Başbakan Erdoğan, Kürt serhildanının yayılması ve Diyarbakır da başlayarak Hakkari de Kürt emekçilerinden gereken protestoyu alması Kürt düşmanlığında sınır tanımayan gerçek yüzünü açığa serdi. Hakkari’deki konuşmasında sokağa korkusundan çıkmayan Erdoğan yaptığı konuşmada” tek bayrak,tek millet,tek devlet diyoruz, buna kim itiraz eden beğenmeyen bu ülkeden çekip gitsin!”” diyerek Kürtlere “Ya sev Ya terket ” dayatmasını yaparak Türkçü ırkçı özünü açığa sererken, ardından İstanbul Taksimde Kürt gençlerinin düzenlemiş oluğu protesto gösterisine, pompalı tüfekle müdahale edilmesini “ her şeyin de bir sınırı vardır, halkın doğal tepkisi “ olarak doğal karşılaması aslında Erdoğan’ın ve AKP’nin Kürt düşmanlığında Genelkurmaydan geri kalmadığını ve savaş hükümeti zırhını giydiğini ilan ediyordu.
Hatırlanacağı üzere İki yıl önce, Diyarbakır’da gösteri yapan Kürt yığınlarının direncini kırmak için polise, “Kadın çocuk dinlemeyin vurun” emri vermişti. Emniyet güçleri kadınları çocukları meydanlarda coptan, gazdan geçirip; birkaç gün içinde 12 gösterici öldürülmüş, onlarcası yaralanmıştı..
Başbakan aynı şeyi geçtiğimiz hafta başka türlü söyledi; Diyarbakır, Hakkari gibi illerde başbakan’ı protesto eden göstericileri önce “PKK’ nin uzantısı” ilan etti, sonra “çocukların arkasına sığınan, çocuklarına değer vermeyen korkaklar ve insanlıktan nasibini almayan kalabalıklar” olarak suçladı... Emniyet güçleri bundan göstericileri vahşice dağıtma, mahkemeler 12 yaşındaki çocukları bile “terör örgütüne üye olmaktan tutuklama” görevini çıkardı...
Bu sefer herkes önceki söylediklerini; “kadın çocuk dinlemeyin vurun” dediğini anımsadı. Bu yola giden burada kalamazdı; Erdoğan da kalmadı ve Kürt yığınların direnci karşısında bir hamle daha yapıp “Ya sev ya terk et”e uygun olarak, “Tek ülke, tek bayrak, tek dil, tek vatan diyoruz; beğenmeyen bu ülkeden çekip gitsin!” diyerek aklı başında hiçbir başbakanın, hiçbir kişinin etmeyeceği lafları etti.
Herkes, “Başbakan ne diyor, gerçekten bunları söylemiş olabilir mi; sakın basın saptırması olmasın?” diye düşünürken; başbakan bir hamle daha yaptı. Barışçıl eylemler yapan küçük bir Kürt gösterici gençlik grubuna “pompalı tüfek”le ateş eden bir esnafa (bu kişinin esnaf olup olmadığı da belli değil) sahip çıktı; vatandaşların kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla silah kullanabileceklerini iddia etti. Bu, silahsız gösterici gençleri, çocukları, vatandaşları vurmanın caiz olduğunu ilan etmektir. Bugün Türkiye’nin koşullarında; Kürtlerin (elbette yerine göre işçilerin, emekçilerin de) en küçük kıpırdanışı karşısında (bir zamanlar ABD’de olduğu gibi “Vatandaş Birlikleri” adı verilen ırkçı faşist örgütlenme) faşist, ırkçı güç odaklarının; çeşitli türden provakatör grupların silahla saldırmasını meşru görmektir ve böyle odakların hemen ortaya çıkması için beklemeye bile gerek yoktur. Dünün linççilerinin silahlanması yeterlidir!
Bir ülkenin başbakanı; yani ülkedeki herkesin can emniyetinden sorumlu olması gereken başbakan, vatandaşa; “kendini kendin savun, bunun için gerekli görüyorsan silah al ve silahla savun!” diyorsa, artık söylenecek bir söz kalmamış demiştir.
Başbakan genelkurmayın savaş ilanının gereklerini yaparak DTP’ ye “malum parti “diyerek, Kürt direnişine terörün kışkırtılması ve bunun bastırılması için gereğinin yapılması gerekir diyerek gözü dönmüş çağrılar yapmaktan geri durmuyor , Türk-Kürt çatışmasını kışkırtmaktan ve Kürtlerin sivil faşist çetelerce sokaklarda katledilmesi için: “Ey vatandaş, silahlan ve kendini Kürt göstericilerden koru!..” diyerek açıktan hedef gösteriyor
Bundan böyle sivil faşist çeteler sokaklar da Kürtleri sıradan tartışmaları bahane ederek çekip vurursa; bundan da herhalde tetikçiden de fazla başbakan sorumlu olacaktır.
Çözümü gündemde olan ve inkar ve imha politikalarıyla daha da ağırlaşan Kürt sorununda demokratik halkçı açılımlar yaparak sorunu çözme yerine açıkça; batı illerindeki faşist gerici, milliyetçi-şoven güç odaklarına “Kürtleri vurun” çağrısı yapmak ancak Kürt düşmanlığında sınır tanımayan kirli savaş kışkırtıcı ve yürütücüsü Erdoğan ve AKP hükümetine yakışır. Tüm bu olgular, Erdoğanın yüzündeki sahte maskenin düştüğü Kürt düşmanı ırkçı Türkçü yüzünün yere serildiğini gösterir . Başbakan Erdoğanın Kürt düşmanlığını körükleme ve Kürtleri sivil faşit çetelerin hedefine oturtma çağrısına sessiz kalmayarak, faşist ırkçı şovenizm dalgasına karşı birleşik savaşımı geliştirerek yanıt olalım
5 Kasım 2008 Çarşamba
ÇOCUKLARIN ÖRGÜT ÜYESİ İLAN EDİLDİĞİ TÜRKİYE GERÇEĞİ
Kürdistanda protesto eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle 9 yaşındaki Kürt çocukları boylarından büyük suçlarla yargılanarak tutuklanması devam ediyor. Cizre’de tutuklanma yaşı 9’a kadar indi.
DİHA’nın haberine göre Abdullah Öcalan’a yönelik kötü muamele iddialarını protesto etmek amacıyla Şırnak’ın Cizre ilçesinde yapılan gösterilere katıldıkları gerekçesiyle 9’u çocuk 11 kişi tutuklandı. Cizre’de daha önce de 5 çocuk tutuklanmıştı. Böylece son olaylarda ilçede tutuklanan çocukların sayısı 14’e yükseldi.
11 kişiden 9’u çocuk
Cizre’de 18-26 Ekim tarihleri arasında yapılmak istenen basın açıklamalarına polisin sert müdahale etmesi sonucunda olaylar çıktı. Cizre Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Terörle Mücadele Şubesi polislerinin yaptığı ev baskınları ardından gösterilere katıldıkları iddiasıyla gözaltına alınan 11 kişi, dün savcılığa çıkarıldı.
Aralarında 9 yaşındaki çocukların da bulunduğu belirtilen 11 kişi, savcılıktaki ifadelerinin ardından tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edildi. 18 yaşından küçük olan 9 çocuk ve Osman Acu (18) ile Selim Bağana (19) “yasadışı örgüte üye olmak, yasadışı gösteri yapmak ve yasadışı örgüt propagandası yapmak” gerekçeleriyle tutuklandı. Tutuklanan 11 kişi, Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Cizre’de tutuklananların sayısı 25’e yükseldi.
Başbakan’ı protesto eden tutuklanıyor
Öte yandan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hakkari gezisini protesto amacıyla yapılan gösterilerin ardından çıkan olaylarda gözaltına alınan 4 kişi tutuklandı.
Başbakan Erdoğan’ın Hakkari’ye yaptığı geziyi protesto etmek amacıyla yapılan gösterilerin ardından çıkan olaylarda ve ev baskınlarında gözaltına alınan Süleyman Akboğa, İdris Engin, Engin Turan ve İsmail Demir’in emniyetteki ifadeleri tamamlandı. Savcılığa sevk edilen 4 kişi “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarıldı. Mahkeme, 4 kişinin tutuklanmasına karar verdi. Tutuklananlar Hakkari Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. İşte böyle Türkiye gerçekliği 9 yaşında örgüt üyesi 17 yaşında idam edilir ve sonrada çocukların nasıl islah edileceği üzerine fetva verilir.
DİHA’nın haberine göre Abdullah Öcalan’a yönelik kötü muamele iddialarını protesto etmek amacıyla Şırnak’ın Cizre ilçesinde yapılan gösterilere katıldıkları gerekçesiyle 9’u çocuk 11 kişi tutuklandı. Cizre’de daha önce de 5 çocuk tutuklanmıştı. Böylece son olaylarda ilçede tutuklanan çocukların sayısı 14’e yükseldi.
11 kişiden 9’u çocuk
Cizre’de 18-26 Ekim tarihleri arasında yapılmak istenen basın açıklamalarına polisin sert müdahale etmesi sonucunda olaylar çıktı. Cizre Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Terörle Mücadele Şubesi polislerinin yaptığı ev baskınları ardından gösterilere katıldıkları iddiasıyla gözaltına alınan 11 kişi, dün savcılığa çıkarıldı.
