24 Nisan 2020 Cuma

DOĞUMUNUN 150.YILINDA LENİNİ ANMAK VE ANLAMAK..!


Proletaryanın Kurtuluşuna adanmış Bir Yaşam Lenin’in Yaşamı ve Mücadelesi..
Vladimir İlyiç Ulyanov, bilinen adıyla Lenin (22 Nisan 1870, Simbirsk - 21 Ocak 1924, Moskova) Rus komünist devrimci önder. Marksist-Leninist ideolojinin fikirsel önderi, Ekim Devrimi'nin lideri ve Sovyetler Birliği'nin kurucusu. Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin öncüsü olan Rusya Komünist Partisi (Bolşevik)'nin ilk lideri. Lenin aynı zamanda Marksist teorik ve felsefi yazıların yazarı olarak bilimsel sosyalizmin Marx ve Engels sonrası geliştiricilerindendir. Lenin'in en büyük amacı, kapitalizmin uzlaşmaz sınıf çelişkilerinden proleter bir dünya devrimi oluşturup toplumsal sınıf karşıtlıklarının olmadığı insan toplumunun tarihsel oluşumuna öncülük etmekti. Kendisi, Marksizm üzerine kurulmuş politik ve ekonomik bir teori olan Leninizm'in de kurucusudur. Leninizm, Marksizm’in çağın gereklerine göre hem kuramsal hem politik hem de ekonomik alanda, temel ilkelere bağlı kalarak yeniden uyarlanması olarak anlaşılır. Leninizm kavramı, yeni olgular ve yeni bilimsel gelişmeler doğrultusunda Marksizmin yeniden üretilmesi gereği üzerinden değerlendirilir ve Marksizmin devrimci ve bilimsel özüne uygun olarak geliştirilmesi olarak anlaşılır ve genelde Marksizm-Leninizm olarak anılır.
Leninin yoldaş
Kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak dünya ölçeğinde yayılan faşist baskı, zulüm ve emperyalist yıkım savaşları devrim için yola çıkmış proleter devrimcilerinin önüne olağan dönemlere kıyasla çok daha ağır ve yüklü görevler koyuyor. Tarihin bu tür kesitleri, devrimci inanç ve iradenin, örgütsel bağlılığın sınandığı denendiği dönemlerdir. Böylesi dönemlerde, işçi sınıfının ve emekçi yığınların mücadele tarihindeki örnek olucu örnekleri hatırlamak, olumsuzlukları aşmak ve yenmek, sosyalist olanı örnek almak ve en zor koşullara meydan okuyarak devrimci yükseliş için hazırlanan komünist önderlerden ders almak büyük bir önem kazanır. Bu bağlamda, işçi sınıfının komünist önderi Lenin’in, onun en yakın mücadele yoldaşı Krupskaya’nın ve benzeri Bolşeviklerin devrime adanmış yaşamları unutulamaz ve unutulmamalıdır.
Komünist Önderlik Devrimci Mücadele İçinde Oluşur ve Gelişir..!
Lenin ve Krupskaya’nın işçi sınıfının kurtuluş kavgasına adanmış yaşamları, bu konudaki pek çok ciddi biyografik çalışmanın yanı sıra Krupskaya’nın anıları sayesinde dünden bugüne ışık tutuyor. Lenin’le birlikte ilmek ilmek örülen örnek bir devrimci mücadele ve yaşamdan doğrudan damıtılmış bu anılar özel bir önem taşıyor. Nadejda Krupskaya (1869-1939), daha gençlik yıllarında Çarlık Rusyası’nın zor koşullarında Petersburg’da devrimci hareket içinde yer alan bir militan kadın savaşçıdır. 1894 yılında Sibirya’da sürgündeyken Lenin’le karşılaşır ve Lenin’in yaşam ve mücadele yoldaşı olarak yıllarını Bolşevik örgütlülüğü inşa etmeye adar.
Krupskaya’nın kaleme aldığı-Leninle Anılar- anılar, onun Lenin’le karşılaştığı 1894 yılından Ekim Devriminin gerçekleştiği 1917 yılına uzanmakta ve 1919 yılına dair bazı anlatımlarla son bulmaktadır. Kuşkusuz ki, tüm bu zaman dilimi Bolşevik mücadele açısından muazzam derecede tarihsel bir önem taşır. Çünkü söz konusu yıllar, işçiler arasında kitle hareketinin gelişimine, yeraltı faaliyetinin en zor koşullarında çelikleşmiş güçlü ve sağlam bir komünist işçi partisinin yaratılışına, işçi sınıfının devrimci bilincinin ve örgütünün güçlenişine sahne olmuştur. Bu tarihsel dönem, Lenin ve Bolşevikler öncülüğünde proleter devrimin zaferiyle sonuçlanan mücadelelerin dönemidir.
Lenin ve Krupskaya’nın Ekim Devrimini önceleyen ikinci yurtdışı mültecilik yıllarının (1906-1917), bu mücadeleler tarihi içinde ayrı bir yeri vardır. Zira bu yıllar, emperyalist savaş ortamında işçi sınıfının komünist partilerindeki oportünizmin İkinci Enternasyonalin çöküşüne yol açtığı, dünya proletaryasının tamamen yeni sorunlarla karşılaştığı ve yeni yollar bulunmasının zorunlu olduğu, nihayet işçi ve emekçi yığınların katıldığı devriminin ve yeni bir enternasyonalin doğumunun mayalandığı bir dönemdir. Bütün bu dönem boyunca verilen mücadele derinlemesine kavranmadan, Lenin’in Ekim Devriminin ve dünya devriminin önderliğine yükselişinin kavranamayacağını ifade eder Krupskaya. Çünkü önderler mücadelelerin içinde biçimlenir, mücadelelerin içinden çıkarlar ve güçlerini bu mücadelelerden alırlar. Özetle vurgulamak gerekirse, Lenin’in yaşamıyla mücadelesinin nasıl iç içe dokunduğunu anlamadan, işçi sınıfını zafere ulaştıran Bolşevik tarzı kavramak da asla mümkün değildir.
Komünistler Yaşama ve Mücadeleye Adanmışlıklarıyla Öne Çıkarlar..!
Lenin ve Krupskaya’nın sıklıkla vurguladıkları üzere, bir Bolşevik düşünce berraklığına, gerçeği görme yetisine ve kendini boş hayallere, sol yada sağ oportünist lafazanlığa kaptırmama gibi sağlam özelliklere sahip olmalıdır. Komünist devrimci kişiliği bu gibi özellikler temelinde gelişen Lenin’in devrimci iradesi ve devrimci kararlılığı, dün olduğu üzere bugün de tüm proleter devrimcilere örnektir. Genelde Asyatik-doğu toplumlarında geçmişin derin etkileri nedeniyle kişilerin yaşamında plansızlığın, savrukluğun, tembelliğin ağır bastığı yanlış değildi. Rusya da böyle bir ülkedir.
Neki Rusyada, Lenin, Krupskaya, Sverdlov, Stalin vb. gibi Bolşevik öncüler yalnızca dönemlerine değil geleceğe de örnek teşkil eden yeni ve aydınlık bir yol açmışlardır. İşlerin örgütlenme ve yürütülme tarzında Rusya’nın doğu geçmişiyle benzer izler taşıyan Türkiye’de de, proleter devrimcileri açılan bu yoldan yürümeleri mücadelenin olmazsa olmazıdır. İşte bu gelenek, İbrahim Kaypakkaya yoldaştan İrfan Çelike,Münür Dışkayada Ali Aktaşa, Kemal Yazardan Ali Ekber Barışa, Fahri Kaya yoldaşlara uzanan komünist hareketin çizgisinin de mayasını ve gelişiminin özünü oluşturuyor.
Hangi iş söz konusu olursa olsun, kalıcı ve sağlam bir sonuç elde edebilmek için, yeterli çaba sarf edilmeli, ter akıtılmalı, sabırla, inatla, ısrarla ve özenle amaca doğru yol alınmalı. Devrim ve sosyalizm mücadelesinin geneli ve devrimci ve sosyalist kişiliğin oluşturulması açısından da aynı kural geçerlidir. Sabırsız, plansız, özensiz ve azimsiz tarzda iş yapanın anlamlı bir devrimci ürün vermesi ve kendi devrimci dönüşümünü arzulanan şekilde başarması asla mümkün olmayacaktır. Tembel ve plansız, başladığı işi sonuna kadar götürme iradesi göstermeyen, engelleri tanımaz bir hatta yürümeyen insan her zaman başarısızlığına bahaneler uydurma peşinde olur, performans düşüklüğünün suçunu hep koşulların ve başkalarının olumsuzluğuna, dönemin zorluğuna, motivasyon eksikliğine vb. yükler. Sanki devrimci ve sosyalizm mücadelesi yalnızca kolay koşullarda ve kolay dönemlerde yürütülürmüş gibi!
Bu gibi konularda da Lenin’in yaşamı ve mücadelesi biz komünistlere önde gelen bir örnektir. Mücadele aşkıyla ve yaşam coşkusuyla, çalışma azmiyle dolu bu devrimci insan, aslında kendini ne zorlu koşullarda var etmiş, nice sıkıntılara, yokluğa ve sinir bozucu durumlara göğüs germiştir. Bilindiği ve bir çok devrimcinin de yaşamış olduğu gibi, yurt dışındaki mültecilik yılları son derece yorucu ve yıpratıcı yıllardır. Ne var ki Lenin, her türlü zorluğa rağmen gerektiğinde sinirlerini çelik gibi germesini bilen ve hiçbir şeyin mücadele azmini ve devrimci kararlılığını kemirmesine izin vermeyen örnek bir Bolşevik önderdir. O nedenle o zorlu yıllar, Lenin’den kararlı bir önder ve kitleleri zafere ulaştırmak için ihtiyaç duyulan öncü savaşçıyı yaratmıştır.
Krupskaya, ikinci mültecilik döneminde yurt dışında geçen yılların (1906-1917), tüm yıpratıcı yönlerine karşın, Lenin’i bir nebze bile değiştirmediğini anlatır. Lenin tüm zorluklara meydan okuyarak, sırasında bir göz odada az bir yemekle günü geçirmiş fakat yine eskiden olduğu gibi yoğun ve yöntemli çalışmasını sürdürmüştür. Örgütsel sorunlarda en küçük ayrıntıya aynı titiz ilgiyi göstermiştir. Yüz yüze gelinen gerçekler ne kadar acı olursa olsun, onları olduğu gibi kabul ederek mücadeleyi ve yaşamı sürdürme yeteneğinden hiçbir şey yitirmemiştir. Sorunlar ne denli kahredici de olsa, hiçbir zaman kendisini aldatmamak Lenin’in bir özelliğiydi der Krupskaya. Yanı sıra, Lenin elde edilen başarılarla asla sarhoşluğa kapılmamış ve her zaman bir sonraki zor adımın planlanmasına odaklanmıştır.
Devrimci tutum alışı yalnızca gençlik dönemine özgü bir keskinlik olarak algılayan ve yıllar ilerledikçe devrimci öfkesini yitiren kişiler az değildir. Hatta böyleler, etrafımızda hiçte az değil. Zamanla duyguları körelen ve içten içe çürüyen, içi geçmiş çam ağacı gibi etrafta nostalji takılan, yarım yamalak sosyalistlerin aksine, iyi bir Bolşevik militan, içindeki devrimci ateşi her daim körüklemesini bilir.
Nitekim Lenin de, zor yıllara rağmen oportünizmle ve her türlü döneklikle, konforizmle, zamanı boşa harcamakla, günlük yaşamın içinde boğulmakla hep arasına kalın sınır çekmiş, hep aynı heyecan ve tavizsizlikle çürüme ve yozlaşmaya karşı savaşmıştır. Zaman ilerledikçe Lenin’in baskı ve sömürüye karşı duyduğu derin nefret daha da büyümüş ve yaşamını tereddütsüz biçimde proletaryanın davasına adamıştır. Aynı derin inançla bu yola baş koyan Krupskaya, Lenin’in tüm yaşamının bu davaya bağlı olduğunu hatırlatır. Bu varoluş şekli, Lenin için, başka türlüsü mümkün olamayacak derecede doğaldır ve proleter devrimciliğin içselleştirilmesi işte bu şekilde tüm tereddütleri dışlayan bir yaşam ve mücadele algısında somutlanır.
