Yakın tarihimizin önemli gelişmelerinden
biri olan ve 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül 1955 Olayları; üzerinden 61, yıl
gibi bir süre geçmesine rağmen ;devletin tek bayrak,tek dil,tek ulus ve tek din
politikasında değişen birşey olmamıştır. Önce Ermeniler, sonra Rumlar ve Yahudiler
şimdide Kürtler zoraki asimilasyon
dayatmaları ve katliamlarla Türkleştirmede ısrar ediliyor. 1908’de İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin ekonomik, kültürel ve siyasal bir proje olarak ortaya koyduğu Osmnalı
Coğrafyaısnı “Türkleştirme” politikası, milli iktisat yaklaşımı doğrultusunda
bir “Türk burjuva” sınıfının yaratılmasını gerekli kılmaktaydı. Ulusal kurtuluş
savaşının ardından Osmanlı yıkıntıları üzerine 1923 yılında kurulan yeni Türk-Ulus devleti,
kendisinden önceki siyasal birikimden ve düşünce hareketlerinden esinlenerek
Cumhuriyet döneminde de özellikle politik ve ekonomik alanında İttihat ve
Terakki birikimini değerlendirme düşüncesi içerisinde olmuştur. Devlet merkezli
modernleşme projesinin cumhuriyetin sivil ve askeri bürokrasisi tarafından
aynen devam ettirilmesi neticesinde homojen/türdeş bir ulus yaratabilmenin ön
koşulu olarak; iktisadi alanda bir Osmanlı kalıntısı gibi görülen azınlıklara
yönelik olarak farklı ekonomik ve siyasi projeler devreye sokul ve Türkleştirme
politkası pratiğe sürülmüştür.
Bu süreçte, “Tek dil, tek ülke- tek Tek
Ulus,Tek Din” söylemi, 1920’lerin ortalarından itibaren Türkiye’deki
azınlıkları Türkleştirme projesinin sloganı haline gelmiş ve çok geçmeden bu
teorik söylem pratik alanda da uygulanmaya başlamıştı. Bunun ilk işareti
1927’de Türk Ocakları tarafından ortaya atılan “Vatandaş Türkçe Konuş!”
kampanyasıydı. Bu kampanya Türkiye’de yaşayan azınlıkları “millileştirme
politikasının” yani zoraki Türkleştirme olmadı tasfiye etme politikasının kapsamlı
olarak pratiğe sürülmesiydi. . 1930’larda dünya genelinde, ancak özellikle de
Avrupa’nın iki güçlenmekte olan devleti; Almanya ve İtalya’da ortaya çıkan
faşist ırkçı ve yayılmacı milliyetçilik rüzgarları Türkiye’yi de etkisi altına
almıştı başlamıştı. Buna paralel bir şekilde, Türkiye’de yaşayan azınlıklara
karşı ırkçılık ve ayrımcılık temelinde bir milliyetçi cephe oluşmaya başladı.
Öyle ki; 1930’dan başlayarak yaklaşık 10 yıllık süreçte, çıkarılan çeşitli
kanunlarla azınlıkların ekonomik alandaki etkinlikleri kırılarak hareket
alanları sınırlandırılmaya çalışılmıştır. Bu dönemde 15 bine yakın Rum nüfus
Türkiye’den, Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmıştır.