Aralarında 9 yaşındaki çocukların da bulunduğu belirtilen 11 kişi, savcılıktaki ifadelerinin ardından tutuklama talebi ile mahkemeye sevk edildi. 18 yaşından küçük olan 9 çocuk ve Osman Acu (18) ile Selim Bağana (19) “yasadışı örgüte üye olmak, yasadışı gösteri yapmak ve yasadışı örgüt propagandası yapmak” gerekçeleriyle tutuklandı. Tutuklanan 11 kişi, Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. Cizre’de tutuklananların sayısı 25’e yükseldi.
Başbakan’ı protesto eden tutuklanıyor
Öte yandan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Hakkari gezisini protesto amacıyla yapılan gösterilerin ardından çıkan olaylarda gözaltına alınan 4 kişi tutuklandı.
Başbakan Erdoğan’ın Hakkari’ye yaptığı geziyi protesto etmek amacıyla yapılan gösterilerin ardından çıkan olaylarda ve ev baskınlarında gözaltına alınan Süleyman Akboğa, İdris Engin, Engin Turan ve İsmail Demir’in emniyetteki ifadeleri tamamlandı. Savcılığa sevk edilen 4 kişi “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkarıldı. Mahkeme, 4 kişinin tutuklanmasına karar verdi. Tutuklananlar Hakkari Kapalı Cezaevi’ne gönderildi. İşte böyle Türkiye gerçekliği 9 yaşında örgüt üyesi 17 yaşında idam edilir ve sonrada çocukların nasıl islah edileceği üzerine fetva verilir.
ÜMÜK BÖYLE SIKILIR
Yokluk ve yoksulluğu yenmek amacıyla işbaşına gelen AKP hükümeti işçi ve mekçilein sofrasındaki ekmeği küçültmeye devam ediyor. İMF ile stanby anlaşması yaparken ümüğümüzü sıktırmayacak diyen başbakan Erdoğan fazla zaman geçmeden İMF’nin kapısını çalmada beis görmezken aslında emekçilerin ümüğünü yüklü zamlar ve yeni vergilerle sıkmaya devam ediyor. Sermayenin bir dediğini iki yapmayan AKP hükümeti sermayeye kaynak yaratmak için cansiperhane çalışıyor. Vergiler ve zamlar bir birini kovalıyor. Bu zamnlara ve vergilere sesiz kaldıkça AKP hükümetinin krizin yükünü emekçi yığınların sırtına yüklemesi hiç de zor olmayacaktır. Zamlara ve vergilere karşı birleşerek mücadele edelim ve yoksulluğun derinleşmesine dur diyelim.
Nitekim Vergi ve harçlara yüzde 12 zam geliyor. Ailenin enflasyonu yüzde 25’in üstüne çıktı. Memur maaşları eridi. Doğalgazda bahar indimi hayal
Yeniden değerleme oranı yüzde 12 olarak belirlendi. Yasalar gereği vergi, harç ve ceza tutarlarına en az yeniden değerleme oranında zam yapılacak.
Zamlar art arda gelirken, emekçilerin maaşları da hızla eriyor. Türk Eğitim-Sen’in yaptığı araştırmaya göre memur maaşı dolar karşısında yüzde 22.2 oranında değer kaybederken, son yapılan doğalgaz zammı ile memur maaşlarının alım gücü iyice düştü.
Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Türk Eğitim-Sen tarafından yapılan araştırmayı açıkladı. Türkiye’nin ciddi bir ekonomik kriz ile karşıya olduğunu belirten Koncuk, “Ekonomik krizle birlikte dövizin yükselmesi ve art arda yapılan zamlar memuru perişan etmiştir. Dolar karşısında memur maaşı erirken, doğalgaz zammı da vatandaşın ümüğünü sıkmıştır” dedi.
Yapılan araştırmanını bir yılda memur maaşlarının dolar karşısında değer kaybettiğini gözler önüne serdiğini belirten Koncuk, “2007 yılının Ekim ayında dolar 1.190 YTL idi. 2008 yılının Ekim ayında ise dolar 1.705 YTL’ye kadar çıktı. Buna göre, bir yıllık süreçte memur maaşları dolar karşısında yüzde 7.1 ile yüzde 22.2 oranında değer kaybetti” dedi. Türk Eğim-Sen’in yaptığı araştırmaya göre, en yüksek derecede görev yapan bir öğretmenin maaşı 2007 yılının Ekim ayında bin 38 dolar iken, 2008 yılının Ekim ayında 906 dolara indi.
Doğalgaz zammı 120 YTL yük getirdi
Doğalgaz zammını da yakın plana aldıklarını kaydeden Koncuk, “2007 yılının Aralık ayı ile 2008 yılının Kasım ayını karşılaştıran sendikamız, doğalgazda memurun alım gücünün ne ölçüde düştüğünü ortaya koydu. 2007 yılının Aralık ayında doğalgazın metreküp fiyatı KDV ve ÖTV Hariç, 0.52 YTL iken, 11 ay sonra 2008 yılının Kasım ayında 0.92 YTL olmuştur. Buna göre 2007 yılında en düşük derecede çalışan memur maaşıyla bin 621 metreküp doğalgaz alabilirken, 2008 yılında bin 216 metreküp doğalgaz alabilmektedir” dedi.
Koncuk, 300 metreküp doğalgaz kullanan bir ailenin 2007 yılında 156 YTL ödediğini belirtirken, “Bugün 276 YTL ödeyecektir. Böylece bir aile geçen yıla göre tam 120 YTL daha fazla doğalgaz parası ödeyecektir” diye konuştu.
Enflasyon gerçeği
Yüzde 2’nin üstünde bir tüketici enflasyonu ile beklentilerin üstüne çıkan Ekim TÜFE’si, yıllık bazda da yüzde 12’ye yaklaştı. Ancak, ortalama bir ailenin gıda, kira,ulaşım, haberleşme, ısınma ile ilgili madde fiyatlarındaki artışlara bakıldığında yıllık enflasyonun yüzde 12 değil, yüzde 25’in üzerine çıktığı görülüyor. İktisatçı Mustafa Sönmez tarafından, Türkiye İstatistik Kurumu verilerinden yararlanılarak yapılan araştırmanın bulguları, gıdadaki en çok kullanılan 33 maddedeki ortalama fiyat artışının yüzde 26 olduğunu ortaya koyuyor. Ailenin kira, ısınma, ulaşım, haberleşme gibi ihtiyaçlarından oluşan 22 maddenin ortalama yıllık fiyat artışı ise yüzde 22,5’u buluyor.)
Kurulanların sayısı azalıyor kapananlar hızla artıyor
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), ekim ayına ilişkin kurulan, kapanan şirket ve kooperatif istatistiklerini açıkladı. Buna göre, Ekim ayında geçen yılın aynı ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 27.40’lık azaldı. Kurulan kooperatif sayısı yüzde 18.75 düşüş gösterdi. Anılan dönemde kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı da yüzde 12.02’lik azaldı. Ekim ayında geçen yılın aynı ayına göre kapanan şirket sayısında ise yüzde 0,56 artış oldu.
Vergi ve harçlara zam
Vergi ve harçlara yüzde 12 zam geliyor. Çeşitli vergi ve harçlar ile cezalar, yeni yılda yeniden değerleme oranına bağlı olarak yüzde 12 oranında artacak. Buna göre en düşük motorlu taşıt vergisi 393 TL olacak. 1 yıllık pasaport harcı da 163 TL’ye yükselecek. 2008 başında yine yeniden değerleme oranı çerçevesinde yüzde 7,2 oranında artan motorlu taşıtlar vergisi, damga vergisi, çevre temizlik vergisi, harçlar ve vergi cezaları 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren yüzde 12 oranında artacak. Emlak vergisine tabi değerler de, bu oranın yarısı kadar artış görecek.
Vergi cezaları da yeniden değerleme oranı çerçevesinde yılbaşında artacak. Fatura, gider pusulası, müstahsil makbuzu vermeme ve almamanın cezası 17,9 TL artacak ve 166,9 TL’ye çıkacak. Damga vergisindeki en az ceza haddi 7,6 TL, diğer vergilerdeki en az ceza haddi de 16,7 TL olarak uygulanmaya başlanacak.
Artışlar unutulmuyor düşüşler hatırlanmıyor
Rekabet Kurulu tarafından yayımlanan Akaryakıt Sektörü Raporu’nda, vergilerin akaryakıt fiyatlarının yüksekliğinde önemli bir etken olduğunun bir ölçüde kabul edilebilir olduğu ancak vergi dışı fiyatlar bakımından da Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının yakın pazarlara kıyasla yüksek olduğu vurgulandı. Raporda, “Serbest fiyatlandırmaya geçilmesinin ardından fiyat düşüşlerinin, fiyat artışlarına kıyasla aynı duyarlılıkla piyasaya yansıtılmadığı, dağıtım şirketlerinin fiyat düşüşlerini bazen gecikmeli olarak, bazen ise nispi olarak yansıttıkları, bazen de hiç yansıtmadıkları, bu iki hususun sektörde fiyatlandırmaya ilişkin somut problemler olarak ele alınması gerektiği düşünülmektedir” denildi.
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) tarafından lisans verilmiş 47 dağıtım şirketi bulunmasına rağmen, sadece beş teşebbüsün, pazarın yaklaşık yüzde 90’ına hakim olduğu ve bu durumun uzunca bir süredir değişmediği belirtilen raporda, sektördeki en önemli sorun mevcut oligopolistik pazar yapısı olarak gösterildi.
________________________________________
Doğalgaz’da indirim beklentisi hayal
Başbakan başta olmak üzere Hükümet yetkililerinin, petrol fiyatlarındaki düşüşün 6 ay sonra, doğalgaz fiyatlarına düşüşe neden olacağı yönündeki ifadeleri gerçeği yansıtmıyor.
