3 Aralık 2008 Çarşamba

Son pişmanlık neye yarar!

Kitle imha silahları bulunduğu gerekçesiyle Irak’ı işgal kararı veren ABD Başkanı George Bush, görevi devretmesine günler kala “bu kararın yanlış olabileceğini” söyledi.
Görevini 20 Ocak’ta Barack Obama’ya devredecek olan Bush, 8 yıl boyunca en büyük pişmanlığının, Irak’ın kitle imha silahları ile ilgili yanlış istihbarat olduğunu söyledi. Beyaz Saray’daki sekiz yılını geniş kapsamlı bir televizyon programında değerlendiren Bush, istihbarat farklı olsaydı Irak’ı işgal kararını yeniden alıp almayacağı konusunda yorum yapmadı.
ABD, kitle imha silahlarına sahip olduğunu iddia ederek Mart 2003’te Irak’ı işgal etmiş ancak bu konuda hiçbir kanıt bulunamamıştı. Bush, işgal kararına “gerekçe” olarak gösterilen istihbarat yanlışlarıyla ilgili pişmanlığını dile getirmesine rağmen, her zaman olduğu gibi Saddam Hüseyin’i devirmenin doğru bir karar olduğunu savundu. “Yeniden Irak’ın işgali emrini verir miydiniz?” sorusuna ise, “Bu konuda bir şey söylemek zor” yanıtını verdi.
Beyaz Saray’daki sekiz yılında en büyük başarısının ne olduğu sorusuna Bush’un yanıtı, “ideolojik mücadele veren çetelere karşı savaştıkları ve “Amerika’yı güvenli kıldıkları” şeklindeydi.
‘Benim yüzümden Obama’ya oy verdiler’
“Zorlu kararlar aldığını ancak ilkelerinden ödün vermediğini, Beyaz Saray’dan başı dik ayrılacağını” söyleyen Bush, “Bazılarının benim yüzümden Obama’ya oy verdiğini biliyorum” diye konuştu. Bush, ekonomik kriz konusunda ise krizin geçmişte alınan kararlardan kaynaklandığını savundu ve şöyle konuştu: “Sanırım bu dönemin tarihi yazılırken, insanlar Wall Street’teki kararların ben başkan olmadan 10 yıl, hatta daha önce alındığını görecekler. Bunlar benim başkanlığım döneminde yaşandığı için üzgünüm. İnsanların işlerini kaybetmesi ve emeklilik planlarıyla ilgili kaygılar duyması beni üzüyor. Diğer taraftan ABD halkı, sistemi koruyacağımızı bilmeli. Bunun için gereğini yapıyoruz, gerekirse daha da fazlasını yapacağız.”
ABD’de kriz yeni başlamamış
ABD Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu, ülke ekonomisinin 2007 yılı Aralık ayından bu yana resesyonda (durgunluk) olduğunu açıkladı. Kuruluşa göre, ABD ekonomisindeki 73 aylık genişleme dönemi Aralık 2007’de zirveye ulaştı ve bu tarihten sonra düşüşe geçildi. Bu, 1930’lardaki Büyük Buhran’dan beri ABD’nin geçirdiği üçüncü en uzun resesyon dönemi. Birçok uzman, resesyonun 2009 ortasına kadar süreceğini tahmin ediyor. Beyaz Saray Sözcüsü, bu sonucu değerlendirirken finans krizinin, Ağustos 2007’den beri sürdüğünü anımsattı ve “Şimdi önemli olan finans ve kredi piyasalarının normale dönmesini sağlayabilmek ve emlak sektörünü düzeltmek” dedi. Bu arada Amerikan Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke, yeni faiz indirimine gidebileceklerini açıkladı, ancak bunun bir dereceye kadar etkili olabileceğini söyledi.

Önlem alınsaydı işçiler ölmeyecekti!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Tuzla tersanelerinde yaşanan işçi ölümleri üzerine talimat verdiği Devlet Denetleme Kurulu (DDK), 1154 sayfalık bir rapor hazırladı. Rapora göre, gerekli önlemler alınsaydı tersanelerde işçi ölmeyecekti.
