30 Ağustos 2016 Salı

Cerablus Askeri Meclisi: “Türkiye ordusuyla koalisyon güçlerinin aracılığı ile ateşkes ilan ettik”

cerablus-askeri-meclisi-mansetCerablus Askeri Meclisi, Cerablus’ta “TSK ile Kürt güçler arasında ateşkes” sağlandığı iddialarına açıklık getirdi. Cerablus Askeri Meclisi Genel Komutanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Amerika’nın öncülük ettiği uluslararası koalisyonun devreye girmesiyle, akan kanın durması ve sivillerin güvenliğinin sağlanması için Türkiye ordusuyla koalisyon güçlerinin aracılığı ile ateşkes ilan ettik” denildi.
Cerablus Askeri Meclisi’nin açıklaması şöyle:
Amerika’nın öncülük ettiği uluslararası koalisyonun devreye girmesiyle, akan kanın durması ve sivillerin güvenliğinin sağlanması için Türkiye ordusuyla koalisyon güçlerinin aracılığı ile ateşkes ilan ettik.
Bu ateşkes, geçtiğimiz akşam Sacur nehri kıyısındaki güçlerimiz ile işgalci Türk ordusu arasında devreye girmiştir. Ateşkes için devreye giren kesimler bu ateşkesin sürekli olmasını temenni etmekte.
Ateşkesin Türkiye’nin Cerablus işgalini kabul etmemiz anlamına gelmediğini bütün kamuoyuyla paylaşıyoruz.
Kaynak: ANHA

Ücretleri ödenmeyen işçiler mal sevkiyatına engel oldu

Ücretleri ödenmeyen işçiler mal sevkiyatına engel olduAydın'ın Söke ilçesindeki Yenidoğan bölgesinde kurulu olan ve fason üretim yapan Ege 1 Özel Tekstil’de çalışan 60 işçi, aylardır ücretlerini alamadıkları için 3 gündür fabrika önünde eylemde. LC Waikiki’ye üretim yapan Akar Tekstil’in kendi fabrikalarına verdiği işi yaptıktan sonra ücretleri ödenmeyen işçiler asıl çalıştıkları işyeri ile fason iş veren firmanın patronu arasında kaldı. Her iki patron da topu birbirine attı ve işçilerin ücretleri ödenmedi. Bunun üzerine ürettikleri mallara el koyan işçiler, “Ücretimizi ödemeden mallarınızı vermeyiz” diyerek direnişe başladı.

PATRONLAR TOPU BİRBİRİNE ATIYOR, İŞÇİNİN ÜCRETİ ÖDENMİYOR

Yaşananlara ilişkin telefonla gazetemize bilgi veren işçilerden Turgay Aslan, bir buçuk senedir Özel Teksil’de fason üzerine çalıştıklarını belirterek, yıllardır ücretlerde sıkıntı yaşadıklarını, ücretlerinin geç ödendiğini ifade etti: “Bu kez iki aydır ücret alamadık. Akar Tekstil isimli İzmir’in en büyük tekstil firması bizim fabrikaya fason verdi. Bu firmanın patronu Orhan Akar. LC Waikiki’ye üretim yapıyor. Bize en son yaptırdığı ürünler de LC Waikiki’nin. Bizim çalıştığımız EGE 1 Özel Tekstil’in patronu Emel Özel’le anlaştılar biz de diktik. Ama ücretlerimizi alamadık. Akar Tekstil’in patronu Orhan Akar, “Ben sizin patronunuza 220 bin lira ödedim. Ben ödememi yaptım, siz paranızı patronunuz Emel Özel’den alacaksınız dedi. Emel Hanımla konuştuk. Şu gün dedi, bu gün dedi bizi oyaladı. İki ay oldu paramızı vermedi. Biz 3 gündür çalışmıyoruz, grevdeyiz. Kontağı kapattık, fabrika çalışmıyor” dedi.

İŞÇİLER ÜRETTİKLERİ MALLARA EL KOYDU

İş bırakmalarının ardından Akar Tekstil’in patronu Orhan Akar’ın kendileriyle görüşerek, “Sevkıyatım var yetişmesi lazım. Yoksa 900 bin lira yanacak. Sizden ricam malımı çıkarın, ben sizin ödemenizi yapacağım” dediğini aktaran işçi Turgay Aslan, “Biz de bunun üzerine kalkıp insanlık namına çalışmaya devam ettik. Mallarını çıkardık. O gün geldi dedi ki ‘Patronunuz Emel Özel’e verdim paranızı. Emel Özel’e sorduk, ‘bende para yok, madem size Orhan Akar söz verdi onunla halledin’ dedi. Topu birbirlerine attılar. Böyle olunca patronlar sözlerinde durmayınca biz de Orhan Akar için yaptığımız mallara el koyduk. Orhan Akar'la görüşüp, ‘Paramızı verin, biz de sizin mallarınızı verelim’ dedik” şeklinde konuştu.