Türkleştirme siyasetinin ikinci büyük
dalgası ise, II.Dünya savaşı yıllarında ortaya çıktı. Milli Şef İsmet İnönünün
döneminin ilginç uygulamalarından biri olan Varlık Vergisi, teoride savaş
yıllarında Müslüman-Gayrimüslim ayırımı yapmadan, haksız kazanç elde eden
kişilerden alınacak bir vergi olarak kararlaştırılmış, ancak uygulama daha çok
ve esas olarak Gayrimüslimlere yönelik olmuştu. Alınan karar gereği vergi
olarak toplanan 350 milyon liranın yüzde 75’i azınlıklardan alınmıştı. Varlık
Vergisi uygulamaları sonrasında birçok Gayrimüslim artık eski ekonomik ve
toplumsal seviyesinde değildi ve birçoğu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
1946’da çok partili döneme geçen Türkiye’de 1950 yılında Demokrat Parti(DP)’nin
iktidara gelişi ile birlikte, II. Meşrutiyet döneminden itibaren sürdürülen
“Türkleştirme” politikalarında bir farklılık gözlemlenmedi. DP, ekonomide bütün
liberal söylemlerine rağmen, Lozan Antlaşması çerçevesinde İstanbul ve
çevresinde oturan Rum nüfusun, elindeki sermaye gücünü millileştirmeyi yani
Türkleştirmeyi planlıyordu. Bütün bu gelişmeler doğrultusunda 1955 Kıbrıs
sorunu DP’ye bu politikalarını gerçekleştirme olanağı verdi.
1955 Kıbrıs meselesi bahane edilerek
Türkiye’de gazetelerin yaptığı haberler nedeniyle toplum içinde Rumlara yönelik
ırkçılık kışkırtıldı.
Olayları devlet organize ediyor ve
kont-gerailla kışkırtıyorud.Aynı zmanda 6-7 eylül öncesinde ortamı kışkırtan
şeylerden biri de özellikle başta Kıbrıs Türktür Cemiyeti olmak üzere bazı
kesimleirn faşist ırkçılığı kışkırtan eylemleriydi. Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti,
Kıbrıs konusunda halkı tahrik eden eylemler yapıyor, sürekli olarak bu konuda
bilinçlerin uyanık tutulmasını sağlıyordu. Hürriyet, Cemiyetin, Londra’da beş
bin kişiyle miting yapmasının, Cemiyete olan sempatiyi arttırdığını, bundan
dolayı yurdun birçok yerinde açılan yeni şubelerle son zamanlarda cemiyetin
şube sayısında büyük bir artışın olduğu belirtilmekteydi. Bunun yanında dönemin
Başbakanı Adnan Menderes’in 6-7 Eylül olaylarının başlamasından bir gün önce
Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti Genel Başkanı Hikmet Bil ile arabasında bir süre
görüşmesi düşündürücüdür.
Ortam bu derece gergin bir haldeyken 6
Eylül günü Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba koyulduğu-ki bombayı TC
devletinin organize ettiği ve dönemin kongerillanın başlarında Sabri
Yirmibeşoğlunun itiraflarıyla açığa çıkıyordu- haberi gazetelerin ve radyonun
duyurularıyla birlikte Türkiye’de adeta bir bomba etkisi yarattı. İstanbul ve
İzmir’de zaten günlerden beri hazır halde bekleyen faşist çeteler, özellikle
Rumlara yönelik katliama dönüşen gösteriler yapmaya başladılar. Özellikle
İstanbul’daki olayların boyutu ve etkisi daha büyüktür. Bunun da en büyük
nedeni İzmir’de Rum nüfus ve mülklerinin sayısının az olmasıdır. İzmir’de
gelişen olaylarda birçok ev, dükkân, bazı kiliseler, Yunan Konsolosluğu,
İngiliz kültür evi yakılmış ve tahribata uğratılmıştır.
Ancak daha büyük olayların olduğu yer
ise İstanbul’du, çünkü Rum nüfusun en yoğun yaşadığı yer burasıydı. Ayrıca
İstanbul halkı olay çıkarma konusunda İzmir halkına göre daha fazla manipüle
edilmişti. Dolayısıyla buradaki hadiselerin çapı ve etkisi de büyük oldu. 6 Eylül
günü başlayan protesto kısa zamanda yağma, tahrip ve saldırıya dönüştü. 2
günlük süre zarfında İstanbul tam bir savaş alanına döndü. 7 Eylül günü
sıkıyönetimin ilan edilmesiyle duran hadiselerde ortaya çıkan tablo çok ağırdı.