DDK raporunda, Tuzla başta olmak üzere diğer tersanelerde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca yeterli denetim yapılamadığı vurgulandı ve 251 iş müfettişinden sadece 1’inin gemi mühendisi olduğuna dikkat çekildi. Raporda, “İş müfettişleri, iş güvenliği konusunda uzman olmakla birlikte gemi inşa sektörünün çalışma şartları konusunda yeterli bilgi birikimine sahip olmayabilmektedirler” denildi. “Güvenlik konusu yaşam tarzı haline getirilemedi” denilen rapordaki Tuzla bölgesine ilişkin tespit ve öneriler şöyle dile getirildi:
# İş sağlığı ve güvenliği mevzuatında, tersanelere özel kurallar olmaması eksikliktir.
# Sorunların temelinde ilgili kamu kurumu, sendika ve sivil toplum örgütlerinin konuya geç müdahale etmeleri yatmaktadır.
# Tuzla’da, 2000-2008 yılları arasında 56 iş kazasında 62 işçi öldü. Kazalar ve nedenlerinin tamamı önlenebilir niteliktedir.
# Mevzuata göre asıl işveren tarafından yapılması gereken bazı işler alt işverence yapılır hale gelmiştir. Buna paralel, gerekli kontrol sistemi oluşturulamamıştır. Sektörde niteliksiz ve kayıt dışı çalışan sayısı artmıştır.
# İş sağlığı açısından denetlenmesi zor olan alt işverenlerin Tuzla’da çokluğu dikkate alınırsa, meslek hastalığı riski daha da yüksektir. Bu işçilerde muhtemel meslek hastalığı belirtileri hem işyeri hekimlerince hem de hastanelerce atlanmaktadır. İşçiler, belli aralıklarla meslek hastalıkları hastanesine sevk edilmelidir. Bunun için gerekli tetkiklerin yapılmasına yönelik yasal düzenlemeler gerekmektedir.
# Meslek hastalıklarıyla ilgili önlem alınmaması nedeniyle her yıl 80 ile 240 işçide hastalık durumu ortaya çıkabilir.
# Özel işlerde 7.5 saatten fazla çalışma yapılmasını önleyici tedbirler alınmalıdır.
# Tersanelerde işçi sayısına göre soyunma yeri, tuvalet, duş, dinlenme yeri, yemekhane gibi sosyal tesisler mevzuattaki standartlara uygun hale getirilmelidir.
# Tersanecilik sektöründe sendikalaşmaya engel olan uygulamaların giderilmesine yönelik tedbirler alınmalıdır.

Sağlıkta kriz çanları

Kriz sadece işsizliği, yoksulluğu, hak gasplarını artırmıyor; halkın sağlığını da bozuyor. Hazırladığı raporla ekonomik krizin sağlığa etkilerini değerlendiren Ankara Tabip Odası (ATO), kriz gerekçesiyle kamu harcamalarının azaltılmasının, artan yoksulluk nedeniyle barınma, ısınma, beslenme ve temiz su gibi ihtiyaçların karşılanmasında yaşanacak sıkıntılarla birleşince ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceği uyarısında bulundu.
Krizin yaratacağı ortamın kısa ve uzun vadede tüm sağlık göstergelerinde bozulmalara yol açacağı vurgulanan raporda, uygulanan sağlık politikaları nedeniyle hem kamu, hem de özel sağlık kuruluşlarının ciddi mali sorunlarla karşılaşacağı ifade edildi. Raporda, sağlıkta eşitsizlikleri artıran uygulamalardan vazgeçilerek, sağlık ortamının yoksullardan ve emekten yana bir hatta yeniden düzenlenmesi gerektiği vurgulandı.
Harcamalar artıyor ama...
ATO Sağlık Politikaları Komisyonu, “Ekonomik Krizin Sağlık Alanı Üzerinden Değerlendirmesi” başlıklı bir rapor hazırladı. Raporda, 1999-2007 arasında Türkiye’de sağlık harcamalarının reel olarak yüzde 40 gibi yüksek bir oranda arttığı, ancak bu artışın tedavi edici hizmetlerle sınırlı kaldığı, halk sağlığına ayrılan bütçenin toplam sağlık harcamaları içindeki payının ise yüzde 1.2’ye kadar düştüğü bildirildi. Sağlık Bakanlığı’nın, tedavi harcamaları başta olmak üzere diğer harcama kalemlerine ödeneğin çok üstünde kaynak ayırmasına karşın, koruyucu sağlık hizmetlerinden tasarruf etmeye çalıştığı kaydedilen raporda, OECD verilerine göre (2005) kişi başına koruyucu nitelikte hizmetlere yapılan harcamaların düzeyinin en düşük olduğu ülkenin Türkiye olduğu aktarıldı. Raporda, söz konusu dönemde kişi başına düşen koruyucu sağlık harcamalarının düştüğü ifade edildi.