HAKKIMIZI ALANA KADAR DİRENECEĞİZ

Fabrikanın önündeki bekleyişleri sürerken, patronları Emel Özel’in geldiğini ve Perşembe günü saat 15.00’te saat ücretlerinin dağıtılacağını söylediğini belirten Turgay Aslan, “Biz gelip basının önünde bu açıklamayı yapmasını istedik ama yapmadı. Biz de malı vermedik. Sabaha kadar nöbet tuttuk. En son jandarmayı soktular devreye. Jandarma geldi. Biz Jandarma’ya, ‘Malı vermeyiz, biz haklıyız, hakkımızı istiyoruz’ dedik. Jandarma Akar Tekstil’in patronu Orhan Akar’la görüştü. ‘İşçilere söz vermişsiniz ama ücretlerini ödememişsiniz’ dediler. Herhangi bir müdahalesi olmadı bize Jandarmanın. Bayram öncesi hepimizi mağdru ettiler. Biz hakkımızı istiyoruz. Alana kadar da buradan ayrılmayacağız. Patronun söz verdiği Perşembe gününe kadar bekleyeceğiz. Perşembe günü ne olur göreceğiz. Sözlerini tutmalarını, hakkımızı vermelrini istiyoruz” dedi.

BAZI İŞÇİLER SİGORTASIZ ÇALIŞTIRILIYOR

Fabrikada sigortasız çalışan işçiler olduğunu, işçilerin, ‘bugün yapacağız, yarın yapacağız’ diye kandırıldığını söyleyen Turgay Aslan, “Biz burada 60 işçiyiz. Sendika yok. Bir kısmımız sigortalıyız, bir kısmımızın sigortası yok. Şu ana kadar belki 40 kişi işi bırakıp gitti. İçeride kalan paraları var alamadılar. Bazıları dava açtı” dedi.

Çocuk evinde evliliğe kim göz yumdu?

Siirt’te Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı Başak Çocuk Evi’nde görev yapan psikolog, 3 yıldır aynı çocuk evinde devlet koruması altında olan ve 18 yaşını henüz dolduran M.K. ile evlendi.
​Kurumda kalan M.K. 18 yaşını 8 Temmuz 2016’da doldurdu. İki hafta içinde mahkeme kararıyla devlet korumasından çıkarıldı. M.K. ve Y.G. bugün nikah yapıyor.
2 yıldır kurumda psikolog olarak görev yapan Y.G. ile M.K.’nin evliliğinden çocuk evinin yöneticilerinin de haberi olduğu ve çocuk evinde başlayan “ilişkiyi” onayladıkları iddia ediliyor.
‘İLİŞKİ KURUMDA BAŞLADIYSA BU İSTİSMARDIR’
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası SES Genel Merkezi bu evlilikle ilgili soruşturma yürütülmesi için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na ihbarda bulundu.
Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz SES Genel Hukuk Sekreteri Aylin Akçay, “Çocuğun 18 yaşını doldurup kurumdan ayrılmasından çok kısa zaman sonra gerçekleşen bu evlilik, ilişkinin kurumda başladığını gösteriyor. Bu olayda 18 yaşını doldurmuş iki reşit insanın özgür iradeleriyle aldıkları bir evlilik kararından söz etmiyoruz. Doğrudan devlet koruması altındaki bir çocuğun bakımıyla ilgili sorumluluk sahibi olan bir meslek elemanının mesleki ve etik ilkeleri çiğneyip çocukla ilişki kurmasından, suç işlemesinden bahsediyoruz. Çocuk üstünde sorumluluk ve yetki sahibi olan bir kamu görevlisinin, mesleki ve etik sınırları aşarak kurduğu bu ilişki esasen istismardır. Üstelik, bu kurumlardan sorumlu yetkililerin, kurum sorumlularının bu ilişkiyi onayladığını görüyoruz. Bu ilişkinin kendisinde bir problem görmüyor çocuklardan sorumlu olan yetkililer. Karşı karşıya olduğumuz sorun sadece meslek elemanıyla değil bütün bir kurumun bir hizmet biçimi olarak çocuklara nasıl yaklaştığını gösteriyor” dedi.
SORUMLULAR TARAFINDAN TEŞVİK EDİLEN BİR SUÇ
Bakanlığa ihbarda bulunduklarını, ancak zaten Siirt’te bu evlilikten neredeyse bütün bakanlık yetkililerinin haberdar olduğunu ve bu evlilikte bir sorun görmediklerini dile getiren Akçay, “Bizzat sorumlular tarafından teşvik edilen, onaylanan bir suçtan bahsediyoruz. Bakanlığın kendi sorumluluğu altında bulunan çocuklara nasıl bir yaşam ve gelecek öngördüğünü gösteriyor bu tutum” diyerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı birimleri de eleştirdi. Devlet koruması altında olan bir çocuğun, bu kurumda meslek elemanı olarak çalışan kişi ile evlendirilmesi iddiasının yalnızca evlendirilen çocuk açısından değil, kurumda kalan diğer çocuklar için de endişe verici bir durum olduğunu ifade eden Akçay “Başından itibaren böyle bir ilişki içinde olan, bu ilişkiye göz yuman ve onaylayan herkesin hesap vermesi gerekir” dedi.
‘EVLİLİK İKİ REŞİT İNSANIN KARARI’YMIŞ!
Telefonla ulaştığımız Başak Çocuk Evi Müdür Yardımcısı Gökhan Marakçı, “Çocuk dediğiniz kişi reşit biridir, 1.5 ay önce reşit olmuş ve kurumumuzdan ayrılmıştır. Kararı bizim doğru ya da yanlış diye sorgulama durumumuz yok” dedi. Evlilik kararının iki reşit insanın aldığı bir karar olduğunu, ilişkinin çocuk kurumda devlet koruması altındayken başladığı iddiasının doğru olmadığını söyleyen Marakçı, sorularımızı bakanlık yetkililerinin yanıtlaması gerektiğini, görevde olan bir devlet memuru olarak yanıt veremeyeceğini söyledi.
Psikolog Y.G.’nin facebook sayfasında Hz. Muhammed’in “Ben şu iki zayıfın hakkını yemeyi size haram kılıyorum. Yetim hakkı ve kadın hakkı” sözünü paylaşması da dikkat çekti.


