3 Eylül 2009 Perşembe

Şili kışlada olan herkesi yargılayacak


Şilili yargıç Victor Montiglio, 1973-90 arasındaki diktatörlük döneminde insan hakları ihlalleri suçlamasıyla özellikle gizli polis servisi DINA’yı hedef alacak şekilde 129 eski asker ve polis hakkında tutuklama talep etti. Bu kapsama giren emekli subaylarla hava, deniz kuvvetleri ve polis teşkilatı üyesi asteğmenden aşağı kademedeki yetkililerin çoğunun daha önce hiç mahkemeye çıkarılmamış olması dikkat çekti. Yargıç, “Temelde kışlada olan herkesi, kurbanların özgürlüklerinden edilmelerine müdahil olmaları, olmaya çalışmaları veya bu konudaki bilgileri çapında soruşturuyoruz. Sona yaklaştık” dedi. (afp)

'Hükümet,bilinç bulanıklığı yaratıyor'



Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın 'Madımak otelinin bir katını anı evi yapmayı ve burada Başbağlar Katliamında yitirdiğimiz insanların anısını da sergilemeyi düşünüyoruz' şeklindeki açıklamasına tepki göstererek, AKP Hükümetinin Madımak ile Başbağları karşı karşıya getirerek bilinç bulanıklığı yaratmaya çalıştığını kaydetti.

Konuya ilişkin yazılı açıklama yapan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Fevzi Gümüş, Gümüş, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın 'Madımak otelinin bir katını anı evi yapmayı ve burada Başbağlar Katliamında yitirdiğimiz insanların anısını da sergilemeyi düşünüyoruz' şeklindeki açıklamasının Alevi toplumunun acılarını görmezden gelme anlamına geldiğini belirtti.

Gümüş, Madımak Oteli'nin müze yapılmasını istediklerini, Başbağlar katliamı için de bir anıt yapılması gerektiğini kaydederek, şunları belirtti: 'Başbağlar'da bir katliam yapılmıştır, bu hiç tartışmasız böyledir. Ancak hükümet Madımak ve Başbağlar katliamını sürekli karşı karşıya getirerek bir bilinç bulanıklığı yaratmaya çalışmaktadır. Evet Başbağlar için bir anıt yapmak gereklidir, ancak Madımak otelinin bir katını anı evi yaparak ve Başbağlar katliamının sonuçlarını burada sergileyerek değil, bu Başbağlar Köyü'ne bir anıt yaparak olur.'

Gümüş, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak Oteli'nde insanlık tarihinin en büyük katliamlarından birinin yaşandığına dikkat çekerek, 'Bu katliam derin devlet güçleri ile şeriatçı yobaz güruhun ortak davrandıkları ve önceden planlanmış organize bir katliamdır' dedi.

Gümüş, hükümetin her türlü girişimi kendilerine hak gördüğünü, Alevi toplumundan, Alevi kurumlarından görüş alınmadan 'ben yaptım oldu' mantığıyla anti demokratik bir tutum sergilediğini belirtti. 16 yıldır Madımak'ın müze olmasını talep ettiklerini kaydeden Gümüş, hükümetin Alevi kurumlarının taleplerini sulandırdığını ve Alevilerin acılarını görmezden geldiğine işaret etti.

Açılım sürecinin 'incisi'

1 Eylül Dünya Barış Günü'nde yüzbinler alanlarda seslerini yükselterek, Kürt'ün barış ve çözüm için açılım sürecini de başlatmış oluyordu.

Dicle-Fırat'ın Batı yakasında ise, hükümeti korkutma, ricat ettirme, aslına döndürme harek�tı ise giderek sofistike bir hal alıyordu. Hükümet geri adım attıkça, birtakım zombiler, hayaletler, ecinniler, yecüç mecüçler, drakulalar, hortlaklar toprak altından, köşe bucaktan sökün ediyor ve hükümetin ödünü patlatıyordu.

Alın size bir korku filminden bütün siyaset perdelerine yansıyan bir kare. Okuyun:

'Devlet mayınlı arazilerde üretme çiftlikleri kursun. Afla dağdan inenler de burada istihdam edilsin. Hepsi sigortalı olsun. Oluşacak gelirle şehit ailelerinin çocuklarına bakılırsa, her türlü toplumsal barış sağlanır'

Önce bu lafların anlamı üzerine birkaç saniye düşünün.