Lenin, devrimci mücadeleyi yaşam sevinci ve geniş bir bilgilenme tutkusuyla birleştirmeyi başaran örnek komünist bir önderdir. Onun ufkunu genişletme çabası, Hegel veya Kant gibi felsefecilerden dönemin ünlü romancıları Tolstoy’a, Puşkin’e vb. uzanan zenginliktedir. Proleter devrimciliği kavrayamayan ve yaşam-mücadele çizgisini kuru bir devrimcilik, yapay bir ciddiyet olarak algılayan küçük-burjuvaları Lenin gibi komünistlerin iç zenginliğini asla anlayamazlar. Keza, Krupskaya, henüz Lenin’i tanımadığı dönemde, bu tipolojide birinin onu kendisine ömründe bir kez bile roman okumamış ve yalnızca ciddi kitaplar okuyan biri olarak tanıttığını belirtir. Daha sonra Lenin’i yakından tanıyan Krupskaya, bu söylentinin aslında ne denli uydurma olduğunu anlayacak ve Lenin’in hoşlandığı klasikleri gece dinlenme saatlerinde defalarca okuduğuna bizzat tanık olacaktır.
Komünist inanç ve kavrayışını bu zenginlikte üretmesini başaran Lenin, devrimci kararlılık ve azim söz konusu olduğunda, çalışmasına engel olabilecek unsurları gözünü kırpmadan bir yana itecek bir ustalığa da sahiptir. Üstelik daha genç yaşlarından itibaren kendisini bu yönde eğitmiştir. Örneğin, “okul çağındayken buzda kaymayı severdim, ama beni yorup uykumu getirdiği için çalışmalarımı engelliyordu, bu nedenle bıraktım” diye anlatır Krupskaya’ya. Lenin’in örneklediği ve öğütlediği üzere, bir Bolşevik asla çok çalışmaktan korkmamalı ve çalışkanlığını planlılık ve süreklilik temelinde sürdürüp geliştirmelidir.
Lenin’in devrim ve sosyalizm mücadelesi açısından seve seve göze aldığı fedakarlıklar konusunda Krupskaya çok çarpıcı örnekler aktarır. Lenin, davaya engel olduklarını gördüğü en yakın dostlarından bile ayrılma kararlılığını göstermiştir. Buna karşın, eğer mücadele için gerekliyse, dünkü siyasal rakiplerine tereddüt etmeden yeniden ve yoldaşça yaklaşmasını da bilmiştir. Bu siyasal esneklik ilkesiz bir ödün değildir ve yoldaşça yakınlaşma devrimci eleştiri bağlamında söylenmesi gerekenin açıkça ve lafı dolandırmadan söylenmesini asla dışlamaz. Bir proleter devrimci, özelde çevresindeki insan ilişkilerini çalışmalarını aksatmayacak bir sıkılıkla düzenlerken, örgütsel açıdan insan ilişkilerinde son derece esnek, girişken ve insan dostu olabilmelidir. Bu konuda olumlu ve olumsuzundan çeşitli örnekler hatırlanabilir.
Örneğin Rus devrimcilerinin çeşitli Avrupa ülkelerinde geçirdiği mültecilik yılları çok sayıda insanı Rusya’daki mücadeleden kopartıp köksüzlüğe, boşluğa çürüme ve yozlaşmaya sürüklemiştir. Oysa Lenin ve Krupskaya, Rusya’da bağlantılı oldukları kişilerle her zaman sıkı ve sürekli bir ilişkiyi sürdürmüşlerdir. Kilometrelerce uzakta olsalar da Bolşeviklerin yurt dışı ziyaretlerini, yurt dışı çalışma ve toplantılarını bizzat örgütlemişlerdir. Krupskaya, Lenin’in hemen her mektubunda, Rusya’daki yoldaşlardan işçilerle daha çok ilişkiler kurmaları talebinde bulunduğunu ve devrimci bir örgütün gücünün onun ilişkilerinin sayısına bağlı olduğunu vurguladığını hatırlatır.
Küçük-burjuva devrimcisi, yaşamla mücadeleyi iç içe dokumanın komünist insanı var etmek açısından ne denli elzem olduğunu kavrama yetisine sahip değildir. Bu tipoloji, devrimciliği yaşamın ilerleyişine sindirilmiş bir mücadele olarak kavrayamadığından keskinliği yapaydır ve neticede bu yapaylık çeşitli düzeyde kırılmalara yol açar. Olağan dönemlerde fark edilmeyen bu tür olumsuz özellikler zor günlerde hemen ortalığa serili verir. Kişilerin bu temelde yaşadığı örgütsel kopuşların öncesinde, devrimci mücadeleden ruhsal uzaklaşma halini sol lafazanlıkla ve çevresindekilerin devrimciliğini yeterli bulmama tepkisiyle örten bir psikoloji gelişir. Somut eylem yapma olanakları aşırı biçimde kısıtlanan siyasal sürgünler de, içine düştükleri atalet durumuyla başa çıkamamaları halinde benzer psikolojiler geliştirebilirler. Bu duruma sürüklenenlerin, kopuş öncesi oluşan zayıflıklarını keskin devrimci söylemlerle örtmeye çalıştıkları sıkça rastlanan bir durumdur. Bu gibi halleri yansıtan geçmişe ve günümüze dair çeşitli örnekler mevcuttur.
Netice olarak sınıftan kopukluk devrimci lafazanlığı besler. Gerçek devrimci faaliyetin olmadığı koşullarda lafazanlığa dayanan bir aşırı solculuk gelişebilir. Sınıfın canlı yaşamının yapay olana geçit vermeyen doğal kontrol mekanizmasından yoksun kalanlar, kendilerini tatmin için keskinleşebilirler. Fakat gericilik döneminde boşlukta aşırı sol laf üretenler, canlanma dönemi geldiğinde işçi sınıfının yükselen mücadelesine devrimci tarzda ayak uyduramazlar. Böyleleri ya tamamen mücadelenin dışına düşmekte ya da reformist dalgalara kapılıp alabildiğine sağa savrulmaktadırlar. Çeşitli örnekler incelenecek olursa, bu tipolojinin genelde hep uçlarda oynadığı görülecektir. Bunlar devrimcilik adına yaşamdan kopar, fakat yaşamdan koptukça da devrimciliği inkâr noktasına sürüklenirler. Oysa bir sınıf devrimcisi, kendisini gerçekte tarihi yapacak olan işçi sınıfının üstünde ve ondan kopuk görmediğinden ayakları yere basar. Mücadeleyi ilerletmekten ne denli onur duyuyorsa, insan yönünü geliştirmekten, doğadan zevk almaktan ve böylece kendini yenilemekten aynı derecede zevk almasını bilir. İşte mücadele boyunca asıl önemli olan, komünist kişinin bu yetilerini ilerleyen yıllara rağmen yitirmemesi, sol memenin altındaki cevahiri karartmamasıdır.
Krupskaya, yaşanan onca acı olaya ve sürgünlüğün yıpratıcı etkilerine karşın Lenin’in doğadan, baharda korulardan, dağ yollarından ve göllerden, büyük kentlerin gürültüsünden ve işçi sınıfı kalabalıklarından eskisi gibi zevk aldığını anlatır. Yalnızca Lenin değil, gerçek bir komünist olmayı başarabilmiş tüm yoldaşları mücadeleyi ve çok çeşitli yönleriyle yaşamı dolu dolu seven insanlardır. Krupskaya da böylesi Bolşeviklerin önde gelenlerindendir. Onun Lenin’i ve devrimci mücadeleyi anlatırken satırlarına eklediği şu yaşam sevinci buna örnektir: Sürgünde kışın donundan sonra doğa gürültülü yaşamıyla bahara dönüşürdü. Egemenliği güçlenirdi doğanın. Güneşin batışı, baharın tarlalarda oluşturduğu geniş su birikintilerinde yüzen yaban kuğuları. Lenin’le birlikte koruluğun kıyısında durur, derenin şırıltısını ve kekliklerin çiftleşme çağrılarını dinlerdik…
Proletarya İçinde Bolşevik tarzda çalışmak
Sınıf içinde devrimci çalışmayı başarıyla yürütebilmek için işçi sınıfının günlük yaşantısını, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını, işçi kitlelerinin ruh halini yakından bilmek ve derinden hissetmek şarttır. Bolşevik tarzda çalışma, küçük-burjuva devrimcisinin aniden parlayıp sönen koşturmacasından veya sınıftan kopuk kahramanca işler yapma anlayışından tamamen farklı bir niteliğe sahiptir. Her zaman vurguladığımız gibi, Bolşevik çalışma tarzı uzun soluklu, planlı, sabırlı, ısrarlı ve azimli bir mücadele anlayışına dayanır. Proleter devrimciler, ilişkiye geçtikleri işçilere ve emekçilere, onların mücadeleci dostları olduklarını en sıcak ve en içten biçimde hissettirerek işçilerin güvenini kazanırlar. İşçi ve emekçilerin sıradan ve küçük görünen ekonomik talepleri için mücadelelerine sahip çıkarak, sınıfın kitlesiyle bağlar kurmayı başarırlar. Bunu kavrayamayan ya da başaramayanlar, işçileri devrimci-sosyalist hedeflere doğru ilerletmeye de muktedir olamazlar. Bu konularda Lenin’in ortaya koyduğu pratik ve gelecek kuşaklara aktardığı dersler son derece eğiticidir.
Krupskaya, işçi çalışmasında onları uyandırmak için gereken ekonomik ajitasyona Lenin’in ne denli önem verdiğini hatırlatır. Lenin’in 1895 yılında yazdığı “Fabrikalardaki İşçilerden Para Cezası Kesilmesine İlişkin Kanun Üzerine Bir Açıklama” adlı broşür bu konuda çarpıcı bir örnek oluşturur. Lenin bu broşürde, ortalama bir işçiye nasıl yaklaşılacağının ve onları ekonomik taleplerinden hareketle adım adım devrimci siyasal mücadelenin kaçınılmazlığı sorununa yönlendirmenin parlak bir örneğini ortaya koymuştur. İşçiler son derece açık dille yazılmış bu broşürü büyük bir ilgiyle okurlarken, aydın kesimden gelenler ise broşürü donuk ve sıkıcı bulmuşlar ve bir kenara itmişlerdir. Krupskaya, kendi mücadele tarihlerinden daha pek çok çarpıcı örnekler verir. İşçilere çay molası olanağı sağlama ve onlara iş sırasında kısa süreli dinlenme hakkı elde etmeye yönelik bir kampanya şeklinde başlayan Bolşevik çalışmalar zaman içinde gelişmiş ve neticede devrimci koşulların da olgunlaşmasıyla işçi kitleleri Bolşevik Partinin öncülüğünde Çarlığı yıkıp işçi iktidarını kurmuştur.
Mücadelede teori ile pratiği birleştirmeyi, propaganda ve ajitasyon çalışmasını tek boyutluluğa düşmeden devrimci bir denge sağlayarak yürütmeyi başarmak şarttır. Lenin her vesileyle tek taraflı olmanın temel bir hata olacağını belirtmiştir. Sınıfın öncü unsurlarına devrimci bilinç taşımak adına mücadeleden kopuk bir “devrimci eğitim” noktasına sürüklenenler, olsa olsa, sekter ve kendi içine kapalı küçük çevreler yaratabilirler. Ters uçta ise, sınıfı uyarmak üzere yürütülen ekonomik ajitasyon çalışmasını mutlaklaştıran ve işçilerin siyasal eğitimini sendikal bir aydınlatma faaliyetine indirgeyen ekonomizm eğilimi yer alır. Bütün bu eğilimler vaktiyle RSDİP (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi) temelinde yürüyen mücadelede somutlanmıştır. Ekonomizm eğilimini eleştiren Lenin, diğer uçta yer alan sınıftan kopuk aydın eğilimine karşı da ödünsüz biçimde mücadele yürütmüştür.
