23 Haziran 2009 Salı

Pülümür'de korucu tedirginliği

Dersim'in Pülümür İlçesi'nde 3'ü kadın toplam 27 kişinin silahlandırılarak korucu yapılması ilçede tedirginliğe yol açtı. Vatandaşlar, 20 yıldır koruculuk sistemini reddederken, sadece koruculuk kabul edilmediği gerekçesiyle çok sayıda köyün boşaltıldığını belirtti. İlçede silah alan 27 kişiyi dışlayan vatandaşlar, koruculuk sisteminin çözüm olamayacağına dikkat çekti.

Mardin'in Mazıdağı İlçesi'nde yaşanan korucu vahşetinin ardından koruculuk sisteminin tamamen lağvedilmesi girişimleri gündeme gelirken, Dersim'in Pülümür İlçesi'nde 3'ü kadın 27 kişi silahlandırıldı. Pülümür kaymakamının bunu 'Kazanılmış bir mevzi' olarak değerlendirilmesi ise ilçede tepkilere neden oldu. İlçe merkezinde eli silahlı insanların dolaşmasından rahatsızlık duyduklarını söyleyen vatandaşlar, Dersim bölgesinin güvenliğinin sivil halk üzerinde sağlanmasının kabul edilir bir durum olmadığını söyledi. Yoksulluktan kaynaklı 27 kişinin silah aldığını belirten vatandaşlar, koruculuk sistemi ile birlikte halk arasına zehirli tohum ekildiğini kaydetti. Kentte 27 kişinin silahlandırılmasının halk arasında güvensizliğe neden olduğunu dile getiren vatandaşlar, isimlerinin açıklanmasını istemiyor. İlçe sakinleri şunları belirtti:

'Dersim halkı ilk başta Alevi kimliği nedeniyle hep dışlandı, yer yer katliamlardan geçirildi. Onun için hep dağlar arasında doğa ile iç içe yaşayarak yaşamını idame etti. Son 30 yıldır hem Alevi hem de Kürt olduğu için birçok acılara tanıklık eden bir halk gerçekliğimiz oldu. Bunun yanında da kendi inancımızda, kültürümüzde ve düşüncelerimizde ısrarcılığımızı da sürdürdük, dağların arasında bu halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılara rağmen parayla koruculuk yapmayı hep reddetti. Son olarak Pülümür'de 27 kişinin silahlandırılması ilçemizde büyük bir huzursuzluğa neden oldu. Pülümür halkı para karşılığında insanları öldürecek kişiliğe sahip değildir. Şu an bu insanlar herkesçe dışlanmaktadırlar' dedi.

'Silah yerine süpürge versinler'

Koruculuk sisteminin halk arasında kutuplaşmayı getireceğini dile getiren ismini vermek istemeyen bir korucu yakını, 20 yıldır Pülümür'ün askeriye üssü olarak kullanıldığını ifade ederek, 'Pülümür'de son 50 yıldır halk, büyük bir asimilasyon politikaları ile karşı karşıya. Ekonomik olarak sıkıntı yaşayan insanların zafiyetinden yararlanmaya çalışılıyor. Şuan akrabalarıma silah vermişler her ne kadar bunu yoksulluktan dolayı kabul etmişlerse de aslında bu devletin Kamer Genç'in eliyle yapılması istenen bir ayırımcılık ve kutuplaşmanın sonucudur. Kendi akrabalarımıza karşı bir güvensizliği yaratma çabalarının sonucudur. Güvenlik 27 kişiyle yapılacak bir durum değildir. Bu insanlara yardım etmek istiyorlarsa ellerine bir süpürge koysunlar en azından kan üzerine değil emek karşılığında kendilerini geçindirsinler' diye konuştu.

'Koruculuk çeteleşme şebekesi olmuştur'

AKP'nin Dersim için ekonomik paketinde geçici köy korucusu kadrosu çıktığını ifade eden DTP Dersim İl Başkanı Murat Polat ise, koruculuk sistemiyle sorunların çözülemeyeceğini altını çizerek, 'Geçen yılda Dersim'de Başbakan Erdoğan bölgeye dönük ekonomik paket açıkladı. Dersim'e de bin 400 köy korucusu düşmüştü. Biz o zaman yaptığımız açıklamada koruculuk sistemini çözüm olmadığını ve köy koruculuk sisteminin çeteleşmeye yol açtığını, rant ve cinayet şebekesine dönüştüğü için dağıtılması gerektiğini açıklamıştık. Uzun bir süre koruculuk sistemiyle bir hedefe ulaşılamadı. Ancak son olarak Pülümür'de 27 korucu kadrosu verildi. Biz Türkiye'de Kürt sorunun koruculuk sistemiyle çözülemeyeceğini, güvenliğin bunlarla sağlanmayacağını, aksine Mardin bunu gösterdi ki koruculuk çeteleşme şebekesine dönüşmüştür' dedi.

Kürt sorunun güvenlik sorunundan çıktığını anımsatan Polat, köy korucularına güven bağlanması hayalciliğin ötesine gitmediğini dile getirdi. Polat, 'Hele Kürt sorunun tartışıldığını bir dönemde köy koruculuğunun dayatılmasının bir mantığı yoktur. Artık Kürt sorunu güvenlik sorunu olmaktan çıkmıştır. Dolayısıyla koruculuk sistemini geliştireceğine Dersim'de ekonomik altyapının oluşturması gerekiyor, çatışmalı ortamına son verilmesi gerekiyor. Köy korucularına güven bağlayarak bölgede özelde de güvenliğin sağlayacağını hayal edenler yanılıyordur. Dolayısıyla Dersim halkını yoksullaştırıp işsiz bırakarak yatırım yapmayarak köy koruculuğuna zorlamanın bir mantığın olmadığını düşünüyorum' dedi.

'Kazanılmış mevzi' tepkisi

Dersim halkının değerlerine sonsuz bir bağlılığının olduğunu söyleyen Polat, 29 Mart yerel seçimlerde çıkan sonuçtan rahatsızlık duyulduğunu ve bu şekilde insanları karşı karşıya getirilmek istendiğini kaydetti. Polat, Pülümür kaymakamının 27 kişinin silahlanmasına 'kazanılmış bir mevzi' olarak değerlendirmesine tepki gösterdi.

'Dersim halkı onurlu bir halktır'

İHD Dersim Şube Başkanı Barış Yıldırım ise, Dersim'de dayatılan koruculuk sistemiyle halkı 'Kürt sorununda taraf' duruma düşürülmek istendiğini ifade ederek, 'Dersim tarih boyunca bu yaklaşımları reddetmiştir. Özelikle Dersimliler Hamidiye Aayları içerisinde yer almamış, Dersim'in muhalif yapısı gereği bunu kabul etmemiştir. Koruculuk sistemini klasik kriminal bir yaklaşım olarak değerlendiremez. Toplumun Kürt meselesinde taraf olması isteniyor. çatışıma ortamında bölgede 10 bin 550 mayın bulunmakta sınır illerin dışında Diyarbakır olmak üzere en fazla mayın yerleştirilmiş olarak kayıtlarda yerini almaktadır. İnsanları silahlandırmaları yerine bu mayınlı arazileri temizleyerek yaylarını açarak bu halk kendi toprağında geçimini sağlayabilecek güçtedir. Bölgemizde boşaltılan köyler, mayınlı alanlar OHAL döneminde yaşanan sorunlardır. Koruculuk sistemi de bununla bağlantılıdır' diye konuştu.