Sonra şu sorunun yanıtını kafanızda arayın: Hükümetin yarım yamalak açılımına bile faşizan bir öfke ile saldıran Deniz Baykal, genel başkanlıktan çekilip, yerine Kılıçdaroğlu gelirse, sizce ne olur?

Süreniz doldu. Yanıt:

Yukardaki herzeleri yumurtlayan bir gestapo hafiyesi ya da girişinde 'Emek Özgürleştirir' yazılı 'Konsantration Lager' başçavuşu CHP'nin başına geçmiş olur.

Çünkü bu sözler, şu seçimlerde 'yetim hakkı' baş komiseri olarak, hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk, rüşvetçilik peşinde koşturan ve Baykal sonrasının 'parti şefi' olarak hazırlanan Kılıçdaroğlu'na ait.

Adam, sanki İsmet Paşa'nın sağında, solunda yer alan ve Ermenilere, Rumlara, Yahudilere tren yollarında taş kırdıran eski Varlık Vergisi, İskan memuru, sürgün kolcusu Saraçoğulları'nın, Peker'lerin, diğerlerinin devamcısı.

Hükümetin açılım sürecinde ne yapacağının belli olmadığını söylüyor ve kendisi bu açılım sürecinde yapılması gereken işleri bir plan dahilinde hükümete öneriyor. Af ilan edip PKK'lileri dağdan indirecek. Sınır boylarındaki mayınlı arazilerde kurulacak 'üretme çiftliklerinde' onları toplayacak. Her an herhangi bir yerinde bir mayının patladığı, dağdan inen birisinin kol ve bacaklarının koptuğu bu 'Toplama Kampında' üretilenlerden elde edilecek gelirleri de bu dağdan indirilenler tarafından vurulanların çocuklarına dağıtacak...

Bu utanç verici, Hitler artığı kafanın, Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP'de başkan adayı olduğunu duyan bir Buchenwald kurbanı Yahudi içinden ne geçirirdi acaba? Muhtemelen şöyle bir şeyler mırıldanırdı: Kapatıldığımız toplama kampları savaşa hazırlanan Nazi Almanyası'nda işte bu nefret taşıyan adamların hastalıklı kafalarının ürünüydü.

Ama fazla da 'haksızlık' etmemeliyiz. Bu Kılıçdaroğlu, öyle bildiğimiz faşizmin yandaşı değil. Farklı. Nazilerin toplama kamplarında çalıştırılan mahkžmların 'sigortaları' yoktu. Onların değeri, ürettiklerinin geliriyle, bedenlerinden, kemiklerinden, derilerinden, dişlerinden elde edilebilecek gelirlerin değeri arasındaki orana bağlıydı. Bir tutsak eğer bedeninden elde edilecek gelir, çalışmasından elde edilecek gelirden yüksekse, hemen öldürülüyordu.

Bizim hazret, mayınlı arazide kuracağı çiftliklerin tutsaklarına 'sigorta' hakkı veriyor. Tutsakların bir ayakları mayına, diğer ayakları da sigorta dediği 'mantara' basacak.

Ne de olsa Kılıçdaroğlu sosyal demokrat...

Açılım sürecine girdiğini söylediğimiz Türkiye'nin 'ana muhalefet' partisi bu.

Bu parti, Diyarbakır sokaklarında 'pimi çek, bombayı at!' sloganıyla yürüyenlerin gölgesinde yürüyor ve bu korkunç gölgeyi kendi gölgesi sanıyor.

Tıpkı Aziz Nesin'in ünlü kitabının adını oluşturan 'Kağnı Gölgesindeki İt' gibi...

Ali SAİM

Açılım sürecinin 'incisi'

1 Eylül Dünya Barış Günü'nde yüzbinler alanlarda seslerini yükselterek, Kürt'ün barış ve çözüm için açılım sürecini de başlatmış oluyordu. Kürt toplumu, İmralı Yol Haritası'na bakarak, İstasyon Meydanı'ndan barış ve çözüme doğru Büyük Açılım Yürüyüşü'nü böylece ilan ediyordu.

Dicle-Fırat'ın Batı yakasında ise, hükümeti korkutma, ricat ettirme, aslına döndürme harek�tı ise giderek sofistike bir hal alıyordu. Hükümet geri adım attıkça, birtakım zombiler, hayaletler, ecinniler, yecüç mecüçler, drakulalar, hortlaklar toprak altından, köşe bucaktan sökün ediyor ve hükümetin ödünü patlatıyordu.

