2 Aralık 2009 Çarşamba

Ahmedinejad'dan Batı'ya ültimatom!

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, "İran nükleer sorununun çözümlendiğini ve Batı ile görüşmelere gerek olmadığını" söyledi.

TAHRAN - İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, nükleer enerji faaliyetleriyle ilgili dosyanın kapandığını, hakları konusunda kimseyle müzakere yapmayacaklarını söyledi.

Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, devlet televizyonundan canlı olarak halka hitaben yaptığı konuşmada, nükleer enerji, İran-Batı ilişkileri, UAEK'nın karar tasarısı ve olası yeni yaptırımlar ile askeri saldırı konularına değindi. Ahmedinejad, nükleer enerji faaliyetleriyle ilgili Batılı ülkelerin takındıkları tavırları eleştirdi ve ortada nükleer bir İran gerçeği olduğunu belirtti. İran'ın nükleer teknoloji elde etmesine karşı olanlara seslendiğini belirten Ahmedinejad, ''İran'ın nükleer dosyası kapanmıştır. Haklarımız konusunda kimseyle müzakerede bulunmayız. Hakkımızı istiyoruz, fazladan bir şey değil. Batılı ülkeler, istedikleri kadar gürültü yapsınlar'' dedi. Ahmedinejad, ''Batılı ülkelerin özellikle de İngiltere ve siyonist rejimin (İsrail) son dönemlerdeki olumlu müzakere havasına karşı harekete geçtiğini'' söyledi.

"NÜKLEER YAKITI KENDİMİZ ÜRETECEĞİZ''
Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, kendilerinin nükleer yakıt temini önerisinde bulunduklarını hatırlattı ve Batılı ülkelerle genel çerçevede hemfikir olduklarını, ancak ayrıntıda farklı düşündüklerini kaydetti. Nükleer yakıt sağlanması konusunda Batı ile İran arasındaki güven sorununa da değinen Ahmedinejad, Batılı bazı ülkelerin İran'a karşı yükümlülüklerini yerine getirmediğini, hakkı olan yakıtı vermediğini belirtti.

Ahmedinejad, ABD, Rusya ve Fransa tarafından kabul edilen Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) önerisine ilişkin olarak da şunları söyledi: ''UAEK nükleer yakıt temini konusunda şart koşamaz, bu yakıtı sağlamakla yükümlü. Olmazsa, kendimiz bunu üreteceğiz, bu teknolojiye sahibiz. Onlara fırsat verdik, ama değerlendiremediler.''

İşbirliğine rağmen UAEK'nın İran'a hizmet etmediğini ve yakıt talebi için bile şart koşulduğunu belirten Ahmedinejad, ''Şart koşmaya hakları yok ve zaten biz de kabul etmeyiz'' diye konuştu.

''RUSYA YANLIŞ YAPTI"
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, UAEK Yönetim Kurulu'nun son karar tasarısını eleştirerek bu konuda bazı ülkelerin siyasi baskı altında kaldığını savundu. ''Karar tasarısını hukuki temeli yok'' diyen Ahmedinejad, ''Fordo uranyum zenginleştirme tesisinin varlığını zamanından bir yıl önce UAEK'ya bildirdik. Kendi ülkemizde çalışıyoruz. Zorla bir şey kabul ettiremezler. Biz haber verdikten sonra keşfettik diye ortaya çıktılar'' ifadesini kullandı. Ahmedinejad, karar tasarısı lehinde oy kullanmayan ülkelere de teşekkür etti ve ''Bu ülkelerin, adil olmadığı için karar tasarısına karşı çıktığını'' söyledi. Siyasi baskılara boyun eğmek zorunda kalan ülkelerin durumlarını anladıklarını ifade eden Ahmedinejad, Rusya'nın aleyhteki tutumuna ilişkin olarak da ''Rusya yanlış yaptı. Tahlilleri sağlıklı değil'' dedi.

Ahmedinejad, ''Böyle bir karar tasarısının ne değeri var. İstedikleri kadar karar alsınlar. Bunlar onların, ikiyüzlülüğünü ortaya koyuyor'' şeklinde konuştu.

''UAEK'nın her sorusuna cevap verdik'' diyen İran Cumhurbaşkanı, UAEK ile işbirliği seviyesini yasal en asgari düzeye düşürmeyi değerlendirdiklerini söyledi. UAEK'ya yönelik eleştirilerini sürdüren Ahmedinejad, ''UAEK'ya verdiğimiz bilgiler düşmanlarımızın eline geçiyor. Bu ihlaldir ve çok kötü bir davranıştır'' dedi.

''TETİĞE GİDEN HER ELİ KIRARIZ''
Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, ülkesine yönelik ABD ve İsrail'in askeri saldırı tehditlerine ilişkin olarak da ''Askeri saldırıda bulunacak kadar büyük değiller. Tetiğe giden her eli kırarız. Bunu kendileri de biliyor. Kim bunu yapacak, kapasiteleri yok. Nereyi bombalayacaklar?'' diye konuştu.

İran'a yönelik ''aleyhte propaganda, yaptırım ve askeri saldırı tehdidinin hiçbir önemi olmadığını'' kaydeden Ahmedinejad, şunları söyledi: ''Atom bombası olanlar, UAEK ile işbirliği yapmayanlar ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasını (NPT) kabul etmeyenler bir yanda duruyor. Uluslararası taahhütlerini yerine getiren İran'la uğraşıyorlar.''

Batılı ülkelere hitaben, ''Onlar, dünyayı kötü idare ediyor'' diyen Ahmedinejad, ''Atom bombasına sahip olanların başka ülkeler hakkında karar almaya çalıştığını'' söyledi. Ahmedinejad, ABD ile ilişkiler konusunda da beklentilerinin karşılanmadığını belirtti ve ''ABD Başkanı Barack Obama'dan değişim bekliyorduk ve bu alanda başarılı olmasını istiyorduk, ama olmadı ve şimdi endişeliyiz'' dedi. İran Cumhurbaşkanı, samimi olduklarını göstermeleri için ABD'ye fırsat verdiklerini ama şu ana kadar bu yönde bir işaret göremediklerini kaydetti.

''ONLAR İRAN'A MUHTAÇ''
Ahmedinejad, İran'a yönelik yeni yaptırım kararı alınmasının gündeme gelebileceğini değerlendirirken, ''Böyle bir şeye ihtimal vermediklerini'' söyledi.

İran'a yönelik ağır yaptırım uygulandığını belirten Ahmedinejad, Batılı ülkelerin bu konuda daha ciddi olacağına ilişkin olarak, ''Şimdiye kadar şaka mı yapıyorlardı da ciddi olacaklar. Onlar yaptırım konusunda ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Daha ne yaptırımı?'' ifadesini kullandı. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, olası yeni yaptırımların başında benzinin gelebileceğinin hatırlatılması üzerine de ''Bu konuda tedbir aldıklarını ve kendi üretim kapasitelerinin yeteri düzeye çıkarıldığını'' bildirdi. ''Yaptırımların hiç etkili olmadığını söylemediklerini'' kaydeden Ahmedinejad, ancak halkın yaşamının ciddi ölçüde etkilenmediğini belirtti.