Sağlık harcamalarındaki artışın bütçe dışı kaynaklar aracılığıyla sağlandığı belirtilen raporda, ortalama yüzde 40 olan sağlıkta bütçe kaynaklarını kullanma oranının, yeşil kart ve memur sağlık harcamaları ayıklandığında yüzde 20’lere kadar düştüğü kaydedildi.
‘Kriz halkın sağlığını bozacak’
Krizin yoksulluk ve toplumsal eşitsizliklerin artmasının yanı sıra kamu hizmetlerinde de zayıflamaya yol açacağına dikkat çekilen raporda, “Bu durum sağlığın diğer belirleyenleri diye sözünü ettiğimiz iş, barınma, ısınma, yeterli gıda, temiz içme suyu gibi bileşenlerde ciddi bozulmalara yol açacak ve kriz, son tahlilde halkın sağlığını bozacaktır” denildi. Krizle birlikte genel olarak ekonomide bir küçülmeye gidileceğinden, sağlık için ayrılan kaynakların da azalacağı belirtilen raporda, merkezi bütçeden sağlığa ayrılan payın 2002 seviyesinin de altına gerilemesinin beklendiği bildirildi.
Raporda, kamu ve özel kuruluşların yaşayacağı mali sıkıntı yüzünden Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) prim girdilerinin azalacağı, kriz nedeniyle yaşanacak işten atmaların da SGK’nın prim girdilerini önemli oranda düşüreceği vurgulandı. Kriz nedeniyle yoksullaşan halkın katkı payı gibi cepten ödemeleri yapmakta güçlük çekeceği belirtilen raporda, hasta insanların “tıbbi yoksulluk” yaşayacağı dile getirildi.
Sağlık kuruluşları iflas edecek
AKP Hükümeti’nin, hastane döner sermayelerinin 7 milyar YTL’ye ulaşan alacaklarını sildiği aktarılan raporda, “Hastanelerin cari, yatırım ve bakım-onarım giderlerinin, personel ek ödemelerinin döner sermayelerdeki kaynakla sağlandığı bir ortamda, döner sermayelerin ödeme güçlüğü, bir süre sonra ödeme imkansızlığına düşmesi bir bütün olarak sağlık sistemini olumsuz etkileyecektir. Eğer bu tablo içinde ‘Hastane Birlikleri Yasası’ hayata geçirilirse, kamu hastanelerinin bir kısmı iflas edecek ve kapanacaktır” denildi.
Küçük ve orta büyüklükte özel sağlık kuruluşlarının da benzer nedenlerle kapanma tehlikesi yaşayacağı kaydedilen raporda, bu durumun sağlık çalışanlarına “işsizlik” olarak yansıyacağı vurgulandı. Raporda ayrıca, krizden sağlam çıkacak büyük sermayeli sağlık kuruluşlarının ileride hastane zincirleri kurabileceği belirtildi.
Emekten yana sağlık politikaları
Özelde çalışan hekimlerin işten çıkartılması durumunda kamuda istihdam edilmesi gerektiği belirtilen raporda, iflas noktasına gelen özel sağlık işletmelerinin karşılıksız ya da pazarlık sonucunda devletleştirilmesi talep edildi.
Krizle birlikte “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın halk ve sağlık çalışanları için negatif sonuçlarının daha hızlı ortaya çıkacağına dikkat çekilen raporda şunlar ifade edildi: “Halkın ve sağlık çalışanlarının giderek artacak memnuniyetsizliği, emekten yana bir mücadelenin yükseltilmesi için uygun bir ortam hazırlayacaktır. Neoliberalizm çizgisinde kurgulanmış olan Sağlıkta Dönüşüm Programı iflas etmiştir. Kriz döneminde halkın yaşamı giderek zorlaşacakken, sağlıkta eşitsizlikleri artıran her türlü uygulamadan derhal vazgeçilmelidir. Şimdi Türkiye sağlık ortamını, çalışanlardan, yoksullardan, emekten yana bir hattan tekrar konuşma zamanıdır.”