Lenin, 1900’lerin başlarında işçiler arasındaki sosyalist faaliyette Rus sosyal demokratlarının kendilerini yalnızca propaganda çevreleri oluşturmakla sınırladıklarını belirtir. Kitleler arasında ajitasyona başlandığında ise bu defa diğer aşırı uca gidilmiş ve ekonomizme kayılmıştır. Şurası kesindir ki, işçiler mücadeleye kitabi bilgilerin dayatılmasıyla değil, onların yaşam ve çalışma koşullarını ve duygularını bilerek ve bu sayede onlara doğallığı içinde önder olarak çekilebilirler. Ne var ki bunu başarmak adına işçileri yalnızca ekonomik mücadele çerçevesinde bilinçlendirip örgütleyenler ise, en iyi ihtimalle devrimci sendikacılık yapmaktan öteye geçemezler. Oysa proleter devrimcilerinin görevi, işçilerin ekonomik ve yakıcı taleplerini sınıfın kitlesini mücadeleye sevk edecek bir kaldıraç olarak kullanabilmektir. Ekonomik mücadele sayesinde öne çıkan işçileri devrimci bilinçle donatarak sınıfın devrimci partisini inşa etmektir.
İşçi sınıfının öncü komünist partisi, Marksizm-Leninizm temelinde ve sınıf mücadelesinin yasaları gereğince örgütlenen bir partidir. Böyle bir partinin inşası, sınıfın öncü unsurlarını devrimci bilinçle donatıp örgütlemeyi ve bu faaliyete adanmış kadroları gerektirir. Böyle kadrolar da ancak sınıf temelli bir mücadele içinde ve devrimci bir örgütlenmede mutlaka olması gereken gönüllü bağlılık ve disiplin anlayışı sayesinde yetişebilirler.
Aslında nereden bakılırsa bakılsın, komünist parti kurallarının inkârının altında küçük-burjuva okumuşların ideolojik sınıf tavrı yatmaktadır. Bu tür unsurlar ne tam bir sınıf devrimcisi olabilmekte ne de sosyalistlik iddiasından vazgeçmektedirler. Okumuşların üzerine sindirilen burjuva ideolojik etkilerden arınamayan biri, zorlu sınıf mücadelesinin komünist parti yaşamına dayattığı kararlılık ve adanmışlığı fuzuli disiplin olarak algılayacaktır. Ve de bu marazi özelliklerine rağmen devrimci örgütlere musallat olduğunda, orada yalnızca kendini mutlu edecek bir işleyiş arayacaktır. Böyleleri, ileri sürdükleri bahaneler her ne olursa olsun, partiyi burjuva kapitalist sisteme karşı mücadele yürüten bir örgütte olması gereken sıkılığı içinde değil de, üyelerini hoşnut edecek gevşek bir sosyal kulüp olarak kurgulamaya yatkındır.
Oysa gönül ferahlığıyla vurgulamak gerekir ki, Leninist parti anlayışının tüm işleyiş kuralları (disiplin ihtiyacı, demokratik merkeziyetçi işleyiş, denetim, rapor, eleştiri-özleştiri vb.) işçi sınıfının devrimci mücadelesini başarıya ulaştırma amacından kaynaklanır. Ve kesinlikle bu amacın dışında kerameti kendinden menkul kurallar ve dayatmalar olamaz. Komünist parti, sınıfın kendi devriminde başarıya ulaşabilmesi için zorunlu olan bir araçtır ama yalnızca araçtır. Aracın amaçlaştırılması, her alanda olduğu gibi parti söz konusu olduğunda da kesin bir yozlaşma belirtisidir. Proleter devrim amacını benimseyen ve gerçek öznenin işçi sınıfı olduğunu içtenlikle kavrayan kadrolar, ancak bunlar demokratik merkeziyetçiliğin ve parti içi demokrasinin ne olduğunu ve sağlıklı biçimde nasıl işlemesi gerektiğini bilebilirler.
Marksizm-Leninizm, tarihi kitlelerin yaptığına derinden inanır ve burjuva kapitalist toplum söz konusu olduğunda da işçi sınıfının devrimci tarihsel misyonunu ödünsüz biçimde savunur. Proletaryanın kapitalist sömürü düzenine son verecek tarihsel eylemini başarıyla yerine getirebilmesi için, öncü nitelikte bir komünist sınıf partisine sahip olması mutlak bir gerekliliktir. Partinin görevi, mücadelede öncü bir rol oynamak, sınıfı devrimci bilinçle donatıp örgütlemek ve onun mücadeleciliğini geliştirerek pekiştirmektir.
Ne var ki mücadeleyi ilerletmek yalnızca kadroların iradi çabasıyla olabilecek bir iş değildir. Kitleleri mücadeleye çekecek nesnel koşulların olgunlaşması gerekir. Kitleler olağan burjuva yönetim dönemlerinde burjuva partilerin oy tabanını oluşturur ve reformcu seçenekleri deneyip tüketmeden de devrim yoluna destek vermezler. O nedenle sınıfın komünist partisinin geniş işçi-emekçi kitlelere sesini duyurabilmesi, onları kucaklayabilmesi için, nesnel koşulların olgunlaşması, devrimci bir durumun oluşması şarttır.
Bu husus ne denli kesin bir kuralsa, gelecek için hazırlanmayan bir komünist partinin kendini devrimci fırtınanın orta yerinde birdenbire yoktan var edemeyeceği de o denli kesin bir kural oluşturur. Sınıfın öncü partisini inşa etmek için, sınıf mücadelesinin görece durgun seyrettiği dönemlerden başlayarak planlı ve kararlı bir hazırlık çalışması yürütülmelidir. Bu konuda işçi sınıfının mücadele tarihi boyunca yaşanmış olumlu-olumsuz deneyimlerin dersleri günümüze de ışık tutuyor. En önemli birkaç hususu kısaca vurgulamak gerekirse, birincisi böyle bir hazırlık faaliyeti olağan parlamenter rejimden olağanüstü burjuva işleyişlere dek tüm siyasal koşullar altında devam ettirilebilmeli. İkincisi, bütün bu hazırlık dönemi son derece azimli, devrimci mücadele konusunda alabildiğine inatçı ve hedefe kilitlenmiş kadroları şart koşuyor. Son bir husus olarak, gericilik günlerinde kaçınılmaz olarak az sayıda öncü işçiyi kapsayabilen devrimci örgütlenme çabasının, devrimci fırtınanın patlak verdiği dönemde kitleleri harekete geçirebileceğini asla unutmamak gerekiyor. Marksizm-Leninizm’in tarihsel iyimserliği bu konuda da proleter devrimcilerinin yolunu aydınlatıyor.
Lenin ve onun dönemindeki Bolşeviklerin mücadelesi ve sınıfın devrimci örgütünü yaratırken uyguladıkları tarz, bugün de Leninist parti anlayışına bağlanan sınıf devrimcileri için son derece önemlidir, eğiticidir ve örnektir. Leninist parti anlayışı kalıplaştırılarak uygulanacak bir model değil, günün somut koşullarında sınıf içindeki devrimci mücadelede yeniden yaratılarak yaşatılması gereken bir ruhtur, özdür. Komünist öncü örgütün yaratılması bağlamında Lenin’in çabasına ve Bolşevik deneyime dair unutulmaması ve takipçisi olunması gereken öylesine çok ve önemli husus var ki. Fakat belki de en önemlileri, Lenin’in tüm mücadelesi boyunca bizzat örneklemiş olduğu üzere, devrime adanmışlığı, zorluklar karşısında yılmamayı, gericilik günlerinde bile mücadele azmini ve tarihsel iyimserliği yitirmemeyi başarmak olsa gerek.
Lenin Çarlık Rusya’sının baskı ve zulmü, ağır sürgünlük koşulları, emperyalist savaş döneminin alevleri karşısında işçi sınıfına güven, devrimci mücadele azmi ve Marksizm-Leninizm’in aşıladığı iyimserlik sayesinde her zaman ters akıntılara karşı yüzmeyi başardı ve bu konuda yoldaşlarına da örnek oldu. Bizler de Lenin’in açtığı yoldan ilerlemeye çalışıp, ters akıntılara karşı yüzmeyi başararak bugünlere geldik. Harcımız devrimci Marksizm-Leninizm ışığıyla ve enternasyonalist komünistlere yaraşır bir tarihsel iyimserlikle karılı. Verili an kasvetli bir tablo sunabilir. Ancak biliyoruz ki, en olumsuz koşullarda bile mücadeleyi sürdürme azmine sahip olanlar, anın karamsarlığına kapılmaksızın mücadeleyi ilerleteceklerdir.
Lenin ve onun dönemindeki Bolşeviklerin mücadelesi ve sınıfın devrimci örgütünü yaratırken uyguladıkları tarz, bugün de Leninist parti anlayışına bağlanan sınıf devrimcileri için son derece önemlidir, eğiticidir ve örnektir. Leninist parti anlayışı kopye yapılarak uygulanacak bir model değil, günün somut koşullarında sınıf içindeki devrimci mücadelede yeniden yaratılarak yaşatılması gereken bir ruhtur, özdür. Komünist öncü örgütün yaratılması bağlamında Lenin’in çabasına ve Bolşevik deneyime dair unutulmaması ve takipçisi olunması gereken öylesine çok ve önemli husus var ki. Fakat belki de en önemlileri, Lenin’in tüm mücadelesi boyunca bizzat örneklemiş olduğu üzere, devrime adanmışlığı, zorluklar karşısında yılmamayı, gericilik günlerinde bile mücadele azmini ve tarihsel iyimserliği yitirmemeyi başarmak olsa gerek.
Lenin Çarlık Rusya’sının baskı ve zulmü, ağır sürgünlük koşulları, emperyalist savaş döneminin alevleri karşısında işçi sınıfına güven, devrimci mücadele azmi ve Marksizm-Leninizm’in aşıladığı iyimserlik sayesinde her zaman ters akıntılara karşı yüzmeyi başardı ve bu konuda yoldaşlarına da örnek oldu. Bizler de Lenin’in açtığı yoldan ilerlemeye çalışıp, ters akıntılara karşı yüzmeyi başararak bugünlere geldik. Harcımız devrimci Marksizm-Leninizm ışığıyla ve enternasyonalist komünistlere yaraşır bir tarihsel iyimserlikle karılı. Verili an kasvetli bir tablo sunabilir. Ancak biliyoruz ki, en olumsuz koşullarda bile mücadeleyi sürdürme azmine sahip olanlar, anın karamsarlığına kapılmaksızın mücadeleyi ilerleteceklerdir.
Lenin ve onun dönemindeki Bolşeviklerin mücadelesi ve sınıfın devrimci örgütünü yaratırken uyguladıkları tarz, bugün de Leninist parti anlayışına bağlanan proleter devrimcileri için son derece önemlidir, eğiticidir ve örnektir. Leninist parti anlayışı kalıplaştırılarak uygulanacak bir model değil, günün somut koşullarında sınıf içindeki devrimci mücadelede yeniden yaratılarak yaşatılması gereken bir ruhtur, özdür. Komünist öncü örgütün yaratılması bağlamında Lenin’in çabasına ve Bolşevik deneyime dair unutulmaması ve takipçisi olunması gereken öylesine çok ve önemli husus var ki. Fakat belki de en önemlileri, Lenin’in tüm mücadelesi boyunca bizzat örneklemiş olduğu üzere, devrime adanmışlığı, zorluklar karşısında yılmamayı, gericilik günlerinde bile mücadele azmini ve tarihsel iyimserliği yitirmemeyi başarmak olsa gerek.
Lenin Çarlık Rusya’sının baskı ve zulmü, ağır sürgünlük koşulları, emperyalist savaş döneminin alevleri karşısında işçi sınıfına güven, devrimci mücadele azmi ve Marksizm-Leninizm’in aşıladığı iyimserlik sayesinde her zaman ters akıntılara karşı yüzmeyi başardı ve bu konuda yoldaşlarına da örnek oldu. Bizler de Lenin’in açtığı yoldan ilerlemeye çalışıp, ters akıntılara karşı yüzmeyi başararak bugünlere geldik. Harcımız devrimci Marksizm-Leninizm ışığıyla ve enternasyonalist komünistlere yaraşır bir tarihsel iyimserlikle karılı. Verili an kasvetli bir tablo sunabilir. Ancak biliyoruz ki, en olumsuz koşullarda bile mücadeleyi sürdürme azmine sahip olanlar, anın karamsarlığına kapılmaksızın mücadeleyi ilerleteceklerdir. İyi doğdun Lenin yoldaş devrim ve sosyalizm için dövüşenlere yol göstermeye devam ediyor