Ferhat ARSLAN
DİHA

YEŞİL İSYANA POLİS KURŞUNU SÖKMÜYOR

İran’daki seçim isyanı durmak bilmiyor. Devlet televizyonu seçim sonuçlarına itiraz için yapılan gösterilerde çıkan çatışmalarda 10 kişinin daha öldüğünü duyurdu. Yabancı basın organlarına göre ölü sayısı daha fazla. İran olaylardan İngiltere'yi sorumlu tutarken, İran solu yaptığı açıklamada sokak gösterilerini desteklediğini açıkladı
İran'da sular durulmuyor. Seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle yapılan gösterilerde ikinci haftasına girerken, olaylarda yaşamını yitirenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İran devlet televizyonun yaptığı resmi açıklamaya göre önceki gün düzenlenen gösterilerde 10 kişi yaşamını yitirdi. İran televizyonu başkentin merkezinde düzenlenen gösteriler ile ilgili görüntülere de yer verdi. Bugüne kadar olayları gizleyerek göstermeyen İran TV'si bu sefer olayları gizleyemedi. Görüntülerde otobüs durakları, trafik levhaları, çöp kutuları ile araçların ateşe verilmesi yer alıyor. Güvenik güçleri ile göstericiler arasındaki çatışmalarda da çok sayıda kişinin yaralandığı belirtildi. Olaylarda çok sayıda kişinin ise göz altına alındığı bildirildi.
Yabancı gazetecilerin olayları takip etmesi yasak olduğu için cep telefonlarıyla çekilen videoların sosyal paylaşım sitelerine gönderildiği belirtilen haberde, bu görüntülerde silah ve helikopter sesleri ile hastanelere taşınan yaralılar olduğuna dikkat çekildi. Resmi olmayan açıklamalara göre protestolarda bugüne kadar toplam 150 kişinin hayatını kaybettiği ifade ediliyor.

FATURA İNGİLTERE'YE KESİLDİ
İran, ülkede yaşanan gerginliklerin faturasını BBC’ye kesti. İran, "BBC’nin yalan haberlerle kitleleri yönlendirerek kargaşaya neden olduğunu" ileri sürdü. Dışişleri Bakanlığı, “Seçim sonrasında yaşanan olaylarda ABD ve İngiltere'nin doğrudan parmağı olduğunu" söyledi.
***
Rafsancani’nin yakınları ve muhalifler gözaltında
İran'da seçim sonrası yaşanan gerginliklerde rolü olduğu gerekçesiyle Uzmanlar Meclisi ve Düzenin Yararını Teşhis Konseyi Başkanı Ayetullah Ali Ekber Haşimi Rafsancani'nin bazı yakınlarının gözaltına alındığı belirtildi. Fars Haber Ajansı, seçim sonuçlarına itiraz için yapılan izinsiz gösterilerin organize edilmesindeki rollerinden dolayı, aralarında Rafsancani'nin kızı Faize Haşimi'nin de bulunduğu 5 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. İran'da 12 Hazirandaki cumhurbaşkanı seçiminde Rafsancani'nin yakınlarının, adaylardan Mir Hüseyin Musevi'yi desteklediği basında yer almıştı.
Hatemi: Gösteriler yasaklanmasın
İran eski cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi yaptığı açıklamada gösterilerin yasaklanmasının olayları daha da tırmandıracağı açıklması yaptı. Reformist kanadı destekleyen Hatemi, kitlelerin demokratik taleplerini özgürce dile getirmesinin rejimin bekaası için önemli olduğunu söyledi. Olayların şiddet yoluyla bastırılmasının sorunu çözmeyeceğini söyleyen Hatemi, güvenlik kuvvetlerinde toleranslı davranmasını istedi.
***
İran solu reformcuları desteklediğini açıkladı
Reformcularla muhafazakarlar arasında haftalardır devam eden çatışmalar nedeniyle açıklama yapan Marksist-Leninist Tudeh (Kitle) Partisi, her şeye rağmen reformistlerin yaptığı gösterileri desteklediğini açıkladı. Rejim tarafından uygulanan şiddetin ve tutuklamaların son bulmasını isteyen Tudeh, halkı yapılan protesto eylemlerine katılmaya davet etti. Tudeh merkez komitesi imzalı bildiride olaylara taraf olduğunu açıklayan örgüt, 1983’den bu yana sürgünde faaliyetlerini sürdürüyor. İran’da faaliyetleri yasaklanan parti, yurtdışında örgütlü. Halkın hileli seçimlere itirtazının meşru olduğunu söyleyen Tudeh, bu demokratik taleplerin şiddetle bastırılmasının kabul edilemez olduğunu söyledi. Halkın geri atmasının yada yenilmesinin mevcut statükonun halk düşmanı iktidarını sağlama alacağını ve kendisini daha da sağlama alacağı anlamına geleceğini söyleyen Tudeh, Musavi'nin eylem çağrılarına katılımın sağlanması gerektiğini açıkladı.

KIRIKLAR F TİPİ’NDE ‘HAK GASPLARI VE SALDIRI’ İDDİALARI

İzmir Kırıklar F Tipi Hapishanesi'nde tutuklu bulunan Ümit Çobanoğlu, idarenin hapishanede "tünel kazıldığı ve bunu tespit ettikleri" gerekçesiyle hapishanede yarattığı baskılara ilişkin gazetemize gönderdiği mektupta, şunları anlattı:
"Basından, Kırıklar F Tipi'nde tünel çıktığını çıktığına dair haberleri okuyup, öğrenmişsinizdir. Gerçek mi değil mi bilmiyoruz. Tabii, bu tünelin çıkmasıyla birlikte baskı, hak gaspları ve saldırılar da en üst seviyeye çıktı. Fikret T... isimli adli bir mahkum, 1 metreye 4 metre tünel kazmış ve tünelin ortaya çıkmasıyla darp edilip, ağır işkence görmüş. Rapor almış ama en son tekli hücrede hiçbir şeyi verilmeden tutuluyor.

KİTAP VE DERGİLERİMİZ KISITLANDI
Tünelin ortaya çıkmasının ardından baskı ve hak gasplarının arttığını söylemiştim. Bu durumu fırsat bilen idare, hapishanede olağanüstü hal ilan etti ve bütün kazanımlara saldırıya başladı. Bir hafta boyunca sayım yapıldığı bahane edilerek, sohbet ve bütün etkinlikler iptal edildi. Bizim ısrarımızın sonucu 2 gün sohbete çıkabildik ama bizim dışımızda kimse çıkartılmamış. İdare uzun süredir gündemde tuttuğu kitap, dergi sınırlaması gibi hak gasplarını fırsat bu fırsat diyerek hayata geçirmeye çalışıyor, baskıyı her yönden arttırıyor. En son ise savcılık izniyle bir arama yaptılar. Savcılığın jandarma ve idareye verdiği tüm yetkinin sonucu talan, yağma ve saldırı-işkenceyle bitti.