ANKA ajansına açıklama yapan bir BOTAŞ yetkilisi, 2003 yılı sonunda kasasında 400 trilyondan fazla nakit bulunan BOTAŞ’ın, 2005’de ticari bankalardan kredi kullanmak zorunda bırakılmasından itibaren BOTAŞ’ın zor günler geçirdiğine dikket çekerek şunları söyledi: “Bu kredilerin yıllık faizi 500 milyon YTL’dir. 2008’de ise bu fatura 800 milyon YTL’ye geldi. Bu nedenle yük taşınamaz olunca, eskiden yüzde 5 yapılan zamlar, yüzde 20 yapılır hale geldi. Bundan sonra da yetkililerin açıkladığı gibi baharda indirim yaparız doğru değil. Tam tersi ilave zamlar gelecek.”
“Hükümetin EGO’ya kıyak” yaptığını söyleyen yetkili, “Haziran 2007’de çıkan kanunla EGO’nun BOTAŞ’a olan borcu, ana para esasına göre sabitlendi. Yani faizler silindi. Başka hiçbir kurumda böyle bir kıyak olmadı. Bunun faturası yaklaşık 400 milyon YTL. Bir yıldır da bu kıyak 500 milyonu geçti. Bu şekliyle EGO’ya 500 milyon YTL kıyak, bir de ticari kredilere ödenen faizle EGO’ya kıyak 1 milyar YTL olmuştur” dedi.
Nitekim Vergi ve harçlara yüzde 12 zam geliyor. Ailenin enflasyonu yüzde 25’in üstüne çıktı. Memur maaşları eridi. Doğalgazda bahar indimi hayal
Yeniden değerleme oranı yüzde 12 olarak belirlendi. Yasalar gereği vergi, harç ve ceza tutarlarına en az yeniden değerleme oranında zam yapılacak.
Zamlar art arda gelirken, emekçilerin maaşları da hızla eriyor. Türk Eğitim-Sen’in yaptığı araştırmaya göre memur maaşı dolar karşısında yüzde 22.2 oranında değer kaybederken, son yapılan doğalgaz zammı ile memur maaşlarının alım gücü iyice düştü.
Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Türk Eğitim-Sen tarafından yapılan araştırmayı açıkladı. Türkiye’nin ciddi bir ekonomik kriz ile karşıya olduğunu belirten Koncuk, “Ekonomik krizle birlikte dövizin yükselmesi ve art arda yapılan zamlar memuru perişan etmiştir. Dolar karşısında memur maaşı erirken, doğalgaz zammı da vatandaşın ümüğünü sıkmıştır” dedi.
Yapılan araştırmanını bir yılda memur maaşlarının dolar karşısında değer kaybettiğini gözler önüne serdiğini belirten Koncuk, “2007 yılının Ekim ayında dolar 1.190 YTL idi. 2008 yılının Ekim ayında ise dolar 1.705 YTL’ye kadar çıktı. Buna göre, bir yıllık süreçte memur maaşları dolar karşısında yüzde 7.1 ile yüzde 22.2 oranında değer kaybetti” dedi. Türk Eğim-Sen’in yaptığı araştırmaya göre, en yüksek derecede görev yapan bir öğretmenin maaşı 2007 yılının Ekim ayında bin 38 dolar iken, 2008 yılının Ekim ayında 906 dolara indi.
Doğalgaz zammı 120 YTL yük getirdi
Doğalgaz zammını da yakın plana aldıklarını kaydeden Koncuk, “2007 yılının Aralık ayı ile 2008 yılının Kasım ayını karşılaştıran sendikamız, doğalgazda memurun alım gücünün ne ölçüde düştüğünü ortaya koydu. 2007 yılının Aralık ayında doğalgazın metreküp fiyatı KDV ve ÖTV Hariç, 0.52 YTL iken, 11 ay sonra 2008 yılının Kasım ayında 0.92 YTL olmuştur. Buna göre 2007 yılında en düşük derecede çalışan memur maaşıyla bin 621 metreküp doğalgaz alabilirken, 2008 yılında bin 216 metreküp doğalgaz alabilmektedir” dedi.
Koncuk, 300 metreküp doğalgaz kullanan bir ailenin 2007 yılında 156 YTL ödediğini belirtirken, “Bugün 276 YTL ödeyecektir. Böylece bir aile geçen yıla göre tam 120 YTL daha fazla doğalgaz parası ödeyecektir” diye konuştu.
Enflasyon gerçeği
Yüzde 2’nin üstünde bir tüketici enflasyonu ile beklentilerin üstüne çıkan Ekim TÜFE’si, yıllık bazda da yüzde 12’ye yaklaştı. Ancak, ortalama bir ailenin gıda, kira,ulaşım, haberleşme, ısınma ile ilgili madde fiyatlarındaki artışlara bakıldığında yıllık enflasyonun yüzde 12 değil, yüzde 25’in üzerine çıktığı görülüyor. İktisatçı Mustafa Sönmez tarafından, Türkiye İstatistik Kurumu verilerinden yararlanılarak yapılan araştırmanın bulguları, gıdadaki en çok kullanılan 33 maddedeki ortalama fiyat artışının yüzde 26 olduğunu ortaya koyuyor. Ailenin kira, ısınma, ulaşım, haberleşme gibi ihtiyaçlarından oluşan 22 maddenin ortalama yıllık fiyat artışı ise yüzde 22,5’u buluyor.)
Kurulanların sayısı azalıyor kapananlar hızla artıyor
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), ekim ayına ilişkin kurulan, kapanan şirket ve kooperatif istatistiklerini açıkladı. Buna göre, Ekim ayında geçen yılın aynı ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 27.40’lık azaldı. Kurulan kooperatif sayısı yüzde 18.75 düşüş gösterdi. Anılan dönemde kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı da yüzde 12.02’lik azaldı. Ekim ayında geçen yılın aynı ayına göre kapanan şirket sayısında ise yüzde 0,56 artış oldu.
Vergi ve harçlara zam
Vergi ve harçlara yüzde 12 zam geliyor. Çeşitli vergi ve harçlar ile cezalar, yeni yılda yeniden değerleme oranına bağlı olarak yüzde 12 oranında artacak. Buna göre en düşük motorlu taşıt vergisi 393 TL olacak. 1 yıllık pasaport harcı da 163 TL’ye yükselecek. 2008 başında yine yeniden değerleme oranı çerçevesinde yüzde 7,2 oranında artan motorlu taşıtlar vergisi, damga vergisi, çevre temizlik vergisi, harçlar ve vergi cezaları 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren yüzde 12 oranında artacak. Emlak vergisine tabi değerler de, bu oranın yarısı kadar artış görecek.
Vergi cezaları da yeniden değerleme oranı çerçevesinde yılbaşında artacak. Fatura, gider pusulası, müstahsil makbuzu vermeme ve almamanın cezası 17,9 TL artacak ve 166,9 TL’ye çıkacak. Damga vergisindeki en az ceza haddi 7,6 TL, diğer vergilerdeki en az ceza haddi de 16,7 TL olarak uygulanmaya başlanacak.
Artışlar unutulmuyor düşüşler hatırlanmıyor
Rekabet Kurulu tarafından yayımlanan Akaryakıt Sektörü Raporu’nda, vergilerin akaryakıt fiyatlarının yüksekliğinde önemli bir etken olduğunun bir ölçüde kabul edilebilir olduğu ancak vergi dışı fiyatlar bakımından da Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının yakın pazarlara kıyasla yüksek olduğu vurgulandı. Raporda, “Serbest fiyatlandırmaya geçilmesinin ardından fiyat düşüşlerinin, fiyat artışlarına kıyasla aynı duyarlılıkla piyasaya yansıtılmadığı, dağıtım şirketlerinin fiyat düşüşlerini bazen gecikmeli olarak, bazen ise nispi olarak yansıttıkları, bazen de hiç yansıtmadıkları, bu iki hususun sektörde fiyatlandırmaya ilişkin somut problemler olarak ele alınması gerektiği düşünülmektedir” denildi.
Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) tarafından lisans verilmiş 47 dağıtım şirketi bulunmasına rağmen, sadece beş teşebbüsün, pazarın yaklaşık yüzde 90’ına hakim olduğu ve bu durumun uzunca bir süredir değişmediği belirtilen raporda, sektördeki en önemli sorun mevcut oligopolistik pazar yapısı olarak gösterildi.
________________________________________
Doğalgaz’da indirim beklentisi hayal
Başbakan başta olmak üzere Hükümet yetkililerinin, petrol fiyatlarındaki düşüşün 6 ay sonra, doğalgaz fiyatlarına düşüşe neden olacağı yönündeki ifadeleri gerçeği yansıtmıyor.
ANKA ajansına açıklama yapan bir BOTAŞ yetkilisi, 2003 yılı sonunda kasasında 400 trilyondan fazla nakit bulunan BOTAŞ’ın, 2005’de ticari bankalardan kredi kullanmak zorunda bırakılmasından itibaren BOTAŞ’ın zor günler geçirdiğine dikket çekerek şunları söyledi: “Bu kredilerin yıllık faizi 500 milyon YTL’dir. 2008’de ise bu fatura 800 milyon YTL’ye geldi. Bu nedenle yük taşınamaz olunca, eskiden yüzde 5 yapılan zamlar, yüzde 20 yapılır hale geldi. Bundan sonra da yetkililerin açıkladığı gibi baharda indirim yaparız doğru değil. Tam tersi ilave zamlar gelecek.”