15 Nisan 2020 Çarşamba

Ölüm Adın Kalleş Olsun: Hasan Kaniyolu (Kaymakam) yoldaşı Kahrolası Kanser Hastalığında Kaybettik..!


“Bir yoldayız sarılmışız bir birimize
Sağımız uçurum,
Yolumuz karanlık.
Canavarca bir rüzgar esiyor
Arkamız karanlık
Önümüzde ise bir ışık var,
Pırıl pırıl.
Işıkla aramızda engeller var.
Dağlar,tepeler,ovalar,denizler,
Oraya varabilmek için
Yüzmeyi öğrenmek gerek.
Ölenler olacak elbette,
Gömeceğiz yüreğimize.
Ve devam edeceğiz yolumuza,
Kalanlarla.
Ama varacağız,
Varacağız arkamızda,
Koskoca bir insanlıkla..! “
Uzun dönemden bu yana kanser hastalığına karşı savaşım yürüten Kaymakam-Hasan Kaniyolu yoldaşı. 13.04 2020 tarihinde kaybettik. Kaymakam yoldaş, K.Maraşın Pazarcık ilçesine bağlı Tilkiler köyünde 02-04-1950 yılında Kürt ve alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Daha küçük yaşlarında devrimci mücadeleyle tanıştı. Gençliğinde bölgede etkin olana TKP-ML Hareketinin düşüncelerinden etkilenerek kavgaya aktif olarak katıldı. Ailesinin Antepe taşınmasının ardında eşiyle birlikte TKP-ML Hareketinin dayandığı yoldaşlardan birisi oldu. Semt ve işçi çalışmalarında devrimci sorumluluklar üstelenen Kaymakam yoldaş 12 eylül faşizmin baskı zulmünün derinden yaşadı.
Neki tüm bu faşist baskılar ve yasaklar, gözaltılar ve işkenceler Kaymakam yoldaşın düşüncelerinde her hangi değişim yaratmadı.
Bitmek bilmeyen faşist ve baskılar polisin takibatları yoldaşı yurtdışına itti Yurt-dışında adım attığından itibaren hareketin saflarında aktif olarak sorumluluklar üstelendi ve dur durak bilmeden yurtdışının olumsuz havasına karşı savaşım içinde oldu. Almanya da kaldığı bölgede önce Emeğin Bayrağı’nın ve ardında Halkın Birliği’nin komünist çizgisinde hem örgütü geliştirmek ve hemde demokratik kurumlarda sorumluluklar üstelendi, ağır başlı ve olgun davranışlarıyla kitlelerin sevgi ve sempatisini kazandı. Evini ve olanaklarını devrim ve sosyalizmin emrine sunmaktan geri kalmadı. Bir çok kişi yurtdışında hızla çözülüp, yozlaşıp düzenin çarkları arasında un ufak olurken, Kaymakam tüm bu çürüme ve yozlaşma, ideallerden vazgeçme kaçkınlığına karşı dönüp bakmadı.
Daha iki gün önce telefonda konuşmuş ve heyecanla “ne zaman geleceksin yoldaş” diyen gür sesini dinlemiştik. “Korona virüsü yasakları aşılsın hemen geleceğiz ve Antep çalışmaları üzerine ve şehit yoldaşlarımız hakkında sohbet edeceğiz” sözleşmesi yapmıştık. Bir kaç kez daha “ne zaman geleceksiniz” demekten kendini alamamıştın. Ama sevgili Kaymakam yoldaşım gelip görüşme olanağı bulamadan ölüm haberin erken düştü hanemize. Bir yoldaş telin ucunda “Kaymakamı kaybettik yoldaş “haberini iletti inanmadım,iki gün önceki konuşmamız geldi aklıma . Bir şey yapamamanın acısını iki kat yaşadık. Kahrolası krona virüsü yalnızca insanların canını almıyor, aynı zamana yoldaşlara karşı son veda görevimizi yerine getirmekte de alıkoyuyordu.
Yüzünü bir daha göremeyeceğimiz ve hoş çakal yoldaş diyemeyeceğimiz Kaymakam yoldaşımız 70.yaşında bize el sallayarak ölümsüzler ordusuna katılmıştı. Kaybetmek; hele yani başında olmamak, bir daha “merhaba” diyememek, yani artık “ne haber yoldaş, iyimisin?” diyen, en kötü gününde; “Vallahide billahi de ben iyiyim” diyerek kendinden önce senin için meraklanan o umutlu yüklü babacan sesi duyamamak bir daha. Ölüm, hem de pusuda kalleşçe o ayrılıkların en büyüğü… Ölüm, yani ona birlikte kafa tutmaya alıştığımız direnç yoldaşımın gidişi sesiz ve sitemsiz…
Hani özgürlük rüzgarı olacak eseceğiz ülkemin her yerinde diyen şairin şiiri;, “O lacivert ülkeye/ o üzünç denizine”. Kaç zulüm tükettik, kaç kavga çoğalttık kim bilir?
Sevgili yoldaşım; sen ölümsüzlüğe kanat çırptıktan sonra kahrolası gürbet'te kimimiz ekmek derdine düşüp yoluna devam edecek o üzünç denizinde, kimimiz sürgün yollarında yürümeye devam edecek. Umutları tükenmişliği de gördü gözlerimiz, bir tükenmişlikten diğerine sürüklenen düş kırgınlarını da. Biraz kötümserliğe çalsa da yaşamın tadı, umudu sürdürenlerde oldu, umutları kuşkularına yenik düşenler ve seni hastalık döneminde hiç sormayanlar. Bilirsin ki, inançsız öfkeler çabucak tükenirken, sımsıkı sarılıp tutanlar da vardı devrimci düşlerinin bir ucundan, türküsünü yitirmeden.
Sevgili Kaymakam yoldaşım; sen hep O devrimci ve yoldaşlık düşlerinin ucunu bırakmayanlardandın. Hani; inançları mevsimlik olmayanlardan, hani; emekçi alınterini mücadeleye katık edebilenlerden, hani; acılarla örselense de yüreği, gürültüsüzce türküye katılmayı becerebilenlerdendin. Hayatın emekçisiydin. Hayattan epeyce alacağın vardı . Kolayına teslim olmadın o yüzden ölüme hep direnerek karşı durdun. Hastalık açığa vurduğunda ziyaret ettiğimizde kararlı duruşun ve direncini gördük söz verip söz aldık, hiç karanlık bulaşmamış ellerinle sıkıca tutundun yaşama.. Onun için mi “sığınaktı” senin son mekanının adı? Sonra parmak uçlarından kayıp. Hani; içerde de dışarıda da, vuruşurken de, hasta yatarken de, ölüme kafa tutmayı bilenlerden birinin gidişiydi senin kisi.…
Hava rüzgarlı. Rüzgarın esişi ıslak özlemlere dokunduk sanki öylece, bir Nisan esintisinin biriktirdiği… “Biz ne çok öldük, biz kaç çeşit öldük, kaç kez ‘ölüm adın kalleş olsun’ diye haykırdık isyanımızı” diye düşündük. Hüzündü böyle apansız sr ert esen belki yüzüme çarpan rüzgar. Hani bize en çok yakıştığı söylenen, hani en çok anladığımız. Ah, beynimi yüreğime nasıl haykırsam yine. Bu gün alıp başımı gitsem, yollara vursam kendimi, kırsam kelepçeleri mi yere fırlatsam. Bugün öfkemi sularda yaksam ve sana ulaşsam,yeniden Antepte yaksak özgürlük ateşini, daha bir bilenmiş olarak.
Bugün, ölümünü ve erken gidişini düşünüyoruz Kaymakam yoldaş. Ne çok öldük ve öldürüldük. Ölüm benim ülkemde kol geziyor. Üstüne üstüne vuruyor yaşamın: Bugün hüzünle ıslanıyor yaşam. Kaç çeşit ölmek vardır, kaç çeşit yaşamak? Ölümün anlamının her gün değiştiği bu çağda kaç çeşit ölür kaç çeşit öldürürüz? Devrimci olmanın en güzel yanı hayatı anlamlı yaşamaktır. derdin ve öyle yaşadın, ölümü öyle ikircismizce kucakladın. Devrimcilik mayası ; paylaşmak, dayanışmak ve ortaklaşmak derdin.
“Az sonra ölecekmişiz ne gam/ bin ömür yaşadık biz/ ve üstelik/ Omuzlarında yoldaşların/ bayrağımızla gömüleceğiz” diyordu şair, yangına durmuş bir gecede. Üstümüze yürüyen o duygusuz sağır düşmanların getirdiği ölüm değildir ürkütücü olan. Ölümü namluya sürüp fırlamak bir gelenek olmuştur bu coğrafyada. Ölümü ölümsüzleşerek yenmenin kitleselleştiği bir coğrafyadayız.
13.04.2020 bir emekçi yoldaş daha düştü toprağa. Usulca kanadı yürek, sular daha bir deli aktı, hava daha bir karanlık oldu, türküler sustu. Ölümdür bu yoldaş ölümü diyebildik. Adından verilen sözler yetmez ve söylenen marşlar-türküler eksik kalır. Suskunluğun gölgesi vurur üstünüze üstünüze. Belki söz istemez, yaşlı göz istemez. Yalnız sayısını saymıştır içinizden biri, yanarsınız sadece. “ Güle güle Kaymakam yoldaşım” deriz usulca. Ve acıyı öfkeye dönüştürürüz, gelecekte sorulacak hesapları biriktiririz içimizde. Güle güle yoldaşım” diyoruz; “senden ne varsa bizimle yaşayacak: Sen gittin ama kavgan kavgamızda, ideallerin ideallerimizde yaşayacaktır. Güle güle sevgili Kaymakam yoldaşım güle güle”. Ve susarsınız, bu acılar için, bu gözyaşları için, bu analar için, bu genç sevdalarımız için diyerek gecenin evinde yangın çıkaracağımız günü bekleriz. Beklersiniz gününüzü; nöbeti devralarak, biraz daha umutlu, biraz daha gayretli olmak gerektiğinin bilinciyle.
Devrimciler Ölür Devrim Davası Sürer.. !
Hasan Kaniyolu (Kaymakam) Yoldaş Ölümsüzdür..
14.04.2020
HALKIN BİRLİĞİ

19 Mart 2020 Perşembe

Kadrolaşmada Meyvesiz ağacı sallamaktan vazgeçmeden başarı yakalanamaz .!



