Toprağı olana bereket getiren Atatürk Barajı, topraksız köylüyü ise göçe zorladı
Adıyaman’ın Samsat ilçesinde 20 yıl önce başlayan baraj yapımı ile birlikte binlere insan göç etmek zorunda kaldı. Adıyaman’ın en yoksulları olarak bilinen Samsatlı göçzedeler, tek odaya sıkıştırdıkları yoksulluklarını anlattılar.
Samsat’ta 20 yıl önce Atatürk barajı’nın yapımı ile birlikte 12 köy ile 46 mezrada yaşayanların tamamı göç etmek zorunda kaldı. Toprağı olan için kurtuluş olan baraj, topraksız köylü içinse bugün açlık, yoksulluk ve daha çok sefalet oldu. Topraksız birçok Samsatlı köylü, bugün Adıyaman ve diğer metropol kentlerinde yoksunluklarla boğuşuyor. Birçoğu da mevsimlik işçi olarak çalışanlar kervanına katılmak zorunda kaldı. Samsat’ta barajla birlikte “Komagene” uygarlığına da başkentlik yapmış olan tarihi ilçe merkezi de sular altında kalarak yok olmuştu.
Burada yaşamak zorundayız
38 yaşındaki 4 çocuk annesi Fatma Çoban’ın da göç nedeni baraj olmuş. Ailesiyle tek odaya sığarak yaşamını sürdürüyor, yazın mevsimlik işçi olarak çevre illere, Adana ya da Karadeniz’e gidiyor. Çoban, şöyle anlatıyor: “Biz maddi imkanlarımız olmadığı için burada yaşamak zorundayız. Ev kayınbabamın. Çocuklarımı giydiremiyorum. İstedikleri gibi besleyemiyorum. Maddi durumumuz çok zayıf. Sıkıntıyla geçiyor her günümüz.”
Nezahat Çoban da tek odada yaşıyor eşi ve 2 çocuğuyla birlikte. Devletin herkesi eşit görmediği düşüncesinde. Çünkü şimdiye kadar hiç destek görmemişler. Çoban, “Yardımı işine gelene veriyorlar. Adıyaman’da zaten yardım dışında gelir yok. Fabrika yok. Olana da torpili olan giriyor” diyor.
Ekonomik krizle yaşamın daha da zorlaştığını dile getiren Nezahat Çoban, “Sağlıklı güzel bir evde yaşamak isterim. Tek odada yaşıyoruz. Mutfak da banyo da salon da yatak odası da aynı” diyor.
Remziye Kaya da belediye hizmeti bile alamadıklarını dile getiriyor. Kaya, “İşsizlik var. Su sıkıntımız var bir de. Evimiz yok. Bugün karnımızı doyursak şükrediyoruz. Köyümüzde toprağımız olmadığı için hiç paramız olmadan geldik buraya. Ve açlık içinde yaşamak zorunda bırakıldık. Tek gelirimiz başka illere giderek mevsimlik işçi olarak çalışmak” diye konuştu.
Torununu sırtına almış, birçok kadın gibi yoksulluğunu anlatıyor etkili cümleler kurarak. Ama her kurduğu cümle yetersiz geliyor ki aynı şeyleri yeniden yeniden anlatıyor. 40’ındaki Sakine Yozgat, özürlü doğan oğlunu evlendirmiş erken yaşta. Gelin bu duruma fazla tahammül göstermemiş ve ailesinin yanına dönmüş, 1 yaşını doldurmamış çocuğunu da arkasında bırakarak. Mevsimlik işçi olarak gittiği bildik illeri tek tek sıralıyor. Akıcı Kürtçesiyle, barajdan sonra yaşadıkları göç ve göçten sonra bitmeyen yoksulluğun özetini yaparak son sözlerini söylüyor: “Devlet sahip çıksın oğluma ve bu çocuğa. Ben bakamıyorum. Zaten 10 çocuğum var. Onlara bakamıyorum. Bir de torun başıma kaldı.”
2 Şubat 2009 Pazartesi
1 Şubat 2009 Pazar
Ölen askerin ailesi İHD'ye başvurdu
Yüksekova ilçesi Çobanpınar Sınır Bölüğü'nde askerliğini yaparken kuşkulu bir şekilde ölen Burhan Güzelaydın'ın ailesi, çocuklarının karakol komutanı tarafından öldürüldüğünü açıkladı. Aile, çocuklarının öldürüldüğü iddiasıyla Hakkari İHD şubesine başvururken, kesin sonuç için Diyarbakır Adli Tıp Kurumun'dan gelecek rapor beklenecek.
Terhisine 2 ay kala Hakkari'nin Yüksekova İlçesi Çobanpınar Sınır Bölüğü'nde dün akşam intihar ederek öldüğü ileri sürülen 22 yaşındaki Burhan Güzelaydın'ın cenazesi ailesi tarafından alındı. Savcı tarafından yapılan otopsinin ardından çoçuklarının cenazesini Hakkari Devlet Hastanesi morgundan alırken sinir krizleri geçiren Baba M. Şirin Güzelaydın ve yakınları, çocuklarının işkence edildikten sonra komutanı tarafından öldürüldüğünü söyledi.
Bunun üzerine aile İHD Hakkari Şubesi'ne başvururken, kesin sonuç için Diyarbakır Adli Tıp Kurumu'ndan gelecek rapor beklenecek. Sorunlarını DTP Hakkari Milletvekili Hamit Geylani'ye de anlatan aile çocuklarının cenazesini ambulansla Ağrı'ya götürdü.
DTP Hakkari Milletvekili Hamit Geylani, aileye çocuklarının intihar ettiğinin söylendiğini belirterek, bu ölüm üzerinde gerekli hassasiyeti göstereceğini söyledi. Geylani, olayın takip edilmesi için Hakkari Barosu'ndan iki avukatın da görevlendirildiğini ifade etti.
ANF / 01.02.09
Terhisine 2 ay kala Hakkari'nin Yüksekova İlçesi Çobanpınar Sınır Bölüğü'nde dün akşam intihar ederek öldüğü ileri sürülen 22 yaşındaki Burhan Güzelaydın'ın cenazesi ailesi tarafından alındı. Savcı tarafından yapılan otopsinin ardından çoçuklarının cenazesini Hakkari Devlet Hastanesi morgundan alırken sinir krizleri geçiren Baba M. Şirin Güzelaydın ve yakınları, çocuklarının işkence edildikten sonra komutanı tarafından öldürüldüğünü söyledi.
Bunun üzerine aile İHD Hakkari Şubesi'ne başvururken, kesin sonuç için Diyarbakır Adli Tıp Kurumu'ndan gelecek rapor beklenecek. Sorunlarını DTP Hakkari Milletvekili Hamit Geylani'ye de anlatan aile çocuklarının cenazesini ambulansla Ağrı'ya götürdü.
DTP Hakkari Milletvekili Hamit Geylani, aileye çocuklarının intihar ettiğinin söylendiğini belirterek, bu ölüm üzerinde gerekli hassasiyeti göstereceğini söyledi. Geylani, olayın takip edilmesi için Hakkari Barosu'ndan iki avukatın da görevlendirildiğini ifade etti.
ANF / 01.02.09
Eski Arjantin diktatörüne yargı yolu açıldı
Arjantin yargı kaynaklarından alınan bilgiye göre, eski diktatör Reynaldo Bignone ve önde gelen dört dikta lideri, 1978-1983 yılları arasında insanlık suçu işledikleri gerekçesiyle mahkeme önüne çıkartılabilecekler.