Zindanlarda tırmanan faşizm

faşizm zindanlar ile ilgili görsel sonucuAzap siyasetinin, ekonomisinin ve gündelik nobranlığının biricik mekanları zindanlar, topyekûn kıskaçta... Son otuz yılı baz alırsak bu son 5 - 6 ay kadar hareketli ve tecritsel hallerin olduğu bir dönem yok gibi. 20 - 25 yıldır içeride olan ve neredeyse on zindan dolaşmış arkadaşlar çok rahat söylüyorlar böyle bir dönem görmediklerini...
Öyle ya, hep ‘batıya’ olan sürgünlerin bile anlamı kalmadı. Artık Tekirdağ’dan Edirne’ye sürgün ediyor. Van’dan Erzurum’a, Amed’den Siirt’e ve Antep’e...
Daha çok cezaevi yapmakla övünen egemen akıl, aklını hepten yitirdi. Çünkü „siyasi tutsaklara“ artık ne edeceğini bilmiyor. En son kısmi düzenleme yapıp kırk bin insanı dışarı bırakırken, siyasilerin açık görüş hakkını da bir aydan iki aya çıkardı. Yakında kapalı görüşleri de kaldırır. Beklemedeyiz... 
Yani her şeyin acısını siyasilerden çıkarmaya ant içmişler. Kürtçe güzel bir söz var. Bê minet! diyor. Aynısından...
Şu aralar ne yapmakla meşguller, kısaca değinirsek:
Aşırı yaz sıcaklarında suyu kesiyor, günde sadece birkaç saat su veriyor. Sevk - sürgün listeleri desen çarşaf çarşaf...
Gündelik yaşamı daraltmak, boğmak için akla ziyan ne varsa genelgelerde diz boyu. Misal voleybol topu verilmez. Neden derseniz? Çünkü duvar delinebilirmiş. Ağır su kovasını kaldıran ve belini inciten arkadaş revire çıkarılmaz ve tutanak tutulur. Hatta gardiyan çağırmak için çalınan mazgala sert vuruldu diye tutanak tutulmaya çalışılıyor.
Peki üç kişilik küçük bir odaya kaç kişi sığabilir? Tabii ki üç kişi, zaten oda ona göre yapılmış. Ama mucize bu ya! Şuan yedi kişi kalıyor üç kişilik yerde. Nereye ayak basıyor, yatağı nereye koyuyoruz ne siz sorun ne biz söyleyelim... 
Hasta tutsak arkadaşların durumu en zor olanı. Çok özgün durumları olan pek çok arkadaş bulunuyor. Maalesef sürgün listelerinin de başına bunlar koyuluyor. Yetmiyor; gittikleri yerlerde de hoş geldin dayağı. Devletin hasta tutsak politikasını daha iyi anlamak için şuan Menemen R Tipinde tutulan Ergin Aktaş ve Sibel Çapraz yoldaşların durumuna ve onlara reva görülenlere bakılabilir. Gerçekten bazı arkadaşların durumu insanı lal ediyor. Nasıl anlatacağını bilemiyorsun. Ve bunlar oldukları zindanda öncelikli hedefler. Çünkü ilgili idare onları başından atmak istiyor. Tedavi, ilaç, kontrol ile uğraşmak istemiyor.
Amed’de son üç ayda 400’e yakın arkadaş sürgüne gitti. Diğer tüm illerde de benzer durumlar var. Yine Amed’de kampüs cezaevi inşaatı tam gaz devam ediyor. En ufak bir aksama, zarar vs. olduğunda top siyasi tutsaklara dönüyor dedim ya, açayım biraz daha...
Darbeci mi getirildi? Yer mi yok? Hemen gönder siyasiyi. Tahliyesine üç ay mı kalmış? Tutukludur, mahkemesi buradadır. Boş ver! Gönder... Gönderdiği kim?
Haftada üç gün ve 6 - 7 saat diyalize bağlı yaşayan Celal Şeker, iki ayağı olmayan Mehmet Özen arkadaş, 20 yıldır faşizme dirhem dirhem direnen ve başına su dökemeyen, yemek yiyemeyen Apê Dedo yani M. Emin Özkan...
Kindar, mundar, çirkin ve soğuk canavar devletin çirkef yüzünü en hızlı gösterdiği ve uygulamaya koyduğu alan zindanlar oluyor. Şartlar daha da ağırlaştırılıp, provokasyon ortamı hazırlanırken örgütlü alanları da bir taraftan tasfiye ediyorlar. 
Asgari yaşam düzeyindeki temel hakları da pazarlığa çeviriyorlar... Dışarıda yükselen ahlaksız ve kirli savaşın maskesi zindanda, siyasi tutsaklar şahsında çok net beliriyor, düşüyor. Bu faşizm bugün Hayrilerin, Kemallerin ve Mazlumların canları pahasına yarattıkları „zindan geleneğine“ saldırıyor. 
Teslimiyet istiyor. Dün olmadığı gibi bugün de teslim olunmayacak. 
Bugün çok daha güçlüyüz.  Zindanlardaki sirkülasyon devam ettikçe ve tırmanan savaşla beraber yönelim oldukça zindan da direnecek, sözünü söyleyecektir...,
Yeni Özgür Politika

