5 Eylül 2016 Pazartesi

61. Yılında 6-7 Eylül 1955 Olayları ve Gerçekler..!

Yakın tarihimizin önemli gelişmelerinden biri olan ve 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül 1955 Olayları; üzerinden 61, yıl gibi bir süre geçmesine rağmen ;devletin tek bayrak,tek dil,tek ulus ve tek din politikasında değişen birşey olmamıştır. Önce Ermeniler, sonra Rumlar ve Yahudiler  şimdide Kürtler zoraki asimilasyon dayatmaları ve katliamlarla Türkleştirmede  ısrar ediliyor. 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ekonomik, kültürel ve siyasal bir proje olarak ortaya koyduğu Osmnalı Coğrafyaısnı “Türkleştirme” politikası, milli iktisat yaklaşımı doğrultusunda bir “Türk burjuva” sınıfının yaratılmasını gerekli kılmaktaydı. Ulusal kurtuluş savaşının ardından Osmanlı yıkıntıları üzerine  1923 yılında kurulan yeni Türk-Ulus devleti, kendisinden önceki siyasal birikimden ve düşünce hareketlerinden esinlenerek Cumhuriyet döneminde de özellikle politik ve ekonomik alanında İttihat ve Terakki birikimini değerlendirme düşüncesi içerisinde olmuştur. Devlet merkezli modernleşme projesinin cumhuriyetin sivil ve askeri bürokrasisi tarafından aynen devam ettirilmesi neticesinde homojen/türdeş bir ulus yaratabilmenin ön koşulu olarak; iktisadi alanda bir Osmanlı kalıntısı gibi görülen azınlıklara yönelik olarak farklı ekonomik ve siyasi projeler devreye sokul ve Türkleştirme politkası pratiğe sürülmüştür.
Bu süreçte, “Tek dil, tek ülke- tek Tek Ulus,Tek Din” söylemi, 1920’lerin ortalarından itibaren Türkiye’deki azınlıkları Türkleştirme projesinin sloganı haline gelmiş ve çok geçmeden bu teorik söylem pratik alanda da uygulanmaya başlamıştı. Bunun ilk işareti 1927’de Türk Ocakları tarafından ortaya atılan “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasıydı. Bu kampanya Türkiye’de yaşayan azınlıkları “millileştirme politikasının” yani zoraki Türkleştirme olmadı tasfiye etme politikasının kapsamlı olarak pratiğe sürülmesiydi. . 1930’larda dünya genelinde, ancak özellikle de Avrupa’nın iki güçlenmekte olan devleti; Almanya ve İtalya’da ortaya çıkan faşist ırkçı ve yayılmacı milliyetçilik rüzgarları Türkiye’yi de etkisi altına almıştı başlamıştı. Buna paralel bir şekilde, Türkiye’de yaşayan azınlıklara karşı ırkçılık ve ayrımcılık temelinde bir milliyetçi cephe oluşmaya başladı. Öyle ki; 1930’dan başlayarak yaklaşık 10 yıllık süreçte, çıkarılan çeşitli kanunlarla azınlıkların ekonomik alandaki etkinlikleri kırılarak hareket alanları sınırlandırılmaya çalışılmıştır. Bu dönemde 15 bine yakın Rum nüfus Türkiye’den, Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmıştır.
Türkleştirme siyasetinin ikinci büyük dalgası ise, II.Dünya savaşı yıllarında ortaya çıktı. Milli Şef İsmet İnönünün döneminin ilginç uygulamalarından biri olan Varlık Vergisi, teoride savaş yıllarında Müslüman-Gayrimüslim ayırımı yapmadan, haksız kazanç elde eden kişilerden alınacak bir vergi olarak kararlaştırılmış, ancak uygulama daha çok ve esas olarak Gayrimüslimlere yönelik olmuştu. Alınan karar gereği vergi olarak toplanan 350 milyon liranın yüzde 75’i azınlıklardan alınmıştı. Varlık Vergisi uygulamaları sonrasında birçok Gayrimüslim artık eski ekonomik ve toplumsal seviyesinde değildi ve birçoğu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. 1946’da çok partili döneme geçen Türkiye’de 1950 yılında Demokrat Parti(DP)’nin iktidara gelişi ile birlikte, II. Meşrutiyet döneminden itibaren sürdürülen “Türkleştirme” politikalarında bir farklılık gözlemlenmedi. DP, ekonomide bütün liberal söylemlerine rağmen, Lozan Antlaşması çerçevesinde İstanbul ve çevresinde oturan Rum nüfusun, elindeki sermaye gücünü millileştirmeyi yani Türkleştirmeyi planlıyordu. Bütün bu gelişmeler doğrultusunda 1955 Kıbrıs sorunu DP’ye bu politikalarını gerçekleştirme olanağı verdi.
1955 Kıbrıs meselesi bahane edilerek Türkiye’de gazetelerin yaptığı haberler nedeniyle toplum içinde Rumlara yönelik ırkçılık kışkırtıldı.
Olayları devlet organize ediyor ve kont-gerailla kışkırtıyorud.Aynı zmanda 6-7 eylül öncesinde ortamı kışkırtan şeylerden biri de özellikle başta Kıbrıs Türktür Cemiyeti olmak üzere bazı kesimleirn faşist ırkçılığı kışkırtan eylemleriydi. Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti, Kıbrıs konusunda halkı tahrik eden eylemler yapıyor, sürekli olarak bu konuda bilinçlerin uyanık tutulmasını sağlıyordu. Hürriyet, Cemiyetin, Londra’da beş bin kişiyle miting yapmasının, Cemiyete olan sempatiyi arttırdığını, bundan dolayı yurdun birçok yerinde açılan yeni şubelerle son zamanlarda cemiyetin şube sayısında büyük bir artışın olduğu belirtilmekteydi. Bunun yanında dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in 6-7 Eylül olaylarının başlamasından bir gün önce Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti Genel Başkanı Hikmet Bil ile arabasında bir süre görüşmesi düşündürücüdür.
