Evrensel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evrensel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2009 Perşembe

NEDEN TAŞERONLUK, PiYASACILIK, iHMALKARLIK SONUÇ 8 ÖLÜ!

BURSA’DA ÇIKAN YANGINLA SAĞLIK SİSTEMİ BİR KEZ DAHA ÇÖKTÜ. KÂR HIRSI BU DEFA 8 CANA MAL OLDU
Bursa’da merkez Yıldırım ilçesinde bulunan Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’nde yaşanan yangında 8 hasta yaşamını yitirdi, onlarca hasta zarar gördü. Önceki gece çıkan yangın, tomografi servisinde ‘kabloların tutuşması’ ile başladı. Ancak, servisin bir süre önce taşeronlaştığı gerçeği ve yanmayan maddeden yapılması gereken kabloların yanıcı bir maddeden yapıldığı göz ardı edilmeye çalışılıyor.
Yangın, önceki gece saat 02.00 sularında, A-2 katındaki tomografi servisinde başladı. Olay yerine gelen itfaiye ekipleri yangını söndürdü, ancak yanan kablolardan çıkan dumanlar bütün hastaneyi kapladı. Yangın bodrum katta çıktığı halde, siyah dumanlar 3 ve 4’üncü katlarda bulunan yoğun bakım servisine ulaştı.
JENERATÖR DEVREYE GİRMEDİ
Burada tedavi gören ve solunum cihazına bağlı olan 16 hastanın, ‘fişi çekildi’. Çünkü çıkan yangında trafo devre dışı kalmıştı, jeneratör de devreye girmemişti. Böylelikle, zaten dumandan etkilenmiş olan hastaların bir de solunum desteği kesildi. Hastalar, camlar kırılıp merdivenle tahliye edildi. Ancak yoğun bakımda tedavi gören 16 hastanın 8’i yaşamını yitirdi. Hayatını kaybedenlerin isimleri şöyle: Gülbey Şahin (80), Hakkı Özdoğan (45), İnciser Doğan (68), Muhlis Karaağaç (79), Aliye Aktop, Fatma Yalçındağ, İsmail Uysal.
514 yataklı hastanede tedavi gören 17’si çocuk ve bebeklerden oluşan 44 hasta, Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Dörtçelik Çocuk Hastanesi, Bursa Devlet Hastanesi ve diğer hastanelere sevk edildi.
7 YILDA 3 YANGIN
Hastane, 2002’de ‘Akıllı Hastane’ sloganıyla, her türlü donanıma ve teknolojiye sahip olduğu iddiasıyla açılmıştı. Ancak açıldıktan henüz 2 yıl sonra, 2004’te yanında trafo bulunan akaryakıt deposunda patlama olmuştu. Bu yangında trafo devre dışı kalmış, büyük paniğe yol açan yangında can kaybı yaşanmamıştı. Geçtiğimiz yıllarda da ameliyathanede bulunan elektrik kabloları erimiş, ufak çaplı bir yangın çıkmıştı. Ancak bu yangında da kilit nokta ‘elektrik kablolarıydı’.
BİR AY ÖNCE TATBİKAT YAPILDI
7 yıllık geçmişine 2 yangın sığdıran hastanede, sık sık yangın tatbikatları yapılıyordu. En son yangın tatbikatı ise 28 Nisan’da yapılmıştı. Bu tatbikat kapsamında İtfaiye Daire Başkanlığı’ndan Eğitim Amiri Haydar Dikme, tüm personele eğitim vermişti. Ayrıca hastane, ISO-9000 Kalite Belgesi’ne sahip. (BURSA)

İDDİALAR YANIT BEKLİYOR

8 kişinin canını alan yangına ilişkin ortaya çarpıcı iddialar atıldı. İnsanın kanını donduran iddialar, bir an önce yanıtlanmayı bekliyor. Bu iddialar şöyle:
1. Hastane personeli yangına müdahale etmek istedi, ama yangın tüpleri boştu.
2. İtfaiye ekipleri, yangın anında belediyenin afişlerini asıyordu. Bu nedenle yangına geç müdahale edildi.
3. Yangında trafolar atınca elektrik kesildi, jeneratör devreye girmedi. Böylelikle fişi çekilen ve solunum cihazına bağlı olan yoğun bakımdaki 16 hastanın 8’i yaşamını yitirdi.

NEDEN Özelleştirme

Hakkı Tali

Olay yerinde sorularımızı yanıtlayan Bursa Tabip Odası Başkanı Bülent Aslanhan, yangında sağlık çalışanlarının olağanüstü bir çabayla hastaları kurtarmaya çalıştıklarını belirtti. “Hizmetin verildiği alan, özelleştirilmiş bir birim ve bize göre sağlıktaki özelleştirmenin gelmiş olduğu boyut” diyen Aslanhan, sözlerine şöyle devam etti: “Bu hastaneye, her türlü önlemin alındığı söylenerek ‘akıllı hastane’ diyorlardı. Ancak bu yangın hastanelerimizin piyasaya nasıl terk edildiğini göstermiştir.”
Hastanelerde havalandırma sisteminin ayrı olması gerektiğine dikkat çeken Aslanhan, elektrik kablolarının havalandırma boşluğuna açık olarak döşendiğini vurguladı.
YÖNETMELİĞE AYKIRI KABLO KULLANILDI
“Bu tomografi cihazlarının kabloları yangına neden oluyor. Bu kablolardan çıkan duman, yoğun bakım ünitesine giderek hastaların tahliye edilmesi sonucunu doğuruyor” diyen Aslanhan, o kabloların yönetmeliğe göre bir alaşımla kaplı olması ve yangında duman çıkarmayacak kablolar olması gerektiğine dikkat çekti. Aslanlan, açıklamasına şöyle devam etti: “İşin içine maliyet girdiğinde, taşeron firmalar farklı kablolar kullanıyor. Raporlar çıktığında bunları daha rahat konuşacağız. Bu olay Bursa’daki hastanelerin yoğun bakım ünitelerinin ne kadar yetersiz olduğunu ortaya koyuyor” Aslanhan, tüm yetkilileri yaşananların hesabını vermeye çağırdı.
‘ÖLÜM GETİRİYOR’
Gazetemizin sorularını yanıtlayan SES Bursa Şubesi Başkanı Dr. Candan Coşkun, “Uzun süredir sağlıkta dönüşüm programıyla birlikte kamuda taşeronlaştırma, kamusal sağlık hizmetlerinin için için yanmasına neden oluyordu. Bu yeni bir sorun değil” dedi. Coşkun, taşeronlaşmanın daha önce Ankara’da enfeksiyon sonucu bebek ölümleri getirdiğini, Bursa’da da yoğun bakım hizmeti alması gereken hastaların yaşamını yitirmesiyle sonuçlandığını vurguladı. Coşkun, Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’nin 2002’de ‘akıllı hastane’ sloganıyla açıldığını hatırlattı.
İNSAN HAYATINA DEĞER VERİLMİYOR
Elektrik Mühendisleri Odası’nın tespitlerine göre, hastanenin elektrik tesisatıyla ilgili çarpıcı iddialar olduğuna dikkat çeken Coşkun, “Kabloların açıktan döşenmesi maliyetlerin düşürülmesi için yapılmıştır ve burada insan hayatına zerre kadar değer verilmediğini göstermiştir” dedi. Bursa’da Dörtçelik Çocuk Hastanesi dışında hiçbir hastanenin Sağlık Bakanlığı yönetmeliğine göre yapılmadığının altını çizen Coşkun, “Sağlıkta dönüşüm programının yeniden düşünülmesini istiyoruz. İnsan hayatını tehlikeye sokmayan bir sağlık programı oluşturulması istiyoruz” diye konuştu.
Coşkun, 8-9 yaşında çocuk hastaların yoğun bakımda olduğunu belirtti. (Bursa/
EVRENSEL)

AKIL ALMAZ AÇIKLAMA

Sabah saatlerinde Bursa’ya gelen Sağlık Bakanı Recep Akdağ, olay yerinde yaptığı açıklamalarla bir kez daha ‘pes’ dedirtti. Akdağ, hayatını kaybeden 8 hastanın 2’sinin “beyin ölümünün gerçekleşmesinin beklendiğini” dile getirerek, yaşanan ölümleri normalleştirmeye çalıştı.
Yaptığı ilk incelemelerden sonra yoğun bakım ve yenidoğan yoğun bakımda toplam 29 hasta bulunduğunu belirten Akdağ, şöyle konuştu: “Bu hastalardan erişkin yoğun bakımda yatan hastaların önemli bir bölümü solunum desteğine bağlı hastalar. Yine burada hayatını kaybeden 8 hastanın 2’sinin beyin ölümü beklenen hastalar olduğu ifade edildi.”
Akdağ, gazetecilerin ‘yangın söndürme tüplerinin boş olduğu’ yönündeki iddialara ilişkin soruları karşısında, “Yangın çok kısa bir sürede söndürülmüş. Bu tür spekülatif ifadelerde kimsenin bulunmaması lazım” dedi.

YANGINDAN KURTARILDI DOĞUM YAPTI

Yangının çıktığı saatlerde ilk doğumu için bekleyen genç bir kadın, itfaiye ekiplerince kurtarıldıktan sonra sevk edildiği Zübeyde Hanım Doğumevi’nde bir kız bebek dünyaya getirdi. Saat 02.00 sıralarında yangının çıktığı Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’nde, yangından kısa bir süre önce doğum yapan Lale Demir, Ruhiye Anar, Gülhan Güler ve bebekleri ile doğum yapması beklenen Nesrin Arslan (24), itfaiye ekipleri tarafından kurtarılarak Zübeyde Hanım Doğumevi’ne sevk edildi.
Doğum sancıları sıklaştığı için hemen doğumhaneye alınan Nesrin Arslan, sabah saatlerinde bir kız bebek dünyaya getirdi. 2 kilo 920 gram ağırlığında doğan bebeğin sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi. İlk çocuklarına böylesine zorlu bir dönemde sahip olduklarını ifade eden Arslan, bebeğin adını “Hira Nur” koyduklarını söyledi. Hastane yetkilileri, Lale Demir, Ruhiye Anar, Gülhan Güler ve bebeklerinin sağlık durumlarının iyi olduğunu kaydetti.

Gazetecilerin soruları valiyi kızdırdı

Olay yerinde açıklama yapan Bursa Valisi Şahabettin Harput ise gazetecilerin yangına geç müdahale edilip edilmediğine dair ve hastanede daha önce çıkan yangınlara ilişkin soruları karşısında sinirlendi. Geç müdahalenin mümkün olmadığını savunan Harput, “Hastanede bir yangın 4 yıl önce değil, 4 gün önce de çıkabilir. Yani her olayla bağlantı kurmak yanlış. Bu olayın gerçekten bir teknik hata mı, bir dikkatsizlik mi, yoksa bir başka nedenden mi çıktığı bilinmiyor” dedi.
Bursa Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanı Orhan Doğan, “Yangının çıkış nedeni büyük ihtimalle elektrik ağırlıklı. Ama incelemelerimiz devam ediyor. Net bir şey yok, bilirkişi incelemesi sonrası durum açıklığa kavuşacak” dedi.
İl Sağlık Müdürü İsmail Hakkı Çelik de gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Bursa Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şubesi ekipleri hastaneye gelerek incelemeler yaptı. Hastanede dün poliklinik hizmetleri verilmezken, yalnızca acil servis hizmetleri verildi. Dün yapılacak ameliyatlar da ertelendi.
Türk-İş’e bağlı TEKSİF Sendikası Merkez Yönetimi, yangının sorumluluğunun taşeronlaşma olduğunu belirtti. Eski genel başkanları Şevket Yılmaz’ın adını taşıyan hastanedeki yangına ilişkin dün yazılı bir açıklama yapan TEKSİF Yönetim Kurulu, yangının ağır ihmal ve tedbirsizlik yüzünden felaket halini aldığı iddiasını hatırlattı.