Alın size bir korku filminden bütün siyaset perdelerine yansıyan bir kare. Okuyun:

'Devlet mayınlı arazilerde üretme çiftlikleri kursun. Afla dağdan inenler de burada istihdam edilsin. Hepsi sigortalı olsun. Oluşacak gelirle şehit ailelerinin çocuklarına bakılırsa, her türlü toplumsal barış sağlanır'

Önce bu lafların anlamı üzerine birkaç saniye düşünün.

Sonra şu sorunun yanıtını kafanızda arayın: Hükümetin yarım yamalak açılımına bile faşizan bir öfke ile saldıran Deniz Baykal, genel başkanlıktan çekilip, yerine Kılıçdaroğlu gelirse, sizce ne olur?

Süreniz doldu. Yanıt:

Yukardaki herzeleri yumurtlayan bir gestapo hafiyesi ya da girişinde 'Emek Özgürleştirir' yazılı 'Konsantration Lager' başçavuşu CHP'nin başına geçmiş olur.

Çünkü bu sözler, şu seçimlerde 'yetim hakkı' baş komiseri olarak, hırsızlık, uğursuzluk, yolsuzluk, rüşvetçilik peşinde koşturan ve Baykal sonrasının 'parti şefi' olarak hazırlanan Kılıçdaroğlu'na ait.

Adam, sanki İsmet Paşa'nın sağında, solunda yer alan ve Ermenilere, Rumlara, Yahudilere tren yollarında taş kırdıran eski Varlık Vergisi, İskan memuru, sürgün kolcusu Saraçoğulları'nın, Peker'lerin, diğerlerinin devamcısı.

Hükümetin açılım sürecinde ne yapacağının belli olmadığını söylüyor ve kendisi bu açılım sürecinde yapılması gereken işleri bir plan dahilinde hükümete öneriyor. Af ilan edip PKK'lileri dağdan indirecek. Sınır boylarındaki mayınlı arazilerde kurulacak 'üretme çiftliklerinde' onları toplayacak. Her an herhangi bir yerinde bir mayının patladığı, dağdan inen birisinin kol ve bacaklarının koptuğu bu 'Toplama Kampında' üretilenlerden elde edilecek gelirleri de bu dağdan indirilenler tarafından vurulanların çocuklarına dağıtacak...

Bu utanç verici, Hitler artığı kafanın, Sosyalist Enternasyonal üyesi CHP'de başkan adayı olduğunu duyan bir Buchenwald kurbanı Yahudi içinden ne geçirirdi acaba? Muhtemelen şöyle bir şeyler mırıldanırdı: Kapatıldığımız toplama kampları savaşa hazırlanan Nazi Almanyası'nda işte bu nefret taşıyan adamların hastalıklı kafalarının ürünüydü.

Ama fazla da 'haksızlık' etmemeliyiz. Bu Kılıçdaroğlu, öyle bildiğimiz faşizmin yandaşı değil. Farklı. Nazilerin toplama kamplarında çalıştırılan mahkžmların 'sigortaları' yoktu. Onların değeri, ürettiklerinin geliriyle, bedenlerinden, kemiklerinden, derilerinden, dişlerinden elde edilebilecek gelirlerin değeri arasındaki orana bağlıydı. Bir tutsak eğer bedeninden elde edilecek gelir, çalışmasından elde edilecek gelirden yüksekse, hemen öldürülüyordu.

Bizim hazret, mayınlı arazide kuracağı çiftliklerin tutsaklarına 'sigorta' hakkı veriyor. Tutsakların bir ayakları mayına, diğer ayakları da sigorta dediği 'mantara' basacak.

Ne de olsa Kılıçdaroğlu sosyal demokrat...

Açılım sürecine girdiğini söylediğimiz Türkiye'nin 'ana muhalefet' partisi bu.

Bu parti, Diyarbakır sokaklarında 'pimi çek, bombayı at!' sloganıyla yürüyenlerin gölgesinde yürüyor ve bu korkunç gölgeyi kendi gölgesi sanıyor.

Tıpkı Aziz Nesin'in ünlü kitabının adını oluşturan 'Kağnı Gölgesindeki İt' gibi...