El Palomar Bölgesi`nde (Buenos Aires) bulunan Posadas Hastanesi`nde o dönemde calışan; içlerinde doktorların, hemşirelerin ve diğer sağlık calışanlarının da bulunduğu 36 kişinin kaçırılması ve bu kişilere işkence yapılması federal avukat Daniel Rafecas`ın hazırladığı dava metninin ana konusunu oluşturuyor.
Rafecas, eski diktatörün, söz konusu işkencenin yapıldığı iddia edilen hastaneyi olaydan birkaç gün sonra yerle bir etme emrini vermesini iddianamesine kanıt olarak gösteriyor.
El Chalet adıyla bilinen gizli hapishanenin varlığı olayın mağdurları tarafindan da doğrulandı.
2007 yılının sonlarında, avukat Rafecas, eski diktatörü 15 kişinin yasadışı bicimde hapishanede tutulmasıyla ilgili olarak dava etmisti. Bu dava görülürken, mahkeme heyeti de söz konusu hastanenin gizli bir hapishane olarak kullanıldığını doğrulamıştı.
İnsan Hakları Örgütleri, askeri rejim döneminde 30 bin kişinin ceşitli şekillerde öldürülmüş olabileceğini tahmin etmektedirler.
Prensa Latina /
El Palomar Bölgesi`nde (Buenos Aires) bulunan Posadas Hastanesi`nde o dönemde calışan; içlerinde doktorların, hemşirelerin ve diğer sağlık calışanlarının da bulunduğu 36 kişinin kaçırılması ve bu kişilere işkence yapılması federal avukat Daniel Rafecas`ın hazırladığı dava metninin ana konusunu oluşturuyor.
Rafecas, eski diktatörün, söz konusu işkencenin yapıldığı iddia edilen hastaneyi olaydan birkaç gün sonra yerle bir etme emrini vermesini iddianamesine kanıt olarak gösteriyor.
El Chalet adıyla bilinen gizli hapishanenin varlığı olayın mağdurları tarafindan da doğrulandı.
2007 yılının sonlarında, avukat Rafecas, eski diktatörü 15 kişinin yasadışı bicimde hapishanede tutulmasıyla ilgili olarak dava etmisti. Bu dava görülürken, mahkeme heyeti de söz konusu hastanenin gizli bir hapishane olarak kullanıldığını doğrulamıştı.
İnsan Hakları Örgütleri, askeri rejim döneminde 30 bin kişinin ceşitli şekillerde öldürülmüş olabileceğini tahmin etmektedirler.
Prensa Latina /
Ermeni aydınlar da harekete geçiyor:
GÜNEY AVUSTRALYA/İSTANBUL - “Ermeni halkı adına işlenen cinayetler için özür diliyor, bunların acısını duyan masum Osmanlıların ve Türklerin duygularını paylaşıyorum.”
Bu cümlenin, Avustralya’nın Sydney kentindeki Macquarie Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türk Ermeni Diyalog Grubu Eşbaşkanı Dr. Armen Gakavian tarafından ‘özür diliyorum’ kampanyası çerçevesinde imzaya açılacak olan bildirinin taslağında yer aldığını, Radikal 2’de Baskın Oran’ın yazısından öğreniyoruz.
ABD’den Prof. Dennis Papazian’ın da desteklediği taslak bildiriye önümüzdeki hafta son hali verilecek ve dünyadaki bütün Ermenilere imzalamaları için ulaştırılacak. Kampanyanın önemli isimlerinden Papazian, Michigan’daki Ermeni Araştırmaları Merkezi’nde Tarih doktorası sahibi bir araştırmacı olarak tanınıyor. Papazian, Ermeniler konusundaki düşünce ve yazılarıyla bilinen Taner Akçam ile aynı üniversite bünyesinde çalışmalar yapıyor.
Ermeni aydınlara bu adımı attıran olayın, Türkiye’de başlatılan ve başlar başlamaz da ırkçı-faşist çevrelerin yoğun saldırısına uğrayan ‘özür diliyorum’ kampanyası olduğunu, Dr. Armen Gakavian reddetmedi. Gakavian, kampanyanın sürdürüldüğü www.ozurdiliyorum.com sitesi hack saldırısına uğramış olsa da 30 bin imzaya ulaşılmış olunmasından mutlu. Ermeni aydınların kampanyası, “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” diyen Türkiye’deki bildiriden esinlenmiş. Şimdi benzer cümleler Ermeni aydınlar tarafından dile getirilecek ve yeni bir vicdan muhasebesinin de önü açılacak. Ve belki de iki özürden dünyayı kıskandıracak sıkı bir kardeşlik doğacak.
Radikal’in sorularını yanıtlayan Gakavian, “Yürüteceğimiz kampanya ile Türkiye’deki aydınların ‘özür dileme’ kampanyasını tüm yüreğimizle karşıladığımızı göstereceğiz. Hazırlanan bildiri, Ermeni çetecilerin işlediği cinayetler ve ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden özür dilemeye yöneliktir. Geçmişte yaşanmış ve gelecekte meydana gelebilecek her türlü şiddeti reddediyoruz. Umarım kampanya başarılı olur.” dedi. İşte Gakavian’ın sorularımıza yanıtları:
İskeletlerle yüzleşme Türkiye’de 30 bin kişinin katılımını sağlayan bir kampanya yürütülüyor. 1915 Ermeni soykırımını hayata geçirmiş Osmanlı Türkleri yüzünden acı çeken ve adaletsizliğe uğrayan Ermenilerden özür diliyorlar. Bundan haberdar mısınız? Evet, Sydney’deki bazı Türk dostlarımdan olayı işittim. Bence Türk ulusunun asaletini güçlendirecek türden harika bir girişim. Bu türden bir özür asaleti gösteriyor zira bir kişinin, sıradan bir insan da olsa bir ulus da olsa geçmişiyle yüzleşmesi çok güç; ve bu cesareti gösteriyor zira çok kısa zaman önce yüzleşme çabalarının susturulma girişimi olarak TCK 301. maddeyi tanıdık. Umarım Ermeniler dahil dünyanın diğer ulusları da bu özür kampanyasına imzalarıyla katılarak öncülük edenlerin gösterdiği cüretin aynını sergileyerek kendi dolaplarındaki iskeletlerle yüzleşebilirler.
Ermeni aydınların başlatacağı kampanyanın içeriğini anlatabilir misiniz? Ne yazacak hazırlanan bildiride?
Türkiye’deki ‘özür dilerim’ kampanyasına yanıt niteliğinde bir çalışma bu. Geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanacak olan her türlü şiddeti reddetmeliyiz. Türkiye’deki çalışmayı yürekten destekliyorum. Bu bize mutluluk verdi. Bir hafta sonra imzaya açacağımızın bildirimiz son şeklini almış olacak. Ermeni çetecilerin işlediği cinayetlerden ve ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden ve Osmanlılardan özür dileyen, yaşananlardan duyulan üzüntüyü anlatan bir içeriği var bildirinin.
Siz Türk devletinin yerinde olsaydınız özür diler miydiniz? Öyle olacağını umardım. Bu soru etrafında düşünelim: Bir Ermeni olarak Ermenilerin işlediği suçlardan ötürü üzgün müyüm? ASALA nedeniyle üzgün müyüm? Ermenilerin işlediği katliamlar ve etnik temizlikten ötürü? Evet, üzgünüm, hiç bir çekimcem yok. Bu suçlar bütün bir ulusun ortadan kaldırılması girişimiyle karşılaştırılamasa dahi hâlâ suçtur ve kimse aksine ispat edip bunları önemsizleştiremez. Eğer Türk devletinin yerinde olsaydım, özrü onyıllar süren inkârın ardından yitirilmiş itibarın yeniden kazanılmasının mükemmel bir yolu olarak görürdüm.