Ortam bu derece gergin bir haldeyken 6 Eylül günü Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba koyulduğu-ki bombayı TC devletinin organize ettiği ve dönemin kongerillanın başlarında Sabri Yirmibeşoğlunun itiraflarıyla açığa çıkıyordu- haberi gazetelerin ve radyonun duyurularıyla birlikte Türkiye’de adeta bir bomba etkisi yarattı. İstanbul ve İzmir’de zaten günlerden beri hazır halde bekleyen faşist çeteler, özellikle Rumlara yönelik katliama dönüşen gösteriler yapmaya başladılar. Özellikle İstanbul’daki olayların boyutu ve etkisi daha büyüktür. Bunun da en büyük nedeni İzmir’de Rum nüfus ve mülklerinin sayısının az olmasıdır. İzmir’de gelişen olaylarda birçok ev, dükkân, bazı kiliseler, Yunan Konsolosluğu, İngiliz kültür evi yakılmış ve tahribata uğratılmıştır.
Ancak daha büyük olayların olduğu yer ise İstanbul’du, çünkü Rum nüfusun en yoğun yaşadığı yer burasıydı. Ayrıca İstanbul halkı olay çıkarma konusunda İzmir halkına göre daha fazla manipüle edilmişti. Dolayısıyla buradaki hadiselerin çapı ve etkisi de büyük oldu. 6 Eylül günü başlayan protesto kısa zamanda yağma, tahrip ve saldırıya dönüştü. 2 günlük süre zarfında İstanbul tam bir savaş alanına döndü. 7 Eylül günü sıkıyönetimin ilan edilmesiyle duran hadiselerde ortaya çıkan tablo çok ağırdı. 1004 ev, 4348 dükkan, 27 eczane ve laboratuar, 21 fabrika, 110 lokanta ve kafe, 73 kilise, 26 okul, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilmişti. Saldırılar esnasında 200 Rum kadına da tecavüz edildiği ortaya çıkmıştı. Ayrıca olaylar sırasında 3 kişinin öldü ve 30 kişi de yaralandı. Bununla birlikte büyük maddi hasar meydana geldi.
"ABD Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştır. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır. “ (Ayşe Hür, 6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem örgütlenmesi’,Taraf Gazetesi ,07.09.2008)
Olayları kışkırtan ve yönlendiren DP iktidarı gelen tepkiler üzerine olayı komünistler tarafından tertip edildiğini beyan ederek kamuoyunun dikkatini bu yöne çekmeye çalışmış, olaylarla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen bir çok solcu aydın tutuklanmıştı. Ancak yargılamalar sonrasında suçsuz oldukları anlaşılınca bu kişiler serbest bırakıldılar. Sıkıyönetimin ilan edilmesiyle birlikte basına bazı yasaklar getirildi. Özellikle halkı kışkırtıcı nitelikte yazılar yazmamaları konusunda sıkıyönetim komutanlığınca uyarıldılar. Ancak olaylar olmadan önce neden böyle bir yasaklamanın yapılmadığı sorgulamaya değerdir. Bununla beraber olayları kışkırttıkları gerekçesiyle birçok gazete sıkıyönetim komutanlığı tarafından kapatıldı. Birçoğunun da kısa ya da uzun süreli olmak üzere yayını durduruldu.] Ayrıca daha başından itibaren halkın kışkırtılması ve hadiseler esnasındaki rolü dolayısıyla Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin bütün şubeleri kapatılarak başkanları tutuklandı.
6-7 Eylül 1955 olayları devletin derin örgütü kontr-gerillanın iyi ve başarılı bir eylemi olmuştur. Bu olayların sonrasında birçok Rum vatandaşı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Böylelikle homojen bir bir TC devleti ve Türk ekonomisi yaratma hayali de dolu dizgin gerçeklemiş oldu.
Bilindiği üzere Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Anadolu’nun zoraki Türk’leştirilmesi Kemalist ideoloji tarafından vazgeçilmez bir politika olarak benimsenmiş, yasalar ve uluslar arası sözleşmelerde bir takım azınlık hakları garanti edilmesine rağmen, yapılan mübadele anlaşmalarıyla azınlıklardan kurtulma, kalanlar için de yoğun bir asimilasyon ve göçertme politikası izlenmiştir. Bütün politikalarını Türklük üzerine kuran devlet, modernleşme projelerinin ancak bu şekilde gerçekleşeceğini hesaplamıştır. Bu yaklaşım hem ekonomik hem de siyasal olarak, Türk olmayan azınlıkları engel olarak görmüştür. Devletin, Ermenilerle başlayıp Rumlar-Musevilerle devam eden Türkleştirme politikası bugün Kürtlere yönelik Türkleştirme ve tek tipleştirme politikası devam ediyor.

İtiraf Gibi

 

Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanı, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş emekli Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleri:
“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (...) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al...
-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?
-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?

-E, evet Paşam!...”
(“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)