10 Mayıs 2009 Pazar

Bu anneler gün görmedi

Bugün Anneler Günü. Çocuklar annelerine çiçekler verecek, sarılıp öpecek. Galatasaray Meydanı’nda oturan annelerin ise 14 yıldır ‘günü’ olmadı
Bugün Anneler Günü. Çocuklar annelerine çiçekler verecek, sarılıp öpecek. Galatasaray Meydanı’nda oturan annelerin ise 14 yıldır ‘günü’ olmadı. Çünkü onların çocukları yıllar önce kaybedildi, kaçırıldı, gözaltına alındı, sesleri en son hücrelerde duyuldu.
Onlar, belki 17, belki 14 yıldır çocuklarını göremiyor. Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten beri her hafta çocukları için geldikleri Galatasaray’da dün 215’inci kez oturdu. 14’üncü Anneler Günü’nde de bir araya gelen Cumartesi Anneleri ve kayıp yakınları, çocuklarını geri vermeyenlere ve onların eşlerine seslendi.
Eylemlerinin 215’inci haftasında kayıp yakınlarına, tiyatro sanatçısı Ayla Algan, müzisyen İlkay Akkaya, avukat Kemal Aytaç da destek verdi.
HER GÜN MATEM GÜNÜ
Kayıp yakınları adına konuşan tiyatro sanatçısı Ayşe Lebriz, yetkililerin bugün yayınlayacağı Anneler Günü mesajlarında ‘kayıp annelerinden’ yine bahsedilmeyeceğini vurguladı: “Cumhurbaşkanı yayınlayacağı Anneler Günü mesajında yine ‘annelerimizin kıymetini bilmeli, onları sadece belirli günlerde değil, her an hatırlamalıyız’ diyecek. Başbakan Anneler Günü mesajında yine annelerin, ‘toplum hayatının direği olduğunu’ söyleyecek. TSK yine Anneler Günü için afişler hazırlayacak, ‘sevginiz gücümüzdür’ diyecek. Dünyayı annelere cehennem edenler, ‘cennetin annelerin ayakları altında olduğunu’ söyleyecekler. Ama kimse çocukların akıbetini öğrenmemenin sonsuz matemine mahkum edilen kayıp annelerinden bahsetmeyecek.”
Cumartesi Anneleri için, çocuklarını bulana kadar her günün ‘matem günü’ olacağını söyleyen Lebriz, “Çocuklarımızı kaybeden devletten ömrümüz yettiğince biz, sonsuza dek tarih davacı olacak” dedi.
Eylemin ardından annelere kırmızı karanfiller verildi. (İstanbul/EVRENSEL)
‘ANNEMİN YÜZÜNÜ GÖRÜYORUM’
KAYIP yakınları için yazdığı yazısını okuyan yazar Necmiye Alpay, kayıp yakınlarında annesini gördüğünü belirtti: “Burada insan kaybetme uygulamaları, askeri darbe dönemlerinde başladı ve ötesine de taştı. 12 Eylül döneminde bir süre ben de ‘kaybedilenlerdendim’. Pek çok kişi gibi ben de gözaltına alındığımda annem ve ailem, uzun süre haber alamadı. Buradaki annelerin yüzlerinde, burada rastladığım, kaybedilmiş 2 oğlunun fotoğrafını gösteren babanın gözlerinde, kendi annemin yüzünü görüyorum. Annem, ben bulunduktan sonra da yakınları kaybedilmiş insanlara yardımcı olmaya çalışmıştı. Buradaki annelerin ise çektikleri bu acı on yıllara varıyor. Ve böyle kaybedilen binlerce kişi var, oysa hiç kimse böyle bir cezayı hak etmez.”
HAYRUNNİSA GÜL’E:
Devlet Denetleme Kurulu’nu harekete geçirmesi için Cumhurbaşkanı’na baskı yapın.
EMİNE ERDOĞAN’A:
Kaybedilen çocuklarımızın akıbetlerinin açığa çıkartılması için Başbakan’a baskı yapın.
SAİME TOPTAN’A:
Kayıpların araştırılması ve Meclis komisyonu kurulması için Meclis Başkanı’na baskı yapın.
SEVİL BAŞBUĞ’A:
Öldüren ve emir veren komutanları açıklaması için Genelkurmay Başkanı’na
baskı yapın.
ANKARA VE İZMİR’DE ANNELER İÇİN OTURDULAR
İHD’nin Ankara’da yaptığı eylem, kayıp annelerine adandı. Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde bir araya gelen İHD üyeleri adına konuşan İHD Şube Başkanı Gökçe Otlu, yetkililerin Anneler Günü mesajlarına değindi.
“Yine Anneler Günü mesajı yayınlayan yetkililer, devletin güvenlik güçlerince gözaltına alınan ve bir daha kendilerinden haber alınamayan çocukların annelerini, anneden saymayacak” diyen Otlu, yetkililerin, anneleriyle birlikte çocuklukları da kaybedilen çocuklardan bahsetmeyeceğini belirtti.
Otlu, “Çocukları muhalif olduğu için, çocukları sendikacı olduğu için, çocukları sosyalist olduğu için, çocukları Kürt olduğu için annelerini de cezalandırmaya devam edecek” diye konuştu. Kayıp annelerinin anneler gününü artık kutlamak istemediklerini, çocuklarının faillerinin tarih önünde yargılanmasını istediklerini kaydeden Otlu, bu yüzden bu haftaki eylemlerini kayıp annelerine atfettiklerini söyledi. Açıklamanın ardından oturma eylemi yapıldı.
MAYIS AYI ÖLÜM AYI
İzmir İHD Şubesi, eylemlemi mayıs ayında öldürülenlere adadı. Konak Eski Sümerbank önünde bir araya gelen İHD üyeleri, kayıpların fotoğraflarını taşıdılar. Açıklamayı yapan İHD İzmir Şube Başkanı Ahmet Alagöz, faili meçhul cinayetler sonucu yakınlarını kaybedenlerin adalet taleplerinin yine yok sayıldığını belirterek, yok sayıldıkça derin yara alan adalet duygusunun, giderek anlamsızlaştığını vurguladı. Alagöz, “Mayıs ayında dün yaşananların bizlere anlattığı şeyler de vardır” dedi. (ANKARA-İZMİR)
Anneler Günü’nde yaşam savaşı
ZONGULDAK’ta, iki bacağını olmayan Sevim Sarısoy, tek başına baktığı 9 yaşındaki oğlu Emre’yi okutabilmek için mücadele veriyor. Oturduğu prefabrik evde ellerinin üzerinde emekleyerek oğlunu okula hazırlayan Sarısoy’un en büyük ideali, onu üniversiteye göndermek. 3 ayda bir aldığı 750 TL engelli maaşıyla geçinmeye çalışan Sarısoy, “Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye verilsin” dedi.
Sevim Sarısoy, 10 yaşındayken bindiği tren seyir halindeyken, inmek isteyince düştü. Sarısoy’un trenin altında kalan sağ bacağı, dizi üzerinden koptu. Kopma noktasına gelen diğer bacağı da aynı yerden ameliyatla kesildi. 2 bacağını da kaybeden Sarısoy, 1997’de evlendiği Adem Sürücü ile 5 yıl süren evliliğini ‘şiddetli geçimsizlik’ nedeniyle bitirdi. Eşinden boşanan Sarısoy, oğlunun bakımını da 2 yaşından itibaren tek başına üstlendi.
YAŞAM SAVAŞI
Bir yardım derneğinin Tepebaşı Mahallesi’nde yaptırdığı 2 odalı prefabrik eve yerleşen Sarısoy, 3 ayda bir aldığı 750 TL’lik engelli maaşıyla geçimini sağlıyor. Diğer yandan da Tepebaşı İlköğretim Okulu 2’nci sınıf öğrencisi olan oğlunu da okutabilmek için mücadele veriyor. Ellerinin üzerinde emekleyerek oğlunun kahvaltısını ve yemeğini hazırlayan Sarısoy, kıyafetlerini giymesine, ödevlerini yapmasına yardımcı oluyor. Oğlunu her sabah öperek okuluna gönderen Sarısoy’un en büyük ideali ise, oğlunu üniversiteye göndermek. Sarısoy, oğlu dünyaya geldikten sonra farklı bir hayatın içine girdiğini, onu yaşatmak için aştığı bütün zorlukları anlatıyor.
SANDALYE İSTİYOR
1994 yılında annesini yüksek tansiyon nedeniyle kaybeden Sarısoy, “Annemi kaybettiğim için Anneler Günü benim için buruk geçecek. Ama oğlum var. Onu okutup, hayata hazırlamak istiyorum” dedi. Aldığı maaşın evin ve oğlunun okul masrafları için yeterli olmadığını söyleyen Sarısoy, kendine hiç olmazsa bir tekerl

4 Mayıs 2009 Pazartesi

KURTULUŞ YOLU VAR

KRİZİN YARATTIĞI BASKI, İŞSİZLERİ VE YOKSULLARI İNTİHARA KADAR SÜRÜKLÜYOR. ANCAK, SİSTEME KARŞI BİRLEŞİRLERSE ÇARESİZ OLMADIKLARINI GÖRECEKLERDİR.
Hükümet yetkilileri ısrarla krizin Türkiye’yi etkilemediğini söylese de, kriz nedeniyle işsiz kalan; borcunu, kirasını, faturasını ödeyemeyen onlarca insan intihar ediyor ya da intihar girişiminde bulunuyor. Krizin etkilediği illerden birisi olan Malatya’da işsizlik nedeniyle intihar olaylarındaki artış resmi belgelerde açıkça görülüyor. Malatya’da her hafta yayınlanan emniyet bültenlerindeki intiharlar, intiharlardaki önemli artışa dikkat çekiyor. İntihar olaylarının nedeni örgütsüzlük, işsizlik ve parasızlık.
Erdal Yarlıoğlu ve Mahmut Beke, tüm çabalarına rağmen iş bulamadıkları için son çareyi intihar etmekte bulmuşlar. Belediye binasına çıkıp intihar etmek isteyen Yarlıoğlu ve Beke, ikna edilerek girişimlerinden vazgeçiriliyorlar. İntihar etmek için belediyeye ulaşmaları bile güç olmuş ikisinin. Para bulamadıkları için önce uzun bir yolu yürümek zorunda kalmışlar. Şehir merkezine gidebilmek için de zar zor borç bulmuşlar.
VEKİLLER AŞAĞILAYINCA...
Mahmut Beke, tüm çabalarına rağmen iş bulamayınca son çare olarak Ankara’ya, milletvekillerine gitmeye karar verdiklerini anlatıyor. Borç bularak gittikleri Ankara’da yaptıkları görüşmelerde hep aşağılandıklarını söylüyor.
Orada yaşadıklarının gururuna dokunduğunu anlatıyor öfkeli bir şekilde. Sonra da işsizliğin kendisini nasıl etkilediğini anlatıyor: “Eve gitmek için geç saatleri tercih ediyorum; ev sahibine yakalanmamak için. İki ay önce buzdolabı bozuldu. Yerine yeni aldığım dolabın taksitlerini ödeyemediğim için hakaretlere, küfürlere maruz kaldım.” Son çare olarak kendisiyle aynı durumda olan yakın arkadaşı Yarlıoğlu ile intihar etmeye karar verdiklerini anlatıyor Beke. Belediye binasına çıkarken intihar etmeye kararlı olduklarını belirten Beke, ikna edildikleri için girişimlerinden vazgeçtiklerini ifade ediyor.
‘HAMAL MEHMET’İN ÇOCUĞUYUM’
Seçim dönemi herkesin iş vaadinde bulunduğunu, daha sonra unuttuğunu belirten Beke, seçim dönemi iş bulma umudunun çoğaldığını söylüyor. Ancak seçimlerin ardından verilen sözlerin unutulduğunu, yeniden umutsuzluğa düştüğünü dile getiriyor. “Seçim dönemleri iş vereceğiz diyorlar, bizi kandırarak. Bunu başardılar da. İnsanların duyguları ile oynayarak başardılar bunu. Benim dayım yok Ankara’da; ben İşçi Ahmet’in, Hamal Mehmet’in çocuğuyum” diye anlatıyor duygularını. Şerefli bir yaşam sürdürmek istedikleri için işsiz olduklarını anlatan Beke, “İşsizlik nedeniyle intihar etmek istedim. Borçlarım var. Evlendiğimden beri aldığım mobilyaların taksitleri duruyor. Çocuğum 2 yaşına girdi. Buzdolabı bozuldu, yenisini aldık adam arayıp ‘şerefsiz’ diyor. Soruyorum: Şerefsiz ben miyim? Kilom, gücüm yerinde ama iş yok, çalışamıyorum” diye isyan ediyor yaşadıklarına.
ÖLMEK KURTULUŞTU
Erdal Yarlıoğlu’nun anlattıkları da arkadaşının anlattıkları gibi. “Gitmediğim yer kalmadı iş için. Açız evde, ekmek alacak gücümüz yok. 6 aydır kiramı ödeyemiyorum. Su ve elektrik faturalarını ödeyemiyorum. Ölmek bizim için bir kurtuluş olur. Bu kadar aciz yaşamayı sindiremiyorum. Aileme karşı mahcup yaşamak çok dokunuyor. O yüzden intihar etmek istedim. Pişman değilim” diyerek içinde bulunduğu durumu anlatan Yarlıoğlu, “Şurada bir kapı açılmazsa bu kez kesin atlarım. Çocuklarım aç. 2 ekmek alıp evime götüremiyorum. Hamallık yapacak iş bulamıyoruz. Türkiye vatandaşıyız” diye konuşuyor. (Malatya/EVRENSEL)
POLİS KAYITLARINDAKİ İNTİHAR OLAYLARI
* Çöşnük Mahallesi 4. Sokak’ta oturan ve iş bulamama sıkıntısı yüzünden bunalıma giren R.O. adlı 25 yaşındaki kişi, evinde soğuk algınlığı ilaçlarından bir miktar içerek intihara kalkıştı.
* Battalgazi ilçesine bağlı Çolakoğlu köyünde 18 yaşındaki M.T, işsizlik nedeniyle girdiği bunalım sonucunda fazla miktarda hap içmek suretiyle intihara teşebbüs etti. Ailesi tarafından Malatya Devlet Hastanesi’ne kaldırılan genç, tedavisinin ardından taburcu edildi.
* Malatya’da işsiz olduğu belirtilen bir kişi, inşaatın 9’uncu katına çıkarak intihar girişiminde bulundu.
Edinilen bilgiye göre S.U. adlı kişi, gece saat 24.00’te Fırat Mahallesi Fatih Lisesi’nin yanındaki bir inşaatın 9’uncu katına çıkarak burada intihar girişiminde bulundu. Olay yerine giden ekiplerin önerilerini geri çeviren evli ve çocuk sahibi olan S.U, yardım sözü verilmesi üzerine intihar etmekten vazgeçti.
* Malatya Belediyesi binası içindeki iki bloğu birleştiren köprüye çıkan 2 kişi, intihar girişiminde bulundu. M.B. ve E.Y. isimli şahıslar, işsiz kaldıklarını öne sürerek köprünün üzerine çıktılar. Polisin ikna çabalarının ardından çıktıkları yerden indirildiler.
* Gece yarısı 29 yaşındaki M.K, Kernek Mahallesi’ndeki bir inşaatın en üst katına çıkarak intihar etmek istedi. Maddi açıdan zor durumda olduğu için bunalıma girdiğini söyleyen şahıs, polislerce ikna edilerek indirildi.
* Tecde Mahallesi Kanalüstü 10. Sokak’ta oturan S.T. (28) adlı kişi ile N.T. adlı 25 yaşındaki kadın, ailevi sebeplerden dolayı bunalıma girdi. Mide ilacından 20 adet içen ikili, pişman oldukları için hastaneye giderek tedavilerini yaptırdılar.

1 Nisan 2009 Çarşamba

TURK-iŞ UYUMA!

Türk-İş’e bağlı sendikaların Ankara şubeleri, başta kamu toplusözleşmeleri olmak üzere yaşanan sorunlara karşı Türk-İş’in sessizliğine tepkili. Şubelere üye işçiler, yarın akşam yapacakları eylemle 2009 kamu toplu iş sözleşmelerinin henüz bağıtlanamamasına, görüşmelerde sendikaların karşısına esneklik ve kriz dayatmalarının çıkmasına, Türk-İş başkanlığında oluşturulan Koordinasyon Kurulu’ndan bunlara karşı ses çıkmamasına “Artık yeter” diyecekler.
2 NİSAN’DA İŞÇİLER TİS’LERE SAHİP ÇIKACAK
Petrol-İş Ankara Şube Başkanı Mustafa Özgen, Türk-İş’e bağlı tüm şubelere gönderdiği bir yazıyla, eylemlilik çağrısı yaptı. “TPAO Genel Müdürlüğü ve Bağlı İşyerleri, BOTAŞ Genel Müdürlüğü ve Bağlı İşyerleri ile MKE Kurumu Barutsan Roket ve Patlayıcı Fabrikası Müdürlüğü İşyerleri adına yürüttüğümüz Toplu İş Sözleşmesi sürecine ve taleplerimize ilişkin 2 Nisan 2009 Perşembe günü Kızılay’da kitlesel bir basın açıklaması yapmayı planlamaktayız” diyen Özgen, yaklaşık 315 bin kamu işçisini ilgilendiren kamu TİS’lerinin ekonomik kriz ve yerel seçimlerin gölgesinde kaldığına dikkat çekti. Bu nedenle üyelerinin çalışma hayatındaki sorunlarının yeterince dile getirilemediğine ve kamuoyu oluşturulamadığına da vurgu yapan Özgen, “Sadece sendikamızın Ankara’da örgütlü olduğu kamu işyerlerinin taleplerini değil, konfederasyonumuz Türk-İş’e bağlı sendikalarımızın Ankara’da kamuda örgütlü işyerlerinin de TİS sürecindeki taleplerini kamuoyu ile paylaşmak; bizi görmezden gelen hükümete ve onun yetkililerine, ‘Ankara’da sorunlarına çözüm bekleyen binlerce işçi ve emekçi var’ demek istiyoruz” dedi.
TÜRK-İŞ’E: TALEPLERİNE SAHİP ÇIK!
Bu nedenle kamuda örgütlü sendikaların Ankara şubelerinin sadece desteğini değil, doğrudan katkısını da beklediklerini belirten Özgen, TİS taleplerinin gerçekleşmesi için hep birlikte mücadele çağrısı yaptı. TİS talepleri için referanslarının, Türk-İş yöneticileri ve sendika genel başkanlarının altında imzası bulunan 29 Aralık 2008 tarihli 9 maddelik “Kamu Kesimi Toplu-İş Sözleşmeleri Koordinasyon Kurulu” toplantı tutanağı olduğunu kaydeden Özgen, mücadeleden başka seçenekleri kalmadığının da altını çizdi.
ÇAĞRI YANIT BULDU
Özgen’in çağrısı Türk-İş’e bağlı sendikaların Ankara şubelerinde yanıt buldu. Petrol-İş Ankara Şubesi’nde önceki gün yapılan toplantıda, eylem çağrıcılarının, Petrol-İş’in yanı sıra Tez Koop-İş Ankara 1 ve 2 nolu şubeleri, TGS, TÜMTİS, Yol-İş Ankara 3 No’lu Şube olması kararlaştırıldı. TİS görüşmelerinde özellikle İş Yasası’ndaki esneklik hükümlerinin TİS metinlerine yansıtılmasına ilişkin dayatmalara ve TGS’nin Sabah-atv’de 10 gazeteci ile yürütmeye çalıştığı greve de vurgu yapılan toplantıda, artık seslerini yükseltme, taleplerini kamuoyuna ve konfederasyon yöneticilerine duyurma zamanının geçtiğinin altı çizildi.
SABAH-ATV GREVİNE DESTEK
Toplantıda alınan karar doğrultusunda 2 Nisan Perşembe günü sendikalar, mesai çıkışında üyelerini Kızılay’a, Sakarya Caddesi’ne çağırdı. Saat 19.00’da Sakarya Caddesi’nde, TİS talepleriyle ve Sabah/atv grevine destek mesajlı dövizleriyle toplanacak olan işçiler, hem “Turkuvaz işçisi yalnız değildir” diyecek, hem de haklarının gasp edilmesine izin vermeyeceklerini ilan edecekler. Eylemde, TGS’nin Sabah-atv’de 10 gazeteci ile sürdürdüğü greve destek için 10 meşale de yakılacak. Türk-İş’e bağlı tüm sendika şubelerinin sadece “destek” değil “katılım” sunması için çalışmaların da hızlandırıldığı eylem öncesinde, işyerlerinde de çalışmalar sürdürülüyor.
KAMU KOORDİNASYON KURULU’NUN TALEPLERİ