Ahmedinejad, Batılı ülkeleri kastederek, ''Onlar İran'ı tanımıyor. Tüm dünyayla ilişkilerimiz var. Bizim onlara ihtiyacımız yok, onlar İran'a muhtaç'' diye konuştu.

Hala sömürgecilik döneminde olduklarını sananların yanıldığını belirten Ahmedinejad, ''Yeni yaptırım gibi yanlış bir yola girmelerini istemiyoruz, daha fazla rezil olmalarını da istemiyoruz. Ancak o yolu seçiyorlarsa bizim açımızdan sorun yok'' dedi.

İran Cumhurbaşkanı, dünyadaki mevcut durumun halkların çıkarına olmadığını ve bunun değişmesine yönelik sürecin de başladığını söyledi. Yeni 10 uranyum zenginleştirme tesisinin inşası kararına da değinen Ahmedinejad, ''Bu konuda blöf yapmadıklarını, her şeyin önceden planlandığını'' belirtti. Nükleer tesis yaparken kimselere bunu söylemek zorunda olmadıklarını ifade eden Ahmedinejad, ''Yapacaklarımızı söyleyecek cesarete sahibiz, gizli işimiz yok'' dedi. Ahmedinejad'ın ülke içi konulara da değindiği konuşması yaklaşık iki saat sürdü.

"ATOM BOMBASINA YER YOK''
Ahmedinejad, savunma doktrinlerinde atom bombasına yer olmadığını söyledi. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, devlet televizyonunda halka hitaben yaptığı konuşmada, ''İran'a yönelik suçlamalar ile tecrit politikaları'' konusunda açıklamalarda bulundu.

Nükleer enerji faaliyetleri konusunda uluslararası taahhütlere uyduklarını belirten Ahmedinejad, BM müfettişlerinin nükleer tesislerde denetimlerde bulunduklarını hatırlattı. ''Barışçıl nükleer enerji programlarının süreceğini'' kaydeden Ahmedinejad, atom bombası peşinde olduklarıyla ilgili iddialar için de ''İran'ın savunma doktrininde atom bombasına yer yok. Dini lider de bunu beyan etmiştir'' dedi.

Ahmedinejad, tüm ülkelerle adalet ve karşılıklı saygı temeline dayalı ilişkilerden yana olduklarını belirtti ve günümüz dünyasında İran gibi bir ülkenin izole edilemeyeceğini ifade etti. ''Hiçbir ülke, İran'ı tecrit edemez'' diyen Ahmedinejad, İran'ın Orta Doğu'daki konumu ile küresel ilişkilerin buna izin vermesinin söz konusu olamayacağını kaydetti. ''İran'ın, Orta Doğu'nun yanı sıra Afrika, Latin Amerika ile dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmelerde önemli rolü bulunduğunu'' söyleyen Ahmedinejad, ''ABD ve siyonist rejimin (İsrail) gün geçtikçe tüm dünyada itibar kaybettiğini'' savundu. Orta Doğu'nun jeopolitik, ekonomik, kültürel, tarihi, coğrafya ve enerji gibi birçok alanda önemli bir noktada olduğunu belirten Ahmedinejad, ''Dünya ilişkilerinde tayin edici roller oynamak isteyen ülkelerin ilk başta Orta Doğu'da etkili olmaları gerektiğini, bunun için de zorba güçlerin siyonist rejimi himaye ettiğini'' söyledi. Ahmedinejad, BM Güvenlik Konseyi'nde birkaç ülkenin veto hakkını elinde bulundurmasını da eleştirdi.

ABD Türkiye'den asker istiyor

ABD Afganistan için Türkiye'den asker isteğini Ankara'ya iletti.

ABD Büyükelçisi, ülkesinin Türkiye’den Afganistan için asker talep ettiğini doğruladı. Ancak talep edilen asker sayısı ile ilgili bilgi verilmedi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Afganistan'da Türkiye'den daha çok rol istediklerini de söyledi. Başbakan Erdoğan'ın 7 Aralık’ta gerçekleştireceği ABD ziyaretinde de bu talebin gündeme getirilmesi bekleniyor. Türkiye'nin şu anda Afganistan'da Afgan ordusunun eğitimine katkıda bulunan 700 civarında askeri bulunuyor.

Türkiye'nin en önemli müttefiki Kürtler

ABD'deki düşünce kuruluşlarından Carnegie Endownment uzmanı, Lehigh Üniversitesi uluslararası ilişkiler profesörü Henri Barkey, "demokratik açılım" sürecini, "(Kürt meselesinin) çözümü yolunda 1993'ten beri gerçek anlamda ilk fırsat ve Türkiye'de bu konuda yürütülen gelmiş geçmiş en kapsamlı ve en uyumlu girişim" olarak niteledi.

WASHINGTON - Carnegie Endowment'ta düzenlenen "Türkiye'deki Kürt Açılımı: Kökenleri ve Geleceği" başlıklı panelde konuşan Barkey, 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal'dan beri, 1993'ten bugüne kadar bu konuda gerçek bir fırsat olmadı. Başarılı olur mu olmaz mı zaman gösterecek, ama bence (bu süreç) Türkiye'de bu konuda yürütülen en uyumlu ve en kapsamlı girişim, Kürt meselesine yönelik bir zihniyet değişikliğine de işaret ediyor ki bu da çok önemli bir gelişme dedi. Konuşmasında, "demokratik açılım"ın arkasındaki nedenlere değinen Barkey, bunlardan en önemlilerinden birinin Irak'taki savaş ve ABD'nin Irak'tan çekilme kararı olduğunu savundu.

"KUZEY IRAK'TA 180 DERECELİK DEĞİŞİM"
Barkey, Türkiye'nin kuzey Irak politikasının son bir yılda 180 derece değiştiği, Türkiye'nin Irak'taki en önemli müttefiklerinin Kürtler olduğu "ilginç bir durumun" ortaya çıktığı, Iraklı Kürtlerin de Türklere daha fazla yakınlaştığı görüşünü dile getirdi. Barkey, "terör örgütü PKK'nın da Iraklı Kürtlerce artık istenmediğini, şiddetle bir yere varamayacaklarını ve artık değişme zamanının geldiğinin farkına vardığı"nı belirtti. MİT Müsteşarı Emre Taner'ın 2000'lerin ortalarında kuzey Irak'ı ziyaretini hatırlatarak, "demokratik açılım"la ilgili çalışmaların aslında çok önceden başladığını belirten Barkey, hükümetin "komşularla sıfır sorun" siyasetinin iç sorunların çözümünü gerektirdiğine işaret etti. Barkey, ordunun da çok önemli değişim geçirdiğini, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un da askeri yolla çözüme ulaşılmasının mümkün olmadığı tespitine vardığını öne sürdü. Türkiye'nin güneydoğusundaki halkın da değiştiğini ve savaştan artık bıktığını ifade eden Barkey, Türkiye'deki Kürtlerin, Irak'ın kuzeyindeki gelişmelerden ötürü kendilerine güvenlerinin arttığını belirtti. Barkey, "demokratik açılım" paketinin ortaya atılmasında AB'nin de çok önemli bir katalizör rolü oynadığını kaydederek, Kopenhag kriterlerinin büyük çoğunluğunun demokratikleşmeyle ilgili olduğuna dikkati çekti.