(Ankara/EVRENSEL)
Krizin halk sağlığına etkileri
# Sağlık hizmeti kullanımında eşitsizlik artacak.
# İlaç fiyatlarının artması ile birlikte ilaca erişimde zorluklar yaşanacak.
# Tüm sağlık göstergelerinde kısa ya da uzun vadede bozulmalar görülecek.
# Hem fiziksel hastalıklarda, hem de depresyon, panik atak, anksiyete, madde
bağımlılığı gibi ruhsal problemlerde artış beklenmektedir.
# Çalışma sürelerinin uzaması ve ağırlaşması yeni sağlık sorunlarına yol açacak.
# Aşılama programında, aşıda dışa bağımlılık ve döviz fiyatlarındaki aşırı yükselme nedeniyle önemli aksamalar yaşanabilir.
# Özellikle tüberküloz ve diğer bulaşıcı hastalıklar artabilir.
# Prim, katkı payı, fark gibi uygulamalar sağlık hizmetine başvuru oranlarını
düşürecektir.
# Uzun dönemde beklenen yaşam süreleri kısalacaktır.

En büyük engel devlet

2008 yılında yürürlüğe giren Sağlık Uygulama Tebliği (SUT), en çok, Türkiye’deki nüfusun yüzde 12.29’unu oluşturan ‘engelli’ vatandaşları mağdur ediyor. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nü kutlayacak olan ortopedik, görme, işitme-konuşma, zihinsel engelli olmak üzere yaklaşık 8.5 milyon özürlü, en büyük engeli devletten görüyor.
Her otobüse binerken, yoldan kaldırıma geçerken ya da merdiven çıkarken ki olağan durumlar, engelliler için toplumdan kopuk bir hayat yaşamalarına kadar varıyor. Engelliler, sağlamların sızlayan vicdanı değil, sadece kent içinde hiçbir ayrıma uğramadan, eşit bir şekilde yaşam koşulları sağlanmasını istiyor.
Ellerinden alınan haklar
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası ile birlikte, Genel Sağlık Uygulama Tebliği (SUT), sağlık hizmetlerinden yararlanan herkesi, özellikle engellileri birçok yönden etkiliyor. Vatandaşlar, sağlık sigortası primlerinin dışında aldıkları sağlık hizmetine göre katılım payı ödemek zorunda bırakılıyor.
SUT’un yayınlanmasının ardından hastalara verilen rapor ve reçetelerin sürelerinde kısıtlanmaya gidilmesi ile her seferinde yeniden rapor alabilmek için zahmetli bir süreç izlemek zorunda bırakılan hasta ve engellilerin bir kısmının yatalak veya hareket yeterliliği olmadığı dikkate alınmıyor. Ayrıca yeni tebliğ birçok hastalığın tedavisi için gerekli olan fizik tedavi sürelerine ve miktarına da sınırlama getiriyor. Engellilerin sürekli kullandıkları bazı tıbbi malzemelerin miktarları da kısıtlı. Tekerlekli sandalye ve işitme cihazları gibi kimi tıbbi malzemelerin karşılanan bedelleri de düşürülürken, kulak kalıbı ve pil ödemelerini tamamen kaldıran SUT, dar gelirli engellileri ve hastaları sağlığından eden bir uygulamayla sıkıntı kaynağı.
Engelli suçlu, aile gardiyan
Türkiye Sakatlar Derneği Genel Başkanı Şükrü Boyraz, Türkiye’de sosyal devletin yerini sadakacı devletin aldığını söylüyor. Türkiye’de engellilerin suçlu, ailelerin ise gönüllü gardiyan rolünü üstlendiklerini dile getiren Boyraz, “Eğitim alamıyoruz, toplu taşımayı kullanamıyoruz. İstihdam edilmiyoruz. Yani sağlamların sızlayan vicdanı haline geliyoruz” diyor. “Bir yandan kendi egolarını tatmin etmek için bir yasa çıkartıyorlar, diğer taraftan çıkardıkları yönetmelikle bu yasayı rafa kaldırıyorlar” diyen Boyraz, engellilere yönelik çıkarılan yasaların göz boyamaktan başka bir şey olmadığını sözlerine ekliyor.