Taslak bildiri hazır
Türkiye’deki özür kampanyasında sizin bulgularınızın yeri var mı?
Hayır, doğrudan yok. Özür Ermenilerin çektikleri acıların tanınmasıdır ve bu acıya sebep olan Türk devletinin hem öldürmeler hem de inkârdaki sorumluluğunu üstlenmesidir. Amaç tanımlamalar sorusuna ve siyasi açıklamalara vs. yanıt vermek değildir. Bu yüzden özüre dair herhangi bir Ermeni tavrı da benzer olmalı. Gerçekte şahsen Türk aydınlarının açıklamalarına yanıt niteliğinde bir taslak hazırladım ve bunu çok yakında dağıtıp sonra da kamuoyuna sunacağım. Bu umut ederim ki Ermenilerin de imzalarını koyacakları bir dilekçeye dönüşür. Ayrıca Fransa’dan da bazı karşı yanıtlar var, bir grup Fransız-Ermeni aydının imzaladığı.
Türkiye’deki özür kampanyasının, Ermenilerin Ermeni toplumu içinde yaptıklarına etkisi ne olur? Köklü düzeyde denilebilecek devasa bir etki olmaz ve şu türden konuşmalardan öteye geçmez: “Harika değil mi? Türkiye’de bazı şeyler açıkça değişiyor.”
Kimileri şüpheli duracak yahut yeterli bulmayacaktır. Fakat çoğunluğu müteşekkir olacak ve bundan etkilenecektir. Ermenilerin çoğunun bunun ne kadar cesurca bir adım olduğunun farkına varacağını sanmıyorum.
Peki bundan sonra ne olur? Kendi araştırmanız ve kampanyanıza dair nasıl bir sonuç görmek istersiniz?
Ermenileri kaçınılmaz bir devlet kabulünü memnuniyetle karşılamaya hazırlamak isterim. Bu altı ayda da olsa 60 yılda da fark etmez. Ve cesur Türklerin yaptıkları gibi Ermenilerin de kendi dolaplarının içindeki iskeletleri ortaya koymaya istekli olmalarını isterim.
Bu arada aynı zamanda Sydney’deki Ermenilerle Türkleri bir araya getirme çalışmama devam edeceğim, nereye gidersem gideyim yine aynı şeyi yapacağım. Burada, Sydney’de yaptığımız nefret ve yalanların üstesinden sevgi ve hakikatle gelebilecek dünya çapında gelişen bir hareketin parçası olmaktır. Bu tanrının verdiği görev ve aksi davranamam. Türk özründe kullanılan kelimelerdeki gibi, ‘vicdanım reddeder’... yerli yerimde durup hakikat ve uzlaşma yolundaki fırsatın kaçmasını...
Türk hükümetinin pozisyonu veyahut halet-i ruhiyesi özür dileyecek bir şey yapılmadığı yolunda. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tam aksine özür dilemesi icap eden devlet. Evet bireyler özür dileyebilir, bunun pek çok örneği var. Vicdanların sessiz kalmaya müsaade etmediğini yahut da bir biçimde bu suçlardan ötürü kârlı çıktıklarını anladıklarını görüyoruz.?Fakat bu devletin bir hakikati kabul edip özür dilemesinin yerini tutmaz.
Özür iyi bir başlangıçtır
Türklerin Ermenilerden özür dilemesi yeterli mi? Bu Ermeni toplumunu tatmin edecek mi?
Bu çok önemli ve zor bir soru. Bu konuda Ermeniler içinde elbette çok farklı görüşler var. Ben sadece benimkini dile getireyim. Daha önce de belirttiğim gibi bir özür sadece bir başlangıçtır, fakat iyi bir başlangıçtır. Eğer özür yitirilmiş insan yaşamı ve çekilmiş acıların tanınmasıysa, ki bugün tanıklık ettiğimiz özür tam da bu, bunun çok büyük bir önemi vardır.
Fakat özrün samimiyeti bunu izleyen adımların ne olacağına da bağlı, mümkün olduğu kadar işlenmiş olan suçun sonuçlarına da bağlı. Türk devleti örneğinde bu, kurbanların faillere dönüştürüldüğü inkâr ve tarihi çarpıtma politikasının bir kenara bırakılması anlamına geliyor. Aynı zamanda bu anıtların restorasyonu, geri dönme hakkı (ziyaret için yahut yaşamak için) yahut da Ermenistan’ın Türk toprakları aracılığıyla bir limana erişiminin sağlanması türünde olabilir.
Toprak talebi abestir
Açıkça belirtmeliyim ki bence toprak talepleri, bazı toprakların Ermenistan’a verilmesi anlamında tamamen abestir. Bu aynı zamanda gerçekdışıdır da.
Tartışılabilecek başka bazı fikirler de olabilir. Fakat hiç tereddütsüz söylenebilecek tek bir şey varsa o da şudur: En büyük tazminat ve samimiyet ifadesi Türkiye’nin koşulsuz olarak Ermenistan’a uyguladığı ablukayı kaldırması ve Ermenistan’ın kendi ayakları üzerinde durabilmesi olacaktır.
Bu yüzden şahsen geleneksel anlayışta olduğu gibi toprak talepleriyle ilgilenmiyorum. Ermenilerin ceplerine para konulması anlamında mali tazminatla da ilgilenmiyorum. Devlet yukarıda saydığım tavsiyelerin uygulanmasına harcanmak üzere fon bulmakla yükümlü zaten ve ayrıca Türk hükümetinin Washington’daki lobicilere ödediği paraları kestiğinde hayli tasarruf edeceğini de unutmamalıyız.
Özür dilemenin etkisi ne olur?
‘Cinayetin inkârının son aşaması’ denilip duruldu. Özür Ermenilerin tarihlerinin korkunç bir parçasını kapatmasına yardımcı olabilir. Bir iyileşme sürecini başlatabilir. Kimi acıları dindirmeye yarayabilir. Fakat belirtmeliyim ki bu sadece bir ilk adım olmalı, son değil.
Özür kampanyasına öncülük anlamında aydınların rolü için ne düşünüyorsunuz? Mükemmel ve tarihsel anlamda kaçınılmaz. Memnuniyetle karşılıyorum. Bu hareket özür yolunda harekete geçilmesi için iyi bir başlangıç fırsatı oluyor. Dünya tarihi boyunca aydınlar en büyük değişim yapıcılar oldular. Gelecekte neler olacağını görmek için sabırsızlanıyorum.
***
Aborijinlere hükümet özürü
Halihazırdaki Avustralya hükümeti Şubat 2008’de ülkedeki ‘kayıp kuşaklardan’ (Avustralya’nın yerli halkı Aborijinler) özür diledi fakat Avustralya’nın 1778’deki işgalinden ötürü yerli halka reva görülenlerde ötürü özür dilemediler. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu özür Avustralya hükümetinin olgunluğunun ve asaletinin kanıtıydı. Özrün kendisi çok etkili ve samimiydi ve başbakan özür metnini kendisi yazmakta ısrarcı oldu, bu yüzden çok kalpten gelen bir şeydi. Fakat bunun arkasında neredeyse yarım yüzyıllık tartışmanın ardından bir inkâr ve öteleme var. Ve bu çok spesifik bir özürdü, sadece yerli Avustralyalılara yönelik özel bir muameleyi ele alıyordu. Neden? Belki de bu yaptığımız hataların çok somut delillerinin sadece bir kısmını içeriyor. Bilemiyorum.