Haramilerin saltanatını yıkacağız


Türkiye’nin büyük edebiyatçısı, Kürt halkının dostu Vedat Türkali, 97 yaşında hayata veda etti. Ardında tükenmez umudunu, direncini ve en zor dönemlerde bile sürdürdüğü direnişçi dostluğunu bıraktı. KCK, ‘Kürt halkı onu hep sevgiyle hatırlayacaktır’ açıklaması yaptı. 

30 Ağustos 2016 Salı | Dizi

Vedat Türkali, 97’sinde koca bir çınar olarak ve son demlerine kadar bir an olsun eğilmeyerek noktaladı yaşamını. Dün, 29 Ağustos’ta, Yalova’da. Türk edebiyatının, Türkiye halklarının bir büyük değeri, ağabeyi, öğretmeniydi.
Türkali, 13 Mayıs 1919 günü, Samsun’da doğdu. Asıl adı, Abdülkadir (Demirkan) Pirhasan’dı. Samsun Lisesi’ni bitirdikten sonra, 1942 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydını yaptırdı. Mezun olduğu yıl, eşi Merih Pirhasan’la evlendi.
Öğretmenliği, Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi’nde yapabildi. 1951 yılında tutuklandı. 9 yıl ceza aldı ancak 7 yılın ardından şartlı olarak salıverildi.
Türk edebiyatının bir diğer büyük ismi Rıfat Ilgaz’la birlikte Gar Yayınları’nı kuran Vedat Türkali, senaristliğe ise 1960 yılında Dolandırıcılar Şahı ile başladı. 

Ödüller, kitaplar...
Türkali, ‘Karanlıkta Uyuyanlar’ filmiyle, 1965 yılının Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazandı. ‘Dallar Yeşil Olmalı’ oyunuyla 1970’te TRT Sanat Ödülü’nü aldı. 1974’te Milliyet Yayınları’nın Roman Yarışması’nda birinci oldu. Aynı yıl, Bedrana filmiyle de Çekoslovakya Karlovy Vary Şenliği Ödülü’ne layık görüldü. 1976’da Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Altın Portakal’daki ikinci senaryo ödülünü, 1977 yılında, ‘Kara Çarşaflı Gelin’ filmiyle aldı. 2016’da ise Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü’ne layık görüldü. 
1 Mayıs 2004 - 1 Mayıs 2005 arası, aydınların, sanatçıların, kültür sanat kurumlarının ve insan hakları savunucularının katılımıyla, ‘Vedat Türkali Yılı’ ilan edildi.
Vedat Türkali’nin, her biri derin izler bırakmış Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık, Tek Kişilik Ölüm, Güven, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Kayıp Romanlar, Yalancı Tanıklar Kahvesi, Bitti Bitti Bitmedi gibi çok sayıda romanı var.
‘Komünist’ adıyla 2001 yılında yayımlanan otobiyografisinde ise çocukluğundan üniversitede (tıpkı Güven romanındaki gibi) TKP’yi arayışına, tutuklanmasına kadarki yaşamını anlattı.