Yine SSGSS!
SSGSS ile engellilerin durumunun tamamen içler acısı bir duruma büründüğüne dikkat çeken Boyraz, “1 Ekim’deki SUT ile haklarımız gasp edildi. Ayağımı, kolumu isteyerek kaybetmedim. Sakatlığı tercih eden ben değilim. Mayınların, gizli savaşların, trafiğin yani bu ülkenin yanlış işleyişinin kurbanıyım” diyerek devletin de, insanların kent içinde hiçbir ayrıma uğramadan, eşit bir şekilde yaşam koşulları sağlamasını istiyor.
Devlet eziyet ediyor
Kaldırımlar çok yüksek. Kent mimarisi sakatların önünde kocaman bir engel. Bu engeli yaşayanlardan biri de iki ayağını kaybetmiş olan ve kaldırımın kenarında yürüyen Mustafa Koca, “Her an bir kaza ile karşılaşabiliriz. Yani Allaha emanetiz” diyor.
Kızı Esra (28), oğlu Samet (22), iki sakat çocuğunu 20 yıldır hastane hastane dolaştıran Kamil Karaş, “Her şey için hastaneye gidiyorum. Tek tek rapor çıkartıyorlar. Raporumda yazıyor. Sürekli özürlü. Evde bakım parası için, eğitim için, yani sürekli hastanelere gidip eziyet çekiyoruz. Neden devlet bize bu eziyeti çektiriyor?” diyor. Her seferinde iki tane sakat çocukla beraber, mimarisi engellilere yönelik olmaktan çok uzak hastaneye gidip gelen Karaş, yürünecek yer olmadığında çoğu zaman tek tek çocuklarını sırtında taşımak zorunda kalıyor.
Devlet engelliye iş vermiyor
Devlet Personel Başkanlığı verilerine dayanılarak yapılan araştırmaya göre devlet, engelliye iş vermiyor. Yeteri kadar engelli personeli istihdam etmeyen devlet, yüzde 3 engelli çalıştırma kuralına uymuyor. Kamu kurumlarında çalıştırılması gereken engelli personel sayısı 54 bin iken sadece 9 bin 966 engelli kamuda memur olarak istihdam ediliyor. Devlet, çalıştırması gereken toplam engelli personelin sadece yüzde 18’ini çalıştırıyor. Kadroların yüzde 82’si boş duruyor; ancak atama yapılmıyor.
3 Aralık Dünya Engeliler Günü nedeniyle Türk Sağlık-Sen’in Devlet Personel Başkanlığı verilerine dayanarak yaptığı araştırma, devlet kurumlarında yeteri kadar engelli personelin istihdam edilmediğini ortaya koydu. Araştırmada ayrıca, devletin hangi engelli gruplarını istihdam ettiği ile ilgili bilgilere de yer verildi. Araştırmaya göre devlet, yüzde 3 engelli çalıştırma kuralına uymuyor. Devlette en çok yüzde 40-60 arasında engeli bulunanlar ve ortopedik engelliler istihdam ediliyor. En çok lise mezunu engelliler devlette görev yapıyor.
54 bin yerine 9 bin engelli çalıştırıyor
Araştırma sonuçlarına göre kamu kurumlarında toplam 1 milyon 800 bin memur çalışıyor. Yüzde 3 oranına göre kamuda çalıştırılması gereken engelli personel sayısı 54 bin iken, 1826’sı kadın, 8 bin 140’ı erkek olmak üzere sadece 9 bin 966 engelli kamuda memur olarak istihdam ediliyor. Engelli istihdam edilmesi gerekirken boş bırakılarak atama yapılmayan kadro sayısı ise 44 bin 34. Yani devlet, çalıştırması gereken toplam engelli personelin sadece yüzde 18’ini çalıştırıyor. Kadroların yüzde 82’si boş duruyor; ancak atama yapılmıyor.
Araştırmada ortaya çıkan bir diğer ilginç sonuç ise kamu kurumlarında görev yapan engellilerin özür durumları oldu. Sonuçlara göre istihdam edilen engelli personelden 7 bin 541’inin özür oranı yüzde 40 ile 60 arasında. 1240’ının özür oranı yüzde 61 ile yüzde 80, 1185’inin özür oranı ise yüzde 81 ile yüzde 100 arasında bulunuyor.