Özür aynı zamanda ‘soykırım’ kelimesini içermedi, büyük olasılıkla bu türden bir kavramın bölücü olacağından ötürü. Belki de birkaç yıl içinde toz duman yatıştığında ve hâlâ önde gelen kişilikler nezdinde kayıp kuşakların soykırıma maruz kaldığı yolunda büyük bir fikir birliği hasıl olursa gelecekteki hükümet bu kavramı da kullanabilir.
Fakat daha da önemlisi yerli Avustralyalıların yaşadıkları felaketin ve derin acıların tanınmış olması ve kamuoyu nezdinde bunun ortaya koyulması. Hükümetin bu doğrultudaki sorumluluğunu herhangi bir gerekçeye başvurmadan yerine getirmesi.
Parlamentoda başbakanın dudaklarından ‘özür dilerim’ kelimesini işittiklerinde ağlayan yerli Avustralyalıları gördüğümde, bir anlığına Türk hükümetinin de böylesi bir özrü dile getirmesinin nasıl bir şey olacağını hayal etmeye çalıştım. Sanırım pek çok Ermeni gibi ben de rahatlamış hissederdim. Fakat bunun sadece bir başlangıç olduğunu, nihayet olmadığını, bir süreç olduğunu da görmemiz lazım.
ADNAN GÜNDOĞAN/ERTUĞRUL MAVİOĞLU
Bu cümlenin, Avustralya’nın Sydney kentindeki Macquarie Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türk Ermeni Diyalog Grubu Eşbaşkanı Dr. Armen Gakavian tarafından ‘özür diliyorum’ kampanyası çerçevesinde imzaya açılacak olan bildirinin taslağında yer aldığını, Radikal 2’de Baskın Oran’ın yazısından öğreniyoruz.
ABD’den Prof. Dennis Papazian’ın da desteklediği taslak bildiriye önümüzdeki hafta son hali verilecek ve dünyadaki bütün Ermenilere imzalamaları için ulaştırılacak. Kampanyanın önemli isimlerinden Papazian, Michigan’daki Ermeni Araştırmaları Merkezi’nde Tarih doktorası sahibi bir araştırmacı olarak tanınıyor. Papazian, Ermeniler konusundaki düşünce ve yazılarıyla bilinen Taner Akçam ile aynı üniversite bünyesinde çalışmalar yapıyor.
Ermeni aydınlara bu adımı attıran olayın, Türkiye’de başlatılan ve başlar başlamaz da ırkçı-faşist çevrelerin yoğun saldırısına uğrayan ‘özür diliyorum’ kampanyası olduğunu, Dr. Armen Gakavian reddetmedi. Gakavian, kampanyanın sürdürüldüğü www.ozurdiliyorum.com sitesi hack saldırısına uğramış olsa da 30 bin imzaya ulaşılmış olunmasından mutlu. Ermeni aydınların kampanyası, “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” diyen Türkiye’deki bildiriden esinlenmiş. Şimdi benzer cümleler Ermeni aydınlar tarafından dile getirilecek ve yeni bir vicdan muhasebesinin de önü açılacak. Ve belki de iki özürden dünyayı kıskandıracak sıkı bir kardeşlik doğacak.
Radikal’in sorularını yanıtlayan Gakavian, “Yürüteceğimiz kampanya ile Türkiye’deki aydınların ‘özür dileme’ kampanyasını tüm yüreğimizle karşıladığımızı göstereceğiz. Hazırlanan bildiri, Ermeni çetecilerin işlediği cinayetler ve ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden özür dilemeye yöneliktir. Geçmişte yaşanmış ve gelecekte meydana gelebilecek her türlü şiddeti reddediyoruz. Umarım kampanya başarılı olur.” dedi. İşte Gakavian’ın sorularımıza yanıtları:
İskeletlerle yüzleşme Türkiye’de 30 bin kişinin katılımını sağlayan bir kampanya yürütülüyor. 1915 Ermeni soykırımını hayata geçirmiş Osmanlı Türkleri yüzünden acı çeken ve adaletsizliğe uğrayan Ermenilerden özür diliyorlar. Bundan haberdar mısınız? Evet, Sydney’deki bazı Türk dostlarımdan olayı işittim. Bence Türk ulusunun asaletini güçlendirecek türden harika bir girişim. Bu türden bir özür asaleti gösteriyor zira bir kişinin, sıradan bir insan da olsa bir ulus da olsa geçmişiyle yüzleşmesi çok güç; ve bu cesareti gösteriyor zira çok kısa zaman önce yüzleşme çabalarının susturulma girişimi olarak TCK 301. maddeyi tanıdık. Umarım Ermeniler dahil dünyanın diğer ulusları da bu özür kampanyasına imzalarıyla katılarak öncülük edenlerin gösterdiği cüretin aynını sergileyerek kendi dolaplarındaki iskeletlerle yüzleşebilirler.
Ermeni aydınların başlatacağı kampanyanın içeriğini anlatabilir misiniz? Ne yazacak hazırlanan bildiride?
Türkiye’deki ‘özür dilerim’ kampanyasına yanıt niteliğinde bir çalışma bu. Geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanacak olan her türlü şiddeti reddetmeliyiz. Türkiye’deki çalışmayı yürekten destekliyorum. Bu bize mutluluk verdi. Bir hafta sonra imzaya açacağımızın bildirimiz son şeklini almış olacak. Ermeni çetecilerin işlediği cinayetlerden ve ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden ve Osmanlılardan özür dileyen, yaşananlardan duyulan üzüntüyü anlatan bir içeriği var bildirinin.
Siz Türk devletinin yerinde olsaydınız özür diler miydiniz? Öyle olacağını umardım. Bu soru etrafında düşünelim: Bir Ermeni olarak Ermenilerin işlediği suçlardan ötürü üzgün müyüm? ASALA nedeniyle üzgün müyüm? Ermenilerin işlediği katliamlar ve etnik temizlikten ötürü? Evet, üzgünüm, hiç bir çekimcem yok. Bu suçlar bütün bir ulusun ortadan kaldırılması girişimiyle karşılaştırılamasa dahi hâlâ suçtur ve kimse aksine ispat edip bunları önemsizleştiremez. Eğer Türk devletinin yerinde olsaydım, özrü onyıllar süren inkârın ardından yitirilmiş itibarın yeniden kazanılmasının mükemmel bir yolu olarak görürdüm.
Taslak bildiri hazır
Türkiye’deki özür kampanyasında sizin bulgularınızın yeri var mı?
Hayır, doğrudan yok. Özür Ermenilerin çektikleri acıların tanınmasıdır ve bu acıya sebep olan Türk devletinin hem öldürmeler hem de inkârdaki sorumluluğunu üstlenmesidir. Amaç tanımlamalar sorusuna ve siyasi açıklamalara vs. yanıt vermek değildir. Bu yüzden özüre dair herhangi bir Ermeni tavrı da benzer olmalı. Gerçekte şahsen Türk aydınlarının açıklamalarına yanıt niteliğinde bir taslak hazırladım ve bunu çok yakında dağıtıp sonra da kamuoyuna sunacağım. Bu umut ederim ki Ermenilerin de imzalarını koyacakları bir dilekçeye dönüşür. Ayrıca Fransa’dan da bazı karşı yanıtlar var, bir grup Fransız-Ermeni aydının imzaladığı.