Türk-İş yönetimi ile Tes-İş, Tek Gıda-İş, Demiryol-İş, Belediye-İş, Türk Metal, Tarım-İş, Genel Maden-İş, Şeker-İş, Petrol-İş, Yol-İş, Haber-İş sendikalarından oluşan Kamu Kesimi TİS Koordinasyon Kurulu’nun 29 Aralık 2008’de aldığı kararlar şöyle:

* TİS prosedüründe aksama olması halinde kurula bildirilmesi.
* 01.01.2009 tarihinde en az memur ücretinin 1.218.49 TL olacağı dikkate alınarak, düşük ücretler için iyileştirme istenmesi.
* İşe giriş skalalarının düşük tutulmaması, genel iyileştirme dışında ücretler arası uyum gözetilerek, işe giriş skalalarının yükseltilmesi ve işletme içi ücret dengesizliklerinin giderilmesi.
* Ücret zamları ve ek zamlarda geçici/daimi vb. ayrım yapılmadan düzenlemelere gidilmesi.
* Ücret zamlarının TİS’in 1. yılı için enflasyon ve büyüme dikkate alınarak yüzde 20 oranında; 2. yıl içinse 1. yılda gerçekleşen enflasyon üzerine 4 puan refah payı eklenerek talep edilmesi.
* Sosyal yardımların ortalama yüzde 40 oranında artırılarak talep edilmesi.
* İşyeri/işletmenin/çalışanların özelliklerinden kaynaklanan akçalı maddelerin sendikalarca belirlenmesi.
* Esnek çalışma, izinler, kıdem ve ihbar tazminatları vb. konularda ödün verilmemesi.
* Gelişmelerden, kurulun bilgili kılınması.

20 Şubat 2009 Cuma

Çocuk düşmanlığı Meclis gündemine taşındı

Onlarca çocuğun ‘örgüt üyeliği’ gibi ağır suçlarla tutuklanması kitle örgütlerini Ankara yollarına düşürdü...
Diyarbakır’da 28 Mart 2006’da meydana gelen olaylarla başlayan tutuklu çocuklar sorunu Meclis gündemine taşındı. “Örgüt üyeliği” gibi ağır suçlamalarla “büyükler”in yargılandıkları 25 yıla kadar hapis cezaları ile cezalandırılan çocukların yargılamalarının “adil ve tutuksuz” olması istendi.
Diyarbakır İHD Şube Başkanı ve Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erbey, Diyarbakır Barosu Başkan Yardımcısı Esat Aktaş, Mazlum Der Diyarbakır Şube Başkanı Seher Akçınar Bayar, Diyarbakır Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Cengiz Günay ile tutuklu çocukların adına Arif Akkaya’dan oluşan Çocuklar İçin Adalet Girişimi heyeti dün Meclis’te bir dizi görüşme ve basın toplantısı yaptı.
Meclis’te grubu bulunan partilere “Kanunla İhtilafa Düşen Çocuklar Raporu”nu ve taleplerini ileten heyet daha sonra, DTP Diyarbakır Milletvekili Gültan Kışanak ile Meclis’te basın toplantısı düzenledi.
Çocuklarla ilgili ciddi sıkıntılar yaşandığını, çocukların hiç de hak etmedikleri cezalarla karşı karşıya kaldıklarını kaydeden Kışanak, bu yargılamalarda hukukun kötüye kullanıldığını, çocukların örgüt üyeliğinden yargılanıp, cezalandırıldıklarını anlattı. Kışanak, DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk ile bu hukuksuzluğa neden olan yasaların değiştirilmesi için girişimlerde bulunduklarını söyledi.
Daha sonra heyet adına konuşan Muharrem Erbey, Diyarbakır’da bir taş attıkları için büyüklerin yargılandıkları maddelerden yargılanıp, 25 yıla kadar hapis cezaları istenen çocukların durumlarına dikkat çekti. Diyarbakır’da yüzlerce çocuğun hergün sokaklarda olduklarını, potansiyel suçlu olarak görüldüklerini belirten Erbey, bu durumun insan haklarına aykırılığına da dikkat çekti.
BÜTÜN ÇOCUKLAR SERBEST BIRAKILSIN
Terörle Mücadele Yasası ve diğer yasalarla 2006 yılında yapılan değişiklikler doğrultusunda çocukların, eski DGM’lere denk gelen mahkemelerde, büyükler gibi yargılandıklarını, verilen cezaların ertelenemeyeceği ve paraya çevrilemeyeceğine dair hükümler getirildiğini, bu tür yaklaşımlarla sorunların adeta kangren haline geldiğini anlatan Erbey, yasa koyucuların kötü uygulamaları takip etmek ve değiştirmekle görevli olduklarının da altını çizdi.
Çocukların delil karartıp, kaçamayacaklarını da hatırlatan Erbey, halen tutuklu yargılanan tüm çocukların serbest bırakılması başta olmak üzere taleplerini sıraladı. Toplumsal olaylarda çocuklara müdahale edecek polislerin çocuk şube müdürlüğüne bağlı birimlerden seçilmesini, çocuklara aşırı güç kullanılmamasını ve yakalamadan sonra, önce TEM veya başka birimlere değil, direkt çocuk şube müdürlüklerine götürülmesini isteyen Erbey, gözaltına alınan çocukların ailelerine derhal haber verilmesi, uzmanlardan destek alınması, avukatlarıyla derhal görüştürülmesi, soruşturma dosyalarının avukatlar tarafından incelenmesinin sağlanması, çocukların derhal savcılığa çıkartılması, çocukların yaptıklarını anlayacak durumda olup olmadıklarının uzman doktorlar tarafından belirlenmesi gibi talepleri de dile getirdi.
Çocuklar arasında 12-15, 15-18 ayrımı yaparak CMK 250 ile Ağır Ceza Mahkemeleri’nde yargılanmalarına neden olan TMK’nun 9 ve 13. maddelerinin derhal kaldırılması; çocuklara verilen cezaların temel insan hakları kurallarıyla bağdaşmadığının düşünülerek, kararların yeniden gözden geçirilmesi; çocukların kanunla ihtilafa düşmemesi için özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da derslik, öğretmen sayılarının artırılması, eğitimin kaliteli ve parasız olması, SHÇEK ve eğitim kurumlarının bütçesinin ve uzman sayısının artırılması, devletin çocuk politikalarını oluştururken, çocuk odaklı çalışan örgütlerle ve çocuklarla bir araya gelmeleri de heyetin talepleri arasında yer aldı. (Ankara/EVRENSEL)
YA ORANTISIZ OLSAYDI!
Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu, 15 Şubat eylemlerine saldıran polisler için “orantılı güç kullandılar” açıklaması yaptı. DTP’li milletvekili ve belediye başkanlarının açıklamalarını değerlendirdiği basın toplantısında, Diyarbakır’da seçim güvenliğinin sarsılmaya çalışılacağı yönünde güvenlik ve istihbarat birimlerinin yoğun bilgilere ulaştığını iddia eden Mutlu, eylemlere bu nedenle izin verilmediğini savundu.
Mutlu, “Topluluğun içinde yer alan yüzü sarılı kişilerin bulunması, izinsiz başlayacak yürüyüşün ardından kanunsuz sloganlar, afişler eşliğinde kışkırtmalar yapacaktı. Olaylar çıkaracak ve bu olayları il geneline yayarak yasa dışı örgüt propagandasına dönüştüreceği anlaşılmıştır. Oradaki özellikle 150-200 kişilik gruba orantılı güç kullanılarak dağıtılmıştır” dedi.
BİLYESİ VAR HEMEN TUTUKLAYIN!
Adana ve Mersin’de eylemlerde gözaltına alınan 76 kişiden çoğunluğu çocuk 24 kişi tutuklandı. Çocukların üzerinde bulunan bilye ve şal tutuklama gerekçesi olurken, gözaltına alınanlar “işkence ve kötü muamele” iddiasıyla İHD’ye başvurdu.
Seyhan ilçesi Gülbahçe Mahallesi’nde gözüne polislerin attığı plastik mermi isabet eden 17 yaşındaki E.N’nin kaşına 5 dikiş atıldı. E. N. işe gidip gelirken kullandığı bisikletin de polisler tarafından ateşe atıldığını iddia etti.
Mersin’de de 7 çocuk gözaltına alındı. 3 gün gözaltında tutulan C.S (14), S.Ö. (14), S.S. (14), S.Y.(14), Ö.S.(14), F.E. (14) ve R.K. (14) isimli çocukların aileleri, çocuklarına emniyette işkence ve kötü muamele yapıldığı iddiasıyla İHD Mersin Şubesi’ne başvurarak, hukuki yardım talep etti. Aileler daha sonra da İHD aracılığı ile polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. Çocuklar, polislerin kendilerini döverek gözaltına aldığını, küfür, hakarette bulunduklarını ve tehdit edildiklerini belirtti.
İHD’YE BAŞVURDULAR
Mersin’in Akdeniz ilçesinde 14 Şubat günü yapılan yürüyüş sonrası çıkan olayları balkondan izleyen Nazmiye Azgan ve M.K. adlı çocuk kafalarına gaz bombası isabet etmesiyle yaralandı. Toroslor Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Azgan ve M.K. tedavi olduktan sonra taburcu edildi. Adana’da gözaltına alındıktan sonra “Örgüt adına suç işlemek ve örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklanan 8’i çocuk 16 kişinin tutuklanma gerekçelerinde polis tutanaklarında “kuvvetli deliller” olarak geçen ve çocukların üzerinde bulunan bilye ve şalların gösterilmesi dikkat çekti.
Konuya ilişkin açıklama yapan İHD Adana Şubesi Başkanı Ethem Açıkalın, “18 yaşına kadar tüm bireylerin yargı sürecinde dahi olsalar ‘çocuktur’ ve tüm çocukların çocuğa özgü koşullarda yargılanması gereklidir” diye belirtti. (HABER MERKEZİ)

4 Şubat 2009 Çarşamba

Serbest piyasa ahlakı!

Birbiri ardına koruma paketleri açıklayan ABD ve AB ülkeleri, bir yandan da birbirlerini serbest piyasa kurallarına uymamakla suçluyor
Devlet ekonomiden elini çekmeli, üretime hiç karışmamalı.” Türkiye ve benzeri ülkelere şimdiye kadar hep bu dayatıldı. Örnek olarak da serbest piyasa ekonomisini uygulayan ABD ve AB üyesi ülkeler gösteriliyordu. Krizle birlikte ise serbest piyasa ekonomisinden dem vuran bu ülkeler ardı ardına koruma paketleri açıklamaya başladı. Üstelik paket açıklayan her ülke, diğer ülkeyi serbest piyasa ahlakına uymamakla suçluyor. Bir yandan da yabancılara yönelik milliyetçi kışkırtmalar artıyor.
ABD malı kullan!
Bu tartışmayı alevlendiren son hamle ABD’den geldi. ABD Senatosu 820 milyar dolarlık bir teşvik paketini gündeme almış durumda. Paketin en tartışılan tarafı ise altyapı projeleri için sadece ABD’de üretilen demir, çelik ve mamül malların kullanılmasını öngören madde.
Beyaz Saray ve Kongreye konu hakkında bir mektup gönderen Avrupa Birliği, Amerikan malı kullanılmasına ilişkin önergenin geçmesi durumunda, tehlikeli bir emsal yaratacağı uyarısında bulundu. Avrupa Birliği’nin Washington Büyükelçisi John Bruton diğer ülkelerin ekonomik çıkarlarına gereksiz şekilde zarar vermesi halinde, Obama’nın küresel çapta liderlik rolünün önemli ölçüde azalacağını dile getirdi.
Ahlaki otorite
Kanada’nın Washington Büyükelçisi, Senatodaki liderlere mektup göndererek bu maddenin yasa tasarısının son halinde yer alması durumunda küresel çapta yansımaları olacağını söyledi. Büyükelçi söz konusu maddenin, ABD’nin serbest ticaret konusunda, ahlaki otoritesini ortadan kaldıracağını bildirdi. Bu sözlerin hemen ardından da Kanada için muafiyet talep edildi.
Beyaz Saray eleştiriler nedeniyle maddenin gözden geçirildiğini açıkladı. Ancak bir yandan da paketin onaylanması için çalışmalar sürüyor. Başkan Yardımcısı Joe Biden, maddenin yasa tasarısının son versiyonunda yer almasının meşru olduğunu duyurmuştu. ABD Başkanı Obama da son olarak paketin Senato’da görüşülmesi öncesi üyelere “Ufak görüş ayrılıkları yüzünden paketi ertelemeyin” çağrısı yaptı.
İngiltere’de yayınlanan The Independent gazetesi, Obama’nın paketinde Amerikan mallarının kullanımını teşvik eden bir maddenin Avrupa ile büyük bir tartışmayı alevlendirebileceğine dikkat çekti. Gazete “AB’nin yoğun lobi çalışmalarına rağmen korumacı söylemin Senato önergesine dahil edilmesi, konunun Dünya Ticaret Örgütü’ne sevkinin önünü açıyor” diye yazdı.
Pakete ilişkin eleştirilerin bir tarafı ise tutarın yüksek olması. Cumhuriyetçi grubun senato lideri, Mitch McConnell’ın “Milad ile yani İsa’nın doğuşundan bu yana her gün 1 milyon dolar harcasanız, bugüne gelene dek hala 1 trilyon dolar harcamış olamazsınız. Bu müthiş bir tutar” dedi.
Paket açan açana
ABD ve AB arasındaki “korumacılık” tartışmaları sürerken bir yandan da yeni paketler açıklanmaya devam ediyor. Son olarak Fransa Başbakanı François Fillon, ülke ekonomisini canlandırmayı hedefleyen, 26 milyar avro değerinde bir dizi önlem açıkladı. Paket, işletmelere yardım amacıyla 11 milyar avro, altyapı ve kamu hizmetlerinin geliştirilmesi için de 4 milyar avro harcanmasını öngörüyor. Ancak hükümet kanadından yapılan açıklamalarda bu desteğin yeterli olmayacağı, ekonomideki küçülmenin ve işsizlikte yaşanan artışın devam edeceği belirtiliyor.
Başka bir paket de Avustralya hükümeti tarafından hazırlanıyor. 26 milyar dolarlık teşvik paketinin, büyük kısmı altyapı yatırımları, okullar ve konutlar için kullanılacak. Kalanı ise düşük ve orta gelirlilere mart ayında ödenecek nakitten oluşacak.
Japonya Merkez Bankası (BOJ), küresel finansal krizin olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla bankaların elinde bulunduğu hisse senetlerini almak için 11 milyar dolar harcayacağını bildirdi. Bu açıklama Japonya’nın en büyük bankası konumunda olan Mitsubishi UFJ Financial Group’un nisan ayından aralık ayına kadar olan dönem için zarar açıklayacağı yönündeki haberlerin ardından geldi. Japonya Merkez Bankası, benzer bir uygulamayı 2000 yıllarının başında yapmıştı.
Milliyetçilik kışkırtılıyor
İngiltere’de koruma tartışmalarına İngiliz işçiler de dahil edilmek isteniyor. Milliyetçiliğin kışkırtıldığı bu tartışma İngiltere’de taşeron bir şirketin ihaleyi yabancı işçilere vermesinin ardından başladı. “İngiliz işleri İngiliz işçilere” talebiyle rafineri ve santrallerde izinsiz iş bırakma eylemleri başladı. İktisadi faaliyetlerden sorumlu bakan Lord Peter Mandelson’ın istihdamda İngilizlere öncelik isteyen işçilerin “yabancı düşmanlığı siyasetinin işaretlerini” gösterdiği uyarısı geniş yankı buldu. Times’ta yazan Peter Riddell bunu “göç ve işsizliğin bir araya gelmesi ile oluşan zehirli bir karışım” olarak niteledi.
Independent’ın başyazısında ise yaşanan gelişme şöyle değerlendirildi: “Korumacılık ekonomileri canlandırmaz. İstihdamı da korumaz. Rafineri çalışanlarının eylemlerine sempatiyle bakanlar, bu eylemcilerin hükümetimizden istediği şeyi Avrupalı ortaklarımız yaparsa ne olabileceğini de düşünmeli. AB üyeliğinin yarattığı fırsatlar sayesinde kıtada çalışan 1.5 milyon İngiliz’in evlerine dönmesini istiyorlar mı gerçekten? Çünkü AB istihdam anlaşmalarının dokusu parçalanmaya başlarsa oluşacak kabus senaryosu bu. Şimdi tüm siyasetçilerin yapması gerekeni ekonomide liberalizmi dolaysız şekilde savunmaya devam etmek.” (EKONOMİ SERVİSİ)