“Hükümetin EGO’ya kıyak” yaptığını söyleyen yetkili, “Haziran 2007’de çıkan kanunla EGO’nun BOTAŞ’a olan borcu, ana para esasına göre sabitlendi. Yani faizler silindi. Başka hiçbir kurumda böyle bir kıyak olmadı. Bunun faturası yaklaşık 400 milyon YTL. Bir yıldır da bu kıyak 500 milyonu geçti. Bu şekliyle EGO’ya 500 milyon YTL kıyak, bir de ticari kredilere ödenen faizle EGO’ya kıyak 1 milyar YTL olmuştur” dedi.
SÖMÜRÜDE SINIR TANINMIYOR
PETKİM’de “istihdam sağlama” adı altında yoğun bir emek sömürüsü yaşanıyor. İstihdam Garantili Mesleki Eğitim maskesiyle İŞKUR’la beraber yürütülen proje kapsamında genç işçiler, 90 gün her türlü haktan mahrum çalıştırılıyor. Ne çırak, ne işçi ne öğrenci statüsünde olan işçilere günlük, o da İŞKUR tarafından ödenen 12 YTL veriliyor. Fabrikanın üretimini sürdürmesi için zaten alınması gereken bu işçilere, PETKİM sadece yer ve yemek veriyor. Gençler bütün giderlerini kendileri karşılıyor. Aralarında yüksekokul ve üniversite mezunlarının da olduğu genç işçiler, hafta sonları gezmeye bile çıkamıyor. Lojman dışına çıkamayan ve hiçbir sosyal hayatları olmayan genç işçiler üzerinde “işe alınıp alınmamaları” yönünde baskı da oluşmuş durumda. Bu nedenle her türlü haksızlığa göz yummak zorunda kalıyorlar.
KPSS’ye girmeleri engellendi
En son KPSS sınavının olduğu güne eğitim koyarak işçilerin KPSS sınavına girmesi de engellendi. KPSS sınavının olduğu hafta sonu eğitimin kaldırılmasını isteyen gençlerin talebi kabul edilmediği gibi, “Eğitime katılın diye zorlamıyoruz ama katılmazsanız bu da değerlendirmeye girer” denilerek aba altında sopa gösterildi.
Genç işçiler parasızlıktan hafta sonu olduğunda dışarıya gezmeye çıkamadıklarını, ceplerinden bir sürü masraf yaptıklarını, harcamalarını en aza indirmeye çalıştıklarını söyleyerek, “İşe alınmak için ne derlerse yapıyoruz, umarız işe alınırız ve o zaman durumumuz düzelir” diyorlar. AB kapsamında bir proje olan mesleki eğitim kurslarının masrafı ise AB fonları tarafından karşılanıyor.
Bu model işe yaramıyor
Bütün bunlar yaşanırken, PETKİM’de yaşanan işçi açığı ise hâlâ çözülmüş değil. Uzun yıllardır PETKİM’de çalışan işçiler, bir an önce bu sorunun çözülmesini bekliyor. Petrol-İş Aliağa Şubesi Mali Sekreteri Adalet Kul, personel açığının PETKİM gibi bir işletme için büyük bir riski içinde barındırdığını söyleyerek, “Bu sadece içeride çalışan arkadaşların, sendikanın meselesi değil. Bütün Bakırçay Havzası’nın bundan etkilenebileceğini söyleyebiliriz. Çünkü petrokimya işi yapıyoruz ve bu yüksek riskli bir iş. Hataya yer olmamalı” diyerek sorunun önemine dikkat çekti. İşçi ihtiyacını çözmek için 250 kişinin işe alındığını, ancak bunun da sorunlu olduğunu aktaran Kul, şöyle devam etti: “Şimdi işveren bu sorunu çözmek amaçlı istihdam projesi gerçekleştiriyor. Bu da diğer bir sorunu ortaya çıkardı bizim için. Çalıştırılmak için 250 işçiye eğitim veriliyor. Eleman alınırken kursiyer yöntemiyle alınıyor ve süreç uzuyor. İşyerindeki ihtiyacımızı karşılamıyor. Deneme süresiyle alınsaydı 2 ayda bu arkadaşlar çalışmaya hazır hale gelirlerdi. Bu istihdam modeli işe yaramıyor. Kaldı ki kursiyer arkadaşlarımızın da yaşadığı çok ciddi sıkıntılar var.”
Günde 12 YTL
Mesleki eğitim adıyla çalıştırılan bu genç işçilerin sadece İŞKUR’un verdiği günlük 12 YTL harçlık ile günlerini geçirmeye çalıştıklarını belirten Kul, 90 iş günü olan süre sonunda verilen istihdam garantisinin ise yüzde 70’te kaldığını söyledi. Bu genç işçilerin elenecekleri kaygısıyla bir şeye ses çıkaramadıklarını aktaran Kul, “3 ay kurs adıyla çalıştırmak emek sömürüsü. Bu kurslar teorik ve pratik eğitim olarak 2 uygulamayla veriliyor. Pratik eğitim sahaya inip çalışmak demek. Her ikisinde de işgücü harcaması, emek ve zaman tüketimi var. Bedeli de günlük 12 lira mı olmalı? PETKİM bu arkadaşların sadece yemek ve kalacak yer sorununu üstleniyor. Bir de bu gençler ne işçi ne çırak, hangi kademede iş yapacak hiçbir şey belli değil. Herkesin her işi yaptığı bir tarzda eğitiliyorlar. Biz, bu yöntem doğru değil, diyoruz ama 8 bin insan umut bağlıyor. Bu insanları fabrikaya sokmam, demek doğru olmuyor” diyerek bu konuda yaşanan sıkıntıları anlattı. İstihdam projesiyle işe alınan gençler ise konuşmaktan ve isim vermekten çekiniyor.
KPSS’ye girmeleri engellendi
En son KPSS sınavının olduğu güne eğitim koyarak işçilerin KPSS sınavına girmesi de engellendi. KPSS sınavının olduğu hafta sonu eğitimin kaldırılmasını isteyen gençlerin talebi kabul edilmediği gibi, “Eğitime katılın diye zorlamıyoruz ama katılmazsanız bu da değerlendirmeye girer” denilerek aba altında sopa gösterildi.
Genç işçiler parasızlıktan hafta sonu olduğunda dışarıya gezmeye çıkamadıklarını, ceplerinden bir sürü masraf yaptıklarını, harcamalarını en aza indirmeye çalıştıklarını söyleyerek, “İşe alınmak için ne derlerse yapıyoruz, umarız işe alınırız ve o zaman durumumuz düzelir” diyorlar. AB kapsamında bir proje olan mesleki eğitim kurslarının masrafı ise AB fonları tarafından karşılanıyor.
Bu model işe yaramıyor
Bütün bunlar yaşanırken, PETKİM’de yaşanan işçi açığı ise hâlâ çözülmüş değil. Uzun yıllardır PETKİM’de çalışan işçiler, bir an önce bu sorunun çözülmesini bekliyor. Petrol-İş Aliağa Şubesi Mali Sekreteri Adalet Kul, personel açığının PETKİM gibi bir işletme için büyük bir riski içinde barındırdığını söyleyerek, “Bu sadece içeride çalışan arkadaşların, sendikanın meselesi değil. Bütün Bakırçay Havzası’nın bundan etkilenebileceğini söyleyebiliriz. Çünkü petrokimya işi yapıyoruz ve bu yüksek riskli bir iş. Hataya yer olmamalı” diyerek sorunun önemine dikkat çekti. İşçi ihtiyacını çözmek için 250 kişinin işe alındığını, ancak bunun da sorunlu olduğunu aktaran Kul, şöyle devam etti: “Şimdi işveren bu sorunu çözmek amaçlı istihdam projesi gerçekleştiriyor. Bu da diğer bir sorunu ortaya çıkardı bizim için. Çalıştırılmak için 250 işçiye eğitim veriliyor. Eleman alınırken kursiyer yöntemiyle alınıyor ve süreç uzuyor. İşyerindeki ihtiyacımızı karşılamıyor. Deneme süresiyle alınsaydı 2 ayda bu arkadaşlar çalışmaya hazır hale gelirlerdi. Bu istihdam modeli işe yaramıyor. Kaldı ki kursiyer arkadaşlarımızın da yaşadığı çok ciddi sıkıntılar var.”
Günde 12 YTL
Mesleki eğitim adıyla çalıştırılan bu genç işçilerin sadece İŞKUR’un verdiği günlük 12 YTL harçlık ile günlerini geçirmeye çalıştıklarını belirten Kul, 90 iş günü olan süre sonunda verilen istihdam garantisinin ise yüzde 70’te kaldığını söyledi. Bu genç işçilerin elenecekleri kaygısıyla bir şeye ses çıkaramadıklarını aktaran Kul, “3 ay kurs adıyla çalıştırmak emek sömürüsü. Bu kurslar teorik ve pratik eğitim olarak 2 uygulamayla veriliyor. Pratik eğitim sahaya inip çalışmak demek. Her ikisinde de işgücü harcaması, emek ve zaman tüketimi var. Bedeli de günlük 12 lira mı olmalı? PETKİM bu arkadaşların sadece yemek ve kalacak yer sorununu üstleniyor. Bir de bu gençler ne işçi ne çırak, hangi kademede iş yapacak hiçbir şey belli değil. Herkesin her işi yaptığı bir tarzda eğitiliyorlar. Biz, bu yöntem doğru değil, diyoruz ama 8 bin insan umut bağlıyor. Bu insanları fabrikaya sokmam, demek doğru olmuyor” diyerek bu konuda yaşanan sıkıntıları anlattı. İstihdam projesiyle işe alınan gençler ise konuşmaktan ve isim vermekten çekiniyor.