Türkiye’deki özür kampanyasının, Ermenilerin Ermeni toplumu içinde yaptıklarına etkisi ne olur? Köklü düzeyde denilebilecek devasa bir etki olmaz ve şu türden konuşmalardan öteye geçmez: “Harika değil mi? Türkiye’de bazı şeyler açıkça değişiyor.”
Kimileri şüpheli duracak yahut yeterli bulmayacaktır. Fakat çoğunluğu müteşekkir olacak ve bundan etkilenecektir. Ermenilerin çoğunun bunun ne kadar cesurca bir adım olduğunun farkına varacağını sanmıyorum.
Peki bundan sonra ne olur? Kendi araştırmanız ve kampanyanıza dair nasıl bir sonuç görmek istersiniz?
Ermenileri kaçınılmaz bir devlet kabulünü memnuniyetle karşılamaya hazırlamak isterim. Bu altı ayda da olsa 60 yılda da fark etmez. Ve cesur Türklerin yaptıkları gibi Ermenilerin de kendi dolaplarının içindeki iskeletleri ortaya koymaya istekli olmalarını isterim.
Bu arada aynı zamanda Sydney’deki Ermenilerle Türkleri bir araya getirme çalışmama devam edeceğim, nereye gidersem gideyim yine aynı şeyi yapacağım. Burada, Sydney’de yaptığımız nefret ve yalanların üstesinden sevgi ve hakikatle gelebilecek dünya çapında gelişen bir hareketin parçası olmaktır. Bu tanrının verdiği görev ve aksi davranamam. Türk özründe kullanılan kelimelerdeki gibi, ‘vicdanım reddeder’... yerli yerimde durup hakikat ve uzlaşma yolundaki fırsatın kaçmasını...
Türk hükümetinin pozisyonu veyahut halet-i ruhiyesi özür dileyecek bir şey yapılmadığı yolunda. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tam aksine özür dilemesi icap eden devlet. Evet bireyler özür dileyebilir, bunun pek çok örneği var. Vicdanların sessiz kalmaya müsaade etmediğini yahut da bir biçimde bu suçlardan ötürü kârlı çıktıklarını anladıklarını görüyoruz.?Fakat bu devletin bir hakikati kabul edip özür dilemesinin yerini tutmaz.
Özür iyi bir başlangıçtır
Türklerin Ermenilerden özür dilemesi yeterli mi? Bu Ermeni toplumunu tatmin edecek mi?
Bu çok önemli ve zor bir soru. Bu konuda Ermeniler içinde elbette çok farklı görüşler var. Ben sadece benimkini dile getireyim. Daha önce de belirttiğim gibi bir özür sadece bir başlangıçtır, fakat iyi bir başlangıçtır. Eğer özür yitirilmiş insan yaşamı ve çekilmiş acıların tanınmasıysa, ki bugün tanıklık ettiğimiz özür tam da bu, bunun çok büyük bir önemi vardır.
Fakat özrün samimiyeti bunu izleyen adımların ne olacağına da bağlı, mümkün olduğu kadar işlenmiş olan suçun sonuçlarına da bağlı. Türk devleti örneğinde bu, kurbanların faillere dönüştürüldüğü inkâr ve tarihi çarpıtma politikasının bir kenara bırakılması anlamına geliyor. Aynı zamanda bu anıtların restorasyonu, geri dönme hakkı (ziyaret için yahut yaşamak için) yahut da Ermenistan’ın Türk toprakları aracılığıyla bir limana erişiminin sağlanması türünde olabilir.
Toprak talebi abestir
Açıkça belirtmeliyim ki bence toprak talepleri, bazı toprakların Ermenistan’a verilmesi anlamında tamamen abestir. Bu aynı zamanda gerçekdışıdır da.
Tartışılabilecek başka bazı fikirler de olabilir. Fakat hiç tereddütsüz söylenebilecek tek bir şey varsa o da şudur: En büyük tazminat ve samimiyet ifadesi Türkiye’nin koşulsuz olarak Ermenistan’a uyguladığı ablukayı kaldırması ve Ermenistan’ın kendi ayakları üzerinde durabilmesi olacaktır.
Bu yüzden şahsen geleneksel anlayışta olduğu gibi toprak talepleriyle ilgilenmiyorum. Ermenilerin ceplerine para konulması anlamında mali tazminatla da ilgilenmiyorum. Devlet yukarıda saydığım tavsiyelerin uygulanmasına harcanmak üzere fon bulmakla yükümlü zaten ve ayrıca Türk hükümetinin Washington’daki lobicilere ödediği paraları kestiğinde hayli tasarruf edeceğini de unutmamalıyız.
Özür dilemenin etkisi ne olur?
‘Cinayetin inkârının son aşaması’ denilip duruldu. Özür Ermenilerin tarihlerinin korkunç bir parçasını kapatmasına yardımcı olabilir. Bir iyileşme sürecini başlatabilir. Kimi acıları dindirmeye yarayabilir. Fakat belirtmeliyim ki bu sadece bir ilk adım olmalı, son değil.
Özür kampanyasına öncülük anlamında aydınların rolü için ne düşünüyorsunuz? Mükemmel ve tarihsel anlamda kaçınılmaz. Memnuniyetle karşılıyorum. Bu hareket özür yolunda harekete geçilmesi için iyi bir başlangıç fırsatı oluyor. Dünya tarihi boyunca aydınlar en büyük değişim yapıcılar oldular. Gelecekte neler olacağını görmek için sabırsızlanıyorum.
***
Aborijinlere hükümet özürü
Halihazırdaki Avustralya hükümeti Şubat 2008’de ülkedeki ‘kayıp kuşaklardan’ (Avustralya’nın yerli halkı Aborijinler) özür diledi fakat Avustralya’nın 1778’deki işgalinden ötürü yerli halka reva görülenlerde ötürü özür dilemediler. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu özür Avustralya hükümetinin olgunluğunun ve asaletinin kanıtıydı. Özrün kendisi çok etkili ve samimiydi ve başbakan özür metnini kendisi yazmakta ısrarcı oldu, bu yüzden çok kalpten gelen bir şeydi. Fakat bunun arkasında neredeyse yarım yüzyıllık tartışmanın ardından bir inkâr ve öteleme var. Ve bu çok spesifik bir özürdü, sadece yerli Avustralyalılara yönelik özel bir muameleyi ele alıyordu. Neden? Belki de bu yaptığımız hataların çok somut delillerinin sadece bir kısmını içeriyor. Bilemiyorum.
Özür aynı zamanda ‘soykırım’ kelimesini içermedi, büyük olasılıkla bu türden bir kavramın bölücü olacağından ötürü. Belki de birkaç yıl içinde toz duman yatıştığında ve hâlâ önde gelen kişilikler nezdinde kayıp kuşakların soykırıma maruz kaldığı yolunda büyük bir fikir birliği hasıl olursa gelecekteki hükümet bu kavramı da kullanabilir.
Fakat daha da önemlisi yerli Avustralyalıların yaşadıkları felaketin ve derin acıların tanınmış olması ve kamuoyu nezdinde bunun ortaya koyulması. Hükümetin bu doğrultudaki sorumluluğunu herhangi bir gerekçeye başvurmadan yerine getirmesi.
Parlamentoda başbakanın dudaklarından ‘özür dilerim’ kelimesini işittiklerinde ağlayan yerli Avustralyalıları gördüğümde, bir anlığına Türk hükümetinin de böylesi bir özrü dile getirmesinin nasıl bir şey olacağını hayal etmeye çalıştım. Sanırım pek çok Ermeni gibi ben de rahatlamış hissederdim. Fakat bunun sadece bir başlangıç olduğunu, nihayet olmadığını, bir süreç olduğunu da görmemiz lazım.
