İşçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2008 Pazartesi

İşçinin alın teriyle 5 yıldızlı saltanat

YOL-İŞ Sendikası vali ve bürokratları eşleriyle birlikte Girne’de beş yıldızlı otelde ağırlayacak, para ise işçi aidatlarından ödenecek.
YOL - İŞ Sendikası, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Bakan’ın seçtiği 12 vali, bürokratlar ve bunların eş ve çocuklarından oluşan 300 kişilik bir heyeti, Girne’de 5 yıldızlı bir otelde 4 gün 4 gece ağırlayacak.
Hürriyet’in haberine göre davetliler, evlerinden alınıp havaalanına götürülecek, gidiş-dönüş uçak biletleri, 4 günlük 5 yıldızlı ağırlama ve davetlilerin gezi boyunca yapacakları mini bar, sauna ve masaj masrafları, işçi aidatlarından ödenecek.

Yöneticilerine her gün Ankara dışında görevdeymiş gibi 365 gün harcırah veren, yasalara aykırı olarak işçi aidatlarını kullanarak sıfır faizle yüksek miktarlarda ve uzun vadeli avans kullanma hakkı tanıyan Türk - İş’e bağlı Yol - İş Sendikası’nda ’saltanat’ anlayışının yeni bir örneği daha ortaya çıktı. Bu ’saltanatı’ ortaya koyan, Hürriyet’in duyurduğu Denetim Kurulu raporunun ardından Yol-İş’te yapılan Genel Kurul’da Genel Başkanı Fikret Barın ve bazı yöneticiler tasfiye olsalar da, yen Genel Başkan seçilen, eski Genel Mali Sekreter Ramazan Ağar başkanlığındaki yönetim de tartışmalı bir icraata hazırlanıyor.
Kişi başı 650 Euro
Yol - İş, bu kez de, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Atalay’ın belirlediği 12 vali, başta Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü üst düzey bürokratları olmak üzere bazı bakanlık bürokratları, 79 ilin İl Özel İdaresi Genel Sekreteri, 74’ü AKP’li olan 79 İl Özel İdaresi Meclis Başkanı ile bunların eş ve çocuklarından oluşan yaklaşık 300 kişilik davetli topluluğunu, işçi parasıyla, Kıbrıs’ta 5 yıldızlı Acapulco Resort’ta 4 gün süreyle ağırlanacak. Yol - İş Sendikası, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün düzenlediği, 14 - 17 Kasım tarihlerini kapsayan ’Sosyal Diyalog’ adlı organizasyonun sponsorluğunu üstlendi. Davetlilerin tüm masraflarını, işçi aidatlarından sendika üstlenecek. Davetlilerin evlerinden havalanına ulaşım bedelleri dahil tüm uçak, gezi, yiyecek, otel masrafları ile kalacakları lüks oteldeki minibar, sauna, masaj gibi ekstra giderleri dahil, tüm masrafları sendika karşılayacak.
’Tanıdığa’ yüksek fiyat
Sendika yönetimi, organizasyon işini KKTC Firması Blue Line’a, kişi başına 650 Euro’dan anlaşarak verdi. Bu bedele, davetlilerin evlerinden, illerinden, Esenboğa Havaalanı’na kadar olan yol masrafları ve diğer giderleri dahil edilmedi. Yol - İş, bu masrafları ayrıca üstlendi. İçişleri Bakanı Atalay’ın da katılacağı gezinin onayı Başbakan Tayyip Erdoğan’dan alınırken, sendikanın ’tanıdığımız, bildiğimiz firma’ gerekçesiyle, çok daha düşük teklif verdikleri halde bir başka firmayı devre dışı bıraktığı kaydedildi. Organizasyonu üstlenen Blue Line’ın patronu Erdinç Şoföroğlu da, davetlilerin her masraflarının kendilerine ait olduğunu söyledi. Şoföroğlu, sözleşmenin ayrıntıları konusunda "Sendika ile benim aramda" diyerek bilgi vermekten kaçındı.
