seçti. Halkın Birliği büroları basıldı yoldaşların kafaları-kolları kırıldı ve eşyaları parçalandı, bazıları hırsızlık yapıp çaldılar MLKP önderliğinin talimatıyla gerçekleştirilen ve yüzleri aşan bu gerici halk düşmanı eylemlerde onlarca devrimcinin kafası kolu kırıldı, arabaları parçalandı, gebe kadınlara bıçak atmaktan geri kalmadılar. 27 Ağustos 1996 yılında MLKP'nin önderliğinin talimatıyla Kemal Yazar ve yanında olan bir yoldaş Almanya’nın Duisburg kentinde kaleşinkoflu suiskaste maruz kaldı. Bu saldırıda Kemal Yoldaş katledilirken yanındaki yoldaş ağır yaralandı. İşin ilginç yanı faşizmin işkence ve zindanlarda katlemediği, vücudu faşizmin kurşunlarıyla delik deşik olmuş Kemal Yazar yoldaş, bir dönemler yoldaş dediklerinin kurşunlarıyla katlediliyordu. Birisi Türkiye de olmak üzere üç yoldaş MLKP önderliğince kaçırılıp faşist yöntemler "örgüt varlığı için ve önderliğin iktidarı için her yol mubahtır" yaklaşımı içinde ihanete zorlandılar. İşin daha da ilginç olanı MLKP tarafından kaçırılan onbeş gün tutsak tutulan yoldaşlardan ikisi kanser hastalığından yaşamlarını yitirdi. Yine Kemal yoldaşın katledildiği suikast eyleminde ağır yaralanan yoldaşı da kanser hastalığında kaybettik. Yüzlerce devrimci bu saldırılarda etkilenerek, devrimci safları terk etti. Düşmanın yapamadığını MLKP önderliği saldırılarıyla yapıyordu. 
Devrimci saflarda bölünme parçalanma devam ettikçe karşı devrimci şiddette sürdü. EMEPten kopup H.Kurtuluşu’nu yeniden geliştirmeye çalışan gruba yönelik saldırısı da bir devrimci kalp krizinde yaşamını yitirdi ve bir çok yerde EMEPliler, H.Kurtuluş'u grubuna saldırdı. Kısacası güçlü olan zayıf olanı ezip politik alanda şiddet saldırıları ve yasaklarla silmeye ve bu yolla ayakta kalmaya çalışma yolunu tuttu. Çünkü bu akımlar kendi görüşlerine güven duymuyorlardı. Öyle olmuş olsaydı halk içinde çelişkilerin çözümünde izlenmesi gereken tartışama-eğitme ve değiştirme yolunu tutarlardı. 
. Yeni Demokrasi Ö.Gelecek ayrışmasında, güçlü olan Yeni Demokrasi zorbalığı geçer akçe kılarken, bir dönem başkalarına şiddeti geçer akçe kılan ve devrimci saflarda yaşanan kirli Susurluk olaylarına sesiz kalıp destek olan Ö.Gelecek çevresi şiddet kendisine dönünce feveran yapmaya başladı. Devrimci saflarda hala kanamaya devam eden sorunları şiddetle ve öldürmekle çözme yöntemi, devrimcilere büyük zararlar vermiş ve yığınların saflarında önemli bir güvensizlik tohumu ekmiştir. Örgütü araç olmaktan çıkarıp amaç haline getiren biatçı kültür binlerce devrimcinin yaşamın mal olmuş ve kitleler nezdinde de temiz devrimcilik kirli hale getirilmeye çalışmıştır. 
Herşeyi kendi iktidarının devamına bağlayan ve fikir tartışmasından kaçarak güçlü zayıfı ortadan kaldırı tutumuna göre hareket eden bir yerde ne eşitli, demokrasi ve nede sosyalizm doğar. Burada olsa olsa burjuvazinin değişik versiyonu bataklık yaratılır. 