İsveç 6 milyar dolar daha verecek
İsveç hükümeti, ulusal bankalara 6 milyar dolar daha vermeye hazır olduğunu bildirdi. Bankalara verilecek parayla, kredi sıkışıklığından etkilenen İsveç şirketlerine kredilerin artırılması hedefleniyor. Hükümet, söz konusu paranın daha önce duyurulan istikrar fonu aracılığıyla bankalara kullandırılabileceğini belirtti. Maliye Bakanı Andres Borg, yeni planın, bankaların kişilere ve şirketlere kredi verme kabiliyetini geliştirmeye yardımcı olmayı sağlayacağını söyledi. İsveç hükümeti daha önce ulusal mali sektöre yönelik kurtarma paketi ile 200 milyar dolarlık bir bütçeyi onaylamış ve bankalara da kredi garantisi sağlamıştı.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Bereket değil yoksulluk getirdi

Toprağı olana bereket getiren Atatürk Barajı, topraksız köylüyü ise göçe zorladı
Adıyaman’ın Samsat ilçesinde 20 yıl önce başlayan baraj yapımı ile birlikte binlere insan göç etmek zorunda kaldı. Adıyaman’ın en yoksulları olarak bilinen Samsatlı göçzedeler, tek odaya sıkıştırdıkları yoksulluklarını anlattılar.
Samsat’ta 20 yıl önce Atatürk barajı’nın yapımı ile birlikte 12 köy ile 46 mezrada yaşayanların tamamı göç etmek zorunda kaldı. Toprağı olan için kurtuluş olan baraj, topraksız köylü içinse bugün açlık, yoksulluk ve daha çok sefalet oldu. Topraksız birçok Samsatlı köylü, bugün Adıyaman ve diğer metropol kentlerinde yoksunluklarla boğuşuyor. Birçoğu da mevsimlik işçi olarak çalışanlar kervanına katılmak zorunda kaldı. Samsat’ta barajla birlikte “Komagene” uygarlığına da başkentlik yapmış olan tarihi ilçe merkezi de sular altında kalarak yok olmuştu.
Burada yaşamak zorundayız
38 yaşındaki 4 çocuk annesi Fatma Çoban’ın da göç nedeni baraj olmuş. Ailesiyle tek odaya sığarak yaşamını sürdürüyor, yazın mevsimlik işçi olarak çevre illere, Adana ya da Karadeniz’e gidiyor. Çoban, şöyle anlatıyor: “Biz maddi imkanlarımız olmadığı için burada yaşamak zorundayız. Ev kayınbabamın. Çocuklarımı giydiremiyorum. İstedikleri gibi besleyemiyorum. Maddi durumumuz çok zayıf. Sıkıntıyla geçiyor her günümüz.”
Nezahat Çoban da tek odada yaşıyor eşi ve 2 çocuğuyla birlikte. Devletin herkesi eşit görmediği düşüncesinde. Çünkü şimdiye kadar hiç destek görmemişler. Çoban, “Yardımı işine gelene veriyorlar. Adıyaman’da zaten yardım dışında gelir yok. Fabrika yok. Olana da torpili olan giriyor” diyor.
Ekonomik krizle yaşamın daha da zorlaştığını dile getiren Nezahat Çoban, “Sağlıklı güzel bir evde yaşamak isterim. Tek odada yaşıyoruz. Mutfak da banyo da salon da yatak odası da aynı” diyor.
Remziye Kaya da belediye hizmeti bile alamadıklarını dile getiriyor. Kaya, “İşsizlik var. Su sıkıntımız var bir de. Evimiz yok. Bugün karnımızı doyursak şükrediyoruz. Köyümüzde toprağımız olmadığı için hiç paramız olmadan geldik buraya. Ve açlık içinde yaşamak zorunda bırakıldık. Tek gelirimiz başka illere giderek mevsimlik işçi olarak çalışmak” diye konuştu.
Torununu sırtına almış, birçok kadın gibi yoksulluğunu anlatıyor etkili cümleler kurarak. Ama her kurduğu cümle yetersiz geliyor ki aynı şeyleri yeniden yeniden anlatıyor. 40’ındaki Sakine Yozgat, özürlü doğan oğlunu evlendirmiş erken yaşta. Gelin bu duruma fazla tahammül göstermemiş ve ailesinin yanına dönmüş, 1 yaşını doldurmamış çocuğunu da arkasında bırakarak. Mevsimlik işçi olarak gittiği bildik illeri tek tek sıralıyor. Akıcı Kürtçesiyle, barajdan sonra yaşadıkları göç ve göçten sonra bitmeyen yoksulluğun özetini yaparak son sözlerini söylüyor: “Devlet sahip çıksın oğluma ve bu çocuğa. Ben bakamıyorum. Zaten 10 çocuğum var. Onlara bakamıyorum. Bir de torun başıma kaldı.”

31 Ocak 2009 Cumartesi

Lastik-İş Sendikası’nda neler oluyor?

Önce Brisa’dan sonra Pirelli’den işçi atıldı. Bu fabrikalarda örgütlü Lastik-İş Sendikası yöneticileri ise “Rakamın artmasını önledik” diyerek işten atmalara onay verdi. Ancak her iki fabrikada da atılan işçilerin sendika yönetimine muhalif kesimlerden seçildiğinin ortaya çıkması “Lastik-İş Sendikası’nda neler oluyor?” sorusunu beraberinde getirdi.
Lastik-iş Sendikası’nda sanıldığının aksine demokratik bir işleyişin olmadığını belirten Pirelli işçileri, Haziran ayında 5 işyeri temsilcisi ve 1 amatör şube yöneticisinin atılmasının ardından mücadeleci işçilere dönük baskıların arttığını ifade ettiler. Lastik-iş Sendikası yöneticilerinin dönem dönem üyelere dönük fiili saldırılarda da bulunduğunu aktaran işçiler bu saldırılar sonucu 4 işçiye darp edildiğini dile getirdiler.
Pirelli işçisi Ali Ayten, fabrikada iş kartını bastığı zaman işten atıldığını öğrenmiş. “Ben 13 senedir bu fabrikada çalışıyorum. Bir gün olsun devamsızlığım olmadı. Atılan 30 arkadaşımızın hiçbirine de amirleri verimsiz diyemez” diyen Ayten, işten atılmalarının tek nedeninin sendika yöneticilerine karşı gösterdikleri dik duruş olduğunu söyledi. Ayten, sendikacıların kendilerine yakın kişileri koruma altına aldığını diğerlerini ise ellerinin tersiyle ittiklerini anlattı.
Lastik-İş yöneticilerinin, işçilerin çıkarları doğrultusunda bir araya gelmesine tahammül edemediğini vurgulayan 15 yıllık Pirelli işçisi Turgut Bilsim “Sendikacıların korkusu insanlar bir araya gelirlerse oradan bir güç doğacak, o koltuklarda o kadar rahat oturamayacaklar. Bunun ilk örneğini temsilciler işten atıldığında gördük. Pirelli tarihinde ilk kez farklı siyasi görüşlerden temsilciler bir araya gelmişti. MHP’lisi, sağcısı, solcusu birlikte davranabiliyordu. Asıl korkulan ve tahammül edilemeyen bu” diye konuştu.
İşçilere bayram dayağı
Temsilcilerin işten atılmasının ardından mücadeleci işçilere dönük baskıların da artığını anlatan 22 yıllık Pirelli işçisi Fikret Dal, kendisinin işten atılmasının nedeninin de Lastik-İş Genel Başkanı Abdullah Karacan’la yaşadığı tartışma olduğunu söyledi. Dal yaşadıklarını şöyle anlattı: “Temsilsi arkadaşların işten atılmasından sonra Abdullah Karacan’la bir tartışmamız oldu. Üzerime yürüdü, bana vurmaya kalktı. Biz atılan eski temsilcilere destek verdiğimiz için bunları yaşadık. Arkadaşlarımız atıldıktan sonra bizi de diskalifiye etmeye çalıştılar” dedi. Karacan’ın kendisine ağza alınmayacak küfürler de ettiğini belirten Dal sadece kendisinin değil 4 işçinin daha sendika yöneticilerinin fiili saldırısına uğradığını ifade etti. Dal “Artık Pirelli’de işçilerin can güvenliği yoktur. Her iki bayramda da fabrikada işçi dövüldü. Hem işçi dövüyorlar hem de çikolata dağıtıyorlar. İşçilere bayram dayağı” diye konuştu.
Yine 22 yıllık Pirelli işçisi Cemal Kılıç da Lastik-İş yöneticilerinin uyguladığı şiddetten nasibini alan işçilerden biri. Kılıç da sendika genel sekreteri Nuri Serimer tarafından saldırıya maruz kalmış. Kılıç “Nuri Serimer beni temsilcilik odasına çağırıp yumruklamıştır. Ben haksızlığa tahammül eden biri olmadığım için, o işçiyi sattığı için bu saldırıya maruz kaldım” dedi.
Grev oylaması sonrası
15 yıllık işçi İdris Aslan da atılan işçilerin şube ya da genel merkez yöneticileri ile tartışan işçiler olduğuna dikkat çekerek “Ben kendim grev oylamasında şube yöneticisi Erol Erdem’le bizzat tartıştım. O tartışmadan sonra Goodyear’da adam atıldı. Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar’ın şubede grev oylamasında bağıranların kaydının kameralarda olduğunu ve bunların gününü göreceğini söylediğine bizzat tanık oldum” diye konuştu. Yaşananları “dik duranların boynunu bükme operasyonu” olarak nitelendiren Aslan işyeri temsilcileri atıldıktan sonra bu duruma karşı çıktığı için yeni atanan temsilcilerin üzerine yürüdüğünü, kendisini darp etmeye kalktıklarını ifade etti.
Beni bu hale fabrika getirdi
İşten atılan işçiler sadece sendika yöneticileri ile tartışan, sendika yöneticilerine muhalif olan işçiler değil. Atılan işçilerden iki tanesi çok ciddi iş kazası geçiren ve istirahatlı iken işten atılan işçiler. Bu işçilerden Bayram Aydın 16 yıllık Pirelli işçisi. Çalışırken makinenin arıza yapması sonucu parmakları makine arasında kalan ve şans eseri parmakları kopmadan kurtulan Aydın işten atıldığını banka hesabına para yatırıldığını görerek öğrenmiş.
Yine iş kazası geçiren ve raporlu iken işten atılan Esen Tınaz 12 yıllık Pirelli işçisi. 2006 yılında iş kazası geçiren Tınaz’ın omiriliği iki yerden kırılmış. İki kez ameliyat olan Tınaz kullandığı ilaçlar nedeniyle safra kesesini de kaybetmiş. 26 aydır raporlu olan Tınaz doktorların kendisine işbaşı vermediğini anlatarak “Ben yarımım şu anda beni bu fabrika bu hale getirdi. Sonra da kapı önüne koydu” dedi. (Kocaeli/EVRENSEL)
‘Cevap verme gereği duymuyorum’

İşçilerin iddiaları ile ilgili görüşlerini aldığımız Lastik-iş Sendikası Kocaeli Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını öne sürerek cevap verme gereği bile duymadığını söyledi. Çakar konuya ilişkin değerlendirmesinde şu görüşlere yer verdi: “Bunlarla ilgili konuşmaktan bıktık. Türkiye’de 200 bin işçi çıkarıldı. Hepsi mi sendikaya muhalifti. Her yerde işten atma var. Lastiğe gelince sendika attırdı. Atılan arkadaşlarımıza neden çıkarıldıklarını işverenin vereceği tebligattan öğrenecekler. Pirelli’de bir ay önce 80 kişilik liste vermiş işveren. Öyleyse ben neden uğraşayım bu rakamı indirmek için. Yani fabrikada 30 adam mı muhalifmiş. O kadar mıymış? Bu kadar adamdan ben neden korkayım. Arkadaşlarımız neye inanıyorlarsa inansınlar. Ben cevap verme gereği bile duymuyorum.”

21 Ocak 2009 Çarşamba

Faiz indirimi neye yarar?