Başkan: Bunun neyi haber?
Yol-İş Genel Başkanı Ramazan Ağar ise, ’Sosyal Diyalog’ organizasyonuna, kaynaşmak ve daha verimli çalışmak amacıyla sendikacılar ile Bakan Atalay, ilgili üst düzey bakanlık bürokratları, tüm illerin Özel İdare Genel Sekreterleri ve Meclis başkanlarının katılacağını doğruladı. Toplantıda aksaklıkların ve yeni hizmetlerin dile getirileceğini anlatan Ağar, şöyle konuştu: "Bu toplantı çok önemli. Köylere, vatandaşlara hizmet götüren birim amirleriyle birlikte olacağız. İstediğimiz organizasyon firmasını seçmek bizim yetkimizde. Önemli olan aksaklık olmasın. O yüzden, diğer firmalar daha düşük verseler de biz 15 yıldır çalıştığımız, bildiğimiz firmayı tercih ederdik. Daha düşük teklif verse de benim, hiç tanımadığım firma ile ne işim olur? Yazık-günah vallahi; bunun neyi haber?"
Yeniden yapılanma-1
Kapitalizmin tarihine bakıldığında, en zor kriz koşullarında bile kendisini yeniden yapılandırdığı kolaylıkla görülebilir. Böylesi dönemlerde yaşanan “yeniden yapılanma”, kuşkusuz sistemin sadece ekonomik sorunlarından kurtulması anlamına gelmez. Sistem ekonomik, sosyal, siyasal ve ideolojik olarak da kendisini gözden geçirir ve nihai amaçlarına uygun şekilde, genellikle biçim değiştirerek, kendisini yeniden yapılandırır.
Üretim güçleri arasındaki ilişkilerin büyük değişiklikler yaşadığı kriz dönemlerinde toplumsal ilişkilerin, yapıların ve kurumların yaşanan değişikliğe paralel olarak kendini biçimlendirdiği biliniyor. Bu açıdan bakıldığında yaşanan her yeniden yapılanma süreci, sermaye birikiminin çelişkilerinin etkisi altında oluyor ve bu çelişkileri geçici bir süre için de olsa hafifletmeye yardım ediyor.
Kapitalist sistem açısından yeniden yapılanma, önceden belirlenmiş ekonomik, sosyal ve siyasal hedefler doğrultusunda sistemin hedefleri ve işleyişi açısından toplumsal ilişkilerde, emek süreçlerinde, yapılarda ve kurumlarda yaşanan köklü dönüşüm olarak tanımlanabilir. Tanımdan da anlaşılabileceği gibi kapitalizmin yeniden yapılanması, kapitalist ilişkilerdeki çelişkileri hafifletebileceği gibi, karşıt güçleri zayıflatan ya da daha güçlü hale getiren (hangi sınıf örgütlü davranırsa o sınıf güçlenir) bir etki de yaratabilir. Krizlerin kendiliğinden evrimi genellikle sermayenin emek karşısındaki konumunu güçlendiren sonuçlar ortaya çıkarır. Bu duruma en uygun örnek 1929 Büyük Buhranı sonrasında (1929-1945) yaşananlardır.
1929 buhranı ABD ve dünya ekonomisinde o kadar ciddi bir bunalım yarattı ki, krizden çıkış için ilk adım 1939’da 2. Dünya Savaşı’nın çıkması ile atılabildi. Savaş süresince faşist Alman orduları Avrupa’nın önemli bir bölümünü tahrip etti, alt yapı ve temel hizmet binaları yerle bir edildi. Savaş bittiğinde Avrupa pek çok açıdan büyük bir yıkıma uğramış durumdaydı.
2. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist ekonomiler iki temel nedenden dolayı ekonomilerini devlet müdahalesi ile yeniden yapılandırmak zorunda kaldılar. Birinci neden 1929’a kadar benimsenen “her arz kendi talebini yaratır” sözünün artık geçerliliğini yitirmiş olmasıydı. 1929 bunalımının yarattığı işsizlik sorunu, tek başına “piyasanın” kendiliğinden işleyişi ile çözülemeyecek kadar ciddi boyutlara ulaşmıştı. Gerek savaş süresince yerle bir olan altyapı hizmetlerinin, gerekse kapitalist ekonominin yeniden ayakları üzerine dikilmesi için devletin işe “el atması” gerekiyordu.
En az birincisi kadar belirleyici olan bir diğer neden ise, 2. Dünya savaşının kazanılmasında SSCB’nin belirleyici bir etkisinin olmasıydı. Bu etki o kadar güçlü oldu ki, kapitalizmin işleyiş mantığıyla taban tabana zıt uygulamaları gündeme getirdi. Çünkü Avrupa işçi sınıfı başta olmak üzere, tüm dünyada işçi sınıfı ve sendikalar yüzünü sosyalizme dönmeye başlamıştı. Bu durum, kapitalistlerin iktidarı için ciddi bir “tehlike” ortaya çıkardı. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için taviz üstüne tavizler verildi. Sırf işçi sınıfı sosyalizme yönelmesin diye, bugün çoğumuzun “kamu hizmetleri” olarak adlandırdığı hizmetler yaygınlaştırıldı. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere pek çok kamu hizmetinin devlet tarafından parasız olarak verilmesi benimsendi. Sendikaların ücret ve çalışma koşulları ile ilgili istekleri mümkün olduğunca yerine getirilmeye çalışıldı. Başka bir ifade ile, bugünlerde savunulan pek çok hak ve özgürlük o dönemde, sırf işçi sınıfı “bir delilik edip” sosyalizme yönelmesin, kendi sınıf partilerinde örgütlenip sermeye iktidarını devirmeye kalkışmasın diye çeşitli düzenlemeler yapıldı.
Kapitalizmin “altın çağı” olarak adlandırılan bu dönemde yapılanlar sosyalizme karşı bir “panzehir” işlevi gördü ve sistemi tehdit eden tüm odaklar birer birer bertaraf edildi. İşçi sınıfının sosyalizm talepleri sosyal demokrasi ile kontrol altına alındı. Kapitalizm bu dönemde bir süre daha nefes aldı ama 1970’lerden itibaren yeni bir kriz ve dolayısıyla yeni bir “yeniden yapılanma” hamlesi içine girdi.
Kapitalizmin 1970’lerden itibaren yaşadığı dönüşüm, o dönemin koşulları düşünüldüğünde çok daha acı sonuçlar ortaya çıkardı. Bugün ABD’den başlayarak yayılan krizin ilk adımları aslında bu dönemde atıldı. Bu adımları ve yarattığı sonuçları haftaya değerlendireceğiz.

5 Kasım 2008 Çarşamba

SÖMÜRÜDE SINIR TANINMIYOR

PETKİM’de “istihdam sağlama” adı altında yoğun bir emek sömürüsü yaşanıyor. İstihdam Garantili Mesleki Eğitim maskesiyle İŞKUR’la beraber yürütülen proje kapsamında genç işçiler, 90 gün her türlü haktan mahrum çalıştırılıyor. Ne çırak, ne işçi ne öğrenci statüsünde olan işçilere günlük, o da İŞKUR tarafından ödenen 12 YTL veriliyor. Fabrikanın üretimini sürdürmesi için zaten alınması gereken bu işçilere, PETKİM sadece yer ve yemek veriyor. Gençler bütün giderlerini kendileri karşılıyor. Aralarında yüksekokul ve üniversite mezunlarının da olduğu genç işçiler, hafta sonları gezmeye bile çıkamıyor. Lojman dışına çıkamayan ve hiçbir sosyal hayatları olmayan genç işçiler üzerinde “işe alınıp alınmamaları” yönünde baskı da oluşmuş durumda. Bu nedenle her türlü haksızlığa göz yummak zorunda kalıyorlar.