"SÜREÇTEN GERİ DÖNÜŞ ARTIK MÜMKÜN DEĞİL"
"Kürt meselesi"ni çözmeden AB'ye üyeliğin mümkün olmadığını herkesin bildiğini söyleyen Barkey, demokratik açılımın uzun ve zor bir süreç olduğunu, süreçte zaman zaman gerileme ya da ilerlemelerin görülebileceğini, ancak bu süreçten geri dönüşün artık mümkün olmadığını savundu. ABD'deki diğer bir düşünce kuruluşu Dış İlişkiler Konseyi uzmanı Steven Cook ise konuşmasında ağırlıklı olarak Türk-Amerikan ilişkilerine ve Türkiye'nin dış politikasına değindi. Cook, Irak ve Ermenistan gibi konularda ABD'nin desteğini alan gelişmelerin olduğunu, ancak Türk dış politikasıyla ilgili olarak Washington'daki yetkililerin "kafalarını karıştıran" birtakım konuların da bulunduğunu savundu.

Türkiye ile İsrail ilişkilerinde yaşanan gerilemeye atıfta bulunan Cook, bunun ne Türkiye, ne İsrail, ne de ABD'nin çıkarına olduğu görüşünü dile getirdi. "Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerinin seviyesini düşürüp, 'kendisiyle birlikte bölgedeki en güçlü orduya sahip' İsrail'i Anadolu Kartalı tatbikatından çıkarırken, Suriye ile ilişkilerini ise geliştirdiğine ve 'en iyi haliyle üçüncü sınıf' diye nitelediği Suriye ordusu ile bağlarını güçlendirme yönünde zemin hazırladığını" iddia eden Cook, bu durumdan Genelkurmay Başkanlığı'nın da memnun olmadığını öne sürdü.

"TÜRKİYE, NÜKLEER PROGRAMI İRAN'DAN BİLE İYİ SAVUNUYOR"
Washington'da "kafaları karıştıran" bir diğer hususun da Türkiye'nin İran konusunda tutumu olduğunu savunan Cook, Ankara'nın İran'ın nükleer programını İran'dan bile daha iyi savunduğunu iddia etti. "Demokratik açılım" konusunda Cook, Obama yönetiminin, Türkiye'nin, Irak'ın kuzeyinde istikrarı sağlamlaştırma yönünde atacağı her adımı destekleyeceğini, ancak kendisinden özel bir katkı talebi gelmedikçe, bu konunun Türkiye'nin iç meselesi olarak görüldüğünü belirtti. Başbakan Erdoğan'ın Wasington'a yapacağı ziyarette 4 konunun öne çıkacağını da belirten Cook, bunları "Afganistan-Pakistan (AfPak), İran, Ermenistan ve Ankara ile Erbil arasındaki ilişkilerin gelişimi" olarak sıraladı.

Cook, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik" kitabına da değinerek, "Ne için stratejik derinlik? Türkiye'nin neden stratejik derinliğe ihtiyaç duyduğu açık değil. Ankara'da, Türkiye'nin ABD ile Tahran arasında aracı rolü oynayabileceği şeklinde hatalı bir varsayım var. ABD zaten İran'la görüşüyor, aracı kullanmamızı gerektirecek bir neden yok" diye konuştu.

"TÜRKİYE'NİN ROLÜ AZALACAK"
ABD'deki bir önceki yönetim sırasında Türkiye'nin Ortadoğu'da oynadığı rolün de "çok büyütüldüğünü" öne süren Cook, ABD'nin, yeni dönemde Ortadoğu'ya yeniden odaklanmaya başladığı, İsrail-Filistin meselesinin çözümü ve Suriye ile temas kurmaya dair ilgisini tazelediği göz önüne alınırsa, Türkiye'nin rolünün muhtemelen azalacağı iddiasında bulundu.

Cook, Türkiye'nin Ortadoğu barış sürecinde önemli rol oynamasının, İsrail ile ilişkileri gerilediği müddetçe çok zor olduğu görüşünü de dile getirdi.

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Kemal Kirişçi de, açılım sürecinde "güven artırıcı önlemler" gayesiyle atılan adımlara değindiği konuşmasında, açılımın en zorlu ve tartışmalı kısmının, "Türklük kavramının yeniden tanımlanmasına dair gereksinim duyulan anayasa değişiklikleri" ve eğitimle ilgili hususların olduğunu ifade etti. Kirişçi, Türkiye'nin demokratikleşme bağlamında 10 yıl öncesine "iki ayrı dünya" olarak nitelenebilecek çapta değişim geçirdiğini da belirtti. (AA)

Türkiye'de işçi sınıfı Kürtleşti

Johns Hopkins Üniversitesi Sosyoloji bölümünde doktora çalışması yapan Erdem Yörük’e göre 90’lı yıllarda devletin uyguladığı zorunlu göç politikası sonucu Türkiye'nin sınıfsal yapısı kökünden değişti. İşçi sınıfının Kürtleştiğini, Kürtlerin de proleterleştiği saptamasında bulunan Yörük, ‘’Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye’de neoliberalizmin başarısını mümkün kılan başlıca etmenlerden birisi olmuştur’’ diyor.

Metropollerde Kürt işçi sınıfının yepyeni ve ciddi bir siyasi tehdidin de embriyosunu oluşturmaya başladığını kaydeden Yörük, Kürt hareketi ve duruşu olan devrimci solun varoşlarda ciddi bir örgütleme içerisinde olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca varoşlardaki isyanın öznesini ise İstanbul’da araba yakan, Newroz’lara çıkan Kürt tekstil işçilerinin oluşturduğunu belirtiyor.

Türkiye’nin refah sistemi, devletin Kürt hareketi ve işçi hareketini bastırma politikasını tez konusu olarak belirleyen Erdem Yörük ile Kürtlerin zorunlu göç, Türkiye’deki işçi sınıfı ve varoşlardaki hareketlenmeyi konuştuk.

* 1990’lı yılların başında yaklaşık 3 bin Kürt köyü boşaltıldı. Kürtler zorunlu göçe maruz bırakıldı. Diyarbakır’ın, Van’ın, İzmir’in Mersin’in, İstanbul’un nüfusları arttı. Bu zorunlu göç hareketi Türkiye’deki ekonomik ilişkileri nasıl etkiledi?