GARDİYAN PROVOKE ETTİ
Cuma günü sabah saat 08.30 civarı baskın şeklinde bir arama başlatıldı. Nedense hiçbir adli tutuklunun hücresi aranmazken, ilk bizim hücrelerimiz jandarma ve gardiyanlarca adeta basıldı. Arama esnasında bütün eşyalarımız, kağıtlar, dilekçeler, mektuplar, gazeteler, akla gelebilecek herşey hücrelerin ortasına döküldü, tokmakla tünel kapağı aranması nedense en kısa süreni oldu.
Jandarma ve kimi baş gardiyanlar, ortamı ısrarla provoke ettiler, gerdiler. Kimi hücrelerde ayakkabı, kiminde pano, gömlek vb. üzerinden sorunlar çıkartıldı. El koymak istedikleri hiçbir şeyin tünelle alakası yoktu ve kantinde satılan ürünlerdi. Hücrenin ortasındaki eşyaları talan eder gibi hiç seçmeden dışarı atıyorlardı.

AYAKABILARIMIZI ALIP KAÇTILAR
Amaçları sadece bir şeylere el koymak, keyfiyetti. Nitekim bu talan ve yağmaya itiraz ettik. Bu itirazımız sonucu gardiyanların saldırısına uğradık. En sonunda da kantinde satılan karton, kalem, FM radyo anteni, ayakkabı gibi eşyalardan ne kapabildilerse hızlıca alıp kaçtılar. Hücrenin içindeki çöp kovasını bile kırmışlardı.

ARAMA DEĞİL YAĞMA YAPILDI
İleri Kızılaltun'a ise arama esnasında 3 kere saldırıldı. Aramaya, İleri Kızılaltun'a daha önce işkence yapmış ve davalık olduğu 3 tane uzman çavuş gidiyor. Önce ayakkabılarını çıkarmadığı için, sonra da 2 kere bu yağmaya itiraz ettiği için saldırıyorlar. Gardiyanların çekiçle duvardaki askılıkları kırması arama adına ne için geldiklerinin en iyi göstergesi oldu. Arama sonunda ise yorgan, su bardağı, bulaşık deterjanı, yazlık eşyalar, mektup, dilekçe, gazeteler gibi aslında el koyamayacakları birçok eşyaya el koydular. Hiçbir abartısız hücre içinde doğru düzgün tek bir eşya bırakmadılar. Arama adı altında yağma, talan ve işkenceyi böylece atlatmış olduk.
Bu keyfiyet hakkında suç duyurusunda da bulunduk elbette, ama daha önceki pratiklerimiz, suç duyurularından hiçbir şey çıkmayacağını, aksine bizlere dava açılabileceğini gösteriyor. Sizleri hasretle sıkıca kucaklıyor ve kolay gelsin diyorum." BirGün

"TÜRKİYE’DE OKULLAŞMA ORANI ÇOK DÜŞÜK"

Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, ilköğretimde okullaşma oranının, ailelerin gelir seviyesinin düşüklüğü, çocukların çalışmak zorunda kalması, devletin yeterli kaynağı ayırmaması ve gerekli yatırımların zamanında yapılmamasından dolayı yaygınlaştırılamadığını belirtti.
2009 yılında ilköğretimde net okullaşma oranının yüzde 96.49 olduğunu söyleyen Kılıç, “Bu oran erkeklerde yüzde 96.99, kızlarda ise yüzde 95.97 olarak gerçekleşmiştir. Zorunlu ve devlet okullarında parasız olduğu belirtilen ve Anayasal güvence altında olan ilköğretim, tüm çağ nüfusuna yaygınlaştırılamamıştır. Yine ortaöğretim çağ nüfusunun yüzde 42’si ortaöğretime devam etmemekte ya da edememektedir” dedi.
Türkiye’de köyde ya da şehirde yaşamanın eğitim hakkına erişimi farklılaştırdığını vurgulayan Kılıç, bu açıdan bakıldığında özellikle kız çocuklarının okullaşmasında ciddi sorunlar yaşandığını da kaydetti.

“EĞİTİME AYRILAN PAY EKSİK”
Artan öğrenci sayısına karşın eğitime bütçeden ayrılan payın, ortaya çıkan ihtiyacı karşılayacak kadar artmadığını ifade eden Kılıç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Eğitime bütçeden ayrılan payın ortalama yüzde 65’i personel harcamalarına ayrılmakta, eğitimin finansmanı öğrencilerin, dolayısıyla öğrenci velilerinin omuzlarına yıkılmaktadır. Bütçe içinde sınırlı, ancak sosyal harcamalar içinde önemli bir paya sahip eğitim harcamaları, sosyal harcamaların her geçen yıl azaltılması, daha doğrusu özel kesime yönelik kaynak olarak aktarılması nedeniyle ya azalmış ya da yerinde saymıştır. Eğitim sistemi içinden çıkamayacağı bir krize itilmiştir.”

‘BELGE’ GÜLEN’İ MEŞRULAŞTIRIYOR

Belge’nin ortaya çıkmasıyla AKP ile Gülen cemaati de meşrulaştırılıyor. Böylece bu cemaati de demokratik siyasal yaşamın bir parçası olarak görmeye çağrıldık

‘BELGE ERGENEKON SAVCILARINDAYDI’
Sözü edilen ‘belge’ zaten Ergenekon savcılarının elindeydi, Ergenekon soruşturmasının kanıtları arasındaydı. Ama zaten soruşturuluyordu. Soruşturulması zorunluydu. Böylece başlandığı yere dönülürken AKP müdahil olma hakkını kullanmaya sevk edildi. Ancak bu süreçte AKP ile birlikte Fethullah Gülen cemaati de meşrulaştırılıyor. Bu tartışmayla, Fethullah Gülen cemaatini de demokratik siyasal yaşamın bir parçası olarak görmeye çağrılmış olduk.

EN KÂRLI ÇIKAN ‘CEMAAT’ OLDU
Bu ‘plan’ tartışmasından en kârlı çıkan Fethullah Gülen cemaati oldu. AKP hükümetinin yanı sıra kendisinin de demokrasi icabı savunulması zorunlu ‘hakları’nın var olduğu kanaatini kontrol altında tuttuğu medya ve siyaset kanallarıyla topluma dayatmış oldu. Sanki iktidarda AKP-Gülen koalisyonu varmış gibi oldu. O yüzden Genelkurmay da artık AKP’den değil, ‘cemaat’ten şikâyetçi. AKP ile asker arasındaki yakınlaşma bununla da ilgili olabilir.