ADNAN GÜNDOĞAN/ERTUĞRUL MAVİOĞLU
Kayıp annelerinin eli Ergenekon’un yakasında
‘90‘lı yıllarda gözaltında kaybedilenlerin bulunması mücadelesinin simgesi olan ‘Cumartesi Anneleri’, eylemlerine yeniden başlıyor
Onları 1990’lı yıllarda, ellerindeki üzerlerinde “kayıp” yazan fotoğraflarla tanıdık. Her cumartesi Galatasaray’da oturuyor, “gözaltında kayıplar son bulsun” diyorlardı. Şili’de kaybedilen çocuklarını arayan Plaza Del Mayo annelerinin mücadelesi ışığında, her hafta Galatasaray’da oturan Cumartesi Anneleri, kayıplarını ararken birçok kez polis saldırısıyla karşılaştı, gözaltına alındı.
Cumartesi Anneleri, yeniden “silahlar yetmez, kayıplarımızı istiyoruz” diyerek mücadelelerine devam ediyor. Kayıp yakınları, Ergenekon operasyonuna faili meçhuller ile kayıpların dahil edilmesi ve sorumluların yargılanması için yeniden Galatasaray’da.
Yeniden sokaktalar
Cumartesi Anneleri, kırmızı karanfilleri ve kaybedilen yakınlarının fotoğraflarıyla dün Galatasaray Meydanı’ndaydı. Kayıp çocukları, kurum temsilcileri, adalet, demokrasi ve sorumluların yargılanmasını isteyen onlarca kişi de karanfilleriyle Galatasaray’a geldi. Yere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Türkiye’nin mahkum olduğu kayıp Ali İhsan Dağlı’nın fotoğrafı ve dosyasıyla ilgili bilgilerin yazılı olduğu döviz serildi. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, her cumartesi bir kayıp dosyasının inceleneceğini ve Ergenekon savcılarına gönderileceğini söyledi.
‘Kayıp dosyaları savcılara verilecek’
Kayıp yakınları adına basın açıklamasını yapan İHD üyesi Sebla Arcan, Ergenekon operasyonunun niyetinden bağımsız olarak, gözaltında kayıpların ve faillerinin bir kez daha kamuoyu gündemine geldiğini belirtti.
Gözaltında yaşanan kayıpların da bu soruşturma kapsamına alınmasını isteyen Arcan, “Burada gözaltında kaybedilenleri kamuoyuna anlatacak, kendileriyle ilgili hazırladığımız dosyaları davaya dahil edilmesi talebiyle Ergenekon savcılarına verecek, bu davanın takipçisi olacağız” dedi.
Türkiye mahkum oldu
1995’te Diyarbakır Silvan’da gözaltına alınıp kaybedilen Ali İhsan Dağlı ile ilgili dosyadan bahseden Arcan, Dağlı’yı karakola götürülürken ve gözaltındayken gören tanıklara rağmen devlet tarafından kabul edilmediğini hatırlattı. Arcan, İlçe Jandarma Komutanlığı’na götürülen Dağlı’nın piyade er B.G. tarafından fotoğraflarının çekildiğini ve merkezi New York’ta bulunan İnsan Hakları İzleme Merkezi’ne gönderildiğini dile getirdi. Arcan, bu delillere rağmen Türkiye’nin “Biz almadık, bizde yok” dediği Dağlı dosyasından AİHM’de 2007 Mayısında mahkum olduğuna dikkat çekti. Dağlı’nın kaybedildiği operasyonu yöneten askerlerin de bilindiğini vurgulayan Arcan, “Bugüne dek tüm kayıp vakalarında olduğu gibi Ali İhsan Dağlı’yı kaybedenler de korundu” dedi. Kemikleri de olsa insanlarımızı istiyoruz
Oturma eyleminde kayıp yakınları, yıllar önce yaşadıkları acıları ve mücadelelerini anlattı. Kardeşi Cemil Kırbayır 1980’den beri kayıp olan Mikail Kırbayır, “Bu insan nerede? Çeyrek asırdır bu sorunun yanıtını bulamadık. Sorumluların yakasına yapışılmasını, mezarların bulunmasını istiyoruz” dedi. 2001’de Silopi’de gözaltına alındıktan sonra haber alınamayan Ebubekir Tanış’ın kardeşi Hakim Tanış, Ergenekon Davası’na müdahillik taleplerinin reddedildiğini belirterek, JİTEM eski komutanı Levent Ersöz’ün yargılanmasını istedi.
Ergenekon mühimmatının bulunduğu Ankara Gölbaşı’nda gömülü olduğu tahmin edilen Kenan Bilgin’in kardeşi İrfan Bilgin, Tansu Çiller, Mehmet Ağar ve JİTEM’ci Ayhan Çarkın’ın bazı açıklamalarına dikkat çekti. Bilgin, “Bunlar itiraftır. Ama devletin hiçbir savcısı bu kişileri yargılama cesareti gösteremiyor. Bin operasyonun failleri yargılansın. Sadece silahların çıkarılması yetmez. Biz insanlarımızı istiyoruz. Kemikleri de olsa istiyoruz” diye konuştu.
Onları 1990’lı yıllarda, ellerindeki üzerlerinde “kayıp” yazan fotoğraflarla tanıdık. Her cumartesi Galatasaray’da oturuyor, “gözaltında kayıplar son bulsun” diyorlardı. Şili’de kaybedilen çocuklarını arayan Plaza Del Mayo annelerinin mücadelesi ışığında, her hafta Galatasaray’da oturan Cumartesi Anneleri, kayıplarını ararken birçok kez polis saldırısıyla karşılaştı, gözaltına alındı.
Cumartesi Anneleri, yeniden “silahlar yetmez, kayıplarımızı istiyoruz” diyerek mücadelelerine devam ediyor. Kayıp yakınları, Ergenekon operasyonuna faili meçhuller ile kayıpların dahil edilmesi ve sorumluların yargılanması için yeniden Galatasaray’da.
Yeniden sokaktalar
Cumartesi Anneleri, kırmızı karanfilleri ve kaybedilen yakınlarının fotoğraflarıyla dün Galatasaray Meydanı’ndaydı. Kayıp çocukları, kurum temsilcileri, adalet, demokrasi ve sorumluların yargılanmasını isteyen onlarca kişi de karanfilleriyle Galatasaray’a geldi. Yere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Türkiye’nin mahkum olduğu kayıp Ali İhsan Dağlı’nın fotoğrafı ve dosyasıyla ilgili bilgilerin yazılı olduğu döviz serildi. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, her cumartesi bir kayıp dosyasının inceleneceğini ve Ergenekon savcılarına gönderileceğini söyledi.
‘Kayıp dosyaları savcılara verilecek’
Kayıp yakınları adına basın açıklamasını yapan İHD üyesi Sebla Arcan, Ergenekon operasyonunun niyetinden bağımsız olarak, gözaltında kayıpların ve faillerinin bir kez daha kamuoyu gündemine geldiğini belirtti.
Gözaltında yaşanan kayıpların da bu soruşturma kapsamına alınmasını isteyen Arcan, “Burada gözaltında kaybedilenleri kamuoyuna anlatacak, kendileriyle ilgili hazırladığımız dosyaları davaya dahil edilmesi talebiyle Ergenekon savcılarına verecek, bu davanın takipçisi olacağız” dedi.