2008’in son ayını piyasalara 1.25 puanlık indirimiyle kapatan Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK), yeni yıla da sürpriz yaparak başladı ve faiz oranlarını 2 puan birden indirdi. Ekonomideki yavaşlamanın giderek derinleştiğine dikkat çeken PPK, global krizin farkında. Krizin tahminlerden uzun süreceğini ifade ediyor. Ve bunun, talep ve enflasyon üzerinde aşağı yönlü baskısını artırabileceği uyarısında bulunuyor. Yani diyor ki, bu kriz 2009, 2010...sürer. İç ve dış talep hemen canlanmayacak, talep olmadığı için fiyatlar da artmayacak…
Faizdeki indirimin bu ölçüde olması beklenmiyordu. Gecelik borçlanma faiz oranı yüzde 15’ten yüzde 13’e, borç verme faiz oranı ise yüzde 17.50’den yüzde 15.50’ye indirildi. Merkez Bankası, açık piyasa işlemleri çerçevesinde piyasa yapıcısı bankalara gecelik ve bir haftalık vadelerde tanınan borçlanma imkanı faiz oranını ise yüzde 16.50’den yüzde 14.50’ye çekti.
Bu, bankalara yapılmış bir jest, bir tür bankaları nefeslendirme... Faiz indiriminin, kredi faizlerine, oradan şirketlere, hatta tüketiciye yansıyacağına dair yorumlar yapılıp duruyor; alakası yok...
Bu faiz indiriminin kredi faizlerini, tüketici faizlerini aşağı çekmesi filan söz konusu olamaz. Bu tamamen, her gece Merkez Bankası’ndan 8-9 milyar TL borçlanan bankalara, daha düşük faizle borç vermek demek. Bir anlamda, Merkez Bankası, kaynaklarını, yani kamu kaynaklarını, biraz daha düşük fiyatla sıkıntılı bazı bankalara kullandırmış olacak ve bunun devamı da gelecek.
Daha çok yabancılarla çalışan ve yabancı çıkışıyla kaynak sorunu yaşayan bazı bankalar, açıklarını da Merkez Bankası’ndan yüzde 17.5 ile faizlerle karşılıyorlar ve zarar yazıyorlardı. Reel sektörde kriz derinleşirken bir de finansta sorun çıkmasını istemeyen Merkez Bankası, şimdi şok bir faiz indirimi ile borçlanma faizini 2 puan indirip yüzde 15.5 yaptı... İndirimin ileride sürmesi bekleniyor. Bu, bir tür sübvansiyon ve söz konusu bankalara bir tür can simidi...
Özetle bu faiz indirimi, kredi, hatta mevduat faizlerine de pek etki etmeyecek, sadece Merkez Bankası’ndan borçlanan bankalara bir jest olarak kalacak. Mevduatı etkilemediği sürece, dövize yöneliş beklendiği kadar olmayabilir. Ya da böyle öngörülmez bir yöneliş olursa, MB, bunu rezervler ve IMF’den gelecek kaynaklarla dengelemeyi hesaba katmış durumda.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Silahlar nerede kullanıldi

Mavioğlu: Boşuna silah depoları kurulmuyor. Zamanı geldiğinde kullanmak için varlar. Maraş’ı hatırlayalım...
Ergenekon kazılarında bulunan silahlar, Türkiye tarihindeki katliamları akıllara getirirken, silahların hangi amaçlarla kullanıldığı sorusu yanıt bekliyor. Konu ile ilgili Radikal Gazetesi Haber Koordinatörü Ertuğrul Mavioğlu ile görüştük. “Silahların örneğin Maraş katliamında kullanılan silahlarla bir ilgisi var mı bilemiyorum ama bu depolar oralara gerekli görüldüğünde birileri kullansın diye kuruluyor” diyen Mavioğlu, “Maraş’ta meydanlara toplanan insanlar, o kadar kısa sürede nasıl silahlandılar, o silahları nereden buldular?” diye sordu.
Ergenekon davasını değerlendiren Mavioğlu, Veli Küçük gibi çarpıcı isimlere ulaşıldığını ama onunla ilgili yapılan soruşturmanın ciddi bir kapsam içermediğini söyledi. “Soruşturma ne JİTEM’i, ne faili meçhulleri, ne halka ve demokrasiye karşı, hareketleri içeriyor” diyen Mavioğlu, İbrahim Şahin’in ve bir takım muazzaf subayların gözaltına alınmasının, Türkiye gladyosu içinde, ‘en azından’ bir kanadın tasfiye edilmesi yönünde bir eğilimin ortaya çıktığını gösterdiğini belirtti. Mavioğlu, “İbrahim Şahin ve Yarbay Mustafa Dönmez’in evinden çıkan krokilerle, ulaşılan gizli cephanelikler, silah depoları çok tipik bir gladyo örgütlenmesidir. Tüm dünyada, gladyo örgütlenmelerinin gerektiğinde kullanıma hazır silahları bulundurdukları silah depoları ve bu silahları kullanacak sivil militanları olur. Bu gladyo Türkiye’de ki adaletsizlikler toplamını stabilize etmek, korumak ve bu adaletsizlikleri devam ettirmek üzere oluşturulmuş bir örgütlenmeydi. Halk üzerinde sadece yasalarla kurulan baskı mekanizmalarıyla yetinilmiyor. Aynı zamanda yasa dışı örgütlenmelere ihtiyaç duyuyorlar. İşte Türkiye’de ki gladyo bir anlamda bu işlevi görüyor” diye kaydetti.
Bir iç savaş örgütlenmesi
“Gladyo derken bir iç savaş örgütlenmesini kastediyorum. Türkiye’de devlet çok uzun yıllar öncesinden iç savaşa göre örgütlenmiş durumda. Düşük yoğunluklu savaş konsepti denilen şeyde budur” diyen Mavioğlu, “Bu neyi içerir; gizli silah depolarını içerir, özellikle kritik illerde heran harekete geçirilebilecek bir militan kadroyu gerektirir” şeklinde konuştu. Tüm dünyada gladyo örgütlerinin gerektiğinde kullanılmak üzere gizli cephanelikler ve onları kullanacak sivil militanlar oluşturduğuna dikkat çeken Mavioğlu, “silahların balistik incelemelerinin sonucunda eskiden yaşanmış olaylarla bağlantıları tespit edilir mi bilemiyorum. Ama örneğin Susurluk’ta yakalanan silahların neredeyse tamamının namlularının değiştirildiğini bizzat savcı, Mehmet Ağar’la ilgili hazırladığı fezlekede dile getirmişti. Bunlar yakın geçmişimizde olan şeyler. Türkiye bir çok cinayetin yaşandığı bir ülke. Ciddi bir inceleme yapılırsa karanlık günlere ışık tutulabilir” şeklinde konuştu.
Sorgulayanında, sorgulananında devlet olduğunu dile getiren Mavioğlu, “Bu nedenle bu incelemelerin ne kadar sağlıklı yapılacağından emin değilim. Soruşturmanın çok titiz yürütüleceğine inanmıyorum” şeklinde konuştu.
Siviller silahı nereden buldu?
“Silahların tarihdeki büyük katliamlarla bağlantılı olup olmadığını bilemem ama bu Ergenekon’un Türkiye’deki büyük katilamlarla ilişkili olduğuna dair ciddi veriler var” diyen Mavioğlu, 16 Mart katliamı, Bahçelievler katliamına, Abdullah Çatlı’nın bağlantılarına, daha sonra Çatlı’nın Ergenekon soruşturmasında adı geçen insanlarla arasındaki ilişkilere dikkat çekti. Mavioğlu, “Maraş’ta önemli rol oynadıkları söylenen, böyle bağlantıları ortaya çıkan Çatlı ve Haluk Kırcı gibi isimlerin, daha sonra Susurluk’ta da adı geçti. Bu oluşumun kendisi oralarda da rol oynamış olmalı” şeklinde konuştu. “Bu silahların geçmişte yaşanan Maraş, Çorum gibi olaylarla bağlantısını bilemeyiz ama şu çok açık ki bu depolar varsa, böyle olaylarda kullanılmak üzere var. Boşuna oralarda silah depoları kurulmuyor. Bu depolar oralarda, zamanı geldiğinde birilerinin kullanması için var. Maraş’ı hatırlayalım. Komünistler camiye bomba attı denildi. Meydanda bir kalabalık birikti. Peki bu kalabalık o kadar kısa süre içerisinde nasıl silahlandı? Tüm o silahları o kadar kısa sürede nereden ve nasıl buldular?” diye sordu.
Ergenekon ile Türkiye’nin gladyodan temizleneceği umudunun “safça” olacağını söylerek, gladyonun bir kısmı tasfiye edilirken, diğer taraftan daha güçlü bir örgütlenmeyi var ettiğine dikkat çekti. “Bu adaletsizlikler, eşitsizlikler ortadan kalkmadan, iç savaş gerçeği ortadan kalkmadan, gladyo örgütlenmesinin ortadan kalkabileceğini düşünmek gerçekten saflık olur” diye konuştu.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Filistin halkıyla dayanışma nasıl olmalı?!

Biz tarlaları ekiyoruz – Onlar yakıyor.
Biz evleri inşa ediyoruz – Onlar yıkıyor.
Biz çocukları dünyaya getiriyoruz – Onlar öldürüyor.
Onlar ülkemizi ve yaşamımızı çalmak istiyor!
Demokratik kamuoyunda Gazze Şeridi dünyanın en büyük cezaevi olarak tanımlanıyor. 10x40 kilometrelik bir alanda 1.5 milyon insan bir buçuk yıldır hapsedilmiş durumda. Gazze Şeridi’nin sınırları İsrail ve Mısır’ın kontrolü altında. Besin, su, ilaç, akaryakıt ve diğer bütün gereksinimler İsrail ve Mısır’ın izni olmaksızın bölgeye sokulmuyor. Uluslararası yardım kuruluşları da bölgeye ne karadan ne de denizden giremiyorlar. Yani saldırı başlamadan önce de Gazze Şeridi’nde insanlık dramı yaşanıyordu.
Bugün bütün ülkelerin liderlerinin, uluslararası kurumları sözcülerinin İsrail’e karşı yaptıkları “sert açıklamalar” iki yüzlü tutumlarını örtme çabasından başka bir şey değil. Aynı “sert açıklamaları” iki yıl önce, Siyonist İsrail ordusunun 12 Temmuz – 14 Ağustos arası Lübnan’a karşı sürdüğü saldırıda da yapılmıştı. 34 gün içinde 1500 insan katledilmiş ve 5 bin civarında insan yaralanmıştı.
Saldırıya gerekçe ve reaksiyonlar harfiyen aynıydı: İsrail, Hizbullah’ın roket saldırılarını gerekçe göstererek on gün boyunca Lübnan’ı bombalamış ardından kara harekatı başlatmıştı. Bütün emperyalist ülkeler, “İsrail kendini savunuyor” diyerek asıl suçlunun Lübnan’daki Hizbullahçılar olduğunu ileri sürmüşlerdi. Lübnan’da yaşanan vahşetin boyutlarının kamuoyuna yansıması ardından, İsrail ve ordusu “orantısız güç” kullanmakla eleştirilmişti.
Saldırının altıncı gününde toplanan G8 Zirve’sinden herhangi bir eleştiri gelmediği gibi BM Güvenlik Konseyi ABD’nin vetosu nedeniyle ne saldırı mahkum edilmişti ne de ateşkes teklifi için karar bile almamıştı! “Lübnan’ı yerle bir edeceğiz, taş çağına dönüştüreceğiz” diye hedefini çok açık ifade eden Siyonist İsrail devleti, bunu gerçekleştirdikten sonra “orantısız güç”(!) kullandığı gerekçesiyle bazı ülkeler tarafından eleştirilmiş ve Lübnan’ın işgali anlamına gelen “Barış Gücü”nün oluşturulmasına geçilmişti. Bugün AB ülkelerinden 7 bini karada ve 1500 denizde ve 500 havada olmak üzere toplam 9 bin asker Lübnan’ı işgal etmiş durumda.
Lübnan’ın sözde “Barış Gücü” tarafından işgal edilmiş olması bugün İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırmasını kolaylaştırdı, en azından ikinci cephe açılmadı. İşgalin bir diğer anlamının Suriye ve İran’ın ablukaya alınması olduğunu ve yeni saldırılara zemin hazırladığını daha önce de gazetemizde yazmıştık.
İsrail’in Lübnan’a saldırısını hatırlatmaktaki maksadımız Gazze Şeridi’nin başına önümüzdeki günlerde geleceklere dikkat çekmekti. AB ülkeleri Gazze Şeridi için “Barış Gücü” oluşturulmasını talep ediyorlar. Yani Gazze Şeridi’nin 1967 yılından bu yana devam eden işgali AB’ye geçecek. AB bu tutumuyla İsrail’e destek olacağı gibi diğer yanda bölgeye ciddi bir askeri güç olarak iyice yerleşecek. BOP ve GOP politikalarının yürürlüğe konulmasında AB askeri güçlerinin çok ciddi görevler üstlenecekleri ortada.
Filistinli kaynaklar 27 Aralık gününden bu yana aralıksız devam eden saldırılarda 525 insanın katledildiğini ve 2500 insanın ise yaralandığını açıkladılar. İsrail’in Gazze Şeridi’ne hava saldırılarının ve kara harekatının daha ne kadar devam edeceği henüz bilinmiyor...
Bugün Filistin halkıyla dayanışmak için bütün ülkelerde sokağa çıkan yüz binlerce insan yapacakları en doğru iş ilk etapta kendi hükümetlerine karşı mücadele etmek olmalı. İsrail’de, kara harekatının başladığı gün, on binlerce insan hükümetlerine karşı sokağa çıktılar. “İşgal’e son, barış için müzakereye”, “Hemen Barış İstiyoruz”, “Başka bir halkı ezmek istemiyoruz”, “Bekle Barak sıra sana da gelecek” gibi sloganlarla yapılan gösteri İsrail’in içten içe kaynadığını gösteriyor.
Bölgedeki Arap ülkelerinde yapılan gösterilerde benzeri durum yaşandı. Gösterilere katılanlar sadece kendi işbirlikçi yöneticilerine karşı tepkilerini dile getirmediler, bölgede Mısır ve Türkiye gibi İsrail’le içli dışlı olan ülkelerin ikiyüzlü tutumları da sorgulandı yapılan konuşmalarda! Faslı emekçilerin gösterisinde, Türkiye’nin neden İsrail’e Konya ovasını talim için açtığı, neden silah alışverişinde bulunduğu sorgulandı!
Gösterilerde AB’nin ikiyüzlü tutumu da sorgulanıyor! Örneğin Almanya’nın İsrail’e neden hâlâ silah sattığı ve bu silahların neden üçte birinin Alman devleti, üçte birinin ABD tarafından finanse edildiği de sorgulanıyor!
Bu gösteriler ve tepkiler bize Filistin halkıyla dayanışmak için ilk önce yaşadığımız ülkedeki hükümetlerin politikasında değişiklik yapmaları için mücadele etmemiz gerektiğini gösteriyor. Alanlara çıkıp kanlı bebek maketlerini taşımanın, İsrail bayraklarını yakmanın ne yazık ki duygusal bir tepkinin ifade edilmesinden öteye bir etkisi olmuyor! Alanlarda tekbir getirmenin, “Allah İsrail’i kahretsin” diye slogan atmanın da pek bir faydası olmadığı 1946’dan bu yana görülüyor!
İsrail’le ikili askeri ve ticaret sözleşmeleri yürürlükte kaldığı sürece Başbakan Erdoğan’ın, “İsrail döktüğü kanda boğulacaktır” sözü bir anlam ifade etmiyor. Almanya, İsrail’e silah hibe ettiği sürece, ülkenin bazı politikacılarının “İsrail orantısız şiddet kullanmamalı” sözü Filistin halkı için güven ve barış değil savaş ve ölüm anlamına geliyor!
İsrail bugün tek başına “ABD’nin Ortadoğu’daki tasmalı köpeği” değil. AB ve ABD’nin emrinde daha fazla “tasmalı köpek” var, bunlara karşı mücadele edilmediği ve “tasmalı köpek” olma gibi aşağılık rolden kurtulmadığı süre kan ağlayan sadece Filistin halkı olmayacak, sıra diğer halklara da gelecek!
7-Ocak-2009