Bazı durumlarda politik ve örgütsel durumu daha kolay yoldan izah etmek ve akılda kalmasını sağlamak için halk deyimlerine başvurulur yada yaşanmış gerçekleri ifade eden fıkralarla durum izah edilmeye çalışılır. Her zaman olmasa da bir kısım halk deyimleri ve fıkraları mevcut durumu izah etmede belki de sayfalarca yazılacak yazıdan daha etkili olabilir.
Çünkü halk deyimleri ve fıkralar yüzyıllık halkın tarihinde süzülüp gelmekte ve birçok bakımdan da yaşanmışlıkları yada yaşanacaklara ilişkin deney ve tecrübeler sunmaktadır. Bu bakımdan M-L ustaların çeşitli dönemlerde kaleme almış olduklarında yazılarında kendi halklarının deyimleri ve fıkralarında yararlanarak konuları daha basite indirgeyerek gerçekleri emekçi yığınlara yalın bir dille anlattıklarına tanık olmaktayız.
Bu bakımdan bir çok uygarlığın yaşamış olduğu ülkemizde de halklarımızın tarihsel yaşamından bugünlere taşınan binlerce deyim ve fıkralar var. Bunların bir çoğu önemli dersler içinde barındırmakta toplumu, insanlığı, sistemi vb. anlamada bizlere yardımcı olmaktadır. "Meyvesiz ağacı sallamak beyhude bir çabadır" halk deyimi de bu binlerce güzel deyimlerden birçok bakımdan anlam yüklü olan ve yerinde, zamanında kullanıldığında durumu anlama ve ona çözüm bulmaya yönlendiren bir deyim olduğu unutulmamalıdır.
Bilindiği gibi her meyve ağacında aynı ölçüde meyve oluşmuyor. Bazı ağaçlar daha fazla meyve veriyor, bazıları ise daha az ve hatta bazılarında ise hiç meyve olmuyor.
Elbette bunun değişik nedenleri var. Ama aynı bakım yapıldığı halde meyve vermeyen yada az meyve veren ağaçlar olduğunu biliyoruz. Aslında meyve ağacı burada bir sembol rolünü oynamaktadır. Burada görülmesi gereken kişilerin doğru tanınması ve ondan ne beklenildiğinin iyi bilinmesi ve rastgele meyve yetiştiriciliğine yönelinmemesidir. Bu halk deyimini örgütlü mücadeleye uyarlamaya yöneldiğimizde karşımıza meyve ağacı olarak ifade etmemiz gereken örgütün temel direği olan kadrolar ve sempatizanlar çıkmaktadır. Nasıl ki bir bahçede aynı meyve ağaçlarında su, gübreleme, ilaçlama vb. bakımı aynı olmasına karşın alınan meyve aynı olmuyorsa bu aynı şeyi örgütü oluşturan kadrolar için daha fazla geçerlidir.
Belkide meyve vermeyen bir ağaca başka bir meyveyi aşılamak mümkün olabiliyor, örneğin meyve vermeyen yada az meyve veren bir elma ağacı bol meyve veren başka bir elma ağacından aşılama yaparak meyve vermeyen ağacı meyve verir bir duruma getirmek olanaklıdır. Ama bu aynı şeyin insanlarda uygulanması söz konusu olmamaktadır. Bu bakımdan da örgütün kadro ve sempatizanlarını iyi tanıması ve onların ne kadar gelişmeye açık, yetenekli ve verimli olduklarını iyi bilerek hareket etmeli, meyve verme özelliği taşıyanları öne çıkararak örgütü bunların üzerine bina etmelidir.
Bilindiği üzere burjuva kapitalist sistem yaşamın her alanında eşitsizliklerle dolu ve daha işin başında eğitimde başlayarak parası olana daha iyi eğitim olmayana doğru düzgün eğitim vermediği ve temellerini sağlamca atarak eşit eğitimi yaratmadığı bir durum ortadır. Burjuva kapitalist sistemin daha işin başında ayrımcı davrandığı bir sistemde insanların olanaklarında eşit bir şekilde geliştirmeleri söz konusu olmamaktadır. Durum böyle olunca bir çok insanın gelişimi ve yeteneklerini ortaya çıkararak insanlığın gelişimi yada örgütlü mücadelenin ileriye doğru taşınması doğrultusunda kullanılması söz konusu olmamaktadır.
Sistemin insanları ayrıştırdığı bu durum kaçınılmaz olarak örgütlü mücadeleye de yansımaktadır. Sorunlara ilgi duymak, kendisini geliştirip, yenilemek için yetişenler ile, bütün çaba ve uğraşlara rağmen pek fazla gelişim göstermeyenler örgütlü mücadele içinde de kendisini netçe açığa sermektedir. Elbette burada sorunun özünü önceden eğitim alıp almama oluşturmuyor. Bunun sorunları anlama ve kavramada önemli bir etkisi olsa da tek başına bir kişinin "meyve veren bir ağaç olması" için yeterli olmuyor. Bunun inanç, kararlılık ve topluma karşı kolektif sorumluluk duygusuyla birleşmesi gerekiyor. Bu iki unsur iç içe olmadan ve biri diğerini güçlendirerek ilerlemeden kadroların verimli bir konuma getirilerek yeşermelerini sağlamak söz konusu olamaz.
Haliyle buraya bahçeyi kuran ve bakan bahçıvan rolünde olan örgüt yöneticilerine büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Bahçıvan nasıl ki bahçesindeki ağaçlarını ve çiçeklerini iyi tanırsa örgütün yönetici kadroları da örgütün kadro ve sempatizanlarını iyi tanımalı ve boşa kürek çekmekten uzak durmalıdır. Devrimci çalışmada zamanın oldukça önemli olduğu reddedilmez bir olgudur. Burjuvazinin hergün her saat her saniye emekçi yığınları zehirlemek için bin bir türlü araç ve gereçle çalışmaya devam ettiği koşullarda, kısıtlı kadro ve olanaklara buna karşı mücadele yürüten devrimci ve komünist örgütlerin daha bir titiz olmaları gereklilikten öteye bir zorunluluktur. Bu bakımdan devrimci örgütlenmenin kadro yetiştirmede zamanı iyi değerlendirmeli ve meyvesiz ağaç durumunda olan, yani pek gelişmeye açık olmayan ve kendisi dışında kimselere bir faydası olmayan hep başkalarının önderliğine gereksinim duyan insanlarla zaman harcama ne kişiye ne de devrimci mücadeleye bir yararı olmayacağı açıktır.
Kadrolaşmaya hava kadar, su kadar gereksinim duyulduğu bir ortamda adeta el yardımıyla kadrolaşmaya yada ya tutarsa biçiminde kendinliğindenci yaklaşımlara prim vermek enerji israfından başka bir yarar vermeyecektir. Üzerinde durulmasına ve her türlü destek verilmesine ve olanak sağlanmasına rağmen hala kişiler oldukları yerde saymaya devam ediyor ve başkalarına göre davranmaktan kapanmıyorlarsa, bütünden insanlarla daha fazla zaman öldürme kişiye ve örgüte zarardan başka bir sonuç getirmeyecektir.
Kadrolaşmada meyve vermeye aday olan insanlar seçilmeli ve bunların eğitimi ve kalıba dökülmeleri için özel bir çaba içine girişilmelidir. Verileri olmayan ve kendisi birşeyler katma çabası içinde olmayanlarla uğraşmanın örgütü darlığa ve yığın savaşımının ihtiyaçlarını yanıtlamaktan geriye düşerek önderlik iddiasında uzaklaşmaya neden olacağı unutulmamalıdır.
Örgütlü mücadele planlı ve programlı bir çalışmadır. Kendiliğidencilik ve bilinmezlikler yada tesadüfler bu çalışmaya zarar verir. Haliyle örgüt çalışması bir yerde kadrolaşma çalışması olduğuna göre meyve vermeyen yani gelişmeye açık olmayan insanlarla pek fazla zaman öldürmemeyi gerektirir. Onun için örgütün planlı ve programlı çalışmalarında istenilen sonucu alabilmesi ve hedefini yakalayabilmesi için enerjisini, güç ve olanaklarını olabildiğince iyi kullanmalı ve meyve vermeyen ağaçları sallayarak boş bir çaba içinde olmamalıdır. Bu bir yerde sallanan meyve ağacını iyi tanıyıp, tanımamayla bağlı bir durumdur. Nasıl ki bir bahçıvan bahçesindeki meyve ağaçlarının ne kadar meyve verdiğini bilmezse, enerjisi ve zamanını meyve veren ağaçla, meyve vermeyen ağaç arasında bir ayrım yapamaz ve meyve vermeyen ağacı boş yere sallayarak enerji ve zaman kaybına uğrar. Tıpkı örgütlü mücadelede yöneticilerin örgüt kadro ve sempatizanlarını mücadele sürecinde tanımak için özel çaba sarf etmeden herkese aynı biçimde yaklaşarak enerji ve zaman kaybına yol açacak bir durumun yaratılması gibi.
Tüm bu olumsuz durumlardan hızla kurtularak, devrimci kadroların verimli ağaçlar olarak kavgaya sürülmesi ve sempatizan çevreler içinde yeni kadroların tespit edilerek geliştirilip yetkinleştirilerek enerji ve zaman kaybının ortadan kaldırılarak, verimli ve gelişme vadeden insanların kadrolaştırılması için meyve veren ağaçları sallamalı ve gözü kapalı bir şekilde ve el yardımıyla yürümekten hızla kurtulunmalıdır.


47.Yılında Ahmet Muharremin Çiçek’in Katli ve Şehremini Direnişi..!