Bu bataklığa karşı ilkeli duruş içinde olanlarda vardı. Her koşulda devrimci saflarda erozyona yol açan ve giderilmesi olanaksız gedikler açan, komplocu, provokasyon yüklü ve örgütü amaç haline getiren biatçı politik duruş ve kültüre karşı Halkın Birliği, Yeni Dünya İçin Çağrı ve ODAK dergi çevreleri devrimci yaklaşım içinde oldular ve ilkeli yaklaşımlarıyla bu alanda egemen şiddeti kutsayan gerici egemen eğilimin karşısında durdular. Şuna inanıyoruz ki devrimci saflarda ve örgüt için kopuşmalar da devrimci ilkeleri duruş egemen kılınmadan, emekçilere arasında devrimci ve sosyalistlerin sarsılan güven eksiklilerini aşmaları ve geniş kitleleri kucaklamaları zor ve güç olacaktır. Bir çok akımın PKK'ye öykündüğü koşullarda herşeyi önderlik bilir örgüt- önderlik eşittir halk devrimidir yaklaşımıyla hesaplaşılmadan yeninin yolunu açmak, hayal olmaktan öteye gitmeyecektir.

Dersim Düşmanlığında değişen bir şey yok..!


Aydınlık-Doğu Perinçek’in tezgahında yetişmiş olan Kemalist ulusalcı Soner Yalçın, Tunceli Belediyesin adının, “Dersim Belediyesi” olarak değiştirilmesine en keskin teki koyanlardan birsi oldu. Kuşku yok ki zoraki değiştirilen ve devletin Kürtlere yönelik açmış olduğu inkar ve imha politikasının ifadesi olan Tunceli- Tunç eli-nin adının yeniden Dersim olarak değiştirilmesine faşist dinci kafatasçılardan nasyonal sosyalistleri aynı kulvarda buluşturdu ve belediye başkanı ve meclis üyelerini açıktan tehditte buluşturdu.
Bir süredir sosyal medyanın gündeminde olan ve en son, Atatürkçü Düşüne Derneğinin konuyu yargıya kadar götürmesiyle, Maçoğlu kafatasçı faşist ve Kemalist ulusalcıların hedefi haline geldi.
Kuşku yok ki belediyeye Dersim adının asılmasına ilk tepki veren Bahçeli olduğu ve ardından MHP milletvekillerinden birisi açıktan, Dersim tabelasını aşanlar dedelerinin sonlarını unutmasınlar diyerek, açıktan devlet Dersim tabelasının asılmasına izin vermez ve bunu asanlarda ölümde ölüm beğensin tehdidini savuruyorlar.
Bahçeli, TKP,Sinan Meydan, Fatih Portakal ve milliyetçi/ulusalcı cenah hep bir ağızdan koro halinde, Maçoğlu’a sen fasulyeni, nohudunu ek gerisine karışma demeye gelen tepkilerle, aslında, hızla bir linç kampanyasının fitili ateşleniyor
Soner Yalçın, bütün bu faşist şovenit, inkarcı ve imhacı resmi devlet politikası temelinde tepki verenlerin sözcülüğüne soyunan yazsında, ulusalcı milliyetçi sorularını sol, sosyalist bir sosa batırarak art arda sıralıyor. Maçoğlu’nu suçlayan, köşeye sıkıştırmayı amaçlayan soruları, Perinçek’in ulusalcı çizgisinden kopmadığını, geçmişle bağlarının sürmekte olduğunu açıkça gösteriyor.
Yalçın, art arda sırladığı sorularıyla, egemen etnik, çok bilen, tepeden bakan, hatta bölen Türkçü bir yerden olaya yaklaştığını saklamıyor. Açıkça, Soner Yalçın, buyuran, suçlayan bu dile ne kadar beyaz, ne kadar Türk olduğunu göstermiş olmaktan başka bir şey yapmış olmuyor.
Yalçın, uzun sorularına son verdiği noktada, “Gerici feodalizme sarılıp, Cumhuriyet ve devrimlerine muhalefet ederek komünist olmazsınız!” diyerek, Dersim’in federalizmi, Tunceli’nin ise Cumhuriyet değerlerini ve devrimleri temsil ettiğini iler sürerek son derece saçma ve üniter devleti ve zoraki birliği doğal görme görüşünü pervasızca savunuyor. Bir şehrin, belediyenin adının değiştirilmesiyle, o şehir, o şehrin insanlarının nasıl gericilikle ve/veya modernite ile buluştuğunu açıklamakta kaçınan Yalçın, dönüp komünistlere feodal gericilikle mücadele etmeyi, ulusal burjuvaziyle de kol kola olmayı önerirken, Aydınlık’ın sınıf işbirlikçisi 3-dünya teorisini yeniden ısıtıp piyasaya sürüyor. .