Türkiye mahkum oldu
1995’te Diyarbakır Silvan’da gözaltına alınıp kaybedilen Ali İhsan Dağlı ile ilgili dosyadan bahseden Arcan, Dağlı’yı karakola götürülürken ve gözaltındayken gören tanıklara rağmen devlet tarafından kabul edilmediğini hatırlattı. Arcan, İlçe Jandarma Komutanlığı’na götürülen Dağlı’nın piyade er B.G. tarafından fotoğraflarının çekildiğini ve merkezi New York’ta bulunan İnsan Hakları İzleme Merkezi’ne gönderildiğini dile getirdi. Arcan, bu delillere rağmen Türkiye’nin “Biz almadık, bizde yok” dediği Dağlı dosyasından AİHM’de 2007 Mayısında mahkum olduğuna dikkat çekti. Dağlı’nın kaybedildiği operasyonu yöneten askerlerin de bilindiğini vurgulayan Arcan, “Bugüne dek tüm kayıp vakalarında olduğu gibi Ali İhsan Dağlı’yı kaybedenler de korundu” dedi. Kemikleri de olsa insanlarımızı istiyoruz
Oturma eyleminde kayıp yakınları, yıllar önce yaşadıkları acıları ve mücadelelerini anlattı. Kardeşi Cemil Kırbayır 1980’den beri kayıp olan Mikail Kırbayır, “Bu insan nerede? Çeyrek asırdır bu sorunun yanıtını bulamadık. Sorumluların yakasına yapışılmasını, mezarların bulunmasını istiyoruz” dedi. 2001’de Silopi’de gözaltına alındıktan sonra haber alınamayan Ebubekir Tanış’ın kardeşi Hakim Tanış, Ergenekon Davası’na müdahillik taleplerinin reddedildiğini belirterek, JİTEM eski komutanı Levent Ersöz’ün yargılanmasını istedi.
Ergenekon mühimmatının bulunduğu Ankara Gölbaşı’nda gömülü olduğu tahmin edilen Kenan Bilgin’in kardeşi İrfan Bilgin, Tansu Çiller, Mehmet Ağar ve JİTEM’ci Ayhan Çarkın’ın bazı açıklamalarına dikkat çekti. Bilgin, “Bunlar itiraftır. Ama devletin hiçbir savcısı bu kişileri yargılama cesareti gösteremiyor. Bin operasyonun failleri yargılansın. Sadece silahların çıkarılması yetmez. Biz insanlarımızı istiyoruz. Kemikleri de olsa istiyoruz” diye konuştu.
Önlenebilir ölümler
Dünyada geçtiğimiz 20 yıl içinde 10 milyona yakın anne, gebelik ve doğum kaynaklı sorunlar nedeniyle hayatını kaybetti. Her yıl 4 milyona yakın bebek doğumdan sonraki 28 gün içinde ölüyor. Anne ölümlerinin yüzde 80’inin, bebek ölümlerinin ise yüzde 36’sının temel sağlık hizmetlerinden yararlanılması halinde önlenebileceği belirtiliyor.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) hazırladığı Dünya Çocuklarının Durumu 2009 Raporu’na göre her yıl yarım milyonun üstünde anne hamilelik ve doğuma bağlı nedenlerden hayatını kaybediyor, 4 milyona yakın çocuk ise en fazla 28 gün hayatta kalabiliyor. Hayatta kalan milyonlarca çocuk açlık, hastalık, enfeksiyon ve yaralanmalarla boğuşmak zorunda kalırken, doğumu atlatan milyonlarca kadın da ömür boyu gebelikle ilgili sağlık sorunlarına katlanmak zorunda kalıyor.
‘Dünyadaki en büyük uçurum’
Rapordaki en çarpıcı veri gebelik ve doğum kaynaklı sağlık sorunlarının ülkelere göre dağılımında ortaya çıkıyor. Rapora göre, az gelişmiş ülkelerdeki kadınların gebelik ve doğum kaynaklı ölüm riski sanayileşmiş ülkelerdeki kadınlara göre 300 kere daha büyük. Raporda, gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki bu fark ‘dünyadaki en büyük uçurum’ olarak nitelendiriliyor.
Rapora göre, sağlık alanındaki uçurum bebek ölümlerinde de kendini ortaya koyuyor: Az gelişmiş bir ülkede dünyaya gelen bir bebeğin ilk 28 gün içinde ölme riski, sanayileşmiş ülkelerde dünyaya gelen bir bebeğe göre 14 kez daha büyük. Anne ölümlerinin yüzde 95’i, yenidoğan ölümlerinin ise yüzde 90’ı dünyanın en yoksul ülkelerinin bulunduğu Afrika ve Asya’da meydana geliyor.
Öldüren ayrımcılık
Raporda, yoksulluk ölçüt alınarak yapılan incelemelerde, ülkelerin kendi içlerinde de farklı gelir grupları arasındaki uçurum da açıkça görülüyor. Rapora göre en yoksul yüzde 20’lik kesim içindeki ailelerin bebeklerinde 28 gün içinde ölenlerin sayısı, en varlıklı yüzde 20’lik kesime göre en az 25 kat daha fazla. Bu oran bazı ülkelerde yüzde 50’ye kadar çıkıyor. Raporda anne ölümlerinde de benzer oranlar görülüyor.
Rapor, beslenme ve sağlık hizmetlerinin önemine de vurgu yapıyor. Gebelik önce ve sonrasında yeterince beslenen ve temel sağlık hizmetlerinden yararlanan kadınların hayatta kalabilecek bebekler dünyaya getirme şanslarının daha yüksek olduğu kaydedilen raporda, anne ve çocuklara yönelik temel hizmetlerin kadınların kolaylıkla ulaşabilecekleri noktalarda verilmesi gerektiği ifade ediliyor. Raporda yoksulluk, toplumsal dışlanma, cinsiyet ayrımcılığı ve politik ortamın yarattığı sorunların anne ve bebek ölümlerine doğrudan ve dolaylı yoldan neden olduğu vurgulanıyor.
Sağlık hizmetlerinin önemi
Rapora göre yenidoğan ölümlerinin yüzde 86’sı üç ana nedene dayanıyor: zatürree, tetanos ve ishal gibi enfeksiyonlara, sfiksi (oksijen yetersizliğinden ileri gelen boğulma) ve prematüre (2 bin gramın altında) doğum. Raporda bu rahatsızlıkların çoğunun temel sağlık hizmetlerinin sağlanmasıyla önlenebileceği vurgulanıyor. Rapora göre yenidoğan ölümlerinin ise yüzde 36’sına kaynaklık eden enfeksiyonlar annelerin daha iyi sağlık taramasından geçirilmesi, aşılanması, doğum sırasında hijyenik ortamın sağlanması gibi önlemlerle ciddi oranda azaltılabilir. Raporda, doğum sonrası anne ve bebeğin sağlık ve bakım hizmetlerinden yararlanmasının ölümleri azaltacak diğer bir etken olduğuna dikkat çekiliyor.
Rapor anne ölümlerinin da temel doğum ve sağlık hizmetlerinin sağlanmasıyla yüzde 80 oranında azaltılabileceğini gösteriyor. Raporda, annelere sunulması gereken hizmetler şöyle sıralanıyor: Kaliteli üreme sağlığı hizmetleri, doğum öncesi bakım, doğum sırasında sağlık görevlilerinin bulunması, kolay ulaşılabilir acil sağlık hizmeti, yeterli beslenme, doğum sonrası bakım ve annelerin eğitimi.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) hazırladığı Dünya Çocuklarının Durumu 2009 Raporu’na göre her yıl yarım milyonun üstünde anne hamilelik ve doğuma bağlı nedenlerden hayatını kaybediyor, 4 milyona yakın çocuk ise en fazla 28 gün hayatta kalabiliyor. Hayatta kalan milyonlarca çocuk açlık, hastalık, enfeksiyon ve yaralanmalarla boğuşmak zorunda kalırken, doğumu atlatan milyonlarca kadın da ömür boyu gebelikle ilgili sağlık sorunlarına katlanmak zorunda kalıyor.