Görüntünün olası içeriği: şunu diyen bir yazı 'İşkencede İbrahim Kavgada Taylan, Kerim Jandarma Muharrem !! çemberinde Ahmet im ben! Çiçek'
“Dalın üstünde kuş,
Kavgada söylenen türkü,
Beyaza boyanmış gökyüzü,
Ve bir de sen kalmışın aklımda,
O soğuk ilkyaz gününde.”
Devrim ve sosyalizm kavgası zorlukları, devrimci irade ile yenme ve feda ruhu içinde ileri atılarak en önde devrimin görevlerine sıkıca sarılan devrimci militan ve adsız kahramanların özverisiyle aşılacak ve başarıya taşınacaktır.Kavgada ikircimsizce öne atılma iradesini kuşanmayan ve her bakımdan kendisini davanın zaferine göre konumlandırmayan bir devrimciler kuşağı yaratmadan devrimin zafere taşınması ve kalıcı başarılar elde etmesi mümkün olamaz.Bu bakımdan dünü bugüne bağlayan ve bugünü geleceğe taşıyan şehitlerimizin yaşamlarından öğrenmeli ve onların erdemleri ,cesaretleri ve enginleri fethetme kararlılığı içinde dava için gözlerini kırpmadan kendilerini feda etmede geri kalmayan şehitlerimizden öğrenmeli ve onların eksik bıraktıklarını tamamlamak için canla başla çalışmalıyız
Elde silah dilde devrimci şiarlarıyla 19 Mart 1973 yılında polis baygın haldeyken kafasına sıkmış olduğu kurşunlarlarda kaybettiğimiz Ahmet Muharrem Çiçek yoldaşı toprağın canlandığı ve yeşillendiği bir ayda kaybettik. Bilindiği üzere bahar ayları doğanın olduğu gibi insanın da kendini yenilediği, yeni başlangıçlara hazırlandığı dönemlerdir. Bu açıdan hep yeni bir sürecin de başlangıcı da sayılmışlardır. Birçok toplum açısından da baharın direnişçi ve başkaldırıcı bir konumu vardır. Özellikle de doğa ile iç içeliğini korumuş, doğadan, doğal yaşamdan kopmamış toplumlarda ve onların yaşamlarında baharın bu özellikleri çok daha açık bir biçimde belirleyicidir. Bu toplumlar, yaşamlarının maddi örgütlenişinden sosyal kültürel yapılanmalarına kadar her alanda bahara bir başlangıç, yenilenme, eskiyi atıp yeniyi alma anlamı vererek çoğu zaman da bunu direnişlerde kutlarlar.
Dahası, deyim yerindeyse baharda doğanın kış uykusundan uyanarak canlanışına toplumlar da, her türlü üretimsel, sosyal kültürel bir silkelenişle cevap vermektedirler. Bu silkeleniş insanın en büyük mücadelesi olan devrim ve özgürlük arayışı savaşımına da tarih boyunca damgasını vurmuştur. Nitekim yeninin muştucusu olarak bahar emekçilerin devrim mücadelesinde önemli bir uyandırma, silkeleyip kendine getirmenin adı olmuştur.
Günümüzde artık bahar, tüm insanlığın yanı sıra özellikle ezilenlerin hayatları açısından, bir yandan binlerce yıldır olduğu gibi doğanın canlanışına paralel bir yenilenmeye, diğer yandan ise insanlığın evrensel kazanımlarına dayanan yeni bir mücadele dönemine tekabül etmektedir. Baharın bu niteliği belki de en çok kendisini devrim ve özgürlüğün kazanılmasına adamış olanlar için önemli bir yere sahip olmuştur.
1972 yılının Nisan ayında İ.Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde bir bahar ayında Malatya’nın Kürecik ilçesinde atılan ilk komünist örgütün vücuda gelmesini sağlayan TKP/ML Hareketi’nin kuruluş adımı,büyük darbeler yemesine ve yoluna saptırılmaya çalışılmasına karşın her bahar giderek güçlenmiş, kendisini Türkiye’nin her yerine taşıracak düzeye ulaşmıştır. Türkiye’nin her yerine ulaşma çabaları Kürecikte başlayıp, Maraş, Antep, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Dersim, Elazığ, Ankara ve İstanbula kadar uzanmıştı. Neki düşman komünist hareketin ete kemiğe bürünmesine fırsat tanımadan bir biri ardı sıra yapmış olduğu operasyonlarla komünist hareketin üzerine gelmiş ve bu en tehlikeli komünist örgütün büyümeden ve kitlelere bağlanmadan önü kesilerek yok edilmesi amaçlanmıştır.
Komünist hareketin kurucu militanlarından ve İstanbul Bölge sorumlusu olan Ahmet muharrem Çiçek yoldaş 1952 yılında Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde tutucu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Devrimci fikirlerle lise yıllarında tanışan A.Muharrem yoldaş 1969-70 öğrenim döneminde İstanbul tıp Fakültesine girdi.1968-70’li yıllarda kabaran ve geniş emekçi ve öğrenci kitlelerini kucaklayan anti-faşist-anti-emperyalist mücadelede aktif olarak yerini alan A.Muharrem yoldaş kısa zaman sonrasında örgütlü savaşım katıldı.1972 Nisan ayında İ-Kaypakkaya yoldaşın önderliğindeki TKP/ML Hareketi saflarında yerini alan A.Muharrem yoldaş 25 Ocak 1973 yılında işkencede katledilen Meral yakar yoldaşlara gençlik çalışmalarını omuzladı.
12 Mart faşist darbesinin beyaz terörüne karşı üniversiteyi terk ederek illegal çalışmaya geçerek kavganın zorlu yolunu tuttu. Önce gençlik çalışmalarını toparlamaya çalışan A.Muharrem yoldaş darbeler yenip örgütsel gedikler açıldıkça bu gedikleri kapatmak için daha fazla sorumluluklar altına girmekten geri kalmadı.Gençlik ardından işçiler arasında ve askeri alanda görevler üstlenen A.Muharrem yoldaş görevlerin ağırlığı ve çokluğundan asla yılmadı,sarsılmadı.O her açılan gediği devrimci cesaret ve fedakarlıkla kapatmak için militanca çalıştı.
Ama düşman acımasız ve kalleşti. TKP/ML Hareketini maya tutmadan çökertmek için sürek avı örgütledi, 22 Ocakta yaralı yakalan Meral Yakar yoldaş ağır işkenceler sonucu 25 Ocak 1973 yılında işkencede katledilirken, 24 Ocak 1973’de Dersimde Ali Haydar Yıldız yoldaş katlediliyor ve komünist önder Kaypakkaya yoldaş düşmana esir düşüyordu. İstanbul’da devrimci çalışmaların başında bulunan ve gecesini gündüzüne katarak örgütü toparlayıp, mücadelenin gereklerine göre hareket etmeye çalışan Ahmet Muharrem Çiçek yoldaş ,yılgınlığa ve kaçkınlığa karşı önderlik görevlerini yerine getiriyordu.Yoldaşlarının katledilmesinin acısını içine gömerek devrimci görevlere daha sıkıca sarılarak o işten bu işe koşan A.Muharrem yoldaş örgütü toparlamaya çalışıyordu.
Aylarda Marttı. Yeninin, canlanmanın adı olan baharın muştusuydu Mart ve aynı zamanda kışın ağır uykusundan uyanma, bu anlamda yeni umutların da yeşermesi anlamına geliyordu. Bu en çok da her baharla birlikte devrim ve özgürlük umutlarını bir kez daha yeşerten işçiler ve emekçiler için geçerlidir. Devrimci ve komünist harekette bu çerçevede her bahara özgürlük umutlarını büyütüp, yeşerterek girmişti.A.muharrem yoldaş da bu inançla devrimci görevlere yaklaşıyor ve eldeki kadroları kavganın örülmesine seferber ediyordu. Ancak buna karşın, devrimin ve sosyalizmin düşmanlarının bu umutları karartma çabaları da daha ilk günden eksik olmamıştır.