Ancak, farkında mıdır bilinmez, Yalçın’ın can havli ile sarıldığı bu sav, Dersim, söz konusu olduğunda, Dersim katliamı ve sonrasına uygulamaya konan sürgünleri haklı göstermekten başka bir anlama gelmiyor.
Farklı kültürler, inançlar etnik kimlikler karşısında ulusalcı (nasyonalist) refleksler gösteren, burjuva anlamda demokratlığı dahi içselleştirmemiş olanların, Dersimlilere ve komünistlere ilericilik, anti emperyalisttik taslaması da son derece trajik-komiktir.
Dersim’in, Tunceli olarak adının değiştirilmesinin bir bölgenin, bir toplumun geçmişiyle bağını koparmayı, asimilasyonu amaçladığı, asıl itirazın, tam da buna olduğu neden görülmek istenmiyor.
Dersim’e karşı çıkmanın özünde bölgenin geçmiş kültürüne, diline, inançlarına karşı çıkmak olduğu çok açıktır. Egemen, buyurgan dili haklı göstermek için anti emperyalist, sol soslu ulusalcı söylemler, kimseyi kurtarmaya, haklı çıkarmaya yetmediği gibi, ilerici, aydınlanmacı, demokratta yapmaz.

ARTUKBEY TUNCELİ ŞUBESİ'Nİ BOYKOT EDİYORUZ!



Başkan Maçoğlu’ndan Basın Açıklaması:
Kent merkezindeki Mameki Parkı’nda bulunan özel işletmenin yer işgaline yönelik görevini yapan zabıta memurlarımız, gözaltına alınarak Tunceli Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüş ardından biri hariç olmak üzere beş zabıta memuru serbest bırakılmıştı.
Belediye Başkanımız Fatih Mehmet Maçoğlu, gözaltına alınıp serbest bırakılan zabıtalarla ve Zabıta Müdürü ile birlikte konuya ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi.
Belediye binası önünde Başkanımız Maçoğlu’nun yaptığı açıklamada 29.05.2019 tarihinde meydana gelen bir olay hakkında kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi ve yapılacak işlemler hakkında bir basın açıklaması yapılması zorunluluğu doğduğunu belirterek basın açıklamasını kamuoyuyla paylaştı:
“Tunceli Belediye Encümeninin 08.05.2019 tarih ve 56 sayılı kararı ile ilimiz genelinde bulunan kaçak yapılaşmaların ve işgallerin ortadan kaldırılması kararı alınmış gereği için Zabıta Müdürlüğüne gönderilmiştir. Zabıta Müdürlüğü tarafından gerekli işlemler yapılmış ve birçok işyerindeki ihlal ve kaçak yapılaşmalar ortadan kaldırılmıştır. Encümen kararında geçen ve Mameki Parkında bulunan Artukbey isimli işyerine 28.05.2019 tarihinde giden Zabıta elemanları gerekli bildirimi yapmış ve 1 gün sonra yani bugün için işyerinde tekrar denetim yapacaklarını ve park alanındaki işgalin sona erdirilmesi gerektiği işyeri sahiplerine bildirilmiştir.
29.05.2019 tarihinde Artukbey adlı işyerine tekrar giden Zabıta memurları, konu hakkında yasal işlemler yapmak amacıyla gerekli tutanak tutma işlemlerine başlamıştır. Bu arada işyeri sahipleri tarafından Zabıta görevlilerine tehdit ve hakaretler yapılmış ve durum işyeri sahiplerince Tunceli Valisine bildirilmiştir.
Tunceli Valisi Tuncay Sonel ekip ve korumaları ile birlikte Artukbey adlı işyerine gelmiş, Zabıta görevlilerinin tuttuğu tutanaklara el koymuş ve tehdit ve hakaretler ile zabıta memurlarını işyeri dışına çıkarmıştır. Burada da zabıta memurlarına karşı baskıcı tavır ve tutumlarını devam ettirmiş ve memurların kamu görevini yapmalarını açık bir şekilde engellemiştir. Bu da yetmezmiş gibi, tüm zabıta çalışanlarının telefon ve kimliklerine el koymak suretiyle gözaltına aldırmıştır. Tunceli Emniyet Müdürlüğüne götürülen zabıta elemanlarımız 1 çalışan hariç tamamı yaklaşık 2 saat sonra hiçbir ifade alınmadan serbest bırakılmıştır.