4 Kasım 2008 Salı
Faşist Irkçı Şovenizme ve Sosyal-Şovenizme Karşı Enternasyonalizm Bayrağını Yükseltelim!
Faşist karşı-devrim topyekün savaş ilan etti ve buna bütün devrimci, demokrat, ilerici ve komünist güçlerin birleşik mücadeleyi örerek karşı koyuşu dayatıyor. Elverişli bir giriş olarak komünist, devrimci ve yurtsever güçlerin eylem ve güç birliğini zaman geçirmeden acilen sağlamaları gerekiyor. Her geçen gün görülüyor ki; faşist diktatörlük, Kürt ulusal kurtuluş kavgasına ve Türk- Kürt çeşitli milliyetlerden bütün halka karşı topyekûn bir savaş ilan etti. Askeri, siyasi, psikolojik bütün cephelerde savaşı olabildiğince tırmandırıyor. Savaş, yalnızca Türkiye Kürdistan’ında kan ve gözyaşı dökülmesiyle sınırlı kalmıyor. Batı'ya da "uygun" yol ve yöntemlere yayılıyor. Dahası, uzun zamandır Türk devleti, emperyalistlerin desteğinde alıp, Güney Kürdistan Özerk Hükümetini de yedekleyerek Irak Kürdistan’ın da ki PKK üslerine saldırıya geçti. Aralık ayında bu yana yaklaşık bir yıldır, Türk askeri birlikleri, havada karada Güney Kürdistan'ı dövüyor. İçerde bitmek bilmeyen operasyonlar bir birini izliyor. İşçi sınıfı ve emekçi milyonlar devletin terörü altında ve burjuva siyasetçilerin elinde, Türk ırkçı-şovenizmiyle zehirleniyor; her geçen gün devletin ve burjuvazinin Kürt düşmanlığı planına getiriliyorlar.
Bütün bunlar olup biterken Batı'da topyekûn savaşa ve özellikle soykırımcı politikalara karşı ciddi bir muhalefet sesi, hareketi gelişmiyor. Bir kısım girişimler hem güçlendirilemiyor; hem de eylem alanına dökülemiyor. Komünist ve devrimci örgütler, yaşanan zulmü kınayan ve kriterleri uyaracak eyleme çağrılar bildiriler, basın açıklamaları yapıyorlar. Ama ne yığınsal ne de daha küçük çaplı da olsa topyekûn savaşa karşı bir hareketlilik geliştiremiyorlar. Değişik örgütlü güçlerin ortak hareketi, ortak eylem çağrıları yazılı ve sözlü olarak duyulsa da, bu kitleler arasında yaygınlaşıp gelişmiyor ve örgütlü bir güce dönüşmüyor.
İlerici, demokrat, komünist ve devrimci güçlerin ulusal sorun hakkındaki görüş ve önerileri ne olursa olsun, bu "sessizlik" durumu, basbayağı sosyal şovenizmle ayni pratik tutuma çakılıp kaldığının bir ifadesidir. Oysa bir tarihsel an yaşanıyor ki faşist ırkçı şovenizmle olduğu gibi sosyal şovenizmle de yalnızca düşünsel değil,-bu alanda da PKK’nin ve Öcalan’ın Kürt sorununda reformist bir çizgiye yönelmeleri öne çıkarılarak Kürt direnişine mesafeli davranamam K.Bayrak, Alınteri, Yürüyüş gibi dergi çevreleri sosyal şovenizmin değirmenini su taşıyorlar- pratik tutumsal ayrımın da özenle çizilmesi zorunludur. Aksi takdirde, tarih Türkiye'nin devrimci ve komünist güçlerini, bu sessizliğin korunduğu sürece, sosyal-şovenist pratiğe düşmekle yargılayacaktır.
Bu duruma iradi bir müdahale, hem de güçlü bir müdahale gereklidir. Komünist ve devrimci güçler topyekûn savaş karşısında sessizliğe müdahale etmenin yol ve yöntemlerini bulmakla; bu yönde öncü adımlar atmakla yükümlüdürler. Bu adımlar ilk anda, büyük ve kitlesel düzeyler de olmayabilir. Ama her bir hareket, her bir ortak eylem, kendileri de bu devletin terörü ve sermayenin pervasız sömürüsü altında inleyen milyonlara, birer mesaj.
Peki nasıl? Devrim ve sosyalizm kavgasının politik öncüleri, — küçük eylemlerden başlayabilir, bu önemli değil— güçlerini ilkeli ortak eylem planlarını gerçekleştirmeye seferber etmelidirler. Yaratılacak hareketlilik giderek işçi sınıfı, emekçi memurlar ve öğrenci gençlik saflarına taşınmalıdır. İşçi sınıfına topyekûn mücadele mesajını ve hareketliğini taşımak, diğer bütün işlerin en önünde tutulmalıdır. Fabrika ve işliklerde, sendikalarda iki; ulustan işçilerin mücadele birliği ve iki halkın kardeşliği üzerine yükseltilecek ajitasyon ile hem soykırımcı politikalara, ırkçı şovenizme karşı ve hem de sosyal şovenizme karşı barikat oluşturulmalıdır. Sendika bürokratlarının genel olarak ırkçı-şoven politikalara hizmette kusur etmedikleri, sınıfın şovenizmle zehirlenmesine aracılık ettikleri gerçekleri göz önüne alınınca, sabırlı ve sistemlice kararlı bir aydınlatma çalışması gerekiyor. Kirli savaşın yeniden geliştirilmeye ve Kürt direnişinin ezilmeis için içerde dışarıda saldırının genişletilmeye çalışıldığı ve Kürtlere yönelik şovenist histerinin yayıldığı koşullarda bütün bu çalışmalar, başta topyekûn savaş, Irak Kürdistan’nın da içine alan operasyonlara, Kuzey Kürdistan'da kontrgerilla eylemlerine, Batı'da işkence, baskı, zulüm genelleşen politik bir kampanyanın unsurları olarak ele alınıp gerçekleştirilmelidir. Devrimci bir mücadele kampanyasının başarısı, kuşkusuz ki, işlerin ve güçlerin, eylem biçimleri ve aralarındaki koordinasyonun merkezden planmasına sıkı sıkıya bağlı. Ancak devrimci taktiğin bu temel kuralı her gücün kendi konumundan harekete geçmesinin, güçlü bir inisiyatif göstermesinin hem önündeki bir engel değil hem de her bir gücün, farklı mücadele platformlarındaki devrimci ve komünistlerin sessizce bir yererli bir şeyleri beklemek tutumunda kalmasının gerekçesi yapılamaz. Hiç bir komünist devrimci, yurtsever kişi ya da örgütlü güç, siyasal misyonlarının gereği olarak, işe en yakında başlamak yerine, büyük güçleri ve büyük işleri bekleme tavrına girmez, girmemelidir. Durum hemen ve doğrudan, sessizliği yırtacak kararlı adımları, devrimci inisiyatifi gerektiriyor.
Kürt ulusal hareketinin geleceği açısından “ sessizliği”, önemli bir soru yaratıyor, haliyle bu durum ulusal hareketi zayıf düşürüyor ve Kürt özgürlük hareketinin ve Kürt halkının devrimci harekete güvensiz yaklaşmasını koşulluyor. Faşist diktatörlükle baş başa kalan ve hatta şimdi ki durumda Güney Kürdistanlı işbirlikçi güçlerinde kuşatması altında direnişi sürdüren Kürt özgürlük hareketi, Batı’da güçlü ve kararlı bir destek bulamıyor. Bu durumda da oda, Türkiye’deki toplumsal savaşım ve onun öncü güçleriyle ittifak ve ilişkilerin daha çok dışına çıkmak zorunda kalıyor. Kürt Ulusal hareketi, toplumsal savaşın dinamiklerinde uzaklaşarak, ulusal mücadelenin değişik renkleri ve hatta hatalı güçlerle anlaşma ve uzlaşma yapmak yoluna giriyor. Batıda devrimci ve komünist güçler, temel bir iş olarak nihai hedefine varabilmek için, ulusal hareketin kendi olanakları içinde “tükenmesi” tehlikesini bertaraf ederek ulusal kurtuluşun sosyal kurtuluşa bağlanmasını sağlayabilmek bakımından, bu sessizliği bozacak güçlü bir irade göstermelidir. Diğer yandan bugünün güncel sorunu olan faşist diktatörlüğe karşı iki cepheden özgürlük mücadelesini yükseltmek bakımından faşist şovenizme ve halklar arası düşmanlığı derinleştiren sosyal-şovenizme karşı enternasyonalizm bayrağını yükselterek yanıt olmalıdır.
Bütün bunlar olup biterken Batı'da topyekûn savaşa ve özellikle soykırımcı politikalara karşı ciddi bir muhalefet sesi, hareketi gelişmiyor. Bir kısım girişimler hem güçlendirilemiyor; hem de eylem alanına dökülemiyor. Komünist ve devrimci örgütler, yaşanan zulmü kınayan ve kriterleri uyaracak eyleme çağrılar bildiriler, basın açıklamaları yapıyorlar. Ama ne yığınsal ne de daha küçük çaplı da olsa topyekûn savaşa karşı bir hareketlilik geliştiremiyorlar. Değişik örgütlü güçlerin ortak hareketi, ortak eylem çağrıları yazılı ve sözlü olarak duyulsa da, bu kitleler arasında yaygınlaşıp gelişmiyor ve örgütlü bir güce dönüşmüyor.