YÖK diktatörlüğü

Göreve gelirken ‘üniversiteleri özgürleştirmeyi’ vaat eden YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, kısa sürede bayrağı devraldığı eski başkanlardan farksız olduğunu gösterdi. YÖK, Türkiye’deki birçok kitle örgütünün kurucusu olan akademisyenlere, izin almadan örgüt yöneticiliği yapmayı yasakladı. Akademisyenler genelgeye tepki gösterirken, meslek örgütü temsilcileri ise örgütlenmelerinin önünün kesildiği görüşünde birleşiyor.
Genelgeyle, TMMOB’dan Türk Veteriner Hekimleri Birliği’ne (TVHB), Türk Eczacılar Birliği’nden Türk Tabipleri Birliği’ne (TTB) kadar birçok meslek örgütünün yönetiminde yer alan akademisyenlere örgütlenme engeli getirilmiş oldu. Sadece bağlı oldukları üniversitelere bilgi vermeleri yeterli olan akademisyenler, artık meslek örgütlerinde görev alabilmek için YÖK’ten izin almak zorundalar.
Görev yapamazlar
Rektörlere 17 Kasım’da YÖK Başkan Vekili Prof. İzzet Özgenç imzasıyla gönderilen yazıda, “İzin alınmaması halinde öğretim elemanlarının söz konusu kuruluşlarda görev yapmaları mümkün olmayacaktır” denildi. Genelgede atıfta bulunan 38. madde ise “Bakanlıklarda, TSK ile TÜBİTAK, Adli Tıp Kurumu gibi kamu kuruluşları ve kamu yararına çalışan kuruluşlar veya vakıflar ile kamuya yararlı derneklerde geçici olarak görevlendirilebilirler” deniliyor.
Talebimize yanıt gelmedi
Duyurunun ardından meslek kuruluşları harekete geçti. TMMOB Genel Sekreteri Hakan Genç, bu uygulamayla ilgili YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’dan randevu istedi. Ancak YÖK, ‘acil’ istenen bu randevuya henüz olumlu yanıt vermedi. Meslek örgütlerinde birçok akademisyenin yöneticilik yaptığını dile getiren TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı ise konunun gündemlerinde olduğunu ifade ederek, “Talebimize cevap gelmese de yönetim kurulu olarak bir an önce görüşüp nasıl bir adım atacağımızı kararlaştıracağız” dedi.
Meslek örgütlerinde de birçok akademisyenin görev yaptığını ifade eden TTB Genel Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy, genelgenin YÖK’ün demokrasi anlayışının tipik bir örneği olduğuna dikkat çekti. Gürsoy, akademik personelin, alanlarıyla ilgili meslek örgütlerinde çalışmasının bugüne kadar iktidara gelen hiçbir hükümette izne tabi tutulmadığını hatırlattı. Genelgenin kabul edilemeyeceğini vurgulayan Gürsoy, “Meslek örgütleri, kanunla kurulmuştur, o maddede izin alınması gibi bir kural yoktur” diyen Gürsoy, Danıştay’a başvuracaklarını duyurdu.

Bazıları
YÖK’ün gönderdiği yazıya göre izin alması gereken akademisyenlerden bazıları:
* TMMOB Yönetim Kurulu 2. Başkanı Oğuz Gündoğdu (İstanbul Ü. Jeoloji Bölümü)
* Türk Diş Hekimleri Birliği Başkanı Murat Akkaya (Ankara Ü. Diş Hekimliği Fakültesi)
* TTB 2. Başkanı Feride Aksu (Ege Ü. Tıp Fakültesi)
* TVHB Başkanı Mehmet Alkan (Ankara Ü. Veterinerlik Fakültesi)
* Türk Hemşireler Derneği Başkanı Saadet Ülker (Hacettepe Ü. Sağlık Bilimleri Fakültesi)

1 Ocak 2009 Perşembe

JANDARMA Fabrikayı boşaltıltı ama direniş devam edecek

Birleşik Metal-İş üyesi Tezcan Galvaniz işçilerinin işten atmalara karşı fabrikada başlattığı direniş sona erdi. Jandarmanın işçilere saldırmakla tehdit etmesi üzerine işçiler sendikanın kararıyla fabrikayı boşalttı. İşçiler, direnişe fabrika önünde devam edecek.
Tezcan Galvaniz işçileri, geçtiğimiz pazartesi işten atılan 122 işçinin işe geri alınması talebiyle fabrikaya kapanmışlardı. İşçiler, patronla yapılan görüşmeden sonuç çıkmaması üzerine önceki gün de direnişlerini sürdürdü.
Fabrika içindeki bekleyişlerine devam eden Tezcan işçisine destekler sürerken, aileler de işçileri yalnız bırakmadı. Havanın soğukluğu nedeniyle fabrika önündeki kalabalığın dağılmasını fırsat bilen jandarma, gece saat 23.15 sularında fabrikaya müdahale etti.
Robokoplarla geldiler
2 otobüs dolusu jandarma robokop, 6 minibüs jandarma er, 2 cezaevi aracı, 2 ambulans ve 1 itfaiye aracıyla fabrikaya giden güvenlik güçleri karşısında, işçiler sendikanın isteğiyle arbede yaşanmadan yemekhaneyi boşalttı. Jandarma robokopları taşıyan otobüslerin, işten çıkarmalara karşı sessiz kalan Büyükşehir Belediyesi’ne ait olması dikkat çekerken, boşaltma sırasında patronun talebiyle işçilerin üstleri arandı. Tepkiyle karşılanan arama nedeniyle kısa süreli gerginlik yaşandı. “Bu fabrikanın asıl sahipleri bizleriz” diyerek aramalara tepki gösteren işçilere, dışarıda bekleyen bir grup işçi ve sendika yöneticisi de yuhalamalarla destek verdi. İşçiler dışarı çıktığı sırada “Tezcan şaşırma sabrımızı taşırma”, “Krizin faturası patronlara”, “İş ekmek yoksa barış da yok” sloganları attı.
Destek yerine itfaiye aracı
Boşaltma sonrası fabrika önünde açıklama yapan Birleşik Metal-İş Genel Sekreteri Selçuk Göktaş, eylemi devletin jandarma, itfaiye, cezaevi aracıyla tam teşekküllü gelmesi nedeniyle bitirdiklerini söyledi. “Açlık ve soğuktan direnci iyice kırılan işçiyi jandarmayla çatıştırmak istemedik, bu yüzden fabrikayı boşalttık” diyen Göktaş, “Bu demek değil ki mücadelemiz burada bitecek. İşçilerin hakları verilene ve işten atmalar durdurulana kadar mücadelemiz sürecek” dedi. Büyühşehir Belediyesi’nin işçi düşmanı tutumunu eleştiren Göktaş şöyle konuştu: “Büyükşehir belediye başkanı haksız yere atılan, anayasal hakları ellerinden alınmak istenen işçileri ziyarete geleceğine, otobüslerle robokop ve itfaiye aracı gönderiyor. Biz Büyükşehir’den destek beklerken, onlar işçinin üzerine jandarma gönderiyor. Bundan sonra işçiler bu durumu değerlendirecektir.”
Kavga burada bitmedi
Başbakan’ı patronların yanında olmakla suçlayan Göktaş şöyle devam etti: “Birleşik Metal-İş Sendikası, bu mücadeleyi sonuna kadar sürdürecek. İşçi sınıfına saygı gösterilene kadar bu kavgamız devam edecek.”
İşçilerle birlikte yemekhanede direnen Birleşik Metal-İş Kocaeli Şube Başkanı Hami Baltacı da, “Bu kavga burada bitmedi. Jandarmayla dışarı çıkartılmamız bizi asla yıldırmayacak, bizi sindiremeyecekler. Bu olay yaşanmadan önce de mücadele ediyorduk, bundan sonra da edeceğiz. Yarın sabah yine fabrikanın önünde, yine direnişteyiz” dedi.

29 Aralık 2008 Pazartesi

‘Ya sev ya terk et’ yılı

Sınır ötesi operasyonlar ile başlayan 2008 yılı, çatışmaların, operasyonların ve ırkçı kışkırtmaların arttığı bir dönem olurken, barış için sokağa en çok çıkılan yıllardan da biri oldu. Ancak iktidara geldiği ilk zamanlarda Kürt sorununda önemli açıklamalar yaparak oy toplayan AKP Hükümeti, ne barış mitinglerini, ne sokak protestolarını, ne de Kürtlerin ve demokrasi isteyenlerin Meclis’e gönderdiği milletvekillerini dikkate aldı.
Kürtçe kanal TRT Şeş’i açarak 2009 yerel seçimleri öncesi atağa geçmek isteyen ve yıl boyunca tek olumlu adımı tan hükümet, sınır ötesi operasyonlarla başladığı yılı, “ya sev ya terk et” diyerek sonlandırdı. AKP bu sen de Kürt sorunundan sınıfta kaldı.
1 Ocak: Harekat bitti
Türkiye yeni yıla savaşla girdi. 2007’nin son günlerinde Irak’a sınır ötesi kara operasyonu düzenlendi. Her operasyondan sonra yapıldığı gibi PKK’nin çöküş noktasına geldiği ileri sürüldü. Irak’ta köylerin de bombalandığı ve PKK ile ilgisi olmayanların da yaşamını yitirdiği haberleri görmezden gelindi.
TSK’nın, uzun süreceğini açıkladığı operasyonu, ABD’nin eleştirilerinin hemen ardından bitirmesi ise dikkat çekti. ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Ankara ziyaretinin ve ABD Başkanı Bush’un, harekatın kısa bir sürede bitirilmesi yönündeki açıklamalarının ardından sona eren harekat, birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Ancak bu tartışmaların arasında 24 asker ve 3 köy korucusunun da bu operasyonda yaşamını yitirdiği unutuldu.
1983 yılından itibaren düzenlenen 25. harekat son bulurken, geride çok sayıda can kaybı ve hâlâ barışçıl çözümünü bekleyen Kürt sorunu kaldı. 9 Ekim 2008’te toplanan TBMM‘de ise 511 milletvekili operasyon yetkisini 2009 Ekim ayına kadar uzattı.
3 Ocak : Diyarbakır’a bomba
2008’in ilk günleri bölge halkı için çok zorlu geçti. Diyarbakır’da bir dershane önünde patlayan bomba, 5’i çocuk 6 kişinin hayatını aldı. Yenişehir ilçesinde askeri bir aracın geçişi sırasında meydana gelen olayda, 60’dan fazla kişi yaralandı. Dükkanlar yerle bir oldu. Patlamaya her kesimden tepki yağdı. Diyarbakır’da 50’den fazla kitle örgütü, patlamanın meydana geldiği yerde açıklama yaparak faillerin ortaya çıkarılmasını istedi. “Derin provokasyon” olabileceğine dikkat çekilen patlamanın faili olduğu ileri sürülen E.P’nin yargılanmasına devam ediliyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da patlamanın ardından Diyarbakır’a geldi. Erdoğan’ın seçim propagandasını andıran “Terör örgütü hiçbir zaman Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımızın temsilcisi olamaz. Kürt kökenli vatandaşlarımızın temsilcisi olmamıştır, olamayacaktır da” sözleri tartışıldı. 6 Ocak’ta kente gelen CHP lideri Deniz Baykal da iyi karşılanmadı. Diyarbakırlı kitle örgütü temsilcileri, Baykal’ı 6 yıldır uğramadığı Diyarbakır’da sert bir dille eleştirdi. Baykal ise “Çerkezler, Arnavutlar kendisini Türk hissediyor, Kürtler neden kendisini Türk hissetmiyor?” demeyi tercih etti.
6 Şubat: Barış için Cudi’ye...
DTP ve bölge halkı, operasların durması için Cizre’deki Cudi dağı’na yürüdü. Burada sabahlayan genç, yaşlı ve çocuklar, hem ölen gençler için ağıtlar yaktı, hem barış için halaylar çekti. Yürüyüşün sonunda Meclis’e tezkereyi geri çekme, PKK’ye de ‘eylemsizlik’ çağrısı yapıldı. Ancak 30 yıldır on binlerin yaşamına mal olan savaş, 2009’da da devam edecek gibi görünüyor. (HABER MERKEZİ)
İlköğretim öğrencileri parmaklıklar arkasında

2008’da Kürt çocukları skandal suçlamalarla tutuklandı. Öcalan için yapılan eylemler ve Başbakan’ın bölge ziyaretlerini protesto gösterileri gerekçesiyle Diyarbakır, Cizre ve Adana’da başta olmak üzere ilköğretim çağındaki onlarca çocuk tutuklandı. Adana’da suç aleti olarak savcıların “sapan, iki taş, eşarp, misket” gibi deliller sunması şaşkınlık yaratırken, Adana valisinin sözleri de yıla damgasını vurdu. Vali İlhan Atış, çocukların ailelerini yeşil kartlarını iptal etmekle tehdit etti.

21 Mart: Newroz’da 2 ölü

Newroz bayramlarını kutlamak isteyenlere polis saldırdı. Van’da dövülen Kürt kadınları kamuoyunu ayağa kaldırdı. Polis ateş etmekten çekinmezken, Yüksekova’da 29 yaşındaki İkbal Yaşar ile Van’da 35 yaşındaki Zeki Erinç hayatını kaybetti. DTP’li yöneticiler de dahil yaklaşık 1000 kişi gözaltına alınırken, 200 kişi tutuklandı. Yüksekova’da 15 yaşındaki C.E’nin kolunu bükerek işkence yapan ve kameralar önünde gülerek işkenceden aldıkları zevki Türkiye’ye göstermekten çekinmeyen sivil polisler, ülkede nefret yarattı. Çocuk “devlet memuruna mukavemetten” yargılanırken, polisler yine kurtuldu.

1 Haziran: Barış Meclisi miting yaptı

Türkiye Barış Meclisi’nin çağrısı ile İstanbul kadıköy’de Kürt sorununda Demokratik Çözüm için miting yapıldı. On binler barış istedi. 1 Eylül Dünya Barış günü’nün gündemi de aynıydı. Ancak halkların barış çığlığı yine duyulmadı.

5 Eylül: Aktütün’de 40 genç hayatını kaybetti

5 Eylül’de Şemdinli’deki Aktütün Karakolu’nda yaşanan çatışmada 17’si asker 23’ü PKK’li 40 kişi yaşamını yitirdi. çatışmanın görüntüleri ‘youtube’a bile düştü. Taraf gazetesinin yayınladığı fotoğraf ve belgelerde, Genelkurmay’ın, Dağlıca gibi bu saldırının da gerçekleşeceğinden haberi olduğu ileri sürüldü. Genelkurmay, fotoğrafları yalanladı ve gazeteyi ağır bir dille eleştirdi. Ancak, saldırıdan haberleri olduğu iddiasını yanıtlamadı.