Zabıta personelimiz, Devlet memurları Kanunu, Belediye Kanunu ve Zabıta Yönetmeliği çerçevesinde kendisine verilen resmi görevi yerine getirmektedir. 3194 sayılı İmar Kanunu 32 ve diğer maddeleri gereğince kaçak işyerleri ve işgal konusunda resmi görevini icra eden zabıta görevlilerinin uğradığı bu saldırı hiçbir şekilde anlaşılamamıştır. Kanunların verdiği yetki ve çizdiği sınırlar içerisinde kamu yararına Tunceli halkına hizmet etmesi gereken Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in, Artukbey adlı işyerinin kamuya ait park alanındaki işgali konusunda bu denli tavırlar sergilemesi, memurların görevini yapmasını engellemesi, memurları tehdit etmesi, akabinde gözaltına aldırması kısacası açık bir şekilde görevini kötüye kullanması anlaşılır bir durum değildir. Bu konuda kamera görüntüleri alınmış olup, olay tüm çıplaklığı ile ortaya çıkarılmıştır.
Yaşanan bu olay hakkında görevini kötüye kullanan, özel bir işyeri lehine rant sağlayan ve memurların görevini yapmasını engelleyen tüm görevliler hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı nezdinde tüm şikayet ve başvuru haklarımızı kullanacağız.
Halen gözaltında bulunan 1 zabıta memurunun, Fetö Terör Örgütünden kaynaklı arama kaydının olduğu söylenmiş ise de; bu personelin atamasını yapan ve memuriyet asaletini tasdik eden yine Vali /Kayyum Tuncay Sonel’dir.
Belediye sınırlarında bulunan park ve yeşil alanlar ile kamuya ait tüm alanların korunması, imara aykırı yapılaşma ve işgallerin ortadan kaldırılması Belediyenin görev sahasındadır. Halka ait parkların korunması konusunda, Vali dâhil tüm kişi ve kurumları gerekli hassasiyetleri göstermelerini; kural, yönetmelik, kanunlara uymalarını bekliyoruz”

ELEŞTİRİ, HAYATTIR; YAŞATIR!



“Çağdaş yaşamda muhalefeti yapacağı çok şey vardır. Bunların en azı, eleştiri getirmek, soru sormaktır.”[2]
Ortada sistemli, ısrarlı, süreğen bir yanlış var. Coğrafyamızın devrimci-sosyalist örgütlerine, tekil devrimci bireylere, ama aynı zamanda hareketin kendine; ve bu nedenledir ki, kurmayı düşlediğimiz geleceğe zarar veren bir yanlış.
Bu yanlış, örgütlerimiz içinde tek başına ya da ittifaklar içinde çoğunluğu sağlayan bir grubun kendini kayıtsız-şartsız “iktidar”, “iktidar”ı ise, karşısındaki her türlü eleştiri ve itirazı bastırma yetkisi sanması. Bir kez kongre ya da genel kurulda çoğunluğu sağlamak, iktidarın “demokratik” ve dolayısıyla da meşru sayılması için yetiyor; ondan ötesi “merkezî” iradenin tüm kolektiviteye dayatılması olarak anlaşılıyor.
Aksak bir “demokratik merkeziyetçilik” yorumu. Daha da aksak bir “demokrasi” yorumu.
Muhalefetler devirmeye, ele geçirmeye ya da değiştirmeye çalıştıkları iktidara benzerlermiş. Gerçekten de “bizim taraf”ın “bu” demokrasi yorumunun AKP iktidarı ve dahi onun bağrından çıkan Başkan(cı)lık sistemiyle zirve yapan “alaturka demokrasi”den bir farkı yok. Öncesi bir yana, AKP her vesileyle önümüze koyduğu sandıkta çoğunluğu sağlamış olmayı “demokrat”lığın yeterli (hatta tek) ölçütü sayıyor; ve bu sayıltı, her türlü muhalif sesi kovuşturmalar, yargılamalar, işten atmalar, tehdit ve şantajlar, üzerine ne idüğü belirsiz suç çetelerini salmalar ya da çirkef medyası aracılığıyla itibarsızlaştırmalarla bastırmasını “meşru” görmesine gerekçe oluşturuyor.
Biz devrimcilerin, sosyalistlerin “özgürlük” talebi tam da bu eline her çoğunluk sopası alanın muhalifleri, eleştirenleri, itiraz edenleri dövdüğü bir “iktidar” kavrayışına karşı değil mi? Bizim “özgürlük” şiarımız, farklı olanın, farklı düşünenin özgürlüğü değilse nedir?