Eğilmedi, bükülmedi
Türkali, neredeyse bir asra uzanan yaşamında, mücadeleden bir an bile geri durmadı. Eğilmedi, bükülmedi, doğru bildiğini her koşulda söyledi. Yapabildiğince, ilerleyen yaşına, tutmaz ayaklarına aldırmadan, eylemlere de katıldı. Bir süre sonra yürüyemez oldu, tekerlekli sandalyesi üzerindeydi ama yine de evine kapanmadı. Hrant Dink katledildiğinde, ‘Hepimiz Ermeni’yiz’ yazan pankartıyla, oradaydı. 2010 yılında, direnişle kazanılmış Taksim Meydanı’ndan, kızıl kazağı içinden gülümsüyordu.
Vedat Türkali’yi çok zaman, Kürt halkının yaşadıklarını anlatırken dinledik. Anlatmakla kalmadı, kavganın tam içinde yer aldı. 2002 yılında, DEHAP’tan aday olmuştu. HDP’nin seçim çalışmalarına da yürekten destek verdi. Cizre’deki katliamlara karşı durmak için yapılan eylemde, yine tekerlekli sandalyesiyle, en öndeydi. “Bu ülkede var olan Kürt, Rum, Ermeni ve tüm halklar özgür olmadıkça barış gelmez” diyordu.

Kazanacağız, başka çare yok
7 Haziran Seçimleri öncesinde, HDP’ye destek için yapılan bir şenlikte söylemişti şu sözleri: “En temel görevimiz bu devletin gerçek bir halk devleti biçimine gelmesi için elimizden geleni yapmaktır. Elimizden geleni de yapacağız. Kazanacağız, dayanışmayla, sevgiyle ve birbirimize güvenerek. Mutlaka kazanacağız çünkü halkların kazanmaktan başka çaresi yok.”
Son söyleşilerinden birinde, “Kendinizi en çok ne zaman özgür hissettiniz” sorusuna, “Daha hiç öyle hissetmedim” demişti büyük usta. Umutsuz olduğundan değil; birkaç soru sonra eklemişti zaten: “Her şeye rağmen umut tabii olacak. Sen çalışıyorsun, düşman da çalışıyor, unutma. Hep sen çalışmıyorsun ki! Düşmanın elinde daha çok alet var, daha çok imkân var ama buna rağmen sen diyeceksin ki, ben senden daha güçlüyüm... Umutsuzluk yok. Dünyada her yere gelecek barış ama hangi ülkeye, hangi şartlarda, bilinmez.”  

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Aslı Erdoğan: Her koşulda barışı savunmaya devam edeceğim

Aslı Erdoğan: Her koşulda barışı savunmaya devam edeceğimCHP (Cumhuriyet Halk Partisi) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kapatılan Özgür Gündemgazetesine yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Özgür Gündem Gazetesi’nin Yayın Danışma Kurulu üyesi ve gazeteninyazarı Aslı Erdoğan’ı tutuklu olduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde ziyaret etti ve bir saate yakın görüştü.

Duvar'dan Hülya Karabağlı'nın haberinde; Aslı Erdoğan’ın hukuki durumunu konuştukların söyleyen Tanrıkulu, “Aslı Erdoğan öncelikle herkese selam ve sevgilerini gönderdi” dedi.

Erdoğan’ın sona eren tecrit koşullarıyla ilgili “Tecritten koğuşa alınmak nispeten daha iyi” dediğine dikkat çeken Tanrıkulu, yazarın, “Ancak şu da bir gerçek açıklıkla ifade edeyim ben edebiyatçıyım, yazarım. Bunun dışında kalemimden ve düşüncemden başka herhangi bir silahım yok” dediğini söyledi.

Düşüncelerini ifade etmeye devam edeceğini de söylediğini kaydeden Tanrıkulu, “Tutuklu da olsam, içeride de olsam düşüncemi yazmam engellenemez” dediğini aktardı.

‘İNSANLARI SEVDİĞİM İÇİN YAPIYORUM’

Tanrıkulu, Aslı Erdoğan’ın “Her koşulda barışı savunmaya devam edeceğini” söylediğini belirtti ve “Bunu insanları sevdiğim için yapıyorum” dediğini ifade etti.

Sağlık durumuyla ilgili Erdoğan’ın daha kötü koşullarda olanlara dikkat çekerek, “Daha kötü koşullarda olanlar var, onlara nazaran benim sağlık durumumu söylemeyi doğru bulmam” dediğini belirtti.

TANRIKULU: CEZAEVİ ALIŞMASI GEREKEN BİR YER DEĞİL

CHP’li Tanrıkulu, Duvar’a şu değerlendirmeyi yaptı:

“Hukuksal konularda kendisiyle konuştuk. Onun dışında cezaevi hiçbir insanın alışması gerektiği hele hele bir yazarın bulunması gereken bir ortam değil. Yani ikinci dünya savaşından sonra neredeyse tutuklanan gözaltına alınan bir tek edebiyatçı yok. Demokratik ülkelerde böyle insanlar el üstünde tutulurken bizde bu şekilde muameleye tutulmuş olmasını izah etmeyi de burada tutanlara bırakıyorum.”