18 Ekim: Öcalan’a kötü muamele iddiası

Asrın Hukuk bürosu avukatları, İmralı Tek Kişilik Kapalı Cezaevi’nde bulunan müvekkilleri Abdullah Öcalan’a cezaevi personeli tarafından fiziki saldırıda bulunulduğunu iddia etti. Başta bölge illeri olmak üzere birçok kentte eylem yapıldı. Demokratik kamuoyu iddiaların araştırılması için heyet oluşturulmasını istedi. Ancak AKP Hükümeti, “kötü muamele yok” demekle yetinerek talepleri reddetti, gerginliği tırmandırdı.

21 Ekim: ‘Ya sev ya terk et’ gezileri

21 Ekim’de Diyarbakır’a gelen Başbakan, Dicle Üniversitesi’nin öğretim yılı açılışında konuştu. Erdoğan, seçim çalışması yaptı ve Diyarbakır’ın çöplerinden dem vurdu. Üniversite öğretim üyeleri protesto ederek salondan ayrıldı. Başbakan daha sonra Hakkari ve Tunceli’ye de gitti. Erdoğan’ın ziyaretleri nedeniyle halka terör estirildi. Yüzlerce kişi çoluk çocuk gözaltına alındı. 22 Ekim’de de Hakkari’ye giden Başbakan, burada da protesto edildi. Polis kenti ablukaya aldı, çocuklar tutuklandı. Kürt sorununda bir ileri bir geri konuşan Başbakan Erdoğan, Hakkari’de “Tek millet, tek devlet, tek vatan diyoruz. Beğenmeyen gitsin” dedi. “Ya sev ya terk et” anlamına gelen ifadeleri, bu sözün patentini elinde bulunduran MHP bile eleştirdi! Başbakan’ın konuşması etkisini hemen gösterdi. İskenderun belediye başkanı, kentin her yerini “Ya sev ya terk et” yazılı dev afişlerle donattı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tunceli’ye de savaş helikopteriyle geldi, kent “güvenlik” bahanesiyle abluka altına alındı.

24 Kasım: Kürdoloji yasa teklifi Meclis’te

Kürt dil ve eğitim Hareketi TZPKurdî’nin başlattığı “anadilde eğitim istiyoruz” kampanyası Kürtleri sokağa döktü. Çocuklar önlükleriyle yürüyüş yaptı. Batman’da yapılan mitinge binlerce kişi katılırken, üniversitelerde de Kürt arkadaşlarıyla birlikte yürüyen Türk gençler de Kürt Dili ve edebyatı bölümü kurulmasını istediler. Sokaklarda temsili Kürtçe eğitim verildi. Dicle Üniversitesi’nde eylem yapan öğrenciler ise tutuklandı. Öte yandan, DTP milletvekili Osman Özçelik ise 24 kasım’da YÖK Kanunu’nda değişiklik yapılarak, İstanbul Üniversitesi ile Dicle Üniversitesi’nde Kürtçe eğitim verilmesi amacıyla Meclis Başkanlığı’na kanun teklifi verdi.
Sakarya ve Balıkesir’de provokasyon

DTP’lilerin düzenlediği Barış Şenliği’ni basmaya çalışan ülkücü grubun eylemi nedeniyle 65 yaşındaki Ebubekir Kalkan yaşamını yitirdi. Gece düğün salonunun önünde toplanan kalabalık nedeniyle içeride mahsur kalan 400 dolayındaki DTP’li zor kurtarıldı.
4 Ekim’de ise Balıkesir’in Ayvalık ilçesine bağlı Altınova beldesinde, gençler arasında sözlü sataşmayla başlayan kavga ölümle sonuçlandı. Evlerini abluka altına alan Türk gençleri kamyonunu sürerek dağıtmaya çalışan Kürt vatandaş, gençlerden birini ezdi. Olaylar büyüdü. Kürtlerin ev ve işyerleri yerle bir edildi. Olayda Küçükkuyu, Sarımsaklı ve Ayvalık’tan gelen ülkücü grupların ve MHP Balıkesir milletvekilinin kışkırtması olduğu ileri sürüldü.

Kürt gazetelerine büyük sansür

2007 yılı başından itibaren Gündem gazetesi geleneğinden gelen gazetelere nefes aldırmama tutumunu benimseyen devlet, 2008 yılı boyunca da yasaklarına devam etti. Alternatif, Yedinci Gün, Haftaya Bakış, Yaşamda Demokrasi, Toplumsal Demokrasi gibi gazeteler defalarca kez toplatıldı veya kapatıldı. Kürtçe gazete Azadiya Welat’ın da kapatıldığı 2008 yılında, Ülkede Gündem geleneğini devam ettiren gazetelerin, ilk sayıları çıktığı gün toplatma ya da kapatma kararları verilerek yayın yapmaları engellendi.

JİTEM davası 4 yıl sonra başladı

JİTEM üyesi Abdülkadir Aygan’ın 2004 yılında Ülkede Özgür Gündem gazetesine yaptığı itiraflar üzerine Diyarbakır Savcılığı’nın açtığı ve uyuşmazlık mahkemesinde bekleyen, aralarında Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın da bulunduğu 8 sanıklı JİTEM davası, sonunda görülmeye başlandı. 24 Eylül’de ilk duruşması gerçekleşen davanın müdahil avukatı Tahir Elçi, davanın Ergenekon ile birleştirilmesini istedi. Karar 2009’a kaldı.

28 Aralık 2008 Pazar

Asgari ücretli her yıla kayıpla girdi

TÜİK’in rakamlarının uygulanmaması bir gelenek haline getirilerek asgari ücretli her yıl büyük kayba uğratılıyor
Asgari Ücret Tespit Komisyonu (AÜTK) bir kez daha devletin resmi kurumu olan Devlet İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) “asgari ücret net 719.77 YTL olsun” önerisini göz ardı ederek, asgari ücretliyi mağdur etti. Asgari ücretlinin, eksik hesaplanan asgari ücretten dolayı, 2009’un birinci altı ayı için 192.64, ikinci altı ayı için 173.52 YTL kayıbı oldu. Eksik belirlenen asgari ücret, gıda harcamalarının ise yanına yaklaşmadı bile.
Türk-İş’in “bu oyunda olmayacağız” diyerek karar toplantısına katılmadığı AÜTK, bir kez daha asgari ücretliyi mağdur edecek rakamlara imza attı. Günlük 79 kuruş, aylık 23.87 liraya denk gelen, 2009’un birinci altı ayı için net 527.13 (yüzde 4.3), ikinci altı ay için net 546.48 (yüzde 4.1) asgari ücretle, TÜİK’in net 719.77 lira olsun önerisine uymayan AÜTK, bir kez daha asgari ücretlinin cebinden çalmış oldu.
AÜTK, asgari ücretlinin cebinden, bu eksik belirlemelerle, Ocak 2003’de 100.60; Ocak 2004’de 93.92; Temmuz 2004’de 76.97; Ocak 2005’de 71. 91; Ocak 2006’da 127.73; Ocak 2007’de 186.81; Ocak 2008’de 163.54 ve Ocak 2009’da 192.64 YTL çaldı.
Bu eksik belirlemelerin tümü AKP iktidarı dönemine denk gelirken, bu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın asgari ücrette yaptıkları artışlara ilişkin örneklere de yansımadı.
Asgari ücretlinin kaybı, diğer hükümetler döneminde olduğu gibi, AKP Hükümeti döneminde de sürdü. Bu kayıp, gıda harcamalarıyla kıyaslandığında daha net olarak ortaya çıktı.
58. AKP Hükümeti (Abdullah Gül Hükümeti) döneminde (18.11.2002-14.03.2003) net asgari ücret 184 milyon 251 bin 937 lira iken, aylık gıda harcaması 369 milyon114 bin lira oldu.
Kayıplar Başbakan Erdoğan Hükümetleri döneminde de artarak sürdü. 2003-2007 dönemindeki 1. Erdoğan hükümeti göreve başladığında net asgari ücret 225 milyon 999 bin lira iken, gıda harcaması 433 milyon 468 bin lira olarak gerçekleşti. 60.Hükümet (2. Erdoğan Hükümeti) döneminde net asgari ücret (vergi iadesi yerine getirilen asgari geçim indirimi hariç) 419.15 YTL iken, gıda harcaması, 627.65 YTL oldu.
Rakamlar ve kıyaslamalar asgari ücretlinin sadece mutfak harcamaları karşısında bile alım gücünü koruyamadığını ortaya koyarken, Başbakan Erdoğan’ın “asgari ücretliyi enflasyona ezdirmedik” sözleri ve çay-simit hesaplarının gerçeği yansıtmadığını da gösterdi.
Türk-İş’in yeni asgari ücret rakamı açıklanmadan önce, aralık ayı için tespit ettiği açlık sınırı 739.67, yoksulluk sınırı ise 2 bin 409 lira 35 kuruş idi. Türk-İş’in açlık sınırının da altında kalan İstatistik kurumunu 719.77 lira asgari ücret önerisini dikkate almayan komisyonun, hangi tespitlere, kıstaslara göre rakamları belirlediği de merak ediliyor.

25 Aralık 2008 Perşembe

Brisa’dan sonra sıra Pirelli’ye geldi

Lastik-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu fabrikalarda ardı ardına işten atma haberleri geliyor. Lastik-İş yöneticilerinin Brisa’da 64 işçinin işten atılmasına onay vermesinin hemen ardından Pirelli patronu harekete geçti. Pirelli, 80 işçinin işine son vermek için İŞKUR’a başvurdu. Gerekçe olarak sektördeki daralmayı ve krizi gerekçe gösteren patron, dün sabah tebligatla işçi atma haberini sendika temsilciliğine bildirdi.
Bu haber üzerine Lastik-İş yöneticileri ile patron arasında görüşme yapıldı. Görüşmeyle ilgili açıklama yapan Lastik-İş Kocaeli Şube Başkanı Hasan Hüseyin Çakar, kriz tüm işkollarını etkilediğini, bunun en son örneğinin Pirelli'de yaşandığını dile getirdi. Çakar “İşçi çıkartma olmadan alınacak önlemler görüşüldü. Pirelli işvereni stoğun arttığı, üretim planlarının altına düştüğü belirtilerek, bu durumun Nisan ayına kadar kadar süreceği tahmin ettiğini aktardı. Görüşme sonucunda işverenin anlayışlı ve sendikamızın görüşlerine itibar eden yaklaşımları sonucunda Pirelli'de işçi çıkışı durdurulmuş ücretli izinlerin kullanılması yoluyla zamanın değerlendirilerek gelişmelere göre yeniden durum değerlendirilmesi yapılmasına karar verilmiştir” dedi. Varılan anlaşma gereği, 25 Aralık-2 Ocak tarihleri arasında üretimin durması kararlaştırıldı.
Lastik sektörünün krizden çok da etkilenen bir sektör olmadığını söyleyen Pirelli işçileri ise “Tüm dünyayı etkisi altına alan küresel krizin ülkemizi de etkilemesi doğaldır, normaldir ama daha işçi çıkarılacak kadar hissedilmemiştir. Kriz işçi ücretlerini aşağıya çekmek, muhalifleri fabrikadan uzaklaştırmak için kullanılıyor” diyerek alınan karara tepki gösterdi.
Sendikayı eleştirenler atıldı
20 Aralık Cumartesi günü sendikanın işverenle anlaşması sonucu işten çıkarılan Brisa işçileri, dava açmaya hazırlanıyor. Dava sürecini görüşmek ve yasal temsilcilerini belirlemek için bir araya gelen Brisa işçisi yaşananları anlattı. İçerdeki işçilere destek olmayı sürdüreceklerini söyleyen işçiler, atılmalarına sebep olarak gördükleri sendikaya da öfkeliler.
Atılan işçilerden Seyfettin Koç, “Bu ilk 7 kişi 2004 yılında yapılan toplusözleşmeyi beğenmeyip Karacan’a tepki gösterenlerdir. Diğerleri de yine sendikacıların yaptığı yanlışları eleştiren ve muhalif listede olanlardır” diye konuştu. Lastik-İş’in örgütlü olduğu tüm fabrikalarda aynı yöntemi izlediğini belirten Koç, “Pirelli’de eleştireni döverek, muhalif olan işyeri temsilcisini atarak işçiyi sindirdiler. Brisa’da döverek yapamayacağını bildikleri için işten attırdılar” dedi. Erol Okumuş da “Atılan işçilerin tamamı ya muhalif delege listesinde yer almış, ya yapılan toplantılara katılmış ya da sendikacıları bir yerlerde bir şekilde eleştirmiş” dedi. Atılan her bir işçinin iyi çalışması nedeniyle ödüllendirildiğine dikkat çeken Erkan Ergin, “Garip değil mi bu işçilerin atılması? Açık ve net bir durum var ortada, işveren sözleşmeden bazı maddeleri istedi sendikacılar da kendilerine muhalif olan işçilerin atılmasını” diye konuştu.

23 Aralık 2008 Salı

TÜİK’in 719 YTL önerisi patronlara çok geldi



TÜİK, asgari ücretin 719 YTL olmasını önerdi. Patronlar karşı çıkarken, Türk-İş bunun altına düşmeyeceğini bildirdi
Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun (AÜTK) üçüncü toplantısına, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Hacettepe Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya dayanarak asgari ücret için net 707 YTL ile 719 YTL rakamlarını getirdi. Türk-İş Genel Eğitim Sekreteri Nihat Yurdakul, “TÜİK’in önerilerinin altında bir rakamın telaffuz edilmesi halinde masadan çekileceklerini” söyledi. TİSK ise TÜİK’in önerisini yüksek bularak, yüzde 4-4.5 zam yapılmasını istedi. Komisyon, kararın çıkması beklenen dördüncü toplantısını, 25 Aralık Perşembe günü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda yapacak.
1 Ocak 2009 tarihinden itibaren geçerli olacak asgari ücreti belirlemek üzere Çalışma Genel Müdürü Fikret Şöhret başkanlığında yapılan toplantıya, Türk-İş Genel Eğitim Sekreteri Nihat Yurdakul başkanlığındaki Türk-İş heyeti, TİSK Yönetim Kurulu Üyesi Ali Nafiz Konuk başkanlığındaki TİSK heyeti, bakanlık bürokratları ile TÜİK, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ve Hazine Müsteşarlığı temsilcileri katıldı.
Toplantı öncesinde konuşan Fikret Şöhret, toplantıda tarafların TÜİK, DPT ve Hazine Müsteşarlığı’nın geçen toplantıda sunduğu raporlara ilişkin değerlendirmelerinin ve TÜİK’in Hacettepe Üniversitesi’nden aldığı veriler üzerinden sunacağı asgari ücret rakamlarının tartışılacağını belirtti. Bir önceki toplantıda bölgesel asgari ücret önerilerinin kabul edilmeyip, “tüm ülkede tek bir asgari ücretin belirlenmesi” konusunda oy birliğine vardıklarını aktaran Şöhret, 4. toplantıda yeni asgari ücreti belirlemeyi hedeflediklerini bildirdi. TİSK Temsilcisi Ali Nafiz Konuk ise önceliklerinin “mevcut asgari ücretin korunması” olduğunu ve “bunun üstüne ne koyabiliriz”in tartışılması gerektiğini savundu.
Türk-İş: Masadan çekiliriz
İki saati aşkın süren toplantının ardından işveren ve hükümet temsilcileri bir açıklama yapmazken, Türk-İş Genel Eğitim Sekreteri Nihat Yurdakul gazetecilerin sorularını yanıtladı. TÜİK’in sunduğu 719 YTL’lik rakamın Türk-İş’in açlık sınırı hesaplarıyla paralellik gösterdiğini, bu nedenle bu rakamları olumlu karşıladıklarını belirten Yurdakul, bu rakamın üzerinden büyüme, refah payı, enflasyon farkı gibi taleplerde bulunabileceklerini ifade etti. Yurdakul, “720 YTL’nin altında bir rakamı müzakere etme niyetinde değiliz. Olumsuzlukların faturası çalışanlara, asgari ücretlilere çıkarılmamalı. Krizi atlatmanın bir ayağı da asgari ücretin iç piyasayı canlandıracak bir şekilde belirlenmesidir. TÜİK’in rakamları kabul görmez ve TİSK alışılmış yaklaşımlarını sürdürürse, biz bu oldubitti içinde yer almayız, masadan çekiliriz” diye konuştu.
AÜTK’nın 4. ve karar toplantısı ise 25 Aralık Perşembe günü Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda yapılacak. Belirlenecek rakamın Çalışma Bakanı Faruk Çelik tarafından açıklanması bekleniyor.
Öte yandan, edindiğimiz bilgilere göre TÜİK, beslenme içi ve beslenme dışı harcamaları baz alarak 707 YTL ve 719 YTL şeklinde iki rakamı komisyona sundu. TİSK’in bu rakamları yüksek bulduğu, bunun yerine mevcut asgari ücrete yüzde 4-4.5 arası bir zam önerdiği belirtildi. Türk-İş’in ise TÜİK’in telaffuz ettiği rakamları olumlu karşıladığı ve bu rakamların altında bir asgari ücretin komisyonda tartışmaya açılması halinde müzakerelere devam etmeyeceğini beyan ettiği ifade ediliyor. TÜİK’in önerilerinin hayata geçip geçmeyeceği ise 4. toplantıda netleşecek. (Ankara/EVRENSEL)