Tercih edilenler yüzde 40-60 arasında engeli bulunanlar
Araştırmada ortaya çıkan bir diğer ilginç sonuç ise kamu kurumlarında görev yapan engellilerin özür durumları oldu. Sonuçlara göre istihdam edilen engelli personelden 7 bin 541’inin özür oranı yüzde 40 ile 60 arasında. Bin 240’nın özür oranı yüzde 61 ile yüzde 80, Bin 185’inin özür oranı ise yüzde 81 ile yüzde 100 arasında bulunuyor.
Ortopedik engelliler istihdamda ilk sırada
Araştırmaya göre kamuda en çok 5 bin 34 kişiyle ortopedik engelliler istihdam ediliyor. İkinci sırada ise 2 bin 269 kişi ile görme engelliler var. Görme engellileri 376 kişi ile zihinsel engelliler, 366 kişi ile işitme engelliler, 282 kişi ile işitme ve konuşma engelliler, 75 kişi ile de sadece konuşma engelliler takip ediyor. Diğer kategorisinde ise bin 564 kişi yer alıyor.
En çok lise mezunu engelli çalıştırılıyor
Araştırmada ayrıca, kamuda istihdam edilen engelli personelin eğitim durumları ile ilgili bilgilere de yer verildi. Sonuçlara göre kamuda en çok 4 bin 238 kişi ile lise mezunu engelliler istihdam ediliyor. Kamuda istihdam edilen ilköğretim mezunu engelli sayısı 3 bin 64, 2 yıllık yüksekokul mezunu sayısı 1170, 4 yıllık üniversite mezunu sayısı 1139, lisansüstü mezunu sayı ise 85’i buluyor. (Ankara/ANKA)

Kölelik sürüyor

Kim demiş kölelik 19. yüzyılda tamamen ortadan kalktı diye? BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a göre yeryüzünde hâlâ 27 milyon insan köle gibi kullanılıyor.
2 Aralık Dünya Kölelikle Mücadele Günü vesilesiyle yayımladığı mesajında Ban, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olan köle ticaretinin kökünün kazınabilmesi için yasaların, geleneklerin ve yaklaşımların değişmesinin şart olduğunu vurguladı. Korkunç bir insan hakları ihlali olan köle ticaretinin bundan 200 yıl önce resmen yasaklanmış olmasına rağmen, hâlâ varlığını sürdürdüğünü hatırlatan Ban, “Bunun nedeni insan onuruna saygı gösterilmemesi, köle ticaretine maruz kalanların insanlıklarının inkar edilmesi ve aşırı yoksulluktur” dedi. Ban, köleliğin değişik formlarla devam ettiğini belirterek, “Çocukların satılması, borçlardan dolayı ortaya çıkan bağımlılık ve insan ticareti gibi yeni kölelik türleri ortaya çıkıyor. Ev içi çalışanlar ve göçmenlerin yanı sıra inşaat, gıda, giyim ve diğer sanayi kollarında çalışanlar de facto köleler olarak görülüyor” ifadelerini kullandı.
Küresel ekonomik krizin mevcut durumu daha da vahim bir hale sokabileceği uyarısını yapan BM genel sekreteri, yoksul insanların köleliği andıran uygulamalara maruz kalabileceğine dikkat çekti. Ban Ki-moon, kötü niyetli kişilerin krizden faydalanarak ‘insanların posasını çıkarma’ya yönelebileceği tahmininde bulunarak, hükümetler, sivil toplum kuruluşları, iş çevreleri ve bireylerin, mağdurların koruması; farkındalık oluşturması ve her türlü kölelik ve istismara yol açan davranışa son verilmesi için güç birliği yapmasını istedi. Ban, “Bu tarihi lanet ile başa çıkabilmek için yeni stratejilere ihtiyacımız var. Yasaları, yaklaşımları ve gelenekleri değiştirmeliyiz” dedi

Gazeteciler yürüdü

Krizi bahane eden medya patronları, Doğan Medya Grubu’na bağlı Kanal D, CNN Türk ve Star Televizyonu ile Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde; Ciner Grubu’na bağlı Kanal 1 ve Habertürk’te; Doğuş grubu’na bağlı NTV ve Kral TV’de; Çukurova Grubu’na bağlı Sky Türk televizyonu ve Akşam gazetesinde, Kanal 7’de ve onlarca şirkette yüzlerce medya emekçisini işten attı. Habere yetişmek için ellerinde mikrofon, omuzlarında fotoğraf makineleri ya da kameralarıyla İstiklal Caddesi üzerinde koşturan ‘gazeteciler’ ise dün aynı cadde üzerinde işten atılmaları, sloganlar atarak, dövizler taşıyarak protesto ettiler.
Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) çağrısıyla Taksim Tramvay Durağı’nda bir araya gelen gazeteciler, ‘Medyada emekçi kıyımına son’ pankartı arkasında Galatasaray Meydanı’na yürüdü. Galatasaray Meydanı’na kadar ‘Direne direne kazanacağız’, ‘Zam zulüm işkence işte AKP’, ‘Özgür basın susturulamaz’, ‘İşten atmalara hamdolsun demeyeceğiz’ sloganlarını atan gazeteciler, burada bir basın açıklaması yaptılar.
Medya patronları iyice pervasızlaştı
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti eski Başkanı Nail Güreli, Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Ercan İpekçi, Türk-İş Genel Sekreteri Mustafa Türkel, TGC İkinci Başkanı ve gazetemiz yazarı Turgay Olcayto, Şükran Soner, gazetemizin Yazı İşleri Müdürü Fatih Polat ve Birgün Gazetesi Yayın Danışmanı Ahmet Tulgar’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda gazetecinin katıldığı eylemde, medya patronlarına ve AKP’ye karşı sloganlar öne çıktı.
Gazeteciler adına basın açıklamasını yapan TGS İstanbul Şube Başkanı Rüya Özkalkan, medya patronlarının krizi bahane ederek kârlarını korumak için krizin faturasını medya çalışanlarına kestiğini söyledi. Medya patronlarının iyice pervasızlaştığını vurgulayan Özkalkan, son birkaç ayda medya gruplarında ve onlarca şirkette kriz bahanesiyle yüzlerce medya emekçisinin işinden edildiğini dile getirdi.
Krizi emekçiler yaratmadı
Krizi emekçilerin yaratmadığına dikkat çeken Özkalkan, krizin sorumlularının da emekçiler olmadığını kaydetti. Gazetelerde, televizyonlarda Avrupa Birliği (AB) rüyaları görüp çalışanlarına Afrika standartlarını reva gören medya patronlarının krizin sorumlusu olduğunu belirten Özkalkan, “Bu krizin sorumlusu kriz fırsatçısı açık gözlü medya patronlarının dostu AKP Hükümeti’dir” diye konuştu. Daha birkaç ay önce ‘Yıpranıyoruz’ çığlıklarına kulaklarını tıkayan, ancak medya patronlarına milyarlarca kaynak aktaran AKP Hükümeti’nin yalnızca emeğe değil özgür düşünceye de düşman olduğunu ifade eden Özkalkan, muhalif haberlere imza atan yedi muhabire Başbakanlıkça uygulanan ‘akreditasyon’ yasağının AKP’nin son icraatı olduğunu vurguladı. Çalık Grubu’nda yetki sahibi olmalarına rağmen işyeri temsilcilerinin işten atıldığına, üyelerinin ise görülmemiş baskılarla yıldırılmak istendiğine dikkat çekerek AKP Hükümeti’ni uyaran Özkalkan, “Size akredite olmayacağız! Basın özgürlüğü mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi. Basın açıklamasından sonra eylemi izleyen bazı gazeteciler, fotoğraf makinalarını yere bırakarak arkadaşlarına destek verdiler. (İstanbul/EVRENSEL)
‘Örgütlenmek zorundayız’
Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Ercan İpekçi: Türkiye gazeteceler sendikası’nın örgütlülük mücadelesi devam ediyor. Siyasi iktidarlara karşı mücadelemizi verdik, medya patronlarına karşı mücadelemizi verdik. Bu zamana kadar basın emekçileri olarak tek korkumuz işten atılmaktı. Sendika üyesi olursak işten atılırız korkusuyla günlerimizi geçirdik. Sendika üyesi olmadan da medya patronları basın emekçilerinden çok kolaylıkla vazgeçebiliyorlar. Onlara karşı mücadelenin yolu örgütlenmektir. Onlar istedikleri zaman kendi aralarındaki dayanışmayı çok kolay güçlendirebiliyorlar. Patronlar siyasi iktidarlarla çok çabuk anlaşıp çok çabuk kavga edebiliyorlar. Kendi çıkarları için bir araya gelen bu zihniyete karşı mücadele etmeliyiz.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti eski Başkanı Nail Güreli: Bugün çalışma hakkının hiçe sayıldığı; yoksulluğun, yolsuzluğun gırtlağımıza kadar geldiği bu noktaya nasıl geldik bunu unutmamalıyız. İki ayağı var bunun; biri 12 Eylül darbesi ve onun ardından gelen faşizan uygulamalar. Sendikaların üzerine gidildi, toplumun örgütlenmesi sindirilmeye çalışıldı.