'Kanımız Dicle'ye aktı, Basra'da Fırat'la buluştu'

2015'in Ağustos'unda Kürt kentlerinde başlayan sokağa çıkma yasakları, operasyonlar, çatışmalar birinci yılını doldurdu. Geriye; kan banyosunda yıkanan, kentleri yıkılmış, acılı insanları evsiz kalmış bir Türkiye kaldı. Şimdi bir yolculuğa çıkacağız sizinle. Sur'dan Nusaybin'e, Cizre'den Şırnak'a doğru. Yiten canlardan, yıkılan kentlerden arta kalan o acı tortunun, derin yaranın izlerini süreceğiz.

Bombalanan bir binanın bodrumundan telefonla HDP Diyarbakır Milletvekili Sibel Yiğitalp’e ulaşan Remziye Tosun içinde bulundukları koşulları ağlamaklı bir sesle anlatıyordu:
Burada resmen cehennem hayatı yaşıyoruz. Burada iki kızımla başka bir komşumla evden çıktık. Savaş Mahallesi olduğunu tahmin ediyorum. Su yok, bodrum katındayız. Buradan asla çıkmaya cesaret edemem çünkü her tarafta keskin nişancı olduğunu biliyoruz. Bodrumun üstüne havanlar, bombalar atılıyor. Üstümüzde yangın var. Yani bina üstümüze düştü düşecek.
Remziye’nin 10 yaşındaki kızı Şevin alıyor telefonu:
Helikopter sobanın dumanını görünce direk bombaatarlar yağdırıyor evimize. Bizi kurtarıyorsanız kurtarın, kurtaramıyorsanız…
Bu kez telefondan aynı bodrumda bir çocuğuyla birlikte mahsur kalan Amine Abiş sesleniyordu:
Sanki ölüme terk edilmişiz. Kaldığım yeri bile bilmiyorum. Bombalardan böyle sokağa bile bakamıyorsun. Evler hep üstümüze yıkılıyor. Aşağıya geliyorlar. Yanıyor evler. Durumumuz gerçekten çok zor. Bize sahip çıkın yani, diyorlar ya yarın gece bir havan topu atılsa belki burada ölmüş oluruz, onu Allah bilir yani.
Aynı gün, Sur’da camı çerçevesi inmiş bir evden kısa bir görüntü düşüyordu sosyal medyaya. Yaşları iki ile 11 arasındaki altı çocuk ile bir kadın vardı görüntüde. Ekranlara düşen kısa çekimde ikisi yaralı çocuk görünüyordu. Birinin kolu sargılıydı. Diğerinin hem başında, hem omuzunda, hem de bileğinde bandaj vardı. Kadın sesini duyabilecek olanlara sesleniyordu:
Biz bir halkız, siviliz, bizi bombalamayın, çocuklarımıza kıymayın…

Yaşanan çatışmalı ortamın en akılda kalan görüntüsü yıkılan, bombalanan kentlere asılan Türk bayraklarının önünde verilen zafer pozları olacak.

SİYASETLE DEĞİL ‘SOPAYLA’ ÇÖZÜM!
2015’in Ağustos’undan bugüne kadar kan gölüne dönen Kürt kentlerinde; Nusaybin’den Dargeçit’e, İdil’den Silopi’ye, Cizre’den Yüksekova’ya, Şırnak’tan Varto’ya, Sur’dan Silvan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada çok yaşandı bu ve benzeri acılar.

Oysa görünürde büyük bir barış umuduyla başlamıştı 2015 yılı. Yerel bazı çatışmalar dışında insan ölümleri sıfır noktasına gelmiş, silahlar susmuştu. Herkes 28 Şubat’ta AKP hükümeti ile HDP İmralı Heyeti’nin birlikte duyurduğu “Dolmabahçe Mutabakatı” ile daha bir umutlanmıştı.
Ama çok kısa bir süre sonra “çözüm masası” devrilmiş, yer yer “kontrollü çatışmalarla” 7 Haziran seçimlerine varılmıştı.

“Verin 400 milletvekili bu iş huzur içinde çözülsün” diyen AKP sözcülerinin “HDP barajı aşarsa çözüm süreci biter” tehditleri sonuç getirmemişti.

Türkiye, 7 Haziran seçimleri sonrası büyük bir kanlı kaosa koşar adım gidiyordu.

Bir yandan bombalar patlıyor, insanlar ölüyor, diğer yandan özellikle Kürt kentlerinde mahalleler, sokaklar, evler basılıyor, insanlar döve döve gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu.

6-8 Ekim 2014’teki Kobane olaylarında bazı kentlerde kurulan barikatlar, hendekler 7 Haziran seçimlerine gelindiğinde neredeyse sıfır noktasına gelmişti. Ancak HDP’nin yüzde 10 barajını aştığı, AKP’nin tek başına iktidar olamadığı seçimler sonrası güvenlik güçlerinin yoğun baskınları ve gözaltısı sonucu yeniden uç vermeye başlamıştı hendekler ve barikatlar. Baskınlar ve gözaltılar arttıkça hendeler çoğalıyor, barikatlar yükseliyordu.