KPSS’ye girmeleri engellendi
En son KPSS sınavının olduğu güne eğitim koyarak işçilerin KPSS sınavına girmesi de engellendi. KPSS sınavının olduğu hafta sonu eğitimin kaldırılmasını isteyen gençlerin talebi kabul edilmediği gibi, “Eğitime katılın diye zorlamıyoruz ama katılmazsanız bu da değerlendirmeye girer” denilerek aba altında sopa gösterildi.
Genç işçiler parasızlıktan hafta sonu olduğunda dışarıya gezmeye çıkamadıklarını, ceplerinden bir sürü masraf yaptıklarını, harcamalarını en aza indirmeye çalıştıklarını söyleyerek, “İşe alınmak için ne derlerse yapıyoruz, umarız işe alınırız ve o zaman durumumuz düzelir” diyorlar. AB kapsamında bir proje olan mesleki eğitim kurslarının masrafı ise AB fonları tarafından karşılanıyor.
Bu model işe yaramıyor
Bütün bunlar yaşanırken, PETKİM’de yaşanan işçi açığı ise hâlâ çözülmüş değil. Uzun yıllardır PETKİM’de çalışan işçiler, bir an önce bu sorunun çözülmesini bekliyor. Petrol-İş Aliağa Şubesi Mali Sekreteri Adalet Kul, personel açığının PETKİM gibi bir işletme için büyük bir riski içinde barındırdığını söyleyerek, “Bu sadece içeride çalışan arkadaşların, sendikanın meselesi değil. Bütün Bakırçay Havzası’nın bundan etkilenebileceğini söyleyebiliriz. Çünkü petrokimya işi yapıyoruz ve bu yüksek riskli bir iş. Hataya yer olmamalı” diyerek sorunun önemine dikkat çekti. İşçi ihtiyacını çözmek için 250 kişinin işe alındığını, ancak bunun da sorunlu olduğunu aktaran Kul, şöyle devam etti: “Şimdi işveren bu sorunu çözmek amaçlı istihdam projesi gerçekleştiriyor. Bu da diğer bir sorunu ortaya çıkardı bizim için. Çalıştırılmak için 250 işçiye eğitim veriliyor. Eleman alınırken kursiyer yöntemiyle alınıyor ve süreç uzuyor. İşyerindeki ihtiyacımızı karşılamıyor. Deneme süresiyle alınsaydı 2 ayda bu arkadaşlar çalışmaya hazır hale gelirlerdi. Bu istihdam modeli işe yaramıyor. Kaldı ki kursiyer arkadaşlarımızın da yaşadığı çok ciddi sıkıntılar var.”
Günde 12 YTL
Mesleki eğitim adıyla çalıştırılan bu genç işçilerin sadece İŞKUR’un verdiği günlük 12 YTL harçlık ile günlerini geçirmeye çalıştıklarını belirten Kul, 90 iş günü olan süre sonunda verilen istihdam garantisinin ise yüzde 70’te kaldığını söyledi. Bu genç işçilerin elenecekleri kaygısıyla bir şeye ses çıkaramadıklarını aktaran Kul, “3 ay kurs adıyla çalıştırmak emek sömürüsü. Bu kurslar teorik ve pratik eğitim olarak 2 uygulamayla veriliyor. Pratik eğitim sahaya inip çalışmak demek. Her ikisinde de işgücü harcaması, emek ve zaman tüketimi var. Bedeli de günlük 12 lira mı olmalı? PETKİM bu arkadaşların sadece yemek ve kalacak yer sorununu üstleniyor. Bir de bu gençler ne işçi ne çırak, hangi kademede iş yapacak hiçbir şey belli değil. Herkesin her işi yaptığı bir tarzda eğitiliyorlar. Biz, bu yöntem doğru değil, diyoruz ama 8 bin insan umut bağlıyor. Bu insanları fabrikaya sokmam, demek doğru olmuyor” diyerek bu konuda yaşanan sıkıntıları anlattı. İstihdam projesiyle işe alınan gençler ise konuşmaktan ve isim vermekten çekiniyor.