“Türkiye’de asker, benzetmek mümkünse gidişata 'Şili usulü' uyum göstermeyi tercih ediyor. Askerler de küresel denklemin ve bunun içe yansımasının ne olduğunun farkında. Fakat kurumun tamamını yeniden düzenlemek istemiyor. Türkiye sermayesinin de durumu aynı”
10 gündür Kurmay Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu iddia edilen belge tartışılıyor. Genelkurmay Başkanlığı 3. Bilgi Destek Müdürü Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’e eski mesai arkadaşı ve Ergenekon soruşturmasında tutuklu avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda ele geçirildiği söylenen belgenin Taraf gazetesinde yayınlanmasıyla kamuoyu bilgi sahibi oldu.
AKP ve Fettullah Gülen cemaatini hedef aldığı ileri sürülen 'İlticayla Mücadele Eylem Planı' başlıklı belgeyle ilgili gelişmeleri, tartışmaları ve bu tartışmalarda önemli yere sahip Taraf gazetesinin yayın politikasına ilişkin dillendirilen eleştirileri Bağımsız İletişim Ağı’nın Genel Koordinatörü, gazeteci, yazar Ertuğrul Kürkçü ile konuştuk. Ayrıca SHP Genel Başkanı Hüseyin Ergün’ün, sol üzerine yapmış olduğu değerlendirme konusunda Kürkçü’nün görüşünü de aldık.

»AKP ve Fettullah Gülen cemaatini hedef aldığı ileri sürülen 'İrticayla Mücadele Eylem Planı' belgesiyle ilgili süren tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu, aslında süregelen gerilimin, mücadelenin bugün aldığı yeni biçimlerden biri. Bu belge yayımladı veya ortaya çıktı diye bir çatışma ortaya çıkmış değil.

»Devam eden hangi mücadelede?
Egemenler arasındaki iktidar mücadelesi. Statüko, otoriter/milliyetçi bir rejim ekseninde mi, muhafazakâr/ liberal bir rejim ekseninde mi tesis edilecek? Sermaye sahipleri ve egemenler arasındaki ikilik bu soru çevresinde dönmeye devam ediyor. 'İrticayla Mücadele Planı'yla başlayan tartışmayı bu gerilimin bir yansıması veya yeni bir aşaması olarak görebiliriz. Şöyle olmuyor: Taraf gazetesi, herhangi bir belgeyi yayınladığı için, Türkiye gerilim yaşamıyor. Gerilim var olduğu için ve çeşitli yönleriyle açığa çıktığı için taraflardan biri tartışmaya, Taraf gazetesi üzerinden de katılıyor.

»Ergenekon ile başlayan bu süreç, askerin sivil siyaset üzerindeki vesayetine ve toplumu biçimlendirme çabalarına karşı bir mücadele mi?
Bu sürecin Ergenekon’un devamı olduğuna katılırım. Fakat Ergenekon’u, merkezi bir devlet örgütü olarak görmüyorum. Ergenekon, eksantrik bir örgüt. Merkezi devlet aygıtının dışına itilmiş ve atılmış ama karışıklıklar çıkararak devletteki eski konumunu tekrar elde etmek isteyen bir tür fesat örgütü. Silahlı kuvvetlerle de çatışarak ilerlemeye çalışıyor. Bence bu belge resmi olmayabilir ama hakikidir. Bunda Genelkurmay'ın onayı ve rızası olmadığı kanısındayım. Genelkurmay'ı bir müdahaleye ikna etmek için aşağıdan geliştirilen eylemlerin bir parçası bu. Sadece Silahlı Kuvvetler ile sınırlı değil, bürokrasi içersinde, medya içersinde, hatta AKP içersinde uzantıları var. Belgenin sahte olduğunu düşünmüyorum. Bana polis hazırlamış ve koymuş gibi gelmiyor.

»Sizi bu düşünceye iten nedir?
Daha önce hazırlanan Lahika, andıç vb adlarla anılan ve medyaya düşen çeşitli rapor ve belgelerle sürekliliği, benzerlikleri var, bir tutarlılık gösteriyor. Darbe günlükleriyle ve Eruygur’un şemalarıyla ve Kara Kuvvetleri'nin hazırladığı söylenen 'sosyete fişlemesi'yle zihniyet ve yapı uygunluğu var. Ama, kısa zamanda ve çalakalem hazırlanmış. Yok olmamak için direnen Ergenekon’u batağa sokan adımlardan.

»Genelkurmay'ın bilgi veya onayı dışında yapılan bu tür çalışmaları sürekli korumasını neye bağlıyorsunuz?
Bu tıpkı bir politik partinin kendi içindeki açmazları dışarıya yok gösterme, sorunları ve krizleri içeride halletmeye çalışmasına benzeyen bir şey. Kol kırılır yen içinde kalır anlayışı. Genelkurmay bunun aynı zamanda kendisine karşı da bir komplo olduğunu biliyor. Fakat bunu böyle söylediği an, tartışmalı, güçsüz duruma düşecek ve imajı çizilecek. Benim gördüğüm kadarıyla Genelkurmay, Ergenekon’un bir bölümünü tasfiye ediyor, bir bölümüyle uzlaşıyor, bir bölümünü tesirsiz hale getirmeye çalışarak, yangını kontrol altına almaya çalışıyor.
»Bugüne kadar Genelkurmay'ın bu tür olaylar karşısındaki pozisyonu, caydırıcı değil, daha çok kollayan hatta son tahlilde özendirici oluyor.
Doğru. Kendisini sivil denetime açmadıktan sonra, yargıyı tekleştirmedikten sonra bu yapı kendini hep üretecek. Genelkurmay'da kararlı, istikrarlı bir tutum yok. Genelkurmay, Şili ordusu gibi davranmak istiyor.

»Şili ordusu nasıl davrandı?
Şili ordusu, örneğin komşusu Arjantin’deki gibi darbe döneminin hesabını vermiyor. Darbe döneminin suçlularını koruyor. Cinayetler çok açık biçimde ortaya çıktıkça tek tek cezalandırma yoluna gidiliyor. Sivil yönetim, Bachelet yönetimi silahlı kuvvetlerle çatışarak değil anlaşarak tesis ediyor otoritesini. Unutmayalım, Pinochet Şili’de bir mahkeme karşısına çıkmadan veda etti dünyaya. Oysa Arjantin’de diktatörlüğün tasfiyesi süreci daha köklü ve derin oldu, İtalya’da ise Gladio bambaşka bir yoldan tasfiye oldu. Türkiye’de de asker, benzetmek mümkünse gidişata 'Şili usulü' uyum göstermeyi tercih ediyor. Askerler de küresel denklemin ve bunun içe yansımasının ne olduğunun farkında. Fakat kurumun tamamını yeniden düzenlemek istemiyor. Türkiye sermayesinin de durumu aynı.

»Nasıl bir benzerlik söz konusudur?
Sermaye de eski günahlarının hesabını vermeye yanaşmıyor. Sermaye 12 Eylül'ün, 12 Mart’ın ortağı değil miydi? TÜSİAD, TİSK onların sözcüleri bunların hesabını vermeden, yeni yönetişim, yeni çalışma düzeni, yeni sendikal düzen, yeni sol diye herkesin işine burnunu sokuyor. Askerler de bu açıdan tıpkı sermaye sahipleri gibi davranıyor.