- Zorunlu göç, Türk devletinin 1990’ların başında PKK’ye yönelik halk desteğini engellemek amacı ile uygulamaya koyduğu askeri-siyasi bir nüfus transferi uygulamasıydı. Kapsamı ve çapı ile Kürtlerin zorunlu göçü, Nijerya, Somali, Sudan, ve Zimbavye ve Kolombiya’da yaşananlarla birlikte 1980 sonrasında dünyada gerçekleşen en büyük zorunlu göç uygulamalarından birisi oldu. Hacettepe Üniversitesi, 2006 yılında yaptığı bir araştırma ile zorunlu göçe maruz kalanların sayısının 950 bin ile 1 milyon 200 bin kişi arasında olduğunu tahmin etmiştir, ancak gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu belirten kaynaklar da mevcuttur. Her şekilde, sayıları milyonları aşan sayıda insanın kendi istekleri dışında yerlerinden edilmelerinden bahsetmekteyiz.

Devlet, sizin de söylediğiniz gibi 3000 ila 4000 arasındaki köyü yakmış, askeri baskı ile koruculuğu reddeden köyleri boşaltmış, yerinden edilmiş milyonlarca insanın köylerinden bölgedeki şehirlere ve batıdaki metropollere göç etmelerine sebep olmuştur. Ancak, bu her ne kadar siyasi bir süreç olsa da, bunun ekonomik ve sınıfsal “niyetlenilmemiş sonuçları” oluşmuştur. Başka bir çok sonucu ile beraber bu nüfus transferi, Türkiye’nin sınıfsal yapısını ve de özellikle işçi sınıfının etnik kompozisyonunu kökünden değiştiren bir süreç olmuştur. Peki nedir bu sonuçlar?

Dünya ekonomisinin neoliberal küreselleşmesi ile birlikte, Türkiye de dahil olmak üzere bir çok ülkede formal işçi sınıfının yerini enformal bir işçi sınıfın almakta olduğu bir sürecin içindeyiz. Birçoğu bu süreci işçi sınıfının yok oluşu olarak okusa da, aslında gerçekleşen, tarihte bir çok defa olduğu gibi, Türkiye’deki sermayenin, kapitalistler arasındaki rekabette maksimum avantajı sağlayacak şekilde üretici güçleri yeniden örgütlemesidir, üstelik bir kaç şekilde: Birincisi, eski işçi sınıfının ücret ve iş güvenceleri ile sendikal örgütlenme kanalları devlet eliyle yok edilmiş, kayıtdışı işçiliğe dayanan taşeron ağları ekonominin hakim işleyiş biçimlerinden biri haline gelmiştir. İkincisi, sermaye, toplumun ayrıcalıksız ve pazarlık gücünden yoksun kesimlerini, yani kadınları ve Kürtleri, bu enformal işçi arzının ana unsurları olarak ekonomiye dahil etmiştir. Yani, 1990 sonrasında Türkiye’de işçi sınıfı kadınlaşmış ve de zorunlu göç ile birlikte Kürtleşmiştir, aynı zamanda da Kürtler de işçileşmiştir. Bakınız, Kemalistlerin türbanlı kadınlara ve Kürtlere gösterdiği tepkinin bununla da ilişkisi vardır, zira bu insanlar artan bir şekilde görünür olmuş, sokakta, işyerlerinde, yani kısacası kamusal alanda Kemalist zümrenin gözüne batmaya başlamıştır.

KÜRTLERİN ZORUNLU GÖÇÜ VE NEOLİBERALİZM
Bununla birlikte, daha önce de belirttiğim gibi, Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye’de neoliberalizmin başarısını mümkün kılan başlıca etmenlerden birisi olmuştur. Zira, büyük kentlere gelen Kürtler, her işte çalışmaya hazır bir şekilde güvencesiz ve ucuz emek arzını inanılmaz derecede artırmışlardır. Böylece, enformal taşeron ağları, belki de ihtiyaç duyacağından bile fazla bir şekilde ucuz ve güvencesiz emek ile dolmuştur. Bu emek arzı ile birlikte Türkiye’de üretim yapan yerli ve yabancı sermaye, dünya piyasalarında büyük bir maliyet avantajı yakalamıştır. Şöyle ki, uzun süredir “Çin geliyor, Çin geliyor” diye feryat figan içerisinde olan Türk tekstil ve konfeksiyon sektörü, dünya liginin ilk üç sırasındaki yerini bir türlü bırakmamaktadır. İhracat oranlarının sürekli artmasıyla, Türk firmaları Avrupa’nın en büyük tekstil ve konfeksiyon tedarikçisi olmuşlardır. Aynı şekilde, daha düne kadar boğaza köprü bile yapamayan Türk inşaat firmaları 2006’da Çin ve ABD’nin ardından dünya üçüncüsü haline gelmiştir. Türk mütahitlerinin yevmiyesi 50 TL’den kayıtdışı Kürt işçileri çalıştırmadan bu “başarıyı” yakalamaları, üzgünüm ama, mümkün değildir.

DEVLET SERMAYEDEN ALDIĞI BORÇLA
KÜRDİSTAN’DAKİ SAVAŞI GERÇEKLEŞTİRDİ
* Kürt köylerinin boşaltılması, Kürtlerin zorunlu göçe maruz bırakılmasının Türkiye’de neoliberalizmin inşasını ve başarısını mümkün kıldığı saptamasıyla birlikte, bu süreçte sermayenin rolü nedir? Ayrıca bugün Türk sermayesinin, TÜSİAD gibi kuruluşların Kürt meselesinin çözümünde daha esnek yaklaşımı da göz önüne alırsak, nasıl bir değerlendirmeye gitmemiz gerekiyor?

* Bu çok önemli bir soru. Yıllardır aslında insanların kafalarındaki imaj şu: Mesele, devletle Kürtler arasındaki bir mesele ve de sanki Türkiye burjuvazisi köşesine çekilip bu mücadeleyi kenardan seyretti. Ve hatta, sermaye sanki zaman zaman devletten daha çok Kürtlere yakınmış gibi bir hava estirdi. Arada bir TÜSİAD’dan çıkan ses daha çok devlete daha demokratik olmasını öğütleyen bir tavsiye idi.

Benim düşünceme göre, Türkiye sermaye sınıfı devletle PKK arasındaki savaş ile ilişkilenirken iki baskın eğilim arasında kaldı. Daha doğrusu, sermaye sınıfının farklı kesimleri bu iki eğilimin mücadelesini yürüttüler. Birincisi, bu savaşın yaratacağı olanaklar karşısında, az önce bahsettiğim "niyetlenilmemiş sonuçlar” da dahil olmak üzere, ellerini ovuşturup nemalanmaya çalışma eğilimi. Yani, birincisi zorunlu göçün yaratacağı ucuz ve güvencesiz emek arzından nemalanma, ikincisi de savaş ekonomisinin yaratacağı muazzam kar hacminden parsa kapma.