İşte tarih yaprakları 19 Mart 1973 gösterdiğinde İstanbul Şehrimin de kaldıkları bir ev polislerce basılıyordu.evde A.Muharrem yoldaş ve bir kaç yoldaş daha bulunuyordu.Polis baskın yaptığında A.Muharrem yoldaşın üzerinde iki silah vardı.Polisi baskında birisini buldu ama diğerini bulamamıştı.Yoldaşın elini hemen kelepçeleyen polis,operasyonun rahatça gerçekleştirmenin sevincini yaşarken,ikinci silahını çıkartarak polisi etkisis hale getiren A.Muharrem yoldaş kelepçesini kırarak silahını ateşledi. İki yoldaşını kaçırmayı başardı. Kaçamayan Kutsiye Bozoklar yoldaşını polise bırakmak istemedi. Evi kuşatmış olan polisle yoldaşlarının kaçabilmesi için son mermisine kadar çatıştı. Düşman çil yavrusu gibi korkusunda girecek delik aradı. ”Kahrolsun Faşizm, Yaşasın TKP/ML” şiarlarıyla düşmanı kendi kalesinde titretir. Polis kurşunlarıyla ağır yaralanan A.muharrem yoldaş kan kaybında bayıldığı bir dönemde polislerinin yakın mesafede kafalarına sıkmış oldukları kurşunlarla hunharca katledildi,
Nitekim komünist hareket devrimci çalışmaları kitlelere yayma ve günün devrimci görevlerini yanıtlama yöneldiği koşullarda faşist karşı devrimin en büyük saldırına maruz kalmıştır. İşçi ve emekçi halkların kurtuluşunun birleşik devrimci bir kavgada geçtiğini görerek ikircimsizce komünist hareketin saflarında yerine alan enternasyonalist komünist Ahmet Muharrem Çiçek yoldaş 19 Mart 1973 yılında İstanbul-Şehrimin de polis kurşunlarıyla katledilerek devrimci yürüyüşümüzün önü kesilmeye çalışılıyordu. Meral Yakar, Ali Haydar Yıldız yoldaşın ardından TKP/ML Hareketinin üçüncü şehidi A.Muharrem Çiçek yoldaş oluyordu. Komünist hareketin en önde gelen kurucu militanlarından birisi olan A.Muharrem yoldaş, İstanbul da hedeflenerek hareket daha rüştünü ispat etmeden boğulmak istenmişti. Ahmet Muharrem yoldaş devrimci mücadelenin cesaret ve fedakarlıkla dolu olacağının bilinciyle ileri atılmış ve İstanbulda en zorlu görevlerin altına elini sokmaktan geri durmamıştı.
Belki herkes bakmasını bilir. Ama bakmasını bilmek ve bir de görmek vardır. Gözlerinle baktıklarını algılama gücünü göstermek, her insana nasip olmayan bir anlayış derinliğini gerektirir.İnsan onu ilk gördüğünde hemen dikkat çeken, yüzünde birikmiş yaşam tecrübesiydi A.Muharrem yoldaşa. Onun cesaretli, sakin ve militan duruşu, karşısındaki insanda ilk anda doğal bir saygınlık ve güven uyandırıyordu.Yüzünde birikmiş yaşam tecrübesi,kavgaya tüm kaslarıyla katılması ve görevlere aşkla bağlı olması karşısındakine bir tarihi anlatırdı sanki. Bakıp da görmesini bilenleri alıp ta uzaklara götürüyordu Apo yoldaş. Belki de Apo yoldaşı anlatmak bu yüzden çok zordur. A.Muharrem yoldaşın yaşamı, yazılmamış bir roman gibiydi ya da söylenmemiş bir türkü Yaşamın doğal gerçekliğinde saklı olan bir roman, her zaman yankısını bulan bir türkü.
O devrimci yaşamı her her açıdan kanıksamıştı. Sonradan eklenmiş veya eklektik kalan hiçbir yanı kalmamıştı sanki. Her özelliği doğalında bu yaşamın bir tarafını dile getiriyordu. Bir yanında mücadelenin, kavgasını ağır bedelleri varken, diğer yanında mücadelenin bedelleri sonucu kazanılan bir yaşam vardı. Hiç bir kimsenin bugüne kadar dile getiremediği yaşam gerçekliğimiz, Onun yaşamdaki doğal duruşunda ifadesini buluyordu. İşte bu yüzden bakmak ve görmek birbirinden çok ayrı şeylerdir. Bakıp da görmesini bilenler adım adım kazanılan bir yaşamın öyküsünü, A.Muharrem yoldaşın doğasında yansımasını bulan bu elde silah direnişi başka yoldaşların direnişinde de görmekteyiz. Bundan dolayı salt mekanik, soğuk ve ruhsallıktan uzak bir mantık her şeyi algılamaya bir bütün en yetmeyebilir. Düşünce gücü kadar insanı ısıtan, içini içine sığdırmayan bir yürekle ve bir de gönül gözüyle bakmasını bilmek gerekir. Çünkü A.Muharrem yoldaşın yaşamı yürekli çıkışların ve ileri anlatımın ve yoldaşlar için ölümü hiçe sayfa fedakarlığın anlatımıdır.
Apo yoldaşı anlatmaya çalışırken en fazla kullanacağımız kelimelerden bir tanesi onun sadeliği ve doğallıktır. El değmemiş bir doğallığı kendisinde yakalamıştı. Belki de tarihin şafak vaktinde çakılı kalan devrimci ve hiçbir uygarlığın kirletemediği insanlığın en doğal özünü kendisinde taşıyordu. Bugün bile insanlığın iç çekerek en fazla özlemini duyduğu şey, bu çağlar öncesi tarihin şafak vaktinde çakılı kalan özdür.
Bilinen her şey insanda bir anlamlandırma gücünü uyandırmaz. Belki bildiğini sanan, bu anlamda aydın geçinen birçok insan vardır. Ama bildiklerini yüksek bir anlamlandırma gücüne ulaştırabilecek bir ruhtan ve yürekten yoksundurlar. İşte A.Muharrem yoldaş da bu anlamlandırma gücüne ulaştıran, O'nun kuşatılmayan ve teslim alınmayan ruhu ve yüreği olmuştur. O önderi Kaypakkaya yoldaşın perspektifiyle donanarak yoktan var etmesini bilen yürekli bir komünist savaşçıydı.
Yüreğinin gözüyle bizzat yaşamdan okuyarak bir anlam gücüne ulaşmıştı A.Muharrem yoldaş. Kim bilir kaç sefer savaş ortamında ölümün çemberini yararak hayatta kalmayı başarmıştı. O'nun şahsında mücadelenin sonucu olarak kazanılan bir yaşam düzeyini görmek mümkündü. Bu yüzden onurlu bir yaşamın değerini herkesten daha fazla biliyordu.
Çünkü yaşam uğruna ağır mücadele bedellerini ödemiş ve yaşamı uğruna ölecek kadar seviyordu. Ama ölüm kapıyı çaldığında evrimci şiarlarla ölümün üzerine yürümekten geri kalmıyordu.
O gün her şey, bir bahar tazeliğinde başlamıştı. Nasıl ki bir baharın başlangıcında kavgaya katıldıysa. Martın toprağı ve yaşamın canlanışında da yaşama ve mücadeleye elde silah dilde devrim türküsüyle veda edecekti A.muharrem yoldaş . Oysa doğadaki her canlı, ömrünün baharındaydı ve doğa, yeni bir yaşamın müjdesini veriyordu. Her güzelliğin bir bedeli vardı veya her yaşam bir ölümden geçiyordu. Bu çelişkinin yakıcı gerçekliğini bir bahar günü ölümsüzlüğe el sallayarak bir kez daha yaşayacaktık.
A.Muharrem yoldaşın mücadele yoldaşları olarak bizler, hunharca katledilişinin 47.yıldönümünde, O'nun son anına kadar sönmeyen umutlarını gerçekleştirmek üzere, devrim ve sosyalizm kararlılığımızı yeniliyoruz. Bu yüzden, A.Muharrem yoldaşın devrim için öne atılan ve ölümü yere çalarak bizlere bayrağı devreden umut dolu gözlerini her zaman üzerimizde hissedeceğiz. Bunu bir an bile unutmak, davaya yan çizmek ve ihanet etmek demektir. Hiçbir şey, son ana kadar yaşamdan vazgeçmeyen kavga yüklü ve cesaret dolu umut saçan gözleri unutturmayacaktır bizlere. Bizleri ancak şehitlerimizin bize devrettikleri devrim ve sosyalizm bayrağına sıkıca sarılarak, İnşanın etrafından yıkılmaz bir birlik oluşturarak her türlü başarı ve kazanımlarımız kurtaracaktır. Bu temelde A.Muharrem yoldaşın şahsında, yaşamın gerçek sahibi olan tüm şehitlerimizin huzurunda bir kez daha devrimi zafere taşıyacağımız sözümüzü yeniliyor ve anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.
HALKIN BİRLİĞİ dergisi

20 Şubat 2020 Perşembe

5. Ölüm Yıldönümünde Yaşar Kemal'i anıyoruz.!