Türk-İş Genel Sekreteri Mustafa Türkel: Medya çalışanları olmazsa ekranlarını karartmak zorunda kalırlar. . Türkiye'de gazete televizyon çalışanları olarak bir kez riski göze alın. Türkiye'de emek gücüne önderlik edin.

2 Aralık 2008 Salı

KÜÇÜK ÜRETİCİSİ KRİZDE

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, krizin ilk mağdurlarının narenciye ve süt üreticileri olduğunu belirterek, narenciyenin dalda kaldığını, süt fiyatlarının da ilk kez üretimin düştüğü kasım ayında gerilediğini bildirdi.
Bayraktar, kasım ayında tarım ürünleri fiyatlarındaki değişmeleri açıklamak üzere düzenlediği basın toplantısında, hükümet tarafından hazırlanan ekonomik önlemler paketi ile ilgili taslakta tarım sektörünün olmadığına dikkat çekerek, “Biz de reel sektörüz, üretim yapıyoruz, istihdam sağlıyoruz. Hükümet bu sektörü göz ardı edemez. Pakette de tarım için tedbir yoksa, elbette tepkimizi göstereceğiz” dedi.
Gıda krizinin yaşandığı dönemde gündeme gelen tarımın küresel krizle birlikte ihmal edildiğini, unutulduğunu belirten Bayraktar, “Böyle giderse daha büyük bir gıda krizi ile karşı karşıya kalırız. Mısır, süt, narenciye, pamuk
fiyatları düşüyor. Gıda krizi yaşanmaması için hükümetin tedbir alması lazım” diye konuştu.
Üretici ile tüketici fiyatları arasındaki farka dikkat çeken Bayraktar, bu farkın yüzde 400’lere ulaştığına işaret ederek, tüketicilerin, gıda terörü önlenmeden krize yakalandığını söyledi.
Kasım ayında perakende seviyesinde, en yüksek fiyat artışlarının yüzde 15.3 ile salatalıkta, yüzde 10.2 ile sivri biberde, yüzde 9 ile nohutta, yüzde 7.4 ile yeşil mercimekte, yüzde 4.9 ile yumurtada, yüzde 4.7 ile kuru fasulyede, yüzde 3.2 ile kuru üzümde, yüzde 2 ile pirinçte yaşandığını açıklayan Bayraktar, bu fiyat artışlarının üreticiden kaynaklanmadığını, ürün azlığı ile birlikte bir miktar artan üretici fiyatlarının, üreticinin yeterli gelir elde etmesini sağlayacak düzeyde olmadığını kaydetti.
Yüzde 400’lük fark
Üretici ve tüketici fiyatları arasındaki farka da işaret eden TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar, yaş sebze meyvede bu farkın yüzde 384.9, kurutulmuş ürünlerde yüzde 346.4, baklagillerde yüzde 362.8, pirinçte yüzde 275.4, hayvansal ürünlerde yüzde 244.5 düzeyinde bulunduğunu belirterek, en yüksek fiyat farkının ise yüzde 384.9 ile salatalık, yüzde 374.5 ile domates, yüzde 362.8 ile nohut, yüzde 364.4 ile kuru üzüm ve yüzde 343.6 ile mandalinada yaşandığını açıkladı.