Bir noktayı vurgulamak istiyorum: eleştiri, muhalif örgütler için sağlıklı ve vazgeçilmezdir. Eleştirilere kulak tıkayan, giderek onları bastıran iktidarlar, sürekli olarak “tek ses”e, monolitizme yönelirler ki bu da yapıları sklerotikleştirir (kireçleştirir), debilleştirir (budalalaştırır), çürütür. İktidarlar ancak kendilerini eleştirilere, karşıt görüşlere, itirazlara, farklı seslere açtıkları ölçüde hayatiyet kazandırırlar örgütlerine ve yönettikleri bünyeye. Bu nedenledir ki özellikle de nihai hedefi tüm iktidar(lar)ın yok olması olan devrimci hareketler, (çoğunlukçuluğa değil) çoğulculuğa alan açacak mekanizmaları yaratmalı, kendilerini eleştirilere kulak vererek hizalamayı becerebilmelidir. Çoğulculuk ve eleştiri, kulak verildiği ölçüde örgütleri “tek doğru ben’im/benim” kibrinden kurtararak geniş bir görüş açısı, farklı sesleri içerebilmenin getirdiği dinamizm ve esneklik sağlar. Eleştiri olmazsa, özeleştiri de olmaz; özeleştirinin olmadığı yerlerde “iktidar”ın korkak bir despota, mütekebbir bir budalaya dönüşmesi kaçınılmazdır.
“Dünya var olduğundan bu yana, hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir,”[3] der Nietzche, ve ekler Adorno da: “Çünkü eleştiri insanlardan naçizane mülklerini, kendilerini hayırsever hissetmelerini sağlayan örtüyü alır.”[4]
Biliyorum, kimileri böylesi bir formülü “hizipçiliğe” kapı açan bir naiflik olarak değerlendirecektir. Doğrudur, tabii kendimizi de bir “hizip” olarak görüyorsak… Eğer öyleyse, azınlıkta olmuş ya da çoğunlukta, hizip, hiziptir…
Oysa bizim örgütlerimiz, önlerine dar bir “biz”in, bir grubun çıkarlarını, ikbalini ya da “iktidar”dan neyi anlıyorsa onu değil, “eski dünya”yı değiştirme/ aşma faaliyeti olduğu kadar, yeniyi kurma”[5] hedefini koydukları ölçüde “bizim örgütlerimiz” olmaya layıktır. Nihayetinde “sürüye uyarak” risksiz, rahat, ılıman bir yaşam sürebilme ihtimalini tepip gövdelerimizi, canımızı, yaşamlarımızı ortaya koyuş nedenimiz ve bütün örgütlenmelerimizin hedefi, yaşamı eşitlikten, özgürlükten ve kardeşlikten yana değiştirebilme irademiz değil mi?
Bu çabamıza araç olmayacak, bizi “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sulardan çekmek ağı,/ demiri oya gibi işleyip hep beraber,/ hep beraber sürebilmek toprağı,/ ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,/ yârin yanağından gayrı her şeyde/ her yerde/ hep beraber!” diyebileceğimiz bir ülküye taşımayan bir örgütü kim neylesin ki?
Örgütün maharetinin “pek çok farklı Evet’i tek bir Hayır” altında birleştirmek olduğunu düşünüyorum, tıpkı EZLN’nin Subcommandante’si Marcos gibi…
Bu da çoğulculuğu, bize yönelen eleştirileri, itirazları salt bir “demokratlık vitrini” ya da bir “hoşgörü” sorunu değil, örgütsel varoluşun olmazsa olmazı saymayı gerektiriyor.
6 Mayıs 2019 11:54:18, İstanbul
Sibel Özbudun
N O T L A R…
[2] Gülten Akın, 42 Gün, Alan Yayıncılık, 1986, s.61.
[3] Friedrich Wilhelm Nietzsche, Tan Kızıllığı, Çev: Hüseyin Salihoğlu- Ümit Özdağ, İmge Kitabevi, 1997.
[4] Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi – Kültür Yönetimi, Çev: Nihal Ünler-Mustafa Tüzel-Elçin Gen, İletişim Yay., 2007, s.141.
[5] Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Örgütlü Mücadele Etiği ve Sosyalist Demokrasi”, Gelecek Dergisi (Kıbrıs), Yıl:3, No:83, Ocak-Şubat 2014… http://www.enyeniortam.com/sibel26.html