6 Ekim 1923’te Van- Erciş yolu üzerinde Muradiye İlçesi olan Ünseli köyünde dünyaya gelen Yaşar Kemal Kürt kökenli bir aileden gelmiştir. Türkmenlerin yoğun olduğu bir köyde yaşayan Kemal, evde Kürtçe, dışarıda ise Türkçe konuşurdu. Yazar; kendi anlatımına göre “bir Türkmen köyündeki tek Kürt ailenin tek çocuğu” olmuştur. Ailesi Birinci Dünya Savaşı nedeniyle, Yaşar Kemal 5 yaşındayken Adana’ya yerleşirler. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan en önemli değerler, pamuk tarlalarının bol olduğu memlekete gelir. Göç sırasında Yaşar Kemal’in babası Sadık Efendi’nin sahiplenip büyüttüğü Yunus adlı çocuk kan davası nedeniyle Sadık Efendi’yi köydeki camide namaz kılarken bıçaklayarak öldürür. 5 yaşında camide babasının öldürülüşüne tanık olan ve ilkokulu Adana Burhanlı köyünde okuyan Kemal için zorlu günler başlar. Yine bu olaydan sonra on iki yaşına kadar kekemeliğe tutulur.
Ortaokulun son sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kalarak; ırgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalışır. Kemal’in, 1940’lı yılların başlarında Orhan Kemal’in aracılığıyla Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol görüşlü yazarlarla tanışması gerek edebi alanda, gerekse düşünce alanında onu bambaşka bir yere taşıyacak; geniş ufuklar açacaktır. 1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımlar. Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalışır. Kemal, 1950’de 142.Maddeden komünizm propagandası suçlamasıyla tutuklanır Bu arada Ülke, Kovan, Millet, Beşpınar Dergilerinde, şiirleri görülür. 1951 yılında İstanbul'a yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi'nde fıkra ile röportaj yazarlığı yapmaya başlar ve çalışmalarını 1963 yılına kadar sürdürür. "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla, Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı'nı kazanır. Daha sonra tüm röportajlarını 1985 yılında Bu Diyar Baştan Başa başlığıyla dört kitap halinde bir araya getirerek yayımlanacak; derleme bir kitap olan Röportaj Yazarlığında 60 Yıl adında röportaj kitabında, daha önce yayımlanmamış ve kitaplarında yer almayan bir röportajı da olacaktır. Kemal, 1952 yılında Abdülhamid’in başhekimi Jak Mandil Paşa’nın torunu Tilda Hanım’la evlenir. Eşi Tilda’nın 2001 yılındaki ölümüne kadar onunla evli kalır. Bu evlilikten oğlu Raşit Gökçeli dünyaya gelecektir.
1952’de ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed gazetede tefrika olarak yayımlanır. 1951 yılında öyküleri; Dükkancı, Bebek, Memet ile Memet ve romanları; Sarı Sıcak ile İnce Memed basılır. Böylece yazarın ünü bir kat daha artmıştır. Romanı yazma nedeni eşkıya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtecektir. Aynı söyleşide, çocukluğunun eşkıyalığın içinde geçtiğini, dayısının "en büyük" eşkıyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936'lara kadar beş yüze yakın eşkıya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyler. İnce Memed romanının gördüğü ilgi nedeniyle kendini tamamen romancılığa vermeye başlar; ama yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayacaktır. Teneke (1955), Dağın Öte Yüzü serisi, Üç Anadolu Efsanesi (1967), Binboğalar Efsanesi (1971), Yılanı Öldürseler (1976), Hüyükteki Nar Ağacı (1982) dahil olmak üzere yazarın birçok eseri, Çukurova'da geçmektedir. Ayrıca eserlerden sekizi bugüne değin tiyatro oyununa, on ikisi sinemaya ve ikisi baleye uyarlanmıştır. Yaşar Kemal'in ayrıca senaryosunu yazdığı filmleri de mevcuttur.
“İnsan, evrende gövdesi kadar değil, gönlü kadar yer kaplar.” Hem ülkemizde hem de dünya çapında sembol isimlerinden olarak tarihteki yerini alan Yaşar Kemal’i 5.Ölüm Yıldönümünde anıyoruz.
. Ortaokulun son sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kalarak; ırgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalışan Kemal’in, 1940’lı yılların başlarında Orhan Kemal’in aracılığıyla Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol görüşlü yazarlarla tanışması gerek edebi alanda, gerekse düşünce alanında onu bambaşka bir yere taşıyacak; geniş ufuklar açacaktır. 1943’te bir folklor derlemesi olan ilk kitabı Ağıtlar’ı yayımlar. Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalışır. Kemal, 1950’de 142.Maddeden komünizm propagandası suçlamasıyla tutuklanır Bu arada Ülke, Kovan, Millet, Beşpınar Dergilerinde, şiirleri görülür. 1951 yılında İstanbul'a yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi'nde fıkra ile röportaj yazarlığı yapmaya başlar ve çalışmalarını 1963 yılına kadar sürdürür. "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla, Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı'nı kazanır.
Daha sonra tüm röportajlarını 1985 yılında Bu Diyar Baştan Başa başlığıyla dört kitap halinde bir araya getirerek yayımlanacak; derleme bir kitap olan Röportaj Yazarlığında 60 Yıl adında röportaj kitabında, daha önce yayımlanmamış ve kitaplarında yer almayan bir röportajı da olacaktır. Kemal, 1952 yılında Abdülhamid’in başhekimi Jak Mandil Paşa’nın torunu Tilda Hanım’la evlenir. Eşi Tilda’nın 2001 yılındaki ölümüne kadar onunla evli kalır. Bu evlilikten oğlu Raşit Gökçeli dünyaya gelecektir. 1952’de ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed gazetede tefrika olarak yayımlanır. 1951 yılında öyküleri; Dükkancı, Bebek, Memet ile Memet ve romanları; Sarı Sıcak ile İnce Memed basılır. Böylece yazarın ünü bir kat daha artmıştır. Romanı yazma nedeni eşkıya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtecektir. Aynı söyleşide, çocukluğunun eşkıyalığın içinde geçtiğini, dayısının "en büyük" eşkıyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936'lara kadar beş yüze yakın eşkıya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyler. İnce Memed romanının gördüğü ilgi nedeniyle kendini tamamen romancılığa vermeye başlar; ama yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayacaktır. Teneke (1955), Dağın Öte Yüzü serisi, Üç Anadolu Efsanesi (1967), Binboğalar Efsanesi (1971), Yılanı Öldürseler (1976), Hüyükteki Nar Ağacı (1982) dahil olmak üzere yazarın birçok eseri, Çukurova'da geçmektedir. Ayrıca eserlerden sekizi bugüne değin tiyatro oyununa, on ikisi sinemaya ve ikisi baleye uyarlanmıştır. Yaşar Kemal'in ayrıca senaryosunu yazdığı filmleri de mevcuttur.
Yaşamı boyunca kurulu sisteme karşı dik duruş içinde olan ve boyun eğmeden emekçilerin yanında saf tutan Yaşar Kemal emekçilerin eşitlik ve özgürlük yürüyüşünde yaşayacaktır.

49.Yılında Ulaş Bardakçıyı Anarken;Devrim ve Sosyalizm Yolunda Düşenler Onurumuzdur…!


"Hele ulaşa ulaşa
Ulaş benzerdi güneşe
Ulaş kardaş can veriyor
Yüreğim düştü ateşe
Ulaşın elinde mavzer
Mavzeri türküye benzer
Bizimkiler böyle ölür
Böyle ölür bizimkiler
Tohumlar düştü toprağa
Dokundum yeşil yaprağa
Kurban olam kurban olam
Seni yaratan toprağa"
1947 yılında Nevşehirin Hacıbektaş ilçesinde doğdu. İlk ve Orta öğreniminden sonra ODTÜ'ye girdi. ODTÜ’de devrimci düşünce ile tanıştı ve devrimci oldu. Dev - Genç'in oluşumunda aktif olarak görev aldı. 1970 sonlarında kurulan THKP - C'nin MAHİR ÇAYAN’la birlikte kurucuları arasında yer aldı. THKP-C'nin ilk faaliyetlerine katıldı. Mayıs 1971’de İsrail konsolosu E. Elrom'un kaçırılması üzerine başlatılan "Balyoz Harekatı" sırasında yakalandı. Kasım 1971'de Maltepe Askeri Cezaevi’nden firar eden beş devrimciden biriydi. Zindanda kaçmanın ardında devrimci görevlerinin başına döndü. Dur durak bilmeden devrim örgütlemek için, devrimci bir önder olarak kavgaya sıkıca sarıldı. 19 Şubat 1972’de İstanbul’da kaldığı ev devletin silahlı güçlerince kuşatıldı. O, teslim olmaktansa elde silah direnerek ölmeyi tercih etti, direndi, çatışmaya girdi. Ve sabaha karşı katledildi.
Anısı kavgamızda yaşıyor.!