Şunun unutulmaması lazım: Devlet, Kürdistan’daki savaşı Türk finans sermayesinden aldığı borç ile gerçekleştirdi ve de hala daha 1990’ların ortasında aldığı borcu ödüyor. Genelde Türk devletinin dış borç batağına düşmüş olduğu düşünülür, ama aslında devlet tam bir iç borç batağında. Devletin borçlarının büyük bir kısmı iç borçlar ve de bunların faizi dış borçlardan çok daha fazla yüksek. Bu sebeple, devlet sürekli olarak dış borç alıp, iç borçların faizlerini ödemeye çalışıyor. Bu borçların ana paralarının önemli kısmı da 1990’lardaki savaşın maliyeti. Bir başka deyişle, Türkiye’deki üretim yapan sermaye ile finans kapitalin belirli kesimleri savaştan önemli derecede nemalanmış oldu.

İkinci eğilim ise, savaşın getirdiği ekonomik istikrarsızlıktan duyulan rahatsızlık. Burda en önemli sebep sermaye akışının savaşın getirdiği güvenlik sorunları nedeniyle sekteye uğramış olması. Özel olarak da sermaye, buna uluslararası sermaye de dahil, Kürdistan’ın sermaye birikimine açılamamış olmasından şikayetçi. Bunun yanı sıra, özellikle Irak’ın işgalinden sonra, Irak’ın yeniden yapılandırılması adı altında ülkenin kaynakları yabancı sermaye gruplarına aktarıldığı zaman, bundan Türk sermayesi de ön sıralarda palazlandı ve Irak’ta, özellikle de Güney Kürdistan’da, yaklaşık 20 milyar dolarlık iş aldılar. Bu kesimler için de PKK’nin bölgeden çıkarılması ve sermaye birikimine uygun bir ortamın inşası önem kazanıyor.

Dolayısı ile, farklı sermaye gruplarının Kürt meselesi ile ilgili farklı çıkar ve kaygıları var. TÜSİAD’ın arada bir duyduğumuz “barışsever” ve “demokratik” sesi de, aslında çıkar gruplarından birisini temsil etmesinden kaynaklanıyor, diyebiliriz. Ancak ben genel olarak, sermaye gruplarının Kürt meselesi ile ilgili kendi çıkarlarını birebir devlete dikte ettirdiklerini düşünmüyorum. Daha ziyade, Kürt meselesinin yarattığı farklı olasılıkların hangisinin gerçekleşeceği üzerine farklı sermaye gruplarının bir mücadelesi, devleti manipule etme çabası vuku bulmuştur, denebilir. Dolayısı ile Kürt meselesinin ekonomi politik bir açıklaması, bu meselenin hem sınıfsal sonuçlarını, hem de devlet ile sermaye arasındaki ilişkileri nasıl etkilediğini anlamak için oldukça gerekli.

DEVLET ÜRKTÜ, SENDİKA BÜROKRASİSİ İLE ANLAŞTI
* Türkiye 89’daki kapsamlı grevin olduğu süreçlerde Kürdistan’da bir halk ayaklanması vardı. Türkiye’deki işçi sınıfı ile Kürt hareketi neden ortak bir paydada bulaşamadı? Kürt mücadelesi Türkiye cephesinde aslında kitlesel direniş ya da mücadele hareketini beklerken bunun çıkmaması nasıl yorumlamak lazım?

- 1989-93 işçi eylemleri Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemleri dalgası oldu. Zonguldak maden işçileri grevi ve büyük yürüyüşü ile alevlenen süreçte, 1.5 milyondan fazla işçi greve çıktı. Batı illerindeki kamu ve özel sektöre ait yüzlerce işyerinde geniş katılımlı ve uzun soluklu grevler gerçekleşti. Bu grevlerin Kürdistan’daki Serhıldan ile aynı zamana denk gelmesi, ki burada öznel faktörler dediğiniz gibi oldukça kısıtlı, dönemin hükümetlerini oldukça zor durumda bıraktı. Bir yandan, az da olsa bu iki hareketi ortaklaştırma eğilimleri oldu. “Zonguldak’ı Botan’a bağlayacağız” sloganı işçiler tarafından yükseltildi. Zamanın sendika önderi Şemsi Denizer devletin Kürdistan’daki tutumunu kınayan açıklamalarda bulundu. Bütün bunlar, yeterli olmaktan uzak olsa da, bu potansiyel tehlikenin farkında olan devlet geleneği için önemli işaretlerdi. Bu sebepten ötürü, iki ayrı cephede de mücadeleyi yürütmekte zorlanan ve de iki mücadelenin ortaklaşma ihtimalinden ürken dönemin hükümetleri, işçi grevlerini ulusal çıkarlar ve Körfez savaşı gerekçesi ile erteleyerek, işçilerin maaşlarına yüzde ikiyüze varan oranlarda zam yaparak ve sendika bürokrasisi ile anlaşarak işçi eylemlerini noktalamayı seçti.

Aslında, Kürt hareketi ile Türkiye işçi sınıfı hareketi arasında kendiliğinden bir ortaklaşma beklemek çok da doğru değil. Bunun gerçekleşmesi için Türkiye’deki işçiler arasında yeteri oranda çalışma yürütebilecek devrimci bir siyasi oluşumun varlığı gerekliydi. Kürdistan’daki mücadele ile bir ortaklığın kurulmasına öncülük edecek bir siyasi partiden bahsediyorum. Dolayısı ile soru, neden böyle bir parti o zaman yoktu ve de bunun inşası için gerekli adımlar Türkiyeli devrimciler tarafından zamanında neden atılmadı, atılamadı, şeklinde formüle edilse daha yararlı olabilir. Böyle bir parti olmadığı durumda da, işçi eylemlerinin Kürdistan’daki halk ayaklanmasına destek için bir kitlesel direnişe geçmemesi, hatta işçi hareketinin kendi talepleri etrafında bile olsa sönümlenmesi çok da şaşırtıcı değil. Buradan çıkarılacak ders de, gelecekte ortaya çıkması olası benzer koşullar için hazırlıklı olunması gerektiğidir.

PROLETARYA KÜRTLEŞTİ, KÜRTLER PROLETERLEŞTİ
* Eskiden Türk-sünni-erkek işçiler işçi sınıfının temel bileşeniydi. Bugün ise sizin ifadenizle "Kürtleşme", Türk işçi sınıfını nasıl etkiliyor?

* Yukarıda da belirttiğim gibi, Türkiye’de proletarya Kürtleşti ve de Kürtler de savaş ve zorunlu göç ile birlikte proleterleşti. Zira zorunlu göç Türkiye tarihindeki en kapsamlı ve hızlı mülksüzleştirme ve proleterleştirme dalgası oldu. Bu Kürtleşmiş enformal proletarya, eskinin formal, sendikalı ve örgütlü işçi sınıfının yerini almış durumda - hem ekonomik hem de siyasi olarak. 1990’ların başındaki işçi eylemleri dalgası, neo-liberal saldırılara karşı, hak kayıplarına ve ücretlerdeki düşüşlere karşı bir direniş dalgası idi. Yani, yerinden edilmek istenen bir işçi sınıfının karşı koyuşu idi. Bu dalga, Kürt halk ayaklanması ile aynı zamanda gerçekleşmesinin de etkisiyle kısa süreliğine başarılı olmuş da olsa, nihayetinde sermayenin ve devletin galibiyetiyle sonuçlandı, zira yukarıda da söylediğimiz gibi bu hareketi Kürt Serhıldanı ile ortaklaştırmanın önünü açacak bir devrimci iradenin eksikliği vardı.