Ali SAİM

Çatalca’da provokasyon: 1 ölü 2 yaralı

Açılım tartışmalarının sürdüğü günlerde Kürtlere yönelik gerçekleştirilen saldırıların sayısında artış, kaygı verici boyutlara ulaştı. Bu tür saldırılara bir örnek de İstanbul’un Çatalca Kabakça köyünde yaşandı.
Çeşme başında yaşanan su tartışmasının provoke edilmesi sonucunda Ağrı nüfusuna kayıtlı Yusuf Pungul tornavidayla öldürüldü. Kan kaybı nedeniyle yaşanan ölüm olayında jandarmanın da yaralının hastaneye kaldırılmasını geciktirdiği iddia edildi. Saldırıda Pungul’un 2 oğlu ise linç edilerek ağır yaralandı.
6 yıldır Silivri’nin Akören köyünde yaşayan ve hayvan alım-satımıyla uğraşan Yusuf Pungul önceki gün akşam saatlerinde oğulları Yunus ve Yakup’la birlikte evlerine dönerken, yol üzerindeki Kabakça köyündeki çeşmeden eve götürmek için su almak istedi.
ÖNCE SÖZLÜ SALDIRI
Çoğunlukla göçmen vatandaşların yaşadığı köyde bulunan çeşmeden belli bir ücret karşılığında satılan sudan almak için bir süre sır bekleyen Pungul ailesinin fertleri, sıranın kendilerine gelmesi üzerine yanlarında getirdikleri bidonlara su doldurmaya başladı. Bu esnada su almak için sırada bulunan ismi öğrenilemeyen köylülerden biri hiçbir neden yokken “Siz Şırnak’tan, Kars’tan gelip su alıyorsunuz, biz ise kuyrukta bekliyoruz”, “Ne işiniz var burada” diyerek baba ve oğullarına sözlü saldırıda bulundu. Sözlü saldırıda bulunan kişiye kendilerinin de sıra beklediğini izah etmeye çalışan baba ve oğullarına, bu sefer de sırada bekleyen diğerleri hakaret etmeye başladı.
‘KÜRTLER KÖY BASTI’ DİYE PROVOKE EDİLDİ
Tartışmanın bir süre sonra büyümesi üzerine bu seferde “Kürtler köyü bastı” şeklinde söylenti yayılmasıyla çeşme başına gelen ve sayıları yaklaşık 20 kadar olan diğer köylüler, baba ve oğullarına sopalarla saldırmaya başladı. Saldırı esnasında oğulları vücutlarının çeşitli yerlerine aldıkları darbelerle yaralanırken, baba Yusuf Pungul da ismi öğrenilemeyen bir köylü tarafından tornavidayla sağ bacağından ağır yaralandı.
JANDARMA ENGELLEDİ İDDİASI
Saldırganların engelleme girişimlerine rağmen ağır yaralandığı için çok fazla kan kaybetmeye başlayan baba Pungul, oğulları Yunus ve Yakup tarafından hastaneye götürülmek istendi. İddiaya göre kamyonun önüne kesen jandarma ekiplerin uzun süre kimlik kontrolü ile bekletmesi nedeniyle 3 kilometre uzaklıktaki Silivri Devlet Hastanesi’ne yarım saat ulaşılabildi. Pungul, geçen süre içerisinde çok kan kaybettiği için hastaneye yetiştirilemeden yolda hayatını kaybetti.
Ölümle sonuçlanan olay hakkında 3 köylü jandarma tarafından daha sonra gözaltına alınırken, olayla ilgili bilgi almak istediğimiz Silivri İlçe Jandarma Komutanlığı olayla ilgili bilgi vermekten kaçındı.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Bir köle tacirinin korkunç anıları


ABDli araştırmacı yazar Benjamin Skinner modern zamanlardaki köleciliği araştırmak için alıcı kılığında tam 4 sene insan kaçakçısı şebekeler arasında yaşandı. Skinner tecrübelerini yayınladığı "Canavarca bir suç: Modern Kölecilikle Yüzyüze" adıyla yayınladığı kitabında aktardı. Kitapta modern dünyada yaşandığına inanamayacağımız kadar korkunç gerçekler kamuoyuyla buluşuyor.

Skinner kitabında her şeyden önce şu gerçeğin altını çiziyor: Dünyada üzerinde hiçbir dönemde günümüzdeki kadar çok köle yaşamadı. Bugün dünyada tam 27 milyon kölenin bulunduğu tahmin ediliyor.

Uluslararası insan kaçakçılığı üzerine resmi raporlara bakılara masa başında sayısız raporların hazırlandığı bir dönemde Skinner, büyük bir risk alarak alıcı kılığına girip bütün kıtalarda köle tacirleriyle pazarlık masalarına oturdu. Cezaevlerinde bu suçlardan hüküm giyen isimlerle röportajlar yaptı. Mağdurlarla konuştu. Ve sonunda ortaya çok çarpıcı tecrübelerle dolu bir kitap çıktı.