Asgari ücretli yıllardır kaybediyor
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından hazırlanan rapora göre ücret artışlarının düşük olması nedeniyle son 2 yılda işçiler reel olarak kayıp yaşadı. DPT, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda değerlendirilmek üzere sunduğu raporda, ücretli kesim içerisinde reel olarak kaybı en fazla olan grubu asgari ücretliler oluşturdu. Asgari ücret, 2006 ve 2007 yıllarını reel olarak kayıpla kapattı. Asgari ücretteki reel gerileme 2006’da yüzde 0.9, 2007’de yüzde 0.7 oldu.

Ücretler İşsizlik Fonu’ndan...
Krizdeki 10 şirketin işçilerinin ücretleri İşsizlik Fonu’ndan ödenecek. Şu ana kadar 146 şirket, İşkur’a başvurarak ücretlerin Fon’dan ödenmesini istedi
İncelemesi tamamlanan 10 firmadaki çalışanlar, 1 Ocak’tan itibaren aylık 320 ile 510 YTL arasında değişen kısa çalışma ödeneği almaya başlayacak. Çalışanların ücretleri kısmen ya da tamamen üç ay süreyle devlet tarafından ödenecek. Alınan bilgilere göre söz konusu şirketlerdeki toplam çalışan sayısı yaklaşık 2 bin. Şu ana kadar 146 şirket, Türkiye İş Kurumu’na (İşkur) başvurarak maaşların devlet tarafından ödenmesini istedi. Başvuru yapan 146 şirkette de toplam 50 bine yakın işçi çalışıyor.
Söz konusu ödeneği kullanmak isteyen firmaların isimleri ‘zor durumda oldukları ifşa edilir’ gerekçesiyle gizli tutuluyor. Gerçekten ihtiyacı olan mı, yoksa fırsatçı ya da hükümete yakın bir şirketin mi fondan yararlanacağı sorularının cevabı da böylece gizli kalmış oluyor.
Yetkililer, çalışma ödeneği konusunda prosedürün işleyişini ise şöyle anlatıyor: “Firmalar İşkur’a başvuruyor, ardından kurum Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bildiriyor. Bakanlık müfettişlerinin yapacağı incelemeden sonra, ekonomik kriz sebebiyle zor duruma düştüğü kanaatine varılan şirketin ödenekten yararlanması sağlanıyor.”
Ekonomik kriz dönemlerinde sigorta görevi yapan bu fon, işverenin çalışma sürelerini azaltması ya da geçici olarak durdurması halinde devreye giriyor. Bu durumda işçiye, çalışamadığı sürenin ücreti devlet tarafından ödeniyor. Örneğin şirket yönetimi, ayda 30 gün çalıştırdığı işçisini, işlerin azalması sebebiyle 10 gün çalıştırmak isterse, kalan 20 günün ücreti İşsizlik Fonu’ndan ödeniyor. Patronun işi tamamen durdurması durumunda da üç ay süreyle çalışanın ücreti fondan veriliyor.
Süre uzatılıyor
Öte yandan halen üç ay olan kısa çalışma ödeneğinden yararlanma süresi de 6 aya çıkarılacak. Böylece krizden etkilenen firmalara, daha uzun süreli korunma sağlanmış olacak.
Kriz döneminde kısa çalışma ödeneğinden işçi ve işverenin faydalanabilmesi için çalışma süresinin en az üçte bir oranında azaltılması gerekiyor. Kısa çalışma ödeneği, en az dört hafta, en fazla üç ay süreyle ödeniyor. Ekonomik kriz sebebiyle işçilerin çalışma sürelerini azaltan veya faaliyetini tamamen durduran patron, bu durumu Türkiye İş Kurumu’na bildirmekle yükümlü. Bu durumda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, inceleme yaparak ‘uygunluk tespitinde bulunuyor. Bakanlık müfettişlerinin küresel finans krizi sebebiyle zor duruma girdiği kanaatine varması halinde ise kısa çalışma ödeneğine karar veriliyor. Bu haktan yararlanabilmek için iş yavaşlatma ya da durdurmanın en az 1 ay sürmesi gerekiyor. Uygulamadan yararlanmak isteyenlerin, kısa çalışma ödeneği bildirgesi ile Türkiye İş Kurumu’na başvurması gerekiyor. Ödenek, kısa çalışmadan etkilenen işçinin kendisine, aylık olarak her ayın sonuna kadar ödeniyor. (EKONOMİ SERVİSİ)


Kurulan şirket sayısı azaldı
Kurulan şirket ve kooperatif sayısı kasım ayında yüzde 37 azalarak 3 bin 88’e, kurulan ticaret unvanlı işyeri sayısı ise yüzde 28.7 azalarak 3 bine düştü. Kurulan şirket ve kooperatif sayısı ocak-kasım döneminde yüzde 10 azalışla 46 bin 327’ye geriledi.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), kurulan kapanan şirket ve kooperatifler ile ticaret unvanlı işyerlerine ilişkin kasım ayı istatistiklerini açıkladı. Buna göre kasım ayında geçen yılın aynı ayına göre kurulan şirket ve kooperatif sayısı, yüzde 37 azalarak 4 bin 904’ten 3 bin 88’e inerken, kapanan şirket ve kooperatif sayısı, yüzde 14.8 azalışla 751’den 640’a geriledi. Geçen ay yeni kurulan 3 bin 88 şirketin 1149’u İstanbul, 366’sı Ankara, 181’i İzmir ve 1392’si diğer illerde yer aldı.
Kurulan ticaret unvanlı işyeri sayısı, kasım ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 28.7 azalarak 4 bin 209’dan 3 bine düştü. Kapanan ticaret unvanlı işyerleri sayısı ise geçen yılın aynı ayına göre yüzde 6.3 azalarak, 2 bin 7’den 1880’e geriledi. Bu ayda yeni kurulan 3 bin ticaret unvanlı işyerinin 1219’u İstanbul, 405’i Ankara, 99’u İzmir ve 1277’si diğer illerde yer aldı. Kurulan ticaret unvanlı işyeri sayısı, ocak-kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4.1 azalarak 43 bin 707’ye inerken, kapanan ticaret unvanlı işyeri sayısı da yüzde 65 artarak 35 bin 227’ye çıktı.

17 Aralık 2008 Çarşamba

Asagarı üctrette patronalar,Rakamları değiştirin de gelin!


Asgari ücret tespit toplantısında patronlar, ‘rakamlar geçmişe yönelik, krizi dikkate almıyor’ diyerek resmi verileri reddetti
Milyonlarca işçinin, ailesiyle birlikte “ne çıkacak, bu kez de mi bizi doyurabilecek bir rakam çıkmayacak” diye endişe ile izlediği Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda patron temsilcileri, resmi rakamlara itiraz ederek, “kriz dönemini yansıtmadığını” ileri sürdüler. Halen 16 yaşından büyük bekar bir işçi için net 503.26, 16 yaşından küçükler için ise net 432.97 YTL olarak uygulanan asgari ücretin, 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren geçerli olacak rakamını belirleme çalışmalarında, işverenlerin “kriz” gerekçesi öne çıkıyor. Çalışma Genel Müdürü Fikret Şöhret Başkanlığı’nda, Türk-İş’te yapılan ikinci toplantıda da TİSK adına katılan temsilciler yine “kriz” vurgusu yaptı, resmi rakamlara itiraz ettiler.
Toplantıda TÜİK, DPT ve Hazine Müsteşarlığı’nın ekonomik gelişmelere ilişkin tespit raporları bile TİSK temsilcileri tarafından itirazla karşılandı.
Tüketim harcamalarında konut, gıda ve ulaşım başta
Edindiğimiz bilgilere göre kurum temsilcileri raporlarını sundular. TÜİK’in raporunda, imalat sanayinde üretim endeksi ve kapasite kullanım oranlarında 2007 yılında olumlu gelişmeler yaşandığı, bunun aralıkta da sürdüğü, ocak ayında üretim endeksinin 11.4’lik bir artış gerçekleştirdiği, ancak sonraki aylarda düşüşe geçtiği, ve eylül ayında bir önceki yılın eylül ayına göre yüzde 5.5 düşüş gösterdiği halde kapasite kullanım oranının yüzde 79.8 olduğu vurgulandı.
TÜİK’in, harcama gruplarına göre tüketim harcamalarındaki dağılımı da içeren raporunda, Türkiye genelinde hanehalkı tüketim harcamalarında en yüksek payı yüzde 28.4 ile konut ve kira harcamalarının tuttuğu, gıda ve alkolsüz içeceklerin payının ise yüzde 24.4’ü bulduğu vurgulandı. Türkiye genelinde yapılan harcamalar içinde en düşük paylardan birini yüzde 2.6 ile eğitim hizmetleri, yüzde 2.3 ile sağlık hizmetleri, yüzde 2.1 ile eğlence ve kültür alırken, ulaştırmanın payı da yüzde 10.3 oldu.
DPT’nin raporunda da kasım ayı itibariyle ana harcama gruplarına göre TÜFE değişim oranları verildi. Genel harcamalardaki 12 aylık değişim oranı 2007’de 8.4 iken, 2008 itibariyle 10.76 oldu. Yıllık değişim oranları dikkate alındığında gıda ve alkolsüz içecekler 2007’de 12.35 idi 2008’de 12.81’e yükseldi. Konut 11.41 iken 18.69, ulaştırma 5.99 iken 8.23, haberleşme (-) 0.58 iken 1.26 oldu.
TİSK’ten itiraz geldi
TÜİK’in hanehalkı tüketim harcamaları ve DPT’nin ana harcama gruplarına göre TÜFE değişim oranları dikkate alınıp, rakama vurulduğunda, mevcut asgari ücretin bile bu harcamaları karşılamaya yetmediği gözler önüne seriliyorken, TİSK temsilcileri bu rakamlara bile “krizi yansıtmıyor” diye itiraz ettiler. Ali Nafiz Konuk başkanlığındaki TİSK temsilcileri, rakamlara “geçmişe yönelik”, “kriz dönemini öngörmüyor” iddiaları ile itiraz ettiler. Bu rakamların önlerine konularak yapılacak bir artışın “yanlış” olacağını ileri süren TİSK temsilcileri, “Bu rakamlar kriz ortamında çok şey ifade etmiyor” dediler.
TİSK temsilcileri, ekonominin içinde bulunduğu durum gerekçesiyle, asgari ücret artışının “son derece dengeli ve dikkatli” biçimde tespit edilmesinde ısrarlılar. Geçmişte uygulanan fiyat artışlarını yansıtma modelinin bu yıl terk edilmesini isteyen TİSK temsilcileri, 2009 enflasyon hedefinin esas alınmasını asgari ücretin üzerindeki vergi ve sigorta primi yüklerinin azaltılmasını, bu şekilde çalışanın eline geçecek ücrette artış sağlanmasını önerdiler.
Nihat Yurdakul başkanlığındaki Türk-İş temsilcileri ise çalışanın ailesiyle birlikte ele alınarak artış yapılmasını isterken, krizden kurtulmak için çözüm olarak da asgari ücrete daha fazla artış yapılması ve bu şekilde piyasaların canlandırılması önerisinde bulundular. AÜTK 3. toplantısı TİSK Genel Merkezi’nde 22 Aralık Pazartesi günü yapılacak. O toplantıda TÜİK’in, bugüne kadar hiç uygulanmayan net asgari ücretin ne kadar miktarda olması gerektiğine ilişkin önerisinin de gelmesi bekleniyor. Karar toplantısının ise 26 Aralık Cuma veya 29 Aralık Pazartesi Çalışma Bakanlığı’nda olması bekleniyor. (Ankara/EVRENSEL)

‘Rakam ailenin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeli’
Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun ikinci toplantısı öncesi gazetemize açıklama yapan Türk-İş Genel Eğitim Sekreteri Nihat Yurdakul, işverenlerin Başbakan’ın “Krizi fırsata dönüştürebiliriz” sözünden yola çıkarak, kriz fırsatçılığı yapma anlayışlarını bırakmasını istedi. Yüzdelik artışların “çokmuş” gibi görüneceğini, ancak asgari ücretliyi kurtarmayacağını belirten Yurdakul, komisyonun, asgari ücretlinin temel ihtiyaçlarını kimseye muhtaç olmadan nasıl karşılayacağını düşünmesi gerektiğini söyledi.
Bugüne kadar asgari ücretlinin, emekçilerin, küçük esnafın nasıl geçineceğinin düşünülmediğini belirten Yurdakul, “bizim gayretimiz komisyon üyelerini bu konuda düşünmeye çalıştırmaktır” dedi.
Başbakan Erdoğan’ın “Üç çocuk yapın” önerisine atıfta bulunarak, o zaman bir ailenin beş kişi olarak düşünülmesi gerektiğini kaydeden Yurdakul, asgari ücret rakamının da bu beş kişilik ailenin ihtiyaçlarını karşılamasını istedi.
Yurdakul, “Açlık sınırı 750 lira, yoksulluk sınırı 2 bin 500 lira, asgari ücret ise 503 lira, Asgari Ücret Tespit Komisyonu bu rakamlara ulaşabilmeli” dedi. “Bu ülkede çalışan da, işveren de, işçi de olacak” diyen Yurdakul, işverenlerin Başbakan’ın “Krizi fırsata dönüştürebiliriz” sözünden hareketle, krizi fırsat bilmeleri anlayışından vazgeçmelerini istedi.
Yurdakul, işverenlerin 4857 sayılı İş Yasası’nı daha da esnekleştirmek istediklerini belirterek, “El insaf yani. Zaten bu yasa esnek bir yasadır, böyle giderse işverenle tabii ki anlaşamayız” dedi. (Ankara/EVRENSEL)