»Askeri savcı, Ergenekon savcılarıyla, Başbakan, Genelkurmay Başkanı ile görüştü, Meclis'teki bütün partiler belge konusunda ortak tutum içindelermiş gibi görülüyor. Yeni bir uzlaşma söz konusu mu?
Hükümetle, ordunun üst kademesi arasında bir uzlaşma aslında Mayıs 2007'den beri var. Yaşar Büyükanıt döneminde başladı. Bu günlerde içeriğin açıklanması istenen meşhur Dolmabahçe görüşmesinde uzlaşma sağlandı. Şüphesiz anlaşmaya, her iki tarafın her aşamada sadık kalması söz konusu değil. Herkes kendi çıkarına göre sağa sola çekebiliyor, eğip bükebiliyor, yan çizmeye yeltenebiliyor, ama artık çatışma değil uzlaşma var.

»Hükümet ile ordu arasındaki uzlaşma neye dayanıyor?
Bence şöyle: Herkes kendi asıl işini sürdürecek, ordu siyasetin işine, hükümete karışmayacak, hükümet de, ordunun Kürt meselesindeki, devlet-din işlerinin ayrı olması konusundaki hassasiyetine ve güvenlik konusundaki ihtiyaçlarına cevap verecek. Gene de bu 'İrticayla Mücadele Planı'nın hükümetçe ele alınışında bir tuhaflık var.

»Nedir tuhaflık?
Sözü edilen belge zaten Ergenekon savcılarının elindeydi, Ergenekon soruşturmasının kanıtları arasındaydı. Taraf gazetesi de bir biçimde belgeyi oradan ele geçirdi. Dolayısıyla, bu zaten re’sen soruşturma altındaki bir belgeydi. Belge Taraf’ta ortaya atıldı, kamuoyunda, medyada tartışıldı, konuşuldu sonunda AKP ve Genelkurmay kendi savcılıklarına gitti. Belgede sözü edilen faaliyetlerin soruşturulması yargıdan istendi. Ama zaten soruşturuluyordu. Soruşturulması zorunluydu. Böylece başlandığı yere dönülürken AKP müdahil olma hakkını kullanmaya sevk edilmiş oldu. Ancak bu süreçte çok daha önemli başka şey meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

»Nedir bu?
AKP ile birlikte Fettullah Gülen cemaati de meşrulaştırılıyor. Bu tartışmayla, Gülen cemaatini de demokratik siyasal yaşamın bir parçası olarak görmeye çağrılmış olduk. Gülen kim? ABD'de yaşayan Türkiye’ye çeşitli sebeplerle gelemeyen, Türkiye İslamı'nda geleneksel olarak mevcut olmayan bir tür ruhban sınıfı yaratma çabasında, dine dayalı bir cemaat ilişkisi sürdüren ve bu çerçevede bir hakimiyet mücadelesi içinde yer alan bir eski vaiz. Bunu kimi zaman AKP içinden yapıyor, kimi zaman AKP ile çatışarak sürdürüyor. AKP ise yasalar çerçevesinde kurulmuş, oyunu kuralına göre oynayarak seçim kazanmış, hükümet olmuş bir siyasi parti. Bu partinin hakları pekala bir kamusal tartışmanın konusu olabilir. Peki, toplum olarak Fettullah Gülen’e neden kefil olmamız gerekiyor? Doğrusu bu 'plan' tartışmasından en kârlı çıkan bu cemaat oldu: Fettullah Gülen cemaati AKP hükümetinin yanı sıra kendisinin de demokrasi icabı savunulması zorunlu 'hakları'nın var olduğu kanaatini kontrol altında tuttuğu medya ve siyaset kanallarıyla topluma dayatmış oldu.
AKP ve Tayyip Erdoğan’ın bu belgenin imal edilmiş olmasından kuşkulanmasının bir nedeni de bence bu süreçte Gülen cemaatinin kendilerine eş koşulmuş olması. Sanki iktidarda AKP-Gülen koalisyonu varmış gibi oldu. O yüzden Genelkurmay da artık AKP’den değil, 'cemaat'ten şikâyetçi. AKP ile asker arasındaki yakınlaşma bununla da ilgili olabilir. Elimde hiçbir kanıt olmadan bu belgenin emniyet içindeki Gülen cemaatine bağlı kişilerce tutuklanan avukatın bürosuna konulduğunu söyleyemem. Ancak belgenin soruşturma dosyasından çıkarılıp, böylesine açık bir tartışma sonucunda Gülen cemaatinin meşruiyet düzeyinin yükseltilmesi için bir kaldıraç olarak kullanılmasında cemaatin bağlantılarının bir rolü olmuş olabilir.
**
Bunlar olağan gazetecilik faaliyeti değil
»Servis edilmiş belgeleri yayımlamak Taraf gazetesinin neredeyse kimliği haline geldi. Bu gazetecilik açısından tartışılıyor. Siz nasıl yaklaşıyorsunuz?
Gazetecilik tarihinde böyle tek, tek şeyler var. Örneğin Nixon’u bitiren ABD’deki Watergate olayı… Bu vakada ise sistematik ve sürekli bir biçimde başka hiç kimsenin ulaşamayacağı ve onlara ulaştırılmayan hacimde ve miktarda dosya ve belge akışından söz ediyoruz. Bu apayrı ve yepyeni bir şey, dünyada da böyle bir örnek bilmiyorum, duymadım. Bence buna gazetecilik diyemeyiz. Bu dosyaları Taraf gazetesinin elinden çektiğimiz zaman geriye ne kalır? Bu dosyalar olmadan önce ne vardı? Yazar havuzuyla, haber yelpazesiyle sekiz, on bin satan bir gazete vardı, bu belgelerle birlikte tirajı arttı. Gitgide Taraf gazetesi belgelere, belgeler de Taraf gazetesine bağımlı hale geldi. Gazetecinin belgeye gitmediği, belgenin biteviye gazeteciye gittiği bir süreç olağan bir gazetecilik faaliyeti değil. Ama doğrusu bu belgeler kimin önüne gelse yayınlamak ister.

»Siz de yayımlar mıydınız?
Yayımlarız. Fakat şöyle yayımlarız. Bunları doğrulatmak için çaba gösteririz. Olduğu gibi yayımlamayız. Belgeyi yayımlayan gazetenin başındaki kişi yayından sonra “bu belge sahte de olabilir” diye mütalaada bulunamaz. Bunu yayımlamadan önce araştırması gerekir. Kaynağına son derece bağımlı hale gelen, kaynağını reddetme gücü kendisinde neredeyse kalmamış bir yayıncılıktan söz ediyoruz.