İlerici, demokrat, komünist ve devrimci güçlerin ulusal sorun hakkındaki görüş ve önerileri ne olursa olsun, bu "sessizlik" durumu, basbayağı sosyal şovenizmle ayni pratik tutuma çakılıp kaldığının bir ifadesidir. Oysa bir tarihsel an yaşanıyor ki faşist ırkçı şovenizmle olduğu gibi sosyal şovenizmle de yalnızca düşünsel değil,-bu alanda da PKK’nin ve Öcalan’ın Kürt sorununda reformist bir çizgiye yönelmeleri öne çıkarılarak Kürt direnişine mesafeli davranamam K.Bayrak, Alınteri, Yürüyüş gibi dergi çevreleri sosyal şovenizmin değirmenini su taşıyorlar- pratik tutumsal ayrımın da özenle çizilmesi zorunludur. Aksi takdirde, tarih Türkiye'nin devrimci ve komünist güçlerini, bu sessizliğin korunduğu sürece, sosyal-şovenist pratiğe düşmekle yargılayacaktır.
Bu duruma iradi bir müdahale, hem de güçlü bir müdahale gereklidir. Komünist ve devrimci güçler topyekûn savaş karşısında sessizliğe müdahale etmenin yol ve yöntemlerini bulmakla; bu yönde öncü adımlar atmakla yükümlüdürler. Bu adımlar ilk anda, büyük ve kitlesel düzeyler de olmayabilir. Ama her bir hareket, her bir ortak eylem, kendileri de bu devletin terörü ve sermayenin pervasız sömürüsü altında inleyen milyonlara, birer mesaj.
Peki nasıl? Devrim ve sosyalizm kavgasının politik öncüleri, — küçük eylemlerden başlayabilir, bu önemli değil— güçlerini ilkeli ortak eylem planlarını gerçekleştirmeye seferber etmelidirler. Yaratılacak hareketlilik giderek işçi sınıfı, emekçi memurlar ve öğrenci gençlik saflarına taşınmalıdır. İşçi sınıfına topyekûn mücadele mesajını ve hareketliğini taşımak, diğer bütün işlerin en önünde tutulmalıdır. Fabrika ve işliklerde, sendikalarda iki; ulustan işçilerin mücadele birliği ve iki halkın kardeşliği üzerine yükseltilecek ajitasyon ile hem soykırımcı politikalara, ırkçı şovenizme karşı ve hem de sosyal şovenizme karşı barikat oluşturulmalıdır. Sendika bürokratlarının genel olarak ırkçı-şoven politikalara hizmette kusur etmedikleri, sınıfın şovenizmle zehirlenmesine aracılık ettikleri gerçekleri göz önüne alınınca, sabırlı ve sistemlice kararlı bir aydınlatma çalışması gerekiyor. Kirli savaşın yeniden geliştirilmeye ve Kürt direnişinin ezilmeis için içerde dışarıda saldırının genişletilmeye çalışıldığı ve Kürtlere yönelik şovenist histerinin yayıldığı koşullarda bütün bu çalışmalar, başta topyekûn savaş, Irak Kürdistan’nın da içine alan operasyonlara, Kuzey Kürdistan'da kontrgerilla eylemlerine, Batı'da işkence, baskı, zulüm genelleşen politik bir kampanyanın unsurları olarak ele alınıp gerçekleştirilmelidir. Devrimci bir mücadele kampanyasının başarısı, kuşkusuz ki, işlerin ve güçlerin, eylem biçimleri ve aralarındaki koordinasyonun merkezden planmasına sıkı sıkıya bağlı. Ancak devrimci taktiğin bu temel kuralı her gücün kendi konumundan harekete geçmesinin, güçlü bir inisiyatif göstermesinin hem önündeki bir engel değil hem de her bir gücün, farklı mücadele platformlarındaki devrimci ve komünistlerin sessizce bir yererli bir şeyleri beklemek tutumunda kalmasının gerekçesi yapılamaz. Hiç bir komünist devrimci, yurtsever kişi ya da örgütlü güç, siyasal misyonlarının gereği olarak, işe en yakında başlamak yerine, büyük güçleri ve büyük işleri bekleme tavrına girmez, girmemelidir. Durum hemen ve doğrudan, sessizliği yırtacak kararlı adımları, devrimci inisiyatifi gerektiriyor.
Kürt ulusal hareketinin geleceği açısından “ sessizliği”, önemli bir soru yaratıyor, haliyle bu durum ulusal hareketi zayıf düşürüyor ve Kürt özgürlük hareketinin ve Kürt halkının devrimci harekete güvensiz yaklaşmasını koşulluyor. Faşist diktatörlükle baş başa kalan ve hatta şimdi ki durumda Güney Kürdistanlı işbirlikçi güçlerinde kuşatması altında direnişi sürdüren Kürt özgürlük hareketi, Batı’da güçlü ve kararlı bir destek bulamıyor. Bu durumda da oda, Türkiye’deki toplumsal savaşım ve onun öncü güçleriyle ittifak ve ilişkilerin daha çok dışına çıkmak zorunda kalıyor. Kürt Ulusal hareketi, toplumsal savaşın dinamiklerinde uzaklaşarak, ulusal mücadelenin değişik renkleri ve hatta hatalı güçlerle anlaşma ve uzlaşma yapmak yoluna giriyor. Batıda devrimci ve komünist güçler, temel bir iş olarak nihai hedefine varabilmek için, ulusal hareketin kendi olanakları içinde “tükenmesi” tehlikesini bertaraf ederek ulusal kurtuluşun sosyal kurtuluşa bağlanmasını sağlayabilmek bakımından, bu sessizliği bozacak güçlü bir irade göstermelidir. Diğer yandan bugünün güncel sorunu olan faşist diktatörlüğe karşı iki cepheden özgürlük mücadelesini yükseltmek bakımından faşist şovenizme ve halklar arası düşmanlığı derinleştiren sosyal-şovenizme karşı enternasyonalizm bayrağını yükselterek yanıt olmalıdır.
Çukuru Toprak Kapatır
76 yaşındaki Vakit gazetesi yazarı, Şeriatçı olmakla övünen Hüseyin Üzmez 18 ay önce küçük bir kız çocuğunu cinsel olarak taciz yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştı. Şeriat göre üzmezin sapıklığında sorun yoktu. Çünkü Kuranı Kerime göre, 14 yaşında bir kızla cinsellik yaşaması normaldi. Hem de parası olduktan sonrası evli olduğu halde bakıma muhtaç kadınları haremine alması doğaldı. Sapıklıkta sınır tanımayan üzmede yıllardır bunu yapmıştı. Hem annesini hem de kızını cinsel amaçları için kullanmakta ve sapıklığına alet etmekte besi görmemişti. Kime neydi ki İslamın büyük kitabı buna izin veriyordu zaten ve parası da vardı Üzmezin istediği kadını haremine katabilirdi.
Parayla her şeyin satın alınacağını düşleyen Hüseyin Üzmez Adli Tip’ ın hayali raporuyla ilk mahkemede tahliye edildi. Sapıklıkta sınır tanımayan şeriatçı Hüseyin Üzmez’ in temize çıkarılması için 14 yaşındaki kız çocuğu için Adli Tıp Kurumu, "ruh ve beden sağlığı bozulmamıştır...", "olaydan kaynaklanan beden ve ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede patolojik bir arızası olmadığı" şeklinde rapor vermekten geri kalmadı.
Zira yaptığı rezilliklerden zerrece utanmayan bu iğrenç yaratık, “İslamiyet’te çocuklar ‘akıl baliğ’ olur olmaz reşit sayılır. Medeni Kanun’daki rüşt yaşı da beni zaten ilgilendirmiyor” diyerek insanlık dışı bu davranışını dini bir temele dayandırarak bir de tecavüz ve tacizi meşru kılmaya çalışıyor.
Sadece o mu? Özü böylesine çıplak ve böylesine iğrenç bir konuyu sahiplenişlerine bakılırsa, İslamcılar, herkese her fırsatta ahlak dersi verirlerken bu konuda sergiledikleri tutumun rezilliğiyle şimdiden literatüre geçtiler. Yargılamanın başlangıcından bu yana söz birliği etmişçesine sükûnetlerini koruyan faşist dinci-gerici yayın organlarından -Abdurrahman Dilipak dışında ki o da olayı Türk filmlerindeki "ilaçlı gazoz" benzeştirmesiyle geçiştirdi- yine çıt çıkmadı. Vakit gazetesi, TV ziyaretleri dışında "yazarını" büyük bir yüzsüzlükle sahiplendi. İşin ilginç olanı Üzmezin yargılandığı dönemde evlilik yaşının 14 çekilmesi ve tecavüzcü ve tacizcilere verilen cezaların indirilmesi vb. tartışmaların gündemine getirilmesi tesadüfü olmasa gerek.
Aslında üzmezin sapıklıkları kadının parayla alınıp satılabileceğini gösteriyor. Şeriatçı olmuş yada olmamış önemli değildir. Evli olmasına rağmen parasına dayanarak yoksul bir aileyi düşkünleştirip annesiyle cinsellik yaşadığı gibi bu yetmemiş olacak ki 14 yaşındaki kızla cinsel ilişki kurmakta sakınca görmeyen ve bunu kadınları kötülüklerden kurtarama olarak lanse eden sapık Üzmez, tam bir şeriatçılığın ibretliği olarak ortalarda dolaşıyor.