Ancak, 1990’ların ortasından itibaren Kürt enformal işçilerin siyasi öznelliği daha farklı şekillerde ve taleplerle inşa olmaya başladı. Zira, bu insanlar yeniden yapılanan bir ekonominin, bir şehir yapısının ve kentleşen Kürt hareketinin merkezinde yer alıyorlar. Neoliberal enformel esnek sermaye birikimi stratejisi ile birlikte, üretim dikey ve yatay olarak parçalanıp fabrikadan çıkarılıp mahallenin içine yerleştiriliyor; artık büyük tekstil fabrikaları yok, ama varoşlardaki her sokakta bir apartmanın 2. ya da 3. katı bir tekstil atölyesi olarak çalışıyor. Bu durumda, enformal taşeron ağları, sendikal mücadele için büyük bir handikap oluşturuyor, zira formal işçi sınıfı ortak büyük üretim mekanlarında ortak bir deneyim üzerinden kanuni mücadele alanlarını yitirmiş oluyor. Bu da tabii ki, solda ve sendika çevrelerinde büyük bir moral bozukluğuna yol açtı. Bu kısmen de haklı bir moral bozukluğu, zira teşeron ağlarının ve enformal ekonominin uygulamaya konuşu, sermaye için işçilerle olan mücadelesinde adeta yeni bir buhar makinesi gibi büyük bir icat.

VAROŞLARDAKİ İSYANIN ÖZNESİ KÜRTLERDİR
Bu, eski tip sınıf mücadelesi için, yani formal işçiler için büyük bir handikap oluştursa da, aslında devletin tam olarak kontrol etmekten uzak olduğu yeni bir mücadele alanını da işaret etme potansiyeli taşıyor. Metropollerin varoşlarında mekan bulan bu yeni enformal ve büyük ölçüde Kürt işçi sınıfı, yepyeni ve ciddi bir siyasi tehditin de embriyosunu oluşturmaya çoktan başladı. Varoşlar, devletin hiç bir zaman tam olarak kontrol edemediği, ne zaman patlayacağı ve aslında patlayıp patlamayacağı da, tam olarak bilinemeyen alanlara dönüşme yolunda. Dünyanın birçok yoksul gecekondu semti böyle, Türkiye’de de durum bu. Yıllardır “sosyal patlama” korkusu burjuva medyada ara ara dile getiriliyor. Bakınız, geçen hafta The Economist dergisi, Türkiye’yi Rusya, Çin, Malezya ve Filipinler gibi ülkelerle beraber 2010 yılında "sosyal isyan ihtimali yüksek oranda riskli" ülkeler arasında saydı. Kimdir bu olası isyanın öznesi? Kürtlerdir, Kürdistan’da karakol taşlayan Kürtlerdir, İstanbul’da araba yakan, Newroz’lara çıkan Kürt tekstil işçileridir.

DEVRİMCİ SOL VE KÜRTLER VAROŞLARA ÇEKİLDİ
* Peki geleneksel sendikal anlayışlar ve sol bu yeni durumun ne kadar farkında?

- Aslında, bu yeni siyasi potansiyeli Türkiye devrimci solu 1990’ların ortasından beri farketmiş durumda. Bu durumun ilk emareleri Gazi Mahallesi ve 1996 Kadıköy 1 Mayısı ile geldi. Gazi’de devlet mahalleye giremedi, büyük bir isyan gerçekleşti, Kadıköy 1 Mayısı’nda da varoşlar şehir merkezini bastı. Bu olaylardan sonra, Türkiye solunda gerçekten devrimci bir duruşu sergileme kararlılığındaki siyasetler de varoşlara çekildi. Bugün, henüz güçlü olmasa da, devrimciler varoşlarda yoğun çalışmalar yürütüyorlar. Kooperatifler, dernekler gibi çeşitli demokratik kitle örgütlerinde, varoşlarda mekan bulan yeni işçi sınıfını kendi ihtiyaç ve talepleri etrafında bir araya getirmeye ve dayanışma örmeye çalışıyorlar.

Benzer bir şekilde, Kürt hareketi de, özellikle DTP üzerinden varoşlarda yoğun bir siyaset yürütüyor. Bugün DTP çok önemli ve bir arada olunması gereken bir siyasi partidir. DTP, Kürt davasının ve demokratikleşmenin mücadelesini yürütüyor. Aynı zamanda, DTP, Kürt nüfusunun ve de Kürt hareketinin kentleşmesinin sonucu olarak ortaya çıkmış, tabanını işçi sınıfının en ezilen, en sömürülen ve en geniş kesimlerinden alan bir sol partidir. Dolayısıyla, Kürt enformel proletaryasını da kentlerde mobilize etme kapasitesine en çok sahip olan partidir. 300 bin kişiyi Kazlıçeşme’de Newroz’a taşımak hafife alınacak bir olay değildir.

Zira, devletin birbiri ardına gelen Kürt partilerini kapatmasının bir sebebi de budur, devlet bu partilerin kentlerin varoşlarını mobilize etme kapasitesinin farkındadır. 22 Temmuz genel seçimleri ve 29 Mart yerel seçimlerinde, DTP ve devrimci/sosyalist sol’un oluşturduğu seçim platformu bu açıdan çok önemli ve başarılı bir deneyimdir. Bin Umut Kampanyası ile 23 milletvekili meclise gönderilmiştir. Sebahat Tuncel İstanbul’un varoşlarından gelen oylarla cezaevinden, devletin elinden alınıp meclise yollanmıştır.

MİLLİYETÇİ ELEŞTİRİSİ ŞOVENDİR
* Bu durumda Kürt hareketine gerek liberallerden gerek ise bazı sol kesimlerden gelen milliyetçilik eleştirisini nasıl değerlendirmek lazım.