‘Dünyadaki en büyük uçurum’
Rapordaki en çarpıcı veri gebelik ve doğum kaynaklı sağlık sorunlarının ülkelere göre dağılımında ortaya çıkıyor. Rapora göre, az gelişmiş ülkelerdeki kadınların gebelik ve doğum kaynaklı ölüm riski sanayileşmiş ülkelerdeki kadınlara göre 300 kere daha büyük. Raporda, gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki bu fark ‘dünyadaki en büyük uçurum’ olarak nitelendiriliyor.
Rapora göre, sağlık alanındaki uçurum bebek ölümlerinde de kendini ortaya koyuyor: Az gelişmiş bir ülkede dünyaya gelen bir bebeğin ilk 28 gün içinde ölme riski, sanayileşmiş ülkelerde dünyaya gelen bir bebeğe göre 14 kez daha büyük. Anne ölümlerinin yüzde 95’i, yenidoğan ölümlerinin ise yüzde 90’ı dünyanın en yoksul ülkelerinin bulunduğu Afrika ve Asya’da meydana geliyor.
Öldüren ayrımcılık
Raporda, yoksulluk ölçüt alınarak yapılan incelemelerde, ülkelerin kendi içlerinde de farklı gelir grupları arasındaki uçurum da açıkça görülüyor. Rapora göre en yoksul yüzde 20’lik kesim içindeki ailelerin bebeklerinde 28 gün içinde ölenlerin sayısı, en varlıklı yüzde 20’lik kesime göre en az 25 kat daha fazla. Bu oran bazı ülkelerde yüzde 50’ye kadar çıkıyor. Raporda anne ölümlerinde de benzer oranlar görülüyor.
Rapor, beslenme ve sağlık hizmetlerinin önemine de vurgu yapıyor. Gebelik önce ve sonrasında yeterince beslenen ve temel sağlık hizmetlerinden yararlanan kadınların hayatta kalabilecek bebekler dünyaya getirme şanslarının daha yüksek olduğu kaydedilen raporda, anne ve çocuklara yönelik temel hizmetlerin kadınların kolaylıkla ulaşabilecekleri noktalarda verilmesi gerektiği ifade ediliyor. Raporda yoksulluk, toplumsal dışlanma, cinsiyet ayrımcılığı ve politik ortamın yarattığı sorunların anne ve bebek ölümlerine doğrudan ve dolaylı yoldan neden olduğu vurgulanıyor.
Sağlık hizmetlerinin önemi
Rapora göre yenidoğan ölümlerinin yüzde 86’sı üç ana nedene dayanıyor: zatürree, tetanos ve ishal gibi enfeksiyonlara, sfiksi (oksijen yetersizliğinden ileri gelen boğulma) ve prematüre (2 bin gramın altında) doğum. Raporda bu rahatsızlıkların çoğunun temel sağlık hizmetlerinin sağlanmasıyla önlenebileceği vurgulanıyor. Rapora göre yenidoğan ölümlerinin ise yüzde 36’sına kaynaklık eden enfeksiyonlar annelerin daha iyi sağlık taramasından geçirilmesi, aşılanması, doğum sırasında hijyenik ortamın sağlanması gibi önlemlerle ciddi oranda azaltılabilir. Raporda, doğum sonrası anne ve bebeğin sağlık ve bakım hizmetlerinden yararlanmasının ölümleri azaltacak diğer bir etken olduğuna dikkat çekiliyor.
Rapor anne ölümlerinin da temel doğum ve sağlık hizmetlerinin sağlanmasıyla yüzde 80 oranında azaltılabileceğini gösteriyor. Raporda, annelere sunulması gereken hizmetler şöyle sıralanıyor: Kaliteli üreme sağlığı hizmetleri, doğum öncesi bakım, doğum sırasında sağlık görevlilerinin bulunması, kolay ulaşılabilir acil sağlık hizmeti, yeterli beslenme, doğum sonrası bakım ve annelerin eğitimi.
IMF’ye borç 8.5 milyar
Hazine Müsteşarlığı’nın Ocak 2009 Kamu Borç Yönetimi Raporuna göre, 2008 yılında, IMF’den kullanım 3 milyar 463 milyon dolar düzeyinde gerçekleşirken, bu dönemde IMF’ye yapılan borç servisi 2 milyar 314 milyon dolar oldu.
Hazine Müsteşarlığı’nın Ocak 2009 Kamu Borç Yönetimi Raporuna göre, 2008 yılında, IMF’den kullanım 3 milyar 463 milyon dolar düzeyinde gerçekleşirken, bu dönemde IMF’ye yapılan borç servisi 2 milyar 314 milyon dolar oldu. Söz konusu paranın 1 milyar 916 milyon dolarını ana para, 398 milyon dolarını da faiz oluşturdu.
2003 yılı sonunda 24 milyar 92 milyon dolar seviyesinde bulunan IMF’ye borç stoku, 2004 yılında 21 milyar 507 milyon dolara, 2005 sonunda 14 milyar 646 milyon dolara, 2006 sonunda da 10 milyar 762 milyon dolara, 2007 sonunda da 7 milyar 158 milyon dolara geriledi.
Türkiye’nin IMF’ye borç stoku 2008 yılı sonu itibariyle 8 milyar 524 milyon dolar oldu.
Rapordaki merkezi yönetim dış borç ödeme projeksiyonlarına göre, Türkiye, bu yılın kalan 11 ayında 10 milyar 736 milyon dolar dış borç ödeyecek.
Ocak ayındaki 725 milyon dolarlık rakam da dikkate alındığında, Türkiye’nin 2009 yılı dış borç servisi 11 milyar 461 milyon doları bulacak. (EKONOMİ SERVİSİ)
Hazine Müsteşarlığı’nın Ocak 2009 Kamu Borç Yönetimi Raporuna göre, 2008 yılında, IMF’den kullanım 3 milyar 463 milyon dolar düzeyinde gerçekleşirken, bu dönemde IMF’ye yapılan borç servisi 2 milyar 314 milyon dolar oldu. Söz konusu paranın 1 milyar 916 milyon dolarını ana para, 398 milyon dolarını da faiz oluşturdu.
2003 yılı sonunda 24 milyar 92 milyon dolar seviyesinde bulunan IMF’ye borç stoku, 2004 yılında 21 milyar 507 milyon dolara, 2005 sonunda 14 milyar 646 milyon dolara, 2006 sonunda da 10 milyar 762 milyon dolara, 2007 sonunda da 7 milyar 158 milyon dolara geriledi.
Türkiye’nin IMF’ye borç stoku 2008 yılı sonu itibariyle 8 milyar 524 milyon dolar oldu.
Rapordaki merkezi yönetim dış borç ödeme projeksiyonlarına göre, Türkiye, bu yılın kalan 11 ayında 10 milyar 736 milyon dolar dış borç ödeyecek.
Ocak ayındaki 725 milyon dolarlık rakam da dikkate alındığında, Türkiye’nin 2009 yılı dış borç servisi 11 milyar 461 milyon doları bulacak. (EKONOMİ SERVİSİ)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)