1004 ev, 4348 dükkan, 27 eczane ve laboratuar, 21 fabrika, 110 lokanta ve kafe,
73 kilise, 26 okul, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilmişti. Saldırılar
esnasında 200 Rum kadına da tecavüz edildiği ortaya çıkmıştı. Ayrıca olaylar
sırasında 3 kişinin öldü ve 30 kişi de yaralandı. Bununla birlikte büyük maddi
hasar meydana geldi.
"ABD Başkonsolosluğu’na göre
saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere,
yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara,
yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir.
Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara
ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini
almıştır. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün
değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır. “ (Ayşe Hür,
6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem örgütlenmesi’,Taraf Gazetesi ,07.09.2008)
Olayları kışkırtan ve yönlendiren DP
iktidarı gelen tepkiler üzerine olayı komünistler tarafından tertip edildiğini
beyan ederek kamuoyunun dikkatini bu yöne çekmeye çalışmış, olaylarla hiçbir
ilgileri olmamasına rağmen bir çok solcu aydın tutuklanmıştı. Ancak
yargılamalar sonrasında suçsuz oldukları anlaşılınca bu kişiler serbest bırakıldılar.
Sıkıyönetimin ilan edilmesiyle birlikte basına bazı yasaklar getirildi.
Özellikle halkı kışkırtıcı nitelikte yazılar yazmamaları konusunda sıkıyönetim
komutanlığınca uyarıldılar. Ancak olaylar olmadan önce neden böyle bir
yasaklamanın yapılmadığı sorgulamaya değerdir. Bununla beraber olayları
kışkırttıkları gerekçesiyle birçok gazete sıkıyönetim komutanlığı tarafından
kapatıldı. Birçoğunun da kısa ya da uzun süreli olmak üzere yayını durduruldu.]
Ayrıca daha başından itibaren halkın kışkırtılması ve hadiseler esnasındaki
rolü dolayısıyla Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin bütün şubeleri kapatılarak
başkanları tutuklandı.
6-7 Eylül 1955 olayları devletin derin
örgütü kontr-gerillanın iyi ve başarılı bir eylemi olmuştur. Bu olayların
sonrasında birçok Rum vatandaşı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Böylelikle
homojen bir bir TC devleti ve Türk ekonomisi yaratma hayali de dolu dizgin
gerçeklemiş oldu.
Bilindiği üzere Cumhuriyetin
kuruluşundan sonra Anadolu’nun zoraki Türk’leştirilmesi Kemalist ideoloji
tarafından vazgeçilmez bir politika olarak benimsenmiş, yasalar ve uluslar
arası sözleşmelerde bir takım azınlık hakları garanti edilmesine rağmen,
yapılan mübadele anlaşmalarıyla azınlıklardan kurtulma, kalanlar için de yoğun
bir asimilasyon ve göçertme politikası izlenmiştir. Bütün politikalarını
Türklük üzerine kuran devlet, modernleşme projelerinin ancak bu şekilde
gerçekleşeceğini hesaplamıştır. Bu yaklaşım hem ekonomik hem de siyasal olarak,
Türk olmayan azınlıkları engel olarak görmüştür. Devletin, Ermenilerle başlayıp
Rumlar-Musevilerle devam eden Türkleştirme politikası bugün Kürtlere yönelik
Türkleştirme ve tek tipleştirme politikası devam ediyor.
İtiraf Gibi
Özel
Harp Dairesi (ÖHD) başkanı, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik
Kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş emekli Tuğgeneral Sabri
Yirmibeşoğlu’nun gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleri:
“Bak
ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D.
olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi?
(...) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi
elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi
örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle
adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al...
-Pardon
Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?
-Tabii.
6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da
ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?
-E,
evet Paşam!...”
(“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)
(“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)