-Taraf gazetesinin yayımladığı belgelerin çoğu doğru çıktı. Doğrulandığı da yayımlanmalı mıdır?
Aslında gizli diye bir şey olmamalı. Biz kamu adına yürütülen her şeyi saydamca izleyebilmeliyiz. Onun için elbette bizi yönetenlerin yaptığı her şeyi ortaya koyup didikleyebilmemiz gerekir. Ama ben hiçbir çaba göstermeden bu 'gizli' belgelerin gelip, gelip hep beni bulmasında bir tuhaflık ararım tabii.
**
MİT’çi kimmiş bilelim
»SHP Genel Başkanı, Hüseyin Ergün’ün bir söyleşide sol üzerine söylediklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sol tanımına çok değişik kesimler giriyor. Biz kendi sosyalist geleneğimiz açısından bakalım. Sosyalist dünya görüşü içersinde darbeleri mazur gösteren, işçi sınıfı adına darbeyle iktidar olmayı çağrıştıran veya bunu mazur gösteren bir şey var mı? Yok, bunlar hayali tartışmalar. İkincisi Türkiye’deki, bütün darbeleri gözümüzün önüne getirelim, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’ta ya da 27 Mayıs’ta bizim konuştuğumuz manada bir sol etkiden ya da sol varlıktan söz edilebilir mi?

»Ergün bu sözleri, Doğan Avcıoğlu ekibine yönelik mi söylüyor?
Tamam da, Doğan Avcıoğlu kendini sosyalist olarak tanımlamıyor. Avcıoğlu, kendisine milliyetçi-devrimci diyordu. Sosyalistler açısından mesele, çoğu kez bunları meşru görüp görmemek, bunlarla taktik işbirliği yapmanın manalı olup, olmadığına karar vermekti. Geçmişteki tartışmalar bununla ilgiliydi. Özellikle 12 Eylül’den bu yana, 12 Eylül darbesinin gerçekliği ortadayken ve gerek darbe sürecinde, gerek darbe sonrasında sosyalistler askeri diktatörlüğe neredeyse tek başlarına direnmişken; önceki onyıllarda eğer bir eksiklik veya yanlış olmuşsa bile bunu atlayarak, dönüp dolaşıp, bunları bugün gündeme getirmenin ne gibi yararı olabilir? Ben Türkiye’de ayrımın buradan geçtiğini düşünmüyorum. Türkiye’de "darbe iyidir, darbe yoluyla hükümet edebiliriz" diyen elle tutulur bir sosyalist akım yok.
Öte yandan, parlamenter demokrasiden yana olmak zorunlu olarak serbest piyasa ekonomisinden yana olmayı da şart koşmuyor. Çünkü devletçilik veya piyasacılık, parlamenter demokrasi olsa da çeşitli ülkelerin yönetici sınıflarının değişik zamanlarda tercih edebildikleri şeyler. Keynes ya da Roosevelt solcu değillerdi ama sermayenin yeniden üretiminde kamu girişimciliğine dayalı politikaları savundular. Hüseyin Ergün benim anladığım kadarıyla, bugün ancak AKP'nin açtığı yoldan siyaset yapılabileceğini düşünüyor. Bunu da tartışabiliriz, ama benimseme ya da benimsememe hakkımız var. Başka bir yolu savunduğumuz için niçin devletçi ya da demokrasi istediğimiz için piyasacı olmamız şartmış? Kapitalizmin şu ya da bu biçimi eninde sonunda devlet eliyle, politik bir aygıt aracılığıyla uygulanır, sosyalistler ise kapitalizmi ve devleti ortadan kaldırmayı savundukları için mantıksal olarak da tarihsel olarak da devletçi olamaz. Burada kasten karıştırılan şey devletçilikle kamu çıkarının savunulması. Örneğin devletin demir çeliğe yatırım yapması bir iktisadi politika sorunudur, yapabilir veya yapmayabilir. Ama parasız sağlık, eğitimden ayrımsız herkesin ve kaliteli bir biçimde yararlanması bir toplumsal haktır.

»Bir başkası, devrimci mücadelenin ajanlar kanalıyla nasıl maniple edildiği iddiası ve sosyalist hareketin tarihine çok ağır eleştiri var.
Yusuf Küpeli, Hüseyin Ergün’e ne demiş? “Ben Mahir’e sordum, bizim aramıza çok sayıda MİT’çi karışıyor, sen buna ne diyorsun” demiş. Mahir de, biz büyük ve etkili hareket olduğumuz için MİT’in aramıza girmeye çalışması normaldir” yanıtını vermiş. Bunda anormal ne var? Türkiye İşçi Partisi'ne polis hiç sızmamış mı? Mahir, makul bir şüpheye makul bir cevap veriyor. Üstelik biliyorsunuz Yusuf bunu yalanladı da...

»Ergün, devrimciler kullanıldı yorumu yapıyor?
Ben şimdi soruyorum devrimci hareketin öncü kadroları arasında bir tane MİT’çi var mıymış? Kimden söz ediliyor bilelim? Aşağıdan kitle hareketine istihbaratçılar sızmış olabilir, sızmıştır da… Örneğin Erdal Gökyüzü gibi bir polis ajanını Yusuf bizzat kendi elleriyle buldu çıkardı saf dışı etti. Dev-Genç gibi binlerce üyesi olan açık kitlesel bir harekette bu tür sızmalar kadar doğal bir şey de olamazdı. Ama bunlar hareketi mi yönetmiş? Bizim tercihimize ve yönelimimize rağmen bize bir şey mi yaptırılmış? Neymiş o?
Doğrusu, 12 Mart müdahalesinin asıl büyük toplumsal gerekçesi 15-16 Haziran 1970’te ayağa kalkan işçi hareketiydi. Herkes hatırlar Genelkurmay Başkanı Tağmaç’ın ünlü sözlerini: “Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı.” Ergün’ün akıl yürütmesine uyarsak işçi hareketinin darbeciler tarafından sokağa çıkarıldığına yemin etmemiz gerekirdi.
Bu kadar yüzeysel, kendi gerçekliğinden koparılmış açıklamalara dayanan devrimciliğin başımızı eninde sonunda derde sokacağını, hükümetin açtığı yoldan yürüyerek, kapitalizmin içinden giderek, piyasa değerlerini savunarak solculuk yapılabileceğini düşünenler acaba neden AKP’ye üye olmaz?
Birgün

22 Haziran 2009 Pazartesi

İSTANBULDA YAZ MERHABA PİKNİĞİ YAPILDI…!