24 Temmuz 2015’te savaş uçaklarının Kandil’i bombalayarak başlattığı “sıcak çatışma” süreci ve buna karşılık Kandil’in yaptığı “özyönetim” ve “özsavunma” çağrısından sonra hızla artan hendekler daha derin, çoğalan barikatlar daha yüksekti.

Bir yandan Kandil bombalanırken, diğer yandan PKK bombalı sabotaj eylemlerine başlamıştı. Ülkede gerilim hızla tırmanıyordu. Barikatlı, hendekli kentlerde her an patlamaya hazır bir sessizlik hüküm sürüyordu.

AKP, yitirdiği iktidarı tekrar geri almak için 7 Haziran seçim sonuçlarını tanımamış, 1 Kasım’da erken seçim kararı almıştı.

İşte bu seçimlere tam 2,5 ay kala, 2015 Ağustos’unun ortasında siyaseten çözülmesi gereken bir sorunu AKP askeri yöntemlerle, yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulduğundan bu yana defalarca yaptığı gibi “sopayla” çözmeye karar verdi. Hendeklerin, barikatların olduğu kentlerde önce sokağa çıkma yasağı ilan edilecekti. Yerleşim birimleri asker ve polis zırhlılarıyla kuşatılacak, tanklarla, toplarla, havadan bombardımanlarla hendeklerin ve barikatların olduğu mahallelere, caddelere, sokaklara girilecekti.

Çatışma bölgesinden çıkıp silahlar susunca geri dönen insanlar bir anda yanmış, yıkılmış, yağmalanmış evleriyle karşı karşıya kaldı.


9 İL, 35 İLÇEDE 111 YASAK
İlk uygulama 16 Ağustos 2015’te Varto’da başladı. Ardından kent merkezlerinde, ilçelerde, hatta sonunda köylerde bile sokağa çıkma yasakları ilan edilerek tanklı, toplu, helikopterli, uçaklı operasyonlar başladı.

O günden bu yana geçen bir yıllık süre içersinde dokuz il ve 35 ilçede, resmi olarak tesbit edilebilen en az 111 kez süresiz ve gün boyu sokağa çıkma yasağı gerçekleştirilmiş.

Bir yıllık sürecin bilançosunu çıkartan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi’nin yaptığı çalışmaya göre iller üzerinden yapılan sayısal değerlendirme de hayli çarpıcı; Diyarbakır’da 61, Mardin’de 18, Şırnak’ta 13, Hakkari’de 11, Muş ile Batman ve Bingöl ikişer, Elazığ da bir kez sokağa çıkma yasağı uygulanmış.

Şu anda sokağa çıkma yasağı bir tek Şırnak’ta kesintisiz sürüyor. Bazı ilçelerde hala yasaklı mahalleler var. Bazı ilçelerde de kısmen sokağa çıkma yasağı uygulaması sürüyor.

Sokağa çıkma yasakları kaldırıldıkça,  yasaklı mahalleler açıldıkça geriye yanmış, yıkılmış, bombalanmış kentlerin kaldığı görüldü. 50 binden, 100 binden fazla insanın yaşadığı kentler artık İkinci Dünya Savaşı sonrası Berlin, iç savaş sonrası Beyrut, İsrail saldırısı sonrası Gazze, IŞİD saldırısı sonrası Kobane görüntüsündeydi.

Bu çatışmadan iki milyona yakın insan etkilenmişti. Yaşam hakkından barınma hakkına bütün insan hakları ihlal edilmişti. Yıkılan evlerin, barınmasız kalan ailelerin sayısı “onbinlerce” diye ifade ediliyordu. Bu bilançonun ne denli büyük olduğu önümüzdeki günlerde daha da anlaşılacak. Ama hepsinden vahimi, önümüz kış ve on binlerce aile bu kışı evsiz, barksız geçirecek. Gelmekte olan büyük felaket de bu.

Gelelim en “can” alıcı meseleye, yani insan kayıplarına.

Sokağa çıkma yasakları ilan edilen, operasyon yapılan, çatışma yaşanan, karadan ve havadan bombalanan; Nusaybin’den Dargeçit’e, İdil’den Silopi’ye, Cizre’den Yüksekova’ya, Şırnak’tan Varto’ya, Sur’a uzanan bir coğrafya kan gölüne dönmüştü.

Çatışmalar başladığında adı Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi olan, çatışmaların ortasında Sivil Savunma Birlikleri adı alan örgüte üye gençler öldürülüyordu evlerinin, mahallelerinin sokaklarında. Dışarıdan gelen az sayıda PKK gerillası vardı. Onlar da öldürülüyordu. Bölgenin her yerleşiminde yeşil, sarı, kırmızı renkli bayraklara sarılı tabutlar toprağa veriliyordu.