Bir yanda açlık, işsizlik ve yokluğun akacak kanal bulamadığı çaresizleşmeyle at başı giden çürüme ve düşkünleşme; diğer tarafta bir parça parası, imkanı, gücü olanın her türlü iğrençliği yapabilme hakkını ve olanaklarını bulabilmesi. Bununla da kalmayarak, Adli Tıbbıyla, mahkemeleriyle, satın aldığı raporları ve memurlarıyla bu her yanından lime lime çürüyen faşist düzen!
Hüseyin Üzmez olay aslında, sistemdeki çürümenin bütün iğrençliğiyle yere dökülmesi, çukurlaşmada sınır olmadığını boyutlarını göstermesi açısından da çarpıcı: Tıp güya insanın tedavisine adanmış kutsal bir meslek. Ama gel gör ki sen, Adli Tıp Kurumu şahsında çıkar ilişkilerine nasıl alçakça alet edildiğin, sağlığın ve insanlığın paraya nasıl tahvil edildiğini gösteriyor. O Adli Tıp heyetleri ki, bu tür raporlar nedeniyle "geçici süre meslekten men ve uyarı cezası" almışlardı. O Adli Tıp heyetleri ki, hareket edemeyen, konuşamayan, ruh sağlığını yitirmiş ölüm oruççularına ya da cezaevlerinde ölümü bekleyen tutsaklara "cezaevlerinde tedavi edilebilir" raporları vermesiyle ünlüydü aşağılık yaratıklar.
Arkasından, "Ben gazeteci vurmuş adamım..." diye kasılarak o kanal senin bu kanal benim diye TV’leri dolaşarak kadınları aşağılayan ve Onları cinsel obje olarak gören-gösteren Üzmez, Kuranı Kerim’e dayanarak bir erkeğe dört kadının düştüğünü söyleyerek ‘ madem dinimize bağlıyız neden beni kınıyorsunuz, Hz Muhamette 9 yaşında kız çocuğunu koynuna almamıştı’ diyerek şeriatçılığın kadınları nasıl aşağıladığını, sapıklığını gizlemek için ortaya koyuyor. Böylesi çukurlaşmış cinsi sapıkları ancak bir teneşir paklar başka bir şey değil.
Parayla her şeyin satın alınacağını düşleyen Hüseyin Üzmez Adli Tip’ ın hayali raporuyla ilk mahkemede tahliye edildi. Sapıklıkta sınır tanımayan şeriatçı Hüseyin Üzmez’ in temize çıkarılması için 14 yaşındaki kız çocuğu için Adli Tıp Kurumu, "ruh ve beden sağlığı bozulmamıştır...", "olaydan kaynaklanan beden ve ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede patolojik bir arızası olmadığı" şeklinde rapor vermekten geri kalmadı.
Zira yaptığı rezilliklerden zerrece utanmayan bu iğrenç yaratık, “İslamiyet’te çocuklar ‘akıl baliğ’ olur olmaz reşit sayılır. Medeni Kanun’daki rüşt yaşı da beni zaten ilgilendirmiyor” diyerek insanlık dışı bu davranışını dini bir temele dayandırarak bir de tecavüz ve tacizi meşru kılmaya çalışıyor.
Sadece o mu? Özü böylesine çıplak ve böylesine iğrenç bir konuyu sahiplenişlerine bakılırsa, İslamcılar, herkese her fırsatta ahlak dersi verirlerken bu konuda sergiledikleri tutumun rezilliğiyle şimdiden literatüre geçtiler. Yargılamanın başlangıcından bu yana söz birliği etmişçesine sükûnetlerini koruyan faşist dinci-gerici yayın organlarından -Abdurrahman Dilipak dışında ki o da olayı Türk filmlerindeki "ilaçlı gazoz" benzeştirmesiyle geçiştirdi- yine çıt çıkmadı. Vakit gazetesi, TV ziyaretleri dışında "yazarını" büyük bir yüzsüzlükle sahiplendi. İşin ilginç olanı Üzmezin yargılandığı dönemde evlilik yaşının 14 çekilmesi ve tecavüzcü ve tacizcilere verilen cezaların indirilmesi vb. tartışmaların gündemine getirilmesi tesadüfü olmasa gerek.
Aslında üzmezin sapıklıkları kadının parayla alınıp satılabileceğini gösteriyor. Şeriatçı olmuş yada olmamış önemli değildir. Evli olmasına rağmen parasına dayanarak yoksul bir aileyi düşkünleştirip annesiyle cinsellik yaşadığı gibi bu yetmemiş olacak ki 14 yaşındaki kızla cinsel ilişki kurmakta sakınca görmeyen ve bunu kadınları kötülüklerden kurtarama olarak lanse eden sapık Üzmez, tam bir şeriatçılığın ibretliği olarak ortalarda dolaşıyor.
Bir yanda açlık, işsizlik ve yokluğun akacak kanal bulamadığı çaresizleşmeyle at başı giden çürüme ve düşkünleşme; diğer tarafta bir parça parası, imkanı, gücü olanın her türlü iğrençliği yapabilme hakkını ve olanaklarını bulabilmesi. Bununla da kalmayarak, Adli Tıbbıyla, mahkemeleriyle, satın aldığı raporları ve memurlarıyla bu her yanından lime lime çürüyen faşist düzen!
Hüseyin Üzmez olay aslında, sistemdeki çürümenin bütün iğrençliğiyle yere dökülmesi, çukurlaşmada sınır olmadığını boyutlarını göstermesi açısından da çarpıcı: Tıp güya insanın tedavisine adanmış kutsal bir meslek. Ama gel gör ki sen, Adli Tıp Kurumu şahsında çıkar ilişkilerine nasıl alçakça alet edildiğin, sağlığın ve insanlığın paraya nasıl tahvil edildiğini gösteriyor. O Adli Tıp heyetleri ki, bu tür raporlar nedeniyle "geçici süre meslekten men ve uyarı cezası" almışlardı. O Adli Tıp heyetleri ki, hareket edemeyen, konuşamayan, ruh sağlığını yitirmiş ölüm oruççularına ya da cezaevlerinde ölümü bekleyen tutsaklara "cezaevlerinde tedavi edilebilir" raporları vermesiyle ünlüydü aşağılık yaratıklar.
Arkasından, "Ben gazeteci vurmuş adamım..." diye kasılarak o kanal senin bu kanal benim diye TV’leri dolaşarak kadınları aşağılayan ve Onları cinsel obje olarak gören-gösteren Üzmez, Kuranı Kerim’e dayanarak bir erkeğe dört kadının düştüğünü söyleyerek ‘ madem dinimize bağlıyız neden beni kınıyorsunuz, Hz Muhamette 9 yaşında kız çocuğunu koynuna almamıştı’ diyerek şeriatçılığın kadınları nasıl aşağıladığını, sapıklığını gizlemek için ortaya koyuyor. Böylesi çukurlaşmış cinsi sapıkları ancak bir teneşir paklar başka bir şey değil.
Devrimci Engin Çeber İşkencede Katledildi
İŞKENCELERE SESSİZ KALMAYALIM!
İşkence ve zulmün kanıksandığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Karakollarda, zindanlarda, içeride dışarıda devlet eliyle işkence ve zulüm halka reva görülüyor. Kutsal devleti koruma ve kollama adına işkence ve zulüm devlet politikası olarak sürüyor. Türkiye işkencede ön saflarda gelen ve sürekli sicili bozuk olan ülkeler içinde yer alıyor. Sıradan bir olayda bile karakola düşüpte dayak ve işkence görmeden çıkanların sayısı nerdeyse yok gibi. Halkı korkutmak ve terbiye etmek için dayak ve işkencenin “çenette çıktığı” özdeyişi faşist diktatörlüğün temel politikası olarak uygulamada bulunuyor.
Dahası insan hakları örgütlerinin yayınladıkları raporlar, “AKP hükümetinin işkenceye sıfır tolerans” sözlerinin işkenceyi gizlemekten öteye başka bir anlam ifade etmediğini ortaya koyuyor. Devlete karşı muhalefet eden ve devrimci ve demokrasi mücadelesini geliştirip, ileriye taşımaya çalışan devrimciler, sosyalistler ve Kürtler, işkence ve zulümden daha çok nasibini alanların başında geliyor. “Ben devletim her şeyi yaparım” yaklaşımı devlet temel politikası olarak geçer akçe kılınınca ve hak, hukuk ve adalet yalnızca egemen sınıfların egemenliğini pekiştirmeye yarayınca ortaya, devlete muhalif olanlara karşı “ orantısız güç kullanma” hakkı doğallaşmış oluyor. Jandarma ve polis karakollarında, Cezaevlerinde dayak ve işkence sınır tanımadan sürüyor.
Son olarak Yürüyüş dergisi dağıtımı yaparken üç arkadaşıyla birlikte İstinye karakolunca gözaltına alınıp ağır dayak ve işkenceden geçirilen, ardından keyfi bir şekilde tutuklanarak Metris zindanına kapatılan, buladada günlerce işkenceye maruz kalan devrimci Engin Çeber 10 Ekimde yaşama gözlerini yumdu. Ve Engin Ceber devrimci olduğu için bir haftada döve döve katledildi!
Engin Ceber'in katledilmesiyle son bulan vahşet süreci, 28 Eylül tarihinde İstinye’de Cihan Gün, Aysu Baykal ve Özgür Karakaya ile birlikte gözaltına alınmasıyla başladı. Darp edilerek gözaltına alınan devrimci gençlere, hem İstinye Polis Merkezi’nde, hem de Sarıyer Emniyet Müdürlüğü’nde ağır işkenceler yapıldı. Sevk edildikleri mahkeme tarafından keyfi olarak tutuklanan gençlere yönelik, baskı ve işkenceler konuldukları Metris zindanın da gardiyanlar ve müdürlerce devam etti.