İstanbul da DHB okurları olarak 06/21/2009 pazar günü , yoldaşlık ilişkilerini geliştirmek dayanışma ve devrimci görevlerimize karşı duyarlılığımızı artırıp ileriye çekmek için ve Yaza merhaba dayanışma pikniği Tekirdağ’ın Ağaçlı köyünde yaptık. Sabahın erken saatlerinde DHB merkezi büronun önünde bulaşarak yola çıktık. Piknik yerine gidene kadar sohbetler edip , devrimci türküler marşlar söyledik. Piknik yerine vardığımızda uygun bir yer bularak önce yerleşimi sağladık ve ardında piknik için hazırlanan programımızı uygulamaya soktuk.
Yaza Merhaba pikniği, bir yoldaşın şehitlerimiz anısına yaptığı saygı duruşuyla başladı ve ardından bir yoldaşın şiir okumasıyla devam eden pikniğimiz, yaza Merhaba pikniğinin anlamı ve önemi üzerine bir yoldaşın sohbetiyle devam etti.
Hepimizin de bildiği üzere faşist baskı, zulüm, dayatma ve ekonomik nedenlerden dolayı her birimiz kasabamız, köyümüz, kentimiz bırakarak buralara geldik. Kuşku yok ki buralara kendi isteğimizle gelmedik. Ama sonuç da şimdi buradayız. O halde işsizliğe, yoksulluğa ve yoksunluğa, ayrımcılığa, itilip, kakılmaya, yozlaştırma, savrulma ve çürümeye karşı örgütlenmeli, kurumsallaşmalı, yardımlaşma ve dayanışmamızı güçlendirerek, sisyasal ve sosyal ilişkilerimizi sıcak tutmalı ve örgütlülüğümüzü geliştirmeliyiz.
Elbette bizlerin yardımı ve dayanışmasıyla, ne işsizlik, ne yoksulluk ortadan kaldırılacak ve nede özgürlüğümüz bir çırpıda elde edilecektir. Ama bir araya gelerek örgütlenip yardımlaşma ve dayanışma çatısı kurmamız İstanbul gibi büyük bir kentin derinliklerinde yaşamak zorunda kalan, işe, ekmeğe, barınmaya, sağlığa-eğitime, kültüre, dayanışmaya ve sosyal ilişkilere daha çok gereksinim duyuyoruz. Hem örgütlenmek, yoldaşlık, dostluk ilişkilerimiz sıcak tutmak, kültürel değerlerimizi, yaşatmak ve insani değerlerimizi geliştirmek bakımdan oldukça birlikte olmak daha bir aciliyet taşıyor. Masa başında, kafeler de oturup, saatlerce ne yapacağımızı konuşup, hiç bir şey yapmamak yerine artık bir araya gelip bir şeyler yapmanın ve acil olarak çözüm bekleyen bazı sorunlara çözüm bulmanın mutluluğu, dayanışması içinde olmalıyız.
İşte DHB bunun için vardır. Sizlerin örgütlenmesi ve insanca yaşamınız için mücadele ediyor. Çok konuşmaktan çıkararak çocuklarımızı, gençlerimizi ve insanlığın geleceği için örgütlenip, yardımlaşma ve dayanışmayı örmeli ve duyarsızlığı, ilgisizliği aşmalıyız. Burjuva kapitalist sisteminin bireyselleştirme, bencil kılma ve yozlaştırarak teslim alma saldırısının karşısında, ancak örgütlenerek mücadele ederek toplumsal, devrimci ve demokratik değerlere sahip çıkarak karşı durabiliriz.
Kendimize güven duymalı örgütlenme, yardımlaşma ve dayanışmanın önemini anlayıp, bunun gereklerini yerine getirmeliyiz. İstanbul’un derinliklerinde emekçiler olarak yitip gitmemek ve bencil-bireyciliğe karşı örgütlenip dayanışmayı yükseltmek için herkes taşın altına eline koymalıdır. Olanaklar birleştirilmeli ve yeni olanaklar yaratılması için yoğun çaba gösterilmelidir. Bireysel çabalar kolektif çabayla birleştirilmeli ve her geçen gün yozlaşma, bencillik, kadercilik ve düşkünlüğe karşı çıkarak, işsizlik ve yoksulluk, baskı ve zulüm pençesinden olan insanlarımıza sahip çıkmalıyız. Durumu aşmanın tek yolu bir araya gelip örgütlenmektir. Haliyle bizler şimdiden örgütlenip, ilişkilerimiz pekiştirmezsek yardımlaşma ve dayanışma ağlarımızı kurmazsak, politik-sosyal ilişkilerimizi sıcak tutmazsak, çocuklarımızı, gençlerimiz ailelerimiz kaybetmek ve parçalanıp geriye savrulmalarını önlemek mümkün olamaz. Örgütsüz ve dağınıklık nedeniyle bir çok gencimizi kaybettiğimiz ve savrulduklarını üzülerek izliyoruz. Daha bu duruma ne kadar seyirci kalacağız.
İşte DHB bu olumsuz duruma müdahale bakımından vardır, EN UZUN YOLLAR İLK ADIMLA BAŞLAR özdeyişiyle örgütlenip mücadeleyi geliştirmeye çalışıyor. Bizlere omuz verip destekçi olursanız göreceğiz ki daha büyük başarıların önü açılacaktır.
Peki biz kimiz? Biz sizlerden biriyiz sadece...Peki Neler Yapmalıyız? Buradan bir örgütlenmeye uzanmak, devrimci bir mevzi yaratmak ve bir araya gelmenin yollarını açmak gerekiyor. Örgütlenmeden ve plan kurulmadan değişim sağlanmaz.
O halde nasıl bir örgütlenmeye gidileceğin yolu aralanmalıdır. İşte DHB sizleirn örgütlenmesi, sömür ve zulümden kurtulmanız için vardır. DHB etrafında dayanışma, ortaklaşa çalışmalar geliştirilmeli, özellikle gençliğe yönelik tuzaklar aşılmalıdır. Ardından öncelikli olarak bir araya gelmeli, kültür sanat çalışmalarına yönelmeli, gençleri başı boş bırakmamalıyız. Ailelere gitmeli düzenli ilişkileri geliştirmeli bir birimize destek olmalıyız.
Amacımız gençlerin, kadınların, emekçilerin bir araya gelmesini sağlamaktır. DHB merkezi Büromuzu geniş bir yere taşıyarak devrimci kültür ve demokratik değerlerimizi korumak, geliştirmek için tiyatro, folklor, dil kursu, söz, gitar vb kursları örgütleyerek gençlerimizi sosyal etkinlikler içine çekmeliyiz.
Elbette bütün bunları acele etmeden adım adım ilerlemeyi hedefliyoruz. Kuşku yok ki en büyük eksiğimiz sizlerden gelecek desteklerle, dayanışmayla tamamlanacak ve aşılacaktır. DHB olarak örgütlenmek ve mücadeleyi geliştirmek için buz kırılıp, yol açılacaktır. Buradan sonrası önem taşıyor. Ne yapılacağını netlik kazanması lazım. En kötü örgütsüzlük en iyi örgütsüzlükten iyidir yaklaşımı bizler yol göstermelidir.. Örgütsüz halkın köle halk olduğunu görüyor ve yaşıyoruz. Yoksulluğu, zulmü, şovenizmi ve halkla arası düşmanlıkları yere çalmak için DHB etrafında örgütlenip safları sıklaştıralım ve geleceğimiz elimize alalım. Dayanışma, paylaşım ve güçlerimizi birleştirme duygusuyla DHB olarak pikniğimize katılıp destek olan, tüm emekçilere, yoldaşlara yeniden hoş geldiniz diyoruz, ortak davamızı devrim ve sosyalizm mücadelesinden başarılar diliyorum.” dedi. Yoldaşın sohbetinin ardından piknikte yemek, söyleşi ve çeşitli sosyal aktivitelerin yanında denize girme gibi imkanında olması dayanışma pikniğine ayrı bir renk kattı. Hep bir ağızdan devrimci türkü ve marşların söylendiği piknikte ortak kurulan sofranın ardından futbol maçı ve denize girme aktiviteleri yapıldı. Her türlü faşist baskı, zulüm ve haksızlıkların egemen olduğu Türkiye de bu türden dayanışma etkinliklerinin düzenlenmesi her bakımdan olumludur. Birçok yoldaşımızın işleri nedeniyle katılmadığı yaza merhaba pikniğimiz devrimci bir havada başladı ve aynı coşkusuyla, mücadele görevlerine daha sarılma çağrısıyla sona erdi.
Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz..!
22.Haziran.2009
İstanbul DHB okurları