- Ben Kürt değilim, ancak devletin Kürtlerin toprağına ve kimliğine yıllardır saldırdığı koşullarda, Kürt milliyetçiliği yapmanın kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ancak, bu eleştirinin asıl yersiz olduğu nokta şu: DTP bugün yalnızca Kürdistan’da değil, Türkiye’nin hemen her bölgesinde işçiler arasında sol politika yapan bir partidir. Bu işçilerin oyları ile meclise vekiller yollamıştır. Bu vekiller bir gecekondu yıkımı, grev, direniş, cinsel ayrımcılık ve baskı olduğunda, öğrenciler seslerini yükselttiklerinde, orada ezilenin ve sömürülenin yanında olmaya çalışıyorlar. Bunlar, meclise vekil yollayan ve işçi tabanı olan bir sol partinin yapması gereken şeylerdir. Bu türden eleştirileri yükselten liberal solcular ve aydınlar, çoğu zaman 1960’ların Türkiye İşçi Partisi’ni özlemle anarlar. Ancak, DTP bugün TİP’in yaptıklarından hiç de geri kalmayan bir sol mücadele yürütmektedir. Türkiye’nin hemen her bölgesinde faaliyet yürütmekte, işçiler arasında siyaset yapmakta, TİP ile aynı bölgelerde benzer oyları almakta ve TİP ile benzer sayıda milletvekiline sahip olmaktadır. Bu bağlamda, TİP’e sahip çıkan ama DTP’yi “milliyetçi olmakla” eleştiren bir mantalitenin liberal ve şoven olduğunu düşünüyorum. Bu, kendini solcu olarak niteleyen sosyal şovenler arasında sıkça alıcı bulan bir söylem: “Kürtler milliyetçilik yapıyorlar, milliyetçilik kötü bir şey, o yüzden onları desteklemiyorum”. Hayır, sebep bu değil, şoven oldukları için DTP’yi desteklemiyorlar, buna da “milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım” kılıfı örtüyorlar.

Kaynak: İSMET KAYHAN -ANF

ERDEM YÖRÜK KİMDİR?

Erdem Yörük ABD'deki Johns Hopkins Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktora çalışmalarını yürütmektedir. Tez araştırma konusu refah devleti ve toplumsal hareketler üzerinedir. Özel olarak, Türkiye refah sisteminin, devletin Kürt hareketi ve işçi hareketini bastırma ve bir yandan da harekete geçirme çabalarının bir sonucu olarak ne ölçüde dönüşüm geçirdiği üzerine çalışmaktadır.

İzmir doğumlu olan Erdem Yörük, Boğaziçi Üniversitesi'ndeki lisans ve yüksek lisan eğitiminin ardından doktora çalışmalarına devam etmektedir.

Kürt kentlerinde gece boyu eylemler

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki cezaevi koşullarının ağırlaştırılmasına yönelik tepkiler gece boyunca da sürdü. Birçok kentte yapılan eylem ve etkinliklerle uygulamalar protesto edildi.

Van

Van'ın Sayit Fehim Arvasi Mahallesi'nde bir araya gelen gençler, yola taş döşeyerek trafiği kapattı. Ateşler yakan gençler, 'PKK halktır halk burada', ' Önderliğe yaklaşım savaş barış gerekçemizdir', ' Öcalan'sız dünyayı başınıza yıkarız' sloganları attı. Çınar Polis Karakolu'ndan polislerin, panzer ve akreplerle kitleye üzerine gaz bombaları atarak müdahale etmesiyle, göstericiler taş ve Molotoflarla polise karşılık verdi. Müdahaleyle ara sokaklara dağılın gençler buralarda da ateşler yakarak geç saatlere kadar eylemlerini sürdürdü. Eylemler boyunca kentte yoğun güvenlik önlemleri alındı.

Başkale

Başkale'de gençler Kale Mahallesinde mevkiinde ateş yakarak, Öcalan üzerindeki baskıyı sloganlarla kınadı. Daha sonra mahalle arasında yürüyüşe geçen kitleye polis müdahalede bulundu. Polisin müdahalesini gençler taşlarla karşılık verdi. Eylemler gece geç saatlere kadar devam etti.

Çaldıran

Öcalan'ın cezaevi koşulların ağırlaştırılmasına yönelik tepkilerin sürdüğü Çaldıran İlçesi'nde gece de eylemler devam etti. Mahallerde bir araya gelen gençler ateşler yakarak yürüyüşler düzenledi. Eylemler sırasında geniş güvenlik önlemleri alınırken, eylemler gece olaysız bir şekilde sona erdi.

Ağrı

Ağrı'da PKK'nin kuruluş yıldönümü kutlamaları ve Öcalan'a yönelik baskıları protesto etmek amacıyla mahallelerde eylemler yapıldı. Gençler ateş yakarak Öcalan lehine sloganlar attı. Uzun süre eylemden sonra kitlenin dağılmasından sonra polisler eş zamanlı evlere baskınlar düzenledi. Baskınlarda 7 kişi gözaltına alındı.

Hakkâri

Hakkâri'nin Katramas, Mezran, Dağgül, Keklikpınar, Biçer Mahallelerinde bir araya gelen gençler gece geç saatlere kadar yürüyüş düzenleyerek, Öcalan lehine sloganlar attı. Polislerin gaz bombası ve biber gaziyle yaptığı müdahaleye gençler taş ve molotoflarla karşılık verdi. Eylemler kitlenin dağılmasıyla sona erdi.

Yüksekova

Gün boyunca eylemlerin sürdüğü Yüksekova İlçesi'nde gece de Esentepe ve Yeni Mahalle'de eylemler yapıldı, Ateşlerin yakılarak, yürüyüş yapılan eylemlere polisler yer yer müdahalede bulundu. Müdahaleye rağmen eylemler geç saatlere kadar devam etti. İki gündür kepenklerin kapandığı ilçede sabah saatlerinden itibaren hayat normale döndü. Esnafların kepenkleri açtığı ilçede belediye ekipleri de ilçede temizliğe başladı. - ANF

Türkiye’nin ekseni ABD

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çantasında önemli dosyalarla 2 yıl sonra yine Amerika yolunda. Başbakan Erdoğan, 5 Aralık’ta yola çıkacak; ABD Başkanı Barack Obama ile masaya 7 Aralık’ta oturacak.
Obama’nın ‘dört gözle beklediği’ görüşmeler sırasında Kuzey Irak’tan ‘terör sorununa’, Kıbrıs’tan Ermenisten’a, Afganistan’dan Irak’a kadar pek çok görüşme başlığı masaya yatırılacak. Bu görüşmelerin nasıl şekilleneceğini ise ABD’deki Newsweek dergisine konuşan Davutoğlu, şöyle vurguluyor; Amerikan dış politikasının en önemli 10 maddesi ile Türk dış politikasının en önemli 10 maddesi aynı.

NATO VURGUSU
Newsweek dergisine konuşan Davutoğlu, Türk dış politikasına ilişkin önemli mesajlar verdi. Newsweek de Davutoğlu hakkında bir makale yayımladı ve “Bu ismi çok daha fazla duymaya hazır olun” yorumunu yaptı. Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin stratejik önceliğinin NATO üyeliğini sürdürmek ve AB ile müzakere süreci olduğunu belirtti. Dışişleri Bakanı, ‘10 yıl sonra Türkiye’yi ve kendinizi nerede görüyorsunuz?’ sorusunu ise “AB’nin bir üyesi olmuş, NATO’daki etkin rolünü muhafaza eden bir ülke görüyorum” diyerek yanıtladı.