Engin Çeber, Metris’te önce tek kişilik bir hücreye konuldu. Sabah akşamüzerine su dökülüp ıslatıldı. Demir ve Tahta sopalarla dövüldü. Bayram günleri boyunca işkence ve zulüm devam etti.
İstanbul Metris Hapishanesi'nde gördüğü işkencelere daha fazla dayanamayan Engin Çeber'in beyin kanaması nedeniyle 10 Ekim günü apar topar tahliye edildiği açıklandı. Yani devlet, dergi dağıtımı yaptığı için işkenceli gözaltına alıp tutukladığı devrimci Engin Ceber'i bir hafta sonra beyin ölümü gerçekleşmiş halde "serbest bıraktı!"
Fakat Engin Ceberin vücudu günler süren ağır işkenceler daha fazla direnemeyerek 10 Ekimde yaşama gözlerini kapadı.
Faşist diktatörlük toplumsal muhalefeti ezip dağıtmak ve korku duvarlaırnı yükseltmek için işkenceyi bir devlet politikası olarak sürekli uygulaya geldi. En basit olaylarda ve basın açıklamalarında bile sınır tanımaz polis ve jandarma şiddetini kullanan devlet, öldürmeye,sakat bırakmaya devam etti-ediyor. Engin Çeberin tek suçu devrimci olmak ve halka gerçekleri taşımaktı. Faşist diktatörlük ve AKP hükümeti toplumsal muhalefetin gelişip ileriye akmasından korktukları için daha çok faşist faşist baskı, işkence ve zulme sarılıyorlar. Halka bu yolla gözdağı vererek susmalarını ve seslerini çıkartmadan sömürü ve zulüm düzenine boyun eğmeleri dayatılıyor. Engin Ceberin Metris zindanında işkenceyle hunharca katledilmesi devletin işkenceciliğinin suç üstü yakanlamasını sağlamıştır. Artık işkenceyi gizleyecek durumun kalmaması nedeniyle Adalet bakanı M.Ali Şahin “devlet ve hükmet adına işkence için Engine Çeberin ailesinde özür diliyorum” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır. Aslında AKP hükümeti papaz rolünü oynamaktadır. Hükümete bağlı içişleri ve Adalet bakanlığına bağlı karakollarda, zindanlarda işkence ve zulüm dinmeden sürüyor. Adalet Bakanı’nın özrü, Engin Çeber ve arkadaşlarına zindanda işkence yaptıkları tespit olunan 19 kişinin görevden el çektirilmesi, durumu geçiştirmeye ve işkencecileri temize çıkartmaya yönelik bir manevradır.
Çünkü bugüne kadar binlerce polis, jandarma ve gardiyan hakkında işkence ve dayak hakkında Onlarca dava açılmasına karşın bu davaların hemen hepsi bir süre sonra ya zaman aşımı ya da deliller bulunamadı gerekçesiyle kapatılmış ve işkenceye devam yolu açılmıştır. İşkence ve zulme karşı toplumsal duyarlılık geliştirilmeden ve işkencecilerden hesap sorma bilinci sıcak tutulmadan, ölümleri ve zulümleri önlemenin zor olacağını görmeli ve hep birlikte işkenceye karşı sesimizi yükseltmeliyiz.
İŞKENCECİLERDEN HESAP SORMAK İÇİN İLERİ!
İşkence ve zulmün kanıksandığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Karakollarda, zindanlarda, içeride dışarıda devlet eliyle işkence ve zulüm halka reva görülüyor. Kutsal devleti koruma ve kollama adına işkence ve zulüm devlet politikası olarak sürüyor. Türkiye işkencede ön saflarda gelen ve sürekli sicili bozuk olan ülkeler içinde yer alıyor. Sıradan bir olayda bile karakola düşüpte dayak ve işkence görmeden çıkanların sayısı nerdeyse yok gibi. Halkı korkutmak ve terbiye etmek için dayak ve işkencenin “çenette çıktığı” özdeyişi faşist diktatörlüğün temel politikası olarak uygulamada bulunuyor.
Dahası insan hakları örgütlerinin yayınladıkları raporlar, “AKP hükümetinin işkenceye sıfır tolerans” sözlerinin işkenceyi gizlemekten öteye başka bir anlam ifade etmediğini ortaya koyuyor. Devlete karşı muhalefet eden ve devrimci ve demokrasi mücadelesini geliştirip, ileriye taşımaya çalışan devrimciler, sosyalistler ve Kürtler, işkence ve zulümden daha çok nasibini alanların başında geliyor. “Ben devletim her şeyi yaparım” yaklaşımı devlet temel politikası olarak geçer akçe kılınınca ve hak, hukuk ve adalet yalnızca egemen sınıfların egemenliğini pekiştirmeye yarayınca ortaya, devlete muhalif olanlara karşı “ orantısız güç kullanma” hakkı doğallaşmış oluyor. Jandarma ve polis karakollarında, Cezaevlerinde dayak ve işkence sınır tanımadan sürüyor.
Son olarak Yürüyüş dergisi dağıtımı yaparken üç arkadaşıyla birlikte İstinye karakolunca gözaltına alınıp ağır dayak ve işkenceden geçirilen, ardından keyfi bir şekilde tutuklanarak Metris zindanına kapatılan, buladada günlerce işkenceye maruz kalan devrimci Engin Çeber 10 Ekimde yaşama gözlerini yumdu. Ve Engin Ceber devrimci olduğu için bir haftada döve döve katledildi!
Engin Ceber'in katledilmesiyle son bulan vahşet süreci, 28 Eylül tarihinde İstinye’de Cihan Gün, Aysu Baykal ve Özgür Karakaya ile birlikte gözaltına alınmasıyla başladı. Darp edilerek gözaltına alınan devrimci gençlere, hem İstinye Polis Merkezi’nde, hem de Sarıyer Emniyet Müdürlüğü’nde ağır işkenceler yapıldı. Sevk edildikleri mahkeme tarafından keyfi olarak tutuklanan gençlere yönelik, baskı ve işkenceler konuldukları Metris zindanın da gardiyanlar ve müdürlerce devam etti.
Engin Çeber, Metris’te önce tek kişilik bir hücreye konuldu. Sabah akşamüzerine su dökülüp ıslatıldı. Demir ve Tahta sopalarla dövüldü. Bayram günleri boyunca işkence ve zulüm devam etti.
İstanbul Metris Hapishanesi'nde gördüğü işkencelere daha fazla dayanamayan Engin Çeber'in beyin kanaması nedeniyle 10 Ekim günü apar topar tahliye edildiği açıklandı. Yani devlet, dergi dağıtımı yaptığı için işkenceli gözaltına alıp tutukladığı devrimci Engin Ceber'i bir hafta sonra beyin ölümü gerçekleşmiş halde "serbest bıraktı!"
Fakat Engin Ceberin vücudu günler süren ağır işkenceler daha fazla direnemeyerek 10 Ekimde yaşama gözlerini kapadı.
Faşist diktatörlük toplumsal muhalefeti ezip dağıtmak ve korku duvarlaırnı yükseltmek için işkenceyi bir devlet politikası olarak sürekli uygulaya geldi. En basit olaylarda ve basın açıklamalarında bile sınır tanımaz polis ve jandarma şiddetini kullanan devlet, öldürmeye,sakat bırakmaya devam etti-ediyor. Engin Çeberin tek suçu devrimci olmak ve halka gerçekleri taşımaktı. Faşist diktatörlük ve AKP hükümeti toplumsal muhalefetin gelişip ileriye akmasından korktukları için daha çok faşist faşist baskı, işkence ve zulme sarılıyorlar. Halka bu yolla gözdağı vererek susmalarını ve seslerini çıkartmadan sömürü ve zulüm düzenine boyun eğmeleri dayatılıyor. Engin Ceberin Metris zindanında işkenceyle hunharca katledilmesi devletin işkenceciliğinin suç üstü yakanlamasını sağlamıştır. Artık işkenceyi gizleyecek durumun kalmaması nedeniyle Adalet bakanı M.Ali Şahin “devlet ve hükmet adına işkence için Engine Çeberin ailesinde özür diliyorum” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır. Aslında AKP hükümeti papaz rolünü oynamaktadır. Hükümete bağlı içişleri ve Adalet bakanlığına bağlı karakollarda, zindanlarda işkence ve zulüm dinmeden sürüyor. Adalet Bakanı’nın özrü, Engin Çeber ve arkadaşlarına zindanda işkence yaptıkları tespit olunan 19 kişinin görevden el çektirilmesi, durumu geçiştirmeye ve işkencecileri temize çıkartmaya yönelik bir manevradır.
Çünkü bugüne kadar binlerce polis, jandarma ve gardiyan hakkında işkence ve dayak hakkında Onlarca dava açılmasına karşın bu davaların hemen hepsi bir süre sonra ya zaman aşımı ya da deliller bulunamadı gerekçesiyle kapatılmış ve işkenceye devam yolu açılmıştır. İşkence ve zulme karşı toplumsal duyarlılık geliştirilmeden ve işkencecilerden hesap sorma bilinci sıcak tutulmadan, ölümleri ve zulümleri önlemenin zor olacağını görmeli ve hep birlikte işkenceye karşı sesimizi yükseltmeliyiz.
İŞKENCECİLERDEN HESAP SORMAK İÇİN İLERİ!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)