Musavi cumhuriyete sarılıyor

TAHRAN - İran’da dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in 12 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçimini koltuğun aşırı muhafazakâr sahibi Mahmud Ahmedinecad’ın kazandığının kabullenilmesi, aksi halde kan döküleceği restine rağmen reformcu aday Mir Hüseyin Musavi’nin yanlıları önceki gün protestoyu sürdürürken, çok sayıda ölü ve yaralı var. İran devlet televizyonu ‘silah ve patlayıcı taşıyan teröristlerle’ girilen çatışmalarda 10 kişinin öldüğünü, 100’den fazla kişinin yaralandığını duyurdu. Devlete bağlı İngilizce yayım yapan ve sadece yurtdışından izlenen Press TV ölü sayısını 13 olarak açıkladı. CNN 19 olarak verdi. Bazı hastane yetkililerinin 150 ölüden söz ettiği dedikodusu dolaşıyor. Dün akşam Musavi yanlılarının yoğun yaşadığı Tahran’ın kuzeyindeki Niyavaran ve Zeferaniye bölgelerinde tekbirli protestolara silah seslerinin karıştığı haberleri geldi.
İstihbarat Bakanlığı ile Emniyet Müdürlüğü, şiddetten rejim muhalifi Halkın Mücahitleri’ni sorumlu tutup, örgütün Irak’taki Eşref kampında Britanya tarafından eğitilip İran’a sızmış silahlı üyelerini tutukladıklarını duyurdu. Tahran’da bir caminin yakılmasıyla çok sayıda kişinin öldüğü, iki benzin istasyonu ve bir askeri garnizona saldırıldığını ileri süren devlet televizyonu, cami haberini geri çekip özür diledi.

‘Şehitlik sözleri yalanlandı’
Musavi ise İran’ı 20 yıldır yöneten Hamaney’e meydan okuyor. Önceki gün Tahran’ın güneyinde taraftarlarına seslendiği de “Şehit olmaya hazırım. Tutuklanırsam genel greve gidin” dediği yolundaki iddialar dün yardımcısı Kurban Behzadiannejad tarafından yalanlanan Musavi’nin gazetesinin web sitesi Kalemeh’te yayımladığı açıklama ise dün AFP tarafından şöyle aktarıldı: “‘Musavi’nin İran halkına beşinci açıklaması: Yalancı ve hilekârların İslami sistemi savunmanın bayrağını sizden çalmasına izin vermeyin!’ Halkın güvenini sarsan muazzam boyuttaki hile ve oyların değiştirilmesi, hile olmadığının başlıca kanıtı olarak sunulacaksa, sistemin cumhuriyetçi yönünü kasapça kesip doğranıp öldürülecektir ve İslam ile cumhuriyetin bir arada olamayacağı fikri kanıtlanmış olacaktır. Halkın güvenine oylarını korumak suretiyle karşılık verilmezse ya da sivil barışçı tepkilerle haklarını savunmasına izin verilmezse, karşımıza tehlikeli yollar çıkacak demektir. Bunun geri tepmesinden barışçı davranışları hoşgöremeyenler sorumlu olur. Kutsal sistemize ve yasal yapısına karşı değiliz. Bu yapı bizim bağımsızlığımız, özgürlüğümüz ve İslami cumhuriyeti koruyor. Biz bu yoldan sapmaya, yalana karşıyız ve bunu reforme etmek, İslami devrimin saf ilkelerine geri dönmek istiyoruz.”

‘AKK değil özel komisyon lazım’
Hile iddialarının Anayasayı Koruyucular Konseyi (AKK) değil bağımsız bir komisyonca araştırılmasını talep eden açıklama, siteden kısa süre geri çekilse de tekrar yayıma konuldu. CNN ise Musavi için Facebook’ta açılan sayfada yayımlanan açıklamayı şöyle aktardı: “Muazzam boyuttaki hile, hile olmadığının kanıtı olarak kullanılacaksa sistem mezbahayı boylar. Ve İslam ile demokrasinin birlikte yaşayamayacağını da kanıtlar.”
Dün de web sitesinden gösterilere devam çağrısı yapsa da yandaşlarına itidalli davranmayı telkin eden Musavi, toplu tutuklamaları protesto edip güvenlik güçlerinden geri dönülmez hasarlara yol açmaktan kaçınma çağrısı yaptı. Musavi destekçisi eski ılımlı cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, “Sivil yollarla talep açıklamayı önlemenin tehlikeli sonuçları olur. Gözaltına alınanların bırakılması durumu yatıştırabilir” dedi. Hatemi, tartışmanın seçimde Ahmedinecad’ı desteklemiş AKK’yle çözülmeyeceğini belirtti. Muhafazakâr kanadın önde geleni Meclis Başkanı Ali Laricani 15 Haziran’da Tahran Üniversitesi yurdunun basılmasını kınaması sonrası, bu kez AKK’yi “Bazı üyelerinin belli bir cumhurbaşkanı adayına desteğini açıklamamış olmalarını dilerdim” sözleriyle eleştirdi.
Önceki gün Tahran’ın merkezindeki İnkılap Meydanı’nda binlerce gösterici coplanıp gözyaşartıcı gaz ve tazyikli suya tutulurken, bazı göstericilerin ‘Hamaney’e ölüm’ diye bağırdığı söyleniyor. Hükümet işi sıkı tutup yabancı medyanın gösterileri izlemesine izin vermezken, Uluslararası Af örgütü can kaybı sayısını doğrulamanın zorluğuna dikkat çekti. ABD merkezli Uluslararası İnsan Hakları Kampanyası ise yaralıların kaldırıldıkları hastanelerde güvenlik güçleri tarafından tutuklandığı iddiasını ortaya attı.

23 İranlı gazeteci tutuklandı
Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütüne göre İran Gazeteciler Birliği başkanı Ali Mazrui de 23 İranlı gazeteci tutuklandı. En büyük reformcu parti İslami Katılım Cephesi’nin genel sekreteri Muhsin Mirdamadi de kayıp. Mirdamadi, gösterilerin ilk günlerinde gözaltına alınsa da daha sonra serbest bırakılmıştı.

Montazeri’den yas çağrısı
Devriminin mimarlarından olsa da eleştirileri nedeniyle Humeyni tarafından etkisizleştirilmiş Büyük Ayetullah Hüseyin Ali Montazeri ise “Halkın taleplerine karşı gelmek dinen caiz değildir” diyerek protestolarda ölenler için çarşambadan itibaren üç gün yas çağrısında bulundu. (Dış Haberler)