Hemen Skinner'ın en çarpıcı tecrübesini aktaralım. Yazar Romanya'nın başkenti Bükreş'te bir pansiyonda kaçakçı bir şebekenin adamlarıyla buluşur. Adamların elinde Down sendromlu bir kız çocuğu vardır. Vücudunda darp izleri bulunan çocuğun fiyatı ise ikinci el bir arabadır.

Skinner'a Haiti'de ise temizlik, yemek yapma ve cinsel istismar için 10 yaşında bir kız çocuğu önerilir. Skinner kendisinden 100 dolar isteyen şebekecilerle pazarlık yapar ve 50 dolara kızı satın alır.

Skinner bu noktada günümüzde ilkel olarak nitelenen köleci atalarımızla günümüzü karşılaştırıyor. Bundan 200 sene önce bir köle günümüz fiyatlarına uyarlandığı zaman 40 bin dolar gibi bir paraya satın alınıyordu.

Yazarın tecrübeleri dünyamızda bugün kölecilik merkezlerini Latin Amerika, Güney ve Güneydoğu Asya ülkeleri olarak gösteriyor. Skinner Hindistan'da dünyanın geri kalanının tümünden daha fazla köle olduğunu tahmin ediyor.

Skinner'ın Hindistan'ın kuzeyinde yaşadığı tecrübeye de kitapta geniş yer veriliyor. Tüm hayatını üç kuşak önce büyükbabasının aldığı borç yüzünden köle geçiren bir adamla karşılaşır Skinner ve bu borcun kaynağını araştırmaya başlar. Sonunda öğrenir ki büyükbabanın aldığı ve çocuğu ve oğlunun tüm hayatlarını köle olarak geçirmelerine neden olan borcun tutarı 62 centtir.


Skinner bu macerası boyunca hiçbir tacire para ödemediğini söylüyor. Yazar köleleri özgürleştirmek için para ödeyenleri ise şiddetle eleştiriyor. Skinner'a göre bu girişimler sorunu çözmüyor, aksine insan tacirlerini yeni kurban arayışına yönlendiriyor.

Katillere devlet koruması...



2 Temmuz 1993 Sivas katliamı davasında yıllardır bulunamayan “firari sanık” eski Sivas Belediye Meclis üyesi Cafer Erçakmak’ın Fransa’da olduğu ortaya çıktı.
Devlet kurumlarının bilgisi ve yönlendirmesi dahilinde gerçekleştirilen Sivas-Madımak katliamının sanıklarından olan Cafer Erçakmak’ın da yine sermaye devletinin kanatları altında “firari” olduğu tespit edildi.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve 7 firari sanığın yargılandığı dava duruşmasında Mahkeme Başkanı Hasan Şatır, hakkında yakalama emri bulunan eski Sivas Belediye Meclisi Üyesi Cafer Erçakmak'ın yakalanamadığını, temyiz incelemesi için Yargıtay’da bulunan mahkemenin 2001/83 esasına kayıtlı dava dosyasının da dönmediğini belirtti.
Müdahillerin avukatı Şenal Sarıhan ise, mahkemeye dilekçe vererek, bazı konuların araştırılmasını talep etti.
Çakmak’ın Fransa’da yaşıdığı devletin bilgisi dahilinde
Dilekçede, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 19 Eylül 2007'de, bir nüfus müdürlüğüne sanık Cafer Erçakmak'ın Fransa'da ikamet ettiğinin bildirildiği, Erçakmak'ın nüfus kayıt örneğinde de ikamet adresi olarak Fransa'nın gösterildiği ifade edildi. Yapılan araştırma sonucunda Fransa ve Almanya'nın Erçakmak'a vize vermediğinin ortaya çıkması ise Erçakmak'ın devlet desteğiyle yurtdışına çıktığını güçlendirir nitelikte.
Erçakmak’a SSK’dan emekli maaşı
Ayrıca, Erçakmak'ın 26 Mayıs 1998'e kadar SSK'dan emekli aylığı aldığının öğrenildiği dilekçede, Erçakmak'a ödenen emekli aylığının bu tarihten sonra neden kesildiği, bu tarihten önceki ödemelerin nereden yapıldığı ve aylığı kimin tahsil ettiğinin sorulması talepleri de yer aldı.
Erçakmak’ın ikamet ettiği ülkenin bilinmesi hatta kendisine emekli maaşının dahi ödenmesi; onun firari olmadığının ve bizzat devlet tarafından kollandığının göstergesidir.