IRAK RİSK VE AVANTAJ
Başbakanın Amerika ziyareti öncesi, ABD ile ilişkilerin Bush döneminden daha iyi olduğunu belirten Davutoğlu, ABD dış politikasının en önemli 10 maddesi ile Türk dış politikasının en önemli 10 maddesinin aynı olduğunu vurguladı. Irak savaşının Türkiye için büyük riskler de yarattığını ifade eden Davutoğlu, bu tip uluslararası meselelerin, risk ve avantajları aynı anda getirdiğine dikkati çekti.

NEWSWEEK’TEN ÖVGÜ
Bu arada dergi, son sayısında Davutoğlu hakkında bir makale yayımladı. Newsweek, yazısında, “Ahmet Davutoğlu’nun adını çok daha fazla duymaya hazır olun. Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olan eski üniversite profesörü, Türkiye ile Ermenistan arasında önceden hayal edilemeyen yakınlaşma ve Suriye ile yeni sıcak ilişkiler de dahil olmak üzere, Ankara’nın yeni diplomatik açılımının arkasındaki kişi” ifadesini kullandı.

EKSEN: ABD
Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasıyla Türkiye’nin dış politika ekseninin değişmeye başladığı görüşleri, son dönemlerin gözde tartışma konulardın biri. Türkiye’nin dış politikasında, Ortadoğu’ya art arda yapılan hamlelerle yaşanan hareketlilik, Batı’dan Doğu’ya doğru bir kayış yaşandığı yönünde değerlendirmeleri de beraberinde getirdi. Dikkat çeken bu ‘dönüşe’ ilişkin bir aktör dikkat çekiyor: ABD

DÖRT GÖZLE BEKLİYOR
Bu kadar hareketli günlerin yaşandığı bir dönemde Obama ve Erdoğan görüşmesi gündeme geldi. Obama ve Başbakan 7 Aralık’ta ABD’de görüşecek. Masada ise önemli konular olacak bu görüşme öncesi resmi bir açıklama yapan Beyaz Saray Sözcüsü Robert Gibbs “Başkan Obama, iki ülkeyi ilgilendiren bir dizi stratejik konuda Erdoğan ile görüş alışverişinde bulunmayı dört gözle bekliyor” dedi. (İstanbul/EVRENSEL)



ABD İLE NASIL BİR ‘ORTAKLIK’
ABD-Türkiye ilişkileri 1990’lı yıllarda daha da gelişmiş ve dönemin ABD Başkanı Clinton iki ülke arasındaki ilişkileri ‘stratejik ortaklık’ olarak tanımlanmıştır. ABD’nin Irak’a işgali sonrasında Türkiye kamuoyunda ABD karşıtlığı artsa da hükümetler ve ABD arasındaki ilişkiler sürdü. 2008 yılında Barack Obama’nın başkanlığa gelmesi ile birlikte ABD dış politikası yaşanan değişimin bir yansıması olarak ABD-Türkiye ilişkilerinde ‘model ortaklık’ kavramı gündeme geldi. Obama bu kavramı 6 Nisan’da TBMM’de yaptığı konuşmada gündeme getirdi. Obama model ortaklık kavramı ile Türkiye’ye Ortadoğu’da arabulucu ve öncü rolü biçti. Bu rol elbette Davutoğlu’nun da belirttiği gibi ABD’nin çıkarları çerçevesinde olacaktı.

Domuz gribinden ölümde Avrupa üçüncüsüyüz


AVRUPA Salgınları Önleme ve Kontrol Merkezi tarafından açıklanan rapora göre Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında insanları domuz gribinden hayatını kaybeden üçüncü ülke oldu.

Avrupa’da gripten ölenlerin sayısı 670’e çıktı. Yalnızca geçen hafta 169 kişi Domuz gribi nedeniyle hayatını kaybetti. Dünyada ise 1368 ölümle Brezilya ilk sırada, ABD ikinci. Avrupa’da ise İngiltere birinci. Havaların soğumasıyla birlikte domuz gribi salgını da tüm dünyada hızını artırıyor. İsveç merkezli Avrupa Salgınları Önleme ve Kontrol Merkezi tarafından açıklanan rapora göre, domuz gribinden kaynaklanan ölümler ekim ortasından beri iki haftada ikiye katlandı.

Sadece Avrupa’da geçen hafta 169 kişi hayatını kaybetti. Bu ölümlerle Avrupa kıtasında domuz gribinden ölenlerin sayısı 670’e yükseldi. Rapora göre, Avrupa’da 4 bin 400 kişi domuz gribi şüphesiyle hastaneye yattı. Test yapılan grip vakalarının yüzde 99’u ise domuz gribi çıktı. Avrupa’da 9-15 Kasım haftasında yapılan testlerde 19 binden fazla domuz gribi vakası tespit edildi. (HABER MERKEZİ)



AKTARLARIN SATIŞLARI KATLANDI
Domuz gribi virüsünden ölenlerin sayısında her geçen gün artış olması bitkisel ürünlerin satıldığı aktarlara ilgiyi artırdı. Satışları yüzde 500 oranında artan aktarlar, ürün bulmakta güçlük çekiyor. Aşırı sirkülasyon ıhlamur, adaçayı, kuşburnu, zencefil, karanfil, tarçın gibi bitkilerin fiyatının yüzde 20 artmasına sebep oldu.

Aktarların kendi tecrübelerine dayanarak elde ettiği “grip çayı” ve “atom kış çayı” karışımları yok satıyor. “Domuz gribi dahil bütün gribal enfeksiyonlara iyi gelen karışım” şeklinde reklamı yapılan çayların grip, nezle, soğuk algınlığı, öksürük, enfeksiyon ve balgama çare olduğu belirtiliyor. Domuz gribine karşı doğal formüllerden grip çayı yaptıklarını belirten İbrahim Aydın, müşterilerine bitkisel çay yetiştiremediğini söyledi. Aydın, piyasaya sürdükleri bitki çayının tarifini de verdi: “Bir iki adet zencefil, beş on adet karanfil ve kuşburnu, bir tutam da ıhlamur beraber kaynatılarak sabah akşam aç karnına içilirse, domuz gribine karşı ilk önlem alınmış olur.”
Aydın, ayrıca 100 gram zencefil, 1 kilogram balla karıştırılarak macun haline getirilip günde üç defa aç karnına birer kaşık 21 gün boyunca yenildiğinde de domuz gribine iyi geldiğini vurguladı.



DÜNYADA 14’ÜNCÜYÜZ
1 - Brezilya 1368
2 - ABD 1265
3 - Arjantin 600
4 - Meksika 573
5 - Hindistan 553
6 - Kanada 250
7 - İngiltere 216
8 - Peru 190
9 - Avustralya 189
10 - Tayland 185
11 - Kolombiya 151
12 - Şili 140
13 - İspanya 115
14 - Türkiye 112
15 - Venezuela 107
16 - İran 100
17 - G. Afrika 91
18 - Fransa 84
19 - S. Arabistan 81
20 - İtalya 76