Jandarma Özel Harekat askerleri, Özel Harekat Timi polisleri ve korucular öldürülüyordu, ülkenin dört bir yanındaki yoksul evlerinde Türk bayrağına sarılı cenazeler veriliyordu toprağa…

En çok öldürülen de çoluğuyla, çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla sivil Kürtlerdi. İçlerinde birkaç aylık olanı da vardı, yaşı 70’leri, 80’leri geçmiş olanı da. Öldürülenler arasında kendi halkıyla dayanışmaya gelmiş çoğu üniversite öğrencisi olan ve hayatlarında bir kez olsun eline silah almamış, silah eğitimi görmemiş, hiçbir silahlı çatışmaya girmemiş Kürt gençleri de vardı.

Kentlere yapılan bir yıllık operasyonlarda yaşamını yitiren asker, polis ve korucu sayısı 700 civarındaydı.

Çatışma bölgesinden çıkıp silahlar susunca geri dönen insanlar bir anda yanmış, yıkılmış, yağmalanmış evleriyle karşı karşıya kaldı.


ÖLENLERİN SAYISI VE KİMLİĞİ HALA BELİRSİZ
En zor olanı da bu çatışmalarda ölen sivillerin sayısını belirlemekti.

Çeşitli sivil toplum örgütlerinin verilerine göre sokağa çıkma yasağı ilan edilen 35 ilçede 400 silahlı militan öldürülmüştü. Sivil ölümleri ise 600’e yakındı.

TİHV Dokümantasyon Merkezi ise operasyonlarda öldürülen 321 sivilin bilgisine ulaşmıştı. Bir yıllık bilançoya göre bu sivillerden 79’u çocuk, 71’i kadın ve 30’u da 60 yaşın üzerindeydi.

Bu çalışmaya göre bir de bu verilere dahil edilmeyen ölümler vardı:
Şırnak’ın Silopi ilçesinde bir karnından ateşli silahla vurulma sonucu yedi aylık ölü doğum meydana gelmiş; en az 16 sivil sokağa çıkma yasağının sürdüğü ilçelerin yakınındaki mahallelerde  resmi sokağa çıkma yasağı ilanı veya operasyon olmayan bölgelerdeki toplumsal gösteriler sırasında, güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu vurularak veya göz yaşartıcı kimyasallar gibi. toplumsal olaylarda zor kullanım araçlarının yarattığı etki nedeniyle ve sokağa çıkma yasaklarının kaldırıldığı / gündüz saatlerinde uygulanmadığı bölgelerde çatışma atıklarının infilak etmesi sonucu yaşamını yitirmiştir.
Ancak 16 Ağustos 2015’ten 15 Ağustos 2016’ya kadar süren kanlı süreçte resmi kayıtlara, AKP iktidarına, İçişleri Bakanlığına, valiliklere, kaymakamlıklara göre hemen hemen hiç sivil kaybı yoktur. Bütün ölenler “bölücü terör örgütü mensubu”dur; birkaç aylık bebek de, 70’ini aşmış yaşlı da…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve zaman zaman Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamalara göre öldürülen PKK’li sayısı binlerle ifade edilmektedir. Hatta bir ara, Kandil’e yapılan operasyonlar da dahil sekiz bine yakın PKK’linin öldürüldüğü iddia edilmiştir. Ancak bu verilen sayıyla arazideki gerçekler birbirine uymamaktadır.

Hatta devletin güvenlikle ilgili kritik noktalarında bulunmuş, Başbakan Yardımcılığı yapmış Bülent Arınç bile verilen bu sayıya itiraz etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yılın Haziran ayında yaptığı “20 Temmuz’dan bugüne kadar 7 bin 600 terörist yurt içi ve yurt dışında etkisiz hale getirildi” açıklamasına “bu neyin nesi” diyerek karşı çıkmıştı.
8 bin tane terörist etkisiz hale getirildi, diyoruz. PKK’nın içeride en fazla bin 500, Kandil’de de en fazla 2 bin; demek ki 3 bin 500 kişilik bir gücü var. Bu neyin nesi?
Türkiye’nin son girdiği “kanlı tünel” tam birinci yılını doldurdu. Bu çatışmalarda yitirdiğimiz canların sayısını bile tam olarak bilmiyoruz. Gaziantep’ten Silopi’ye kadar kimsesizler mezarlığına gömülen onca kişinin de kimliklerini bilmiyoruz.

Son bir yılda işte böylesine yıkımlı, böylesine kanlı bir “tahrip gücü yüksek” süreç yaşadık.

Ama bildiğimiz birşey ver; aynen, yaşlı bir Diyarbakırlının, bu ülkenin başına gelen felaketi coğrafik boyutlarıyla tanımladığı gibi:
Kanımız Dicle’ye aktı, Basra’da Fırat’la buluştu.
Celal Başlangıç
Gazete Duvar